17 Mart 2026 Salı

Sungkyunkwan Scandal {성균관 스캔들} (2010)


 Kim Yun Hee, Joseon dönemi Kore'sinde çok akıllı bir genç kız. Dönemin kadınlara sunduğu şartların ve dayattığı kısıtlamaların aksine kendini okuyarak ve yazarak geliştirmiş, ayrıca bu yeteneklerini de ailesini geçindirmek için kullanıyor. Babasını küçük yaşta kaybettiğinden beri annesine ve bünyesi zayıf abisine o bakıyor. Bir gün alacaklılar evlerini ellerinden almaya kalkışınca Kim Yun Hee kızımız son çare olarak erkek giysilerini geçirip üstüne abisinin kılığına bürünüyor. Bu şekilde Sungkyunkwan okuluna girebilirse hem öğrenciyken de maaş alacak, hem de sonrasında devlet memuru olabilecek çünkü. Kim Yun Hee için bu okulun aşırı zor giriş sınavı, ülkedeki pek çok erkeğin aksine bir çocuk oyuncağı. Okula hiçbir şekilde kızlar kabul edilmediği için kızımızın erkek rolünü çok iyi oynaması gerekiyor. Ama kendisini 3 erkek öğrenciyle aynı yurt odasında kalmak zorunda bulunca işler iyice zorlaşıyor. Birisi çok kibirli ve zengin bir aileden gelen Lee Sun Joon, diğeri tam bir playboy olan Goo Yong Ha ve sonuncusu da sert kabuğunun içinde iyi bir insan olan isyankar Moon Jae Shin. Erkek zannettikleri Kim Yun Hee kızımız ile birlikte bu dörtlü, okulun en belalı ve olaylı grubu haline gelip, üstüne bir de ülkenin uzun yıllara yayılan ihanetlerle ve trajedilerle dolu sorunlarına dahil oluyorlar.

Sungkyunkwan Scandal, 30 Ağustos - 2 Kasım 2010 tarihleri arasında 20 bölüm olarak KBS2 kanalında yayınlanan böyle bir dizi. Jung Eun Gwol'un 2007 tarihli aynı adlı romanından uyarlama. Roman sanırım iki kitap halinde. Goodreads'te de öyle görünüyor. Yazarın bir diğer kitabı, Moon Embracing The Sun da 2012'de dizi haline getirilmiş ve henüz izlemesem de kdrama dünyasının bir efsanesi olduğunu biliyorum. Bu dizinin yayınlandığı dönemde nasıl bir ilgi gördüğünü ve ne kadar tutulduğunu bilemiyorum ama benim kdrama izlemeye başladığım ilk senelerde izlediğim ilk diziler arasındaydı ve bunca yıl bunca dizi sonra hala çok çok iyi işlerden biri olduğunu düşünmeye devam ediyorum. Hikaye olarak birçok elementi bir arada bulundurup, yine de oraya buraya savrulmadan ilerleyebiliyor. Odağını kaybetmeden pek çok yan hikayeyi mantıklı bir şekilde işin içine katabiliyor. Altta çok ciddi bir metin üstüne oldukça eğlenceli bir öykü ile hem bir yandan duygularımıza seslenip, bir yandan da iyi bir olay örgüsünün ipuçlarını hep beraber çözerek keyif almamızı sağlayabiliyor.



İzlerken başroldeki Park Min Young ve onun erkek kılığına girmiş bir kadın olması durumu hakkında oldukça ikilemde kaldığımı hatırlıyorum. Ölüp bittiğim Healer(2014)'dan sonra, orada gördüğüm için izlemeye karar vermiştim, hatırlıyorum. Bu dizide tam da başarı basamaklarının ortasına yol alan bir Park Min Young var, henüz 24 yaşında ve evet aslında kafasına da o şapkaları falan geçirince tüyü bitmemiş bir oğlan çocuğu gibi görünebiliyor. Beden dili de o kadar fena değil dizi boyunca, dediğim gibi genç bir erkekten ziyade çocuk gibi algılanıyor görüntüsü. Bu da bir şekilde dizi içerisinde kaynayıp gidiyor. Gözümüz önce bir yadırgasa da sonrasında alışıyor ve hikayenin inandırıcılığı bir aşamaya kadar başarılı gidiyor. Hatta sonraki yıllarda izlediğim bu türdeki kılık değiştirmeler arasında açıkçası en başarılısı bile olabilir.


Başrolünde dörtlü ekibinden diğer üçünün ise sonraki dönemde hayatlarının çok başka yerlere savrulmuş olması bana pek manidar geliyor. Park Yoo Chun (aramalarda çıkmaması için adını buraya yazmasam iyi bile olurdu ama neyse o derece) çok pis skandallara karışıp, pislik bir insan olduğunu kanıtladı mesela. Ya da dörtlünün asi çocuğu rolündeki Yoo Ah In, gerçek hayatta da tam bir isyankar olup, yasaklı maddelerdir odur budur olaylarına daldı daldı çıktı. Şimdilerde daha yeni sektöre dönmeye çabalıyor. Bu dizide onunla ilk defa tanıştığımda bana acayip karizmatik gelmişti (her zamanki gibi şaşırtmıyorum, tabiki sorunlu ve dışarıdan kötü görünüp de içeriden çok iyi olan bad boy tarzına düşüyorum - her zaman). Yine de kendisini 2021'de bir filmde izledim o kadar.


Bir tek dörtlünün pretty boy'u olan Song Joong Ki, bu diziden aldığı popülerlikle devam edip, kaliteli ve önemli şeylerde oynaya oynaya kendini kalburüstü oyuncuların arasına yerleştirdi. Ben onu bu dizide izlediğimde ilk defa görüyordum oyunculuk yaparken. O zamana kadar malum evliliği ve boşanması ile tanışmıştım kendisiyle çünkü sene ben kdrama izlemeye başladığımda bunlar çoktan yaşanmıştı. Yani en azından evlilikleri tüm kdrama dünyasının odağındaydı, ben bu diziyi izlediğimde. İlginç bir başka durum da Song Joong Ki'nin günümüzde de var olan Sungkyunkwan Üniversitesi'nde okumuş olması.

Esas dörtlünün bu diziden sonraki hayatlarında yaşadığı gerçek skandalların yanında bir de üzücü bir durum var. Dizide bu dördüne zorbalık eden kötü öğrenci rolündeki Jeon Tae Soo da bu diziden hemen sonra alkollüyken bir taksici ve polislerle sorun yaşayıp, sektörden çekilmek durumunda kalmış. Sonrasında ekranlara geri dönse de yıllar boyu peşini bırakmayan depresyonla uğraştıktan sonra 2018'de bu dünyadan tamamen ayrılmış. Onun ölümü, ablası Ha Ji Won'u da hatta o kadar etkilemiş ki - haliyle - kariyerinin en tepesindeyken kendini geri çekmiş pek çok şeyden. O zamandan bu yana zoraki birkaç bir şeyde oynamış durumda. Daha yeni yeni geri dönüyor bile denilebilir.


Oyuncuların skandalları ve pek olaylı hayatlarını bir yana koyalım. Çünkü bu gerçekten çok iyi olan dizinin beni sardığı sarmaladığı bir başka konu da bu Sungkyunkwan Okulu. 1398 yılında kurulmuş olan bu okulun ismi başarmak anlamına gelen 성; 成; seong, uyumlu toplum anlamına gelen 균; 均; gyun  ve akademi, üniversite anlamına gelen 관; 館; gwan kelimelerinden oluşuyor.

Sungkyunkwan'ın Joseon döneminden kalma dersliklerinden biri

Okul Çin klasiklerinin, Konfüçyüs kanonunun ve çağdaş edebiyatın derinlemesine incelenmesine ve var olan bilginin ulusu yönetmeye ve insanlığın doğasını anlamaya nasıl uygulanacağına odaklanmış. Ayrıca Konfüçyüs bilginlerine adanmış bir shrine olarak da hizmet vermiş ve onları ve öğretilerini onurlandırmak için düzenli olarak ritüellerin yapıldığı bir yer olarak kullanılmış. Joseon döneminde başkent Hanseong'un (günümüz Seul'ü) şehir surları içinde yer alıyormuş.

Sungkyunkwan'ın günümüzdeki hali

Günümüzde aynı yerde eğitim vermeye devam eden Sungkyunkwan Üniversitesi'nin tarihi, eski üniversite, modern üniversite ve çağdaş üniversite dönemlerine ayrılabiliyor. Dizide geçen dönem okulun bu tarihi denilen zamanına yani 1398 ile 1894 arasındaki dönemine denk geliyor. Bu döneminde geleneksel Konfüçyüsçü eğitim uygulanan bir yer.

Kral Taejo döneminde Sungkyunkwan'ın kurulmasından Kral Seongjong dönemine kadar binalar inşa edilmiş durmuş ve okul ulusal eğitim merkezi olarak sağlamlaştırılmış.

1495'ten 1724'e kadar, yani Yeonsangun döneminden Gyeongjong dönemine kadar uzun bir durgunluk dönemi yaşanmış. Bu dönemin başlangıcı, Yeonsangun'un zulmü nedeniyle kısa bir süre kapanmasına denk geliyor ki bu zalimi daha önce Bon Appetit, Your Majesty {폭군의 셰프} (2025) ile Kore Tarihi dersimizde konuşmuştuk. 1505'te Sungkyunkwan, ziyafetlerin düzenlendiği bir yere dönüşmüş. Ertesi yıl Kral Jungjong döneminde eski haline döndürülmesine rağmen, Kore'nin Japon işgali sırasında (1592-1598) Sungkyunkwan yakılmış ve yeniden inşa edilmiş.

1725'ten 1894'e kadar, yani Kral Yeongjo'nun saltanatından Gabo Reformu dönemine kadar bir canlanma dönemi yaşanmış. Siyasi ve akademik canlanma ortamında Sungkyunkwan'daki eğitim hareketlenmiş ve Silhak bilginleri tarafından eğitim sisteminde baya bir reform yapılmış.

Sungkyunkwan'ın modern bir üniversite olarak kuruluşundan (1895) Kore'nin Japon işgaline (1910) kadar ise bir aydınlanma dönemi yaşanmış. 1895'te üç yıllık Çin klasikleri bölümü kurulmuş ve tarih, coğrafya ve matematik gibi çeşitli dersler verilmeye başlanmış. Aynı zamanda, profesör atama sistemi, giriş sınavı sistemi ve mezuniyet sınavı sistemi uygulanmaya başlanmış. Ancak Japon işgali altında (1910-1945), Sungkyunkwan Joseon'daki en yüksek okul olma konumunu kaybetmiş.

15 Ağustos 1945'te Japon İmparatorluğu'nun yenilmesi üzerine (mecburen, atom bombaları...) aynı yılın Kasım ayında Kim Chang-sook, Sungkyunkwan'ı bir eğitim merkezi olarak haydi yeniden canlandıralım demiş. Böylece Sungkyunkwan Üniversitesi, hyanggyo'nun mülkünün bir kısmını ve Konfüçyüs bilginlerinden gelen bağışları toplayarak yeniden kurulmuş.

Böyle bir yerde okumak nasıl olurdu acaba

Joseon dönemindeki eski kampüs, geomancy prensiplerine göre tasarlanmış. Kuzeyde dağlar, güneyde ise suya (Han Nehri ve kampüsün önünden geçen Bansu deresine) bakan bir cepheyle inşa edilmiş. Bu, hem batıl inançlara hem de işlevselliğe dayanıyor. Binaların bu şekilde düzenlenmesiyle güneş ışığı ve rüzgar desenlerinin en ideal halinde olduğu düşünülüyormuş.

