28 Şubat 2015 Cumartesi

atık metallerden takılar

Şimdi bu gördüğünüz takıları, bir adam, çöp olarak ıskartaya çıkmış metallerden yapıyormuş. Kızı, Bored Panda'da paylaştı. Etsy'den satın da alınabiliyor. (https://www.etsy.com/shop/CalistoBreeze)


Ama pek güzeller be.

dünya üstünde - en azından görüntüde - cennet varmış : Bibury

Tamamen metropol insanıyım evet, nerede hareket varsa nerede eğlence şehrin ışıkları hayat varsa orada olmayı severim. Stars Hollow, Smallville vs. pek sevimli pek güzel kasabalar ama birkaç zamandan sonra baygınlık geçiririm herhalde (diye bildirdi gelişmemekte olan ülkenin çorak ortasından Emma Bovary). Ama tüm bu düşüncelerim şu aşağıdaki cenneti görünce çatır çutur dağıldı gitti. Bakar mısınız şuraya! Böyle birşey var mı? Dünya üzerinde böyle yerler var! Gerçek yerler, gerçek insanların yaşayıp nefes aldığı her sabah gözlerini açtıkları yerler!
(Burası Cotswolds'de Bibury kasabası, Büyük Britanya adasında nadide bir köşe. Aslında bu evlerin olduğu, Arlington Row denilen kısmının fotoğraflarına sıkça rastlıyordum, bilgisayarda kaydede kaydede bir hal olmuşum. Ama ben burası böyle bir masal diyarı, film seti falan zannetmiştim. Heyhat!)


Tüm resimler Huffington Post'un "This Is The Quaintest Village In England, And It's Truly Perfect" makalesinden.

gotik

kasvetli, iç karartıcı yapısı, korkutucu dekorları ve insanın içini ürperten, sonu gelmek bilmeyen koridorlarıyla eski bir malikane ya da şato;tipik gotik edebiyat eserlerinde karşımıza çıkması muhtemel bir mekanla karşı karşıyasınız. tabii ki de bu mekanların vazgeçilmez unsurları olan büyük salonlar, gıcırdayan merdivenler, mum ışığının aydınlattığı karanlık duvarlarda oluşan uğursuz şekiller, kaynağı belli olmayan inlemeler, uğultular ve gecenin sessizliğini bir bıçak gibi kesen korkunç bir çığlık… mekan korku hikayelerinin en önemli unsurudur belki de. çevresi de pek iç açıcı değildir bu mekanların. sis, bu sisin arasında belli belirsiz siluetler ve bir mezarlık görülmektedir.hikayedeki kahramanımızın sakin ve normal geçen gündüz yaşantısı, geceleri kabusa dönüşecektir. ortaçağ’ın ezici dini baskısı sonucu ortaya çıkan şeytan tanımı, hayaletler, cadılar, kötü ruhlar ve çeşitli canavarlar bu yeni türün ortaya çıkmasını tetiklemiştir. bu türe ‘gotik’ denilmektedir. gotik kelimesini bu bağlamda ilk kez kullanan horace walpole’dur.genellikle benzer temalar üzerine kurulu oldukları ve benzer korku öğelerini kullandıkları için, tüm gotik hikayeler aynı görülebilir. doğru düzgün ışık olmayan karanlık gece sahneleri, insanın sürekli ensesinde hissettiği soğuk nefes ve büyük ve içine girenlere bir boşluk hissi veren eski evler gibi unsurların neredeyse tüm romanlarda bulunması bunun nedenidir. türün ortaya çıkışıyla ilgili pek çok şey söylenmiştir. ancak yapılabilecek en güzel açıklama; yazarın neoklasizmin kısıtlayıcı kurallarından sıyrılıp romantizmin hayal gücüne kapılmasıyla olduğudur. yani gotiğin, gerçekçi ve mantıkçı romanlara karşı olduğu söylenebilir. 18. yüzyıl sonlarında ortaya çıkan ve okuyucuyu hayal gücünü kullanmaya iten romantik akıma gotiğin katkısı “korku” unsuru olmuştur. walpole’a göre korku ve beraberinde getirdiği heyecan duygusu okuyucuyu daha iyi ele geçirir ve bu bağlamda bir yazarın en önemli aracıdır.
ilk olarak mimaride görülen gotik akımı, romantik akımla birlikte bazı yazarların eskiye dönmesini ve eserlerinde ortaçağ esintileri yaratmasıyla,edebiyat alanına sıçramış oldu. 18. yüzyıldan günümüze gelen bu korku edebiyatının kaynağı; insanoğlunun evrenin gizemlerine ve doğaüstü şeylere karşı bitmek bilmeyen merakıdır. dinin baskıları altında oluşan bastırılmış duyguların, düşünülmesi bile günah ve yasak kabul edilen fikirlerin dışa vurumudur gotik. okuyucuyu hayrete düşürerek ve onları yüzleşmeye cesaret edemedikleri her türlü korkularıyla karşı karşıya getiren her türlü ayrıntı, gotik romanlarda günlük hayatın bir parçasıdır. hayal gücünü en uç noktasına kadar kullanan ve sınırları zorlayan gotik, romantizmle de iç içedir. buradaki “romantizm” günümüz anlamından çok uzak, korku ve dehşet duygularıyla doludur. romantik akımın en büyük gayesi, aklın sınırları dışına çıkarak hayal gücü elverdiğince yazmaktır. bu bağlamda gotiğin de romantizmden doğduğunu söylemek pek de yanlış olmaz. ancak, gotik her ne kadar ortaya çıktığı dönem için fazla yeni ve sıra dışı görülse de, ortaçağın batıl inançlarına, mantık sınırlarını aşan hortlak hikayelerine dönüş yaptığı için değişime ayak uydurmayan gerici bir tür olarak sayılabilir.-->ekşi sözlükten eische'nin yazdığı madde.
[bu sene bitirmeye çabaladığım Can Yayınları'nın Gotik serisini okurken blogger görevimi de yapayım, nette rastladığım en anlaşılabilir ve hap halindeki "gotik" açıklamasını sizlere de okutayım dedim. kopyala-yapıştır için ellerime sağlık:)]

26 Şubat 2015 Perşembe

yarım bıraktığım iki film: Into The Woods (2014) ve The Riot Club (2014)

İzlediğim dizilerin sezon araları vermeye başlamasıyla dedim yeni bir şeylere başlamaktansa uzun zamandır doğru düzgün oturup da izlemediğim filmlere döneyim. Blogda önceki senelerime baktığımda misal 2011'de manyak gibi film izlemişim, onu fark ettim. Ama sonra azalmış (neden acaba?!). Bu başıboşluğu telafi etmek adına bu sene başladığından beri kendimi filmlere vermeye çabalıyorum. Anlatmıştım, Bandırma'da bile sinemaya gittim, yılın ilk filmi olarak Mucize'yi izledim. Sonrasında abimlerdeyken her sabah kahvaltıda bir filme denk geldiğimden oradayken Marmaduke (2010), The Monuments Men (2014), Su ve Ateş (2013), The Guilt Trip (2012)'i izlemiştim (Ama anlatmadım). Arada bir Maleficent (2014)'tan bahsetmiştim. Sonra evde bir sabah Nim's Island (2008)'a denk geldim, güzel oldu. Bir de ufak bir Jupiter Ascending maceram var sinemada ama ondan ayrıca bir ara bahsedeceğim, bahsetmeliyim, ihtiyacım var buna. Neyse. Bu arada bu sene için güzelce bir gösterim tarihi takvimimi çıkarmıştım, oraya not ettiğim filmlere yetişeyim diye Night At The Museum:Secret of The Tomb (2014) ve The Imitation Game (2014) izledim pek de zevkle. Önceki günkü Begin Again (2013)'den sonra devam edeyim dedim, listemdeki Mortdecai ve The Seventh Son'ı bulamadığım için (bunlara tabiki sinemada para vermeyeceğim) yine listemdeki Into The Woods'a bakayım istedim.
Broadway World
Bakmaz olaydım. Halbuki müzikallere bayılırım, hakikaten. Rob Marshall'ın daha önceki iki müzikalini - Chicago ve Nine - izlemiş ve beğenmiş bir izleyici olarak yönetmenden de bir şeyler bekliyordum izlerken. Hem müzikal hem de masallar, Grimm masalları vardı önümde, en sevdiğim şeyler! Ama anlamadığım bir şekilde, olmamış geldi bana. Hem de film 3 oscar'a aday olmuşken. Çok büyük umutlarla açıp, izlemeye başladım ama ancak bir 30 dakika izleyebildim. Sıkıldım, bunaldım, içim bayıldı. Hem de tam Johnny'yi hain kurt olarak görmüşken.
Hollywood Reporter
Emily Blunt var karşımda, Merly Streep var. Jack ve sihirli fasulyelerini, kırmızı başlıklı kızı, rapunzeli, cinderella'yı alıp birbirine karıştırıp, ortaya aslında çok güzel birşeyler çıkarabilecekken böyle bir şey çıkarmışlar. Ciddi söylüyorum bende mi bir tuhaflık var? Film aslında çok iyi de ben mi anlayamadım? Hayır olabilir, genel kanıya göre müthiş olan filmleri anlayamama ve kimsenin beğenmediği, basit görülen filmlere efsane muamelesi yapmak gibi bir yeteneğim var, onu biliyorum ama bu bence bu durum bu film için geçerli olamaz.
IMDb
The Riot Club'ı ise bir zaman önce görmüş, kaydetmiştim bir kenara izleyeyim diye. Konusuna, oyuncularına, yönetmenine bakınca baya iyidir diye düşünmüştüm. Böyle filmleri severim de. Oxford Üniversitesi'ne yeni başlayan iki tamamen ayrı kişilikteki öğrenci ile okulun yüzyıllardır süren bir kulübünün içine bakış atıyoruz filmde. Riot Kulübü Oxford'a gelen ayrıcalıklı, sular seller gibi paraya sahip, büyük oranda da çook eskilerden gelen asalet ünvanları dolu ailelere mensup veletlerinin türlü türlü pisliği ve aşırılığı yapmak için bir araya geldikleri bir şey. Her okul döneminin başında 10 kişi olmak zorundalar ve desturları kesinlikle hayatı her şeyiyle en aşırısından yaşamak. Tüm ahlak, disiplin, kanun kuralını ezip geçmekle eğleniyorlar mesela. Filmimize konu olan dönemde iki yeni üye almaları gerekiyor ve birbirlerinden hiç de hazzetmeyen iki birinci sınıf öğrencisi Alistair Ryle ve Miles Richards'ı üyeliğe kabul ediyorlar (The Skulls falan izlediyseniz bu üyeliğe seçilme-kabul gibi şeylerin filmin bir 20 dakikasını aldığını biliyorsunuzdur). Dönemin ilk akşam yemeğinde bir araya geldiklerinde ise olanlar oluyor.
TIFF
Şeklinde özetleyebileceğim bir konusu olan bu filmin de 40.dakikasına kadar falan dayandım. Aslında dediğim gibi severim bu tür filmleri, bedavadan Oxford yaşantısı görüyorken bir yandan en içinden sistem-sınıf eleştirisi izliyorum. Ama nedense bu filmde bu eleştiri sinirimi bozdu. Hem bizim (pis sefillerin) tarafından anlatıyor hem de altın yumurta şeklinde doğmuşların. Hayatı boyunca şatolarda kalelerde malikanelerde yaşamış, önünden kuş sütü eksik olmamış bu aşırı şanslı veletlerin bu defaki hikayesi beni sarmadı. Yönetmeni Lone Scherfig bize An Education ve One Day gibi filmler hediye etmiş olsa da bu kulübün hikayesini izlemeye dayanamadım. Hala merak etmiyor değilim sonunda nasıl çözülecekler diye ama napalım.
Herhalde yaşım geçtikçe filmlere olan sabrım azalıyorsa demek.

