22 Şubat 2026 Pazar

A Tourist's Guide to Love (2023)


 Büyük bir seyahat acentesinde çalışan Amanda Riley, 5 yıllık sevgilisiyle sürpriz bir şekilde ayrılık yaşamasının ardından Vietnam'da bir haftalık bir turda bulur kendini. Amanda'nin acentesi Vietnam'daki bir turizm şirketini satın almadan önce bir saha araştırması tarzında bir şey yapması için aslında gönderir Amanda'yı ama bu yaşadığı ayrılık da uzaklaşmak ve kafa dağıtmak için sebep olur işte. Amanda Vietnam'da 5-6 kişilik sevimli bir tur grubuyla ve grubun rehberi Sinh ile çok değişik bir hafta geçirir. Bir haftanın sonunda hem kendisini, hem de görmediği bir dünyayı bir keşfeder.


A Tourist's Guide to Love, konusundan da anlaşılabileceği gibi bir iki saatliğine karşısına oturup, pek de bir şey düşünmeden, sevimli sevimli izleyip, vakit geçirmelik bir film. Böyle filmleri açarken hiçbir beklentimiz olmaz genellikle. Ne ile karşılaşacağımızı, ne izleyeceğimizi hemen hemen biliriz. Ha arada bazıları çıkar beklentinin çok üstünde bir şey sunar. O filmler de zaten sonradan klasik mertebesine yükselir. Bu film ise beklentinin bile altında kalmayı başarabilenlerden. Halbuki karşısına geçerken gerçekten umutluydum ben. Başroldeki Rachael Leigh Cook'u büyük ihtimalle o da ben de 10'lu yaşlarda olduğumuzdan beri ilk defa görme şansı yakalamıştım ve bu kadar az izleyip de bu kadar sevdiğimi düşündüğüm az oyuncu var. Vietnam'da geçiyordu film sonra, hem de bir turist kafilesine Vietnam'ı gezdirmekle ilgiliydi az çok. Vietnam aşırı ama aşırı merak ettiğim ülkelerden birisi, bu yüzden de ayrıca bir heyecanlanmıştım. Vietnam'da geçen bir romcom izleyecektim. Tamam bir Netflix yapımıydı ve az önce de dediğim gibi bu tür filmleri gördüğünüzde ne az çok ne düzeyde bir şey izleyeceğinizi tahmin edebilirdiniz. Ama ben yine umutluydum.



Kötü müydü peki film? Hayır. Yani kötü veya iyi denilebilecek bir şey yoktu. Çok tuhaf aslında. Filmin süresi tam olarak 1 saat 34 dakika yazıyor mesela ama izleyip bitirdiğimde beş dakika falan geçti diye düşündüm. O kadar zamanın nasıl geçtiğini anlamadım çünkü hiçbir şey anlatılmamış gibiydi. Bir buçuk saat boyunca ne Vietnam'ı güzelce görebildim, ne kültürünü doğasını şehirlerini algılayabildim, ne de bir romantik bir şeyler izleyebildim gibi hissettim. Esas kahramanımızın hikayenin başından sonuna bir yolculuğu olması gerekir ya mesela, kahramanın yolculuğu denir ya hani, hah işte öyle bir şey olmadı. Amanda Riley'nin kişiliğinde ya da düşüncelerinde bir değişiklik göremedik, çünkü en başta bize o kadar bir karakter vermediler. Tur rehberi Sinh ile aralarında romantik bir şeyler olması gerekiyordu güya, yani filme göre oldu tabi ama hikaye anlamında bunu gerektirecek hiçbir şey yoktu mesela. Kimya da yoktu, çekim de yoktu. Sinh'i oynayan Scott Ly'ı ilk defa gördüm, kendisi Vietnamlı bir oyuncuymuş, adam kendi başına çok hoş. Eh Rachael Leigh Cook'u da dedim ya hem çok severim hem de beğenirim ama ikisinin birbiriyle alakası yoktu. Zaten Rachael'ın filmdeki hiç kimseyle alakası yokmuş gibiydi, çok tuhaftı. Böyle onu kağıttan kesmişiz de filmin içine koymuşuz gibiydi.


Sadece yan karakterleri izlemesi keyifliydi film boyunca. En başta pek karikatürize olacaklar gibi gelmişti görünce, film boyunca da zaten onlara önem vermedi film ama ekranda yer aldıkları minik sürelerde bence tur ekibindeki diğer 6 kişinin ayrı ayrı hikayeleri bile çok daha iyiydi.


Dediğim gibi insan bu tür filmlerden ne bekleyeceğini biliyor evet ama bu kadar olmayan bir şey de beklemiyor ya. En azından Vietnam'ı göreydim azıcık ya.

