29 Mart 2026 Pazar

Xena ile Mitoloji Saati 10 ~ Xena : TWP 105 - The Reckoning

 


Önceki bölümde eski karanlık hayatından pek sevdiği bir dostuna veda edişini izlediğimiz Xena, bu bölümde ise yine onu eski haline döndürmek için tuzak kuran savaş tanrısı Ares'in oyununa düşüyor. Xena ile Gabrielle yine bir yerden bir yere yürürlerken saldırıya uğramış bir avuç köylüyü görüp yardım etmek için duruyor Xena. Gabriel o sırada bir yerlerde, neyse. Xena köylüleri kurtarmaya çalışırken adeta kendini bir sith lordu gibi gizleyen bir Palpatine ile dövüşüyor. Kafa kafaya bir dövüş olunca bu Xena ulan kim benim seviyemde böyle dövüşebilir ki derken siyah pelerinli adam birden ortadan kayboluyor ve eli kanlı Xena'yı olay mahallinde bulan diğer köylüler de yargısız infaza yelteniyor. Gabrielle'in Ally McBeal olma çabalarının arasında Xena, Ares'in gerçek niyetiyle karşılaşıyor. Ares diyor ki bak bunların hepsini ben ayarladım ki sen yine benim en sadık kullarımdan ol diye. Gel yine eskisi gibi savaş, ortalığı yak yık, benim ordularımın generali ol. Tabi bunları en cezbedici, en baştan çıkarıcı ve seksi ifadesiyle söylüyor habire Xena'ya. Sonunda Ares, Xena'yı oyuna getirmeye çalışırken Xena onu oyuna getiriveriyor ve seçtiği aydınlık yolda yürümenin zorluklarından bir kere daha kurtulmuş oluyor.



16 Ekim 1995'te yayınlanan bu birinci sezonun 5.bölümü ilk defa savaş tanrısı Ares'i kanlı canlı görmemizin yanında - ki Xena evreni için bir dönüm noktasıdır bu -, Xena'nın sadece çok iyi dövüşen bir savaşçı değil aynı zamanda aklını da çok iyi çalıştıran bir stratejist olduğunu da görmemiz açısından önemli bir hikayeye sahip. Ayrıca Xena ile Gabrielle arasındaki dinamiklerin de çok güzel oturmaya başladığının izlerini fark edebildiğimiz bir bölüm. Xena'nın Gabrielle'i neredeyse bir ahlaki ve insani pusulası olarak gördüğünü anlıyoruz. Gabrielle'in ise Xena'nın karanlık yanını görüp, yine de tanıdığı Xena'ya herkesten ve her şeyden çok güven duyuyor oluşunun kararlılığıyla hareket edişini görüyoruz. Dahası Gabrielle'in Xena'nın kararlarına da güven duyduğunu ve sözlerini dinlediğine şahit oluyoruz. 6 sezona yayılacak bu iki kadın arasındaki dostluğun sağlam temellerini oya gibi ince ince işlediklerini söyleyebiliriz böylece.



Benim de sevdiğimi bölümlerden biridir The Reckoning. Öyle çok çok sevdiklerimden değil ama en azından geçtiğimiz iki bölüm boyunca oflayıp puflamamdan anlaşılabileceği üzere bu bölüm benim için daha dayanılabilir bir hikaye sunuyor. Tüm sinirli köylüler ve adalet arayışı konusu ve sahneleri beni pek sıksa da Ares'in Xena'nın aklını manipüle etmek için kullandığı başka diyarlara geçme gibi sahnelerin o zamana (daha doğrusu prodüksiyonun daha önceki bölümlerde gördüğümüz pespayeliğine) göre oldukça incelikli ve iyi durması keyif aldığım şeylerden biridir mesela. Bir de hakikaten çocuk aklımla o kadar da takdir edemediğim Kevin Smith'in Ares halini şu yaşımda daha da deli bulduğumu söylemem gerek. O zamanlar bana çok gıcık ve çirkin gelirdi (erkek zevkimin Candy'deki Anthony ve Sailor Moon'daki Mamoru olduğu zamanları kastediyorum yani), keşke hiç çıkmasa şu diye diye izlerdim. Ama şimdi görüyorum ki oynarken o da çok eğleniyormuş gibi görünüyor. Hem bir yandan çektikleri şeyin absürtlüğüne ve prodüksiyonun ucuzluğuna gülecekmiş gibi dururken bir yandan da işini hakkıyla yapmaya çalıştığını ve neredeyse ciddiye aldığını görebiliyorsunuz. Çok çok keyifli onu Ares olarak izlemek. 2002'de genç yaşta bu dünyadan ayrılmasına insan her defasında inanamıyor. Neyse, mitolojimize ve hikayelerimize geçelim.

Kevin Smith de sonradan bu yapıştırma sakalı düşmesin diye bölüm boyu yüzünü oynatmadığını söylemiş :D


Ares'ten daha önce "The Gauntlet"te ve "Unchained Heart"ta biraz bahsetmiştik. O zaman da Ares'in, Olimpos tanrıları arasında savaş, savaş tutkusu, cesaret ve toplumsal düzen tanrısı olduğunu, Antik Yunan sanatında ya savaşa hazırlanmış, sakallı olgun bir savaşçı ya da miğfer ve mızrak taşıyan, sakalsız, çıplak bir genç olarak tasvir edildiğini söylemiştik.

Ares, tanrıların kralı ve kraliçesi Zeus ve Hera'nın oğlu ve tanrıçalar Eileithyia ve Hebe'nin kardeşi. Üvey kardeşleri arasında Athena, Afrodit, Apollon, Artemis, Hermes, Dionysos ve Hephaistos var. Ares'in tanrıça Afrodit'ten Deimos (Korku), Phobos (Dehşet) ve Harmonia (Uyum) adında üç çocuğu var. Kızı Harmonia'nın kızı Semele, tanrı Dionysos'un annesi aynı zamanda. Evet Olimpos tanrılarının aile ve soy ağaçları Ptolemaioslarınkinden daha fena olabiliyor.

Ares'in ayrıca çok sayıda ölümlü çocuğu da var. Bunların çoğu babalarının şiddet eğilimini miras almış oluyor ve mitolojide genellikle kötü adam rolünde yer alıyorlar. Şaşırdık mı?

Ares'in en belirgin özelliği, sivri uçlu bir savaşçı miğferi. Tanrıların ziyafetleri gibi sahnelerde bile, miğferini takmış veya elinde tutarken tasvir ediliyor. Tanrının diğer özellikleri arasında kalkan, mızrak ve bazen de kınında bir kılıç bulunuyor. Kalkanı genellikle bir tür amblemle süslenmiş olsa da, antik sanatçılar tanrıya özgü bir şey yerine, standart repertuarlarından genel bir amblem kullanmışlar hep.

Ares genellikle kısa bir tunik, göğüs zırhı, miğfer ve dizlik giyen standart bir Yunan savaşçısı gibi giyinir görünür hep eserlerde. Göğüs zırhını genellikle onu basit bir tunikle göstermek için koymamış oluyorlar ve bazen de miğfer ve kalkan dışında çıplak olarak tasvir edilmiş oluyor. Ares'i antik Yunan sanatında tanımlamak oldukça zor olabiliyor bu yüzden, çünkü onu diğer savaşçı figürlerinden ayıran çok az şey kalıyor. Haliyle normal bir savaşçı mı yoksa Ares mi var eserin üzerinde, tanımlayabilmek güçleşiyor.

Ares'in kutsal hayvanı yılan. Ayrıca, eski kehanetlerde savaş, isyan ve kötü şansın habercisi olarak tanımlanan akbaba ve bazı baykuş türleri gibi belirli kuşlarla da ilişkilendiriliyor. Tanrının mitolojideki en ünlü hayvanları, Ares tarafından Altın Post'u korumakla görevlendirilen bir yılan olan Kolhis Ejderhası ve Teb yakınlarındaki kutsal su pınarını koruyan dev bir yılan olan Ismenian Ejderhası.

