28 Şubat 2026 Cumartesi

Previously on Neverland : February Haze


 Son haftasını saçma bir hastalıkla yataklarda geçirmiş olmamın dışında Şubat ayının nasıl geçtiğini anlamadım. Son haftasının nasıl geçtiğini anladım çünkü her bir gününde allahım bugün de mi kötüyüm diyerek yığıldığım yerden tavana bakarak saatleri saydım.

Şubat başlarken aslında hayatımdaki ilklerden biriyle başladı. Liseden beri bir boşluk olarak duran yere diş takıldı. Protez değil, ne deniyordu böyle dişe? İsmini bir türlü aklımda tutamasam da dişçim önerince geçen yıl, haydi olsun bakalım demiştim. Kontroller, filmler, ölçü almalar, vida takmalar derken ancak bu Şubat'ın başını buldu dişin kendisine kavuşmam. Bir yandan çok çok ilgincime giden bir şey olmasının heyecanı vardı üstümde (nasıl yani şimdi ağzımın içinde yapay bir şey hep benimle olacak nasıl yani nasıl yani? Lensleri bile akşam olunca çıkarıyordum yani!?), bir yandan da artık vücudumda işlemeyen o kadar çok şey var ki ağzıma en son diş konulması gereken o yaşa mı geldim diye üstüme çöreklenen o yıkıcı yaşlılık hissi vardı. Mart ayının ilk haftasında bir tane daha takılacak.

Sonraki hafta gelen ilham perileriyle uzun zamandır hiç yazmadığım kadar yazabildim mesela. Harddiskte duran onlarca yarım word dosyasından bir tanesini açtım ve başladım yazmaya. Yıllardır bu kadar iyi hissetmemiştim. Çünkü iki haftamı alsa da en azından bir romanın ilk bölümünü bitirebildim. Büyük ihtimalle geriye dönüp, birkaç bir şeyi daha değiştirmem veya eklemem gerekecek ama olsun, bu haliyle de olsa bir bölüm yazabildim sonuçta. Aynı hevesle ikinci bölüme geçemiyorum ama. Yine tıkandım. Yani her şey aklımda, parmaklarımın ucuna kadar geliyor ama gene o bir türlü yazamama laneti çöktü. Dur bakalım.

Sonra Cey ile buluştuk, yine dizi izlemeye başlayalım dedik. Moon Lovers'ı onun da izlemesini çok istediğimden ona başladık. Bu kdrama izleme işine yeni girdiğim zamanlarda, 2017'nin ortalarında izleyip şurada da anlattığım dizi, içimde yarasıyla kaldığı için ve izlerken ne yaptığım hakkında hiçbir fikrim olmadığından da öyle bir hezeyana kapılmış halde izleyip bitirdiğim için o zamanlar, hep diyordum ki şöyle sakin bir kafayla döneme, oyunculuklara, kostümlere, olaylara, karakterlere, müziklere falan dikkat ederek izleyebilsem keşke. Bu hevesle izlemeye başladık, daha ilk bölümü ancak izleyebildik. Çünkü ben hemen sonrasında hasta oldum.

Aslında yaklaşık bir aydır ofistekiler hasta. İstanbul'a gidip gelmişlerdi ikisi bir şey için, geldiklerinden beri hastalar. Bir türlü iyileşememişlerdi. Bana bulaşmıyordu çünkü normalde bağışıklığım kendimi korumama yetiyor (doğumumdan üniversiteye kadar her hafta hasta olup içtiğim antibiyotikler ve ilaçlar belki de beni bir uzaylı yapmıştır artık). Hatta onlar da şaşkındı bu durumdan, sana nasıl geçmedi bu hastalık diye. Sonunda regl olacağım tarihe denk gelince tepetaklak oldum. Cey ile diziyi izledik, ertesi gün evde hımm regl oluyorum galiba dedim, sonra gecesinde yatakta boğazımda kuruluk oldu, dedim acaba mı? Pazar günü boğazım iyice acıyordu, ama hala umutluydum. Pazartesi sabahı yatakla bütünleşmiştim, beynim zonkluyordu. İşe gidemedim tabi. Yine de birkaç nezle grip hapı yarına beni iyi eder dedim. Salı sabahı hiçbir şey düzelmeyince doktora gittim, dedim bu geçmiyor diğerleri gibi. Doktor beta olmuşsun dedi, dedim o ne? Artık böyle isimler mi veriyoruz griplere? Antibiyotiksiz geçmiyormuş. Bir dolu ilaçla eve dönüp, yatışıma başladım. Ertesi sabah ilaçların da gazıyla ben giderim işe dedim, çıktım ofise gittim erkenden. Ofiste de ilk başta iyi hissediyordum, öğleden sonra bayılacağım zannettim. Neyse ki çok iş yoktu, anlamsızca bulutlanmış kafamla öylece oturdum. Cuma sabahı uyandığımda haftanın başındaki halimden çok daha kötü olmuştum. Sanki gece boyu kafes dövüşü turnuvasındaymışım da her yerimi kırıp, geri birleştirmişler gibi bir vücutla ve okyanus dalgaları fışırdayan bir kafayla ne yapacağımı bilemedim. Ama bu desen bana çok tanıdık gelmişti. Lanet olası covid'de de aynen böyle olmuştu. Önce boğaz kötü, başka bir yerinde pek bir şey yok, sonra bir gün iyileşiyor gibi oluyorsun, ardından nakavt ediyor. Tamı tamına aynısını oldu. Ama bunun adı betaymış.

O yüzden bu son bir haftadır evde saçma sapan günler harcamış oldum. Elimi ayağımı oynatamıyordum, bugün pazar hala pek de iyi değilim ama yapacak bir şey yok. Oh ne güzel kanepede yatıp, bir dolu izlemek istediğim şeyi izlerim dedim önce mesela doktordan dönünce. Ama sonra fark ettim ki yatarken de rahat değildim, her yerim sızlıyordu, kollarım uyuşuyordu, bacaklarımda sinirler çekiliyor gibi oluyordu. Yine de Bridgerton'ın 4.sezonunun kalan yarısını izleyip bitirebildim. Xena'nın ilk sezonundan 3 bölüm izleyebildim. The Woman King(2022)'i izlemeye çalıştım.. Aşırı merak ettiğim bir filmdi ve lütfen izleyebileceğim gibi olsun lütfen diye düşünüyordum ki yarısından sonrasını izleyemedim. Rahatsız eden şeyleri hissettiğim anda kapattım. Mr.Car and the Knights Templar[Pan Samochodzik i templariusze](2023) diye bir film eklemişim listeme mesela ona bakayım o zaman dedim. O da pek sıkıcı çıktı. Hasta yatmadan önce de Agatha Christie's Seven Dials'ı bitirmiştim, anlattım şurada. Ondan önce de bir akşam bir delilik yapıp, Ölümlü Dünya(2018)'yı açtım, izledim. Bunca yıldır izlediklerimi hesaba katarsak böyle bir filmi (Türk filmini) açıp izlemeye kendimi ikna etmemin ne kadar zor olduğunu tahmin edebiliriz. Yine de yapabildim. Ve eğlendim. Eğlenebildiğim için de mutlu oldum. Demek ki o kadar da tuhaf ve sorunlu değilmişim, ben de normal olabilirmişim dedim. İkincisini de izlemek istedim o hızla ama sanırım o da ayrı bir ikna sürecine ihtiyaç duyacak. A Tourist's Guide to Love(2023) diye bir film de izledim, onu da şurada anlattım.