20 Şubat 2026 Cuma

Agatha Christie's Seven Dials (2026) - 3 Bölümlük Mini Dizi


 1925 yılında, Britanyamız'ın yine sevimli bir malikanesinde bir partideyiz. Lady Caterham ve kızı Lady Eileen'in büyük ama eski evindeki bu partide, önemli ticaret insanları ve dışişlerinin tüm bürokratları varken biri ölü bulunuyor. Dışişleri çalışan Gerry Wade'in ölümü kayıtlara çok uyku ilacı içip, yanlışlıkla zehirlenme olarak geçse de genç Lady Eileen, bu neredeyse evleneceği adamın ölümünün hiçbir türlü kaza olamayacağını biliyor. Başlıyor ipuçlarını kovalamaya. Genç bir lady olarak ondan beklenen davranışların dışında şeyler yapan Bundle'in (Eileen'in dizide herkes tarafından söylenen lakabı bu) bu tehlikeli serüvende yolu soruşturmayı yürüten Scotland Yard dedektifi Battle ile de kesişiyor. Gerry Wade'in ölümünün peşinde Bundle'le birlikte biz de başlıyoruz 1920 model arabalarda hız yapmaya, trenlerde koşturmaya ve mum ışığıyla aydınlatılan şatolarda gece vakti hırsız kovalamaya.

Agatha Christie'nin 1929'da "Seven Dials Mystery" adıyla yayınlanan kitabından uyarlanan mini dizi 15 Ocak'ta Netflix'te yayınlandı. Uyarlanan diyorum ama aslında ne kadar uyarlama denilebilir buna bilemedim. Yani "uyarlama" kelimesi sinema tv sektöründe tam olarak neyi ifade ediyor, ona göre konuşmak lazım.

Christie'nin bu hikayesinden haberim yoktu dizinin tanıtım haberlerini görene kadar. Zaten Neverland'de de daha önce, yıllar önce, bahsetmiştim pek de ilgimi çekmesine rağmen hemen hemen hiç okumadığımdan Christie'yi.

Çok fazla okudum dersem yalan olur bu noktada, çünkü her ne kadar çok merak etsem de Poirot hikayelerini, Christie'nin kendisi ve yaşamı beni oldum olası daha çok etkilemiş, daha çok cezbetmiştir. İlk defa gazetenin verdiği bir çizgi roman ile tanımıştım Agatha Christie'yi. On Küçük Zenci hikayesinin çizgi romanı. Kafası Antik Mısır, Eski Yunan, Sümer, Babil hayalleriyle, dolaplarda bulduğu eski dergilerdeki hayalet hikayeleriyle ve Maltepe Pazarı'ndan eve bir şekilde ulaşmış bilim dergilerinin eski sayılarındaki hiç bilmediği bilim alanlarının, çalışmalarının ışıltılarıyla dolu bir çocuk olarak o dedektif hikayesindense yazan teyzenin 85 yıla yayılan hayatı daha ilgi çekiciydi. En çok yapmak istediğim iki - hatta üç - şeyi yapıyor (yapmış) ve dibine kadar yaşıyordu bu beyaz saçlı teyze. Arkeolojik kazılarda dört dönmüş, hikayeler yazmış (ve kitapları çılgınca satıyor) ve seyahat edip durmuştu. Aman yarabbi ne müthiş bir hayattı benim için o zaman. Tabi bu elementleri dışında bir dolu kötülüğü de vardı, babasını küçükken kaybetmişti Agatha, iki dünya savaşı yaşamış ve cepheden gelen yaralı askerlerle ilgilenmişti, 36 yaşındayken kocası başka bir kadına aşık olduğu için onu terk etmişti. Ama yine de hiçbir zaman her şey tam anlamıyla kötü gitmemişti onun için. 40 yaşındayken arkeolog Max Mallowan ile evlenmiş ve o dönemde, arkeolojinin çılgın çağında o en deli höyükleri görme şansı olmuştu (Max Mallowan isminin arkeoloji veya tarihle ilgilenen biri için neler ifade ettiğini tahmin edin.). Bir de dışarıdan bakınca çok gizemli, heyecanlı, maceralı görünüyordu hayatı. Bir kere 10 günlüğüne İngiltere'de, evinin oralarda ortadan kayboluşu hikayesi, bir de İstanbul'da Pera Palas'ta kaldı mı kalmadı mı gizemi vardı. Dedim ya, en az yazdığı dedektiflik hikayeleri kadar ilginçti Agatha teyzenin hayatı.
2017'de "Agatha Christie'den Doğu Ekspresinde Cinayet"i anlatırkan tam olarak böyle yazmışım. Styles'taki Esrarengiz Vaka ve On Küçük Zenci ile birlikte böylece bu yaşıma kadar sadece üç Christie kitabı okumuş oluyorum. Uyarlamalarından da 2017 yapımı "Murder on The Orient Express"'i, 2023 yapımı "A Haunting in Venice"i ve 2022 yapımı "Death on The Nile"ı izledim. Hem konuları bu kadar ilgimi çeken, hem de kolayca tüketilebilip, keyifle eğlendiren hikayeler olmasına rağmen yine de bu kadar az okumuş-görmüş olmam çok ilginç.

