6 Mart 2026 Cuma

Xena ile Mitoloji Saati 8 : Xena:TWP 104 - Cradle of Hope


 Xena ve Gabrielle, geçen bölüm Gabrielle'in masumiyetiyle ilgili sınavlardan geçmelerinin üzerine bu bölümde de nehir kenarında bir beşik içinde bebek buluyorlar. Bu bebeğin annesi babasını bulalım diye nehrin ilerisindeki köye doğru çıktıkları yolda da bir grup köylünün asarak öldürmeye çalıştığı bir kadını kurtarıyorlar. Bu kadının adı da Pandora çıkmıyor mu? Yok ama o meşhur olanı değil, onun torunu. Çantasında da meşhur kutuyu taşıyor. Kahramanlarımız ellerinde bir bebek ve yanlarında da içinde insanlığın son umudu kalan kutusuyla Pandora ile bir hana girip, süt istiyorlar. Ama absürdlükler burada da bitmiyor. Ulan biz bu bebeği bir sepet içinde nehirde bulduk, anası babası bunu istiyor olsaydı zaten bebeğin o sepette ne işi vardı da biz şimdi gerisin geri onlara teslim etmeye çalışıyoruz diye düşünmeyen kahramanlarımız bir de bebeği almaya gelen kralın askerleri ile dövüşürken de kralın danışmanı Pandora'nın kutusunu alıp kaçmıyor mu? Bitmedi. Kehanete göre bu bebek kralın tahtını ele geçirecekmiş de, o sebeple kralın danışmanı veriyor gazı krala biz bulalım bunu diye. Bu arada kutu, üstündeki kilit torun Pandora tarafından sıfırlanmadıkça kendi kendine açılıyor diye kahramanlarımız geceyarısından önce kutuyu da kurtarmak zorunda kalmıyor mu? Bölümün yazarı Terence Winter büyük ihtimalle bir yerleri açık yattığı bir gecenin sabahında yazmış bu senaryoyu. Başka açıklaması yok.



25 Eylül 1995'te yayınlanan bu birinci sezonun 4.bölümünün konusunu anlatışımdan anlayabileceğiniz gibi hiç sevmiyorum. Yani benim için izlemesi en eziyet bölümlerden biridir herhalde. Çünkü sadece yapay zeka ile yazdırılmış gibi duran senaryosundan da değil bu duygularım. En ucuz ve çiğ duran bölümlerden de biri çünkü. Her şey ve herkes sanki okul müsameresinde hazırlanan bir sahnede yer alıyormuş gibi.  Hareketlerde de bir mantık yok, senaryoda da bir mantık yok. Aralarda bir şeylerin devamı olması gerekiyormuş, sanki çekilmiş de o kısım sonra kesilmiş gibi falan böyle çok ilginç bir çalışma olmuş bu bölüm. Hayır bir de neredeyse yıllar boyunca her bir bölümün başında gösterilecek olan jenerikte yer alan sahnelerin hemen hepsi bu bölümden. O da ilginç.

Xena, saraydaki Quarter Moon Festivali'nde egzotik dansçı olarak dans ediyor

İşte bahsettiğim duvar resmi

Bölümün sanatsal olarak yaptığı tercihler de kafa karıştırıcı bir yandan. Normalde Xena evrenimizi evet fantastik bir yerde konumlandırıyoruz ama genel hatlarıyla bir Antik Yunan-Roma, milattan önce birinci binle milattan sonra birinci bin arasında bir hava veriyor normalde. Diğer kültürlere girilen özel bölümler de var evet ama onların zaten ne olduğu belli. Bu bölümde bir sepete konulan bebek hikayesiyle başlıyoruz ki çoğumuzun Tevrat'tan bildiği bu hikayenin Mezopotamya kültürlerinde çok daha erken dönemlerde yazılanları da var. Neyse hemen ardından Yunan mitolojisindeki Pandora ile çarpışıyoruz. Mücadelenin geçtiği han ve kralla danışmanı ve onların masaları döşekleri falan hep Ortaçağ Avrupası vibe'ı veriyor. Sonra bir bakıyoruz kralın sarayında öyle orta bir yerde duvarda yarısı dökülmüş bir duvar resmi var, kralın ölen kraliçesi. Kral ona bakıp bakıp üzülüyor, sanki 19.yy.da şatosunda eski karısının tablosuna bakan bir dük gibi. Bu arada o duvar resmi tam olarak yüzyıllar sonra arkeologların Minos ya da Miken saraylarında buldukları gibi duruyor, hani yeni yapılmış gibi değil de yüzyıllar sonra yarısı dökülmüş de diğer yarısını da İngilizler Fransızlar mala ile söküp parça parça müzelerine götürmüşler gibi. Bu kahkaha attıran görüntüyü geçsek bu sefer de Xena'nın saraydaki kızlarla bir dans gösterisi var, hepsi sanki 10.-11.yüzyıllarda bir Arap sarayında meşk ediyor gibi. Ya da Binbir Gece Masalları'ndan bir sahne gibi. Müzik de öyle, danslar da. Hatta kıyafetler de. Hele son kısımda Xena ile Gabrielle'in bebeği birbirlerine fırlatarak kötü adamlarla dövüşmesi akıllara zarar ziyan. Bu senaryoyu yazan Terence Winter, 5 yıl sonrasında efsane dizi Sopranos'ta da tam 25 bölümde yazarlık yapmış. İnanılır gibi değil.

Bebeği ortaya koyup sepeti onun etrafında sıfıra sıfır örmüşler gibi yapmayı nasıl başarmış olabilirler

Neyse bölümün bize tarih ve mitolojiden neler kattığına bakalım. Bahsettiğim gibi elimizdeki ilk hikaye sepet içinde nehre bırakılan bir bebek. Ve bir kehanetin bir kralın tahtını ele geçirecek bu bebekten bahsetmesi üzerine.

Bu tür hikayeler mitolojide ve tarihte genelde daha mütevazi geçmişlere sahip kralların, sonradan krallıklarını daha meşru göstermek için anlatılagelen ve bu kişilikleri daha efsanevi bir temele oturtmak için oluşturulan bir anlatı şekli. Pek çok kahramanın hikayesinde rastlayabiliyoruz bu yüzden.

Bu bronz kafa Sargon'un da
olabilir onun oğlu Naram-sin'in
de olabilir

En erken rastladığımız bu şekildeki hikaye Akkad kralı Sargon'unki. Kendisinin M.Ö.3.binyılda yaşadığını biliyoruz ancak M.Ö.7.yüzyıla ait bir metinde kendi ağzından doğumuna dair şöyle diyor mesela: "Annem baş rahibeydi, babamı tanımadım. (...) Baş rahibe annem beni gizlice doğurdu. Beni sazdan bir sepete koydu, kapağını ziftle kapattı. Beni nehre attı, nehir üzerime yükseldi. Nehir beni yukarı taşıdı ve su çeken Akki'ye götürdü. Su çeken Akki beni oğlu olarak aldı ve büyüttü. Su çeken Akki beni bahçıvanı olarak atadı." Bahçıvanlıktan sonra talihi yaver giden Sargon kral oluyor haliyle.

Sonra benzer bir hikayeye Hindu destanı Mahabharata'da rastlıyoruz. Karna isimli kahramanımızın doğumu da benzer bir şekilde oluyor. Efsaneye göre, Yadava hanedanından Şurasena adında bir kral ve onun Pritha (sonradan Kunti) adında güzel bir genç kızı var. Durvasa adında bir rishi (Vedik bilgin ve kahin), kralı ziyaret ediyor ve sarayda misafir olarak ağırlanıyor. Şurasena, Pritha'dan Durvasa'nın konaklamasının rahat geçmesini sağlamasını istiyor. Ayrılırken, konaklamasından ve Pritha'nın özenli hizmetlerinden memnun kalan Durvasa, ona teşekkür babında Siddha mantrasını vererek, dilediği zaman herhangi bir tanrıdan kendisine bir çocuk vermesini isteyebileceğini söylüyor.

Kahramanımız Karna manyak savaşıyor temalı heykel Rajastan'dan

Genç (ve haliyle tüm bu yaptıklarından yarımakıllı olduğuna kanaat getirdiğim) Pritha meraklanıyor, mantranın gerçekten işe yarayıp yaramayacağını görmek için bir sabah güneş doğarken, kendisine bir oğul vermesi için herhangi bir ilahi Tanrı varlığını çağırabileceği mantrayı başlatıyor. Güneş tanrısı Surya'yı çağırıyor. O da hoop gelip, al sana bir oğlan diyor. Pritha kafası karışmış ve utanmış hissediyor, herkesin ne düşüneceğinden ve ailesini nasıl utandıracağından endişeleniyor. O zamanlar, Vedik uygarlığına göre, bir kız evlenmeden önce çocuk doğurursa, evlenme olasılığı daha düşük olurmuş diye bu yarımakıllı, yeni doğan bebeği yastıklı bir sepete koyup, sarayın yanındaki küçük Aşvanadi nehrine bırakıyor.

Sepet yüze yüze Charmanwati nehrine ulaşıyor ve nehir onu Yamuna Nehri'ne taşıyor. Oradan da ver elini Ganj Nehri'ne ve oradan da Anga krallığına (antik Bengal) ulaşıyor. Orada, bir arabacının karısı olan Radha tarafından bulunuyor ve Radha, bebek Karna'yı kocası Adhiratha Nandana'ya götürüyor. Hemen evlat edinip, ona Vasushena adını veriyorlar. Kendi oğulları gibi büyütüyorlar. Büyürken, evlat edinen ebeveynleri Karna'ya onu bulduklarını ve evlat edindiklerini anlatıyorlar gereksiz bir şekilde. Bu bilgi Karna'yı etkiliyor, terk edildiği için utanıyor ve bu, destan boyunca öz kimlik duygusunu şekillendiren bir tema oluyor.

The Infant Oedipus Revived by the Shepherd Phorbas, Antoine Denis Chaudet, 1810-1818, The Louvre

Bir başka sepetle nehre bırakılan bebek hikayesi değil ama bu bölümümüzdeki gibi bir krala bildirilen bir kehanete göre öldürülmeye çalışılan bir bebeği içeren hikayemiz ise Oedipus'un hikayesi. Xena ile Mitoloji Saati 5 : Xena:TWP 101 - Sins of the Past'ta bahsetmiştik Oedipus'tan.