Ulusal Roma Müzesi'nden bir klasik dönem Ares'i

Yunan mitolojisindeki Ares'in karakterini, savaşla bir şekilde bağlantılı olan diğer tanrılarla karşılaştırarak daha iyi anlayabiliriz. Athena, savaş konularında düşünceliliği ve bilgeliği temsil eder ve savaşın yıkımları sırasında insanları ve yerleşim yerlerini korur. Ares ise, cesurca bir kuvvetin kişileştirilmesinden başka bir şey değildir ve savaşın tanrısı olmaktan çok, savaşın kargaşasının, karışıklığının ve dehşetinin tanrısıdır. Kız kardeşi Eris savaşı başlatır, Zeus savaşın gidişatını yönlendirir, ancak Ares savaşın kendisine aşıktır ve savaşların gürültüsünden, insanların katledilmesinden ve şehirlerin yıkımından zevk alır. Bu tanrının yıkıcı elinin, veba ve salgınların yol açtığı yıkımlarda bile etkili olduğuna inanılmış. Ares'in bu vahşi ve kana susamış karakteri, onu diğer tanrılar ve kendi ebeveynleri tarafından nefret edilen biri yapar. 

Yunanlar Ares'i ezici fiziksel gücüyle her zaman galip gelen bir varlık olarak pek de mantıklarına yediremediklerinden onu, daha yüksek güçlerle karşılaştığında genellikle yenilir biri olarak tasvir ederler. Athena'nın da yardımıyla Diomedes tarafından yaralanır mesela. Bir keresinde tanrılar ölümlülerin savaşında aktif rol almaya başlayınca, Athena Ares'e karşı çıkar ve ona güçlü bir taş fırlatarak onu yere serer. Bu durumla mesela Xena'nın bu bölümde Ares'le savaşarak, bir ölümlü olmasına rağmen neredeyse onu yenecek kadar iyi dövüşmesinin paralelliğini görebiliriz.

Devasa Alodalar da onu yener ve zincirler, Hermes tarafından kurtarılıncaya kadar on üç ay boyunca esir olur. Ayrıca oğlu Cycnus yüzünden savaştığı Herakles tarafından da yenilir ve Olimpos'a geri dönmek zorunda kalır. Bu Cycnus'tan da "Chariots of War" bölümünde bahsetmiştik.

Bu vahşi ve devasa, ama aynı zamanda yakışıklı tanrı, Afrodit'i sever ve Afrodit tarafından da sevilir: Afrodit, Adonis'e aşık olduğunda, Ares kıskançlığından ayıya dönüşür ve rakibini öldürür. Ki bu Afrodit'i de ikisi arasındaki münasebetleri de ilerleyen sezonlarda göreceğiz.

Trakya kabilelerinin savaşçı karakteri, tanrının ikametgahının bu ülkede olduğuna, burada ve Scythia'da ibadetinin başlıca merkezlerinin bulunduğuna dair bir inanca yol açmış. Scythia'da kılıç şeklinde tapınılırmış (evet böyle yani heykellerini falan koymuyorlar da hani işte kılıca tapınıyorlar yani) ve ona sadece atlar ve diğer büyükbaş hayvanlar değil, insanlar da kurban edilirmiş bu yüzden.

Ayrıca Kolhis'te de tapınılırmış ve burada altın post, ona adanmış bir korudaki bir meşe ağacına asılırmış. Stymphalian kuşlarının yaşadığına inanılan ve Ares, Aretias, Aria veya Chalceritis adası olarak adlandırılan Kolhis kıyısı yakınlarındaki ada da onun kutsal yerlerinden biriymiş.

Yunanistan'ın kendisinde ise Ares'e tapınma çok yaygın değil. Atina'da Alcamenes tarafından yapılmış bir heykeli içeren bir tapınağı varmış. Lakonya'daki Geronthrae'de ise yıllık bir festivalin kutlandığı, kadınların tapınağa yaklaşmasına izin verilmeyen bir koruluklu tapınağı varmış. Aşırı toksik bir maskülenlik yaymıyor mu sizce de Ares kültü? Neyse. Sparta'da, tanrının zincirlenmiş halini gösteren eski bir heykel varmış; bu heykel, savaşçı ruhun ve zaferin Sparta şehrini asla terk etmeyeceğini gösteriyormuş. Sparta'da Ares'e insan kurbanları sunuluyormuş (Apollodorus'un yalancısıyım bu konuda valla). Bu tanrının tapınakları genellikle kasabaların dışında inşa ediliyormuş; muhtemelen düşmanların yaklaşmasını engellemek için.

Yunanistan'ın kuzeyindeki ülkelerde Ares ve ona tapınmayla ilgili tüm hikayeler, onun bu ülkeye Trakya'dan getirildiğini gösteriyor gibi görünüyor; Yunanların en eski şairleri tarafından tanımlanan tanrının tüm karakteri, sanat eserlerinde temsil edilmeye pek uygun görülmemiş gibi görünüyor. Aslında Ares'in idealini yarattığı düşünülen Alkamenes'ten (M.Ö.5.yüzyılın ikinci yarısında yaşamış bir Yunan heykeltraş kendisi) önce Ares'in sanatsal bir temsiline dair hiçbir şey duymuyoruz. Tanrının tasvir edildiği az sayıda Yunan anıtı günümüze ulaşmış durumda. Esas olarak sikkelerde, kabartmalarda ve değerli taşlarda görüyoruz onun tasvirlerini. Romalılar, tanrıları Mars'ı Yunan Ares'iyle özdeşleştirmişler ki bu yüzden daha çok Mars tasvirleri görüyoruz ortalıkta.

Ares, Amazon kadınlarının da tanrısı ve onlara savaşçı ruhu bahşeden tanrı. Mitolojide onları Frigyalılara, Likyalılara, Atinalılara ve diğer kabilelere karşı yürüttükleri seferlerde yönlendirmiş ve onun şerefine birçok tapınak inşa etmişler. Ares, Amazon kraliçeleri olan kızlarını birçok savaş ve muharebede aktif olarak destekliyor mitolojide. Bu açıdan Xena'ya da kafayı takmasını içeren hikayemiz de bu mitin bir yansıması gibi düşünülebilir. 

Bölümün bir noktasında Ares, Xena'yı ikna etmeye çalışırken hangi efsanevi savaşçıyı istersen getiririm diyor. Xena da dalga geçiyor, Hector'u Achilles'i, Agamemnon'u getir kolaysa hepsi gideli çok oldu diyor. Bu arada sonraki bir sezonda bir bölümümüz Troya Savaşı'nda geçecek galiba, o da ayrı bir manyaklık neyse. İşte bu konuda da mesela Troya Savaşı sırasında, Troyalıların safında yer alan Ares, Yunan kahramanı Diomedes tarafından yaralanmış. Diomedes mızrağını Ares'in böyle yan tarafından böğrüne saplayıverince, Ares de acı içinde bağırarak Olimpos'a geri savrulmuş. Dediğim gibi tanrı güya ama gelen vuruyor, giden vuruyor. Xena bile neredeyse yeniyor.

Ares konusu dışında bölüm boyunca duyduğumuz isimlere bakarsak ilk olarak Teracles ile karşılaşıyoruz. Saldırıya uğrayan köylülerden biri. Böyle bir isim yok kaynaklarımızda. Bir diğer saldırıya uğramış köylümüz Doracles. O da yok mitolojide veya tarihte. Diğeri Areolis. O da yok. Üçüncüsü de Polinios. Bu dördü de uydurma isimler yani.

Sonraki ismimiz Grathios. Onu da mitolojide veya tarihte bulamıyoruz. Ancak "grath" İrlanda dilinde tahıl demek. Yerinde bir uydurma olmuş.

Sonraki ismimiz Peranis. Yani Yunan mitolojisinde bulamasak da Hakkari'de bir köyün eski adı olması ilginç.

Bir diğer ismimiz Benitar. Yunan isimlerine bile benzemeyen bu isim haliyle mitolojide yok ama Nepal'de bu isimde bir yer var.