Neyse. Bu seferki uyarlamamıza gelelim. Prodüksiyonun 1920ler için seçtiği bu sarımsı, bej, tozlu renk paleti insanın üzerinde sanki bir dedektiflik ya da cinayet gizemi hikayesi değil de üzgün bir dram izliyormuş hissi uyandırıyor. Bu yüzden hikayenin eğlenceli olduğu ya da komiklik yaptığı durumlarda - ki aslında çoğunluğu böyle - izlediğimiz şey ile anlatılan şeyin uyumsuzluğun beynimiz hiçbir şeyi olması gereken biçimde algılayamıyor. Karakterlerimizin hiçbir yaşanan duruma ait duyguyu doğru iletememesi de hiçbir konunun üzerinde duramamamıza sebep oluyor. Haliyle hikayeye dahil olamıyoruz. Ama bunun sorumlusunun tam olarak oyuncular olmadığını da düşünüyorum. Sanki kamera arkasındaki ekip ve oyuncular aslında güzel bir şeyler çekmişler de, görüntüleri verdikleri yerdeki düzenleme ekibi içine etmiş gibi. Hadi basalım sarı bej filtreyi ohh mis, demişler. Bir de bol bol kesmişler görüntüleri gibi, çoğu sahnede sanki o sahnede olan şeylere dair başka sahneler varmış gibi referanslar hissediyoruz ama aslında öyle şeylerin olmadığını fark ettiğimizde hikayede oluşan boşlukları neyle dolduracağımızı bilemiyoruz.

Yukarıda da dedim ya uyarlama denilebilir mi buna diye, hah işte o durumun sebebi de şöyle: İzlerken çoğu yerde, hatta hemen hemen her yerinde hikayenin hımm bunu Christie böyle yazmamıştır dedim. Bu kesin böyle değildir kitapta ya da orijinalinde böyle bir şey olmamıştır, bu şekilde olmamıştır derken buldum kendimi. İzlemeden önce hikaye hakkında hiçbir fikrim olmamasına rağmen böyle düşünebilmem büyük oranda geçtiği dönemin tarihine ve Christie'nin hikayelerine aşina olmaktan kaynaklanıyor ama tabi iki kitabını okumakla hocası mı oldum, yok. Demem o ki, izlerken bu kadar şüphelere düşmem sebepsiz değilmiş. Açıp kitabın içeriğine şöyle bir bakınca bile hikayenin ve neredeyse tümden değişmiş olduğunu gördüm. Bence kötü yönde bir değişiklik değildi açıkçası. Bu haliyle karakterler de daha ilginç olmuş bence. Mesela ana karakterimiz Bundle'ın kitaplarda tarif edildiğinin aksine görüntüde bir genç kadın olması en başta tuhafıma gitse de sonra çok takdir ettim. Ya da kitaptakinden farklı olarak Bundle'ın annesiyle birlikte yer alıyor olması, eh tabi bu annenin bir de Helena Bonham Carter olması çok keyifli bir durumdu.


Yine de bu noktada sevgili Helenamız için şunu da demeden geçemeyeceğim. Gençliğinde oynadığı hiçbir filmi, diziyi doğru düzgün izlemedim ama sanki 50'sinden sonra nerede görünse hep kendisi gibi görünüyor. Yani artık rol yapmıyor, düpedüz kameraların karşısına kendi saçı başı makyajıyla çıkıp, yazılan replikleri sanki yazılmış gibi değil de onun içinden öyle gelmiş gibi söylüyor. Bir yandan aşırı doğal görünüyor, karşımda kurgu bir hikaye izlediğimi unutuveriyorum. Sanki gerçekten ekranda o karakter varmış gibi oluyor. Ama işte dediğim gibi, bu karakter artık o yazılan karakter değil de Helena Bonham Carter olmuş oluyor. Bir de aynı durumdaki Martin Freeman var tabi. Sherlock'taki Watson olduğundan beri adam nereden kafasını uzatsa aynı insan. Aynı duruş, aynı bakış, aynı konuşma. Bilmiyorum belki de ben kendisini o kadar fazla yerde izlemediğim için, kişisel izleme tercihlerimin türü ve konuları belirli olduğundan böyle görüyorumdur.