Oedipus, Tebai kralı ve kraliçesi Laius ve Jocasta'nın oğlu. Bir süredir çocuk sahibi olamayan Laius, Delfi'deki Apollon Kahinine danışıyor. Kahin, Laius'un doğacak herhangi bir oğlunun onu öldüreceğini söylüyor. Bu kehanetin gerçekleşmesini önlemek amacıyla, Jocasta gerçekten bir oğul doğurduğunda, Laius oğlunun ayak bileklerini deldirip birbirine bağlıyor bebek emekleyemesin diye; Jocasta daha sonra çocuğu yakındaki dağda terk etmesi için bir hizmetçiye veriyor. Ancak, Laius'un istediği gibi çocuğu soğuktan ölmeye bırakmak yerine, hizmetçi bebeği Korintli bir çobana veriyor, o da çocuğu başka bir çobana veriyor. Bebek Oedipus, sonunda kendi çocukları olmadığı için Korint kralı ve kraliçesi Polybus ve Merope tarafından evlat ediniliyor. Küçük Oedipus'a, ayak ve bileklerindeki yaralardan kaynaklanan şişlikten dolayı "şişmiş ayak" anlamına gelen bu isim veriliyor haliyle.

Yıllar sonra, sarhoş bir adam Oedipus'a, kral ve kraliçenin biyolojik oğulları olmadığını söylüyor. Oedipus bu haberi ebeveynlerine (Korint kralı ve kraliçesine) söylediğinde onlar bunu reddediyorlar. Oedipus da diğer herkes gibi soluğu Delphi'deki kahinde alıyor. Kahin ona babasını öldürüp annesiyle evlenmeye mahkum olduğunu söylüyor. Her zamanki gibi detay vermeyen kahin manyaklığı. Gerisi de zaten bildiğimiz o trajik hikaye.

The Finding of Moses, Lawrence-Tadema Alma, 1904, Sotheby’s

En bilindik ve popüler olanı ise bu nehre bırakılan sepetteki bebek hikayelerinin Musa peygamberinki herhalde. Zamanın - ki tam olarak bir tarihe oturtulamasa da popüler kültür genellikle M.Ö.1500-1200 arasına konumlandırıyor - Mısır'ında firavun, nüfusları artan Yahudiler başımıza bela olmasın diyerek ne yapayım ne yapayım diye düşünüp, çözümü haydi tüm yeni doğan erkek çocuklarını öldürelim diyerek buluyor. Bunun üzerine Kuran'da şu türden bir şeyler anlatılıyor (diğer kitaplarda ufak tefek farklılıklarla): Annesi Jochebed'e Tanrı tarafından Musa'yı bir tabuta (çeviride kayboluyoruz aldırmayın, sepet işte) koyup, Nil sularına atması emredilir ve böylece onu tamamen Tanrı'nın korumasına bırakır. Firavunun kızı değil, karısı Asiya, Musa'yı Nil sularında yüzerken bulur. Çocuk sahibi olmadıkları için firavunu onu oğulları olarak tutmaya ikna eder.

Buraya kadar öğrendiklerimize bakarsak ortada bir bebeği korumak için sepete koyup, nehre bırakma hikayesi var ama tam olarak hangi noktada başlamış da diğerleri o hikayeyi tekrar edip durmuş belli değil. Neyse.

Dizideki torun Pandora'mız

Bölümdeki bir başka hikayemiz ise Pandora'nın ve kutusunun hikayesi. Bu konuda söylenecek çok şey var ama hem olabildiğince özetlemeye hem de açıklayarak gitmeye çalışacağım.

Hesiod'un yazdığına göre olay şuradan çıkıyor: Prometheus, ateşi tanrılardan çalıp, insanlara hediye ettikten sonra Zeus da gıcık oluyor insanlara, diyor ki diğer tanrılara gelin biz bunların başına bir bela çıkaralım. Bela diye gördüğü de bir kadın yaratmak. Tüm Olimpos tanrıları bir şeyler atıyor karışıma ve topraktan bir kadın yapıveriyorlar genç cadı Sabrina'nın undan erkek yapması gibi. Bu kadını da kendilerinden ateşi çalan Prometheus'un kardeşi Epimetheus'a eş olarak gönderiyorlar. Bu bizim Pandora oluyor tabi, Zeus da Pandora'nın yanına iyice olayları karıştırmak için bir pithos veriyor. Ağzı kapalı bir küp diyelim biz buna. Antik zamanlarda yiyecek içecek koyulan hani alt kısımda dar, ortası geniş, pişmiş topraktan çanak çömlek yani. Bu pithosun içinde de tüm kötülükler var. Pandora da tabiki kadın olduğu ve kadınlar da pek meraklı olduğu için (Antik Yunan erkek dünyasına gözlerimi nasıl devirdiğimi gösteremiyorum size) açıyor çömleğin ağzını ve içindeki tüm kötülükler belalar kaçıveriyor. Dünya artık tüm o kötülüklerle bugünkü bildiğimiz haline gelmiş oluyor yani. Pandora son anda kapağı kapatmayı başardığında içeride bir tek umut kalmış oluyor ve bu yüzden de o zamanda beri deniyor ki insanlar ne olursa olsun hep umuda sahip olacak. 

Pithos dediğimiz şey bu çocuklar, hiç öyle kutu değil yani

Bu hikayede ilk duyduğumdan beri benim aklıma yatmayan bir şey var (sanki her yeri aklıma yatarmış gibi). Çömleğin içinde tüm kötülükler varsa nasıl da umut orada oluyor? Umut kötülüklerden değil ki orada ne işi var? Ya da bu konuda da tıpkı "kutu" konusunda olduğu gibi bir çeviri hatası ile mi karşı karşıyayız? Yüzyıllardır aslında kötülükler diye yazmıyor da dünyanın tüm duyguları falan mı diyordu da yine işgüzar bir Hollandalı çeviri yaparken salladı? Çünkü 16.yüzyılda Rotterdamlı Erasmus abimiz ki kendisi tam olarak tahmin ettiğiniz sisteme adını veren kişi, Hesiod'un Pandora ile ilgili hikayesinin bu kısmını Latince'den çevirirken Yunanca pithos'u hımm bu pyxis'e benziyor diyerek alın size kutu diye yazmak istemiş ve sonra okuyan Avrupalı zeki insanlar da etraflarında hiç pithos görmediklerinden kutudur bu kutu olarak kabul etmişler.

Bu arada bölümde tabiki gerçekten bir kutu olarak yer alıyor Pandora'nın pithos'u. Bildiğimiz tavla kutusu gibi bir dümdüz yatay kutu. Üstünde de Futhark sembolleri, rünler var ki çocukken haliyle hiç dikkatimi çekmemişlerken bugün izlerken kahkaha atmama sebep oldular. Yani Kuzey Avrupa kültürlerine ait olan bu sembollerin en eski örnekleri yamulmuyorsam 9.yüzyıla uzanıyor.

Bu umut konusunda da bu arada dediğim gibi bir çeviri hatası olmasa da algılamada eksiklik olabilir. "Brill's Companion to Hesiod" kitabında da bahsettiği üzere buradaki umut tam olarak o anladığımız sevindirici umut değil de Shawshank Redemption'da da bahsi geçen o aldatıcı beklenti duygusu olabilir. İnsanı yine de umut edip, devam etmeye, nefes almaya, yaşamaya ikna eden o umut duygusu. Pandora'nın kutusunun bize bıraktığı o hediye/lanet de bu umuttur belki işte.

The Making of Pandora, the Niobid Painter yaptı diye düşünülüyor,
yaklaşık M.Ö. 460-450. British Museum

Bölümdeki hikayede karşılaştığımız Pandora'nın ise bu ilk yaratılan Pandora değil, onun torunu olan olduğunu söylemiştim. Şimdi bu ilk yaratılan Pandora ile onun eş olarak gittiği Epimetheus'un bir kızı oluyor, Pyrrha adında. Bu Pyrrha da Teselya kralı Deucalion ile evleniyor ve onların çocuklarından biri bu Pandora kızımız. Bu arada bu Pandora ismi tanrıların armağanı ya da direkt armağan olarak çevriliyor.

Bölümde ayrıca para birimi olarak dinar ismi geçiyor. Ki senaristlerimizin kafasının güzel olduğuna işaret gibi. Çünkü dinar, "denarius" olarak Roma döneminde (M.Ö.211'den itibaren) kullanılan bir birim ama daha popüler olarak bilineni 7.yüzyılda Orta Doğu'da ve İslami kültürlerde ortaya çıkan hali. Antik Yunan'da M.Ö.6.yüzyıldan itibaren drahma isimli bir para biriminden (gümüş yuvarlak bozuk para işte) bahsedebiliriz. Gözle görülür biçimde Antik Yunan'da geçiyor gibi olmasına rağmen Xena senaristlerinin zaten diziyi habire bir Roma dönemine konumlandırmaya çalışmaları bu şekilde ara ara oradan buradan hop hop çıkıveriyor. Sonraki sezonlarda ünlü Julius Caesar'ı bile konuk edeceğiz o derece.

Bölümdeki festivalden anladıkları erkekler sarayda masa başında yer içerken,
Arabistan temalı müzikler eşliğinde dans eden kadınlar

Bir de Quarter Moon Festival diye bir şey oluyor bölümde. Krallıkta kutlanan bu festivalin olduğu gece işte kralın danışmanı askerleriyle sarayda kendilerine ziyafet verip, dansöz oynatıyor. Kültürlerin birbirine karıştığı bu karmaşanın aslı Antik Mısır'da. Yani ismi Quarter Moon Festival olan şey, Antik Mısır'da Osiris'in ölümü ve yeniden doğuşu üzerine yapılan festivallerden biri. Mısırlıların kullandığı takvimde "2 Penip-t 2 Aakhet" tarihi oluyor bu ve bizim yılımızda Temmuz ayının ortası veya sonuna doğru bir zaman denk geliyor gibi. Ama içeriğinde dizideki gibi bir eğlenme şekli olduğunu zannetmiyorum.

Dizideki Lerna krallığı, adeta bir Disney prenses şatosu

Bu bölümde Lerna adı verilen bir krallıkta olduklarını biliyoruz ancak bunu bölümün kendisinden değil, sonraki bölümde Gabrielle'in konuşurken söylediklerinden öğreniyoruz. Modern Myloi köyü yakınlarında, Doğu Mora Yarımadası'nda, Argolik Körfezi'nin batı yakasında yer alan Lerna, Yunan dünyasının en önemli tarih öncesi yerleşim yerlerinden biri. Yerleşim, sadece 5,50 metre yüksekliğinde ve toplam 180 metreye 160 metrelik bir alanı kaplayan alçak bir tepe üzerine yayılmış. Bu tepe, Neolitik dönemden Miken dönemine (MÖ 7. binyılın ortalarından 1. binyıla kadar) yaklaşık 5500 yıl boyunca ardışık yerleşim katmanlarının birikmesiyle oluşmuş. Kalıcı bir yerleşim yeri olarak bu konumun seçilmesinin nedeni, verimli topraklar ve Lerna'nın su kaynakları da dahil olmak üzere bol doğal kaynaklara sahip olması. Ayrıca, denize ve Arcadia dağlarına yakınlığı, sakinlerine deniz ticaret yollarını kontrol etme ve Arcadia'ya geçişi kontrol etme olanağı sağlıyor.