Son ismimiz ise Teresia. Evet İngilizce'de de olan Teresa ismine benziyor. Ama İsveççe hali. Halbuki kökenleri yine Yunanlara uzanıyor. Anlamı kesin olmamakla birlikte, Yunanca yaz mevsimi anlaına gelen θέρος (theros) veya Yunanca hasat etmek anlamına gelen θερίζω (therizo) kelimelerinden türemiş olabilir. Ya da Yunan adası Therasia'nın (Santorini'nin batısındaki ada) adından da gelmiş olabilir. İspanyolca ve Portekizce'de de Teresa olarak geçiyor. İlk olarak 4. yüzyılda Nolalı Aziz Paulinus'un İspanyol eşinin adı olan Therasia kayıtlara geçmesiyle rastlıyoruz bu isme isim olarak.

Gelecek bölümde bir başka mitolojik hikayeye, Titanların hikayesine dalacağız.

26 Mart 2026 Perşembe

Secret Garden {시크릿 가든} (2010)


 Gil Ra Im pek yoksul ve de pek gururlu bir dublör kızımız. Haliyle sene 2010 olduğundan bir böylesi fakir bir dublöre setlerde pek önem verilmiyor, düşüyor yaralanıyor aç bilaç çalıştırılıyor. Ama sesi çıkmıyor, işini aslında çok severek yapıyor. Bir gün bir film setinde onu başroldeki oyunculardan bir tanesini zanneden gıcık bir CEO ile karşılaşıyor. CEO'muz Kim Joo Won, o kadar sinir bozucu, kendini beğenmiş, şımarık bir zengin adam ki aman aman evlerden ırak. Kaderin oyunuyla görür görmez birbirine sinir olan bu iki aşırı farklı insan bir sabah uyandıklarında birbirlerinin bedeninde buluyorlar kendilerini. Bir yandan bu durumu nasıl düzelteceklerini bulmaya çalışırken bir yandan da habire kavga gürültü içinde hayatlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Bu da yetmezmiş gibi bir bakıyorlar birbirlerine de aşık olmaya başlamışlar.


Secret Garden, 13 Kasım 2010 ile 16 Ocak 2011 arasında yayınlanan 20 bölümlük bir SBS dizisi. Bu da efsanelerimizden birisi. Yine, kdramalara ilk başladığım senelerde merak edip izlediklerimden. Kdramaların kdrama olduğu zamanlara ait, başrollerindeki Hyun Bin ile Ha Ji Won'u starlık mertebesine çıkaran, body-swap komedilerinin en bilindik örneği. Ama ait olduğu zamanın ruhuna sonuna kadar sadık olduğundan öyle herkesin, özellikle şimdinin kdrama izleyicisinin pek de harcı değil. Görüntüleri, çekim kalitesini ve oyuncuların styling'ini geçtim, karakter açısından da aslında pek çok şeyi gözardı etmezseniz dayanılır gibi değil çoğu yerde. Sabit sabit durup, bakışmalar, pek çok romantizm klişesi, hikayenin kötülerinin klişeliği ve daha bir çok şeye çok da aldırmazsanız aslında pek de eğlenceli olabiliyor. Sonradan izleyen pek çok izleyicinin Hyun Bin'in canlandırdığı CEO karakterimizin toksik davranışlarına takılmasının sebebi de dizinin bu bağlamı. Tıpkı gençken izleyip, çok sevdiğimiz ve bizim için çok değerli olan bazı dizilerin bazı karakterlerinin o zamanlar izlerken pek sevimli geliyor olmalarına rağmen şimdi genel kanının bu karakterlerin çok büyük psikolojik sorunları olan, rahatsız edici karakterler olduğu yönünde olması gibi. 2010 yılının dünyasında CEO Kim Joo Won karakterinin takıntılı bir şekilde dublör kızımızın üstüne gitmesi, habire aslında bir anlamda ona eziyet ederek kendini sonunda sevdirmesi üzerine kurulu ilişki, oldukça romantik veya sevimli gelebiliyordu. 2020'lerin pek öz farkındalığa sahip, pek bilgiç dünyasında onun dizi boyunca yaptıkları aslında kanuni olarak uzaklaştırma kararı çıkarılmasına bile sebep olabilecek şeyler olarak görülebilir. Bana sorarsanız, sene 2017'de izlerken beni pek de rahatsız etmemişti, hatta gülüp geçmiştim.



Pek çok hikayenin kdramaları etkilemesi gibi bunda da aslında biraz Jane Austen'ın klasiği "Pride and Prejudice"ın havası var diye düşünmüştüm izlerken. CEO Kim Joo Won, Darcy'nin suyunun suyu olsa da hikayenin genel havasında ve iki başrol karakterin dinamiklerinde bunu hissedebiliyorsunuz. Sanırım zamanında karakterleri veya hikayeyi rahatsız edici bulmamanın sebebi biraz da bu P&P altyapısının beynime kazıdıklarından gelen reflekstir diye düşünüyorum.

Esasında ise temelini normal bir melodrama üzerine oturtan, fantastik öğeleri hikayenin ilerleme unsuru olarak kullanan, ortaya çıkan komediyi ise melodramanın diğerlerinden farklı olmasını sağlamak için kullanan bir hikaye bu. Efsaneleşmesinin sebebi de aslında bu komedi unsurlarının ve dizinin prodüksiyon büyüklüğünün zamanına göre dikkat çekici olması. Hyun Bin'in giydiği tasarım eşofman takımlarının olay olması, kafedeki sahneden dolayı dudak üzerindeki süt köpüğü olayı ve dizinin bugün hala duyulduğu anda diziyi akla getiren müzikleri bu durumun göstergesi.


En başta dediğim gibi klişe olsalar da karakterler yine de çok iyi yazılmış, bunu diziyi izledikçe anlıyoruz. En başından sonuna yan karakterlerin bile tek boyutlu olmadıklarını, hepsine özenle yazılmış yan hikayeler olduğunu ve ana karakterlerimizin de yaşadıkları her bir durumla birlikte karakterlerini geliştirdiklerini, yeni boyutlar kazanabildiklerini görüyoruz. Haa dediğim gibi yine de kameranın oyuncunun yüzüne yaklaşması, oyuncunun sabit bir şekilde durup, mimik yapması ve bizim de resmen kafamızın içinde yönetmenin kestik! veya şimdi şunu yap bunu söyle! deyişini duyabilmemiz baki. Ona yapacak bir şey yok çünkü sektör henüz bu kadar gelişmemişti.



Tüm bu hikayeyi bize veren senarist de ayrıca bunca yıllık çalışmalarıyla kdrama dünyasında tıpkı bu dizi ve yazdığı diğer diziler gibi efsaneleşmiş isimlerden biri: Kim Eun Sook. Bu diziden itibaren yazdığı her dizi senaryosu olay olmuş durumda. 2012'de A Gentleman's Dignity (benim bunca yıldır hep bir numaram olan dizidir bu ayrıca), 2013'te The Heirs (buna bir bölüm bile dayanamamıştım ama olsun), 2016'da Descendants of The Sun (bundan da bahsedeceğim), 2016'da Goblin (bunu taa zamanında konuşmuştuk), 2018'de Mr.Sunshine (izlenecek listemin en başlarında duruyor bunca zamandır ama çok korkuyorum), 2020'de The King:Eternal Monarch (bundan da bahsedeceğiz), 2022'de The Glory (bunun kalitesini takdir etmekle birlikte kesinlikle izleyemeyeceğim karanlıkta olmasından ötürü bir şey diyemiyorum) ve 2023'te devamı, en son geçen sene de Genie, Make A Wish (ki buna da birkaç bölüm ancak dayanabilmiştim) hep Kim Eun Sook ablanın kaleminden çıkan hikayeler. Görebileceğiniz gibi onun hikayeleri biraz bittersweet denebilecek sonlara sahip, biraz da fazlasıyla kocaman kocaman hikayeler. Güney Kore'de onun efsanevi etkisini şöyle anlatabiliriz aslında, normalde dizilerin haberleri şu oyuncunun bu oyuncunun yeni projesi diye sunulurken onun yazdığı diziler Kim Eun Sook'un yeni projesinde yer alacak oyuncular şeklinde haber ediliyor.