Bir şaşırdığım - yukarıda da bir çıt bahsettiğim - konu da ana karakterimiz Bundle'ı oynayan ve burada ilk defa gördüğüm Mia McKenna-Bruce. Biraz yüzeysel gibi geleceğim şimdi düşündüklerimi yazınca ama sonuçta öyle düşündüm. Mia kızımız ilk bakışta insana hiç de öyle dikkat çekici gelmiyor, yani sinema-tv dünyası için insanın ilk tepkisi bu olur ya ister istemez, karşımızda beliren insanların bir şeyleriyle dikkatleri toplayabilmesini bekleriz. Mia'nın ilk intibası 12 yaşında dümdüz ve her şeye karışan bir çocuk olması. Halbuki hikayemizdeki Bundle karakteri herkesin aklına ve cevvalliğine hayran olduğu, her daim harekete geçip, fiziksel pek çok şeyi gözünü kırpmadan gerçekleştiren, ayrıca da dikkat çekici bir genç hanım olarak sunuluyor. O yüzden ilk sahnelerde, ilk bölümün ilk yarısında falan gözümün gördüğü ile hikayenin sunduğu arasında beynim gidip geldi. Ama sonra izledikçe bu şekilde bir seçim yapılmış olması çok hoşuma gitti. Çünkü Mia McKenna-Bruce, alabildiğine normal, doğal ve hepimiz gibi bir kız olarak görünüyordu. Ve bu haliyle tüm o maceraların ortasına bodoslama dalıyordu. Minicikti, parıltısızdı ama kendinden emindi, gözüpekti ve parladığına inanıyordu. Çok hoşuma gitti.




Bu iki başrolümüz dışındaki diğer karakterlerin hemen hepsi bildiğimiz ve klişe Agatha Christie karakterleri. O yüzden onlara hayat veren oyuncular sadece temiz birer iş yapmakla kalmış, üstüne koyabilecekleri pek bir şeyler yok haliyle.

Christie'nin bu hikayesi yayınlandığı dönemde oldukça kötü eleştiriler almış. Nette biraz araştırınca direkt bu ifadelerle karşılaşıyorsunuz. Kitaptan oldukça uzaklaşılmış ve çoğu şey değiştirilmiş olsa da, dizinin hikayesinde de o zamanlar kitabın eleştirildiği şeyler yine karşımıza çıkıyor. Mesela bu Seven Dials meselesi. Tamamen amaçsız ve karikatürize bir rol oynuyor bu topluluk hikayede. Hani elinde çok iyi bir malzeme varmış da tüm olay aslında oymuş gibi başlayıp, hiç kullanmıyor o malzemeyi. Saçma bir parodi olarak kalıyor gizli topluluk da, seven dials konusu da.

İzlerken insanı sıksa da, kendi adıma umut verici ve keşke şöyle olsaydı diye heyecanla umut ettiğim bir dizi oldu bu. Başından sonuna lütfen iyi olsun lütfen iyi olsun diye umut ederek devam ettim izlemeye çünkü böyle bir hikayenin ve kadronun gerçekten iyi olup, işe yaramasına ve tutmasına ihtiyacım vardı. Son kısmında devam edeceklermiş gibi bitirmeleri de çeken ve hazırlayan ekibin de bunu umduklarının göstergesi. Ama işte, dedim ya, sanki en son görüntüleri düzenleyen odadaki birileri her şeyin içine etmiş gibi.

17 Şubat 2026 Salı

YAŞ ETTİ...15! (ve 17 Şubat'lar)



"I think I've discovered the secret of life - you just hang around until you get used to it."


15 yıl. Hayatımda hiç bu kadar uzun süre tutunduğum bir şey oldu mu sanmıyorum. Yani her şeyden zaman zaman soğudum, vazgeçtim, yarı yolda elimden bıraktım, başka bir şeyler aldım yanıma. Ama Neverland'i - 2013'ün sonundan 2014'ün yarısına kadar olan karanlık dönem dışında - hiç bırakmadım. Her ay olmasa da, bazı yıllar bir iki kere bile zar zor yazsam da, yine de yazdım. Şimdi düşünüyorum da 15 yıl önce o Şubat günü romanlarımı yazmaya başlasaydım ve bu şekilde 15 yıl boyunca her ay bir şeyler ekleseydim, şimdiye kim bilir kaç kitap yazmış olurdum. Olsun. Buraya yazarak da bir şeyler üretmiş oldum sonuçta. 15 yıldır yaşamıma tanıklık eden bir tablo gibi, bir kitap gibi burası da.