Sonra kitaplığımdaki kitapları gözden geçireyim, geniş çaplı bir temizliğe girişeyim diye çıktığım yolda bir yandan da kitap okumaya geri dönebildiğim bir ay oldu bu. Aslında Ocak ayında bu yılın ilk kitabını almıştım elime ama onu bitirebilmek Şubat'a kısmet olunca onun verdiği gazla devam edebildim. Ocak'ta başladığım Amin Maalouf'un Doğu'nun Limanları'nı bitirdim önce. Sonra Pınar Ülgen'in Kadınlar ve Cadılar'ını aldım elime ki aman yarabbi, düşman başına. Tam olarak şöyle dedim:

Verilecek yıldız bile yok. Ne diyeceğimi de bilemiyorum. Şaka olmalı herhalde bu kitap. Gerçi kitap bile denilebilir mi bilmiyorum. Aynı yazarın ki kendisi bir akademisyenmiş de aynı zamanda, Orta Çağ Avrupa'sında Kölelik kitabını ve Orta Çağ Avrupa Tarihi kitaplarını da almışım daha önce. Her defasında Orta Çağ Avrupası ile ilgili hem de Türkiye'den bir yazardan kitap görüyorum diye sevinip alıyorum. Her seferinde de aynı hataya düşüyorum. Oysa ne kadar hevesle almıştım bu kitapları. Diğer ikisinde de aynı sorunlar vardı. Belirli bir anlatımın olmaması, konu başlıklarına öylesine bölünmüş görünmesi, belli bir çizgiyi takip etmemesi gibi. Sanki üniversitede bir derse ait dönem boyunca hazırlanan ödevleri peş peşe bölümler diye sıralamış hissi veren bir dizim. Evet bu halde bile olsalar, diğer iki kitabı azimle okumuştum. Çünkü en sevdiğim dönemlerden birini ve hevesle hakkında ne olursa olsun öğrenmek istediğim dönemlerden birini anlatıyorlardı.
Ama bu kitapta artık okunabilecek hiçbir durum yok. Kitabı elimde tutarken çığlık atmak istedim o derece. Sinirden duvarlara vurmak istedim. Paramı gerçekten geri istiyorum ya. Yeditepe Yayınevi'nden şu elimde tuttuğum şeyin parasını geri istiyorum. Diğer kitaplar için dedim ya ödevlerin bir araya getirilmişi diye, hah işte bu kitap o bile değil. Tez konusunu öğrenen öğrenci bilgisayarı açıp, google'a konuyu yazıp arattığında karşısına çıkan her şeyi kopyalayıp bir word'e yapıştırmış, sonra da aralara rastgele sayfalara bölüm başlıkları atmış. Yayınevi de bunu kapalı bir zarfta alıp, hiç açmadan basmış. Tabi üstüne de ilgi çekici bir başlık atarak. Sinirden elim titriyor.

Sonra mecburen kendimi sakinleştirmek ve kitaplara olan inancımı yenileyebilmek adına Morihei Ueshiba'nın Barış Sanatı:Aikido kitabını aldım elime ve bir gün oturup güneşin vurduğu camın önüne, bir yarım saat içinde okuyup bitirdim. 


Şimdi de güzel güzel İsenbike Togan'ın Tarih ve Kurgu'sundaki makaleleri okuyorum. Aşırı mutlu oluyorum okurken, Orta Asya ve doğunun uzak taraflarındaki göçebe kültürün en güzel yüzyıllarını, Cengiz Han'ı, Moğollar'ı, Türk boylarını öğreniyorum. Nasıl anlatabilirim coşkumu? Böyle şeyler okuyunca, öğrenince içimde eksik kalan bir şeyler tamamlanıyor gibi hissediyorum. Hep ait olmam gereken o hayatı ucundan kenarından hissedebiliyorum gibi oluyor. Ama sanırım bu dönem aldığım derslere çalışmaya başlamam gerekecek, o yüzden kitapta bugüne kadar aldığım kadar yol alamamaya başlayacağım.

Kdramalar açısından pek de verimli bir ay olmadı bu arada. Sanırım yazmaktan ve okumaktan aldığım tatmin duygusuyla kdramaların rahatlatıcı ve destek verici kucağını aramadım çok. Spring Fever'a baktım birkaç bölüm, eğlenceliydi, komikti ama bu ara izleyemem gibime geldi bıraktım. Nette Positively Yours çok övülüyordu, ona bakayım dedim. İlk bölümünü bile bitiremedim. Sanki iki başrol de bizim yaşımız biraz artınca ne olsa oynarız demiş de romcomlardan tutan ne kadar formül varsa bir ortaya karışık yapıp, onları da üstüne fırlatmışlar gibiydi. 

Geçen ay başladığım Gimbap and Onigiri'ye devam ettim. Yani cidden sinir krizleri falan geçiriyorum izlerken ve niye izliyorum bilmiyorum ama bir bitsin, anlatacağım. 

4 yıl önce izlemeye başlayıp bıraktığım Thirty-Nine'a bir şans daha vereyim diyerek açtım yine. Bu sefer hem yaşım da tutuyor, belki bağ kurabileceğim bir şeyler anlatabilir dedim. Birkaç bölüm sonra onu da bıraktım. 

Hep izlemek için her şeyin uygun olması, zamanın mükemmel, ortamın mükemmel, benim mükemmel olmam gerekiyor diye kendime engel olup durduğum Empress Ki'yi açtım sonra bir sabah. Amaaan diyerek. İlk bölümün sonlarına kadar geldim, çok da hoşuma gitti ama dile kolay 51 bölümlük kocaman bir maraton bu, insan yola çıkarken cidden bir eli ayağı titriyor. O yüzden ne zaman devam edeceğim bilmiyorum.

Gimbap and Onigiri'nin başrolü olarak izlediğim Akaso Eiji'yi posterinde görünce hevesle açtığım Turn To Me Mukai-kun diye bir Japon dizisi izlemeye çalıştım sonra ama ortam da karakterler de hikaye de pek tuhaftı.

Sonunda yaklaşık 4 ay önce başladığım Cheer Up'a geri döndüm. Bu diziyle ilginç bir ilişkimiz var. En başta hiç varlığından bile haberim yoktu, Netflix'te görünce aaa bu tanıdığım oyuncular zamanında böyle bir dizi mi yapmış diyerek açmıştım ki hiç istekli değildim. Kesin hoşuma gitmeyecek çünkü üniversite dizisi diyerek. 3 bölümü hevesle izlemiştim ooo çok güzel diziymiş bu neden hiçbir yerde bahsedilmiyor allah allah diyerek ama sonra bir soğumuş, bırakmıştım. Sonra aradan zaman geçti, geçen hafta iyi peki diyerek bir daha açtım, yine aynı duygularla peş peşe yuttum bölümlerini, vooooaaa ama çok iyi dizi beee diyerek. 11.bölümün ardından şimdi yine o his geldi üstüme, yine bıraktım. Kısmet.

Bu da böyle bir Şubat olsun. Bol bol okuduğum, yazmayı başarabildiğim, izlediklerimi minicik de olsa çeşitlendirebildiğim ve sonunda hasta düştüğüm. Ama zaten kış karanlığının son ayı da bunun için değil mi?

26 Şubat 2026 Perşembe

Xena ile Mitoloji Saati 7 : Xena:TWP 103 - Dreamworker


Xena ve Gabrielle bu bölümde nerede olduklarını bilmediğimiz bir ormanda odun toplamaya çıkmış halde karşımızdalar. Gabrielle, Xena'nın kılıcıyla oynarken gelen geçen yolculardan haraç toplayan ya da onları soyan hırsız çetesi beliriyor. Bu yine çirkin görünüşlü adamlar topluluğunu Xena tabi bir güzel haklarken yan taraftaki çalıların ardından iki kapüşonlu adamın onları izlediğiniz görüyoruz. Gabrielle'in toyluğuna ve masumluğuna ağızları sulanan bu iki tip, haydi bunu alalım da Morpheus'un gelini olsun diyorlar. Bu orman içinden sonra kahramanlarımızı bu sefer de bir köye girmiş buluyoruz ki neresi olduğu yine belirtilmiyor. Bu köyde dolanırlarken Gabrielle kaçırılıyor, Xena da onu bulabilmek için yaşlı ve kör bir amcadan yardım alıyor. Morpheus'un rahiplerinin kaçırdığı Gabrielle elini kana bulayınca sonsuza kadar gelini olacağından Xena buna engel olmak için bir rüyalar alemi gibi bir şeye giriyor ve en büyük korkularıyla yüzleşerek Gabrielle'i bulmaya ve kurtarmaya çalışıyor.



18 Eylül 1995 günü yayınlanan bu ilk sezonun 3.bölümü, favorilerim arasında olmasa da hayatım boyunca aklımda tutup, faydalandığım hayatta kalmanın kuralları sahnesinden ötürü kalbimdeki yeri yine de başkadır. Xena, kendini savunmak için ille de kendisi gibi kılıçla savaşabilmeyi öğrenmesi gerektiğinde ısrar eden Gabrielle'e şu ünlü konuşmayı yapar:

“All right. The rules of survival. Number one. If you can run, run. 
Number two. If you can’t run-- surrender, and then run. 
Number three. If you’re outnumbered, let them fight each other, while you run. 
Number four--” 
Gabrielle “Wait-- More running?”
“No. Four is where you talk your way out of it, and I know you can do that. It’s wisdom before weapons, Gabrielle. The moment you pick up a sword, you become a target. And the moment you kill...Everything changes. Everything.”