Zamanında bu diziyi izlerken başrollerdeki Hyun Bin ile Ha Ji Won'u da ilk defa izliyordum haliyle. Benim onları izlediğim seneden hemen sonra Hyun Bin'i Memories of the Alhambra'da ve sonrasında da Crash Landing on You'da görme şansı olmuştu tüm dünyanın. 2010'daki o alabildiğine tuhaf halinden çok kısa bir süre bu iki dizideki karizmatik ve olgunlaşmış Hyun Bin benim için cidden şaşırtıcı olmuştu. Ha Ji Won'u ise aynı hevesle 2019'da Chocolate'ta izlemeye çalışıp, dayanamamıştım. Secret Garden'da biri 28 biri de 32 yaşında, kariyerlerinin en başında değiller ama henüz şimdiki star hallerinde değiller ve aşırı eğlenceliler. Tabi o zaman çekildiği için o kadar da rahat değiller oyunculuklarıyla ve dediğim gibi biraz fazlaca sabit durmakla geçiyor sahneler ama yine de bu ikisinin birbirlerinin karakterlerine bürünmüş halleri ve oyunculukları diziyi sırtlayan şey. Özellikle Kim Joo Won karakterinin hiçbir zaman beklediğimiz davranışları sergilemiyor oluşu, en romantik anlarda ya da en beklenmedik anlarda dediği veya yaptığı saçma şeyler, ne kadar iyi yazılmış bir hikaye ve karaktere sahip olduğumuzu gösteriyor. Gerçekten Hyun Bin'e dizi boyunca kahkaha attığımı hatırlıyorum.

Lee Jong Suk evlere şenlik bir tipte

Şimdi hemen hemen hiç hatırlayamıyorum ama izlerken yan karakterlere, özellikle Oska karakterine ve onun hikayesine sinir olduğumu hatırlıyorum. Niye bilmem. Yan roldeki Lee Jong Suk'u ise hayal meyal hatırlıyorum ama bu diziyi izlemeden önce 2017'deki While You Were Sleeping'de kariyerinin zirvesinde ve yetişkin bir Lee Jong Suk ile zaten tanışmış olduğum için bu çocuk hali pek alışılabilir bir görüntü değildi. Hele ki şimdi bile kdrama dünyasında dikkatle yaklaşılan eşcinsellik gibi bir konuyu bir miktar temsil eden bir karakter oluşu, o zamanlar için çok büyük bir durumdu.


O zamanlar izlediğim dizilerden bahsedeyim diye birkaç hafta önce karar verip, yazmaya başladıktan sonra kendi yaptığım listeye göre ilerliyordum ki geçen hafta sıranın Secret Garden'a geldiğini görmüştüm. Hımm peki bunu da fırsat bulayım da yazayım dediğimin ertesi günü, iş yerinden arkadaşlarla eve dönmek üzere arabaya binerken arkadaşın bir tanesi aa tam da o kore dizisindeki adam gibi olmuşsun dedi. İkimiz de hiçbir isim telaffuz etmeden, daha fazla cümle kurmadan birbirimizi anlamıştık. Şaşkınlığımla baş başa arabayı çalıştırdım, o anda o curcunada arabadaki kalabalık, muhabbetler, trafik arasında sadece şaşkınlığımla ilerledim kaldım. Çünkü bunu diyen arkadaşım, kore dizileriyle alakası olmayan, serviste her akşam yol boyunca toktikten futbol maçı özetleri izleyen bir erkek. Beni o gün Secret Garden'daki Kim Joo Won'a benzetmesinin sebebi, karakterin bu dizide efsaneleşmiş eşofman takımlarıyla geziyor olmasıydı. Ben de işe o gün yemyeşil eşofman takımımla gitmiştim. Bazen hayat böyle ilginç tesadüflerle insanı gülümsetebiliyor.

22 Mart 2026 Pazar

Xena ile Mitoloji Saati 9 ~ Xena : TWP 104 - The Path Not Taken


 Xena ve Gabrielle bu bölümde yollarına devam ederken yine bir han gibi bir yere giriyorlar soluklanmak için. Xena'nın herkesi patakladığı saçma bir komedi sekansı eşliğinde genç bir adamın Xena'dan yardım istemesine şahit oluyoruz. Nişanlısı kaçırılan genç adam, Xena'dan nişanlısını kurtarmasını istiyor. İki kanlı bıçaklı krallık birbirlerine aşık olan prens ve prensesleri sebebiyle barış yapmış ancak şimdi bu barış bozulmak üzere. İki krallık da birbirini suçlarken asıl suçlunun haydutlar olduğunu hemencecik anlayan Xena, prensesi kurtarmak için haydutlar krallığı gibi bir yere giriyor. Burası eski Xena'nın çok iyi bildiği topraklar, nitekim eski dostlarıyla da karşılaşıyor. Nihayetinde Xena, prensesi kurtarırken seçtiği bu "redemption" yolunun getirdiği ağırlığı ve eski dostların özlemini yeniden hissediyor.



2 Ekim 1995'te yayınlanan bu ilk sezonunu 5.bölümünde Xena'yı ilk defa eski bir romantik arkadaşı ile görüyoruz. Xena'nın bir başka yönünü görebildiğimiz hikayenin mekanı olan haydutlar krallığı gibi olan saçma yer ise yine önceki bölümlerdeki dandik set prodüksiyonlarından nasibini almış durumda. İki düşman krallığın aşık olan gençleri temasının etrafında savaşı aslında sadece o savaştan çıkar sağlayanların körüklediği ve orkestra ettiği, düşman tarafların ise bu kötücüllerin oyununa geldiği mesajlarını taşıyan bir hikayemiz var. Tüm bunların içinde Xena'nın eski günlerinden tanıdığı dostunu aydınlık tarafa çekme çabasını da izliyoruz. Pek sevdiğim bölümlerden biri diyemem. Bir önceki bölüm "Cradle of Hope" salaklığı ve dandikliğiyle nefretimi taşıyor olsa da en azından üzerine çemkirirken eğlenebiliyorum. Oysa bu bölüm için sadece sıkıcı bir umursamazlık hissediyorum. Ta ki son dakikalarına ulaşıp da Xena'nın (yani Lucy Lawless'ın) kendi sesinden bir cenaze ağıdı dinleyene kadar. Ki aynı zamanda kendisi de yazmış bunu. Bölümün tek artı yanı bu son dakikalarındaki cenaze sahnesi yani.

Bir önceki bölümde dediğim gibi, bu bölümde Gabrielle'in konuşmasından, önceki bölümde Lerna adı verilen bir krallıkta bulunmuş olduklarını öğreniyoruz. Bu bölümde düşman olan krallıkların isimlerinin ise Beocia ve Kolonus/Kolonos olduklarını öğreniyoruz.

Beocia esasında İspanyolca. Antik Yunanistan'da Boeotia adı verilen bölgenin İspanyolcası. Antik Boeotia, kuzeyde Locris, kuzeydoğuda Euboean Kanalı, batıda Phocis ve güneyde Korint Körfezi, Megaris ve Attika ile çevrili. Boeotia'nın güneydoğu kısmı dağlıkken, diğer bölgeler nispeten düz. Düzlüklerin ortasında, 1900'lerin başlarında kurutulan Copais Gölü bulunuyormuş. Gölün taşkınları tarımsal verimliliğe oldukça faydalıymış, ancak aynı zamanda sıtmaya yatkın bataklık bir alan da yaratıyormuş. Antik Yunanistan'ın diğer bölgelerinden farklı olarak, Boeotia'nın ekonomisi neredeyse tamamen tarımsalmış. Boeotia bölgesi birçok kent ve kent-devletinden oluşuyor. M.Ö.338'de Büyük İskender'in babası olan II.Philip tarafından fethedilince tabi kentler yavaş yavaş nüfusunu canlılığını falan kaybediyor. Roma dönemine kadar da neredeyse her savaşta, birlik içerisinde ve tarihi olayda yer alıyor bu bölge.
Kolonos ise günümüzde de var olan bir yer. Antik dönemdeki aynı adlı yerleşimden ismini almış. Antik dönemdeki Kolonos veya Colonus, antik Attika'nın Aegeis klanına bağlı bir yerleşim yeri olup, Sofokles'in yaşadığı yer olarak ünlü ve şairin trajedilerinden birinin geçtiği bir yer. Adını, ovadan yükselen iki küçük ama göze çarpan tepeden almış (hani kolon/sütun gibi yani). Sofokles, bu yerin doğal güzelliklerini şiirinde şöyle anlatır : "Burada, sürekli misafir olan bülbül, şarap rengi sarmaşıkların ve tanrının bozulmamış yapraklarının arasında yaşayan, güneşten etkilenmeyen, fırtına rüzgarından uzak, koyu yeşil ağaçlıkların altında berrak sesiyle cıvıldar. Burada, eğlence düşkünü Dionysos, onu emziren perilerin yoldaşı olarak her zaman yeryüzünde dolaşır."
Sofokles'in "Oedipus Kolonos'ta" adlı oyununun başında, Xenos adlı bir karakter, kör ve dışlanmış Oedipus'a bölgeyi anlatır. Bölgenin deniz tanrısı Poseidon ve insanlığa ateşi getiren Titan Prometheus için kutsal olduğunu iddia eder. Ayrıca, bölgeye adını veren ve şimdi kahraman-tanrı olarak saygı gören eski bir hükümdar ve savaş arabası sürücüsü Kolonos yüzünden de kutsaldır burası. Daha sonra Oedipus, Eumenidler'e orada sığınmasına izin vermeleri için dua eder. Oyunun sonunda Oedipus'un ölümü ve gömülmesi anlatılır, ancak mezarının kutsallığının ihlal edilmemesi için yeri gizli tutulur.
Yani bu bölümde birbirlerine düşman olarak gösterilen iki krallıktan biri tarihte birçok kent devletini içinde barındıran bir bölge, diğeri de Atina kentinin bir banliyösü. Evet yine bir uydurmanın içindeyiz. Sorun yok. Haritamız şöyle:

Bölümde duyduğumuz isimlerden ilki Kolonos'un prensi Agranon. Agranon şeklinde değil ama Agron olarak kullanılan bir ismimiz var tarihte ve mitolojide. İlki, MÖ yaklaşık 1192'de Lidya'nın efsanevi kralı olan, Herodot tarafından Lidya Heraklid hanedanının ilki olarak adlandırılan Agron. Babasının, Herodot'a göre Ninova'nın efsanevi kurucusu ve Asur güneş tanrısı Şanta'nın soyundan gelen Ninus olduğu belirtilmiş. Herodot'a göre, Lidya'daki Heraklid hanedanı 22 nesil boyunca 505 yıl kesintisiz hüküm sürmüş. Hanedanın sonuncusu, ölüm tarihi MÖ yaklaşık 687 olan Kandaules, bu nedenle Herodot'un hesaplaması Agron'un tahta çıkış tarihini MÖ yaklaşık 1192 olarak gösteriyor.
Diğer Agron ise İlirya'daki Ardiaei kabilesinin kralı olan. Ama onun hakkındaki bilgilerimiz kısıtlı, çünkü burada tarihe geçen o öldükten sonra tahtı kucaklayan eşi Teuta'nın hikayesi. MÖ 227'den MÖ 231'e kadar tahtta kalan kraliçe Teuta, biraz etrafındakilere, biraz da Roma'ya kafa tuttuğu ve sonunda ülkesini Roma'ya teslim etmek zorunda kalmış olsa da akıllıca yönetmesiyle ünlü.
Mitolojideki Agron'umuz ise Eski Yunanca: Ἄγρων kelimesinden gelen ismiyle 'vahşi' veya 'kırsal' anlamını taşıyor. Eumelus'un oğlu ve Byssa ile Meropis'in kardeşi. Kim mi bunlar? Şöyle de kısa bir hikayemiz var. Aile, Kos'taki Meropis'te yaşıyor ve onlara her türlü nimeti veren Gaia'ya tapıyor. Ancak diğer tanrılara karşı oldukça saygısızlar ve dini festivallere falan asla katılmıyorlar. Agron özellikle Athena, Artemis ve Hermes'e karşı saygısız ve biri onu veya kız kardeşlerini bu tanrılardan birinin onuruna yapılan bir ritüele katılmaya davet ettiğinde, daveti reddedip, tanrıları küçümsüyor.
Sonunda, üç tanrı geceleyin Agron'u ziyaret ediyor. Hermes çoban kılığına, Athena ve Artemis ise köylü kızları kılığına giriyor. Hermes, Eumelus ve Agron'u kendi şerefine düzenlenen bir ayin ziyafetine davet ediyor ve Byssa ile Meropis'i, diğer kızların toplandığı Athena ve Artemis'in kutsal korusuna göndermelerini öneriyor. Bunu duyan Meropis, Athena'nın adıyla alay etmeye başlıyor ve bunun üzerine tanrıça onu bir baykuşa dönüştürüyor. Byssa, Leucothea'ya kutsal olan "byssa" adlı bir kuşa ve Agron, Hermes tarafından bir yağmur kuşuna dönüştürülüyor. Eumelus, oğluna bunu yaptığı için Hermes'i azarlamaya başlıyor ve kendisi de bela habercisi olduğuna inanılan bir gece kargasına dönüştürülüyor.
Bölümdeki Agranon'un bunların hiçbirinden esinlenildiğini düşünmüyorum. Sadece sanırım Boecia isminde olduğu gibi İspanyol esintisi karakterin ismine de sürünmüş bence, İspanya'daki Agron kasabasından yola çıkılmış gibi.
Düşman krallıklarımızın diğerinin prensesi ise Jana ismini taşıyor bölümde. Bu isim ise neredeyse tüm Avrupa dillerinde bulunan Ana ya da Anna isminin biraz Makedonya, Sırbistan, Hırvatistan dolaylarında görülen hali. Tarihte veya mitolojide özel bir yeri yok.
Bu arada Tracus/Trakus diye bir yerin bahsi geçiyor ama bu tamamen uydurulmuş bir kelime gibi.

Xena'nın haydutlar krallığının başı olarak bulduğu en büyük haydut ise Mezentius ismini taşıyor. Roma mitolojisinde Mezentius, Etrüsk kralı ve Lausus'un babası. Zalimliği nedeniyle sürgüne gönderilen Mezentius, Latium'a yerleşmiş. Kan dökmekten zevk alırmış ve savaş alanında son derece vahşiymiş; ancak Roma izleyicisi için daha da önemlisi, "tanrıları hor gören" bir kişilik olması. Bu kana susamışlık ve vahşilik anlamında aslında bölümde savaşı destekleyip, körükleyen, savaştan kazanç sağlayan haydut kralı olması oldukça mantıklı olmuş.