Argolik Körfezi'ndeki Mili köyü yakınlarındaki Lerna, Herakles'in ikinci görevinde öldürdüğü, çok başlı yeraltı su yılanı Lernaean Hydra'ya ev sahipliği yapmasıyla da ünlü. Bölgenin yeryüzü şekilleri ve doğal kaynaklarının ilham verdiği bu efsanelere konu olan güçlü karstik kaynakları mesela varlığını modern zamanlara kadar sürdürmüş.19. yüzyıla gelindiğinde çamur lagününe dönüşen göl ise tamamen yok olmuş.

Lerna'daki bu su kaynaklarını mitolojide Poseidon'un hediye ettiğine inanılıyor. Libya kralının kızları olan 50 Danaid'lerden biri olan Amymone ile işi pişirmesinin üzerine hediye ediyor Poseidon su kaynaklarını. Lerna ayrıca Antik Yunan'da Yeraltı dünyasının bilinen girişlerinden biri. Hatta bu yüzden Demeter onuruna burada Lernaea adı verilen festival de düzenleniyor.

Kralımız Gregor ve ateşlerde çürüyesi danışmanı Nemos

Lerna'nın kralı olarak bölümde King Gregor ile tanışıyoruz. Mitolojide de tarihte de böyle bir krala rastlamıyoruz bulabildiğim kadarıyla. Latince Gregorius'un İngilizce biçimi bu isim, Geç Yunanca bir isim olan Γρηγόριος (Gregorios)'tan geliyor ve "dikkatli, uyanık" anlamına gelen γρήγορος (gregoros) kelimesinden türetilmiş.

Bölümün başlamasıyla birlikte duyduğumuz ilk isim kralın danışmanı Nemos. Belki biraz zorlarsak Yunanca Νεμέσιος (Nemesios) adının Latinleştirilmiş hali olan, Yunan tanrıçası Nemesis'in adından türetilmiştir diyebiliriz. Yunan mitolojisinde Nemesis, intikam ve adaletin kişileştirilmesi olduğuna göre de karakterimizin kötü doğasıyla uyuşan bir isim olmuş. Ya da Latince hiçkimse anlamındaki Nemo olarak da kabul edebiliriz.

Gabrielle ile Ophelia

Sonrasında bebeğimizi kurtarmak için nehre bırakan saray hizmetçisi Ophelia ile onun konuştuğu bir başka saray hizmetçisi Philana ile karşılaşıyoruz. Philana ismi ile gerçekte karşılaşmasak da belki Philinna olarak kabul edersek Yunanca'da "sevgili" anlamına gelen bir sevgi sözcüğü bu. Yunanca φίλος (philos) kelimesinden türemiş ve "arkadaş, sevgili" demek. Bu ismi taşıyan ünlü bir kişi, Makedonya Kralı II. Philip'in üçüncü eşi ve III. Philip Arrhidaeus'un annesi olan Tesalya'daki Larissa'lı Philinna (MÖ 4. yüzyıl). Ophelia ise hepimizin de bildiği gibi Hamlet'in trajik Opheliası olması dışında Yunanca ὠφέλεια (opheleia) kelimesinden türetilmiş ve "yardım, avantaj" anlamına geliyor. Bu, eski bir Yunan ismi olup, şair Jacopo Sannazaro tarafından Arcadia (1480) adlı şiirindeki bir karakter için yeniden keşfedilmiş veya yeniden yaratılmış.

Duyduğumuz bir diğer isim Kastor ya da Castor (anlatırken ikisini de kullanabilirim). Adamlardan birinin ismi olarak kullanılıyor bölümde ama mitolojide aslında çok da önemli bir isim bu. İkizler takımyıldızına ismini veren ikizlerden birinin ismi, Kastor ve Pollux. Yunanca Κάστωρ (Kastor) "üstün olmak, parlamak" anlamına gelen κέκασμαι (kekasmai) kelimesi ile ilişkilendiriliyor. Alternatif olarak, "kunduz" anlamına gelen Yunanca κάστωρ (kastor) kelimesinden türemiş de olabilir deniliyor, ancak Kastor hakkındaki efsanelerde kunduzlardan bahsedilmiyor tabi; kunduz o dönemde Yunanlar için yabancı bir hayvan (sanıyorum o zamanlar Amerika kıtasında yaşıyor olabilirler). Yunan mitolojisinde Kastor, Zeus'un oğlu ve Pollux'un ikiz kardeşi dediğim gibi. İki kardeşi temsil eden İkizler takımyıldızında da bu isimde bir yıldız bulunuyor.

Roma döneminden mermer Castor ve Pollux

Çoğumuz, ortak adlarıyla Dioskuri olarak da bilinen ilahi ikizler Kastor ve Pollux'un öyküsünü bilmeyebilir. Bu Spartalı kahramanlar birçok Yunan mitinde yer alıyor aslında. Jason'ın altın post arayışına katılmışlar, Kalydon yaban domuzu avına gitmişler ve kız kardeşleri Spartalı Helen'i istenmeyen bir talipten kurtarmışlar. Ancak Dioskuriler, benzersiz ölümleri ve ortak öyküleri etrafında oluşan sadık kült ile dikkat çekiyor daha çok.

Castor ve Pollux, güçlü, korkusuz ve yakışıklı genç kahramanların tipik özelliklerinin birçoğunu bünyesinde barındırıyor. İkizler genellikle at üzerinde tasvir edilir ve atlarla ve savaşla güçlü bir şekilde ilişkilendirilirler. Ölümlülere yardıma gelen ilahi bir atlı ikiz çifti kavramı, Hindu mitolojisindeki Aşvin ikizleri ve Litvanya mitolojisindeki Asvieniai ikizleri gibi birçok diğer Hint-Avrupa kültüründe de mevcut.

Kardeşler birbirlerine duydukları karşılıklı sevgi ve saygıyla tanınıyorlar; ayrılmaz en iyi arkadaşlar, birbirlerini destekliyor ve asla tartışmıyorlar. Zamanla, ilişkileri platonik kardeş sevgisinin, askeri yoldaşlığın ve sadakatin ideal bir örneği haline gelmiş oluyor.

İkizler tamamen aynı da değil, her birinin kendine özgü karakter özellikleri var. Castor'un özellikle atlara ve askeri girişimlere karşı bir ilgisi var; yetenekli bir binici ve süvari. Pollux ise gücü, boks yeteneği ve bilgeliğiyle tanınıyor. Kardeşler birlikte birçok önemli maceraya atılırlar mitolojide. Ancak, birçok Yunan mitinde olduğu gibi, birden fazla görünümleri, zaten karmaşık olan Yunan mitolojisi zaman çizelgesine daha fazla kafa karışıklığı katıyor.

Leda and the Swan, Peter Paul Rubens, 1598-1600, Dresden State Art Collection

Dioskurilerin annesi, Aetolia'daki Pleuron Kralı Thestius'un kızı Leda idi. Leda, babasının sarayına sığınan Spartalı Tyndareus ile evleniyor. Tyndareus ve kardeşi Icarius, Sparta'nın yeni taç giymiş kralı Hippocoon tarafından sürgün edilmiş. Kral Thestius, Tyndareus ve Icarius'u ağırladı ve onlar da karşılığında Thestius'un düşmanlarına karşı savunma ve savaşma konusunda yardım teklif ettiler. Sadakatine minnettar kalan Kral Thestius, Tyndareus'a kızı Leda ile evlenmesi için izin verdi. Herakles, Kral Hippocoon'u ve tüm oğullarını öldürdükten sonra Tyndareus ve Leda Sparta'nın kralı ve kraliçesi oldular.

Leda, zamanının en güzel ölümlülerinden biri olarak kabul ediliyordu ve kısa süre sonra bizim pis zampara Zeus'un dikkatini çekti. Zeus, Leda'yı baştan çıkarmak ve onunla birlikte olmak, ayrıca Olimpos Kraliçesi olan karısı Hera'dan sadakatsizliğini gizlemek için zarif bir kuğuya dönüştü. Kuğu kılığına girmiş olan Zeus, Leda'nın kucağına kondu ve peşindeki bir kartaldan korunma bahanesiyle uçtu. Bu ilahi döllenme eylemi, Leda'nın o akşam kocası Tyndareus ile birlikte olmasıyla birleşince, oldukça eşsiz bir gebeliğe yol açtı.

Geleneksel bir doğum yerine, Leda iki yumurta şeklinde doğum yaptı. Her yumurtadan bir ikiz çift çıktı: Bir yumurtadan Castor ve Pollux, diğerinden ise Helen ve Clytaemnestra. Ayrıca, Helen ve Pollux Zeus'un çocuklarıyken, Castor ve Clytaemnestra Tyndareus'un çocuklarıydı. Bu nadir olay, (heteropaternal süperfekundasyon diye bir ismi var ki hey maşallah) bir kadının farklı babalardan ikiz taşıması durumunda meydana gelir ve Herakles'in doğumu gibi diğer mitlerde de görülür. Ancak, mitin daha yaygın bilinen versiyonunda Castor ve Pollux ikiz değil, kız kardeşleriyle birlikte teknik olarak dördüzdür ve sadece biri Zeus'un oğludur; bu da paylaştıkları unvanın tam olarak doğru olmadığını gösterir.

Castor ve Pollux'un en bilinen efsanesi, kız kardeşleri Helen'i kaçıran birinden kurtarmalarıyla ilgilidir. Spartalı Helen, dünyanın en güzel ölümlüsü olarak kabul ediliyordu ve güzelliği Troya Savaşı'nın başlamasında önemli bir rol oynamıştı. Ancak Troyalı Paris tarafından kaçırılmadan önce, Helen henüz çocukken Atinalı ünlü kahraman Theseus tarafından kaçırılmıştı.

Helen'in kaçırılmasının ardından Castor ve Pollux, Spartalı bir ordu toplayıp Atina'ya doğru yürüdüler. Ancak Theseus hâlâ Yeraltı Dünyası'nda hapsedilmişti ve Helen'i annesiyle birlikte Aphidnae'de sakladığını Atina'daki kimseye açıklamamıştı. Yeraltı dünyasında olma sebebi de Theseus'un kardeşine de gidip Persephone'yi kaçırmak istemeleri. Ne kadar gerizekalı erkek varsa Yunan mitlerinde zaten. Eh ama tabi yeraltından bir tanrıçayı eşim yapacağım diye kaçırmaya kalkarsanız, sizi bir güzel enseleyip, hapsederler. Bu sırada ikizler tabi Theseus ile kardeşinin ne haltlar yediklerini bilmeyen Atinalılar'a inanmadılar ve savaş ilan ettiler. Atina kısa sürede ikizlerin eline geçti ve Theseus'un liderliği olmadan Attika'nın geri kalanı da aynı kaderi paylaştı. Sonunda Castor ve Pollux, Helen'i kurtardılar, ancak tatmin olmadılar. Her ikisi de, kız kardeşlerine ve ailelerine yaşattığı sıkıntıdan dolayı Theseus'u cezalandırmak istiyordu. İntikam olarak, Theseus'un annesi Aethra'yı esir aldılar. Aethra, Helen'in hizmetçisi olacak ve Troya Savaşı'nın sonuna kadar onun yanında kalacaktı.