Daha bu ilk sahneden de anlayabileceğimiz gibi Dreamworker bölümü Xena'nın felsefesine ilişkin ilk en büyük bölümlerden biri. Öldürmenin ve bunun insanı nasıl değiştirdiğine dair, hayatta kalmanın illa ki öldürmekle olmayacağına dair ve Xena'nın rüyalar aleminde en büyük korkusu olarak kendi eski benliğiyle yüzleşmesinden de anlaşılabileceği gibi insanın geçmişiyle ve olduğu tüm kişilikleriyle barışması gerektiğine dair çok güzel mesajları ve üzerine düşünülecek çok derin konuları olan bir bölüm. Özellikle sonraki sezonlardaki birçok bölümde de işleyecekleri yin-yang felsefesine de bir selam çakan bir bölüm bu. Xena'nın kendi karanlığını kabul etmesi ve dahası ondan yararlanabilmesinin mümkün olduğunu göstermeleri gibi bizim de her aydınlığın içinde bir karanlık ve her karanlığın içinde de bir aydınlık olabileceğini, ancak bu ikisinin içimizde barış ve uyum içinde var olduğu sürece bizim de dengede olabileceğimizi anlatan bir bölüm.
Zamanın bütçesiyle ancak bu kadar bir Rüyalar Alemi oluyor

Ayrıca sonraki 6 sene boyunca ikonikleşecek ve tüm Xena ve Gabrielle karakterlerinin asıl hikayesini oluşturan temellerin çakıldığı bir bölüm olması açısından da önemli. Xena'nın o meşhur göğüs ortasında taşıdığı hançeri edinişini izliyoruz mesela. Gabrielle'in kılıç sallamayan ve insan öldürmeyen bir savaşçı olarak ortaya çıkışına sebep olan temelleri çakışını izliyoruz sonra. Xena'nın Gabrielle'i kabul ettiğini ve ona önem verdiğini görüyoruz. Gabrielle'in ikisine de yolculukları boyunca yol gösterecek olan ahlaki ve manevi pusulasının ortaya çıkışına şahit oluyoruz.
Dediğim gibi kahramanlarımızın bu bölümün ilk sahnesinde de sonraki köy sahnesinde de nerede olduklarına dair bir isim geçmiyor. Ancak bir önceki bölümde şu aşağıdaki haritayı yapmıştım ve teorik olarak o işaretlediğim noktanın yakınlarında olduklarını varsayabiliriz:


Whoosh.org'daki yazılı senaryo ile çekilen senaryo arasındaki değişikliklerden bahsedildiği bölümde yazdığına göre Xena ve Gabrielle bölümün başında Antidoticus isimli bir köye gitmeye çalışıyorlarmış. Bunun için de Mystic Mountains'ı geçecek bir yol arıyorlarmış. O köyde de Three Graea adı verilen kahinlerle buluşacaklarmış. Tabi çekilen kısımda bunlar çıkarılmış. Antidoticus ismi hiçbir haritada yok ki pek de yer ismi gibi değil. Mystic Mountains da çok genel geçer bir ifade olduğundan mitolojide ya da antik Yunan'da bunun referansını bulmak pek mümkün değil. 
Antonio Canova (1757 – 1822) tarafından yapılan Üç Cazibe, Victoria ve Albert Müzesi'nden.

Three Graea dedikleri de aslında three graces olarak geçen üç cazibe tanrıçası. Hesiod'un Theogony'sine göre isimleri Aglaea, Euphrosyne ve Thalia. Zeus ile (Oceanus'un kızı olan) Eurynome'nin kızları oluyorlar. Bunların genellikle mitolojideki işlevleri Olimpos tanrılarının bir festivali eğlencesi falan olacaksa o zaman oralarda yer almaları. Afrodit ile ve çoğunlukla Hera ile ilişkilendiriliyorlar. Artemis ve Apollo ile de şarkı söyleyip, dans edilen ortamlarda yer alıyorlar. Tapınım olarak genellikle diğer tanrı ve tanrıçaların mabetlerinde onlara da yer bulunuyor ancak kendilerine ait de birçok kült merkezleri var. En eski tapınım yerlerinden biri Paros da dahil olmak üzere Kiklad Adaları. En önemli tapınakları olarak kabul edilen tapınak, kültlerinin kökeninin orası olduğu düşünülen Boeotia'daki Orkhomenos'taki tapınak. Ayrıca Hermione, Sparta ve Elis'te de bunlara adanmış tapınaklar var.
Ayrıca köydeki dükkandayken sanırım bir muhabbet sırasında şey konusu geçiyor. Kılıç için çeliğin İskender Bey'in Arnavutluk'taki mağaralarından geldiği gibi bir şeyler diyorlar sanki yanlış anlamadıysam. Ama tabi bu yerin coğrafi dedektifliğimizde bir önemi yok.
Şimdi bu bilgilere dayanarak bir tahmin yürütmeye çalışırsam şöyle oluyor: Önceki bölümde Melitea'dalar, sonraki bölümde de Lerna'da olacaklarını biliyorum, bu iki yer arasında bu Üç Cazibe tanrıçalarının tapınaklarından hangisi yer alıyor? Tabiki Boeotia'daki Orkhomenos'taki tapınak. Öyleyse haritamızda, yukarıdaki ilk iki yıldız arasında bir yerlerde olmaları gerekiyor.


Hikayemizin asıl konusunu oluşturan şey ise Morpheus'un rahipleri ve onun için aradıkları gelin. Morpheus'u hemen herkes Matrix'teki haliyle biliyor sanırım ama ondan çoook önce mitolojinin kapı gibi bir Morpheus'u vardı. Morpheus, rüya ruhları ve aynı zamanda kardeşler olan Oneiroi'nin bir parçası. Sadece o, tanrıların ve kralların rüyalarını etkileme yeteneğine sahip olduğu için Morpheus onların lideriydi. Kardeşleri ise insanlığın geri kalanını ziyaret ederdi. Tanrıların habercisi olduğundan kralların rüyalarında insan kılığında görünürdü. Uyku tanrısı Hynos'un oğluydu ve rüyaların tanrısıydı. Morpheus ismi, şekillendirici veya kalıpçı anlamına geliyor, çünkü uyuyana görünen rüyaları şekillendiriyor veya biçimlendiriyor.
Iliad'da, Morpheus genellikle Zeus'un Agamemnon'a gönderdiği isimsiz rüya ruhu olarak anılır. Şiirin bir noktasında Zeus, Achilleus'a zafer kazandırmak ister. Bunu yapmak için Agamemnon'un aşağılayıcı bir yenilgiye uğraması gerekir. Bu nedenle Zeus, Agamemnon'u felaketle sonuçlanacak bir strateji hatası yapmaya sevk eden sahte bir umut rüyası iletmesi için Morpheus'u gönderir.
Morpheus Awakening as Iris Draws Near - René-Antoine Houasse (1645-1710)


Başka bir Yunan mitinde, gökkuşağı tanrıçası ve tanrıların bir diğer habercisi olan Iris, Morpheus'u Hera'nın emrini yerine getirmek üzere çağırır. Tanrıların kraliçesi Hera, Morpheus'tan Ceyx'in ölüm haberini Alcyone'ye iletmesini ister. Ovid, Metamorfozlar adlı eserinde, Iris'in uyuyan tanrıyı uyandırıp emrini iletmesini anlatan bu miti anlatır. Bu sahne, sanat eserlerinde de baya bir popüler açıkçası.
Yunan mitolojisinde Morpheus'un evi, yeraltı dünyasındaki Erebus'ta. Babası ve kardeşleriyle birlikte yaşadığı evin kapıları, davetsiz misafirlere en kötü kabuslarını gösteren canavarlar tarafından korunuyor. Morpheus'un uyuduğu mağara (ve bu tanrı zamanının çoğunu uyuyarak geçiriyor haliyle) haşhaş tohumlarıyla dolu. Antik Yunan'da haşhaş tohumları ağrı kesici olarak kullanılıyordu, ancak yan etkisi yoğun uyuşukluktu. Morfin ilacı yaratıldığında, Morpheus'un adı uyku verici güçleri ve çağrışımları nedeniyle bunun için kullanılmış yani.
Morphée, Jean Antoine Houdon, 1777. Louvre Müzesi'nden.