Çok tuhaf. Yazacak hiçbir şey gelmiyor aklıma. Takvime bakıp da ayın 17'si olduğunu gördüğümde düşündüğüm onca şey, bu beyaz sayfayı açınca uçtu gitti. Zaten sanırım en son 5 yıl önce 17 Şubat'ı kutlamışım gibi görünmesinin bir sebebi de bu. Ne diyeceğimi bilememek. Artık kimsenin okumadığını bildiğim bir yerde, kendi kendime kalmışım ve kendime konuşuyormuşum gibi hissettiğim için belki de. Öyle bir dünyada bulduk ki kendimizi, artık kimse bir şey okumuyor. Yazmak hiçbir şey ifade etmiyor. Herkes sadece saniyelik videoları parmağıyla kaydırıp duruyor. Ben yapmıyorum. Evet, ben bunu yapmıyorum. Ve tam da bu yüzden, yine ait olamadığım bir dünyanın içinde bocalıyorum. Ben video izlemeyi sevmiyorum. Film izlemeyi, dizi izlemeyi tabiki seviyorum ve ne kadar sevdiğimin kanıtı da tam burada, Neverland'de. Ama o elimizle kaydırdığımız videolardan nefret ediyorum. Çünkü çok çabuk geçiyor gözümün önünden görüntüler, hiçbir şey yakalayamıyorum, algılayamıyorum. Durdurup, uzun uzun bakmam gerekiyor. Bu dünya nasıl bu hale geldi? Ne zaman oldu bu? Bunu da anlayamıyorum.

O yüzden burada böyle kendi kendime konuşmak bana iyi geliyor. Yazmak, bana her zaman iyi gelmiştir zaten. Eskiden bir iki yorum yazan olurdu mesela, böyle ayda bir, yılda bir üstüme minicik bir okuyan vaaar sevinci çöreklenirdi. Bir gmail hesabı olmayanların yazmasını engelle ayarını yaptığımdan beri tek bir yorum bile gelmedi. Üzülmedim ama ilgincime gitti. Sonra da sorgulamayı bıraktım zaten. Bu ayarı da can sıkıntısından yapmamıştım halbuki. Çok fazla spam yorum gelmeye başlamıştı, hani şu falanca doktora gittim bunu çözdü siz de şu numarayı arayın diye yazan bir dolu mesaj. Yine kendimi tekrarlıyorum gibi olacak ama bu nasıl bir dünya oldu böyle? Nasıl bir dünyaya dönüştürdünüz bunu? Mutlu musunuz?

Neyse, bu bir çemkirme yazısı olmayacaktı, amaç bu değildi. Bu bir kendini takdir etme yazısı olacaktı. Plan buydu. Kendimi tebrik ediyorum, 15 yıl bir şekilde başladığım bir şeyi de bırakmadığım için. 20'lerimin başında başladığım bu yolculukta 20'lerimin vura çarpa geçişini ve 30'larımın çalkantılarını geçirdiğim bu yerin varlığı için ve nihayetinde 40'larıma daha anlamış, daha öğrenmiş, daha farkına varmış ve daha da hayallenmiş olarak yelken açtığım için tebrik ediyorum kendimi. Aferin kız. Vallahi. 


"In the depth of winter, I finally learned that within me there lay an invincible summer."


9 Şubat 2026 Pazartesi

K-Müzik'te Ocak '26


1 - LNGSHOT ve Yaptıkları Herşey



Lngshot için ayrı bir yazı ayırayım mı diye düşündüm ama sonra Ocak'ta bahsetmek şimdilik kendimi tutmam açısından iyi olacak gibime geldi. Çünkü o birden bire çok sevmekle gelen kendine engel olamayıp abartma durumundayım tam olarak. Bu tür sevgilerim de haliyle sırtında kocaman bir korkuyla geliyor, ya bir sonraki adımlarında hiç hoşlanmadığım, dinleyemediğim müzikler yaparlarsa...Ya da bir şeyler görürüm ve çocuklardan soğumaya başlarsam...Çünkü şimdiye kadar böyle birden bire çok çok sevip, sonra da bir anda çok soğuduğum ve içime yara açan böyle gruplar oldu. Neyse. Başa dönelim.

Birkaç hafta önce, bir gece kendi halimde puzzle yaparken arkaplanda da yeni çıkanlar listemden müzik dinliyordum. Normalde arada birkaç farklı parçaya denk gelirim, bunda tuhaf bir şey yok. Olağan kpop sound'unun dışında birkaç bir şey olur ama bazen hoşuma gider, bazen de gitmez. O gece puzzle'a alabildiğine dalmışken birden kulaklarıma inanamadım. Ne duyuyorum ben diye hemen ekrana bakmaya çalıştım. Kimdi bu, neydi, bir daha başa alıp dinledim. Baktım 4 tane çocuk. Evet, cidden çocuk. Ama şarkı müthişti. Yani o ilk anda müthiş gelmişti, sonradan da güzel geldi tabi ama hani tamam o kadar da abartmaya gerek yok. Duyduğum şey, bu Moonwalkin'di. Nasıl nasıl yani diyerek o geceden sonra grubu araştırmaya ve neleri var neleri yoksa dinlemeye başladım.