günlerin getirdikleri

Dün işyerindekiler benim için veda yemeği düzenledi. Orada geçirdiğim neredeyse 4 yıl boyunca tayin olan emekli olan çoğu kişiye bu şekilde birşeyler düzenlemiştik. Ama hiç bu kadar kalabalık olduğunu görmemiştim. Alçakgönüllü olamayacağım bu konuda, gördüğümü söylüyorum. Benim için neredeyse herkes gelmişti.
Yemek sonunda bir hediye de verdiler, antika bir radyo (insanların beni nasıl bu kadar iyi tanıyabildiklerine her geçen gün daha da fazla şaşırıyorum). Fotoğraflar çekildikten, her şey bittikten sonra ben herkesi ofislerine geri yollayıp, ılık ama karanlık ankara sokaklarına geri döndüğüm anda içime bir şeyler oturdu. Ben niye yerleşmeyi beceremiyorum? Ben niye ait hissedemiyorum? Bu hep böyle mi devam edecek? Kendimi değiştiremediğim için habire olduğum yeri, etrafımdaki insanları mı değiştirmeye çalışacağım? Hakikaten, şu zamana kadar yaptığım hep bu. Mutsuz oldum, hadi kaçayım. Ben zaten bunu hayal etmiyordum, hadi buradan sıvışayım. Geride yığınla enkaz bırakmışım gibi hissediyorum. 8 yaşımdan beri durmadan kaçıyorum. Sadece çevrelerden de değil, insanlardan. Birileriyle çok fazla görüşmeye başladığımı düşünüp, son sürat ters yöne kaçmaya başlıyorum. Yüzyıllık dostlarımı bile bir 3-5 gün ardarda görmeye başlarsam bir şeyler oluyor bana, nefes alamamaya, yutkunamamaya başlıyorum. Ağzımda tuhaf bir tat beliriyor, kendimi onlardan uzaklara atasım geliyor. İnsanlar kötü değil, hatta aksine bana karşı hep çok iyi oluyorlar. Ama bana bir şeyler oluyor. Duramıyorum.
Belki de kendi mutsuzluğumu, kendi tatminsizliğimi insanlara yüklüyorumdur. Kafamda kurduklarımı yapamadıkça, etrafımdakilerden kurtulursam o hep istediğim yere doğru gidebilirmişim gibi geliyordur. Oysa insanların hiçbir suçu yok. Tamam herkes birer melek değil, herkesin kendine göre amaçları, o amaçlara ulaşmak için yaptıkları bencillikler, yanlışlıklar, haksızlıklar var. Ama misal, işyerindeki o birkaç pislik insanın dışında diğer herkes benim hakkımda iyi düşünmekten başka bir şey yapmadı. Kötülüğümü de istediklerini düşünmüyorum. Hatta beni sevdiklerini biliyorum, bunu hissettiriyorlardı. Ama ben onlardan da kaçtım. Ben herkesten kaçıyorum, her yerden. Hiçbir yer benim gerçekten olmam gereken yer değil, hiç kimse benim gerçekten sahip olmam gereken dostlar değil. Öyle bir tuhaf illüzyonun içindeyim.
Ankara'dan da gideceğim büyük ihtimalle. Ah bir kurtulsam diye seneler geçirdiğim bu şehirden ayrılmama az kaldığını düşünüyorum. Artık burada bir işim veya okulum da olmadığı için kalmam için bir sebep kalmadı. Evi satmaya çalışıyoruz, okullara başvurabilmeme daha aylar var. Yüksek lisansa yeniden başlayıp başlayamayacağımın sonucunu ancak eylülde alabileceğimi düşünüyorum. Öyle olunca sonbahara kadar eğer evi satabilirse emlakçı, yeniden kiralık bir yer bulmaktansa bir süreliğine belki babaanneme gider kalırım diyorum. Bu da şehir değişikliği demek, hatta ne güzel küçük bir sahil şehri deneyimi yaşamış olurum diyorum. Başvuracağım okullar ankara dışında olacak hep, burada iki okul kaldı sadece çünkü, biri alamut kalesi havasında diğeriyse yazılı sınav yapıyor. Yani ankara'da kalma olasılığım - en azından okullar adına - çok düşük oluyor. Mucizeler gerçekleşir de ankara dışında başvuracağım okullardan birinden kabul gelirse oraya taşınacağım. Belki bir yandan o yeni şehirde iş de arayacağım, bilmiyorum. Ama sonbahar sonunda elim boş kalırsa sanırım yeni baştan yapacağım şey yine ankara'da memurluk kovalamak olacak. Ya da bilmiyorum başka şehirlerde olabilirse. Eğer bu durumda bir-iki senenin sonunda yine düzenli bir işe girmek, memur olmak zorunda kalmış olursam ve iyi bir ihtimalle olabilirsem, ondan sonraki tek yaşama sebebim seyahatler olur sanırım. Her bir haftasonu, bayram tatili, yıllık izinde dünyanın başka bir köşesine gitmek haline gelir nihai hedefim. Öyle bir hayat olur işte, 40-50 yaşında yeni diller öğrenirim habire kurslara giderek, 60 yaşımda piyano çalmayı öğrenip, 70 yaşımda dağlara tırmanırım. Eh bu da fena bir plan değil.
Soruyorum kendime, arkamda yığmaya devam ettiğim enkazların suçu ne?

perşembe şarkısı Ivan&Alyosha'nın yeni albümünden gelsin

Ivan&Alyosha ilk albümlerini severek dinlediğim bir gruptu. Grup yani, hala birlikteler. Neyse şimdi mayısın 5'inde ikinci albümleri "It's All Just Pretend" çıkacakmış, bu da o albümden ilk yayınlanan parça. Grubun ilk elemanlarından Tim Wilson "I think we’ll all always be looking for something, even if we’ve found some sort of meaning or purpose or contentment, seems like every time I think I’ve got it figured out, something happens that shows me how much I don’t have it figured out, and how much more I need to grow, learn and change. But hopefully the wandering brings us all full circle, back to the people and the things that we love." demiş şarkı hakkında. Ama en iyi özeti Paste Magazine'den Veronica Coleman yapmış, "The song is about looking for something bigger than yourself.".



http://www.ivanandalyosha.com/

24 Şubat 2015 Salı

you are already naked

“Remembering that you are going to die is the best way I know to avoid the trap of thinking you have something to lose. You are already naked. There is no reason not to follow your heart.”

ehh öyle diyorsan Steve Jobs.