Rüyalar Diyarı'nın ayrıca iki kapısı olduğu söylenir - biri fildişinden, diğeri boynuzdan. Antik Yunan'da fildişi "ἐλέφας" aldatmayla "ἐλεφαίρομαι", boynuz ise "κέρας" gerçekle "κραίνω" ilişkilendirilirmiş.
Yani Morpheus'a ait mitlerin hiçbirinde ona adanan bir gelin veya masumiyetini kaybetmemiş genç kızların seçilmesi ile ilgili bir şeyler yok. Senaristlerimizin yine mükemmel hayalgüçlerini çalıştırdıkları bir bölüm bu.
Sözde Morpheus rahibi Manus

Bölümde görünen karakterlerin isimlerine göz atacak olursak, ilk karşılaştığımız isim Manus. Morpheus'un rahibi olarak görünüyor. Mitolojiye ait bir isim değil, aksine Latince. Sanırım tıpta da el ya da elin bir kısmı için kullanılıyor. Çünkü İtalyanca'da da İspanyolca'da da mano=el demek. İkisi de Latince'den çarparak çıktıkları için mantıklı.
Eski bir Mystic olan kör amca Elkton

Sonraki karşılaştığımız isim, eski bir mistik olan kör adam Elkton'ın ismi. Amerika'daki pek çok kentin kasabanın ismi olan bu isim de Yunan mitolojimizde geçmiyor.
Ardından Xena'nın rüyalar aleminde eskiden öldürdüğü insanlarla karşılaşmaya başlıyoruz ve ilk karşılaştığımız Mesmer isminde bir adam oluyor. Mesmer ismini öncelikle "mesmerizm"e adını veren ve 18.yüzyılda yaşamış hekim Franz Anton Mesmer'de görüyoruz. Yani bir Alman kökenli isim diyebilir miyiz? Behindthename'e göre diyebiliriz. Hatta şöyle de diyor web sitesi: "Orta Yüksek Almanca'da "bıçak" anlamına gelen messer kelimesinden türetilmiş, bıçak yapımcısı için kullanılan meslek adıdır. Bu adı taşıyan ünlü isimlerden biri, "hayvan manyetizmi" teorisiyle tanınan ve bu teori daha sonra hipnoz alanına dahil edilen Alman doktor Franz Mesmer'dir (1734-1815)." Yani yine bulamadık mı mitolojide?
Ardından bir başka ölü, Baruch ile karşı karşıya geliyoruz ki bunu daha araştırmadan bile Alman diyesim geldi, neyse. Bunun için de şöyle yazıyor: İbranice בָּרוּך (Baruḵ) isminden gelir ve "mübarek" anlamına gelir. Eski Ahit'te bu, peygamber Yeremya'nın kâtibi ve yardımcısı olarak görev yapan bir arkadaşının adıdır. Deuterokanonik ('İkinci bir kanona ait, onunla ilgili veya onu oluşturan' demekmiş ki woow) Baruh Kitabı'nın onun tarafından yazıldığı varsayılır. Ünlü bir taşıyıcısı ise Hollandalı-Yahudi rasyonalist filozof Baruh Spinoza'dır (1632-1677). Hah şimdi burada Spinoza'yı hatırlayanlar el kaldırsın! Hani geçenlerde bahsettiğim Irvin D.Yalom'un kitabındaki Spinoza bu. (şurada)
Baruch isimli bu hayalet Xena'ya iki kardeşinin isimlerini söylüyor sonra. Septim ve Valius. Latince'de septem=yedi sayısı anlamına geliyor ama Septim uydurma olmuş. Valius da her ne kadar pek Latince ve karizmatik bir isimmiş gibi dursa da Litvanyaca. Ya da Litvanca. Litvanya'da konuşulan dile ne denildiğini bugüne kadar hiç merak etmemiştim. Neyse. Bu soyadını taşıyan bir ressam bile var ama sözlüğe göre irade demekmiş.
Ardından Dolas geliyor. Senaristlerin böyle habire Latince, İspanyolca falan esintili isimler uydurma çabası takdire şayan aslında. Neyse. Bu isim de mitolojide yok ama sözlüğe göre İskoç dilinde oyuncak bebek demekmiş. Ama belki "dolos"tan yola çıkarsak Antik Yunanca δόλος (dolos) kelimesinden türetilmiş dersek ve kelimenin tam anlamıyla "yem" anlamına gelebilir; mecazi olarak ise "aldatma, hile, ihanet, kurnazlık" anlamını taşır. Klasik mitolojide bu, kurnazlık ve hilekarlığın kişileştirilmiş hali olan, titan Prometheus'un çırağının adıydı. Dolas, kardeşi Linius'tan bahsediyor bu sırada. Ki Linius kelimesi de yine Litvanyalıların dilinde keten anlamına geliyor. Senaristlerin arasında Litvanyalı mı vardır nedir?
En büyük korkusunun korkunun kendisi olduğunu anlayan Harry Potter gibi
Xena da en büyük korkusunun içindeki karanlık yanı, yani aslında ta kendisi olduğunu anlıyor

Bu arada kör adamın Xena'yı rüyalar alemine sokmak için kullandığı yağın ismi N'Kama yağı olarak geçiyor bölümde. İlk bakışta ulan acaba Yeni Zelanda'da çektikleri için oradaki şeylerden mi ilham aldılar diye düşünüyor insan ama bu isimde gerçekten bir yağ ya da bileşen yok. Çok aşırı alakasız ama Monduone N'Kama diye eski bir futbolcu var, yaşına bakılırsa bölümün yayınlandığı dönemde hala aktif futbol yaşamı sürüyor ya da yeni sonlanmış olabilir. Kendisi Zaireli imiş, Zaire diye bir ülke yok şu anda. Çok anlayamadım olan biteni ama sanırım Kongo Demokratik Cumhuriyeti'nin eski isimlerinden biriymiş ya da bir süre oranın içerisinde yer alan bir ülkeymiş. Neyse zaten N'kama ismine baktıkça daha da çok Afrikalı gibi gelmeye başladı, mantıklı. Ama Xena dünyamız için değil.
Ardından Gothos isimli bir hayalet ile karşılaşıyoruz. Haliyle Latince "Gotlar" demek oluyor. Bir başta Latince esintili isim daha.,
Sonunda Termin ile yüz yüze geliyoruz. Xena'nın öldürdüğü ilk adam bu. Xena'nın dark side'a giden yolunun ilk taşı. Latince terminus'tan türetilmiş diyebiliriz çünkü Almanca'da termin tam olarak randevu, son tarih gibi anlamlara sahip. Terminus Latince'de "sınır, hudut, son" anlamına geliyor. Aynı zamanda Roma'nın sınır tanrısının adı. Bu, sınırların tanrısının bayramı olan Terminalia, 23 Şubat'ta kutlanırmış. Bu, Romalıların 1 Mart'ta yeni yılı kutlamalarından önceki son dini bayram günü oluyor. Böylece dini yılın son noktasını işaret ediyormuş. Terminus'un Yunan mitolojisinde karşılığı yok, ancak Charon sınırların Yunan tanrısı, tıpkı Terminus'un Roma mitolojisinde sınırların tanrısı olması gibi. İskandinav mitolojisindeki karşılığı ise Heimdall dersem sanırım daha çok ışıklar yanacak.

O zaman umutla bir sonraki bölümümüz "Cradle of Hope"a doğru yol alalım kahramanlarımızla birlikte.

22 Şubat 2026 Pazar

A Tourist's Guide to Love (2023)


 Büyük bir seyahat acentesinde çalışan Amanda Riley, 5 yıllık sevgilisiyle sürpriz bir şekilde ayrılık yaşamasının ardından Vietnam'da bir haftalık bir turda bulur kendini. Amanda'nin acentesi Vietnam'daki bir turizm şirketini satın almadan önce bir saha araştırması tarzında bir şey yapması için aslında gönderir Amanda'yı ama bu yaşadığı ayrılık da uzaklaşmak ve kafa dağıtmak için sebep olur işte. Amanda Vietnam'da 5-6 kişilik sevimli bir tur grubuyla ve grubun rehberi Sinh ile çok değişik bir hafta geçirir. Bir haftanın sonunda hem kendisini, hem de görmediği bir dünyayı bir keşfeder.