Castor and Pollux, Remigio Cantagallina, 1608, New York Public Library

Bir diğer önemli öyküde Dioskuriler de Argo'nun mürettebatına katılan ve Altın Post'u almak için Jason'la birlikte Kolhis'e yelken açan birçok kahraman arasındaydı. Argonotların isimleri ve mürettebat üyeleri çeşitli kaynaklarda değişme eğiliminde olsa da, Castor ve Pollux tutarlı birkaç üyeden bazıları olarak kalmış. Dioskuriler denizcilikte üstün yeteneklere sahipti ve Argonotlar arasında en iyi denizciler olduklarını birçok kez kanıtladılar. Uzmanlıkları sayesinde Castor ve Pollux, Argo'nun denizde birçok felaketten kurtulmasına yardımcı oldular.

Argo gemisindeki yolculuklarının ardından Dioskuriler, Argonaut arkadaşları Kalydon Prensi Meleager'in önderliğindeki Kalydon yaban domuzu avına da katıldılar. Atalanta ve Meleager sonunda domuzu öldürmeyi başarsalar da, ikizler domuzu at sırtında avlamaları ve domuz yakındaki ağaçlara saklanmasaydı neredeyse öldürücü darbeyi indirmeleriyle tanındılar.


Dioskurilerin, Karadeniz kıyısındaki Pontus bölgesinde Dioskuriler şehrini kurdukları da söylenir. İkizlerin sonunda gökyüzündeki takımyıldızda yerlerini almalarına kadar varan trajik ölüm hikayeleri ise çok manidar. Kız kardeşlerini kaçıranlara karşı bu kadar hiddet dolu olan Dioskuriler, kendileri de ikiz kız kardeşleri kaçırıyor. Hem de başka ikiz kardeşlerle nişanlı olan bu kızları kaçırıp, bir de çocuk sahibi oluyorlar. Haliyle eski nişanlılar bunlara oyun edip, intikam almaya çalışıyor. Sonunda olaylar olaylar ve bunlar birbirine giriyor. Castor ölümcül bir yara alıyor, Pollux da onu kurtarmaya çalışırken yaralanıyor. Castor, Zeus'a yalvarıyor, bak bu senin oğlun hadi ben değilim ama bari onu kurtar. Zeus da bu kardeş sevgisinden pek etkilenip, ikisine yarı ölümlü yarı ölümsüz bir hayat veriyor. İkisini de İkizler takımyıldızına yerleştirerek ayrılmaz yapıyor.

İsim olarak bir de Cynara var bu bölümde. Devedikenleri familyasına ait bir cinsin adından türetilmiş, Yunanca bir "bitki" adı bu; bu cinsin önde gelen üyelerinden biri de mor çiçekli enginar hatta. Muhtemelen Ege Denizi'ndeki Zinara'dan türemiş olabilir isim, bu nedenle aynı zamanda bir "yer" adı olarak da kabul edilir.


Bu bölümde ayrıca Xena'nın ateş üfleme numarasını da ilk defa görüyoruz. Bu bölümde dublör kullanmadan kendisi yapmış bu işi ve çok hoşuna gitmiş olacak ki sonraki pek çok bölümde de yapmaya devam etmiş. Ancak sonra bir bölümde karşısındaki dublörlerden biri yaralanınca yapmayı bırakmış.

Öyleyse daha mantıklı ve düzgün yazılmış bölümlere devam edelim.

28 Şubat 2026 Cumartesi

Previously on Neverland : February Haze


 Son haftasını saçma bir hastalıkla yataklarda geçirmiş olmamın dışında Şubat ayının nasıl geçtiğini anlamadım. Son haftasının nasıl geçtiğini anladım çünkü her bir gününde allahım bugün de mi kötüyüm diyerek yığıldığım yerden tavana bakarak saatleri saydım.

Şubat başlarken aslında hayatımdaki ilklerden biriyle başladı. Liseden beri bir boşluk olarak duran yere diş takıldı. Protez değil, ne deniyordu böyle dişe? İsmini bir türlü aklımda tutamasam da dişçim önerince geçen yıl, haydi olsun bakalım demiştim. Kontroller, filmler, ölçü almalar, vida takmalar derken ancak bu Şubat'ın başını buldu dişin kendisine kavuşmam. Bir yandan çok çok ilgincime giden bir şey olmasının heyecanı vardı üstümde (nasıl yani şimdi ağzımın içinde yapay bir şey hep benimle olacak nasıl yani nasıl yani? Lensleri bile akşam olunca çıkarıyordum yani!?), bir yandan da artık vücudumda işlemeyen o kadar çok şey var ki ağzıma en son diş konulması gereken o yaşa mı geldim diye üstüme çöreklenen o yıkıcı yaşlılık hissi vardı. Mart ayının ilk haftasında bir tane daha takılacak.

Sonraki hafta gelen ilham perileriyle uzun zamandır hiç yazmadığım kadar yazabildim mesela. Harddiskte duran onlarca yarım word dosyasından bir tanesini açtım ve başladım yazmaya. Yıllardır bu kadar iyi hissetmemiştim. Çünkü iki haftamı alsa da en azından bir romanın ilk bölümünü bitirebildim. Büyük ihtimalle geriye dönüp, birkaç bir şeyi daha değiştirmem veya eklemem gerekecek ama olsun, bu haliyle de olsa bir bölüm yazabildim sonuçta. Aynı hevesle ikinci bölüme geçemiyorum ama. Yine tıkandım. Yani her şey aklımda, parmaklarımın ucuna kadar geliyor ama gene o bir türlü yazamama laneti çöktü. Dur bakalım.

Sonra Cey ile buluştuk, yine dizi izlemeye başlayalım dedik. Moon Lovers'ı onun da izlemesini çok istediğimden ona başladık. Bu kdrama izleme işine yeni girdiğim zamanlarda, 2017'nin ortalarında izleyip şurada da anlattığım dizi, içimde yarasıyla kaldığı için ve izlerken ne yaptığım hakkında hiçbir fikrim olmadığından da öyle bir hezeyana kapılmış halde izleyip bitirdiğim için o zamanlar, hep diyordum ki şöyle sakin bir kafayla döneme, oyunculuklara, kostümlere, olaylara, karakterlere, müziklere falan dikkat ederek izleyebilsem keşke. Bu hevesle izlemeye başladık, daha ilk bölümü ancak izleyebildik. Çünkü ben hemen sonrasında hasta oldum.

Aslında yaklaşık bir aydır ofistekiler hasta. İstanbul'a gidip gelmişlerdi ikisi bir şey için, geldiklerinden beri hastalar. Bir türlü iyileşememişlerdi. Bana bulaşmıyordu çünkü normalde bağışıklığım kendimi korumama yetiyor (doğumumdan üniversiteye kadar her hafta hasta olup içtiğim antibiyotikler ve ilaçlar belki de beni bir uzaylı yapmıştır artık). Hatta onlar da şaşkındı bu durumdan, sana nasıl geçmedi bu hastalık diye. Sonunda regl olacağım tarihe denk gelince tepetaklak oldum. Cey ile diziyi izledik, ertesi gün evde hımm regl oluyorum galiba dedim, sonra gecesinde yatakta boğazımda kuruluk oldu, dedim acaba mı? Pazar günü boğazım iyice acıyordu, ama hala umutluydum. Pazartesi sabahı yatakla bütünleşmiştim, beynim zonkluyordu. İşe gidemedim tabi. Yine de birkaç nezle grip hapı yarına beni iyi eder dedim. Salı sabahı hiçbir şey düzelmeyince doktora gittim, dedim bu geçmiyor diğerleri gibi. Doktor beta olmuşsun dedi, dedim o ne? Artık böyle isimler mi veriyoruz griplere? Antibiyotiksiz geçmiyormuş. Bir dolu ilaçla eve dönüp, yatışıma başladım. Ertesi sabah ilaçların da gazıyla ben giderim işe dedim, çıktım ofise gittim erkenden. Ofiste de ilk başta iyi hissediyordum, öğleden sonra bayılacağım zannettim. Neyse ki çok iş yoktu, anlamsızca bulutlanmış kafamla öylece oturdum. Cuma sabahı uyandığımda haftanın başındaki halimden çok daha kötü olmuştum. Sanki gece boyu kafes dövüşü turnuvasındaymışım da her yerimi kırıp, geri birleştirmişler gibi bir vücutla ve okyanus dalgaları fışırdayan bir kafayla ne yapacağımı bilemedim. Ama bu desen bana çok tanıdık gelmişti. Lanet olası covid'de de aynen böyle olmuştu. Önce boğaz kötü, başka bir yerinde pek bir şey yok, sonra bir gün iyileşiyor gibi oluyorsun, ardından nakavt ediyor. Tamı tamına aynısını oldu. Ama bunun adı betaymış.

O yüzden bu son bir haftadır evde saçma sapan günler harcamış oldum. Elimi ayağımı oynatamıyordum, bugün pazar hala pek de iyi değilim ama yapacak bir şey yok. Oh ne güzel kanepede yatıp, bir dolu izlemek istediğim şeyi izlerim dedim önce mesela doktordan dönünce. Ama sonra fark ettim ki yatarken de rahat değildim, her yerim sızlıyordu, kollarım uyuşuyordu, bacaklarımda sinirler çekiliyor gibi oluyordu. Yine de Bridgerton'ın 4.sezonunun kalan yarısını izleyip bitirebildim. Xena'nın ilk sezonundan 3 bölüm izleyebildim. The Woman King(2022)'i izlemeye çalıştım.. Aşırı merak ettiğim bir filmdi ve lütfen izleyebileceğim gibi olsun lütfen diye düşünüyordum ki yarısından sonrasını izleyemedim. Rahatsız eden şeyleri hissettiğim anda kapattım. Mr.Car and the Knights Templar[Pan Samochodzik i templariusze](2023) diye bir film eklemişim listeme mesela ona bakayım o zaman dedim. O da pek sıkıcı çıktı. Hasta yatmadan önce de Agatha Christie's Seven Dials'ı bitirmiştim, anlattım şurada. Ondan önce de bir akşam bir delilik yapıp, Ölümlü Dünya(2018)'yı açtım, izledim. Bunca yıldır izlediklerimi hesaba katarsak böyle bir filmi (Türk filmini) açıp izlemeye kendimi ikna etmemin ne kadar zor olduğunu tahmin edebiliriz. Yine de yapabildim. Ve eğlendim. Eğlenebildiğim için de mutlu oldum. Demek ki o kadar da tuhaf ve sorunlu değilmişim, ben de normal olabilirmişim dedim. İkincisini de izlemek istedim o hızla ama sanırım o da ayrı bir ikna sürecine ihtiyaç duyacak. A Tourist's Guide to Love(2023) diye bir film de izledim, onu da şurada anlattım.