Xena'nın geçmişten tanıdığı romantik arkadaşı Marcus ismini taşıyor. Bu Roma tanrısı Mars'ın adından türetilmiş olduğu düşünülen bir isim. Bu, Roma ön adları arasında en popüler olanlardan biri. Ünlü taşıyıcıları arasında MÖ 1. yüzyıl devlet adamı ve hatip Marcus Tullius Cicero (kısaca Cicero olarak bilinir), MÖ 1. yüzyıl politikacısı Marcus Antonius (Mark Antony olarak bilinir) ve 2. yüzyılın önemli imparatoru Marcus Aurelius bulunuyor. Ama mitolojide bir Marcus'umuz yok.
Bir diğer karşılaştığımız isim Dectus veya Dictys. Dictys (Antik Yunanca: Δίκτυς, kelime anlamı 'ağcı/ağ adamı'), Yunan mitolojisinde dört farklı erkeğe atfedilen bir isim.
Birinci Dictys, bir balıkçı ve Seriphos Kralı Polydectes'in kardeşi; ikisi de Magnes ve bir Naiad'ın veya Peristhenes ve Androthoe'nun veya Poseidon ve Cerebia'nın oğulları. Her bir kaynak farklı bir aile söylediği için durum biraz karışık. Danaë ve Perseus'u kıyıya vurmuş bir sandığın içinde (veya balık ağında yakalanmış) bulan kişi bu balıkçı. Onlara iyi davranmış ve Perseus'u kendi oğlu gibi büyütmüş. Perseus, Medusa'yı öldürdükten, Andromeda'yı kurtardıktan ve daha sonra Medusa'nın başını Polydectes'e gösterip onu ve yanındaki soyluları taşa çevirdikten sonra, Polydectes Dictys'i kral yapıyor. İkinci Dictys, Dionysus'u kaçırmaya çalışan ancak tanrı tarafından yunus balığına dönüştürülen denizcilerden biri.
Üçüncü Dictys, Pirithous'un düğününe katılan ve Lapitlere karşı savaşan bir centaur yani at-adam. Pirithous'tan kaçarken kayıp, bir uçurumdan düşüyor. Bir dişbudak ağacının tepesine saplanıp sizlere ömür oluyor.
Sonuncu Dictys ise, Poseidon ve Augeas'ın kızı Agamede'nin Elealı oğlu. Aktör ve Belus'un kardeşi.
Bölümün bir yerinde su tanrıçası Panope'yi duyuyoruz. Yunan mitolojisinde Panopea (Antik Yunanca: Πανόπεια Panopeia) veya Panope (Πανόπη),  'panorama' veya 'güzel kocanın' anlamına gelen bir isim. Mitolojide deniz panoramasının Nereid'i sayılıyor. 'Denizin Yaşlı Adamı' Nereus ve Okyanus perisi Doris'in 50 deniz perisi kızından biri. Bu anlamda evet, senarist en azından bu konuda biraz kitap karıştırmış.
Bir başka duyduğumuz isim de Aescalus. Aeschylus olarak geçiyor tarihte, Antik Yunanca: Αἰσχύλος Aischýlos; yaklaşık MÖ 525/524 – yaklaşık MÖ 456/455 arasında yaşamış, genellikle trajedinin babası olarak tanımlanan antik Yunan trajedi yazarı. Türün akademik bilgisi onun eserleriyle başlar ve daha önceki Yunan trajedisinin anlaşılması büyük ölçüde hayatta kalan oyunlarını okumaktan yapılan çıkarımlara dayanır. Aristoteles'e göre, tiyatrodaki karakter sayısını artırmış ve aralarında çatışmaya izin vermiş. Çünkü eskiden karakterler yalnızca koro ile etkileşim halindeymiş.
Diğer duyduğumuz isimler Brisus ki bu da uydurma, diğeri de Antonius gibi oldukça popüler ve genel geçer bir isim.
Haydutlar kralımızın kalesinin altında bir kaplıca kaynağı olduğunu görüyoruz sonra bölümde. Antik Yunan'da zaten bir dolu kaplıcaya rastlıyoruz.
Prensimizin krallığının arması, hayır sanki Ortaçağ Britanyası'ndayız

Şimdi bu yazı neyin yazısı? Linear A desem değil ama az bir biraz belki Linear B'den esinlenme var

Dediğim gibi bu bölüm, o kadar sıkılarak izlediğim bölümlerden biri ki içinde araştırılacak çok şey de yok. O yüzden biraz ruhsuzum bu bölümde. Bölümün benim için tek izlenebilecek yeri olan sondaki cenaze sahnesiyle bitiriyorum.

18 Mart 2026 Çarşamba

Gimbap and Onigiri {キンパとおにぎり〜恋するふたりは似ていてちがう} (2026)


 Park Rin isimli kızımız Tokyo'da animasyon bölümünde yüksek lisans yapan bir Koreli. Kafasının bozuk olduğu bir akşam her yer kapandıktan sonra bir de bakıyor ki aç bilaç kalmış, ilk gördüğü restauranta dalıyor. Tam kapatıp çıkmak üzere olan çalışan Hase Taiga oğlumuz ise bu sülün gibi kızcağızın haline acıyıp azcık bir pilav kalmıştı dur sana bir onigiri sarayım hemen diyor. O akşam bu şekilde tanışan Taiga ve Rin sevgili oluveriyorlar. Onlar sevgili olarak hayatlarında yollarını bulmaya çalışırken Taiga'nın patronu, restaurantın sahibi Taguchi Shigeo amca ile, restaurantın daimisi ve Taiga ile Shieo amcanın dostu Noa kızımızla, Noa'nın eblek erkek arkadaşı ile ve Rin'in Kore'deki okulundan üst dönemi olup şimdi Tokyo'da çalışan Kang Junho oğlumuz ile de tanışıyoruz. Ve Rin mezun olmaya ve iş bulmaya çalışırken geçen süre içinde tüm bu insanların hayatlarında yollarını bulmaya çalışmalarını izliyoruz.

Gimbap and Onigiri, 12 Ocak - 16 Mart 2026 arasında yarım saatlik 10'ar bölüm olarak yayınlanan bir Japonya-Kore ortak yapımı. Aslında senaristi de yönetmeni de Japon, o yüzden ortak yapım mı pek bilemedim. Neyse. Dizinin isminden heyecan yapıp, demek iki ülkenin yemekleriyle falan ilgili sevimli bir romcom izleyeceğiz diyerek hevesle daldığım bu 10 bölümün sonunda sinir hastası olmaktan son anda, finalinin istediğim gibi olmasından ötürü, iyi kurtuldum. Bir de neyse ki her hafta sadece bir bölüm yayınlanıyordu ve o bölümler de 30 dakika civarında olduğu için dayanabiliyordum bir şekilde.

Taiga ve bir Japon dizileri klasiği annesi

Rin'in en az kendisi kadar toksik annesi

Aslında oldukça iyi bir vaatle başlıyor hikaye. Tamam ismi yanıltıyor biraz, konunun o kadar da yemeklerle alakası yok çünkü. Çıkış noktası oymuş gibi görünüyor ama hiç öyle o yemek bu yemek üstünden ilerleyen bir hikaye değil. Hikayenin temel yapısı çok mantıklı, hayatlarının belli bir dönemindeki farklı farklı insanların bulundukları safhayı noktalamaları ve bir sonraki aşamaya geçmeleri üzerine çok samimi bir hikaye. Karakterlerin kişiliklerinin ve hikayelerinin neden bu kadar iyi olduğundan ve bunları neden bu kadar beğendiğimden bahsetmeden önce diziyi tüm güzelliklerine rağmen mahveden şey konusunda nefretimi kusup, bir rahatlamak istiyorum müsaadenizle.

Sinirden o kadar elim ayağım titriyor ki neresinden başlayacağımı bilemiyorum. Öncelikle önümüzdeki en büyük sorundan başlayalım. Park Rin karakterinden. Sonra Park Rin ile Has Taiga arasında var olmayan kimyadan. Sonra Park Rin'i canlandıran Kang Hye Won'dan.

Dizinin ilk başlarında Kang Hye Won'un ifadesiz suratını görüp de yine de daha olayın başındayız, belki bölümler ilerledikçe oyunculuğa ortama falan alışır dedim. Alışmadı. İlerledikçe ifade yapabilmek, duygu belirtebilmek için yüzü bu sefer ürkütücü biçimler almaya başladı. Sanırım yüzüne inanılmaz derecede işlem uygulanmış (benim hissim, fikrim, gerçeğini bilmiyorum tabi), hiçbir mimiğini santim oynatamadığından yüzü kalıp gibi duruyor. Oynatmaya zorladığında ise tüm yüzü geriliyor, yanaklarında, ağzının kenarlarındaki kısımlarda saçma çukurlar meydana geliyor ve gözleri ile dişleri pörtlüyor. Cidden çok ürkütücü bir görünüme bürünüyor.

Evet sinematografi güzel

Tüm bu sıfır oyunculuğun üstüne bir de o kadar toksik bir karakter oynamak zorunda kalması cidden ona da bize de eziyet. Hani biraz sevimli bir karakter yazılmış olsa belki tüm o mimiksizlik bir ölçüde yumuşayabilirdi. Park Rin karakteri bugüne kadar gördüğüm en toksik kız arkadaş, sevgili karakteri. En başından itibaren ekrana, Taiga'ya bağırmakla geçti zamanım, kaç yavrum evladım koş kaç allahını seversen kaç şu kızdan diye diye bitirdim bölümleri. Bence psikoloji bölümlerinde ders niyetine inceleme örneği olarak gösterilmeli bu kız. Her durumda mağdur, her durum onunla ilgili. Her zaman karşısındakinden bir şeyler bekliyor, hep bir beklenti içinde. Bu beklentisi de hep karşısındakinin değişmesi üzerine, onun kendi isteği şekilde davranması üzerine. Çocuğa ilişkileri boyunca bir saniye huzur vermedi. Çok mutlu olmaları gereken bir durumda bile hemen üzülüyor, ağlıyor mesela. Konuşmada eğer çocuk onun istediği şeyleri söylemezse neredeyse süpermarket ortasında kendini yere atıp kriz geçiren bir bebek gibi kriz geçiriyor. Taiga onun istediği gibi mesaj atmazsa olay çıkarıyor. İnsan içinde salak saçma hareketler yapıyor sanki hevesle geldiği ülkenin kültüründen bihabermiş gibi, Taiga yavrum da yazık bir an utanır gibi olunca gene kriz geçiriyor kızımız. 