Begin Again (2013)

Wikipedia
"müziği işte bu yüzden seviyorum. en sıradan sahneler bile aniden çok fazla anlam kazanabiliyor. tüm bu sıradanlıklar bir anda harika, parıldayan incilere dönüşebiliyor. müzik sayesinde."
Dibe vurmuş bir müzik yapımcısı-yetenek avcısı Dan şehrin, o kaotik ama mükemmel şehir New York'un ışıklarına bakarken böyle söylüyor yanında onunla birlikte bir kaldırım kenarına ilişmiş acemi müzisyen Gretta'ya. Hakikaten de öyle, en kötü anları bile anlam kazanmış hale getirebiliyor müzik. Öyle ki hayatınızın herhangi bir dönemini tamamen o döneme özgü bir şarkıyla/şarkılarla ifade edebilirsiniz çoğu kez. Bazen de bulunduğunuz yerden kurtarır müzik, nerede olmak istiyorsanız oraya götürür. Nefes aldırır, dayanma gücü verir, paylaşmanızı sağlar, ifade etmenizi sağlar. Belki bu yüzden filmler artık sadece hareket eden resimler değil önümüzde, her bir karelerine anlam katan müzikler olmadan hiçbir şeye benzemeyecekler belki de.
Today.Com
"Begin Again"de Mark Ruffalo'nun sanki kendisiymişçesine rahatlıkla canlandırdığı dağılmış, kaybetmiş ama kabullenmeyen, ayık gezmeyen, ağzından sigarasını düşürmeyen, geçmişin parlak adamı ama fazla zekadan hafif delirmiş Dan'i bir müzik yapımcısı. Genç müzisyenlerin demolarını dinleyip, her gün yeni bir müthiş yetenek daha çıkar mı diye şans kovalıyor. Ama son birkaç yıldır hiçbir şey yakalayamadığından, şirketi elinden gitmek üzere, ortağı onu adeta yaka paça kovuyor. Gretta ise kendisi gibi müzisyen olan sevgilisi Dave'e gelen albüm ve tur teklifinin peşinden onunla birlikte NY'a geliyor. Ama Dave'in "rock star" triplerine girmesi uzun sürmüyor, Gretta'yı bir güzel aldatması üzerine Gretta onu terk edip, kendini bunalıma verip, evine dönme hazırlığına girişiyor. İşte tam da bu sırada, iki kaybetmiş, bir barda rastlaşıyor. Dan, Gretta'nın şarkı söyleyişini duyuyor ve başlıyorlar NY'ın her bir karesinde Gretta'nın şarkılarını kaydetmeye.
Moviefail
Youtube
"Begin Again" son dönemde birçok örneğini gördüğümüz "müzik aşkına filmler" ailesinden. Kendisi de bir müzik grubunda bir süre çalmış-söylemiş olan İrlandalı yönetmen John Carney aynı şekilde 2006 yapımı "Once"ı da yazıp yönetmişti (onu da bir türlü bir baştan sona izleyemedim doğru düzgün, bir gün oturmam lazım başına). Once'ın ulaştığı başarıdan sonra yine aynı formülde bir şey yapmak istemiş gibi, bu sefer tabi Hollywood'un gözdeleriyle çalışabilme imkanını elde etmiş. Mark Ruffalo ve Keira Knightley oldukça naif, güzel bir birliktelik oluşturmuş perdede. Filmin ilk yarısı boyunca iki karakterin son birkaç haftalık geçmişlerine geri dönüşlerle karşılaşıyoruz, bu kısımlarda geri dönüşlerden hikayenin ana zaman çizgisine atlayışlar hafif çiğ duruyor ama, sonuçta sinema açısından çok da bir şey beklemeden izleyebiliriz filmi. Çünkü burda asıl önemli olan müziğimiz, ve müziğin bizim için, herkes için ne ifade ettiği.
TeamProcreate
DailyMail
Mark Ruffalo'nun performasını önceki paragraflarda da belirttiğim gibi, beğendim. Zaten bu filmle birlikte fark ettim ki Ruffalo ne yaparsa yapsın hep üstünde bir içtenlik, bir doğallık taşıyor. O kadar film yıldızı olmayan bir film yıldızı ki, insanda farkında olmadan bir güven duygusu oluşturuyor, sokakta görseniz abi naber diyebileceğiniz bir insan gibi geliyor. Keira için ise tarafsız bir şey söyleyemem artık, beraber büyüdüğüm oyunculardan biri o. "Bend It Like Beckham" ile başlayan tanışıklığımız neleri neleri, ne dönemleri, ne savaşları atlattı. Sadece şeyi söylemeden geçemeyeceğim, film boyunca Keira'ya giydirdikleri herşey o kadar güzeldi, o kadar ona, karaktere özgü hale gelmişti ki bayıldım.
Express
Film "Once" gibi en iyi şarkı dalında Oscar'a aday olmuş ama alamadı (Glory şarkısı ile Selma filmi aldı geçen gece). Yine de boş vaktiniz olursa, şöyle sakin sakin oturayım, güzel müzikler eşliğinde iyi oyuncuları NY'ın keyifli sokaklarında (allahım noluur geri dönebileyim oraya noluuur yaşayayım orada) izleyeyim derseniz, "Begin Again" fena bir tercih olmaz. Ama çok birşey beklemeyin, hatta çoğunuzu sıkabilir, o yüzden geri bile alıyorum dediğimi. Siz bana bakmayın.
Haa, Adam Levine de simsiyah çalı sakallarıyla filmde oynuyor demiş miydim?



IMDb'de Begin Again

salı şarkısı


Her faninin (üstünde şapka olan i'yi yapmaya uğraşamadım) Bryan Adams dinleyerek uyuştuğu ve ahlayıp vahladığı bir zaman dilimi olmuştur, olacaktır. Yeni nesillere hediyem olsun.

23 Şubat 2015 Pazartesi

87'nci Oscarlardan güzel şeyler


pazartesi şarkısı


Seneler önce pek güzel bir filmde (bakınız-->Away We Go) duymuştum Song for You'yu Alexi Murdoch'ın sesinden. O zamandan bu yana, ne güzel diyor değil mi "And I see you hiding your face in your hands/ Talking bout far-away lands/ You think no one understands/ Listen to my hands/ And all of this life/ Moves around you/For all that you claim/You're standing still/You are moving too/ I will move with you.." diye.

22 Şubat 2015 Pazar

“We think we understand the rules when we become adults, but what we really experience is a narrowing of the imagination.”

demiş David Lynch. Kendisini hiç sevmem, ama iyi demiş.

19 Şubat 2015 Perşembe

bazı verandalar

Desire to Inspire

Ama ama ama!

alternatif gerçeklik

Bugün spora çıktığımda, karla kaplı yürüyüş parkurunun üzerinde kendimi bir o kar öbeğine bir bu kar öbeğine fırlatırken bir şeyi anladım. Yani bir gerçek, öylesine bir gerçek birdenbire önümde böyle ışıklar saçarak belirdi. Hep şunu olmak istiyordum bunu olacaktım diye başınızın etini yeyip duruyorum ya, bu aslında bilincim dahilinde karar verdiğim ne bileyim hayal ettiğim şeymiş. Bir de farkında olmadan, bilinçaltımın hayal edip de kabul ettiği bir şey varmış ki yeni anlıyorum. Ben kendimi bildim bileli, kendimi hep bir şey olarak hayal etmişim. Şey ile neyi kastettiğimi nasıl açıklayacağım, bu cümleler nereye gidiyor. Kendimi böyle bir bilim insanı gibi birşey hayal etmişim. Yani kah atlayıp bir kutup ekspedisyonuna gidiyormuşum, buz tabakalarını, oradaki yaban hayatını falan inceliyormuşum büyük bir gemide bir avuç insanla. Kah mevsimi gelince dünyanın başka bir köşesine afrika çöllerine, güney amerika dağlarına gidiyor, kazılar yapıyor, ormanların içinde kendime yol açmaya çalışıp, kayıp şehirleri buluyormuşum; okyanusun bir ortasına gidip, engin mavilikler içinde dalarak batmış gemilere şehirlere ulaşıyormuşum. Arada kalan zamanlarda da benim Indy gibi Sydney Fox gibi, üniversitede ders veriyor, pek eğlenceli bir hoca oluyormuşum. Kafamda tamamen bilincimin dışında gelişen böyle bir kabullenme var. Yani 40 yaşına da gelsem, beynimin bir köşesi kendini hala 10 yaşında zannedip, ileride bir gün tamamen böyle bir gelecek içinde yaşayacağına inanıyor. Bakın umuyor, diliyor, hayal ediyor demiyorum. İnanıyor. Gerçekliği bu beynimin o köşesinin. Gerçi şöyle bir bakınca beynimin tamamı hala 10 yaşında gibi düşünüyor, fark etmişsinizdir ama, orası ayrı bir konu. Demeye çalıştığım, kafamda benden bağımsız böyle bir gerçeklik yaşanıyor, yaşanıyormuş yani bugün o karlara batıp çıkarken aydınlanıverdim.
Çok tuhaf, hakikaten. Beynimin bir köşesi, kendini hala maceracı bir bilim insanı olarak görmeye devam ediyor. Öyle bir alternatif gerçeklikte yaşıyor. Çok ilginç.
Bir de şeyi düşündüm, vişne çürüğü diye renk var. Yani o tonda bir renk olması değil acayip olan. Bunu görüp de, aha bu aynı vişne var ya o çürüyüp böyle ezik büzük kötü kokan bir hale geliyor ya hah işte aynı o haldeki rengine benziyor diyen bir insan olmuş vakti zamanında. Düşünsenize, bir renk görüyorsunuz ve bunu bir meyvenin çürümüş haline benzetip o ismi veriyorsunuz. Yani ne bileyim, kırmızı, mavi, beyaz gibi bir isim verememişler mi uyduramamışlar mı. Tambaza, pepepe, movada gibi birşeyler diyememişler mi mesela. Niye illaki çürümüş bir vişneye benzesin?
İnsanın düşünebiliyor olması çok güzel bir şeymiş ya, valla. Bir de bir elma ağacı bulup altına oturup uyukladım mı tamam.