Lngshot, 4 kişilik bir erkek grubu. Jay Park'ın MoreVision isimli kendi şirketinin haydi biz de bir idol grubu salıverelim piyasaya diyerek giriştiği ilk proje. Jay Park dediğim ünlü rapçi/müzisyenimiz de benim yaşıtım olduğundan, normal bir idol grubu yönete ceo'dan çok küçük kardeşlerine ya da yeğenlerine musallat olan zıpır abi modunda çocuklarla her yere gidip, her şeylerine koşuyor ve her şeye maydanoz oluyor.

Grup 20 Aralık'ta pre-debut gibisinden "Saucin"i yayınlamış. Ona denk gelmemişim. 13 Ocak'ta da asıl parça Moonwalkin ile 5 şarkıdan oluşan çıkış EP'si "Shot Callers" çıkmış. 3 gün sonra da üyelerin tek tek ve ikili ikili debut öncesinde yaptıkları bazı şarkılardan oluşan bir mixtape gibi bir şey, 4SHOBOIZ MIXTAPE yayınlanmış. EP'deki şarkıların ve grubun da tarzı şimdilik oldukça r&b görünüyor. Youtube kanallarında yayınlanan videolardan izlediklerimle, birkaç aydır orada burada konuk oldukları programlardan gördüğüm kadarıyla pek sevimliler. Bu şekilde çıkış yapmalarının hemen ertesinde gruplar genelde kendilerini çok komik, eğlenceli, konuşkan falan olmaya zorlar. Her şeyi düzgün yapmak ve en başından itibaren insanlar onlardan ne bekliyorsa onu vermek üzerine eğitilirler. Oysa Lngshot'ı oluşturan bu 4 çocuk kamera karşısında çok kendileri gibiler. Hepsi içe dönük, utangaç sayılabilecek bir şaşkınlıkla bakıyorlar etraflarına. Kendilerini zorlamıyorlar birden bire insanların dikkatlerini ele geçirmek için, her hareketleri hesaplı değil. Bu bunca zamandır yeni çıkış yapan gruplarda bulamadığım bir şey.

Şimdilik Lngshot'ın müziğini keyifle dinleyip, ürettikleri içerikleri mutlulukla izliyorum. Dediğim gibi umarım böyle devam ederler.

2 - Joohoney (feat Muhammad Ali) - STING


Joohoney, Monsta X grubunun bir üyesi. Ülkesinin oldukça başarılı rapçilerinden, 2015'te grupla çıkış yapmasından beri onlarca şarkı üretmiş bir prodüktör ve besteci de aynı zamanda. Monsta X'i kdramaları izlemeye başlamadan da önce youtube ve spotify'da rastladığım şarkıları "Hero" ile tanımıştım. 2015'teki EP'leri "Rush" içinde yayınlanan bu şarkının bir çatı katında dans ettikleri videosuna o yıllarda rastladığımda çok eğlenceli ve gaza getirici olarak bakmıştım haliyle. Ne dillerini biliyordum, ne de bu 10 yıl sonra dünyayı ele geçirecek müzik türünün özelliklerini. Oooo çok hareketli şahane diyerek arada açıp, dinliyordum. Ama sonra gelen yıllarda hiç başka bir şeylerini dinleme gereği de, grubu araştırma gereği de hissetmemiştim. Orada burada, arada bir çıkan şarkılarını duyuyorum, çoğunlukla hoşuma gitmiyor, bazen dinlenebilir bulduklarım oluyor ama hiçbirisi 2015'te Hero'nun yaptığı etkiyi yapamadığından üstlerinde durmuyorum.
Joohoney'nin de solo işlerini dinliyordum. 2020'deki albümünden "Smoky" dinleme listemde, severim. Bu sefer gelen şarkı, Ocak'ta çıkan EP'si "Insanity"den. Muhammed Ali'nin ünlü konuşmasından sample yapmış (bu olaya böyle deniyordu sanırım). Rapçilerin kendilerini boksörlere benzetmeleri çok da yeni bir şey değil ya da boks referanslarına başvurmaları. Şarkının altyapısı hoşuma gitti, genel olarak sözleri de pek şiirsel değil, ben kralım herkesi yenerim kimse umrumda değil tarzında üç beş cümle şeklinde. Olsun, dinlemek keyifli.