Okulun öğretileri ağırlıklı olarak Konfüçyüsçülükle ilgili ve öncelikle öğrencileri devlet hizmetine hazırlamayı amaçlıyormuş. Öğrenciler ayrıca hukuk, tıp, tercümanlık, muhasebe, okçuluk, matematik, müzik ve görgü kuralları da öğreniyorlarmış. Ancak asıl amaç, öğrencilerin yüksek ulusal devlet memurluğu sınavlarını (gwageo) geçmeleri. Çin'deki benzerleri gibi, bu sınavlar da yazma yeteneği, Konfüçyüs klasiklerine dair bilgi ve devlet yönetimi önerileri üzerine. Tıp, tercümanlık, muhasebe ve hukuk alanlarında uzman atamak için teknik konular da dahil ediliyormuş. 


Okul kurulduğunda öğrenci sayısı 150 iken, 1429'da 200'e çıkarılmış. Tüm öğrenciler erkek dizide de bahsettiğim gibi ve kadınların kampüse girmesi yasak. Yani kampüse bile girmeleri yasak olduğu için zaten dizide esas kızımızın okula öğrenci olması devasa bir durum.

Giriş sınavları son derece zormuş dizide de gerçeği yansıttıkları gibi ve sadece Joseon döneminin üst sınıfı olan yangban'ların veya kraliyet ailesinin oğullarına izin veriliyormuş. Buraya kabul edilmenin iki yolu varmış. Öğrenciler ya Saengwonsi (생원시) ve Jinsasi (진사시) adlı iki giriş sınavını geçmek zorundaydı ya da Seungbo (승보) ve Eumseo adlı diğer iki sınava girmek zorundaydı. Bu sınavları geçenlere kabul edilme fırsatı veriliyormuş. Dizide esas kızımızın ve diğerlerinin bu türden sınavlara girdiklerini görüyoruz en başta.

Kralımız Yeongjo

Dizimizi 1724'te tahta çıkıp, 1776'ya kadar tahtta kalan Kral Yeongjo dönemine konumlandırıyoruz. Joseon'un 21.kralı Yeongjo oldukça önemli bir tarihi şahsiyet ve onun bu 52 yıllık saltanatı o kadar olay barındırıyor ki filmlerde dizilerde işlene işlene bitiremiyorlar. Ben hep biraz Osmanlı'daki Kanuni dönemiyle benzerlik hissederim ama o kadar da mantıklı değil. En büyük sebebi de 1762'de oğlu Prens Sado'yu idam ettirmiş olması. Yine de Kral Yeongjo, en çok vergi sistemini reform etme ve Tangpyeong politikası (탕평 -  Muhteşem Uyum) altında çeşitli grupları uzlaştırma yönündeki ısrarlı girişimleriyle hatırlanıyor. Ancak tüm tartışmalarına rağmen, Yeongjo, Konfüçyüs etiğine göre yönetme çabaları nedeniyle Kore tarihinde olumlu bir üne sahip. Alın işte tıpkı Kanuni gibi kötülükler de yapmış ama olsun çok iyi yönetti diye büyük görülüyor. Peh.

Kral Yeongjo'nun saltanatında geçen bir başka dizi daha izlemiştim ama buraya yazmaya bir türlü fırsatım olmadı. 2020 yapımı "Secret Royal Inspector{암행어사: 조선비밀수사단}" yayınlandığı zaman haftalık izlediğim yine bu dizi gibi o dönemde geçip, yine bu dizi gibi çok da iyi bir işti. Umarım bir gün anlatmaya fırsatım olur. Hatta şurada da bir minik bir şeyler göstermişim. Neyse konumuza dönelim çünkü Sungkyunkwan Scandal'ın hikayesinin okul dışında çok daha önemli katmanları var.

Anlatmaya 1600lerin sonundan başlamam gerekiyor. 13 yaşında tahta çıkan, Joseon'un 19.kralı Sukjong, 1674'ten 1720'ye kadar hüküm sürmüş. Kral Sukjong zeki bir politikacıymış, ancak saltanatı Joseon hanedanlığının en yoğun hizipsel mücadelelerinin yaşandığı bir zaman. Sukjong, kraliyet otoritesini güçlendirmek için iktidardaki hizbi sık sık bir diğeriyle değiştirmiş. Bir anlamda ince bir ip üzerinde cambazlık yaparak yaşamış. Devletin değişmesi/yer değiştirmesi anlamına gelen hwanguk (환국) olarak adlandırılan bu her hükümet değişikliğinde, kaybeden hizip idamlar ve sürgünlerle siyasetten tamamen uzaklaştırılıyormuş. Bununla birlikte, kaotik hükümet değişiklikleri normal halkı önemli ölçüde etkilemiyormuş, kralın da zaten başarmaya çalıştığı buymuş. Hizipler, devletin zenginleri birbirini yerken halkla uğraşamasınlar diye düşünmüş olacak. Bu yüzden saltanatı halk açısından oldukça ferah dönemlerden biri olarak kabul ediliyor.

Sukjong'un başarıları arasında vergi reformu, yeni bir para sistemi ve para biriminin oluşturulması ve orta sınıfın ve cariyelerin çocuklarının bölgesel hükümette daha yüksek rütbeli görevlere getirilmesini sağlayan kamu hizmeti kurallarının liberalleştirilmesi gibi pek çok şey var. Sukjong'un saltanatı döneminde başkentin uzağındaki yerlerde tarımsal kalkınma ve yayıncılık da dahil olmak üzere kültürel faaliyetlerde artış yaşanmış. 46 yıl hüküm sürdükten sonra 1720 yılında 60 yaşında öldüğünde aslında oldukça müreffeh bir ülke geride bırakırken ardında, çok da birbirine girmiş bir hizipler topluluğu bırakmış.

19.kral Sukjong'dan anlatmaya başlamamın sebebi şu, 1718'de Sukjong, kısa süre sonra Joseon'un Gyeongjong'u olacak olan veliaht prensi naip olarak atıyor. Sukjong, 1720'de, yanlarında tarihçi veya kayıtçı bulunmadığı bir halde, Yi Yi-myoung'a Prens Yeoning'i Gyeongjong'un varisi olarak atamasını söyledikten sonra ölüyor. İsimler birbirine girdi gibi gelebilir ama aslında olan şu: Halihazırdaki kral, bir adamına diyor ki büyük oğlum benden sonra kral olsun ama ondan sonra da küçük oğlum kral olsun. Ahanda vasiyetim budur. Ama onca yıl hizipleri birbirine düşürmüş, halkı zenginleştirmiş olan akıllı bir kral bu vasiyeti bir yere kaydettirmeyi akıl edemiyor.

Öyle olunca da ortalık karışıyor. Bu durum, 1721'de dört Noron liderinin idam edildiği bir başka tasfiye hareketine ve ardından 1722'de sekiz Noron üyesinin idam edildiği bir başka tasfiye hareketine yol açıyor. Çünkü her hizip kendi desteklediği veliahtın kral olmasını istiyor. Kral Sukjong'un büyük oğlunu Soron hizbi, diğer oğlunu da Noron hizbi destekliyor. Büyük oğlu, 20.kral Gyeongjong, tahta çıkıyor ama pek bir hastalıklı. Çocukluğunda annesiyle yaşadığı bir kazadan dolayı da çocuk sahibi olamıyor durumda. Zaten 4 yıl ancak kalıyor tahtta ve sağlığı o kadar kötü ki işlere çoğunlukla kardeşi bakıyor.

Bu durum, iktidar mücadelesini daha da şiddetlendirmiş ve büyük bir katliama, yani Shinimsahwa'ya (辛壬士禍) yol açmış. Noronlar krala sonuçsuz kalan şikayetler gönderirken, Soronlar bunu kendi lehlerine kullanmışlar. Noron hizbinin iktidarı gasp etmeye çalıştığını iddia ederek rakiplerini çeşitli görevlerden uzaklaştırmışlar. 

Bu hastalıklı Gyeongjeong'un dört yıllık saltanatı boyunca iki büyük katliam olayı yaşanmış. Bunlardan biri, iktidardaki Soron hizbinin, muhalefet Noron'u alt ettiği 1720'de yaşanan Sinchuk-oksa. Diğeri ise, saltanatının 2. yılında, yaklaşık 1722'de gerçekleşen Imin-oksa. Tarih, her iki olayı da Sinim-sahwa olarak adlandırmış. Saltanatı sırasında, batı silahlarını taklit eden küçük silahlar yaptırmış yine de hiçbir şey yapamadı denmesine rağmen ve ülkenin güney kesimlerindeki arazi ölçüm sistemini reforme etmiş.

Dizimiz de işte tam bu konuyu geçmişin baş karakterlerimize yüklediği hikaye olarak baz alıyor. Kral Sukjong vasiyetini yazdırmadan ölmüş, yerine büyük oğlu hastalıklı Gyeongjong geçmiş, o da 4 yıl sonra ölünce yerine ünlü kralımız Yeongjo geçmiş. Yeongjo'nun saltanatının ilk yarısındayız. Dörtlü okul ekibimizin 10 yıl önce olanlar yüzünden yaşadıkları trajedilerin onları bu noktaya getirdiğinden bahsediyor hikayemiz. Bu da tahminen dizimizi 1730'lara yerleştiriyor gibi oluyor. 1720'lerde gerçekleşen bu hizipler arasında mücadele ve katliamlarda esas kızımızın babasının ve dörtlüden isyankar olanın büyük kardeşinin öldürüldüğünü öğreniyoruz. İsyankar kardeşimiz abisinin intikamını almak için şimdiki kral Yeongjo ve yönetimini devirmek için arka planda uğraşıyor mesela. Dörtlü ekibimizin kibirli çocuğu, kralın Sol Eyalet Müşaviri'nin (Left State Councilor) oğlu. Okulda bunlara zorbalık eden öğrenci de kralın Savaş Bakanı'nın oğlu.

Buradan itibaren SPOILER'a başlıyorum. Demedi demeyin.

Bölümler ilerledikçe öğreniyoruz ki 19.kral Seokjong aslında vasiyetini yazdırmış ama saklamışlar. Dizimiz tarihin açık uçlu bıraktığı olasılıkları inceliyor yani. Şimdiki kralımız, 21.kral Yeongjo da bu vasiyeti bulması için esas kızımızın babasını ve isyankar çocuğumuzun abisini görevlendirmiş. Dediğim gibi bu ikisi vasiyeti getirirlerken, Savaş Bakanı'nın talimatıyla öldürülüyorlar. Herkes şimdiki kralı geçmişte olanlar yüzünden suçlarken aslında o hizip çatışmalarında falan hep Savaş Bakanı'nın payı olduğunu falan görüyoruz.

Dizide de gerçekteki kral Yeongjo'nun işleri ve davranışlarına atıfta bulunuluyor olsa da tabi tam olarak gerçekçi bir portre çizilmiyor. Dizide olaylar biraz daha demokrasiye, gelişmeye ve açık fikirliliğe doğru evriliyor mesela. Yeongjo ve onun güvendikleri, ülkede çok büyük değişiklikler yapma hevesinde dizimizde. Halkın ve herkesin iyiliği için çok da o zamanlara ait olmayacak düşüncelerle uğraşıyorlar. Tarihteki kral Yeongjo da aslında ülkesini çok ileri götüren, saltanatı boyunca halkın refahını oldukça artıran bir kral. 16. ve 17.yüzyıllar boyu Kore yarımadasını ezip büzen işgaller ve savaşlardan ötürü mahvolmuş durumdaki ülkeyi toparlayıp, en parıltılı zamanlarını yaşatan kral.

