6 Haziran 2026 Cumartesi

Previously on Neverland : April & May


 Nasıl yazıldığını bile unutmuşum. En son Mart sonunda yazdıktan sonra aslında aklımda hiç böyle bir ara vermek yoktu. Öyle bir niyetim de yoktu, bir sebep de yoktu. Ne bileyim, sadece oldu. Sanırım hayatla uğraşmaktan. Bu da böyle pek klişe bir ifade oldu ama. Hayatla da çok uğraştığımdan değil. Aşırı meşgul müydüm, o da değil. Cidden sadece zaman geçti. Zaman sadece geçti.

Esasında bir süredir içimdeki bu hisle dolaştığımdan belki de. Sanki kocaman bir şeyler olacakmış hissi. Her şey değişecekmiş gibi bir his. Böyle sanki çoook uzun yıllardır toprağın altında kah kazarak kah taşlara çarparak, yolumu her seferinde değiştirmek zorunda kalarak, nereye gittiğimi hiç bilmeyerek dolanıp durmuşum da şimdi gökyüzünün ışıltılarını hissedebiliyormuşum gibi. Toprağın üstüne çıkabileceğimi hissediyormuşum gibi. Böyle çok az kalmış gibi. Sanki çok ama çok yorulmuşum, bitmiş, tükenmişim ama bitiş çizgisini göremiyor olsam da orada olduğunu hissedebiliyormuşum gibi bir his. Nedense bu sene hep böyle hissettim. Umut değil bu, bir şekilde bir umutluluk hali değil. Sadece öyle bir his. O yüzden de içimdeki o hisle ne yaptığımı pek bilmeden geçirdim bu iki ayı.

Nisan'ın ilk haftasında ara sınavlar vardı. Bu dönem en fazla 4 ders alabildiğimi söylemiştim daha önce diye hatırlıyorum. O 4 dersten sınavlara girdim, sayısı az olunca aslında çalışması da kolay olduğundan aşırı endişelenmemiştim ama bu dönem bu dördünü de kayıpsız geçmem gerek diye bir miktar endişeleniyordum da. Sınavların bir tanesinden dönerken eve, Maltepe'deki Gümüş Pasta'nın önünden geçiyordum. Sabahın köründe çıktığım için kahvaltı da etmeyince simit kokusuna dayanamadım, girdim içeri. O saatte tabi kimsecikler yoktu, onlar da dükkanı yeni yeni açıyordu. Simit istedim bir tane ama gözüm de kurabiyelerde pastalarda tatlılarda. Başka bir şey istemedim, çalışan amca simit paketimi verdi, ben de yoluma devam ettim. Eve gelip, kahvaltı için paketimi açtığımda içinden bir tane kurabiye çıktı. Hem o amcanın güleryüzlülüğü, hem de elimde beliren bu kurabiye o an o kadar mutlu etti ki beni...Bazen böyle saf, tertemiz mutluluklar insana her şeyden daha fazla iyi geliyor.

Sınavlardan sonraki işe gittiğim bir haftam, öğle aralarında kendi kendime yemek ve kahve+poğaça date'leriyle geçti sanırım. O haftanın bitiminde köye doğru yola çıktım. Bayramda da gitmemiş olduğumdan annemi bir mutlu etmem gerekiyordu. Bir hafta bir izin aldım. Ama tabiki ben izne ayrılmadan hemen önce ofiste yine herkes hastaydı ve çok çaba göstermeme rağmen yola çıkacağım gün yataktan çıkamamama sebep olacak şekilde beni de hasta ettiler. Hayır yani hakikaten küfürler etmek istiyorum özellikle bir insana. Son bir yıldır neredeyse her iki haftada bir hasta oluyor. Son bir yıldır her allahın günü yan tarafımdaki masada hauukkk huuuuk diye sesler çıkararak boğazını temizliyor, burnunu çekiyor. Tam iyileşti diyorum mesela birkaç gün geçiyor, bir geliyor yine hasta. Cidden pislik ya. Gelme işe ya da maskeyle gez. Yok ama herkes bencil bu ülkede. Herkes saygısız, herkes pislik. Başkalarıyla ofis gibi bir yerde çalışmamak için bir başka önemli neden daha. Öyle olunca hem bir gün hasta yattım boşu boşuna evde, hem de sonraki gün kendimi zorlayarak yataktan çıkıp yola düştüm. Delicesine hasta bir halde 600 km yol gittim.