3 - ZEROBASEONE - RUNNING TO FUTURE


Zerobaseone grubundan yine bir ocak ayında - geçen ocak'ta - bahsetmiştim. "Zerobaseone grubu, 2023'te çıkış yapmış bir erkek grubu. Yaptıkları müzik beni çok sarmadığı için pek de dinlemiyorum açıkçası. Arada yeni bir şarkı çıkardıklarında hımm neymiş diye bakıp, kapatıyorum." diye yazmıştım gruptan sadece iki üyenin seslendirdiği bir dizi müziği parçasını paylaşırken. Dinleme listemde hiç başka parçaları olmamasından da anlaşılabilir. Müziklerinden birini beğenebilmem için veda ediyor olmaları gerekiyormuş demek ki. Orada burada yazanlardan anladığım kadarıyla grubun sözleşmesi bitiyormuş bu sene ve devam etmeyeceklermiş. Ocak boyunca veda babında 3 şarkı yayınladılar, bunları da bir araya getirdikleri bir EP yayınladılar. Kısmet.

4 - ALLDAY PROJECT, TARZZAN - MEDUSA


Allday Project'in geçen yıl çıkışlarına ve ilk iki parçalarına nasıl bayıldığımı ve dinlemekten eskittiğimi birazcık burada yazmıştım. Ama ne olduysa ondan sonra oldu. Famous ve Wicked şarkılarının ardından gelen hiçbir şarkılarını beğenmediğim gibi grubun üyeleriyle ilgili birtakım bilgilere de maruz kalınca iyiden iyiye soğudum. Bu şarkı eğlenceli neyse ki. Ama Allday Project'i cidden bundan sonra dinleyebilir miyim bilmiyorum.

5 - CHUU - CANARY


Chuu, dağılan grup LOONA'nın eski bir üyesi. 12 kişilik bir kız grubunun var olmuş olması bile beni şoka sokuyor ama neyse, müziklerini hiç dinlemediğime eminim. Neyse, Chuu'nun sesini bu ilk duyuşum bence. Bu şarkının melodisinde, sözlerinde beni yakalayıp, kalbime doğru seslenen bir şeyler var. Chuu'nun sesinde, sesine hakim oluşunda da bana seslenen bir şeyler olduğu aşikar.

6 - AxMxP - PASS


AxMxP, 2025'te çıkış yapan 4 kişilik bir erkek grubu. "I Did It" isimli parçalarını dinlemişim sadece geçen sene çıkardıklarından, onu da pek beğenmemişim. "Pass" şarkıları, duyabileceğiniz gibi tam benlik.

7 - 8TURN - BRUISE


8TURN, adından da anlaşılabileceği gibi 8 kişiden oluşan bir erkek grubu. 2023'te çıkış yapan grubun şimdiye kadar 5 EP'si ve bir dolu da single'ı yayınlanmış ama benim içlerinden listeme dahil ettiğim olmamış hiç. Geçen sene "Eletric Heart" ve "Leggo"yu dinlemişim ama o kadar sarmamış. "Bruise"un havasında suyunda hoşuma giden bir şeyler var. Hem o klasik kpop erkek grubu sound'unu taşıyor, hem de çok klişeye ve tekrara kaçıp, rahatsız etmiyor. Oldukça keyifli bir şarkı ve neredeyse anlamlı.

2 Şubat 2026 Pazartesi

Irvin D.Yalom'dan Spinoza Problemi (The Spinoza Problem)

(Bu kitabı da aslında çok sevip, anlatacağım burada diye düşünüp, sonra bir türlü yazamamıştım. Bu bahaneyle bahsetmiş olayım.)


Buna da ağustos 2019 tarihini düşmüşüm. Ve bunu da Aralık 2022'de okumuşum. Kitabın konusu çok ilgimi çekmişti onu hatırlıyorum alırken. Spinoza hakkında hemen hemen hiçbir şey bilmiyordum kitabı gördüğüm dönem, belli belirsiz okul döneminden hatırladığım şey filozof olduğuydu, başka da hiçbir fikrim yoktu. Okuduğum hiçbir şeye benzemediğini düşündüğümü hatırlıyorum bitirdikten sonra. Okurken, böyle bir şey okuyor olduğumdan dolayı aldığım keyfi ama sayfaların içindeki hikayeden dolayı da boğazımdaki acı tadı hatırlıyorum. Ben de böyle kitaplar yazabilmek istiyorum demiştim. Böyle hissettiren, böylesine düşündürten, içi böylesine dolu dolu, ciddi ciddi insana pek çok şeyi sorgulatan böyle kitaplar yazmak istiyorum demiştim. 