Bu yazı da böyle karman çorman bir halde oradan oraya hoplayıp zıplayıp savrulan bir şey oldu ama neyse. Söz konusu çok sevdiğim bir şeyler olunca düşüncelerimin ve elimin ayarı kayboluveriyor. Neyi nasıl anlatacağımı, sevgimi nasıl ifade edeceğimi bilemiyor oluyorum. Demeye çalıştığım bu dizi, kdramaların kdrama olduğu zamanlara ait, her şeyi kıvamında, dört başı mamur bir dizi. Benim efsaneliklerim arasında.

14 Mart 2026 Cumartesi

Boys Over Flowers {꽃보다 남자} (2009) - Tüm bu çılgınlığı başlatan şey


 Geum Jan Di isimli fakir mi fakir ama bir o kadar da gururlu, lise çağında bir genç kızımız var. Yarı zamanlı işlerle harçlığını çıkarmaya çalışan Geum Jan Di, bir gün kaderin cilvesiyle kendisini Shinwa Lisesi'nden burs kazanmış olarak buluyor. Lisenin geri kalanını bu özel lisede okumaya hak kazanıyor diyelim. Bu lise de öyle böyle bir yer değil, aşırı acayip zenginlerin çocuklarının okuduğu deli bir yer. Tabi devlet okullarının köhne sınıflarından bu masal şatosuna transfer olan Geum Jan Di kızımız pek çingene kişiliğinin de etkisiyle ortama uyum sağlayamıyor ve kendisini ünlü F4 isimli öğrenci grubunun hedefi olmuş halde buluyor. Okulun en ayrıcalıklı 4 erkek öğrencisi çocukluktan beri birlikte takıldığı ve etrafta racon kestiği için onlara bu isim verilmiş. Geum Jan Di'yi de hedeflerine aldıkları için başlıyor bir  eziyet oyunu.

Boys Over Flowers, orijinal adıyla 꽃보다 남자 (ki bu da aslında çiçekten bile daha güzel erkekler gibi bir şey demek) 5 Ocak - 31 Mart 2009 arasında KBS2 kanalında 25 bölüm olarak yayınlanmış bir dizi. Ama sanırım kdrama dünyası için bir diziden de fazlası. Yayınlandığı dönem kendi ülkesinde olay olmasının yanında, sonraki yıllarda yayınlandığı pek çok ülkede de kore dalgasının yolunu açan çok önemli bir kültürel olay. Esasında Kamio Yoko'nun, aynı anlama gelen "花より男子" isimli mangadan uyarlanmış bu hikaye. 2001 tarihli Tayvan versiyonu var, 2005 yılında Japonya'da uyarlandıktan sonra Koreliler haydi yapalım demiş olacaklar. 2018'de yine çok tutulan bir Çin versiyonu, 2021'de de Tayland versiyonu var. Ve evet, Türkiye'de de "Güneşi Beklerken" adı altında hafifçe esinlenilen bir yan ürünü var diyebiliriz. Yani anlayacağınız bu fakir ama gururlu bir genç kıza önce eziyet edip, sonra aşık olan, arkadaş olan 4 yakışıklı ve zengin genç adamın hikayesi tüm kültürlerde ortak bir duyguyu uyandırıyor galiba.


Bu dizi yayınlandığı sıralarda hayatımın çok başka bir döneminde olduğumdan ve ilk kdramamı izlememe daha 7 sene olduğundan benim bunu izlemem geçen yılın Mayıs'ına ancak denk düştü. Kdrama dünyasına ilk daldığımdan beri haberim vardı tabiki diziden, habersiz olmak mümkün mü? Dedim ya bu dizi, asıl hallyu dalgasını oluşturan şeyin ta kendisiydi çünkü. Ama her önüme düşüşünde başrollerin o saçlarını başlarını görünce bir geri duruyordum. Bir de yaklaşık olarak 2016'den önce çekilen kore dizilerinde hem görüntü kalitesi, kamera filtreleri hem de oyuncuların stilleri konusunda çok büyük farklılıklar olduğunu bunca yıllık deneyimlerinden edindiğim için izlemeye dayanabilir miyim acaba diye şüphe ediyordum. Şüphelerimde pek de haksız değilmişim, izlerken anladım ziyadesiyle. Yine de her şeyin zamanı olduğu gibi bu dizinin de benim için zamanı gelmişti ve izlemem gerekiyordu nihayet.


Tahmin ettiğim gibi pek çok kısımda izlemekte zorlandım. Özellikle Geum Jan Di'nin ailesinin olduğu kısımları atlarken buldum kendimi. Ya da fazlasıyla saçma komedi olması için yazılan yerlerde sahneleri ilerlettim hep. Hikayenin ilk başlarda sürükleyici olması güzeldi, beklemediğim bir şeydi ama sonrasında özellikle 25 bölüm olması için adeta bir melodramaya bağlamaları fazlasıyla sinir bozucuydu. Geum Jan Di'nin başına gelmeyen şey kalmaması ya da yaşamadıkları klişe kalmaması evlere şenlikti. Yarıdan sonra her bir bölümde pıhlayarak yok artık diyerek bölümü ilerlettim. Dizinin ilk yarısında - pek çok kere görmüş olduğum klişeler olmasına rağmen - karakterlerin yaşadığı olaylar eğlenceli geliyordu ama dediğim gibi habire böyle en olmayacak şeylerin olup durması insanın sinirlerini bozuyordu. 

Daha sinir bozucu olanı ise Geum Jan Di karakterimizin kendisi. Bilmiyorum belki öyle yazıldığından, belki de cidden kariyerinin zirvesindeki bir Gu Hye Seon'un aşırı abartılı ve cringe oynamasından, bu esas kızımız ekranda yer aldığı süre boyunca dayanılacak gibi değil. Ağzını bükerek ve yayarak konuşması, hep burnu doluymuş gibi çıkan sesi ve habire boynunu kafasını bükmesi, kambur durarak herkese ve her şeye aşağıdan gözlerini dikerek bakması bölümler ilerledikçe insana ağrı veriyor.

F4'ü oluşturan gençlerimizden ikisi ise sonraki yıllarda sektörün devleri haline gelecek isimler. Lee Min Ho ve Kim Bum. Diğer ikisinden Kim Hyun Joong, bir başka kdrama klasiği Playful Kiss'te de oynadıktan sonra hayatında uğraşması gereken başka bir sürü saçma şey olunca ortamdan çekilmek zorunda kalmış gibi görünüyor. Diğer üye Kim Joon da birkaç yan rol dışında sektörden kaybolmuş gibi. Onları bu çocuk hallerinde izlemek - özellikle Lee Min Ho ve Kim Bum'ı - çok ilginç bir deneyimdi benim için. Lee Min Ho, bu dizinin de etkisiyle dünya çapında kızların pek bir aşık olduğu adamlar arasına girmiş zamanında ama ben onu ilk defa 2018'de izlediğimde 2010 yapımı Personal Taste dizisindeydi ve zaten o diziyi de izleyememiş, bırakmıştım. Asıl onu adam gibi görmem 2020'de açıp izlediğim 2016 yapımı Legend of The Blue Sea ileydi. O yüzden Boys Over Flowers'taki Lee Min Ho benim için sadece saçma sapan saçlara sahip, aşırı komik ve eğlenceli bir karakteri canlandıran doğal bir genç adam. Böylesine absürt yazılmış bir senaryoda aslında çok da iyi bir iş çıkarmış bana kalırsa. Ama Kim Bum için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Onunla da ilk defa 2021'de Law School'da tanışmış olduğum için benim bildiğim Kim Bum kocaman bir adamdı ve dahası rol yapabiliyordu. Oysa 2009'daki Kim Bum sadece sabit bir şekilde durup, sözlerini söylüyor. Creepy diyebileceğimiz bir havada sırıtıyor dişlerini göstererek ve karizmatik ve tehlikeliymiş gibi görünmeye çalışan 5 yaşında bir çocuk gibi kalıyor ekranda. Zaten dizideki oyuncuların, özellikle başrollerin hepsinin sorunu bu sabit durup replik söyleme şeklindeki oyunculukları. Herkes durup sahnedeki sırasının gelmesini bekliyor sopa yutmuş gibi. Ya da sanki kamera arkasından birileri arada komut veriyor da şimdi ağla, şimdi gül, şimdi sinirli ol diyormuş gibi hareket ediyorlar.

Bu noktada iki kişiden bahsetmem gerekiyor. Biri, F4'teki esas oğlanımızın ablası rolündeki Kim Hyun Joo, biri de yine aynı erkeğimize nişanlanan zengin kızı rolündeki Lee Min Jung. Dizideki tüm o göz kanatıcı stillere sahip karakterlerin arasında bu iki kadın o kadar güzeller ki...İnci gibi parıldıyorlar. İkisini de daha önce hiçbir yerde görmemiştim. Yer aldıkları hiçbir şeyi izlememişim. Burada o kadar mükemmel göründüler ki gözüme, aşık bile oldum neredeyse. Özellikle bu alttaki resimde gördüğünüz Kim Hyun Joo...Sinir bozucu Geum Jan Di rolündeki Gu Hye Seon'u görmektense keşke her sahnede o olsaydı dedim.


Ama bunların hiçbirine takılmamak gerekiyor çünkü en başta da dediğim gibi, bu, her şeyi başlatan dizi. Sene 2009, teknoloji de bu kadar, prodüksiyon da. Tüm çiğliğine ve cringeliğine rağmen dizi şaşırtıcı bir şekilde kendini izletiyor. Off çok saçma, çok salak diyerek de olsa kendinizi bölümler arasında yol alırken buluveriyorsunuz. Sanırım yine de samimi ve doğal gelen bir tarafı var hikayenin de oyuncuların da. 30larımın sonunda böyle bakmama sebep olsa da hayat, 22 yaşımda ilk defa görüyor olsam ne hissederdim diye düşünmekten de kendimi alamıyorum.

13 Mart 2026 Cuma

Boyfriend on Demand {월간남친} (2016)


 Seo Mi Rae kızımız bir webtoon prodüktörü olarak çalışıyor. Üniversiteden beri süren ilişkisi 3 yıl önce kötü bir şekilde bittiğinden beri kendini eve kapatmış gibi bir şey. İşe gidiyor, bir an önce evine gelip, sessiz sakin bir şekilde film izleyip, yemek yemek istiyor mesela. İş yerinde de etliye sütlüye karışmamaya, etkinliklere dahil olmamaya ve hiçbir sosyal bağ kurmamaya çalışıyor. Bir gün şirketindeki webtoonlardan biriyle alakalı olarak gelen bir sanal gerçeklik-oyun firması ona yeni çıkardıkları ürünü inceleyip, geri bildirim yapması için deneme sürümü veriyor. İsmi "hazır sevgili" olan bu oyunumsu şey, kadınların oyun içinde yer alan 900 tane erkekten birini seçerek o erkeğe ait olan hikaye içinde oyunu oynamalarına ve sanal randevulara çıkmalarına imkan veren bir tür sanal gerçeklik şeysi (hayal ettiysek gerçeği de olur yakında, fighting! :D ).  Seo Mi Rae de açıyor oyunu başlıyor erkekleri denemeye.