"Yaprak Dökümü" ve "Acımak" : Reşat Nuri Güntekin'den iki klasik

Reşat Nuri ile tanışmamız ilkokul 4.sınıfın ortalarına dayanıyor. Daha o senenin başında yine tayin olduğumuz için başka bir okula gelmişim, bu sınıfla ilk senem. Üstüne üstlük yeni öğretmenime alışmaya çalışırken kadın evinde gazdan zehirlendiği için artık öğretmenlik yapamayacak duruma gelmişti senenin ortasında. Onun yerine geçici bir öğretmen vermişlerdi sınıfa, ben istemesem bile kader beni hep yeniliklerle yüz yüze bırakıyordu, yapacak bir şey yoktu. Bu yeni öğretmen de "Çalıkuşu"nu okumamızı istedi. O yaşıma kadar neler okumamışım ki; İlyada, Odysseia, Beyaz Diş, Şeker Portakalı, Yaramaz Kızlar, Robinson Crusoe..ohoo çok eminim kendimden. Ama Reşat Nuri Güntekin nedir, bilmiyorum. Sonunda ders için okumak zorunda kaldığım anlardan hatırımda kalanlar çok karmaşık. O yaşta, o ukala kafama rağmen, kabul ediyorum, hiçbir şey anlamamıştım Çalıkuşu'ndan. Bir kere kitabın neredeyse sonuna kadar Kamran'ın cinsiyetini çözememiştim. Israrla kadın diye düşünüyordum, o isimle erkek olmaz. Seneler sonra "Uğultulu Tepeler"de yaşadığım zeka geriliğinin ilkini de bu kitapta yaşamıştım. Kamran ile Feride arasındaki husumetin, olayların sebebini bir türlü anlayamadım. Allahım yarabbim bunların nesi vardı böyle? (Uğultulu Tepeler'de de kitabı bitirdikten sonra nette araştırma yaparken anlamıştım Heathcliff ile Cathy'nin aslında birbirlerine aşık olduklarını, yani olayın aslında bir tür aşk durumu olduğunu. Evet o derece.)
Demem o ki ben Reşat Nuri ile doğru düzgün tanışamamışım. Seneler sonra bu iki kitabını artık elime almanın vaktinin geldiğini bu yüzden düşündüm. Her iki kitapta da genel olarak, maneviyatı düzgün, ama dünyaya ve onun insanlarına karşı oldukça saf kalmış karakterlerin türlü olaylar ve insanlar sebebiyle adeta yeniden şekil verilen heykellere dönüşmelerini, kendilerinden tamamen farklı birer insan haline dönüşmelerini anlatıyor Reşat Nuri. Gayet ahlaklı, prensipleri olan, düzgün insanlar nasıl olur da nefret ettikleri, tenkit ettikleri, hakir gördükleri insanlara dönüşürler? Hayat bu insanlara ne yapar da bu hale düşmek zorunda kalırlar? Bunlarla birlikte anlattığı dönemin o kadar detaylı, o kadar insani bir portresini çiziyor ki, sanırım insan tabiatını ve devletin, ülkenin işleyişini bu kadar açıklıkla ve gerçeklikle anlatabilmiş olmasından dolayı kendisini, yeteneğini kıskanırken buldum kendimi. Böyle yazabilmiş olması, muhteşem. Ama bu yazdıklarının her birinin 21.yy.'da bile tıpatıp aynı kalması ise, kimin hatası, kimin kokuşmuşluğu, orasını bilemiyorum.
Yaprak Dökümü'nde - belki hala bilmeyenleriniz varsa diye söylüyorum - 50'sini aşmış Ali Rıza Bey'in 5 çocuğu ve karısıyla gül gibi geçinip gittiğini sandığı yuvasının iç yüzünü yavaş yavaş öğrenmesi ve sonunda olduğu insanın tam tersi bir insan haline dönüşürken tüm evinin, ailesinin yaprak yaprak dökülüp gitmesini anlatıyor Reşat Nuri. Acımak'ta ise kendisini tüm insani zayıflıklardan soyutlamış, disiplini, adaleti ile nam salmış Zehra öğretmenin, babasının ölümüyle eline geçen hatıra defterini okuyarak geride bıraktığı dağılmış, yok olmuş ailesinin ve çok başka bir şekilde gördüğü babasının gerçek yüzünü öğrenmesini anlatıyor.
İki kitapta da dediğim gibi, Reşat Nuri'nin kalemine hayran kalmamın yanında çizdiği kadın karakterlerin genel kötülüğü ve bu kötülük için kullandıkları yollar bir parça da olsa içime dokunmadı değil. Buna karşılık erkeklerin genelde bu kötülük dolu, hep daha fazlasını isteyen, hiçbir şeyden memnun olmayan kadınlar yüzünden türlü durumlara düşen zavallılar gibi anlatılmış olması daha da sinir bozucuydu.
Cumhuriyet dönemi edebiyatında çok önemli bir yeri olan Reşat Nuri için Wikipedia'da şöyle yazıyor: "Kişilerine sevgiyle sokulan bir romancıdır Reşat Nuri. Genellikle onların gerçek yaşamlarındaki en belirgin özelliklerini yitirmeden yansıtmaya çalışır. Gözlem yeteneği yaşama çok geniş bir perspektiften bakma imkânını sağladığı için romanları geçiş dönemi yaşayan ülkemizden "insan manzaraları" çizme başarısına ulaşmıştır." Sanırım hepimizin hayatında en azından bir kere okuması gereken hikayeleri var Reşat Nuri Güntekin'in.


Yaprak Dökümü'nü ve Acımak'ı D&R'da 11,70 tl'ye (burada ve burada) bulabilirsiniz. Nette araştırdığım kadarıyla en ucuz orası görünüyor. Ayrıca aynı yerden (şöyle) diğer birçok eserini oldukça indirimli bulabiliyorsunuz. Şimdilik İnkılap Yayınevi'nin Bütün Eserleri dizisi şeklinde 30 tane kitabı görünüyor Reşat Nuri'nin (İnkılap Kitabevi).


(bu arada alakasız ama bu postta söylemek istedim, Neverland'de anlattığım kitapların hepsini bir sayfada topladım. anasayfanın en üstünde, blog resminin altında Parşömen Rafları adı altında bir sayfa oluşturdum ve en başından itibaren anlattığım kitapları oraya link olarak koydum. aynı şeyi filmler, diziler ve bazı dosyalar için de yapacağım. merak ederseniz, sayfanın en üstüne beklerim.)

perşembe şarkısı


Sarhoş eden şarkılar var. Hakikaten. Bazı şarkılar, bazı melodiler, bazı insanların sesleri..sarhoş edici. Bu iyi bir şey mi kötü bir şey mi bilmiyorum, karar veremiyorum. Çünkü, misal bu şarkıda da olduğu gibi, insanı çok çook ötelere götürüp, duvarlara kapılara çarpıp çarpıp geri bırakıyor gibi hissettirmesi nasıl iyi bir şey olabilir diye sorabilirim kendi kendime. İlk duyduğumda içime çöreklenen, o kazınan duyguları atamadığımdan belki de. Üniversitenin son senesinde, olması gerekenden bir fazla olan o senede, bir gece vakti odamdaki tek ışık önümdeki ekranın göz bozucu ışığıyken ve nasıl olacak da mezun olup kurtulabileceğim bu cehennemden diye son nefeslerimi verirken duymuştum Royal Wood'un o I wish that I could build a time machine, A time machine and save, All this trouble for my present self, My present self and save diyen sesini (tabi sonraki iki üç saat boyunca tekrar tekrar dinleyip hıçkırıklarla ağlayıp durduğumu söylememe gerek var mı bilmiyorum).
Hayır hayır kötü değilim, aksine çok iyiyim şu ara hatta bugün arafımdan tam anlamıyla kurtuluyorum. Sadece bazı şarkıları her dinlediğimde ilk dinlediğimde hissettiklerimi hissetmeye devam edeceğim. Bilmiyorum, 10 yıl 20 yıl da geçse sanırım bir yerlerde bazı anlar gelecek I think i miss you even more diye mırıldanıyor olacağım.

18 Şubat 2015 Çarşamba

icarus

“Everyone forgets Icarus also flew.”

diye yazmış Jack Gilbert. Sonunda hiçbir şey olamasam, hiçbir şey olmasa bile...bu cümle yeterli.