A Tourist's Guide to Love, konusundan da anlaşılabileceği gibi bir iki saatliğine karşısına oturup, pek de bir şey düşünmeden, sevimli sevimli izleyip, vakit geçirmelik bir film. Böyle filmleri açarken hiçbir beklentimiz olmaz genellikle. Ne ile karşılaşacağımızı, ne izleyeceğimizi hemen hemen biliriz. Ha arada bazıları çıkar beklentinin çok üstünde bir şey sunar. O filmler de zaten sonradan klasik mertebesine yükselir. Bu film ise beklentinin bile altında kalmayı başarabilenlerden. Halbuki karşısına geçerken gerçekten umutluydum ben. Başroldeki Rachael Leigh Cook'u büyük ihtimalle o da ben de 10'lu yaşlarda olduğumuzdan beri ilk defa görme şansı yakalamıştım ve bu kadar az izleyip de bu kadar sevdiğimi düşündüğüm az oyuncu var. Vietnam'da geçiyordu film sonra, hem de bir turist kafilesine Vietnam'ı gezdirmekle ilgiliydi az çok. Vietnam aşırı ama aşırı merak ettiğim ülkelerden birisi, bu yüzden de ayrıca bir heyecanlanmıştım. Vietnam'da geçen bir romcom izleyecektim. Tamam bir Netflix yapımıydı ve az önce de dediğim gibi bu tür filmleri gördüğünüzde ne az çok ne düzeyde bir şey izleyeceğinizi tahmin edebilirdiniz. Ama ben yine umutluydum.



Kötü müydü peki film? Hayır. Yani kötü veya iyi denilebilecek bir şey yoktu. Çok tuhaf aslında. Filmin süresi tam olarak 1 saat 34 dakika yazıyor mesela ama izleyip bitirdiğimde beş dakika falan geçti diye düşündüm. O kadar zamanın nasıl geçtiğini anlamadım çünkü hiçbir şey anlatılmamış gibiydi. Bir buçuk saat boyunca ne Vietnam'ı güzelce görebildim, ne kültürünü doğasını şehirlerini algılayabildim, ne de bir romantik bir şeyler izleyebildim gibi hissettim. Esas kahramanımızın hikayenin başından sonuna bir yolculuğu olması gerekir ya mesela, kahramanın yolculuğu denir ya hani, hah işte öyle bir şey olmadı. Amanda Riley'nin kişiliğinde ya da düşüncelerinde bir değişiklik göremedik, çünkü en başta bize o kadar bir karakter vermediler. Tur rehberi Sinh ile aralarında romantik bir şeyler olması gerekiyordu güya, yani filme göre oldu tabi ama hikaye anlamında bunu gerektirecek hiçbir şey yoktu mesela. Kimya da yoktu, çekim de yoktu. Sinh'i oynayan Scott Ly'ı ilk defa gördüm, kendisi Vietnamlı bir oyuncuymuş, adam kendi başına çok hoş. Eh Rachael Leigh Cook'u da dedim ya hem çok severim hem de beğenirim ama ikisinin birbiriyle alakası yoktu. Zaten Rachael'ın filmdeki hiç kimseyle alakası yokmuş gibiydi, çok tuhaftı. Böyle onu kağıttan kesmişiz de filmin içine koymuşuz gibiydi.


Sadece yan karakterleri izlemesi keyifliydi film boyunca. En başta pek karikatürize olacaklar gibi gelmişti görünce, film boyunca da zaten onlara önem vermedi film ama ekranda yer aldıkları minik sürelerde bence tur ekibindeki diğer 6 kişinin ayrı ayrı hikayeleri bile çok daha iyiydi.


Dediğim gibi insan bu tür filmlerden ne bekleyeceğini biliyor evet ama bu kadar olmayan bir şey de beklemiyor ya. En azından Vietnam'ı göreydim azıcık ya.

20 Şubat 2026 Cuma

Agatha Christie's Seven Dials (2026) - 3 Bölümlük Mini Dizi


 1925 yılında, Britanyamız'ın yine sevimli bir malikanesinde bir partideyiz. Lady Caterham ve kızı Lady Eileen'in büyük ama eski evindeki bu partide, önemli ticaret insanları ve dışişlerinin tüm bürokratları varken biri ölü bulunuyor. Dışişleri çalışan Gerry Wade'in ölümü kayıtlara çok uyku ilacı içip, yanlışlıkla zehirlenme olarak geçse de genç Lady Eileen, bu neredeyse evleneceği adamın ölümünün hiçbir türlü kaza olamayacağını biliyor. Başlıyor ipuçlarını kovalamaya. Genç bir lady olarak ondan beklenen davranışların dışında şeyler yapan Bundle'in (Eileen'in dizide herkes tarafından söylenen lakabı bu) bu tehlikeli serüvende yolu soruşturmayı yürüten Scotland Yard dedektifi Battle ile de kesişiyor. Gerry Wade'in ölümünün peşinde Bundle'le birlikte biz de başlıyoruz 1920 model arabalarda hız yapmaya, trenlerde koşturmaya ve mum ışığıyla aydınlatılan şatolarda gece vakti hırsız kovalamaya.

Agatha Christie'nin 1929'da "Seven Dials Mystery" adıyla yayınlanan kitabından uyarlanan mini dizi 15 Ocak'ta Netflix'te yayınlandı. Uyarlanan diyorum ama aslında ne kadar uyarlama denilebilir buna bilemedim. Yani "uyarlama" kelimesi sinema tv sektöründe tam olarak neyi ifade ediyor, ona göre konuşmak lazım.

Christie'nin bu hikayesinden haberim yoktu dizinin tanıtım haberlerini görene kadar. Zaten Neverland'de de daha önce, yıllar önce, bahsetmiştim pek de ilgimi çekmesine rağmen hemen hemen hiç okumadığımdan Christie'yi.

Çok fazla okudum dersem yalan olur bu noktada, çünkü her ne kadar çok merak etsem de Poirot hikayelerini, Christie'nin kendisi ve yaşamı beni oldum olası daha çok etkilemiş, daha çok cezbetmiştir. İlk defa gazetenin verdiği bir çizgi roman ile tanımıştım Agatha Christie'yi. On Küçük Zenci hikayesinin çizgi romanı. Kafası Antik Mısır, Eski Yunan, Sümer, Babil hayalleriyle, dolaplarda bulduğu eski dergilerdeki hayalet hikayeleriyle ve Maltepe Pazarı'ndan eve bir şekilde ulaşmış bilim dergilerinin eski sayılarındaki hiç bilmediği bilim alanlarının, çalışmalarının ışıltılarıyla dolu bir çocuk olarak o dedektif hikayesindense yazan teyzenin 85 yıla yayılan hayatı daha ilgi çekiciydi. En çok yapmak istediğim iki - hatta üç - şeyi yapıyor (yapmış) ve dibine kadar yaşıyordu bu beyaz saçlı teyze. Arkeolojik kazılarda dört dönmüş, hikayeler yazmış (ve kitapları çılgınca satıyor) ve seyahat edip durmuştu. Aman yarabbi ne müthiş bir hayattı benim için o zaman. Tabi bu elementleri dışında bir dolu kötülüğü de vardı, babasını küçükken kaybetmişti Agatha, iki dünya savaşı yaşamış ve cepheden gelen yaralı askerlerle ilgilenmişti, 36 yaşındayken kocası başka bir kadına aşık olduğu için onu terk etmişti. Ama yine de hiçbir zaman her şey tam anlamıyla kötü gitmemişti onun için. 40 yaşındayken arkeolog Max Mallowan ile evlenmiş ve o dönemde, arkeolojinin çılgın çağında o en deli höyükleri görme şansı olmuştu (Max Mallowan isminin arkeoloji veya tarihle ilgilenen biri için neler ifade ettiğini tahmin edin.). Bir de dışarıdan bakınca çok gizemli, heyecanlı, maceralı görünüyordu hayatı. Bir kere 10 günlüğüne İngiltere'de, evinin oralarda ortadan kayboluşu hikayesi, bir de İstanbul'da Pera Palas'ta kaldı mı kalmadı mı gizemi vardı. Dedim ya, en az yazdığı dedektiflik hikayeleri kadar ilginçti Agatha teyzenin hayatı.
2017'de "Agatha Christie'den Doğu Ekspresinde Cinayet"i anlatırkan tam olarak böyle yazmışım. Styles'taki Esrarengiz Vaka ve On Küçük Zenci ile birlikte böylece bu yaşıma kadar sadece üç Christie kitabı okumuş oluyorum. Uyarlamalarından da 2017 yapımı "Murder on The Orient Express"'i, 2023 yapımı "A Haunting in Venice"i ve 2022 yapımı "Death on The Nile"ı izledim. Hem konuları bu kadar ilgimi çeken, hem de kolayca tüketilebilip, keyifle eğlendiren hikayeler olmasına rağmen yine de bu kadar az okumuş-görmüş olmam çok ilginç.