Boyfriend on Demand, orijinal adıyla 월간남친 yani aylık erkek arkadaş, Netflix'te 6 Mart'ta 10 bölüm halinde yayınlandı. Tanıtımlarını ilk gördüğümde, kdrama izleyicisi olan pek çokları gibi yuhh neler oluyor diye ekrana bakmıştım. Başroldeki Jisoo'nun önünde neredeyse bildiğimiz tüm kdrama aktörleri geçit yapıyordu. Konusunu anlatırken de dediğim gibi bu sanal gerçeklik şeysi içinde 900 farklı erkek arkadaş profili olduğundan onların - neredeyse her birini - bildiğimiz bir aktör ile göstermeye çalıştıkları için çok şenlikli bir şey çıkmıştı ortaya. Diziyi izlerken de cidden aslında ana konudan çok şimdi hangi tanıdık hikaye içinde bayıldığımız bir aktör çıkacak ekrana diye beklerken buluyorsunuz kendinizi. Şöyle anlatayım: Asıl erkeğimiz Seo In Guk, sanal erkek arkadaşlardan biri Lee Soo Hyuk, biri Seo Kang Jun, biri Ong Seong Wu, bir hikayede Jay Park'ın kendisiyle de randevuya çıkabiliyorsunuz, başka biri Lee Hyun Wook, Le Sang Yi'yi de kısacık görebiliyoruz mesela, hele hele Lee Jae Wook de çıkıyor sanallardan biri olarak, Kim Young Dae geliyor sonra, Choi Si Won'u da karşımızda bulabiliyoruz en son. Öyle bir geçit, varın siz düşünün.

Tabi bu işin eğlencesini oluşturan kısmı. Şimdi doğruya doğruya, tanıtımları ilk gördüğümde bu durumla eğlenmiş olsam da ilk tepkim offf Jisoo mu ama neden şeklindeydi. Daha önce hiçbir dizisini izlemedim ama bunca yıllık kpop camiası hakimiyetimden tanıdığım Jisoo'nun oyunculuğuna ya da yeteneğine güvenmek pek akla yatkın gelmiyordu yani haliyle. Çok iyi bir konu ve hikaye var önümüzde ama Jisoo'nun sebebine hiç edecekler diyerek açtım diziyi yalan yok. Hatta başından sonuna izleyebileceğime bile pek ihtimal vermemiştim. Bir iki bölüm bakar, sinir olur, sonra sadece konuk oyunculara bakıp kapatırım diyordum. Ama şaşırdığım bir şekilde Jisoo beni hiç rahatsız etmedi izlerken. Hatta neredeyse iyi bile geldi.






Ama sanırım en beklediğim şey, hikayenin kendisinin bir şeyler ifade etmesiydi. Tamam, kabul, pek çok temanın üstünde durmadılar ki asıl durulması, irdelenmesi gereken şeyler onlar olabilirdi. Ya da genel anlamda bu hikayeyle ne mesaj verilmek istendiği üzerine çok da bir akıl birliği edilmiş gibi değildi. Ama yine de anlamlı bir hikaye anlatabilmişti dizi. Zaman zaman da insanı durup düşündüren anları yok değildi. Altı çok dolu olmasa da mesela Jisoo'nun canlandırdığı Seo Mi Rae kızımızın kendini iş yeri sosyalleşmelerinden geri çekme çabası, tüm zamanını alan işinden kendisine kalan 3 saati de kendisi için harcamak istemesi gibi şeyler bize aşırı aşırı tanıdık ve haklı gelen, izleyici olarak fazlasıyla bağ kurabildiğimiz durumlar olmasına rağmen pratikte izlediğimiz şeyle çok da ikna edici olmayabiliyordu. Bakıyoruz karakterimiz böyle hissediyor evet, ama onun bunun hissetmesi için çok da haklı bir gerekçesi yok. Gerekçesini geçtim, hareketleri veya konuşmaları veya davranışları pek de öyle istiyormuş gibi değil mesela. Karakterimize alabildiğine dışa dönük ve cüretkar bir kişilik verilmişken bir yandan da kendin soyutlama isteği ifade ediliyor ki kafada hiç oturmuyor.

Oysa erkek başrolümüz olan Park Kyeong Nam karakterimiz tam da böyle bir karakter. Hiçbir şeye karışmak istemiyor ve sadece işini yapıp, ses etmeden kaybolmaya çalışıyor. Ki benim bu hikayede en güzel yazıldığını düşündüğüm karakter oydu. Zaten kdramaların kadınlar tarafından bu kadar beğenilmesinin sebebi de bu bence. Kadınlar, çok güzel erkek karakterler yazıyor kdramalar için. Kadın karakterleri yazmada bu kadar iyi değiller ne yazık ki. Bu yüzden pek çok dizide ekrana yumruk sallamak istediğimiz kadın karakterlerle uğraşmak zorunda kalıyoruz. Saç baş yolduran kadın karakterlerle bizi neredeyse hikayeden soğutuyorlar çoğu zaman. Oysa bir kadının yazdığı bir erkek karakterin ne kadar dolu dolu olduğunu görebiliyoruz. Bu iyi yazılmakla kastettiğim tabiki yakışıklı ya da pamuk gibi erkekler değil, lütfen burada ciddi bir şey anlatmaya çalışıyorum. Karakter olarak, gerçek dünyada asla olmayan ama aslında tam da olması gereken kişilikler yazıyorlar. Burada da Park Kyeong Nam'ın her bir bakışının altı dolu, her bir hareketinin gerekçesini anlayabiliyoruz. Her şeyi bu kadar dolu dolu yazabilmek çok tatmin edici olmalı bir senarist ya da yazar için. Tabi karakterin bize bu kadar iyi geçebilmesinde tüm bu iletimi gerçekleştirmede mükemmel olan Seo In Guk'un da payı büyük. Ben kendisini ilk defa izledim bir dizide, dizilerine denk gelip, ıhıh sonra diye diye erteliyordum mesela. Oysa her rolünde böyleyse onu bir karaktere bürünmüş şekilde izlemek aşırı keyifli bir deneyim olmalı.




Yan rollerdeki oyuncularsa neredeyse her yerden tanıdığım insanlardı. Ve yaptıkları işte çok çok iyilerdi. Özellikle esas kızımızın kankasını oynayan Ha Young'u büyük ihtimalle buradan doğrudan başrollere geçmiş göreceğiz. Gong Min Jung'u ilginç webtoon yazarı olarak izlemek çok eğlenceliydi sonra. Ofisteki ekip de çok kısa ekran sürelerine sahip olsalar da çok tatlılardı. Ama özellikle Kim Ah Young'u artık böyle komedi özellikli yan karakterlerde görmek istemiyoruz hiçbirimiz. Kadın cidden çok tatlı ve güzel ve dahası yetenekli. Ama büyük ihtimalle hiçbir zaman başrol vermeyecekler.

Neyse, demeye çalıştığım gibi, aslında pek de kötü olmasını beklerken aşırı iyi olmasa da yine de iyi bir hikaye ve diziyle karşılaştım Boyfriend on Demand'i izlerken. Bence kesinlikle bu senenin hatırlanacaklarından.

6 Mart 2026 Cuma

Xena ile Mitoloji Saati 8 : Xena:TWP 104 - Cradle of Hope


 Xena ve Gabrielle, geçen bölüm Gabrielle'in masumiyetiyle ilgili sınavlardan geçmelerinin üzerine bu bölümde de nehir kenarında bir beşik içinde bebek buluyorlar. Bu bebeğin annesi babasını bulalım diye nehrin ilerisindeki köye doğru çıktıkları yolda da bir grup köylünün asarak öldürmeye çalıştığı bir kadını kurtarıyorlar. Bu kadının adı da Pandora çıkmıyor mu? Yok ama o meşhur olanı değil, onun torunu. Çantasında da meşhur kutuyu taşıyor. Kahramanlarımız ellerinde bir bebek ve yanlarında da içinde insanlığın son umudu kalan kutusuyla Pandora ile bir hana girip, süt istiyorlar. Ama absürdlükler burada da bitmiyor. Ulan biz bu bebeği bir sepet içinde nehirde bulduk, anası babası bunu istiyor olsaydı zaten bebeğin o sepette ne işi vardı da biz şimdi gerisin geri onlara teslim etmeye çalışıyoruz diye düşünmeyen kahramanlarımız bir de bebeği almaya gelen kralın askerleri ile dövüşürken de kralın danışmanı Pandora'nın kutusunu alıp kaçmıyor mu? Bitmedi. Kehanete göre bu bebek kralın tahtını ele geçirecekmiş de, o sebeple kralın danışmanı veriyor gazı krala biz bulalım bunu diye. Bu arada kutu, üstündeki kilit torun Pandora tarafından sıfırlanmadıkça kendi kendine açılıyor diye kahramanlarımız geceyarısından önce kutuyu da kurtarmak zorunda kalmıyor mu? Bölümün yazarı Terence Winter büyük ihtimalle bir yerleri açık yattığı bir gecenin sabahında yazmış bu senaryoyu. Başka açıklaması yok.



25 Eylül 1995'te yayınlanan bu birinci sezonun 4.bölümünün konusunu anlatışımdan anlayabileceğiniz gibi hiç sevmiyorum. Yani benim için izlemesi en eziyet bölümlerden biridir herhalde. Çünkü sadece yapay zeka ile yazdırılmış gibi duran senaryosundan da değil bu duygularım. En ucuz ve çiğ duran bölümlerden de biri çünkü. Her şey ve herkes sanki okul müsameresinde hazırlanan bir sahnede yer alıyormuş gibi.  Hareketlerde de bir mantık yok, senaryoda da bir mantık yok. Aralarda bir şeylerin devamı olması gerekiyormuş, sanki çekilmiş de o kısım sonra kesilmiş gibi falan böyle çok ilginç bir çalışma olmuş bu bölüm. Hayır bir de neredeyse yıllar boyunca her bir bölümün başında gösterilecek olan jenerikte yer alan sahnelerin hemen hepsi bu bölümden. O da ilginç.

Xena, saraydaki Quarter Moon Festivali'nde egzotik dansçı olarak dans ediyor

İşte bahsettiğim duvar resmi

Bölümün sanatsal olarak yaptığı tercihler de kafa karıştırıcı bir yandan. Normalde Xena evrenimizi evet fantastik bir yerde konumlandırıyoruz ama genel hatlarıyla bir Antik Yunan-Roma, milattan önce birinci binle milattan sonra birinci bin arasında bir hava veriyor normalde. Diğer kültürlere girilen özel bölümler de var evet ama onların zaten ne olduğu belli. Bu bölümde bir sepete konulan bebek hikayesiyle başlıyoruz ki çoğumuzun Tevrat'tan bildiği bu hikayenin Mezopotamya kültürlerinde çok daha erken dönemlerde yazılanları da var. Neyse hemen ardından Yunan mitolojisindeki Pandora ile çarpışıyoruz. Mücadelenin geçtiği han ve kralla danışmanı ve onların masaları döşekleri falan hep Ortaçağ Avrupası vibe'ı veriyor. Sonra bir bakıyoruz kralın sarayında öyle orta bir yerde duvarda yarısı dökülmüş bir duvar resmi var, kralın ölen kraliçesi. Kral ona bakıp bakıp üzülüyor, sanki 19.yy.da şatosunda eski karısının tablosuna bakan bir dük gibi. Bu arada o duvar resmi tam olarak yüzyıllar sonra arkeologların Minos ya da Miken saraylarında buldukları gibi duruyor, hani yeni yapılmış gibi değil de yüzyıllar sonra yarısı dökülmüş de diğer yarısını da İngilizler Fransızlar mala ile söküp parça parça müzelerine götürmüşler gibi. Bu kahkaha attıran görüntüyü geçsek bu sefer de Xena'nın saraydaki kızlarla bir dans gösterisi var, hepsi sanki 10.-11.yüzyıllarda bir Arap sarayında meşk ediyor gibi. Ya da Binbir Gece Masalları'ndan bir sahne gibi. Müzik de öyle, danslar da. Hatta kıyafetler de. Hele son kısımda Xena ile Gabrielle'in bebeği birbirlerine fırlatarak kötü adamlarla dövüşmesi akıllara zarar ziyan. Bu senaryoyu yazan Terence Winter, 5 yıl sonrasında efsane dizi Sopranos'ta da tam 25 bölümde yazarlık yapmış. İnanılır gibi değil.