çarşamba şarkısı



two feet in the sand
we're still finding Peter Pan
to make things stay the same
...
another sun, another sea
another story in my mind



(yerim ben bu Jinja Safari'yi, http://www.jinjasafari.com/)

17 Şubat 2015 Salı

YAŞ ETTİ...4 ! Kimse beni yakalayıp adam edemeyecek!


Tam 4 yıl önce bugün, buraya, Neverland'e ilk yazımı yazmıştım. Bloglar çıktığından beri (sene 2000'den itibaren masamda bir bilgisayar ve devamlı bağlı bir internet olduğunu düşünürsek, blogların ortaya çıkışını en başından yakalamışım gibi geliyor) orada burada şurada denemelerim olmuştu, her defasında büyük bir azimle - ve öfkeyle - yazmaya başlayıp sonunda bıraktığım, kapattığım, sildiğim onca şey. Neverland, sanırım, yıllar yılı süren (arada iyice bunalıma arayışlara girip yazmadığım zamanlar olsa da) en istikrarlı şey oldu. Bilmem belki de zamanı gelmişti, bir noktada bu ruhsal göçebeliğimi taşıyacak, paylaşacak bir yere ihtiyacım vardı. Neverland imdadıma yetişti. Belki de ben değiştim, değişime hazırdım, hissettim.
Son birkaç gündür odamı temizliyorum. Ve ben böyle temizlik dediğimde süpürgenin falan dahil olduğu bir şeyi kastetmiyorumdur. Dolapları, kutuları, yatağın altını, rafları, dosyaları, poşetleri ortaya saçıp, artık atılmasına karar verdiklerimi, artık ayrılmaya kendimi ikna edebildiklerimi attığım bir süreçten bahsediyorum. Birkaç gündür kapsamlı bir temizlik yapıyordum. Yazmayı öğrendiğim ilk günlerden kalma ajanda sayfaları bile buldum. Ayşegül kitaplarından kopya edilmiş yemek tarifleri var o sayfalarda, günlük tv akışı listesi var mesela. 7 yaşında benim için ne önemliyse artık. Üst komşunun getirdiği iş bankası çocuk dergilerinden şiirler var sonra, yazmayı öğrenmem kopyalamakla olmuşsa demek. Bu ilk zaman sayfalarında henüz bir kişiliğim yok, henüz bir birey yok. Sadece gördüğünü sayfalara koyan neşeli bir çocuk var. Sonraki seneye dair mektuplar buldum ardından. Hayatımda ilk defa bir yerden ayrılmanın ne demek olduğunu anlamamı sağlayacak şeyler. İlkokul 2.sınıfın sonunda tayin olduğu için babam, biz Ankara'ya doğru yola koyulmuşken geride bıraktığım öğretmenimden, ilk "en iyi arkadaşım"dan mektuplar. O öğretmenim ki hayatımda beni belki de en saf halimle seven ilk insandı, o öğretmenim ki ben daha öğretmenlerin hepsinden nefret etmeye başlamadan çoook önce aslında bir öğretmenin nasıl olması gerektiğini gösteren ilk insandı. Keşke bir gün gidip ellerinden yanaklarından öpebilsem Havva öğretmenimin, sarılıp ağlayabilsem, keşke sizden hiç ayrılmayabilseydim diyerek.
Mektuplar ve yeni yıl kartları ile birkaç sene daha geçirdikten sonra ilk defa kendim olmaya başladığım defterler var. Ajandalar. Ömrümün ilk günahları, omzumda sürükleyip durduğum yükler. 4 ajanda var, aslında bir tanesi çalınıp yakılmamış olsa başka biri tarafından, 5 tane olacak olan. İlki 99'dan 2001'in sonlarına kadar olan yılları kapsıyor, bolca bir gençlik dizisi senaryosu gibi içinde aşk, entrika, yalanlar, kavgalar, kıskançlıklar, ergenlik sancıları, aile problemleri her şey var. İkincisi ortaokulun bitmesine yakın zamanlardan liseye adım atana kadar ve lisenin ilk zamanlarındaki sancılı dönemlerimi kapsıyor, fazlasıyla bunaltıcı ve öncülünün şatafatından yoksun. Arada bir tane saçma sapan ajanda var. Lisede artık büyük ihtimalle ilham perimi kaybettiğimden olacak, yine ilk zamanlarıma döndüğümün işareti gibi, bir kişilik olmayı bırakıp, kopyalamaya geri dönmüşüm bu ajandada. Sayfalarca ingilizce kelimeler ve anlamlarını yazmışım, ders kasetlerinden dinlediğim metinleri not etmişim, bend it like beckham'ı her gün izleye izleye kendimce "story board"lar oluşturmuşum, çizimler var sayfalarca, kişisel gelişimle ilgili olabilecek yazıları kopyalamışım. Böyle saçma sapan bir döngü işte. Sonra niyeyse, üniversitede geri dönmüşüm yazmaya. Son ajanda hayatımın en nefret ettiğim yıllarını kapsıyor. Belki de bugün neysem onu olmamı sağlayan yılları. Bu son ajandanın sayfaları sabit bir dehşeti yansıtıyor adeta. Durgun, sade ama dehşet verici. Öyle bir karanlık öyle bir sessiz öfke var ki sayfalarda, şimdi bile kanımı donduruyor. Bir gün, belki çok zaman sonra okumaya içim elverebilir ama bunun için şimdilik çok zayıfım.
Ve sonunda, 2011 olduğunda Neverland'e ulaşmışım. Zorlu bir yolculuktu evet, ama ulaştığım için memnunum. Buraya yazmaya ilk başladığımda lanet bilgisayar mühendisliğini bitirmiş, bir dönemlik bir tarih bölümünde derslere girdikten sonra arkeoloji yüksek lisansına yeni başvurmuştum. İlk gün yayınladığım 4 şey var: başımın belası ama zor zamanlarımı sayesinde atlattığım Johnny Depp'e bir güzelleme yaptığım "Johnny Angel", içimin memleketi kendimi ruhen ait hissettiğim yere İskoçya'ya dair bir kendi kendine açıklama "Orda Yaylalar Var Uzaklarda", Kentpark'taki sinemada yaşayacağım daha sonraki birçok ilginçliğin ilkini yaşamış olmanın saflığıyla yazdığım bir serzeniş "Bir Kentpark Sineması Macerası" ve ufak bir içimdeki ergen gösterişi "Henry Cavill EW'nin Bu Haftaki Kapağında". Böyle azimli başlamışım yolculuğa. Ertesi gün okuldan haber gelmiş, yüksek lisansa kabul edilmişim. Belki de bir şans tılsımı olmuş benim için Neverland. (Sonradan içine etmiş olsam da her şeyin)
İlk senenin başında  - 17 şubat 2012'de - yine hemen hemen burdakilerin aynısını söylemişim, buraya kadar nasıl geldiğimi anlatarak. Neden "yazdığımı" anlatmaya çabalamışım kısaca, sonra da kocaman bir teşekkür etmişim benimle birlikte bu yolculuğa çıkanlara. Hayatıma tanıklık ettikleri için.
Ardından gelen dönem, yıl, benim için ve Neverland için oldukça sancılı geçmiş, geçmişti yani ama ben hatırlamamaya çalışıyorum. Bir yandan yüksek lisans dersleriyle, hocalarıyla uğraşmaya çalışıyordum, bir yandan da artık daha da kötüsü olamaz diye düşündüğüm işe başlamıştım. Araf ne diye tanım yapmamı isteseler, herhalde bu yıllar derdim. Sonunda beni yüksek lisans tezini yazmayı bırakıp, kendimi en dipte hissederken her şeyi boş verip atlayıp okyanusun öte yanına gitmeye kadar götüren yola girmişim. Geri dönüp de Neverland'in ikinci yaşını kutladığımda artık daha durgun, ama biraz daha öfkeli, çokça yenilmiş, gene de teşekkür eden bir halim varmış, 17 şubat 2013'te. Ne kadar yenilmiş, dibe batmış olsam da içimde cılız bir umut varmış "sözcüklerin ve düşüncelerin dünyayı değiştirebileceğine" dair.
Ama o senenin sonunda dayanamamışım, artık nefes almak bile canımı acıtır olmuş. Öfkem ifade ettikçe arttığından, artık anlatmaktan vazgeçmişim. Neverland'e olan inancımı bile kaybetmişim. 30 Aralık 2013'te Neverland'den uzaklaşmışım elimde olmadan. Verdiğim bu ara, belki de iyi gelmişti bilmiyorum. Ama ihtiyacım vardı, onu biliyorum. Çok sürmemişti gerçi, kendime gelmişim bir Harry Potter doğumgününde. Bir Florence King yazısı  ve "Akşamüstü Sayıklaması" ile geri dönmüşüm.
Buraya kadar sabredip okumaya devam ettiyseniz, teşekkür edeceğim. Hakikaten. Bazen çok ama çok sıkıcı, pek bencil olabiliyorum. Yapmaya çalıştığım, bu zamana kadarki Neverland'in bir muhasebesiydi. Hayatımın belki de en fırtınalı yıllarına tanık olmuş bir dost gibi benim için burası. Riddle'ın günlüğü gibi, ruhumdan bir parça aktarmışım da bazen oturup benimle konuşuyor gibi. Ben değişirken onun da adım adım, parça parça değiştiğini gördüm sanki. Evet inanması güç ama ben değiştim, değişmişim yani. Şu yeniden paylaştığım yazılara, ilk dönem yazılarıma ve her yıldönümü yazısına bakarken görebiliyorum açıkça.
4 yıl boyunca beni dinlediniz (daha öncesinden de katlananlarınız var, orası ayrı), daha kısa süredir de katlananlarınız var. Teşekkür ederim demek ne kadar kolay geliyor farkındayım ama başka ne denebilir bilemiyorum. Çok fazla saçmalıyorum, elimde değil, sadece yolunu bulmaya çalışan bir göçebeyim ben de. Sorularım, sorularım öyle çok sorum var ki hepsine bir cevap bulmaya çalışırken aslında Neverland'i kurarak bir yardım çağrısı yapıyormuşum, onu fark ediyorum. Çok başarısız olduğum bir konu daha çünkü bu, yardım istemek. Şunca yıldır hiçbir şey için yardım istememekte direnen, kendi gururuna kibrine gömülmüş bir insandım, çok zor oluyor bundan sıyrılmak. Sessizce bir yardım isteğiydi belki de bu. Sorularım var, yolum çok meşakkatli, bu yolculukta benimle yürür müsünüz, arada dinlenmek için size konuk olabilir miyim, sizin sorularınıza ben de kafa yorabilir miyim?
Cevabınız evetse, ben buradayım Neverland'de, ikinci yıldızdan sağa sapıp sabaha kadar dümdüz devam ettiğinizde yolunuz hep buraya düşecek. Burada korsan gemilerine yakalanabiliriz, burada tek bir güneş tek bir ay yok, burada deniz kızlarının Ariel'le alakası yok bizi paramparça edebilirler, burada kaybolabiliriz, burada zamanın geçtiğini saatlere bakıp göremeyiz çünkü burada saat tiktakları da yok. Burada kayıp çocuklarız, kılıçlarımız bellerimizde, perilerimiz tepemizde; burada hiç büyümeyiz. Burada, dışarıda olan her dehşete, dünyanın her kirine rağmen biz sadece sorularımıza cevaplar arıyor olacağız.