Bir de dizi şey demeye çalışıyor hani bu Park Rin sayesinde Taiga kendini buldu, gelişti. Alakası yok. Bu kız, çocuğu anca mal etti habire bir göz süzüp, bir kriz geçirerek. Dahası diğer karakterlerin de işte hayatını değiştirdi, aaa Rin çok iyi bir insan falan. Noa'ya ne faydası oldu bu kızın, iki dakika ancak muhabbet ettiler tüm dizi boyunca. Kendisine aşık olan Park Junho'nun salak salak hareketler yapmasına yol açtı sadece, üstüne bir de çocuğu hiç anlamadı, hiç iyi davranmadı, hep kendinden bahsetti, hep kendisiyle ilgilenmesini sağladı, sonra da üzdüğünü bile anlamadı. Junho'ya tek faydası onu Noa ve diğerleriyle tanıştırmış olmasıydı.

Yani saya saya, anlata anlata bitiremem. Tüm dizi Park Rin kızımızın toksik kişiliğinin sahnelerini bir bir sıralamasıyla geçiyor. Ekranda olduğu her an bir başka zehir saçıyor ortaya. Hayır beni neden bu kadar rahatsız etti sonuçta kurgu bir şey izliyorum diyorsanız, cevabım şu: Bu kızlardan gerçek hayatta da var, gördüm, tanıdım ve işin kötüsü tam da dizide olduğu gibi bunlara böyle köpek gibi bağlanan ve hayatlarını kendi istekleriyle eziyete çeviren erkekler var. Yani bu tür insanları bence hastanelere kapatmak gerekiyor. İnsan içinde oldukları süre boyunca diğer herkesin sağlığını bozuyorlar. Neyse küfretmeye başlamadan önce bu bahsi burada bitiriyorum.

Bir diğer olmayan şey de iki başrol arasındaki kimya noksanlığı dediğim gibi. Ama bunun sebebi biraz belli, yukarıda da kustuğum gibi Park Rin karakterini oynayan Kang Hye Won'un duvar gibi oluşu. Erkek başrolümüze hayat veren Akaso Eiji'yi haliyle ilk defa izledim bu diziyle. Kimdir necidir nasıldır hiçbir fikrim olmadan. O da çoğunlukla sabitti ama kendi başına ya da başkalarıyla sahnelerinde bir minik de olsa duygularını hissedebiliyordum, karakterine bir kişilik verebiliyordu. Ama ne zaman iki karakter yan yana olsa ortam çok tuhaflaşıyordu. Havada anlamsız bir tuhaflıkla öylece kalakalıyorlar gibiydi. Hikayenin odağı olan ilişkiyle, karakterlerle ilgili sahneleri atladım bu yüzden çoğunlukla. Onlar ekrana birlikte geldiği anlarda hep ileri sardım. Dayanılacak gibi değildi. Hem bu tuhaflık yüzünden hem de anlattığım toksiklik seviyesinin boğazımı sıkması yüzünden.

Oysa dedim ya aslında çok da iyi düşünülmüş bir hikaye. İki farklı kültürden insanın tesadüfen bir araya gelip, farklılıkları sayesinde birbirlerine aşık olması, kültürlerinden birbirlerine aktardıkları sayesinde birbirlerinin hayatlarında çözümlemelere ve ilerlemelere sebep olması ve dahası onların ilişkisi sayesinde yakın çevrelerinin de hayatlarının iyileşmesi, gelişmesi üzerine pek sevimli bir hikaye. Ama işte uygulamada çok büyük sorunlar var. Oyuncular ve toksik karakterin yanında bir de farklı kültür olayının da tutmaması durumu var. Japon ve Kore kültürlerinin birbirinden o derece bir farklılığı yok. En azından dizide abartmaya çalıştıkları kadar yok. İki ülke insanı birbirini ilk defa görüyor gibi davranıyorlar mesela, haliyle alakası yok. Park Rin kızımızın toksik kişiliğinin özelliklerini kültür olarak göstermeye çalışıyorlar sonra, bak bizde ilişkiler böyle falan gibi salak saçma bir şekilde.

Noa'nın kımıl zararlısı sevgilisini buldum Noa'nın fotosunu bulamadım ya!

Neyse ki yan karakterler ve onların hikayeleri daha sevimliydi de biraz olsun izlenecek bir şeyler vardı. Mesela ekranda ilk belirdiği andan itibaren Noa kızımızın kendisi de hikayesi de her şeyden daha ilginç ve sürükleyiciydi. Bazı bölümleri sırf onun hikayesinde ne anlatılacak diye izledim. Gerçi onun da işsiz güçsüz parazit sevgilisi ile olan ilişkisini algılamakta ve mantığını kavramakta baya zorlandım ama olsun. Yani çocuk senden, tüm gün kırk tane ayrı part time işte çalışıp kazandığın parayı her gün atari salonunda harcamak için istiyor ve sen de teklemeden veriyorsun. Her gün. Çocuk yakışıklı bile değil. Kafası zerre çalışmıyor ve herkesin kandırabildiği bir saf salak. Yani neden? Off allahım böyle de yazınca sanki diziyi kendime eziyet etmek için izlemişim gibi geliyor ama öyle değil ya. Değildir yani herhalde.

Neyse en azından Taiga oğlumuzun hayat yolculuğu ve kişilik gelişimi, kahramanın yolculuğu temasını gayet başarılı bir şekilde doldurabildiği için memnunum. Geçmişinin sancısını anlatmaları, o hayaletlerle adım adım barışması, kendini tanıması, kim olduğunu bulması, hayatını yoluna koyması ve aman artık spoiler olacaksa olsun söylüyorum, o toksik kızdan kurtulması mükemmeldi. Yani budalara konfüçyüslere jackie chanlere şükürler olsun yarabbim kurtarabildi ya kendini o kızdan!

17 Mart 2026 Salı

Sungkyunkwan Scandal {성균관 스캔들} (2010)


 Kim Yun Hee, Joseon dönemi Kore'sinde çok akıllı bir genç kız. Dönemin kadınlara sunduğu şartların ve dayattığı kısıtlamaların aksine kendini okuyarak ve yazarak geliştirmiş, ayrıca bu yeteneklerini de ailesini geçindirmek için kullanıyor. Babasını küçük yaşta kaybettiğinden beri annesine ve bünyesi zayıf abisine o bakıyor. Bir gün alacaklılar evlerini ellerinden almaya kalkışınca Kim Yun Hee kızımız son çare olarak erkek giysilerini geçirip üstüne abisinin kılığına bürünüyor. Bu şekilde Sungkyunkwan okuluna girebilirse hem öğrenciyken de maaş alacak, hem de sonrasında devlet memuru olabilecek çünkü. Kim Yun Hee için bu okulun aşırı zor giriş sınavı, ülkedeki pek çok erkeğin aksine bir çocuk oyuncağı. Okula hiçbir şekilde kızlar kabul edilmediği için kızımızın erkek rolünü çok iyi oynaması gerekiyor. Ama kendisini 3 erkek öğrenciyle aynı yurt odasında kalmak zorunda bulunca işler iyice zorlaşıyor. Birisi çok kibirli ve zengin bir aileden gelen Lee Sun Joon, diğeri tam bir playboy olan Goo Yong Ha ve sonuncusu da sert kabuğunun içinde iyi bir insan olan isyankar Moon Jae Shin. Erkek zannettikleri Kim Yun Hee kızımız ile birlikte bu dörtlü, okulun en belalı ve olaylı grubu haline gelip, üstüne bir de ülkenin uzun yıllara yayılan ihanetlerle ve trajedilerle dolu sorunlarına dahil oluyorlar.