Sonra kitaplığımdaki kitapları gözden geçireyim, geniş çaplı bir temizliğe girişeyim diye çıktığım yolda bir yandan da kitap okumaya geri dönebildiğim bir ay oldu bu. Aslında Ocak ayında bu yılın ilk kitabını almıştım elime ama onu bitirebilmek Şubat'a kısmet olunca onun verdiği gazla devam edebildim. Ocak'ta başladığım Amin Maalouf'un Doğu'nun Limanları'nı bitirdim önce. Sonra Pınar Ülgen'in Kadınlar ve Cadılar'ını aldım elime ki aman yarabbi, düşman başına. Tam olarak şöyle dedim:

Verilecek yıldız bile yok. Ne diyeceğimi de bilemiyorum. Şaka olmalı herhalde bu kitap. Gerçi kitap bile denilebilir mi bilmiyorum. Aynı yazarın ki kendisi bir akademisyenmiş de aynı zamanda, Orta Çağ Avrupa'sında Kölelik kitabını ve Orta Çağ Avrupa Tarihi kitaplarını da almışım daha önce. Her defasında Orta Çağ Avrupası ile ilgili hem de Türkiye'den bir yazardan kitap görüyorum diye sevinip alıyorum. Her seferinde de aynı hataya düşüyorum. Oysa ne kadar hevesle almıştım bu kitapları. Diğer ikisinde de aynı sorunlar vardı. Belirli bir anlatımın olmaması, konu başlıklarına öylesine bölünmüş görünmesi, belli bir çizgiyi takip etmemesi gibi. Sanki üniversitede bir derse ait dönem boyunca hazırlanan ödevleri peş peşe bölümler diye sıralamış hissi veren bir dizim. Evet bu halde bile olsalar, diğer iki kitabı azimle okumuştum. Çünkü en sevdiğim dönemlerden birini ve hevesle hakkında ne olursa olsun öğrenmek istediğim dönemlerden birini anlatıyorlardı.
Ama bu kitapta artık okunabilecek hiçbir durum yok. Kitabı elimde tutarken çığlık atmak istedim o derece. Sinirden duvarlara vurmak istedim. Paramı gerçekten geri istiyorum ya. Yeditepe Yayınevi'nden şu elimde tuttuğum şeyin parasını geri istiyorum. Diğer kitaplar için dedim ya ödevlerin bir araya getirilmişi diye, hah işte bu kitap o bile değil. Tez konusunu öğrenen öğrenci bilgisayarı açıp, google'a konuyu yazıp arattığında karşısına çıkan her şeyi kopyalayıp bir word'e yapıştırmış, sonra da aralara rastgele sayfalara bölüm başlıkları atmış. Yayınevi de bunu kapalı bir zarfta alıp, hiç açmadan basmış. Tabi üstüne de ilgi çekici bir başlık atarak. Sinirden elim titriyor.

Sonra mecburen kendimi sakinleştirmek ve kitaplara olan inancımı yenileyebilmek adına Morihei Ueshiba'nın Barış Sanatı:Aikido kitabını aldım elime ve bir gün oturup güneşin vurduğu camın önüne, bir yarım saat içinde okuyup bitirdim. 


Şimdi de güzel güzel İsenbike Togan'ın Tarih ve Kurgu'sundaki makaleleri okuyorum. Aşırı mutlu oluyorum okurken, Orta Asya ve doğunun uzak taraflarındaki göçebe kültürün en güzel yüzyıllarını, Cengiz Han'ı, Moğollar'ı, Türk boylarını öğreniyorum. Nasıl anlatabilirim coşkumu? Böyle şeyler okuyunca, öğrenince içimde eksik kalan bir şeyler tamamlanıyor gibi hissediyorum. Hep ait olmam gereken o hayatı ucundan kenarından hissedebiliyorum gibi oluyor. Ama sanırım bu dönem aldığım derslere çalışmaya başlamam gerekecek, o yüzden kitapta bugüne kadar aldığım kadar yol alamamaya başlayacağım.

Kdramalar açısından pek de verimli bir ay olmadı bu arada. Sanırım yazmaktan ve okumaktan aldığım tatmin duygusuyla kdramaların rahatlatıcı ve destek verici kucağını aramadım çok. Spring Fever'a baktım birkaç bölüm, eğlenceliydi, komikti ama bu ara izleyemem gibime geldi bıraktım. Nette Positively Yours çok övülüyordu, ona bakayım dedim. İlk bölümünü bile bitiremedim. Sanki iki başrol de bizim yaşımız biraz artınca ne olsa oynarız demiş de romcomlardan tutan ne kadar formül varsa bir ortaya karışık yapıp, onları da üstüne fırlatmışlar gibiydi. 

Geçen ay başladığım Gimbap and Onigiri'ye devam ettim. Yani cidden sinir krizleri falan geçiriyorum izlerken ve niye izliyorum bilmiyorum ama bir bitsin, anlatacağım. 

4 yıl önce izlemeye başlayıp bıraktığım Thirty-Nine'a bir şans daha vereyim diyerek açtım yine. Bu sefer hem yaşım da tutuyor, belki bağ kurabileceğim bir şeyler anlatabilir dedim. Birkaç bölüm sonra onu da bıraktım. 

Hep izlemek için her şeyin uygun olması, zamanın mükemmel, ortamın mükemmel, benim mükemmel olmam gerekiyor diye kendime engel olup durduğum Empress Ki'yi açtım sonra bir sabah. Amaaan diyerek. İlk bölümün sonlarına kadar geldim, çok da hoşuma gitti ama dile kolay 51 bölümlük kocaman bir maraton bu, insan yola çıkarken cidden bir eli ayağı titriyor. O yüzden ne zaman devam edeceğim bilmiyorum.

Gimbap and Onigiri'nin başrolü olarak izlediğim Akaso Eiji'yi posterinde görünce hevesle açtığım Turn To Me Mukai-kun diye bir Japon dizisi izlemeye çalıştım sonra ama ortam da karakterler de hikaye de pek tuhaftı.

Sonunda yaklaşık 4 ay önce başladığım Cheer Up'a geri döndüm. Bu diziyle ilginç bir ilişkimiz var. En başta hiç varlığından bile haberim yoktu, Netflix'te görünce aaa bu tanıdığım oyuncular zamanında böyle bir dizi mi yapmış diyerek açmıştım ki hiç istekli değildim. Kesin hoşuma gitmeyecek çünkü üniversite dizisi diyerek. 3 bölümü hevesle izlemiştim ooo çok güzel diziymiş bu neden hiçbir yerde bahsedilmiyor allah allah diyerek ama sonra bir soğumuş, bırakmıştım. Sonra aradan zaman geçti, geçen hafta iyi peki diyerek bir daha açtım, yine aynı duygularla peş peşe yuttum bölümlerini, vooooaaa ama çok iyi dizi beee diyerek. 11.bölümün ardından şimdi yine o his geldi üstüme, yine bıraktım. Kısmet.

Bu da böyle bir Şubat olsun. Bol bol okuduğum, yazmayı başarabildiğim, izlediklerimi minicik de olsa çeşitlendirebildiğim ve sonunda hasta düştüğüm. Ama zaten kış karanlığının son ayı da bunun için değil mi?

26 Şubat 2026 Perşembe

Xena ile Mitoloji Saati 7 : Xena:TWP 103 - Dreamworker


Xena ve Gabrielle bu bölümde nerede olduklarını bilmediğimiz bir ormanda odun toplamaya çıkmış halde karşımızdalar. Gabrielle, Xena'nın kılıcıyla oynarken gelen geçen yolculardan haraç toplayan ya da onları soyan hırsız çetesi beliriyor. Bu yine çirkin görünüşlü adamlar topluluğunu Xena tabi bir güzel haklarken yan taraftaki çalıların ardından iki kapüşonlu adamın onları izlediğiniz görüyoruz. Gabrielle'in toyluğuna ve masumluğuna ağızları sulanan bu iki tip, haydi bunu alalım da Morpheus'un gelini olsun diyorlar. Bu orman içinden sonra kahramanlarımızı bu sefer de bir köye girmiş buluyoruz ki neresi olduğu yine belirtilmiyor. Bu köyde dolanırlarken Gabrielle kaçırılıyor, Xena da onu bulabilmek için yaşlı ve kör bir amcadan yardım alıyor. Morpheus'un rahiplerinin kaçırdığı Gabrielle elini kana bulayınca sonsuza kadar gelini olacağından Xena buna engel olmak için bir rüyalar alemi gibi bir şeye giriyor ve en büyük korkularıyla yüzleşerek Gabrielle'i bulmaya ve kurtarmaya çalışıyor.



18 Eylül 1995 günü yayınlanan bu ilk sezonun 3.bölümü, favorilerim arasında olmasa da hayatım boyunca aklımda tutup, faydalandığım hayatta kalmanın kuralları sahnesinden ötürü kalbimdeki yeri yine de başkadır. Xena, kendini savunmak için ille de kendisi gibi kılıçla savaşabilmeyi öğrenmesi gerektiğinde ısrar eden Gabrielle'e şu ünlü konuşmayı yapar:

“All right. The rules of survival. Number one. If you can run, run. 
Number two. If you can’t run-- surrender, and then run. 
Number three. If you’re outnumbered, let them fight each other, while you run. 
Number four--” 
Gabrielle “Wait-- More running?”
“No. Four is where you talk your way out of it, and I know you can do that. It’s wisdom before weapons, Gabrielle. The moment you pick up a sword, you become a target. And the moment you kill...Everything changes. Everything.”