Bir dahaki yıl bu kadar saçmalamayacağım söz :)


Peter hırsla, "Okula gitmek ve ciddi şeyler öğrenmek istemiyorum ben," dedi. "Adam olmak da istemiyorum. Ey, Wendy'nin sevgili annesi, ya uyanınca sakalım çıkmış olursa!"Wendy, "Sakallı da olsan seni yine severdim Peter," diyerek çocuğu teselli etti. Bayan Darling ise Peter'a kollarını uzatmıştı; ama Peter kadını geri çevirdi."Benden uzak durun hanımefendi, kimse beni yakalayıp adam edemeyecek."

salı şarkısı

16 Şubat 2015 Pazartesi

gizemli ormanlar

Bugün öyle bir hava var ki Ankara'da, kendi gözlerinizle görmeniz lazım. Fotoğraflar falan anlatamaz bugünkü bu karanlığı, bu gerilim filminden fırlamış atmosferi. Gün boyu gözlerimin önünde olan bu manzara karşısında aşağıdaki ormanlara daldım ben de, en iyisini yaparak.
Bulgaristan'daki Rila Dağlarından
Belçika'daki Hallerbos - burası neredeyse her listede var, ama olmasın mı:)
İspanya'daki Otzarreta Ormanları
Tayvan'daki "Chinese Hemlock Trail"
Fransa'daki Haute-Loire

pazartesi şarkısı

15 Şubat 2015 Pazar

ok atmakta ışın kılıcı seviyesi


İşi bırakmadan önceki iki ay ve sonrasında izinli olduğum istifa etmeye çabaladığım nerdeyse bir ay boyunca çılgınlar gibi Arrow izledim. Aklımı sabit tutabilmemi sağlayan o zaman için en iyi şey oydu. Bir noktadan sonra Oliver, Felicity, Diggle, Roy, Thea, Merlynler, Lanceler ve hatta Slade Wilson ile bile akraba gibi birşey oldum. Arrow bir yerden sonra benim için hakikaten kaçıp sığınabileceğim bir liman haline geldi. Bilmiyorum belki Oliver Queen ile abim arasında kurduğum alakasız alakadan dolayı olabilir (bu nasıl bir cümle diye sormayın vallahi aslında kısaca ben abimi özledim demeye çalışıyorum), ya da ne bileyim gene acıklı bir halime denk gelmiştir. Her neyse, daha güzel bir zamanda daha bir etraflıca bahsetmek isterim Arrow'dan (ve de Flash'tan), o yüzden şimdilik kısa kesiyorum. Haa hatta şöyle güzelce bir süper kahraman dizileri dosyası yapabiliriz nasıl olur, oh oh çok iyi olur, neyse sustum.
Bu durumda tüm bu saçmalamalarım sonucunda yukarıdaki videonun amacını anlamışsınızdır. Bir kılıç dövüşlerine şöyle ortaçağ kaleli ormanlı şövalyeli bir de böyle ok-yay cüneyt arkın ortalığı dağıtır dövüşlerine ölürüm, söylemek istedim.
Hem ne var yani mahallemizde etrafımızda böyle şeyleri öğreten yerler olsa. Olmaz mı yani, olamaz mı, bir kılıcımızla dövüşmeyi olsun bir yayımızla ok atmayı olsun öğrenmek isteyemez miyiz. Bir ülkede spor yapmak savunma sanatı öğrenmek kuyumcu olmaktan daha pahalı daha zahmetli olabilir mi ya. Ne biçim bir düzendir bu.

kendime özel lupercalia

Tamamen karman çorman olmadan toparlamak istedim. Malum, işim gücüm yok gibi bu ara, eh öyle olunca da ip yumağına dolanan kedi misali yuvarlanıp gitmekte olduğumu, olacağımı daha doğrusu fark ettim. Bir keresinde Elementary'de Sherlock da demişti, "Bizimki bir dikkat dağınıklığı çağı. Sürekli bilgi akışının cezalandırıcı gürültüsü." diye. Aynen öyle, gün be gün yaşıyorum şu an bunu. Habire oradan buradan bir sürü haber bilgi tweet resim listeler görüntüler fotoğraflar yorumlar...akıyor. Beynimin gözlerimin etrafından dönüp duruyorlar. Ama bunu kendime ben yapmışım, yeni fark ediyorum. Tüm bu "yoğunluğun" olmadığı çağlarda - ki ben ona bilgisayar ve net öncesi çağım diyorum - gayet inek bir öğrenci-insan kafasıyla gül gibi geçinip gidiyordum. Bakın bu gerçeği tespit etmiş olmam çok önemli, tüm o üniversite dönemiyle birlikte gelen son hız dibe çöküşümü de açıklıyor. Dikkatimi yüz milyon tane şeye bölüyormuşum, bölüyorum yani. Aynı anda hem hiyeroglifleri okumayı, hem ispanyolcayı öğrenmeye çalışırken bir yandan da önüme düşen milyonlarca sinema haberine yetişmeye çalışıyorum mesela. Bir insanın binlerce ilgi alanı olabilir mi? Olmamalı yani. Bu açgözlülükten ya da görgüsüzlükten başka bir şey değil. Netime şöyle bir bakıyorum; twitterda binlerce ayrı konudaki hesapları takip ediyorum, instagramda aynı şekilde, bloglar deseniz her birşeyi okumaya çalışıyorum. Her gün her dakika milyonlarca şey öğrenmeye çalışıyorum. Bunun sonucunda da kocaman bir gürültü ile kalakalıyorum hiç birinden birşey anlamadan. Yapma dediğim dakikadır bu kendime.
Azaltıyorum. Düzene sokuyorum. Tek tek odaklanacağım bundan sonra. Bu kadar fazla şeyle ilgilenmeye çalışmama gerek yok sonuçta. Fazlalıkları atıyorum, ortalığı temizliyorum. Sonuçta eski Roma geleneklerine göre "arınma" zamanındayız yılın. Romalıların bu aya bu ismi verirken bir bildikleri vardı herhalde, o kadar da cahil olamazlar (Kastettiğim şey Şubat-->February-->Februarius ismi bu ayın. Latince Februum'dan geliyor, arınmak-arıtmak anlamlarına geliyor. Roma'da bu ayın 15'inde Lupercalia-Februalia festivali düzenlenirmiş. Yılın bu dönemi çok yağışlı olabildiğinden suyla birlikte herşeyden arındıklarını, temizlendiklerini düşünmek gibi birşey yani. Gerçi bu festival sırasında yaptıkları şeylerin hepsi sadece arınmakla veya benim safça düşündüğüm şekliyle arınmakla falan alakalı değil, bir sürü saçma sapan şeyler oluyordu ama ben onları yok sayıyorum. kaynağım ve daha fazlası için :Crowl).
Buraya da böyle yazıyorum ki kendime hatırlatabileyim dağıldıkça. Bu gece son antibiyotiğimi de içiyorum, tam olarak iyileşmiş sayıyorum kendimi. Toparlanmak, ayaklanmak için iyi bir zaman.

Lupercalia için daha fazla şey okumak isterseniz: Britannica, Npr, AncientHistory

gerçek zamanlı görüntülerle kuzey ışıkları


Kendi bozuk gözlerimle görmeden, o soğukta o gökyüzünün altında titremeden..ölmeyeceğim.