Bebeği ortaya koyup sepeti onun etrafında sıfıra sıfır örmüşler gibi yapmayı nasıl başarmış olabilirler

Neyse bölümün bize tarih ve mitolojiden neler kattığına bakalım. Bahsettiğim gibi elimizdeki ilk hikaye sepet içinde nehre bırakılan bir bebek. Ve bir kehanetin bir kralın tahtını ele geçirecek bu bebekten bahsetmesi üzerine.

Bu tür hikayeler mitolojide ve tarihte genelde daha mütevazi geçmişlere sahip kralların, sonradan krallıklarını daha meşru göstermek için anlatılagelen ve bu kişilikleri daha efsanevi bir temele oturtmak için oluşturulan bir anlatı şekli. Pek çok kahramanın hikayesinde rastlayabiliyoruz bu yüzden.

Bu bronz kafa Sargon'un da
olabilir onun oğlu Naram-sin'in
de olabilir

En erken rastladığımız bu şekildeki hikaye Akkad kralı Sargon'unki. Kendisinin M.Ö.3.binyılda yaşadığını biliyoruz ancak M.Ö.7.yüzyıla ait bir metinde kendi ağzından doğumuna dair şöyle diyor mesela: "Annem baş rahibeydi, babamı tanımadım. (...) Baş rahibe annem beni gizlice doğurdu. Beni sazdan bir sepete koydu, kapağını ziftle kapattı. Beni nehre attı, nehir üzerime yükseldi. Nehir beni yukarı taşıdı ve su çeken Akki'ye götürdü. Su çeken Akki beni oğlu olarak aldı ve büyüttü. Su çeken Akki beni bahçıvanı olarak atadı." Bahçıvanlıktan sonra talihi yaver giden Sargon kral oluyor haliyle.

Sonra benzer bir hikayeye Hindu destanı Mahabharata'da rastlıyoruz. Karna isimli kahramanımızın doğumu da benzer bir şekilde oluyor. Efsaneye göre, Yadava hanedanından Şurasena adında bir kral ve onun Pritha (sonradan Kunti) adında güzel bir genç kızı var. Durvasa adında bir rishi (Vedik bilgin ve kahin), kralı ziyaret ediyor ve sarayda misafir olarak ağırlanıyor. Şurasena, Pritha'dan Durvasa'nın konaklamasının rahat geçmesini sağlamasını istiyor. Ayrılırken, konaklamasından ve Pritha'nın özenli hizmetlerinden memnun kalan Durvasa, ona teşekkür babında Siddha mantrasını vererek, dilediği zaman herhangi bir tanrıdan kendisine bir çocuk vermesini isteyebileceğini söylüyor.

Kahramanımız Karna manyak savaşıyor temalı heykel Rajastan'dan

Genç (ve haliyle tüm bu yaptıklarından yarımakıllı olduğuna kanaat getirdiğim) Pritha meraklanıyor, mantranın gerçekten işe yarayıp yaramayacağını görmek için bir sabah güneş doğarken, kendisine bir oğul vermesi için herhangi bir ilahi Tanrı varlığını çağırabileceği mantrayı başlatıyor. Güneş tanrısı Surya'yı çağırıyor. O da hoop gelip, al sana bir oğlan diyor. Pritha kafası karışmış ve utanmış hissediyor, herkesin ne düşüneceğinden ve ailesini nasıl utandıracağından endişeleniyor. O zamanlar, Vedik uygarlığına göre, bir kız evlenmeden önce çocuk doğurursa, evlenme olasılığı daha düşük olurmuş diye bu yarımakıllı, yeni doğan bebeği yastıklı bir sepete koyup, sarayın yanındaki küçük Aşvanadi nehrine bırakıyor.

Sepet yüze yüze Charmanwati nehrine ulaşıyor ve nehir onu Yamuna Nehri'ne taşıyor. Oradan da ver elini Ganj Nehri'ne ve oradan da Anga krallığına (antik Bengal) ulaşıyor. Orada, bir arabacının karısı olan Radha tarafından bulunuyor ve Radha, bebek Karna'yı kocası Adhiratha Nandana'ya götürüyor. Hemen evlat edinip, ona Vasushena adını veriyorlar. Kendi oğulları gibi büyütüyorlar. Büyürken, evlat edinen ebeveynleri Karna'ya onu bulduklarını ve evlat edindiklerini anlatıyorlar gereksiz bir şekilde. Bu bilgi Karna'yı etkiliyor, terk edildiği için utanıyor ve bu, destan boyunca öz kimlik duygusunu şekillendiren bir tema oluyor.

The Infant Oedipus Revived by the Shepherd Phorbas, Antoine Denis Chaudet, 1810-1818, The Louvre

Bir başka sepetle nehre bırakılan bebek hikayesi değil ama bu bölümümüzdeki gibi bir krala bildirilen bir kehanete göre öldürülmeye çalışılan bir bebeği içeren hikayemiz ise Oedipus'un hikayesi. Xena ile Mitoloji Saati 5 : Xena:TWP 101 - Sins of the Past'ta bahsetmiştik Oedipus'tan.

Oedipus, Tebai kralı ve kraliçesi Laius ve Jocasta'nın oğlu. Bir süredir çocuk sahibi olamayan Laius, Delfi'deki Apollon Kahinine danışıyor. Kahin, Laius'un doğacak herhangi bir oğlunun onu öldüreceğini söylüyor. Bu kehanetin gerçekleşmesini önlemek amacıyla, Jocasta gerçekten bir oğul doğurduğunda, Laius oğlunun ayak bileklerini deldirip birbirine bağlıyor bebek emekleyemesin diye; Jocasta daha sonra çocuğu yakındaki dağda terk etmesi için bir hizmetçiye veriyor. Ancak, Laius'un istediği gibi çocuğu soğuktan ölmeye bırakmak yerine, hizmetçi bebeği Korintli bir çobana veriyor, o da çocuğu başka bir çobana veriyor. Bebek Oedipus, sonunda kendi çocukları olmadığı için Korint kralı ve kraliçesi Polybus ve Merope tarafından evlat ediniliyor. Küçük Oedipus'a, ayak ve bileklerindeki yaralardan kaynaklanan şişlikten dolayı "şişmiş ayak" anlamına gelen bu isim veriliyor haliyle.

Yıllar sonra, sarhoş bir adam Oedipus'a, kral ve kraliçenin biyolojik oğulları olmadığını söylüyor. Oedipus bu haberi ebeveynlerine (Korint kralı ve kraliçesine) söylediğinde onlar bunu reddediyorlar. Oedipus da diğer herkes gibi soluğu Delphi'deki kahinde alıyor. Kahin ona babasını öldürüp annesiyle evlenmeye mahkum olduğunu söylüyor. Her zamanki gibi detay vermeyen kahin manyaklığı. Gerisi de zaten bildiğimiz o trajik hikaye.

The Finding of Moses, Lawrence-Tadema Alma, 1904, Sotheby’s

En bilindik ve popüler olanı ise bu nehre bırakılan sepetteki bebek hikayelerinin Musa peygamberinki herhalde. Zamanın - ki tam olarak bir tarihe oturtulamasa da popüler kültür genellikle M.Ö.1500-1200 arasına konumlandırıyor - Mısır'ında firavun, nüfusları artan Yahudiler başımıza bela olmasın diyerek ne yapayım ne yapayım diye düşünüp, çözümü haydi tüm yeni doğan erkek çocuklarını öldürelim diyerek buluyor. Bunun üzerine Kuran'da şu türden bir şeyler anlatılıyor (diğer kitaplarda ufak tefek farklılıklarla): Annesi Jochebed'e Tanrı tarafından Musa'yı bir tabuta (çeviride kayboluyoruz aldırmayın, sepet işte) koyup, Nil sularına atması emredilir ve böylece onu tamamen Tanrı'nın korumasına bırakır. Firavunun kızı değil, karısı Asiya, Musa'yı Nil sularında yüzerken bulur. Çocuk sahibi olmadıkları için firavunu onu oğulları olarak tutmaya ikna eder.

Buraya kadar öğrendiklerimize bakarsak ortada bir bebeği korumak için sepete koyup, nehre bırakma hikayesi var ama tam olarak hangi noktada başlamış da diğerleri o hikayeyi tekrar edip durmuş belli değil. Neyse.

Dizideki torun Pandora'mız

Bölümdeki bir başka hikayemiz ise Pandora'nın ve kutusunun hikayesi. Bu konuda söylenecek çok şey var ama hem olabildiğince özetlemeye hem de açıklayarak gitmeye çalışacağım.

Hesiod'un yazdığına göre olay şuradan çıkıyor: Prometheus, ateşi tanrılardan çalıp, insanlara hediye ettikten sonra Zeus da gıcık oluyor insanlara, diyor ki diğer tanrılara gelin biz bunların başına bir bela çıkaralım. Bela diye gördüğü de bir kadın yaratmak. Tüm Olimpos tanrıları bir şeyler atıyor karışıma ve topraktan bir kadın yapıveriyorlar genç cadı Sabrina'nın undan erkek yapması gibi. Bu kadını da kendilerinden ateşi çalan Prometheus'un kardeşi Epimetheus'a eş olarak gönderiyorlar. Bu bizim Pandora oluyor tabi, Zeus da Pandora'nın yanına iyice olayları karıştırmak için bir pithos veriyor. Ağzı kapalı bir küp diyelim biz buna. Antik zamanlarda yiyecek içecek koyulan hani alt kısımda dar, ortası geniş, pişmiş topraktan çanak çömlek yani. Bu pithosun içinde de tüm kötülükler var. Pandora da tabiki kadın olduğu ve kadınlar da pek meraklı olduğu için (Antik Yunan erkek dünyasına gözlerimi nasıl devirdiğimi gösteremiyorum size) açıyor çömleğin ağzını ve içindeki tüm kötülükler belalar kaçıveriyor. Dünya artık tüm o kötülüklerle bugünkü bildiğimiz haline gelmiş oluyor yani. Pandora son anda kapağı kapatmayı başardığında içeride bir tek umut kalmış oluyor ve bu yüzden de o zamanda beri deniyor ki insanlar ne olursa olsun hep umuda sahip olacak. 

Pithos dediğimiz şey bu çocuklar, hiç öyle kutu değil yani

Bu hikayede ilk duyduğumdan beri benim aklıma yatmayan bir şey var (sanki her yeri aklıma yatarmış gibi). Çömleğin içinde tüm kötülükler varsa nasıl da umut orada oluyor? Umut kötülüklerden değil ki orada ne işi var? Ya da bu konuda da tıpkı "kutu" konusunda olduğu gibi bir çeviri hatası ile mi karşı karşıyayız? Yüzyıllardır aslında kötülükler diye yazmıyor da dünyanın tüm duyguları falan mı diyordu da yine işgüzar bir Hollandalı çeviri yaparken salladı? Çünkü 16.yüzyılda Rotterdamlı Erasmus abimiz ki kendisi tam olarak tahmin ettiğiniz sisteme adını veren kişi, Hesiod'un Pandora ile ilgili hikayesinin bu kısmını Latince'den çevirirken Yunanca pithos'u hımm bu pyxis'e benziyor diyerek alın size kutu diye yazmak istemiş ve sonra okuyan Avrupalı zeki insanlar da etraflarında hiç pithos görmediklerinden kutudur bu kutu olarak kabul etmişler.