Neyse. Bu seferki uyarlamamıza gelelim. Prodüksiyonun 1920ler için seçtiği bu sarımsı, bej, tozlu renk paleti insanın üzerinde sanki bir dedektiflik ya da cinayet gizemi hikayesi değil de üzgün bir dram izliyormuş hissi uyandırıyor. Bu yüzden hikayenin eğlenceli olduğu ya da komiklik yaptığı durumlarda - ki aslında çoğunluğu böyle - izlediğimiz şey ile anlatılan şeyin uyumsuzluğun beynimiz hiçbir şeyi olması gereken biçimde algılayamıyor. Karakterlerimizin hiçbir yaşanan duruma ait duyguyu doğru iletememesi de hiçbir konunun üzerinde duramamamıza sebep oluyor. Haliyle hikayeye dahil olamıyoruz. Ama bunun sorumlusunun tam olarak oyuncular olmadığını da düşünüyorum. Sanki kamera arkasındaki ekip ve oyuncular aslında güzel bir şeyler çekmişler de, görüntüleri verdikleri yerdeki düzenleme ekibi içine etmiş gibi. Hadi basalım sarı bej filtreyi ohh mis, demişler. Bir de bol bol kesmişler görüntüleri gibi, çoğu sahnede sanki o sahnede olan şeylere dair başka sahneler varmış gibi referanslar hissediyoruz ama aslında öyle şeylerin olmadığını fark ettiğimizde hikayede oluşan boşlukları neyle dolduracağımızı bilemiyoruz.

Yukarıda da dedim ya uyarlama denilebilir mi buna diye, hah işte o durumun sebebi de şöyle: İzlerken çoğu yerde, hatta hemen hemen her yerinde hikayenin hımm bunu Christie böyle yazmamıştır dedim. Bu kesin böyle değildir kitapta ya da orijinalinde böyle bir şey olmamıştır, bu şekilde olmamıştır derken buldum kendimi. İzlemeden önce hikaye hakkında hiçbir fikrim olmamasına rağmen böyle düşünebilmem büyük oranda geçtiği dönemin tarihine ve Christie'nin hikayelerine aşina olmaktan kaynaklanıyor ama tabi iki kitabını okumakla hocası mı oldum, yok. Demem o ki, izlerken bu kadar şüphelere düşmem sebepsiz değilmiş. Açıp kitabın içeriğine şöyle bir bakınca bile hikayenin ve neredeyse tümden değişmiş olduğunu gördüm. Bence kötü yönde bir değişiklik değildi açıkçası. Bu haliyle karakterler de daha ilginç olmuş bence. Mesela ana karakterimiz Bundle'ın kitaplarda tarif edildiğinin aksine görüntüde bir genç kadın olması en başta tuhafıma gitse de sonra çok takdir ettim. Ya da kitaptakinden farklı olarak Bundle'ın annesiyle birlikte yer alıyor olması, eh tabi bu annenin bir de Helena Bonham Carter olması çok keyifli bir durumdu.


Yine de bu noktada sevgili Helenamız için şunu da demeden geçemeyeceğim. Gençliğinde oynadığı hiçbir filmi, diziyi doğru düzgün izlemedim ama sanki 50'sinden sonra nerede görünse hep kendisi gibi görünüyor. Yani artık rol yapmıyor, düpedüz kameraların karşısına kendi saçı başı makyajıyla çıkıp, yazılan replikleri sanki yazılmış gibi değil de onun içinden öyle gelmiş gibi söylüyor. Bir yandan aşırı doğal görünüyor, karşımda kurgu bir hikaye izlediğimi unutuveriyorum. Sanki gerçekten ekranda o karakter varmış gibi oluyor. Ama işte dediğim gibi, bu karakter artık o yazılan karakter değil de Helena Bonham Carter olmuş oluyor. Bir de aynı durumdaki Martin Freeman var tabi. Sherlock'taki Watson olduğundan beri adam nereden kafasını uzatsa aynı insan. Aynı duruş, aynı bakış, aynı konuşma. Bilmiyorum belki de ben kendisini o kadar fazla yerde izlemediğim için, kişisel izleme tercihlerimin türü ve konuları belirli olduğundan böyle görüyorumdur.


Bir şaşırdığım - yukarıda da bir çıt bahsettiğim - konu da ana karakterimiz Bundle'ı oynayan ve burada ilk defa gördüğüm Mia McKenna-Bruce. Biraz yüzeysel gibi geleceğim şimdi düşündüklerimi yazınca ama sonuçta öyle düşündüm. Mia kızımız ilk bakışta insana hiç de öyle dikkat çekici gelmiyor, yani sinema-tv dünyası için insanın ilk tepkisi bu olur ya ister istemez, karşımızda beliren insanların bir şeyleriyle dikkatleri toplayabilmesini bekleriz. Mia'nın ilk intibası 12 yaşında dümdüz ve her şeye karışan bir çocuk olması. Halbuki hikayemizdeki Bundle karakteri herkesin aklına ve cevvalliğine hayran olduğu, her daim harekete geçip, fiziksel pek çok şeyi gözünü kırpmadan gerçekleştiren, ayrıca da dikkat çekici bir genç hanım olarak sunuluyor. O yüzden ilk sahnelerde, ilk bölümün ilk yarısında falan gözümün gördüğü ile hikayenin sunduğu arasında beynim gidip geldi. Ama sonra izledikçe bu şekilde bir seçim yapılmış olması çok hoşuma gitti. Çünkü Mia McKenna-Bruce, alabildiğine normal, doğal ve hepimiz gibi bir kız olarak görünüyordu. Ve bu haliyle tüm o maceraların ortasına bodoslama dalıyordu. Minicikti, parıltısızdı ama kendinden emindi, gözüpekti ve parladığına inanıyordu. Çok hoşuma gitti.




Bu iki başrolümüz dışındaki diğer karakterlerin hemen hepsi bildiğimiz ve klişe Agatha Christie karakterleri. O yüzden onlara hayat veren oyuncular sadece temiz birer iş yapmakla kalmış, üstüne koyabilecekleri pek bir şeyler yok haliyle.

Christie'nin bu hikayesi yayınlandığı dönemde oldukça kötü eleştiriler almış. Nette biraz araştırınca direkt bu ifadelerle karşılaşıyorsunuz. Kitaptan oldukça uzaklaşılmış ve çoğu şey değiştirilmiş olsa da, dizinin hikayesinde de o zamanlar kitabın eleştirildiği şeyler yine karşımıza çıkıyor. Mesela bu Seven Dials meselesi. Tamamen amaçsız ve karikatürize bir rol oynuyor bu topluluk hikayede. Hani elinde çok iyi bir malzeme varmış da tüm olay aslında oymuş gibi başlayıp, hiç kullanmıyor o malzemeyi. Saçma bir parodi olarak kalıyor gizli topluluk da, seven dials konusu da.

İzlerken insanı sıksa da, kendi adıma umut verici ve keşke şöyle olsaydı diye heyecanla umut ettiğim bir dizi oldu bu. Başından sonuna lütfen iyi olsun lütfen iyi olsun diye umut ederek devam ettim izlemeye çünkü böyle bir hikayenin ve kadronun gerçekten iyi olup, işe yaramasına ve tutmasına ihtiyacım vardı. Son kısmında devam edeceklermiş gibi bitirmeleri de çeken ve hazırlayan ekibin de bunu umduklarının göstergesi. Ama işte, dedim ya, sanki en son görüntüleri düzenleyen odadaki birileri her şeyin içine etmiş gibi.

17 Şubat 2026 Salı

YAŞ ETTİ...15! (ve 17 Şubat'lar)



"I think I've discovered the secret of life - you just hang around until you get used to it."


15 yıl. Hayatımda hiç bu kadar uzun süre tutunduğum bir şey oldu mu sanmıyorum. Yani her şeyden zaman zaman soğudum, vazgeçtim, yarı yolda elimden bıraktım, başka bir şeyler aldım yanıma. Ama Neverland'i - 2013'ün sonundan 2014'ün yarısına kadar olan karanlık dönem dışında - hiç bırakmadım. Her ay olmasa da, bazı yıllar bir iki kere bile zar zor yazsam da, yine de yazdım. Şimdi düşünüyorum da 15 yıl önce o Şubat günü romanlarımı yazmaya başlasaydım ve bu şekilde 15 yıl boyunca her ay bir şeyler ekleseydim, şimdiye kim bilir kaç kitap yazmış olurdum. Olsun. Buraya yazarak da bir şeyler üretmiş oldum sonuçta. 15 yıldır yaşamıma tanıklık eden bir tablo gibi, bir kitap gibi burası da.