11 Şubat 2015 Çarşamba

Hiç gülecek halde değildim demin ama bunu görünce birşey oldu, aman yarabbi :D

Wasted Fangs'ten balkonlarda sigara içen arkadaşlara dair rüyalar


Şu son birkaç zamandır yüz kere bin kere falan dinlemişimdir herhalde bunu. Dünyanın en iyi, en  mükemmel işi değil belki ama şu an "had a dream i was all alone, free to run but nowhere to go. so i laid in an open field, closed my eyes and began to dream again" diyerek söze başlayan bir şarkı benim için dünyanın en güzel şarkısı.

Keşke her şeyi söyleyebilsek. Aklımızda belirdiği şekliyle, içimizden geldiği gibi. Şu durumdakinden daha kötü olmazdık herhalde.

"What I saw was a mixture of 
Who I was and what I'd become. 
You were there as a flash of light 
Long since gone but your glow still in my sight."

sarı şemsiye

Gecenin bu vaktinde kendime bunu niye yapıyorsam. En az durup dururken oturup bu saatte Pacey'nin Joey'e koskoca bir duvar hediye etmesini ya da Peyton ile Lucas'ın yazın sonunda sahilde oturup dalgalara karşı konuşmasını izlemek kadar.



Ha bu arada, bence olması gereken buydu. Hatta ben diğer izlediğimiz o finali tamamen sildim hafızamdan. Bence o 9 yılın finali buydu.

10 Şubat 2015 Salı

çaycılar için


Buradan-->

en sevdiğim, kılıç dövüşleri

from falling in the snow

Sabah gözlerimi açtığımda gördüğüm ilk şey çatıların üstündeki bembeyaz örtüydü. Sonra yavaş yavaş o örtünün ağaçların ve bahçelerin üzerini örtmesini izledim, sabah çayımı yudumlarken. Bu manzarayı böyle sakinlikle izleyebildiğim için, en azından hava daha aydınlanmadan buz gibi evde giyinmeye çalışıp kendimi sokaklara atmak zorunda kalmadığım ve keyfini çıkarmam gerekirken yollarda trafikte küfrederek bir ofise bir hapise gitmeye çalışmak zorunda olmadığım için mutluyum. Ayaklarımı sıcacık kalorifere uzatmış, önümdeki pencereden lapa lapa yağan karı izlerken Sicilya'da Bir Aşk Hikayesi'ni okuyorum. Kulağımda odamı dolduran sesi var Fleet Foxes'in, "White Winter Hymnal". Pek tabiki tamamen başka bir ülkenin başka bir şehrinde bakıyor olmak isterdim pencereden yağan kara ama bunun için bile şükrediyorum sonuna kadar. O kadar karanlıktan sonra bu bile güzel.
Belki daha da güzeli de olur.

9 Şubat 2015 Pazartesi

gotik edebiyatın başlangıç noktası, Horace Walpole'un "Otranto Şatosu"

Otranto prensi Manfred, tam tek varisi, soyunun devamının tek garantisi, hastalıklı ve zayıf oğlu Conrad'ı Vicenze Markisi'nin kızı Isabella ile evlendirmek üzereyken ürkütücü Otranto Şatosu'nda herkesi dehşete sürükleyen şeyler olmaya başlar. Şatonun şapelinde toplanmış kalabalık, hizmetkarların getirdiği yıkıcı haberle kendilerinden geçer: Conrad şapele gelemeden üstüne kocaman bir miğfer düşmüş ve ölmüş halde bulunmuştur. Şatonun hanımefendisi dünyalar safı Hippolita, kızı dindar mı dindar Matilda ve genç gelin Isabella kendilerini neredeyse kaybetmiş halde odalarında ağlaşırlarken kalenin prensi Manfred'in içinde hemen kötülük çanları çalmaya başlar. Zaten kadim bir kehanetten korktuğundan hemen böyle bir evlilik ayarlamaya çalışmıştır. "Asıl sahibi orada yaşayamayacak kadar büyüdüğünde, Otranto Şatosu ve lordluğu mevcut ailenin elinden çıkacak." der kehanette. Ne kadar saçma sapan olsa da kehanet, Manfred üstüne alınmıştır bir kere. Ne yapacak edecek şatonun onun elinden çıkmasını engelleyecektir. Hemen planını yapar, Isabella'yı karısı yapacak ve Hippolita ile var edemedikleri varisleri onunla yapacaktır. Manfred koca şatonun içinde Isabella'yı kovalarken; orada burada düşen kocaman miğferler, zırhlar, hayaletler, birdenbire çıkıp gelen kahraman ve gururlu köylüler, şövalyeler ortada uçuşuverir. Otranto'da akla hayale gelmeyecek tesadüfler, mucizeler, kavuşmalar ortaya çıktıkça Manfred, Isabella, Matilda ve Hippolita için herşey değişir.
Horace Walpole, Wikipedia
Horace Walpole 1764'te, kendi kalesinde gördüğü bir rüyayı zevk için kaleme alıp sonra da bastığında, herhalde edebiyata yepyeni bir terim kazandıracağını, dahası kendisinden sonra bu alanda yazacak, birşey üretecek herkese esin kaynağı olacağını bilmiyordu. Zaten korka korka basmıştı kitabı, ben yazdım bile dememişti. XVI.yy.dan kalma eski bir elyazması bulduğunu, oradan çevirdiğini söylemişti (Hatta bu ilk baskıda kitabın kapağında Otranto Aziz Nicholas Kilisesi Kilise Heyeti Üyesi Onuphrio'nun yazdığı İtalyanca aslından William Marshall tarafından çevrilmiştir diye yazıyormuş). Hakikaten de ondan sonra ortaya çıkan ne kadar "gotik" şey varsa, Walpole yarattığı bu atmosferden, kullandığı öğelerden birşeyler taşır neredeyse. Ürkütücü sırlarla dolu bir kale, karanlık koridorların açıldığı karanlık soğuk zindanlar, başka yerlere açılan geçitler, birdenbire zalimlerin üstüne çakan şimşekler, canlanan şövalye zırhları, asil ama söylemeyen gururlu kahramanlar, zor durumdaki dindar bakireler, gücü elinde tutmak için herşeyi yapan, entrikalar çeviren kötü adamlar...Walpole'un yarattığı gotik dünyada hepsi var.
Bu yüzden okurken insanın aklından çıkarmaması gereken şeyler oluyor haliyle. Birincisi, bu kitap 18.yy.da yazıldı ve türünün ilk esaslı örneği. Yani hayatımız boyunca gördüğümüz belki beğendiğimiz - belki de beğenmediğimiz - gotik eserlerin hepsinin kaynağı. Bunları unutursanız - benim gibi - okurken "yok artık maria la del bario" diyerek Walpole'a küfür ederken bulabilirsiniz kendinizi. Olayların gidişatı öylesine pembe diziye bağlıyor ve hatta absürdlük seviyesine varıyor ki ne okuduğunuzu unutursanız vay halinize. Olabilecek her klişe oluyor, karakterler o kadar da olamaz dedirtecek kadar saf, mantıksız, kötü olabiliyor. Yani çok birşey beklememeniz gerekiyor Otranto Şatosu'ndan, daha çok bir deneyim olması için, birşeylerin temelini görebilmek için okumanız gerekiyor.
Bu şekilde gotik serisine diğer 9 kitap ile devam edeceğim ben. Can Yayınları'nın 10 kitaplık takımındaki kitapları yazılma tarihlerine göre sıraladım ve o sıraya göre okuyorum. Bundan sonra bir de Friedrich Schiller'in Hayaletgören'ini okudum, ondan da bahsedeceğim.

Ben kitabı Can Yayınları'nın gotik edebiyatı takımının içinde almıştım. 10 kitap birden D&R'dan 100 tl'ye almıştım 2 sene önce. Şimdi netten aynı şekilde 75 tl'ye alınabiliyor-->link
Tek olarak almak isterseniz-->link
Goodreads'te Otranto Şatosu
Otranto aynı zaman İtalya'da bir şehir. Haritadaki o çizmenin tam topuğunda, doğu kıyısında (Wikipedia). Halihazırda bir kalesi de var. Osmanlılar 1480'de şehri kuşatmış bile.
Otranto Kalesi, kaynak:Ambient&Ambienti

pazartesi şarkısı


Dışarısı karanlık. Günlerdir sabahları parlayarak uyandıran güneş yok bugün. Bir süre daha böyle olacağını söylüyorlar, kar tipi fırtına ayaz yağmur...Gece yağdı zaten. Şimdi de soğuk.
İçim sıkılıyor çok, şu istifa işlemleri bir türlü bitmedi. Bir türlü sonucu çıkmadı, ilişiğimi kesmeye gideceğim diye bekliyorum haber gelecek de. Bir yandan da içimde böyle bir saçma his, sanki o lanet yere bağlı kaldığım her gün her saat boynumda bir halat var, sıktıkça sıkıyor nefesim daralıyor. Sanki bir anda böyle ekipler eve dalacak, kolumdan tuttukları gibi götürüp kübiğime oturtturacaklar, zincirleyecekler beni oraya gibi. Kurtulamıyorum sanki. Uzadıkça uzuyor. İçimde bu salak saçma hislerle kendimi başka bir şeye de veremiyorum. Başka hiçbir şey yapmak istemiyorum, bekliyorum. Nefesim daralıyor da demiş miydim?