Daha bu ilk sahneden de anlayabileceğimiz gibi Dreamworker bölümü Xena'nın felsefesine ilişkin ilk en büyük bölümlerden biri. Öldürmenin ve bunun insanı nasıl değiştirdiğine dair, hayatta kalmanın illa ki öldürmekle olmayacağına dair ve Xena'nın rüyalar aleminde en büyük korkusu olarak kendi eski benliğiyle yüzleşmesinden de anlaşılabileceği gibi insanın geçmişiyle ve olduğu tüm kişilikleriyle barışması gerektiğine dair çok güzel mesajları ve üzerine düşünülecek çok derin konuları olan bir bölüm. Özellikle sonraki sezonlardaki birçok bölümde de işleyecekleri yin-yang felsefesine de bir selam çakan bir bölüm bu. Xena'nın kendi karanlığını kabul etmesi ve dahası ondan yararlanabilmesinin mümkün olduğunu göstermeleri gibi bizim de her aydınlığın içinde bir karanlık ve her karanlığın içinde de bir aydınlık olabileceğini, ancak bu ikisinin içimizde barış ve uyum içinde var olduğu sürece bizim de dengede olabileceğimizi anlatan bir bölüm.
Zamanın bütçesiyle ancak bu kadar bir Rüyalar Alemi oluyor

Ayrıca sonraki 6 sene boyunca ikonikleşecek ve tüm Xena ve Gabrielle karakterlerinin asıl hikayesini oluşturan temellerin çakıldığı bir bölüm olması açısından da önemli. Xena'nın o meşhur göğüs ortasında taşıdığı hançeri edinişini izliyoruz mesela. Gabrielle'in kılıç sallamayan ve insan öldürmeyen bir savaşçı olarak ortaya çıkışına sebep olan temelleri çakışını izliyoruz sonra. Xena'nın Gabrielle'i kabul ettiğini ve ona önem verdiğini görüyoruz. Gabrielle'in ikisine de yolculukları boyunca yol gösterecek olan ahlaki ve manevi pusulasının ortaya çıkışına şahit oluyoruz.
Dediğim gibi kahramanlarımızın bu bölümün ilk sahnesinde de sonraki köy sahnesinde de nerede olduklarına dair bir isim geçmiyor. Ancak bir önceki bölümde şu aşağıdaki haritayı yapmıştım ve teorik olarak o işaretlediğim noktanın yakınlarında olduklarını varsayabiliriz:


Whoosh.org'daki yazılı senaryo ile çekilen senaryo arasındaki değişikliklerden bahsedildiği bölümde yazdığına göre Xena ve Gabrielle bölümün başında Antidoticus isimli bir köye gitmeye çalışıyorlarmış. Bunun için de Mystic Mountains'ı geçecek bir yol arıyorlarmış. O köyde de Three Graea adı verilen kahinlerle buluşacaklarmış. Tabi çekilen kısımda bunlar çıkarılmış. Antidoticus ismi hiçbir haritada yok ki pek de yer ismi gibi değil. Mystic Mountains da çok genel geçer bir ifade olduğundan mitolojide ya da antik Yunan'da bunun referansını bulmak pek mümkün değil. 
Antonio Canova (1757 – 1822) tarafından yapılan Üç Cazibe, Victoria ve Albert Müzesi'nden.

Three Graea dedikleri de aslında three graces olarak geçen üç cazibe tanrıçası. Hesiod'un Theogony'sine göre isimleri Aglaea, Euphrosyne ve Thalia. Zeus ile (Oceanus'un kızı olan) Eurynome'nin kızları oluyorlar. Bunların genellikle mitolojideki işlevleri Olimpos tanrılarının bir festivali eğlencesi falan olacaksa o zaman oralarda yer almaları. Afrodit ile ve çoğunlukla Hera ile ilişkilendiriliyorlar. Artemis ve Apollo ile de şarkı söyleyip, dans edilen ortamlarda yer alıyorlar. Tapınım olarak genellikle diğer tanrı ve tanrıçaların mabetlerinde onlara da yer bulunuyor ancak kendilerine ait de birçok kült merkezleri var. En eski tapınım yerlerinden biri Paros da dahil olmak üzere Kiklad Adaları. En önemli tapınakları olarak kabul edilen tapınak, kültlerinin kökeninin orası olduğu düşünülen Boeotia'daki Orkhomenos'taki tapınak. Ayrıca Hermione, Sparta ve Elis'te de bunlara adanmış tapınaklar var.
Ayrıca köydeki dükkandayken sanırım bir muhabbet sırasında şey konusu geçiyor. Kılıç için çeliğin İskender Bey'in Arnavutluk'taki mağaralarından geldiği gibi bir şeyler diyorlar sanki yanlış anlamadıysam. Ama tabi bu yerin coğrafi dedektifliğimizde bir önemi yok.
Şimdi bu bilgilere dayanarak bir tahmin yürütmeye çalışırsam şöyle oluyor: Önceki bölümde Melitea'dalar, sonraki bölümde de Lerna'da olacaklarını biliyorum, bu iki yer arasında bu Üç Cazibe tanrıçalarının tapınaklarından hangisi yer alıyor? Tabiki Boeotia'daki Orkhomenos'taki tapınak. Öyleyse haritamızda, yukarıdaki ilk iki yıldız arasında bir yerlerde olmaları gerekiyor.


Hikayemizin asıl konusunu oluşturan şey ise Morpheus'un rahipleri ve onun için aradıkları gelin. Morpheus'u hemen herkes Matrix'teki haliyle biliyor sanırım ama ondan çoook önce mitolojinin kapı gibi bir Morpheus'u vardı. Morpheus, rüya ruhları ve aynı zamanda kardeşler olan Oneiroi'nin bir parçası. Sadece o, tanrıların ve kralların rüyalarını etkileme yeteneğine sahip olduğu için Morpheus onların lideriydi. Kardeşleri ise insanlığın geri kalanını ziyaret ederdi. Tanrıların habercisi olduğundan kralların rüyalarında insan kılığında görünürdü. Uyku tanrısı Hynos'un oğluydu ve rüyaların tanrısıydı. Morpheus ismi, şekillendirici veya kalıpçı anlamına geliyor, çünkü uyuyana görünen rüyaları şekillendiriyor veya biçimlendiriyor.
Iliad'da, Morpheus genellikle Zeus'un Agamemnon'a gönderdiği isimsiz rüya ruhu olarak anılır. Şiirin bir noktasında Zeus, Achilleus'a zafer kazandırmak ister. Bunu yapmak için Agamemnon'un aşağılayıcı bir yenilgiye uğraması gerekir. Bu nedenle Zeus, Agamemnon'u felaketle sonuçlanacak bir strateji hatası yapmaya sevk eden sahte bir umut rüyası iletmesi için Morpheus'u gönderir.
Morpheus Awakening as Iris Draws Near - René-Antoine Houasse (1645-1710)


Başka bir Yunan mitinde, gökkuşağı tanrıçası ve tanrıların bir diğer habercisi olan Iris, Morpheus'u Hera'nın emrini yerine getirmek üzere çağırır. Tanrıların kraliçesi Hera, Morpheus'tan Ceyx'in ölüm haberini Alcyone'ye iletmesini ister. Ovid, Metamorfozlar adlı eserinde, Iris'in uyuyan tanrıyı uyandırıp emrini iletmesini anlatan bu miti anlatır. Bu sahne, sanat eserlerinde de baya bir popüler açıkçası.
Yunan mitolojisinde Morpheus'un evi, yeraltı dünyasındaki Erebus'ta. Babası ve kardeşleriyle birlikte yaşadığı evin kapıları, davetsiz misafirlere en kötü kabuslarını gösteren canavarlar tarafından korunuyor. Morpheus'un uyuduğu mağara (ve bu tanrı zamanının çoğunu uyuyarak geçiriyor haliyle) haşhaş tohumlarıyla dolu. Antik Yunan'da haşhaş tohumları ağrı kesici olarak kullanılıyordu, ancak yan etkisi yoğun uyuşukluktu. Morfin ilacı yaratıldığında, Morpheus'un adı uyku verici güçleri ve çağrışımları nedeniyle bunun için kullanılmış yani.
Morphée, Jean Antoine Houdon, 1777. Louvre Müzesi'nden.

Rüyalar Diyarı'nın ayrıca iki kapısı olduğu söylenir - biri fildişinden, diğeri boynuzdan. Antik Yunan'da fildişi "ἐλέφας" aldatmayla "ἐλεφαίρομαι", boynuz ise "κέρας" gerçekle "κραίνω" ilişkilendirilirmiş.
Yani Morpheus'a ait mitlerin hiçbirinde ona adanan bir gelin veya masumiyetini kaybetmemiş genç kızların seçilmesi ile ilgili bir şeyler yok. Senaristlerimizin yine mükemmel hayalgüçlerini çalıştırdıkları bir bölüm bu.
Sözde Morpheus rahibi Manus

Bölümde görünen karakterlerin isimlerine göz atacak olursak, ilk karşılaştığımız isim Manus. Morpheus'un rahibi olarak görünüyor. Mitolojiye ait bir isim değil, aksine Latince. Sanırım tıpta da el ya da elin bir kısmı için kullanılıyor. Çünkü İtalyanca'da da İspanyolca'da da mano=el demek. İkisi de Latince'den çarparak çıktıkları için mantıklı.
Eski bir Mystic olan kör amca Elkton

Sonraki karşılaştığımız isim, eski bir mistik olan kör adam Elkton'ın ismi. Amerika'daki pek çok kentin kasabanın ismi olan bu isim de Yunan mitolojimizde geçmiyor.
Ardından Xena'nın rüyalar aleminde eskiden öldürdüğü insanlarla karşılaşmaya başlıyoruz ve ilk karşılaştığımız Mesmer isminde bir adam oluyor. Mesmer ismini öncelikle "mesmerizm"e adını veren ve 18.yüzyılda yaşamış hekim Franz Anton Mesmer'de görüyoruz. Yani bir Alman kökenli isim diyebilir miyiz? Behindthename'e göre diyebiliriz. Hatta şöyle de diyor web sitesi: "Orta Yüksek Almanca'da "bıçak" anlamına gelen messer kelimesinden türetilmiş, bıçak yapımcısı için kullanılan meslek adıdır. Bu adı taşıyan ünlü isimlerden biri, "hayvan manyetizmi" teorisiyle tanınan ve bu teori daha sonra hipnoz alanına dahil edilen Alman doktor Franz Mesmer'dir (1734-1815)." Yani yine bulamadık mı mitolojide?
Ardından bir başka ölü, Baruch ile karşı karşıya geliyoruz ki bunu daha araştırmadan bile Alman diyesim geldi, neyse. Bunun için de şöyle yazıyor: İbranice בָּרוּך (Baruḵ) isminden gelir ve "mübarek" anlamına gelir. Eski Ahit'te bu, peygamber Yeremya'nın kâtibi ve yardımcısı olarak görev yapan bir arkadaşının adıdır. Deuterokanonik ('İkinci bir kanona ait, onunla ilgili veya onu oluşturan' demekmiş ki woow) Baruh Kitabı'nın onun tarafından yazıldığı varsayılır. Ünlü bir taşıyıcısı ise Hollandalı-Yahudi rasyonalist filozof Baruh Spinoza'dır (1632-1677). Hah şimdi burada Spinoza'yı hatırlayanlar el kaldırsın! Hani geçenlerde bahsettiğim Irvin D.Yalom'un kitabındaki Spinoza bu. (şurada)
Baruch isimli bu hayalet Xena'ya iki kardeşinin isimlerini söylüyor sonra. Septim ve Valius. Latince'de septem=yedi sayısı anlamına geliyor ama Septim uydurma olmuş. Valius da her ne kadar pek Latince ve karizmatik bir isimmiş gibi dursa da Litvanyaca. Ya da Litvanca. Litvanya'da konuşulan dile ne denildiğini bugüne kadar hiç merak etmemiştim. Neyse. Bu soyadını taşıyan bir ressam bile var ama sözlüğe göre irade demekmiş.
Ardından Dolas geliyor. Senaristlerin böyle habire Latince, İspanyolca falan esintili isimler uydurma çabası takdire şayan aslında. Neyse. Bu isim de mitolojide yok ama sözlüğe göre İskoç dilinde oyuncak bebek demekmiş. Ama belki "dolos"tan yola çıkarsak Antik Yunanca δόλος (dolos) kelimesinden türetilmiş dersek ve kelimenin tam anlamıyla "yem" anlamına gelebilir; mecazi olarak ise "aldatma, hile, ihanet, kurnazlık" anlamını taşır. Klasik mitolojide bu, kurnazlık ve hilekarlığın kişileştirilmiş hali olan, titan Prometheus'un çırağının adıydı. Dolas, kardeşi Linius'tan bahsediyor bu sırada. Ki Linius kelimesi de yine Litvanyalıların dilinde keten anlamına geliyor. Senaristlerin arasında Litvanyalı mı vardır nedir?
En büyük korkusunun korkunun kendisi olduğunu anlayan Harry Potter gibi
Xena da en büyük korkusunun içindeki karanlık yanı, yani aslında ta kendisi olduğunu anlıyor