Tabi bunun beraberinde getirdiği başka endişeler de vardı. Mesela 60 yaş üstü iki insanın yanına hasta bir şekilde gidince onları da hasta edecek olmanın endişesi gibi. Ya da zaten gidip bir hafta da olsa anneme işlerinde yardım edebilme amacıyla yola çıkmış olmamın bu durumda hiç de öyle olmaması. Hasta halde gidince hiçbir işe el atamıyor insan. Gidip köyde yattım yani. Cidden boğazını sıkıvermek istiyorum ofiste hasta olan bu insanı.


İzinden döndüğümdeki haftada zaten 23 Nisan tatildi, o da güzel oldu. Köyde de çiçekler açmaya başlamıştı, Ankara'da da döndüğümde yavaş yavaş bahar çiçeklerini gördüğümü hatırlıyorum. Bakkalın karşısındaki kaldırımda kendi kendine biten kiraz ağacı bembeyaz çiçeklerle dolmuştu. İşe döndüğüm ilk gün öğle yürüyüşümde güneş gözlüğüme uğur böceği konmuştu. Hemen o haftasonu kızlarla buluştum. Herhalde yarım yıldan sonra. Çünkü en son Eylül'de mi ne buluşmuşuz. Kadınların, kadınlarla bir araya gelmesi her zaman enerji veren, iyi gelen, iyileştiren bir şey oluyor. Özellikle benim gibi 18'inden beri okulda ve iş yerinde tamamen erkeklerin arasında yaşamak zorunda kalan biri için böyle buluşmalar, görüşmeler ilaç gibi geliyor.

Nisan'ın son günlerinde iş yerinde bir şey için internette aramam taramam gerekti. Bir şekilde sonunda kendimi Gemini'dan talimat alırken buldum. O gün linux içindeki o işimi hallettim ve kapattım yapay zekayı. Ama sonraki günlerde elim bir daha gitti. Açtım bir şeyler sormaya, öğrenmeye başladım. Şu zamana kadar tek bir yapay zeka uygulamasına tıklamamıştım. O Nisan günü, bir şeyin kilidi açıldı gibi oldu. Ve baktım hayatımda sıkışmış kalmış gibi hissettiğim ne varsa, sifonu tamir etmekten kariyer planlamasına kadar, Gemini ile konuşarak çözebiliyorum. Yani aslında somut olarak çözemedim çoğunu da, sifon hala duruyor çünkü bir parçasını sökemedim (ama birkaç denemem daha olacak). Yine de fark ettim ki bu şekilde kafamın içinde zaten olanları bir düzene sokabiliyorum, bir netlik kazandırabiliyorum. Her şeyi listeleyebiliyorum ki en sevdiğim ve içimdeki kaosu en çok dindiren şeylerden biri bu liste yapmak. Böyle böyle gemini'dan yardım almaya başladım.

O yüzden Mayıs ayı biraz da gemini'nin bende oluşturduğu yeni hevesle planlı ve düzenli başladı gibi oldu. "Devil Wears Prada 2" gelmişti, yüzyıl sonra onun bahanesiyle sinemaya gittim G ile. Sinemada izlemeye gerek yokmuş gerçi de. "Tarih ve Kurgu"yu okumayı bitirebildim sonra. Tuğla gibi olunca kitap, bir de ayrı ayrı makaleler gibi bölümlerden oluşunca biraz zorladı haliyle. Sonra gemini'den yardım alarak düzgün beslenmeye başladım. Yıllardır ne yapsam da bir gram bile veremiyordum, üstüne çok şişiyordum. Mide sorunlarımı falan hep anlattım zaten, hatırlıyorsunuzdur. Doktorlar, hastaneler hiçbir işe yaramadığı için de beslenmemle ilgili durum iyice kötü bir hal almışken bir mucize gibi oldu bu kararım. Yıllardan sonra karnımın şişliğinin rahatlayabildiğini, elimin ayağımın ödeminin gidebildiğini ve enerjimin düzelebildiğini gördüm. 