Goodreads'te bitirdiğimde şöyle not etmişim:

Büyük ihtimalle konusunu görüp, ben bunu kesin severim diye almışım kitabı. Rafımda öylece duruyordu. Yıllar olmuş. Ancak elime alıp, okuyabilmeye başladım geçen yıl. Yılın son günlerinde de azimle bitirdim.

Kitapta bir 1600lü yılların Hollandası'na gidip, Spinoza ile yürümeyi, bir 1900lerin başına gidip tüyler ürpertici Doğu Avrupa atmosferini solumayı çok sevdim. Spinoza ile ilk defa tanışıyordum, 1600lerin Hollandası hakkında ise hemen hemen hiç bilgim yoktu. Öğrendiğim için aşırı mutlu oldum.

Nazi Almanyası'nın ortaya çıkışına şahit olmak ise her seferinde içimi allak bullak ediyor. Kendimi her sayfada kandırmaya çalıştım, gerçek değil gerçek değil olmadı olmadı diyerek. Yoksa gerçekliğini kabul edersem okumaya da dayanamayacaktım.

Yalom'un anlatımı ilk başlarda alışkın olmadığımdan cümleleri sorgulamama yol açtı bu arada. Edebiyat açısından değerlendirmeye gidiyordu aklım refleks olarak. Oysa daha başka bir tarzı varmış. daha böyle, kendisinin de kitabın sonunda belirttiği gibi, terapi gerçekleştiriyor gibi karakterlerle. Tarihteki bu gerçek kişiliklerin kurgusal olarak da olsa beynine girebilmek paha biçilemezdi. Yalom'un tüm kitaplarını değil ama yine böyle zaman yolculuğu yapabileceğim kitapları varsa okumayı isterim diyerek bitiriyorum düşüncelerimi.

 Yazarımız Irvin D.Yalom bir psikiyatrist aslında. Bu yıl 94 yaşında, varoluşçu olarak geçiyor. Stanford'da emeritus profesörmüş, emekli olmuş. Kendi web sitesinde diyor ki artık hasta almıyor, oğluna ulaşabilirsiniz. O da aynısındanmış. Çok kıskanıyorum ya. Valla. Böyle efsane okullarda alanlarında efsane olmuş akademisyenleri, bilim insanlarını çok kıskanıyorum. Neyse. Kitaptan şöyle satırların altını çizmişim okurken:

"Tükenmeyen mutluluğa uzanan asıl yol başka bir yerde olmalı."

"...; gerçi bütün çocukluk arkadaşları büyümüş ve dört bir yana dağılmıştı, hem zaten asıl aradığı şeyin kendi derinlerindeki hayaletler olduğunun, aslında sahip olmayı dilediği arkadaşları aradığının farkındaydı."

"Bu sadece bir tahmin ama senin kendini herhangi bir yerde 'evde' hissedip hissetmeyeceğini merak ediyorum, çünkü ev bir yer değildir, sadece zihinsel bir durumdur. Gerçekten evde olmak kendi içinde evdeymiş gibi rahat hissetmektir. Ve Alfred senin kendi içinde evdeymiş gibi rahat hissettiğini sanmıyorum. Belki hiç hissetmedin. Belki hayatın boyunca evi yanlış bir yerde aradın."


Kitaplığıma Veda Eden Kitaplar : Geç Kalmış Romantik, Edebiyat Ölmelidir ve Nasıl Yazar Olunur - Enver Aysever

(Bir önceki yazıya sığmadığı için ayrı bir post oluşturuyorum.)


İlkini 2014'te İzmir'deki kitap fuarından aldığım, diğer ikisinin şu anda kesinlikle hatırlamadığım bir arkadaşımın hediyesi olan bu kitapları okumaktaki motivasyonumu hatırladığım gibi, şu anda yazarın bana hatırlattığı kişiyi hatırlamak istememe sebebimi de biliyorum. Okurken bana oldukça iyi fikirler sağlamış olmalarına rağmen yazarlık hakkında ve neredeyse altını çizmedik satır bırakmamış olmama rağmen, kitaplara gözüm iliştiğinde bile o ince sızıyı hissetmek güzel değil. Bu sebeple 12 yılda hiçbirinden faydalanmayı da seçmemiş olmam bu kitapları rafımdan indirme sebebimi açıklıyor. 
Geç Kalmış Romantik'i şubat 2015'te anlatmışım, şurada. Diğer iki kitaptan da mayıs 2015'te şurada bahsetmişim.





































A Tourist's Guide to Love (2023)

 Büyük bir seyahat acentesinde çalışan Amanda Riley, 5 yıllık sevgilisiyle sürpriz bir şekilde ayrılık yaşamasının ardından Vietnam'da b...