Çok tuhaf. Yazacak hiçbir şey gelmiyor aklıma. Takvime bakıp da ayın 17'si olduğunu gördüğümde düşündüğüm onca şey, bu beyaz sayfayı açınca uçtu gitti. Zaten sanırım en son 5 yıl önce 17 Şubat'ı kutlamışım gibi görünmesinin bir sebebi de bu. Ne diyeceğimi bilememek. Artık kimsenin okumadığını bildiğim bir yerde, kendi kendime kalmışım ve kendime konuşuyormuşum gibi hissettiğim için belki de. Öyle bir dünyada bulduk ki kendimizi, artık kimse bir şey okumuyor. Yazmak hiçbir şey ifade etmiyor. Herkes sadece saniyelik videoları parmağıyla kaydırıp duruyor. Ben yapmıyorum. Evet, ben bunu yapmıyorum. Ve tam da bu yüzden, yine ait olamadığım bir dünyanın içinde bocalıyorum. Ben video izlemeyi sevmiyorum. Film izlemeyi, dizi izlemeyi tabiki seviyorum ve ne kadar sevdiğimin kanıtı da tam burada, Neverland'de. Ama o elimizle kaydırdığımız videolardan nefret ediyorum. Çünkü çok çabuk geçiyor gözümün önünden görüntüler, hiçbir şey yakalayamıyorum, algılayamıyorum. Durdurup, uzun uzun bakmam gerekiyor. Bu dünya nasıl bu hale geldi? Ne zaman oldu bu? Bunu da anlayamıyorum.

O yüzden burada böyle kendi kendime konuşmak bana iyi geliyor. Yazmak, bana her zaman iyi gelmiştir zaten. Eskiden bir iki yorum yazan olurdu mesela, böyle ayda bir, yılda bir üstüme minicik bir okuyan vaaar sevinci çöreklenirdi. Bir gmail hesabı olmayanların yazmasını engelle ayarını yaptığımdan beri tek bir yorum bile gelmedi. Üzülmedim ama ilgincime gitti. Sonra da sorgulamayı bıraktım zaten. Bu ayarı da can sıkıntısından yapmamıştım halbuki. Çok fazla spam yorum gelmeye başlamıştı, hani şu falanca doktora gittim bunu çözdü siz de şu numarayı arayın diye yazan bir dolu mesaj. Yine kendimi tekrarlıyorum gibi olacak ama bu nasıl bir dünya oldu böyle? Nasıl bir dünyaya dönüştürdünüz bunu? Mutlu musunuz?

Neyse, bu bir çemkirme yazısı olmayacaktı, amaç bu değildi. Bu bir kendini takdir etme yazısı olacaktı. Plan buydu. Kendimi tebrik ediyorum, 15 yıl bir şekilde başladığım bir şeyi de bırakmadığım için. 20'lerimin başında başladığım bu yolculukta 20'lerimin vura çarpa geçişini ve 30'larımın çalkantılarını geçirdiğim bu yerin varlığı için ve nihayetinde 40'larıma daha anlamış, daha öğrenmiş, daha farkına varmış ve daha da hayallenmiş olarak yelken açtığım için tebrik ediyorum kendimi. Aferin kız. Vallahi. 


"In the depth of winter, I finally learned that within me there lay an invincible summer."


9 Şubat 2026 Pazartesi

K-Müzik'te Ocak '26


1 - LNGSHOT ve Yaptıkları Herşey



Lngshot için ayrı bir yazı ayırayım mı diye düşündüm ama sonra Ocak'ta bahsetmek şimdilik kendimi tutmam açısından iyi olacak gibime geldi. Çünkü o birden bire çok sevmekle gelen kendine engel olamayıp abartma durumundayım tam olarak. Bu tür sevgilerim de haliyle sırtında kocaman bir korkuyla geliyor, ya bir sonraki adımlarında hiç hoşlanmadığım, dinleyemediğim müzikler yaparlarsa...Ya da bir şeyler görürüm ve çocuklardan soğumaya başlarsam...Çünkü şimdiye kadar böyle birden bire çok çok sevip, sonra da bir anda çok soğuduğum ve içime yara açan böyle gruplar oldu. Neyse. Başa dönelim.

Birkaç hafta önce, bir gece kendi halimde puzzle yaparken arkaplanda da yeni çıkanlar listemden müzik dinliyordum. Normalde arada birkaç farklı parçaya denk gelirim, bunda tuhaf bir şey yok. Olağan kpop sound'unun dışında birkaç bir şey olur ama bazen hoşuma gider, bazen de gitmez. O gece puzzle'a alabildiğine dalmışken birden kulaklarıma inanamadım. Ne duyuyorum ben diye hemen ekrana bakmaya çalıştım. Kimdi bu, neydi, bir daha başa alıp dinledim. Baktım 4 tane çocuk. Evet, cidden çocuk. Ama şarkı müthişti. Yani o ilk anda müthiş gelmişti, sonradan da güzel geldi tabi ama hani tamam o kadar da abartmaya gerek yok. Duyduğum şey, bu Moonwalkin'di. Nasıl nasıl yani diyerek o geceden sonra grubu araştırmaya ve neleri var neleri yoksa dinlemeye başladım.

Lngshot, 4 kişilik bir erkek grubu. Jay Park'ın MoreVision isimli kendi şirketinin haydi biz de bir idol grubu salıverelim piyasaya diyerek giriştiği ilk proje. Jay Park dediğim ünlü rapçi/müzisyenimiz de benim yaşıtım olduğundan, normal bir idol grubu yönete ceo'dan çok küçük kardeşlerine ya da yeğenlerine musallat olan zıpır abi modunda çocuklarla her yere gidip, her şeylerine koşuyor ve her şeye maydanoz oluyor.

Grup 20 Aralık'ta pre-debut gibisinden "Saucin"i yayınlamış. Ona denk gelmemişim. 13 Ocak'ta da asıl parça Moonwalkin ile 5 şarkıdan oluşan çıkış EP'si "Shot Callers" çıkmış. 3 gün sonra da üyelerin tek tek ve ikili ikili debut öncesinde yaptıkları bazı şarkılardan oluşan bir mixtape gibi bir şey, 4SHOBOIZ MIXTAPE yayınlanmış. EP'deki şarkıların ve grubun da tarzı şimdilik oldukça r&b görünüyor. Youtube kanallarında yayınlanan videolardan izlediklerimle, birkaç aydır orada burada konuk oldukları programlardan gördüğüm kadarıyla pek sevimliler. Bu şekilde çıkış yapmalarının hemen ertesinde gruplar genelde kendilerini çok komik, eğlenceli, konuşkan falan olmaya zorlar. Her şeyi düzgün yapmak ve en başından itibaren insanlar onlardan ne bekliyorsa onu vermek üzerine eğitilirler. Oysa Lngshot'ı oluşturan bu 4 çocuk kamera karşısında çok kendileri gibiler. Hepsi içe dönük, utangaç sayılabilecek bir şaşkınlıkla bakıyorlar etraflarına. Kendilerini zorlamıyorlar birden bire insanların dikkatlerini ele geçirmek için, her hareketleri hesaplı değil. Bu bunca zamandır yeni çıkış yapan gruplarda bulamadığım bir şey.

Şimdilik Lngshot'ın müziğini keyifle dinleyip, ürettikleri içerikleri mutlulukla izliyorum. Dediğim gibi umarım böyle devam ederler.

2 - Joohoney (feat Muhammad Ali) - STING


Joohoney, Monsta X grubunun bir üyesi. Ülkesinin oldukça başarılı rapçilerinden, 2015'te grupla çıkış yapmasından beri onlarca şarkı üretmiş bir prodüktör ve besteci de aynı zamanda. Monsta X'i kdramaları izlemeye başlamadan da önce youtube ve spotify'da rastladığım şarkıları "Hero" ile tanımıştım. 2015'teki EP'leri "Rush" içinde yayınlanan bu şarkının bir çatı katında dans ettikleri videosuna o yıllarda rastladığımda çok eğlenceli ve gaza getirici olarak bakmıştım haliyle. Ne dillerini biliyordum, ne de bu 10 yıl sonra dünyayı ele geçirecek müzik türünün özelliklerini. Oooo çok hareketli şahane diyerek arada açıp, dinliyordum. Ama sonra gelen yıllarda hiç başka bir şeylerini dinleme gereği de, grubu araştırma gereği de hissetmemiştim. Orada burada, arada bir çıkan şarkılarını duyuyorum, çoğunlukla hoşuma gitmiyor, bazen dinlenebilir bulduklarım oluyor ama hiçbirisi 2015'te Hero'nun yaptığı etkiyi yapamadığından üstlerinde durmuyorum.
Joohoney'nin de solo işlerini dinliyordum. 2020'deki albümünden "Smoky" dinleme listemde, severim. Bu sefer gelen şarkı, Ocak'ta çıkan EP'si "Insanity"den. Muhammed Ali'nin ünlü konuşmasından sample yapmış (bu olaya böyle deniyordu sanırım). Rapçilerin kendilerini boksörlere benzetmeleri çok da yeni bir şey değil ya da boks referanslarına başvurmaları. Şarkının altyapısı hoşuma gitti, genel olarak sözleri de pek şiirsel değil, ben kralım herkesi yenerim kimse umrumda değil tarzında üç beş cümle şeklinde. Olsun, dinlemek keyifli.