Sadece bir buçuk hafta öyle beslenmemin sonunda kronik mutsuzluğum dayanamadı, öyle ufak bir etkisi oldu. Demeye çalıştığım, ben bu nefret ettiğim lanet olasıca hayatıma dayanabilmek için son 20 yılda kendimi yemeye verdiğim için (öyle hunharca öğle yemeği akşam yemeği hamburger patates tarzı bir yeme alışkanlığından bahsetmiyorum, tamamen kafamı mutlu etmeye yönelik güzel tatlılar, cicili bicili şeyler, ilginç yemekler, başka mutfaklar, kuruyemişler meyveler, çikolatalar, bisküviler...falan kastediyorum) birden bire hiçbir şey yemiyor gibi algılamaya başladı beynim. Hele ki o kısıtlanmışlık hissi dayanılır gibi değildi. Aç kalmıyordum, hatta resmen çok bile geliyordu yediklerim ama hepsi sağlıklıydı ve dediğim gibi, en önemlisi istediğim anda istediğim şeyi yiyemiyordum. Hayatımdan bu kadar nefret ederken gün içinde elim her an bir şeye uzanıyor çünkü normal bir günde. Ya da bir oturmaya bir iki tane ceviz falan yemiyorum, bir kase yiyorum. Hele ki en kötüsü her gün iki demlik çayı kendi başıma içiyordum. Çay sonuçta hiçbir kalorisi birşeysi yok diye düşünüyor insan ama benim içtiğim çay miktarıyla vücudum bir tane ben kadar daha su tutuyormuş meğerse, onu fark ettim içmeyince. 

Böyle böyle birkaç hafta içinde yeme alışkanlıklarımın ne kadar vahim bir duruma gelmiş olduğunu anladım. Tartıdaki sayı dramatik bir düşüş yaşayınca hem mutlu oldum, hem de gerçek yüzüme çarptı. Yine de dedim ya bir yandan psikolojimin istediği şeyi elinden almış olduğum için aşırı mutsuzdum, bir gün patladım. Birkaç gün eski alışkanlıklarıma döndüm, kafamı mutlu etmek için. Sonra da gemini ile daha orta yol bulmaya yönelik bir beyin fırtınası yaptım. Şimdi o orta yolda gitmeye çalışıyorum. Hiçbir şey olmasa bile başarabildiğimi anlamış olmam bana umut verdi. Yani sanki bedenim bir noktada şalteri indirmiş, öyle karanlıkta devam ediyordu da ben ne yapsam o şalteri bir türlü kaldıramıyordum kendi başıma. Gemini ile yaptığım hesaplamalar, beyin fırtınaları bir şekilde kaldırdı o şalteri. Yeniden ışıklar yanınca normale dönebilmek adına önümdeki yol belirginleşti.

Mayıs'ın ortasına doğru bu sefer de final sınavları vardı. Onları da geçip, mezun olmam için gereken listeden 4 dersi daha silebilmiş oldum. Bir üniversiteden mezun olmam gereken ilk seferinde de olmam gereken yılda mezun olamamıştım. İkinci seferimde de olmam gereken zamanda mezun olamıyor olmam acı ama o kadar da sallamamalıyım sanırım. Geriye kaldı 5 ders. İkisi Osmanlıca. Harfleri bile hatırlamıyorum şu an. Haziran sonunda yaz okulu başlayacak, o sistemde bu beşini birden verir mi sistem bilmiyorum. Verirse şansımı zorlarım. Olmazsa bir iki ders kalır herhalde sonraki seneye. Bakın işte yine o bahsettiğim his. Bir şeylerin ucuna gelmişim ve bitirmek üzereyim. Ama bir türlü bitmiyor, gıdım gıdım ilerliyorum, hep bir sıkıntı çıkıyor, onu aşmaya çalışıyorum. Hiçbir türlü bir kesinlik, netlik yok önümde. Hep olasılıklar, hep bir his.

Mayıs'ın yarısında upuzun bayram tatili geldi sonra. 19 Mayıs'la birleştirdim izin yazarak. Evde birkaç gün kendimi ve evi toparladıktan sonra da köye yola çıktım yine. Bayram tamamen köydeki evde devamlı iş yapmakla ve yeğenlerle, abimlerle, annemlerle geçti kocaman bir koşuşturma içinde. Mayıs'ın son günlerinde evime geri dönmüştüm artık.