Bu arada kör adamın Xena'yı rüyalar alemine sokmak için kullandığı yağın ismi N'Kama yağı olarak geçiyor bölümde. İlk bakışta ulan acaba Yeni Zelanda'da çektikleri için oradaki şeylerden mi ilham aldılar diye düşünüyor insan ama bu isimde gerçekten bir yağ ya da bileşen yok. Çok aşırı alakasız ama Monduone N'Kama diye eski bir futbolcu var, yaşına bakılırsa bölümün yayınlandığı dönemde hala aktif futbol yaşamı sürüyor ya da yeni sonlanmış olabilir. Kendisi Zaireli imiş, Zaire diye bir ülke yok şu anda. Çok anlayamadım olan biteni ama sanırım Kongo Demokratik Cumhuriyeti'nin eski isimlerinden biriymiş ya da bir süre oranın içerisinde yer alan bir ülkeymiş. Neyse zaten N'kama ismine baktıkça daha da çok Afrikalı gibi gelmeye başladı, mantıklı. Ama Xena dünyamız için değil.
Ardından Gothos isimli bir hayalet ile karşılaşıyoruz. Haliyle Latince "Gotlar" demek oluyor. Bir başta Latince esintili isim daha.,
Sonunda Termin ile yüz yüze geliyoruz. Xena'nın öldürdüğü ilk adam bu. Xena'nın dark side'a giden yolunun ilk taşı. Latince terminus'tan türetilmiş diyebiliriz çünkü Almanca'da termin tam olarak randevu, son tarih gibi anlamlara sahip. Terminus Latince'de "sınır, hudut, son" anlamına geliyor. Aynı zamanda Roma'nın sınır tanrısının adı. Bu, sınırların tanrısının bayramı olan Terminalia, 23 Şubat'ta kutlanırmış. Bu, Romalıların 1 Mart'ta yeni yılı kutlamalarından önceki son dini bayram günü oluyor. Böylece dini yılın son noktasını işaret ediyormuş. Terminus'un Yunan mitolojisinde karşılığı yok, ancak Charon sınırların Yunan tanrısı, tıpkı Terminus'un Roma mitolojisinde sınırların tanrısı olması gibi. İskandinav mitolojisindeki karşılığı ise Heimdall dersem sanırım daha çok ışıklar yanacak.

O zaman umutla bir sonraki bölümümüz "Cradle of Hope"a doğru yol alalım kahramanlarımızla birlikte.

22 Şubat 2026 Pazar

A Tourist's Guide to Love (2023)


 Büyük bir seyahat acentesinde çalışan Amanda Riley, 5 yıllık sevgilisiyle sürpriz bir şekilde ayrılık yaşamasının ardından Vietnam'da bir haftalık bir turda bulur kendini. Amanda'nin acentesi Vietnam'daki bir turizm şirketini satın almadan önce bir saha araştırması tarzında bir şey yapması için aslında gönderir Amanda'yı ama bu yaşadığı ayrılık da uzaklaşmak ve kafa dağıtmak için sebep olur işte. Amanda Vietnam'da 5-6 kişilik sevimli bir tur grubuyla ve grubun rehberi Sinh ile çok değişik bir hafta geçirir. Bir haftanın sonunda hem kendisini, hem de görmediği bir dünyayı bir keşfeder.


A Tourist's Guide to Love, konusundan da anlaşılabileceği gibi bir iki saatliğine karşısına oturup, pek de bir şey düşünmeden, sevimli sevimli izleyip, vakit geçirmelik bir film. Böyle filmleri açarken hiçbir beklentimiz olmaz genellikle. Ne ile karşılaşacağımızı, ne izleyeceğimizi hemen hemen biliriz. Ha arada bazıları çıkar beklentinin çok üstünde bir şey sunar. O filmler de zaten sonradan klasik mertebesine yükselir. Bu film ise beklentinin bile altında kalmayı başarabilenlerden. Halbuki karşısına geçerken gerçekten umutluydum ben. Başroldeki Rachael Leigh Cook'u büyük ihtimalle o da ben de 10'lu yaşlarda olduğumuzdan beri ilk defa görme şansı yakalamıştım ve bu kadar az izleyip de bu kadar sevdiğimi düşündüğüm az oyuncu var. Vietnam'da geçiyordu film sonra, hem de bir turist kafilesine Vietnam'ı gezdirmekle ilgiliydi az çok. Vietnam aşırı ama aşırı merak ettiğim ülkelerden birisi, bu yüzden de ayrıca bir heyecanlanmıştım. Vietnam'da geçen bir romcom izleyecektim. Tamam bir Netflix yapımıydı ve az önce de dediğim gibi bu tür filmleri gördüğünüzde ne az çok ne düzeyde bir şey izleyeceğinizi tahmin edebilirdiniz. Ama ben yine umutluydum.



Kötü müydü peki film? Hayır. Yani kötü veya iyi denilebilecek bir şey yoktu. Çok tuhaf aslında. Filmin süresi tam olarak 1 saat 34 dakika yazıyor mesela ama izleyip bitirdiğimde beş dakika falan geçti diye düşündüm. O kadar zamanın nasıl geçtiğini anlamadım çünkü hiçbir şey anlatılmamış gibiydi. Bir buçuk saat boyunca ne Vietnam'ı güzelce görebildim, ne kültürünü doğasını şehirlerini algılayabildim, ne de bir romantik bir şeyler izleyebildim gibi hissettim. Esas kahramanımızın hikayenin başından sonuna bir yolculuğu olması gerekir ya mesela, kahramanın yolculuğu denir ya hani, hah işte öyle bir şey olmadı. Amanda Riley'nin kişiliğinde ya da düşüncelerinde bir değişiklik göremedik, çünkü en başta bize o kadar bir karakter vermediler. Tur rehberi Sinh ile aralarında romantik bir şeyler olması gerekiyordu güya, yani filme göre oldu tabi ama hikaye anlamında bunu gerektirecek hiçbir şey yoktu mesela. Kimya da yoktu, çekim de yoktu. Sinh'i oynayan Scott Ly'ı ilk defa gördüm, kendisi Vietnamlı bir oyuncuymuş, adam kendi başına çok hoş. Eh Rachael Leigh Cook'u da dedim ya hem çok severim hem de beğenirim ama ikisinin birbiriyle alakası yoktu. Zaten Rachael'ın filmdeki hiç kimseyle alakası yokmuş gibiydi, çok tuhaftı. Böyle onu kağıttan kesmişiz de filmin içine koymuşuz gibiydi.


Sadece yan karakterleri izlemesi keyifliydi film boyunca. En başta pek karikatürize olacaklar gibi gelmişti görünce, film boyunca da zaten onlara önem vermedi film ama ekranda yer aldıkları minik sürelerde bence tur ekibindeki diğer 6 kişinin ayrı ayrı hikayeleri bile çok daha iyiydi.


Dediğim gibi insan bu tür filmlerden ne bekleyeceğini biliyor evet ama bu kadar olmayan bir şey de beklemiyor ya. En azından Vietnam'ı göreydim azıcık ya.

20 Şubat 2026 Cuma

Agatha Christie's Seven Dials (2026) - 3 Bölümlük Mini Dizi


 1925 yılında, Britanyamız'ın yine sevimli bir malikanesinde bir partideyiz. Lady Caterham ve kızı Lady Eileen'in büyük ama eski evindeki bu partide, önemli ticaret insanları ve dışişlerinin tüm bürokratları varken biri ölü bulunuyor. Dışişleri çalışan Gerry Wade'in ölümü kayıtlara çok uyku ilacı içip, yanlışlıkla zehirlenme olarak geçse de genç Lady Eileen, bu neredeyse evleneceği adamın ölümünün hiçbir türlü kaza olamayacağını biliyor. Başlıyor ipuçlarını kovalamaya. Genç bir lady olarak ondan beklenen davranışların dışında şeyler yapan Bundle'in (Eileen'in dizide herkes tarafından söylenen lakabı bu) bu tehlikeli serüvende yolu soruşturmayı yürüten Scotland Yard dedektifi Battle ile de kesişiyor. Gerry Wade'in ölümünün peşinde Bundle'le birlikte biz de başlıyoruz 1920 model arabalarda hız yapmaya, trenlerde koşturmaya ve mum ışığıyla aydınlatılan şatolarda gece vakti hırsız kovalamaya.

Agatha Christie'nin 1929'da "Seven Dials Mystery" adıyla yayınlanan kitabından uyarlanan mini dizi 15 Ocak'ta Netflix'te yayınlandı. Uyarlanan diyorum ama aslında ne kadar uyarlama denilebilir buna bilemedim. Yani "uyarlama" kelimesi sinema tv sektöründe tam olarak neyi ifade ediyor, ona göre konuşmak lazım.

Christie'nin bu hikayesinden haberim yoktu dizinin tanıtım haberlerini görene kadar. Zaten Neverland'de de daha önce, yıllar önce, bahsetmiştim pek de ilgimi çekmesine rağmen hemen hemen hiç okumadığımdan Christie'yi.