Bu arada bölümde tabiki gerçekten bir kutu olarak yer alıyor Pandora'nın pithos'u. Bildiğimiz tavla kutusu gibi bir dümdüz yatay kutu. Üstünde de Futhark sembolleri, rünler var ki çocukken haliyle hiç dikkatimi çekmemişlerken bugün izlerken kahkaha atmama sebep oldular. Yani Kuzey Avrupa kültürlerine ait olan bu sembollerin en eski örnekleri yamulmuyorsam 9.yüzyıla uzanıyor.

Bu umut konusunda da bu arada dediğim gibi bir çeviri hatası olmasa da algılamada eksiklik olabilir. "Brill's Companion to Hesiod" kitabında da bahsettiği üzere buradaki umut tam olarak o anladığımız sevindirici umut değil de Shawshank Redemption'da da bahsi geçen o aldatıcı beklenti duygusu olabilir. İnsanı yine de umut edip, devam etmeye, nefes almaya, yaşamaya ikna eden o umut duygusu. Pandora'nın kutusunun bize bıraktığı o hediye/lanet de bu umuttur belki işte.

The Making of Pandora, the Niobid Painter yaptı diye düşünülüyor,
yaklaşık M.Ö. 460-450. British Museum

Bölümdeki hikayede karşılaştığımız Pandora'nın ise bu ilk yaratılan Pandora değil, onun torunu olan olduğunu söylemiştim. Şimdi bu ilk yaratılan Pandora ile onun eş olarak gittiği Epimetheus'un bir kızı oluyor, Pyrrha adında. Bu Pyrrha da Teselya kralı Deucalion ile evleniyor ve onların çocuklarından biri bu Pandora kızımız. Bu arada bu Pandora ismi tanrıların armağanı ya da direkt armağan olarak çevriliyor.

Bölümde ayrıca para birimi olarak dinar ismi geçiyor. Ki senaristlerimizin kafasının güzel olduğuna işaret gibi. Çünkü dinar, "denarius" olarak Roma döneminde (M.Ö.211'den itibaren) kullanılan bir birim ama daha popüler olarak bilineni 7.yüzyılda Orta Doğu'da ve İslami kültürlerde ortaya çıkan hali. Antik Yunan'da M.Ö.6.yüzyıldan itibaren drahma isimli bir para biriminden (gümüş yuvarlak bozuk para işte) bahsedebiliriz. Gözle görülür biçimde Antik Yunan'da geçiyor gibi olmasına rağmen Xena senaristlerinin zaten diziyi habire bir Roma dönemine konumlandırmaya çalışmaları bu şekilde ara ara oradan buradan hop hop çıkıveriyor. Sonraki sezonlarda ünlü Julius Caesar'ı bile konuk edeceğiz o derece.

Bölümdeki festivalden anladıkları erkekler sarayda masa başında yer içerken,
Arabistan temalı müzikler eşliğinde dans eden kadınlar

Bir de Quarter Moon Festival diye bir şey oluyor bölümde. Krallıkta kutlanan bu festivalin olduğu gece işte kralın danışmanı askerleriyle sarayda kendilerine ziyafet verip, dansöz oynatıyor. Kültürlerin birbirine karıştığı bu karmaşanın aslı Antik Mısır'da. Yani ismi Quarter Moon Festival olan şey, Antik Mısır'da Osiris'in ölümü ve yeniden doğuşu üzerine yapılan festivallerden biri. Mısırlıların kullandığı takvimde "2 Penip-t 2 Aakhet" tarihi oluyor bu ve bizim yılımızda Temmuz ayının ortası veya sonuna doğru bir zaman denk geliyor gibi. Ama içeriğinde dizideki gibi bir eğlenme şekli olduğunu zannetmiyorum.

Dizideki Lerna krallığı, adeta bir Disney prenses şatosu

Bu bölümde Lerna adı verilen bir krallıkta olduklarını biliyoruz ancak bunu bölümün kendisinden değil, sonraki bölümde Gabrielle'in konuşurken söylediklerinden öğreniyoruz. Modern Myloi köyü yakınlarında, Doğu Mora Yarımadası'nda, Argolik Körfezi'nin batı yakasında yer alan Lerna, Yunan dünyasının en önemli tarih öncesi yerleşim yerlerinden biri. Yerleşim, sadece 5,50 metre yüksekliğinde ve toplam 180 metreye 160 metrelik bir alanı kaplayan alçak bir tepe üzerine yayılmış. Bu tepe, Neolitik dönemden Miken dönemine (MÖ 7. binyılın ortalarından 1. binyıla kadar) yaklaşık 5500 yıl boyunca ardışık yerleşim katmanlarının birikmesiyle oluşmuş. Kalıcı bir yerleşim yeri olarak bu konumun seçilmesinin nedeni, verimli topraklar ve Lerna'nın su kaynakları da dahil olmak üzere bol doğal kaynaklara sahip olması. Ayrıca, denize ve Arcadia dağlarına yakınlığı, sakinlerine deniz ticaret yollarını kontrol etme ve Arcadia'ya geçişi kontrol etme olanağı sağlıyor.

Argolik Körfezi'ndeki Mili köyü yakınlarındaki Lerna, Herakles'in ikinci görevinde öldürdüğü, çok başlı yeraltı su yılanı Lernaean Hydra'ya ev sahipliği yapmasıyla da ünlü. Bölgenin yeryüzü şekilleri ve doğal kaynaklarının ilham verdiği bu efsanelere konu olan güçlü karstik kaynakları mesela varlığını modern zamanlara kadar sürdürmüş.19. yüzyıla gelindiğinde çamur lagününe dönüşen göl ise tamamen yok olmuş.

Lerna'daki bu su kaynaklarını mitolojide Poseidon'un hediye ettiğine inanılıyor. Libya kralının kızları olan 50 Danaid'lerden biri olan Amymone ile işi pişirmesinin üzerine hediye ediyor Poseidon su kaynaklarını. Lerna ayrıca Antik Yunan'da Yeraltı dünyasının bilinen girişlerinden biri. Hatta bu yüzden Demeter onuruna burada Lernaea adı verilen festival de düzenleniyor.

Kralımız Gregor ve ateşlerde çürüyesi danışmanı Nemos

Lerna'nın kralı olarak bölümde King Gregor ile tanışıyoruz. Mitolojide de tarihte de böyle bir krala rastlamıyoruz bulabildiğim kadarıyla. Latince Gregorius'un İngilizce biçimi bu isim, Geç Yunanca bir isim olan Γρηγόριος (Gregorios)'tan geliyor ve "dikkatli, uyanık" anlamına gelen γρήγορος (gregoros) kelimesinden türetilmiş.

Bölümün başlamasıyla birlikte duyduğumuz ilk isim kralın danışmanı Nemos. Belki biraz zorlarsak Yunanca Νεμέσιος (Nemesios) adının Latinleştirilmiş hali olan, Yunan tanrıçası Nemesis'in adından türetilmiştir diyebiliriz. Yunan mitolojisinde Nemesis, intikam ve adaletin kişileştirilmesi olduğuna göre de karakterimizin kötü doğasıyla uyuşan bir isim olmuş. Ya da Latince hiçkimse anlamındaki Nemo olarak da kabul edebiliriz.

Gabrielle ile Ophelia

Sonrasında bebeğimizi kurtarmak için nehre bırakan saray hizmetçisi Ophelia ile onun konuştuğu bir başka saray hizmetçisi Philana ile karşılaşıyoruz. Philana ismi ile gerçekte karşılaşmasak da belki Philinna olarak kabul edersek Yunanca'da "sevgili" anlamına gelen bir sevgi sözcüğü bu. Yunanca φίλος (philos) kelimesinden türemiş ve "arkadaş, sevgili" demek. Bu ismi taşıyan ünlü bir kişi, Makedonya Kralı II. Philip'in üçüncü eşi ve III. Philip Arrhidaeus'un annesi olan Tesalya'daki Larissa'lı Philinna (MÖ 4. yüzyıl). Ophelia ise hepimizin de bildiği gibi Hamlet'in trajik Opheliası olması dışında Yunanca ὠφέλεια (opheleia) kelimesinden türetilmiş ve "yardım, avantaj" anlamına geliyor. Bu, eski bir Yunan ismi olup, şair Jacopo Sannazaro tarafından Arcadia (1480) adlı şiirindeki bir karakter için yeniden keşfedilmiş veya yeniden yaratılmış.

Duyduğumuz bir diğer isim Kastor ya da Castor (anlatırken ikisini de kullanabilirim). Adamlardan birinin ismi olarak kullanılıyor bölümde ama mitolojide aslında çok da önemli bir isim bu. İkizler takımyıldızına ismini veren ikizlerden birinin ismi, Kastor ve Pollux. Yunanca Κάστωρ (Kastor) "üstün olmak, parlamak" anlamına gelen κέκασμαι (kekasmai) kelimesi ile ilişkilendiriliyor. Alternatif olarak, "kunduz" anlamına gelen Yunanca κάστωρ (kastor) kelimesinden türemiş de olabilir deniliyor, ancak Kastor hakkındaki efsanelerde kunduzlardan bahsedilmiyor tabi; kunduz o dönemde Yunanlar için yabancı bir hayvan (sanıyorum o zamanlar Amerika kıtasında yaşıyor olabilirler). Yunan mitolojisinde Kastor, Zeus'un oğlu ve Pollux'un ikiz kardeşi dediğim gibi. İki kardeşi temsil eden İkizler takımyıldızında da bu isimde bir yıldız bulunuyor.

Roma döneminden mermer Castor ve Pollux

Çoğumuz, ortak adlarıyla Dioskuri olarak da bilinen ilahi ikizler Kastor ve Pollux'un öyküsünü bilmeyebilir. Bu Spartalı kahramanlar birçok Yunan mitinde yer alıyor aslında. Jason'ın altın post arayışına katılmışlar, Kalydon yaban domuzu avına gitmişler ve kız kardeşleri Spartalı Helen'i istenmeyen bir talipten kurtarmışlar. Ancak Dioskuriler, benzersiz ölümleri ve ortak öyküleri etrafında oluşan sadık kült ile dikkat çekiyor daha çok.

Castor ve Pollux, güçlü, korkusuz ve yakışıklı genç kahramanların tipik özelliklerinin birçoğunu bünyesinde barındırıyor. İkizler genellikle at üzerinde tasvir edilir ve atlarla ve savaşla güçlü bir şekilde ilişkilendirilirler. Ölümlülere yardıma gelen ilahi bir atlı ikiz çifti kavramı, Hindu mitolojisindeki Aşvin ikizleri ve Litvanya mitolojisindeki Asvieniai ikizleri gibi birçok diğer Hint-Avrupa kültüründe de mevcut.

Kardeşler birbirlerine duydukları karşılıklı sevgi ve saygıyla tanınıyorlar; ayrılmaz en iyi arkadaşlar, birbirlerini destekliyor ve asla tartışmıyorlar. Zamanla, ilişkileri platonik kardeş sevgisinin, askeri yoldaşlığın ve sadakatin ideal bir örneği haline gelmiş oluyor.