Bu arada sınavları da bitirmenin rahatlamasıyla ve dediğim gibi gemini'nin verdiği kafa açıklığıyla "yaşamaya" geri dönmek adına birkaç girişimde bulunabildim. Gerçi evrenin ve ilahi güçlerin de bunda etkisi olmuş olabilir. Ne zamandır istediğim kursları arayıp soracak cesareti bulabildim kendimde. Ve yüzyıllar sonra bu işlere geri dönmenin şokunu yaşadım. Fiyatlar ne olmuş öyle?! Bu dünyaya ne olmuş böyle?! Biz nerede yaşıyormuşuz yahu?! Allahtan telefonda yüzümün aldığı şekli karşıdakiler görmüyordu da peki teşekkürler deyip nazikçe kapatabildim. 

Haa asıl, talihimin uzun zaman sonra döndüğü noktayı anlatacaktım. Yıllardır kültür merkezine başvuru yapıyordum her yeni dönemde. Kültür Merkezi böyle ara ara dönem dönem dil kursu açıyor, her defasında haliyle başvuru çok olduğundan kura yöntemiyle belirliyorlar. Şimdiye kadar hiçbir seferinde adım çıkmamıştı. Bu sefer çıktı. Bu sefer bir şey oldu, yıldızlar sıraya girdi ve kursa katılmaya hak kazandım (fiyatlardan bahsettim ya az önce, bu kurs bedava). Hafta başında ilk dersime gittim, önceki akşam da ikincisine. İkinci dersime gitmeden önce gün içinde de bir diğer başvurduğum kurstan telefon geldi, bir ay falan oldu başvuralı. Aradılar geri nihayet. Çok tuhaf hissediyorum ya. Yani sanki 2019'un sonunda böyle bir mağaraya girmişim, kendimi korumaya almaya çalışmışım (arada zorla bana bir başka sınav daha çıkmış mağaramı zorlamış ama sonucunda yine içerde durmakta haklı olduğumu göstermiş) da şimdi kendimi dışarı çıkmaya ikna ediyormuşum gibi. Yeniden hayatı görmeye başlıyormuşum gibi. İş yerindeki masamda ve evde saklanarak geçirdiğim yıllardan sonra sudan çıkmış balık gibi hissediyorum. Önceki akşam kurstan çıkıp, Güvenpark'a yürürken ve dolmuşun içinde otururken bir yandan hem yeniden yaşıyormuşum gibi hissettim, bir yandan da her şey, herkes çok yabancı geldi.


Mayıs boyunca bahar gelmedi bu arada. Çiçekler açmaya başlamıştı ama herhalde şu son birkaç günde kendilerine geldiler. Güller yeni patladı mesela. Mayıs'ın ilk günlerinde her şeyimi içeren, tüm hayatımı yedeklediğim sabit diskim bozuldu. Kalakaldım öylece. En başından en sonuna tüm fotoğraflarım, videolarım, tüm belgelerim, yazılarım, her şeyim ama her şeyim bu minik şeyin içinde. Sadece fotoğraflar dosyalar değil bu diskin hayatımdaki yeri, benim tüm hafızam bunun içinde. Her şeyi kronolojik olarak bunun içine sıraladığım için her ihtiyacım olduğunda açıp bakabildiğim bir tür hafızamın uzantısı, beynimin arşiv odası gibiydi. Şimdi hafızamı kaybetmiş gibi hissediyorum. Bundan önceki hayatımda ne olup bittiğine dair buraya yazamadığım onca şey mesela, orada. Kaybettim. Hafızamla birlikte benliğimi de yitirmemeye uğraşıyorum. Ubuntuyla, kurtarma programlarıyla baya bir uğraştım. Direkt kurtaramadım ama adım adım uğraşıyorum hala. Her defasında birkaç dakika kopyalayıp takılıyor, çıkarıp takıyorum. Şimdilik dosya dizinini kopyalayabildim. Umarım dosyalarımın kendilerini de elde edebilirim.

Yaklaşık iki yıldır sesi bozuk halde duran plakçalarımı tamir etmeye çalıştım sonra. Olmadı tabi. F'nin doğumgünü hediyesi olarak aldığı bu çok sevdiğim cihazı sadece iki kere çalıştırmış olmam ve sonrasında bozulmuş olması canımı çok sıkıyor.