Çok fazla okudum dersem yalan olur bu noktada, çünkü her ne kadar çok merak etsem de Poirot hikayelerini, Christie'nin kendisi ve yaşamı beni oldum olası daha çok etkilemiş, daha çok cezbetmiştir. İlk defa gazetenin verdiği bir çizgi roman ile tanımıştım Agatha Christie'yi. On Küçük Zenci hikayesinin çizgi romanı. Kafası Antik Mısır, Eski Yunan, Sümer, Babil hayalleriyle, dolaplarda bulduğu eski dergilerdeki hayalet hikayeleriyle ve Maltepe Pazarı'ndan eve bir şekilde ulaşmış bilim dergilerinin eski sayılarındaki hiç bilmediği bilim alanlarının, çalışmalarının ışıltılarıyla dolu bir çocuk olarak o dedektif hikayesindense yazan teyzenin 85 yıla yayılan hayatı daha ilgi çekiciydi. En çok yapmak istediğim iki - hatta üç - şeyi yapıyor (yapmış) ve dibine kadar yaşıyordu bu beyaz saçlı teyze. Arkeolojik kazılarda dört dönmüş, hikayeler yazmış (ve kitapları çılgınca satıyor) ve seyahat edip durmuştu. Aman yarabbi ne müthiş bir hayattı benim için o zaman. Tabi bu elementleri dışında bir dolu kötülüğü de vardı, babasını küçükken kaybetmişti Agatha, iki dünya savaşı yaşamış ve cepheden gelen yaralı askerlerle ilgilenmişti, 36 yaşındayken kocası başka bir kadına aşık olduğu için onu terk etmişti. Ama yine de hiçbir zaman her şey tam anlamıyla kötü gitmemişti onun için. 40 yaşındayken arkeolog Max Mallowan ile evlenmiş ve o dönemde, arkeolojinin çılgın çağında o en deli höyükleri görme şansı olmuştu (Max Mallowan isminin arkeoloji veya tarihle ilgilenen biri için neler ifade ettiğini tahmin edin.). Bir de dışarıdan bakınca çok gizemli, heyecanlı, maceralı görünüyordu hayatı. Bir kere 10 günlüğüne İngiltere'de, evinin oralarda ortadan kayboluşu hikayesi, bir de İstanbul'da Pera Palas'ta kaldı mı kalmadı mı gizemi vardı. Dedim ya, en az yazdığı dedektiflik hikayeleri kadar ilginçti Agatha teyzenin hayatı.
2017'de "Agatha Christie'den Doğu Ekspresinde Cinayet"i anlatırkan tam olarak böyle yazmışım. Styles'taki Esrarengiz Vaka ve On Küçük Zenci ile birlikte böylece bu yaşıma kadar sadece üç Christie kitabı okumuş oluyorum. Uyarlamalarından da 2017 yapımı "Murder on The Orient Express"'i, 2023 yapımı "A Haunting in Venice"i ve 2022 yapımı "Death on The Nile"ı izledim. Hem konuları bu kadar ilgimi çeken, hem de kolayca tüketilebilip, keyifle eğlendiren hikayeler olmasına rağmen yine de bu kadar az okumuş-görmüş olmam çok ilginç.

Neyse. Bu seferki uyarlamamıza gelelim. Prodüksiyonun 1920ler için seçtiği bu sarımsı, bej, tozlu renk paleti insanın üzerinde sanki bir dedektiflik ya da cinayet gizemi hikayesi değil de üzgün bir dram izliyormuş hissi uyandırıyor. Bu yüzden hikayenin eğlenceli olduğu ya da komiklik yaptığı durumlarda - ki aslında çoğunluğu böyle - izlediğimiz şey ile anlatılan şeyin uyumsuzluğun beynimiz hiçbir şeyi olması gereken biçimde algılayamıyor. Karakterlerimizin hiçbir yaşanan duruma ait duyguyu doğru iletememesi de hiçbir konunun üzerinde duramamamıza sebep oluyor. Haliyle hikayeye dahil olamıyoruz. Ama bunun sorumlusunun tam olarak oyuncular olmadığını da düşünüyorum. Sanki kamera arkasındaki ekip ve oyuncular aslında güzel bir şeyler çekmişler de, görüntüleri verdikleri yerdeki düzenleme ekibi içine etmiş gibi. Hadi basalım sarı bej filtreyi ohh mis, demişler. Bir de bol bol kesmişler görüntüleri gibi, çoğu sahnede sanki o sahnede olan şeylere dair başka sahneler varmış gibi referanslar hissediyoruz ama aslında öyle şeylerin olmadığını fark ettiğimizde hikayede oluşan boşlukları neyle dolduracağımızı bilemiyoruz.

Yukarıda da dedim ya uyarlama denilebilir mi buna diye, hah işte o durumun sebebi de şöyle: İzlerken çoğu yerde, hatta hemen hemen her yerinde hikayenin hımm bunu Christie böyle yazmamıştır dedim. Bu kesin böyle değildir kitapta ya da orijinalinde böyle bir şey olmamıştır, bu şekilde olmamıştır derken buldum kendimi. İzlemeden önce hikaye hakkında hiçbir fikrim olmamasına rağmen böyle düşünebilmem büyük oranda geçtiği dönemin tarihine ve Christie'nin hikayelerine aşina olmaktan kaynaklanıyor ama tabi iki kitabını okumakla hocası mı oldum, yok. Demem o ki, izlerken bu kadar şüphelere düşmem sebepsiz değilmiş. Açıp kitabın içeriğine şöyle bir bakınca bile hikayenin ve neredeyse tümden değişmiş olduğunu gördüm. Bence kötü yönde bir değişiklik değildi açıkçası. Bu haliyle karakterler de daha ilginç olmuş bence. Mesela ana karakterimiz Bundle'ın kitaplarda tarif edildiğinin aksine görüntüde bir genç kadın olması en başta tuhafıma gitse de sonra çok takdir ettim. Ya da kitaptakinden farklı olarak Bundle'ın annesiyle birlikte yer alıyor olması, eh tabi bu annenin bir de Helena Bonham Carter olması çok keyifli bir durumdu.


Yine de bu noktada sevgili Helenamız için şunu da demeden geçemeyeceğim. Gençliğinde oynadığı hiçbir filmi, diziyi doğru düzgün izlemedim ama sanki 50'sinden sonra nerede görünse hep kendisi gibi görünüyor. Yani artık rol yapmıyor, düpedüz kameraların karşısına kendi saçı başı makyajıyla çıkıp, yazılan replikleri sanki yazılmış gibi değil de onun içinden öyle gelmiş gibi söylüyor. Bir yandan aşırı doğal görünüyor, karşımda kurgu bir hikaye izlediğimi unutuveriyorum. Sanki gerçekten ekranda o karakter varmış gibi oluyor. Ama işte dediğim gibi, bu karakter artık o yazılan karakter değil de Helena Bonham Carter olmuş oluyor. Bir de aynı durumdaki Martin Freeman var tabi. Sherlock'taki Watson olduğundan beri adam nereden kafasını uzatsa aynı insan. Aynı duruş, aynı bakış, aynı konuşma. Bilmiyorum belki de ben kendisini o kadar fazla yerde izlemediğim için, kişisel izleme tercihlerimin türü ve konuları belirli olduğundan böyle görüyorumdur.


Bir şaşırdığım - yukarıda da bir çıt bahsettiğim - konu da ana karakterimiz Bundle'ı oynayan ve burada ilk defa gördüğüm Mia McKenna-Bruce. Biraz yüzeysel gibi geleceğim şimdi düşündüklerimi yazınca ama sonuçta öyle düşündüm. Mia kızımız ilk bakışta insana hiç de öyle dikkat çekici gelmiyor, yani sinema-tv dünyası için insanın ilk tepkisi bu olur ya ister istemez, karşımızda beliren insanların bir şeyleriyle dikkatleri toplayabilmesini bekleriz. Mia'nın ilk intibası 12 yaşında dümdüz ve her şeye karışan bir çocuk olması. Halbuki hikayemizdeki Bundle karakteri herkesin aklına ve cevvalliğine hayran olduğu, her daim harekete geçip, fiziksel pek çok şeyi gözünü kırpmadan gerçekleştiren, ayrıca da dikkat çekici bir genç hanım olarak sunuluyor. O yüzden ilk sahnelerde, ilk bölümün ilk yarısında falan gözümün gördüğü ile hikayenin sunduğu arasında beynim gidip geldi. Ama sonra izledikçe bu şekilde bir seçim yapılmış olması çok hoşuma gitti. Çünkü Mia McKenna-Bruce, alabildiğine normal, doğal ve hepimiz gibi bir kız olarak görünüyordu. Ve bu haliyle tüm o maceraların ortasına bodoslama dalıyordu. Minicikti, parıltısızdı ama kendinden emindi, gözüpekti ve parladığına inanıyordu. Çok hoşuma gitti.




Bu iki başrolümüz dışındaki diğer karakterlerin hemen hepsi bildiğimiz ve klişe Agatha Christie karakterleri. O yüzden onlara hayat veren oyuncular sadece temiz birer iş yapmakla kalmış, üstüne koyabilecekleri pek bir şeyler yok haliyle.

Christie'nin bu hikayesi yayınlandığı dönemde oldukça kötü eleştiriler almış. Nette biraz araştırınca direkt bu ifadelerle karşılaşıyorsunuz. Kitaptan oldukça uzaklaşılmış ve çoğu şey değiştirilmiş olsa da, dizinin hikayesinde de o zamanlar kitabın eleştirildiği şeyler yine karşımıza çıkıyor. Mesela bu Seven Dials meselesi. Tamamen amaçsız ve karikatürize bir rol oynuyor bu topluluk hikayede. Hani elinde çok iyi bir malzeme varmış da tüm olay aslında oymuş gibi başlayıp, hiç kullanmıyor o malzemeyi. Saçma bir parodi olarak kalıyor gizli topluluk da, seven dials konusu da.

İzlerken insanı sıksa da, kendi adıma umut verici ve keşke şöyle olsaydı diye heyecanla umut ettiğim bir dizi oldu bu. Başından sonuna lütfen iyi olsun lütfen iyi olsun diye umut ederek devam ettim izlemeye çünkü böyle bir hikayenin ve kadronun gerçekten iyi olup, işe yaramasına ve tutmasına ihtiyacım vardı. Son kısmında devam edeceklermiş gibi bitirmeleri de çeken ve hazırlayan ekibin de bunu umduklarının göstergesi. Ama işte, dedim ya, sanki en son görüntüleri düzenleyen odadaki birileri her şeyin içine etmiş gibi.

Xena ile Mitoloji Saati 8 : Xena:TWP 104 - Cradle of Hope

 Xena ve Gabrielle, geçen bölüm Gabrielle'in masumiyetiyle ilgili sınavlardan geçmelerinin üzerine bu bölümde de nehir kenarında bir beş...