İkizler tamamen aynı da değil, her birinin kendine özgü karakter özellikleri var. Castor'un özellikle atlara ve askeri girişimlere karşı bir ilgisi var; yetenekli bir binici ve süvari. Pollux ise gücü, boks yeteneği ve bilgeliğiyle tanınıyor. Kardeşler birlikte birçok önemli maceraya atılırlar mitolojide. Ancak, birçok Yunan mitinde olduğu gibi, birden fazla görünümleri, zaten karmaşık olan Yunan mitolojisi zaman çizelgesine daha fazla kafa karışıklığı katıyor.

Leda and the Swan, Peter Paul Rubens, 1598-1600, Dresden State Art Collection

Dioskurilerin annesi, Aetolia'daki Pleuron Kralı Thestius'un kızı Leda idi. Leda, babasının sarayına sığınan Spartalı Tyndareus ile evleniyor. Tyndareus ve kardeşi Icarius, Sparta'nın yeni taç giymiş kralı Hippocoon tarafından sürgün edilmiş. Kral Thestius, Tyndareus ve Icarius'u ağırladı ve onlar da karşılığında Thestius'un düşmanlarına karşı savunma ve savaşma konusunda yardım teklif ettiler. Sadakatine minnettar kalan Kral Thestius, Tyndareus'a kızı Leda ile evlenmesi için izin verdi. Herakles, Kral Hippocoon'u ve tüm oğullarını öldürdükten sonra Tyndareus ve Leda Sparta'nın kralı ve kraliçesi oldular.

Leda, zamanının en güzel ölümlülerinden biri olarak kabul ediliyordu ve kısa süre sonra bizim pis zampara Zeus'un dikkatini çekti. Zeus, Leda'yı baştan çıkarmak ve onunla birlikte olmak, ayrıca Olimpos Kraliçesi olan karısı Hera'dan sadakatsizliğini gizlemek için zarif bir kuğuya dönüştü. Kuğu kılığına girmiş olan Zeus, Leda'nın kucağına kondu ve peşindeki bir kartaldan korunma bahanesiyle uçtu. Bu ilahi döllenme eylemi, Leda'nın o akşam kocası Tyndareus ile birlikte olmasıyla birleşince, oldukça eşsiz bir gebeliğe yol açtı.

Geleneksel bir doğum yerine, Leda iki yumurta şeklinde doğum yaptı. Her yumurtadan bir ikiz çift çıktı: Bir yumurtadan Castor ve Pollux, diğerinden ise Helen ve Clytaemnestra. Ayrıca, Helen ve Pollux Zeus'un çocuklarıyken, Castor ve Clytaemnestra Tyndareus'un çocuklarıydı. Bu nadir olay, (heteropaternal süperfekundasyon diye bir ismi var ki hey maşallah) bir kadının farklı babalardan ikiz taşıması durumunda meydana gelir ve Herakles'in doğumu gibi diğer mitlerde de görülür. Ancak, mitin daha yaygın bilinen versiyonunda Castor ve Pollux ikiz değil, kız kardeşleriyle birlikte teknik olarak dördüzdür ve sadece biri Zeus'un oğludur; bu da paylaştıkları unvanın tam olarak doğru olmadığını gösterir.

Castor ve Pollux'un en bilinen efsanesi, kız kardeşleri Helen'i kaçıran birinden kurtarmalarıyla ilgilidir. Spartalı Helen, dünyanın en güzel ölümlüsü olarak kabul ediliyordu ve güzelliği Troya Savaşı'nın başlamasında önemli bir rol oynamıştı. Ancak Troyalı Paris tarafından kaçırılmadan önce, Helen henüz çocukken Atinalı ünlü kahraman Theseus tarafından kaçırılmıştı.

Helen'in kaçırılmasının ardından Castor ve Pollux, Spartalı bir ordu toplayıp Atina'ya doğru yürüdüler. Ancak Theseus hâlâ Yeraltı Dünyası'nda hapsedilmişti ve Helen'i annesiyle birlikte Aphidnae'de sakladığını Atina'daki kimseye açıklamamıştı. Yeraltı dünyasında olma sebebi de Theseus'un kardeşine de gidip Persephone'yi kaçırmak istemeleri. Ne kadar gerizekalı erkek varsa Yunan mitlerinde zaten. Eh ama tabi yeraltından bir tanrıçayı eşim yapacağım diye kaçırmaya kalkarsanız, sizi bir güzel enseleyip, hapsederler. Bu sırada ikizler tabi Theseus ile kardeşinin ne haltlar yediklerini bilmeyen Atinalılar'a inanmadılar ve savaş ilan ettiler. Atina kısa sürede ikizlerin eline geçti ve Theseus'un liderliği olmadan Attika'nın geri kalanı da aynı kaderi paylaştı. Sonunda Castor ve Pollux, Helen'i kurtardılar, ancak tatmin olmadılar. Her ikisi de, kız kardeşlerine ve ailelerine yaşattığı sıkıntıdan dolayı Theseus'u cezalandırmak istiyordu. İntikam olarak, Theseus'un annesi Aethra'yı esir aldılar. Aethra, Helen'in hizmetçisi olacak ve Troya Savaşı'nın sonuna kadar onun yanında kalacaktı.

Castor and Pollux, Remigio Cantagallina, 1608, New York Public Library

Bir diğer önemli öyküde Dioskuriler de Argo'nun mürettebatına katılan ve Altın Post'u almak için Jason'la birlikte Kolhis'e yelken açan birçok kahraman arasındaydı. Argonotların isimleri ve mürettebat üyeleri çeşitli kaynaklarda değişme eğiliminde olsa da, Castor ve Pollux tutarlı birkaç üyeden bazıları olarak kalmış. Dioskuriler denizcilikte üstün yeteneklere sahipti ve Argonotlar arasında en iyi denizciler olduklarını birçok kez kanıtladılar. Uzmanlıkları sayesinde Castor ve Pollux, Argo'nun denizde birçok felaketten kurtulmasına yardımcı oldular.

Argo gemisindeki yolculuklarının ardından Dioskuriler, Argonaut arkadaşları Kalydon Prensi Meleager'in önderliğindeki Kalydon yaban domuzu avına da katıldılar. Atalanta ve Meleager sonunda domuzu öldürmeyi başarsalar da, ikizler domuzu at sırtında avlamaları ve domuz yakındaki ağaçlara saklanmasaydı neredeyse öldürücü darbeyi indirmeleriyle tanındılar.


Dioskurilerin, Karadeniz kıyısındaki Pontus bölgesinde Dioskuriler şehrini kurdukları da söylenir. İkizlerin sonunda gökyüzündeki takımyıldızda yerlerini almalarına kadar varan trajik ölüm hikayeleri ise çok manidar. Kız kardeşlerini kaçıranlara karşı bu kadar hiddet dolu olan Dioskuriler, kendileri de ikiz kız kardeşleri kaçırıyor. Hem de başka ikiz kardeşlerle nişanlı olan bu kızları kaçırıp, bir de çocuk sahibi oluyorlar. Haliyle eski nişanlılar bunlara oyun edip, intikam almaya çalışıyor. Sonunda olaylar olaylar ve bunlar birbirine giriyor. Castor ölümcül bir yara alıyor, Pollux da onu kurtarmaya çalışırken yaralanıyor. Castor, Zeus'a yalvarıyor, bak bu senin oğlun hadi ben değilim ama bari onu kurtar. Zeus da bu kardeş sevgisinden pek etkilenip, ikisine yarı ölümlü yarı ölümsüz bir hayat veriyor. İkisini de İkizler takımyıldızına yerleştirerek ayrılmaz yapıyor.

İsim olarak bir de Cynara var bu bölümde. Devedikenleri familyasına ait bir cinsin adından türetilmiş, Yunanca bir "bitki" adı bu; bu cinsin önde gelen üyelerinden biri de mor çiçekli enginar hatta. Muhtemelen Ege Denizi'ndeki Zinara'dan türemiş olabilir isim, bu nedenle aynı zamanda bir "yer" adı olarak da kabul edilir.


Bu bölümde ayrıca Xena'nın ateş üfleme numarasını da ilk defa görüyoruz. Bu bölümde dublör kullanmadan kendisi yapmış bu işi ve çok hoşuna gitmiş olacak ki sonraki pek çok bölümde de yapmaya devam etmiş. Ancak sonra bir bölümde karşısındaki dublörlerden biri yaralanınca yapmayı bırakmış.

Öyleyse daha mantıklı ve düzgün yazılmış bölümlere devam edelim.

28 Şubat 2026 Cumartesi

Previously on Neverland : February Haze


 Son haftasını saçma bir hastalıkla yataklarda geçirmiş olmamın dışında Şubat ayının nasıl geçtiğini anlamadım. Son haftasının nasıl geçtiğini anladım çünkü her bir gününde allahım bugün de mi kötüyüm diyerek yığıldığım yerden tavana bakarak saatleri saydım.

Şubat başlarken aslında hayatımdaki ilklerden biriyle başladı. Liseden beri bir boşluk olarak duran yere diş takıldı. Protez değil, ne deniyordu böyle dişe? İsmini bir türlü aklımda tutamasam da dişçim önerince geçen yıl, haydi olsun bakalım demiştim. Kontroller, filmler, ölçü almalar, vida takmalar derken ancak bu Şubat'ın başını buldu dişin kendisine kavuşmam. Bir yandan çok çok ilgincime giden bir şey olmasının heyecanı vardı üstümde (nasıl yani şimdi ağzımın içinde yapay bir şey hep benimle olacak nasıl yani nasıl yani? Lensleri bile akşam olunca çıkarıyordum yani!?), bir yandan da artık vücudumda işlemeyen o kadar çok şey var ki ağzıma en son diş konulması gereken o yaşa mı geldim diye üstüme çöreklenen o yıkıcı yaşlılık hissi vardı. Mart ayının ilk haftasında bir tane daha takılacak.

Sonraki hafta gelen ilham perileriyle uzun zamandır hiç yazmadığım kadar yazabildim mesela. Harddiskte duran onlarca yarım word dosyasından bir tanesini açtım ve başladım yazmaya. Yıllardır bu kadar iyi hissetmemiştim. Çünkü iki haftamı alsa da en azından bir romanın ilk bölümünü bitirebildim. Büyük ihtimalle geriye dönüp, birkaç bir şeyi daha değiştirmem veya eklemem gerekecek ama olsun, bu haliyle de olsa bir bölüm yazabildim sonuçta. Aynı hevesle ikinci bölüme geçemiyorum ama. Yine tıkandım. Yani her şey aklımda, parmaklarımın ucuna kadar geliyor ama gene o bir türlü yazamama laneti çöktü. Dur bakalım.

Sonra Cey ile buluştuk, yine dizi izlemeye başlayalım dedik. Moon Lovers'ı onun da izlemesini çok istediğimden ona başladık. Bu kdrama izleme işine yeni girdiğim zamanlarda, 2017'nin ortalarında izleyip şurada da anlattığım dizi, içimde yarasıyla kaldığı için ve izlerken ne yaptığım hakkında hiçbir fikrim olmadığından da öyle bir hezeyana kapılmış halde izleyip bitirdiğim için o zamanlar, hep diyordum ki şöyle sakin bir kafayla döneme, oyunculuklara, kostümlere, olaylara, karakterlere, müziklere falan dikkat ederek izleyebilsem keşke. Bu hevesle izlemeye başladık, daha ilk bölümü ancak izleyebildik. Çünkü ben hemen sonrasında hasta oldum.