"Hey! where did we go, days when the rains came..."

8 Şubat 2015 Pazar

Ender Aysever'den "Geç Kalmış Romantik" ve diğer öyküler

"Hikayeci" demiş olabilirim kendime ama aslında hikaye yazamam. Yani bildiğimiz anlamda, edebiyat terimi olarak "hikaye" türünde yazamam. Çünkü hiçbir şeyi kısa tutamam, anlatacağımı kısa bir süre içinde, başı sonu belli, eli yüzü düzgün bir şekilde anlatamıyorum. Daha önce bahsettiğim o kafamda oynayıp duran, peşimi bırakmayan "hikayeler" aslında ciltler sürüyor, doğru düzgün yazabilsem "roman" kategorisi altına sokulacak şeyler. Bu "hikaye" yazabilme yeteneğine sahip olamamamım yanında, sevmiyorum da onları okumayı. İstediğim tadı vermiyor hikayeler, çok neşeli bir şeyi anlatıyor da olsa mutsuz bırakıyor sonunda beni. Tuhaf bir his, neden olduğunu bir türlü anlayamadığım bir his. Hikaye görünce kaçıyorum, yazanlara, yazabilenlere sonsuz saygı duyuyorum ama elimde değil, sevemiyorum.
Enver Aysever, kaynak
Bu  duygularımı geçirir mi acaba diye elime almıştım "Geç Kalmış Romantik"i aslında. Kitabın ismini görünce vuruluyor insan sonuçta. Hem Ender Aysever'i tvde yaptığı programlarla çok sevmiştim, birkaç zaman önce Nisan'a Mektuplar'ını da okuyup, beğenmiştim. Bir de Nasıl Yazar Olunur ve Edebiyat Ölmelidir kitapları da hediye gelince en başından yazdıklarını okuyayım dedim Aysever'in. Ama o his devam etti, yazın yaşamına adım attığı bu kitaptaki hikayeler de beni o hisle bıraktı. Hele ki Aysever'in hikayeleri genel-klasik yapıdaki hikayeler olmayınca büsbütün kaçmak geldi içimden. Yazımını takdir ettim, keşke ben de böyle yazabilsem dedim - yapıyı oluşturmakta çok başarılı - ama bitirene kadar öldüm öldüm dirildim.
İçinde 10 tane hikaye var:
- Önsöz Niyetine Vasiyatname
- Aşk Acemisi
- Geç Kalmış Romantik
- Ben, Şerko ve Müzisyen
- Durdurulmuş Zamanın Fotoğrafı
- Renkler ve Günce
- Yağmurla Gelen Yüzler
- Bordo Defter
- Mübeccel'in Feryadı
- İstanbul'da Sabah
Sanırım en sevdiğim ya da içime sinen diyeyim Ben, Şerko ve Müzisyen oldu. Diğer hikayelerin çoğu yerinin de altını çizmek istedim, ne güzel sözler, ne tatlı cümleler vardı..Ama yine de hikayeler bana göre değil sanırım.
Neyse ben sizi o tadından yenmez cümlelerden ufak bir kesitle başbaşa bırakayım.

Artık bir şeylerden heyecanlanma nedenim sen olmamalısın. (s.15)

"Çocukluğumun beni buraya taşıyacağını bile bile, yeniden çocuk olur muydum?" (s.15)

...ve sadece kokunla yolumu bulmaya itersen günün birinde, beni bana karşı yalancı olmaktan kurtaracak bir tanık bulmalıyım. O tanık ki, bütün tükenmiş dostluklarımın izini taşımalı; beraber sarhoşluklar yaşanmış, kavgalar edilmiş, hayaller kurulmuş, amaçlar edinilmiş ve hiçbirine ulaşılamadığı için kızmamış olmalı. (s.18)

'Sorun şu ki, kocaman laflar etmekle büyük işler kotarılmış olmuyor. Dolayısıyla yeryüzünde sahibi olmayan bir dolu sözcük, amaçsız, yönü belirsiz ve insanın midesini bulandıran bir yapışkanlıkla dolaşıyor,' diye geçirdi içinden Aşk Acemisi. (s.19)

Yağmur yağıyor. ' Bir türlü hava tam karanlık olmayı beceremedi,' diye geçiriyorum içimden. Ne aydınlık ne de tam karanlık. Bu saatlerde hep korkuyorum. Yarım hissediyorum kendimi. Mektubu okuyacak gücü bulmak için tamamen karanlık olmasını istiyorum havanın. Aydınlıkta çıplak ve güçsüz olur insanlar...(s.23)

- Tam kendimi gördüm derken, çatlak bir aynaya baktığımı fark ettim. Aynalar zaten sınırlı gözleriyle bakarlar diye düşünmüştüm ki, gölgemi gördüm. Beni hiç yalnız bırakmayan, sürekli yalnızlıktan söz eden gölgemi...Üzerine ayna tuttum, aynalar gölgemi göstermedi. Aynalar ve gölgeler! Hangisi? Beni olduğum gibi gösteren aynalar mı, sis perdesi ardındaki gölgem mi? (s.83)

Daha ilkokul sıralarında öğrenciyken, içimin sıkıntısından, boğulacakmış gibi oluyordum. Ben, kendimi bildim bileli bir sürgün hayatı yaşadım. (s.86)

Bir sabah bütün insanlar hamamböceği olarak uyandı. Ama siz hala uyuyordunuz. (s.90)
Goodreads'te Enver Aysever
Aykırı Akademi
Twitter
Kitap nette en ucuz Babil'de, 7,30 tl -->link

Hugh-Michael-James



Diyecek lafım yok.

Etgar Keret'in Öyküsünden Asaf Hanuka'nın çizimleriyle "Bilek Kesenler"

Ve herkes öldürüyor sevdiğini, ama intihar aşkı öldürmüyor.

Hakikaten de aşk devam ediyor, diğer tarafa gitseniz bile. Genç Mordy de devam ediyor aşık kalmaya, gittiği o yerde. Orası - artık her neresiyse ve siz ne isim vermeyi tercih ederseniz araf mı öteki taraf mı - intihar eden ruhların yaşamaya devam ettiği yer. Mordy de diğerleri gibi, bir kafede çalışıyor orada, günlük işlerini yapıyor, diğer ruhlarla takılıyor. Ama aklında hep geride bıraktığı, aşkından intihar ettiği Desiree. Bir gün bir arkadaşına rastlıyor bu yerde, diyor ki arkadaşı, Desiree de intihar etmiş. Çılgın aşık Mordy durur mu, sevdiği kadın intihar etmişse buralarda bir yerde demektir ve peşine düşüyor. Bu taraftaki arkadaşı Uzi ile bir araba yolculuğuna çıkıyorlar böylece. Yolda rastladıkları bir otostopçuyu da katıyorlar aralarına. Lihi ismindeki bu kadın ise bu tarafın yöneticilerini arıyor. Çünkü intihar etmediğini, buraya yanlışlıkla geldiğini anlatmak istiyor. Üçlümüz, bu öteki tarafta yaptıkları yolculuk ile mucizelere tanık olmaya başlıyorlar.
Etgar Keret, The Times of Israel'den.
Asaf Hanuka, Imaj'dan.

Benim için inanılmaz değişik bir tecrübeydi Bilek Kesenler. Sirenin Sesi blogundan geçen seneydi sanırım bir çekilişle kazanmıştım bu kitabı. Araya giren bir sürü şeyden sonra ancak şimdi okuyabildim ve bu kadar beklettiğim için kendime kızdım. Etgar Keret'in Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü kitabındaki Kneller'in Mutlu Kampı isimli öyküden, Asaf Hanuka'nın çizimleriyle uyarlanmış bir kitap Bilek Kesenler. Uzun zamandır içerik olarak bu kadar yaratıcı bir şey okumamıştım, öykünün tam halini de okumak isterim tabi ama bu haliyle bile Keret'in kalemine hayran oldum diyebilirim. İnsan sayfaların arasında zaman zaman kendini "vay, çok iyi" derken buluyor. Çizimler hakkındaysa yeterli bir şey söyleyebilecek yetkinlikte olduğumu zannetmiyorum, bu, bu şekilde okuduğum ikinci kitaptı zaten.

Öykü 2006'da Wristcutters: A Love Story adıyla Goran Dukic tarafından sinemaya da uyarlanmış. Kitabı okurken izlediğim fragmanı aklıma gelince açıp baktım ben de. Film çıktığı zaman izlemeyi düşünmüştüm ama sonra boşvermiştim. Şimdi izlemenin tam zamanı (İçinde Shannyn Sossamon var ey romalılar!).

Etgar Keret'in resmi web sitesi-->http://www.etgarkeret.com/
Kitabı nette en ucuz Idefix'ten bulabilirsiniz görünüyor, 12 tl -->link

Previously on Neverland : April & May

 Nasıl yazıldığını bile unutmuşum. En son Mart sonunda yazdıktan sonra aslında aklımda hiç böyle bir ara vermek yoktu. Öyle bir niyetim de y...