3 - ZEROBASEONE - RUNNING TO FUTURE


Zerobaseone grubundan yine bir ocak ayında - geçen ocak'ta - bahsetmiştim. "Zerobaseone grubu, 2023'te çıkış yapmış bir erkek grubu. Yaptıkları müzik beni çok sarmadığı için pek de dinlemiyorum açıkçası. Arada yeni bir şarkı çıkardıklarında hımm neymiş diye bakıp, kapatıyorum." diye yazmıştım gruptan sadece iki üyenin seslendirdiği bir dizi müziği parçasını paylaşırken. Dinleme listemde hiç başka parçaları olmamasından da anlaşılabilir. Müziklerinden birini beğenebilmem için veda ediyor olmaları gerekiyormuş demek ki. Orada burada yazanlardan anladığım kadarıyla grubun sözleşmesi bitiyormuş bu sene ve devam etmeyeceklermiş. Ocak boyunca veda babında 3 şarkı yayınladılar, bunları da bir araya getirdikleri bir EP yayınladılar. Kısmet.

4 - ALLDAY PROJECT, TARZZAN - MEDUSA


Allday Project'in geçen yıl çıkışlarına ve ilk iki parçalarına nasıl bayıldığımı ve dinlemekten eskittiğimi birazcık burada yazmıştım. Ama ne olduysa ondan sonra oldu. Famous ve Wicked şarkılarının ardından gelen hiçbir şarkılarını beğenmediğim gibi grubun üyeleriyle ilgili birtakım bilgilere de maruz kalınca iyiden iyiye soğudum. Bu şarkı eğlenceli neyse ki. Ama Allday Project'i cidden bundan sonra dinleyebilir miyim bilmiyorum.

5 - CHUU - CANARY


Chuu, dağılan grup LOONA'nın eski bir üyesi. 12 kişilik bir kız grubunun var olmuş olması bile beni şoka sokuyor ama neyse, müziklerini hiç dinlemediğime eminim. Neyse, Chuu'nun sesini bu ilk duyuşum bence. Bu şarkının melodisinde, sözlerinde beni yakalayıp, kalbime doğru seslenen bir şeyler var. Chuu'nun sesinde, sesine hakim oluşunda da bana seslenen bir şeyler olduğu aşikar.

6 - AxMxP - PASS


AxMxP, 2025'te çıkış yapan 4 kişilik bir erkek grubu. "I Did It" isimli parçalarını dinlemişim sadece geçen sene çıkardıklarından, onu da pek beğenmemişim. "Pass" şarkıları, duyabileceğiniz gibi tam benlik.

7 - 8TURN - BRUISE


8TURN, adından da anlaşılabileceği gibi 8 kişiden oluşan bir erkek grubu. 2023'te çıkış yapan grubun şimdiye kadar 5 EP'si ve bir dolu da single'ı yayınlanmış ama benim içlerinden listeme dahil ettiğim olmamış hiç. Geçen sene "Eletric Heart" ve "Leggo"yu dinlemişim ama o kadar sarmamış. "Bruise"un havasında suyunda hoşuma giden bir şeyler var. Hem o klasik kpop erkek grubu sound'unu taşıyor, hem de çok klişeye ve tekrara kaçıp, rahatsız etmiyor. Oldukça keyifli bir şarkı ve neredeyse anlamlı.

2 Şubat 2026 Pazartesi

Irvin D.Yalom'dan Spinoza Problemi (The Spinoza Problem)

(Bu kitabı da aslında çok sevip, anlatacağım burada diye düşünüp, sonra bir türlü yazamamıştım. Bu bahaneyle bahsetmiş olayım.)


Buna da ağustos 2019 tarihini düşmüşüm. Ve bunu da Aralık 2022'de okumuşum. Kitabın konusu çok ilgimi çekmişti onu hatırlıyorum alırken. Spinoza hakkında hemen hemen hiçbir şey bilmiyordum kitabı gördüğüm dönem, belli belirsiz okul döneminden hatırladığım şey filozof olduğuydu, başka da hiçbir fikrim yoktu. Okuduğum hiçbir şeye benzemediğini düşündüğümü hatırlıyorum bitirdikten sonra. Okurken, böyle bir şey okuyor olduğumdan dolayı aldığım keyfi ama sayfaların içindeki hikayeden dolayı da boğazımdaki acı tadı hatırlıyorum. Ben de böyle kitaplar yazabilmek istiyorum demiştim. Böyle hissettiren, böylesine düşündürten, içi böylesine dolu dolu, ciddi ciddi insana pek çok şeyi sorgulatan böyle kitaplar yazmak istiyorum demiştim. 

Goodreads'te bitirdiğimde şöyle not etmişim:

Büyük ihtimalle konusunu görüp, ben bunu kesin severim diye almışım kitabı. Rafımda öylece duruyordu. Yıllar olmuş. Ancak elime alıp, okuyabilmeye başladım geçen yıl. Yılın son günlerinde de azimle bitirdim.

Kitapta bir 1600lü yılların Hollandası'na gidip, Spinoza ile yürümeyi, bir 1900lerin başına gidip tüyler ürpertici Doğu Avrupa atmosferini solumayı çok sevdim. Spinoza ile ilk defa tanışıyordum, 1600lerin Hollandası hakkında ise hemen hemen hiç bilgim yoktu. Öğrendiğim için aşırı mutlu oldum.

Nazi Almanyası'nın ortaya çıkışına şahit olmak ise her seferinde içimi allak bullak ediyor. Kendimi her sayfada kandırmaya çalıştım, gerçek değil gerçek değil olmadı olmadı diyerek. Yoksa gerçekliğini kabul edersem okumaya da dayanamayacaktım.

Yalom'un anlatımı ilk başlarda alışkın olmadığımdan cümleleri sorgulamama yol açtı bu arada. Edebiyat açısından değerlendirmeye gidiyordu aklım refleks olarak. Oysa daha başka bir tarzı varmış. daha böyle, kendisinin de kitabın sonunda belirttiği gibi, terapi gerçekleştiriyor gibi karakterlerle. Tarihteki bu gerçek kişiliklerin kurgusal olarak da olsa beynine girebilmek paha biçilemezdi. Yalom'un tüm kitaplarını değil ama yine böyle zaman yolculuğu yapabileceğim kitapları varsa okumayı isterim diyerek bitiriyorum düşüncelerimi.

 Yazarımız Irvin D.Yalom bir psikiyatrist aslında. Bu yıl 94 yaşında, varoluşçu olarak geçiyor. Stanford'da emeritus profesörmüş, emekli olmuş. Kendi web sitesinde diyor ki artık hasta almıyor, oğluna ulaşabilirsiniz. O da aynısındanmış. Çok kıskanıyorum ya. Valla. Böyle efsane okullarda alanlarında efsane olmuş akademisyenleri, bilim insanlarını çok kıskanıyorum. Neyse. Kitaptan şöyle satırların altını çizmişim okurken:

"Tükenmeyen mutluluğa uzanan asıl yol başka bir yerde olmalı."

"...; gerçi bütün çocukluk arkadaşları büyümüş ve dört bir yana dağılmıştı, hem zaten asıl aradığı şeyin kendi derinlerindeki hayaletler olduğunun, aslında sahip olmayı dilediği arkadaşları aradığının farkındaydı."

"Bu sadece bir tahmin ama senin kendini herhangi bir yerde 'evde' hissedip hissetmeyeceğini merak ediyorum, çünkü ev bir yer değildir, sadece zihinsel bir durumdur. Gerçekten evde olmak kendi içinde evdeymiş gibi rahat hissetmektir. Ve Alfred senin kendi içinde evdeymiş gibi rahat hissettiğini sanmıyorum. Belki hiç hissetmedin. Belki hayatın boyunca evi yanlış bir yerde aradın."


Previously on Neverland : February Haze

 Son haftasını saçma bir hastalıkla yataklarda geçirmiş olmamın dışında Şubat ayının nasıl geçtiğini anlamadım. Son haftasının nasıl geçtiği...