Nisan başında "XO,Kitty"nin yeni sezonu gelmişti, onu izledim. Bir başka guilty pleasure'ım daha. Sonra "The Other Bennet Sister" dizisi başladı Mayıs'ın 6'sında, onun ilk iki bölümüne bakabildim. Pride&Prejudice'taki kardeşlerden Mary'nin hikayesini yeniden düşünmüş yazar Janice Hadlow 2020 yılında ve aynı adlı roman ortaya çıkmış. "The Gilded Age"in ikinci sezonuna başlayabildim nihayet. Arada "Muhteşem Yüzyıl" takılmalarıma devam ettim. "Gossip Girl"ü baştan izleme maceramda ikinci sezonu bitirebildim. "Jujutsu Kaisen"in ilk sezonuna başladım. "Live to 100: Secrets of the Blue Zones" diye bir belgesel vardı Netflix'te, köydeyken ona baktım. "Ooku : The Inner Chambers" diye başka bir animeye gözüm ilişti, konusu en başta çok ilgi çekiciydi. Bir bölüm izledim, bıraktım. "Kim's Convenience" dizisini yıllardır görüyordum, short'larını falan izlemek çok eğlenceli geliyordu. Ona baktım bir bölüm. "Blue Box" diye bir animeye baktım bir bölüm, eğlenceli ve sevimliydi aslında ama ne bileyim devam etmedim. 

Bayramdan dönüşte yolun yorgunluğuyla evde bayılmışken uzun zamandır bakmak istediğim "Top Gun"ı izledim. Daha önce de bahsetmişimdir, bu gibi filmlere, böyle 80'lere 90'lara ait ve şimdilerde kült veya efsane kategorisine yükselmiş filmlere ben çocukluğum boyunca televizyonda rastlıyordum. Bir şekilde bir kısmını, bazı kısımlarını o zamanlar izlemiş oluyorum yani. Kafamda hepsine dair parça pinçik görüntüler var. Ama oturup, baştan sona izlememiş, filmin genelinde neler oluyor, ne bitiyor bilmemiş oluyorum. Yani hem izlemiş, hem de izlememişim gibi bir durumdayım ben böyle filmlerde. O yüzden üniversiteden beri bu filmleri planlı bir şekilde izlemeye çalışıyordum. "Top Gun"a sıra ancak gelmiş oldu.

Aynı günlerde "18th Rose" diye bir Filipinler yapımı film izledim. Bu ülkeden izlediğim ilk şeydi bu. Eğlenceli, hafif ve belki salak bir teen rom-comu izleyeceğim diye açtığım şey hem dolu dolu çıktı, hem de saatlerce ağlattı. Burada da ayrıca anlatabilirim umarım filmi.

"Cheer Up {치얼업}" dizisini sonunda bitirebildim. O son bölümü de izledim ve offf çok bahsetmek istiyorum bu diziden. Nisan'da başlayıp Mayıs'ta biten "Perfect Crown {21세기 대군부인}"ı izledim tabi hafta hafta. "Sold Out On You {오늘도 매진했습니다}"nun ilk bölümüne baktım, aslında pek sevimli, pek içten ve eğlenceli bir hikaye olduğu belliydi ama ne bileyim, sıkıldım, bıraktım. Halbuki başroldeki Chae Won Bin kızımızı iki yıl önce "Who Is She {수상한 그녀}"de yan rolde izlerken acayip sevmiş, bundan sonra umarım başrol olur da şöyle eni konu izleyebilirim bu yeteneği ve güzelliği demiştim. Ve işte ilk başrolünde, hem de tam da bir romcomda izleyemedim. Şu anda haftalık tek bir dizi izliyorum, Mayıs'ın başında başlayan "My Royal Nemesis {멋진 신세계}". Pek bir şey beklemeden açıp, yine inanılmaz iyi bir şeyler bulduğum bir hikaye oldu bu da. Umarım bittiği gibi anlatabilirim. 

Şimdilik Haziran'da olanlara dalmadan burada bitirelim Nisan ve Mayıs'ı toparlamayı. Sadece notumu düşeyim, Temmuz'da olmasını çok ama çok istediğim, taa Ocak ayında planladığım şeyin olmayacağı kesinleşti. Yıkılmayıp, ayakta kalmak için çabalıyorum. Onun yerine Aralık'ta olması için çaba gösterdim. Umarım bu sefer sorun çıkmaz. Bir de, Haziran toparlamasında anlatırım ama dün doktora gittim yine, her şeyi çok çok kötü, yine. Ama bunda da yıkılmamaya yemin ettim, ayaktayım. O his vardı ya, bir şekilde hala benimle.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Previously on Neverland : April & May

 Nasıl yazıldığını bile unutmuşum. En son Mart sonunda yazdıktan sonra aslında aklımda hiç böyle bir ara vermek yoktu. Öyle bir niyetim de y...