Aslında yaklaşık bir aydır ofistekiler hasta. İstanbul'a gidip gelmişlerdi ikisi bir şey için, geldiklerinden beri hastalar. Bir türlü iyileşememişlerdi. Bana bulaşmıyordu çünkü normalde bağışıklığım kendimi korumama yetiyor (doğumumdan üniversiteye kadar her hafta hasta olup içtiğim antibiyotikler ve ilaçlar belki de beni bir uzaylı yapmıştır artık). Hatta onlar da şaşkındı bu durumdan, sana nasıl geçmedi bu hastalık diye. Sonunda regl olacağım tarihe denk gelince tepetaklak oldum. Cey ile diziyi izledik, ertesi gün evde hımm regl oluyorum galiba dedim, sonra gecesinde yatakta boğazımda kuruluk oldu, dedim acaba mı? Pazar günü boğazım iyice acıyordu, ama hala umutluydum. Pazartesi sabahı yatakla bütünleşmiştim, beynim zonkluyordu. İşe gidemedim tabi. Yine de birkaç nezle grip hapı yarına beni iyi eder dedim. Salı sabahı hiçbir şey düzelmeyince doktora gittim, dedim bu geçmiyor diğerleri gibi. Doktor beta olmuşsun dedi, dedim o ne? Artık böyle isimler mi veriyoruz griplere? Antibiyotiksiz geçmiyormuş. Bir dolu ilaçla eve dönüp, yatışıma başladım. Ertesi sabah ilaçların da gazıyla ben giderim işe dedim, çıktım ofise gittim erkenden. Ofiste de ilk başta iyi hissediyordum, öğleden sonra bayılacağım zannettim. Neyse ki çok iş yoktu, anlamsızca bulutlanmış kafamla öylece oturdum. Cuma sabahı uyandığımda haftanın başındaki halimden çok daha kötü olmuştum. Sanki gece boyu kafes dövüşü turnuvasındaymışım da her yerimi kırıp, geri birleştirmişler gibi bir vücutla ve okyanus dalgaları fışırdayan bir kafayla ne yapacağımı bilemedim. Ama bu desen bana çok tanıdık gelmişti. Lanet olası covid'de de aynen böyle olmuştu. Önce boğaz kötü, başka bir yerinde pek bir şey yok, sonra bir gün iyileşiyor gibi oluyorsun, ardından nakavt ediyor. Tamı tamına aynısını oldu. Ama bunun adı betaymış.

O yüzden bu son bir haftadır evde saçma sapan günler harcamış oldum. Elimi ayağımı oynatamıyordum, bugün pazar hala pek de iyi değilim ama yapacak bir şey yok. Oh ne güzel kanepede yatıp, bir dolu izlemek istediğim şeyi izlerim dedim önce mesela doktordan dönünce. Ama sonra fark ettim ki yatarken de rahat değildim, her yerim sızlıyordu, kollarım uyuşuyordu, bacaklarımda sinirler çekiliyor gibi oluyordu. Yine de Bridgerton'ın 4.sezonunun kalan yarısını izleyip bitirebildim. Xena'nın ilk sezonundan 3 bölüm izleyebildim. The Woman King(2022)'i izlemeye çalıştım.. Aşırı merak ettiğim bir filmdi ve lütfen izleyebileceğim gibi olsun lütfen diye düşünüyordum ki yarısından sonrasını izleyemedim. Rahatsız eden şeyleri hissettiğim anda kapattım. Mr.Car and the Knights Templar[Pan Samochodzik i templariusze](2023) diye bir film eklemişim listeme mesela ona bakayım o zaman dedim. O da pek sıkıcı çıktı. Hasta yatmadan önce de Agatha Christie's Seven Dials'ı bitirmiştim, anlattım şurada. Ondan önce de bir akşam bir delilik yapıp, Ölümlü Dünya(2018)'yı açtım, izledim. Bunca yıldır izlediklerimi hesaba katarsak böyle bir filmi (Türk filmini) açıp izlemeye kendimi ikna etmemin ne kadar zor olduğunu tahmin edebiliriz. Yine de yapabildim. Ve eğlendim. Eğlenebildiğim için de mutlu oldum. Demek ki o kadar da tuhaf ve sorunlu değilmişim, ben de normal olabilirmişim dedim. İkincisini de izlemek istedim o hızla ama sanırım o da ayrı bir ikna sürecine ihtiyaç duyacak. A Tourist's Guide to Love(2023) diye bir film de izledim, onu da şurada anlattım.

Sonra kitaplığımdaki kitapları gözden geçireyim, geniş çaplı bir temizliğe girişeyim diye çıktığım yolda bir yandan da kitap okumaya geri dönebildiğim bir ay oldu bu. Aslında Ocak ayında bu yılın ilk kitabını almıştım elime ama onu bitirebilmek Şubat'a kısmet olunca onun verdiği gazla devam edebildim. Ocak'ta başladığım Amin Maalouf'un Doğu'nun Limanları'nı bitirdim önce. Sonra Pınar Ülgen'in Kadınlar ve Cadılar'ını aldım elime ki aman yarabbi, düşman başına. Tam olarak şöyle dedim:

Verilecek yıldız bile yok. Ne diyeceğimi de bilemiyorum. Şaka olmalı herhalde bu kitap. Gerçi kitap bile denilebilir mi bilmiyorum. Aynı yazarın ki kendisi bir akademisyenmiş de aynı zamanda, Orta Çağ Avrupa'sında Kölelik kitabını ve Orta Çağ Avrupa Tarihi kitaplarını da almışım daha önce. Her defasında Orta Çağ Avrupası ile ilgili hem de Türkiye'den bir yazardan kitap görüyorum diye sevinip alıyorum. Her seferinde de aynı hataya düşüyorum. Oysa ne kadar hevesle almıştım bu kitapları. Diğer ikisinde de aynı sorunlar vardı. Belirli bir anlatımın olmaması, konu başlıklarına öylesine bölünmüş görünmesi, belli bir çizgiyi takip etmemesi gibi. Sanki üniversitede bir derse ait dönem boyunca hazırlanan ödevleri peş peşe bölümler diye sıralamış hissi veren bir dizim. Evet bu halde bile olsalar, diğer iki kitabı azimle okumuştum. Çünkü en sevdiğim dönemlerden birini ve hevesle hakkında ne olursa olsun öğrenmek istediğim dönemlerden birini anlatıyorlardı.
Ama bu kitapta artık okunabilecek hiçbir durum yok. Kitabı elimde tutarken çığlık atmak istedim o derece. Sinirden duvarlara vurmak istedim. Paramı gerçekten geri istiyorum ya. Yeditepe Yayınevi'nden şu elimde tuttuğum şeyin parasını geri istiyorum. Diğer kitaplar için dedim ya ödevlerin bir araya getirilmişi diye, hah işte bu kitap o bile değil. Tez konusunu öğrenen öğrenci bilgisayarı açıp, google'a konuyu yazıp arattığında karşısına çıkan her şeyi kopyalayıp bir word'e yapıştırmış, sonra da aralara rastgele sayfalara bölüm başlıkları atmış. Yayınevi de bunu kapalı bir zarfta alıp, hiç açmadan basmış. Tabi üstüne de ilgi çekici bir başlık atarak. Sinirden elim titriyor.

Sonra mecburen kendimi sakinleştirmek ve kitaplara olan inancımı yenileyebilmek adına Morihei Ueshiba'nın Barış Sanatı:Aikido kitabını aldım elime ve bir gün oturup güneşin vurduğu camın önüne, bir yarım saat içinde okuyup bitirdim. 


Şimdi de güzel güzel İsenbike Togan'ın Tarih ve Kurgu'sundaki makaleleri okuyorum. Aşırı mutlu oluyorum okurken, Orta Asya ve doğunun uzak taraflarındaki göçebe kültürün en güzel yüzyıllarını, Cengiz Han'ı, Moğollar'ı, Türk boylarını öğreniyorum. Nasıl anlatabilirim coşkumu? Böyle şeyler okuyunca, öğrenince içimde eksik kalan bir şeyler tamamlanıyor gibi hissediyorum. Hep ait olmam gereken o hayatı ucundan kenarından hissedebiliyorum gibi oluyor. Ama sanırım bu dönem aldığım derslere çalışmaya başlamam gerekecek, o yüzden kitapta bugüne kadar aldığım kadar yol alamamaya başlayacağım.

Kdramalar açısından pek de verimli bir ay olmadı bu arada. Sanırım yazmaktan ve okumaktan aldığım tatmin duygusuyla kdramaların rahatlatıcı ve destek verici kucağını aramadım çok. Spring Fever'a baktım birkaç bölüm, eğlenceliydi, komikti ama bu ara izleyemem gibime geldi bıraktım. Nette Positively Yours çok övülüyordu, ona bakayım dedim. İlk bölümünü bile bitiremedim. Sanki iki başrol de bizim yaşımız biraz artınca ne olsa oynarız demiş de romcomlardan tutan ne kadar formül varsa bir ortaya karışık yapıp, onları da üstüne fırlatmışlar gibiydi. 

Geçen ay başladığım Gimbap and Onigiri'ye devam ettim. Yani cidden sinir krizleri falan geçiriyorum izlerken ve niye izliyorum bilmiyorum ama bir bitsin, anlatacağım. 

4 yıl önce izlemeye başlayıp bıraktığım Thirty-Nine'a bir şans daha vereyim diyerek açtım yine. Bu sefer hem yaşım da tutuyor, belki bağ kurabileceğim bir şeyler anlatabilir dedim. Birkaç bölüm sonra onu da bıraktım. 

Hep izlemek için her şeyin uygun olması, zamanın mükemmel, ortamın mükemmel, benim mükemmel olmam gerekiyor diye kendime engel olup durduğum Empress Ki'yi açtım sonra bir sabah. Amaaan diyerek. İlk bölümün sonlarına kadar geldim, çok da hoşuma gitti ama dile kolay 51 bölümlük kocaman bir maraton bu, insan yola çıkarken cidden bir eli ayağı titriyor. O yüzden ne zaman devam edeceğim bilmiyorum.

Gimbap and Onigiri'nin başrolü olarak izlediğim Akaso Eiji'yi posterinde görünce hevesle açtığım Turn To Me Mukai-kun diye bir Japon dizisi izlemeye çalıştım sonra ama ortam da karakterler de hikaye de pek tuhaftı.

Sonunda yaklaşık 4 ay önce başladığım Cheer Up'a geri döndüm. Bu diziyle ilginç bir ilişkimiz var. En başta hiç varlığından bile haberim yoktu, Netflix'te görünce aaa bu tanıdığım oyuncular zamanında böyle bir dizi mi yapmış diyerek açmıştım ki hiç istekli değildim. Kesin hoşuma gitmeyecek çünkü üniversite dizisi diyerek. 3 bölümü hevesle izlemiştim ooo çok güzel diziymiş bu neden hiçbir yerde bahsedilmiyor allah allah diyerek ama sonra bir soğumuş, bırakmıştım. Sonra aradan zaman geçti, geçen hafta iyi peki diyerek bir daha açtım, yine aynı duygularla peş peşe yuttum bölümlerini, vooooaaa ama çok iyi dizi beee diyerek. 11.bölümün ardından şimdi yine o his geldi üstüme, yine bıraktım. Kısmet.

Bu da böyle bir Şubat olsun. Bol bol okuduğum, yazmayı başarabildiğim, izlediklerimi minicik de olsa çeşitlendirebildiğim ve sonunda hasta düştüğüm. Ama zaten kış karanlığının son ayı da bunun için değil mi?

Sungkyunkwan Scandal {성균관 스캔들} (2010)

 Kim Yun Hee, Joseon dönemi Kore'sinde çok akıllı bir genç kız. Dönemin kadınlara sunduğu şartların ve dayattığı kısıtlamaların aksine k...