Sungkyunkwan Scandal, 30 Ağustos - 2 Kasım 2010 tarihleri arasında 20 bölüm olarak KBS2 kanalında yayınlanan böyle bir dizi. Jung Eun Gwol'un 2007 tarihli aynı adlı romanından uyarlama. Roman sanırım iki kitap halinde. Goodreads'te de öyle görünüyor. Yazarın bir diğer kitabı, Moon Embracing The Sun da 2012'de dizi haline getirilmiş ve henüz izlemesem de kdrama dünyasının bir efsanesi olduğunu biliyorum. Bu dizinin yayınlandığı dönemde nasıl bir ilgi gördüğünü ve ne kadar tutulduğunu bilemiyorum ama benim kdrama izlemeye başladığım ilk senelerde izlediğim ilk diziler arasındaydı ve bunca yıl bunca dizi sonra hala çok çok iyi işlerden biri olduğunu düşünmeye devam ediyorum. Hikaye olarak birçok elementi bir arada bulundurup, yine de oraya buraya savrulmadan ilerleyebiliyor. Odağını kaybetmeden pek çok yan hikayeyi mantıklı bir şekilde işin içine katabiliyor. Altta çok ciddi bir metin üstüne oldukça eğlenceli bir öykü ile hem bir yandan duygularımıza seslenip, bir yandan da iyi bir olay örgüsünün ipuçlarını hep beraber çözerek keyif almamızı sağlayabiliyor.



İzlerken başroldeki Park Min Young ve onun erkek kılığına girmiş bir kadın olması durumu hakkında oldukça ikilemde kaldığımı hatırlıyorum. Ölüp bittiğim Healer(2014)'dan sonra, orada gördüğüm için izlemeye karar vermiştim, hatırlıyorum. Bu dizide tam da başarı basamaklarının ortasına yol alan bir Park Min Young var, henüz 24 yaşında ve evet aslında kafasına da o şapkaları falan geçirince tüyü bitmemiş bir oğlan çocuğu gibi görünebiliyor. Beden dili de o kadar fena değil dizi boyunca, dediğim gibi genç bir erkekten ziyade çocuk gibi algılanıyor görüntüsü. Bu da bir şekilde dizi içerisinde kaynayıp gidiyor. Gözümüz önce bir yadırgasa da sonrasında alışıyor ve hikayenin inandırıcılığı bir aşamaya kadar başarılı gidiyor. Hatta sonraki yıllarda izlediğim bu türdeki kılık değiştirmeler arasında açıkçası en başarılısı bile olabilir.


Başrolünde dörtlü ekibinden diğer üçünün ise sonraki dönemde hayatlarının çok başka yerlere savrulmuş olması bana pek manidar geliyor. Park Yoo Chun (aramalarda çıkmaması için adını buraya yazmasam iyi bile olurdu ama neyse o derece) çok pis skandallara karışıp, pislik bir insan olduğunu kanıtladı mesela. Ya da dörtlünün asi çocuğu rolündeki Yoo Ah In, gerçek hayatta da tam bir isyankar olup, yasaklı maddelerdir odur budur olaylarına daldı daldı çıktı. Şimdilerde daha yeni sektöre dönmeye çabalıyor. Bu dizide onunla ilk defa tanıştığımda bana acayip karizmatik gelmişti (her zamanki gibi şaşırtmıyorum, tabiki sorunlu ve dışarıdan kötü görünüp de içeriden çok iyi olan bad boy tarzına düşüyorum - her zaman). Yine de kendisini 2021'de bir filmde izledim o kadar.


Bir tek dörtlünün pretty boy'u olan Song Joong Ki, bu diziden aldığı popülerlikle devam edip, kaliteli ve önemli şeylerde oynaya oynaya kendini kalburüstü oyuncuların arasına yerleştirdi. Ben onu bu dizide izlediğimde ilk defa görüyordum oyunculuk yaparken. O zamana kadar malum evliliği ve boşanması ile tanışmıştım kendisiyle çünkü sene ben kdrama izlemeye başladığımda bunlar çoktan yaşanmıştı. Yani en azından evlilikleri tüm kdrama dünyasının odağındaydı, ben bu diziyi izlediğimde. İlginç bir başka durum da Song Joong Ki'nin günümüzde de var olan Sungkyunkwan Üniversitesi'nde okumuş olması.

Esas dörtlünün bu diziden sonraki hayatlarında yaşadığı gerçek skandalların yanında bir de üzücü bir durum var. Dizide bu dördüne zorbalık eden kötü öğrenci rolündeki Jeon Tae Soo da bu diziden hemen sonra alkollüyken bir taksici ve polislerle sorun yaşayıp, sektörden çekilmek durumunda kalmış. Sonrasında ekranlara geri dönse de yıllar boyu peşini bırakmayan depresyonla uğraştıktan sonra 2018'de bu dünyadan tamamen ayrılmış. Onun ölümü, ablası Ha Ji Won'u da hatta o kadar etkilemiş ki - haliyle - kariyerinin en tepesindeyken kendini geri çekmiş pek çok şeyden. O zamandan bu yana zoraki birkaç bir şeyde oynamış durumda. Daha yeni yeni geri dönüyor bile denilebilir.


Oyuncuların skandalları ve pek olaylı hayatlarını bir yana koyalım. Çünkü bu gerçekten çok iyi olan dizinin beni sardığı sarmaladığı bir başka konu da bu Sungkyunkwan Okulu. 1398 yılında kurulmuş olan bu okulun ismi başarmak anlamına gelen 성; 成; seong, uyumlu toplum anlamına gelen 균; 均; gyun  ve akademi, üniversite anlamına gelen 관; 館; gwan kelimelerinden oluşuyor.

Sungkyunkwan'ın Joseon döneminden kalma dersliklerinden biri

Okul Çin klasiklerinin, Konfüçyüs kanonunun ve çağdaş edebiyatın derinlemesine incelenmesine ve var olan bilginin ulusu yönetmeye ve insanlığın doğasını anlamaya nasıl uygulanacağına odaklanmış. Ayrıca Konfüçyüs bilginlerine adanmış bir shrine olarak da hizmet vermiş ve onları ve öğretilerini onurlandırmak için düzenli olarak ritüellerin yapıldığı bir yer olarak kullanılmış. Joseon döneminde başkent Hanseong'un (günümüz Seul'ü) şehir surları içinde yer alıyormuş.

Sungkyunkwan'ın günümüzdeki hali

Günümüzde aynı yerde eğitim vermeye devam eden Sungkyunkwan Üniversitesi'nin tarihi, eski üniversite, modern üniversite ve çağdaş üniversite dönemlerine ayrılabiliyor. Dizide geçen dönem okulun bu tarihi denilen zamanına yani 1398 ile 1894 arasındaki dönemine denk geliyor. Bu döneminde geleneksel Konfüçyüsçü eğitim uygulanan bir yer.

Kral Taejo döneminde Sungkyunkwan'ın kurulmasından Kral Seongjong dönemine kadar binalar inşa edilmiş durmuş ve okul ulusal eğitim merkezi olarak sağlamlaştırılmış.

1495'ten 1724'e kadar, yani Yeonsangun döneminden Gyeongjong dönemine kadar uzun bir durgunluk dönemi yaşanmış. Bu dönemin başlangıcı, Yeonsangun'un zulmü nedeniyle kısa bir süre kapanmasına denk geliyor ki bu zalimi daha önce Bon Appetit, Your Majesty {폭군의 셰프} (2025) ile Kore Tarihi dersimizde konuşmuştuk. 1505'te Sungkyunkwan, ziyafetlerin düzenlendiği bir yere dönüşmüş. Ertesi yıl Kral Jungjong döneminde eski haline döndürülmesine rağmen, Kore'nin Japon işgali sırasında (1592-1598) Sungkyunkwan yakılmış ve yeniden inşa edilmiş.

1725'ten 1894'e kadar, yani Kral Yeongjo'nun saltanatından Gabo Reformu dönemine kadar bir canlanma dönemi yaşanmış. Siyasi ve akademik canlanma ortamında Sungkyunkwan'daki eğitim hareketlenmiş ve Silhak bilginleri tarafından eğitim sisteminde baya bir reform yapılmış.

Sungkyunkwan'ın modern bir üniversite olarak kuruluşundan (1895) Kore'nin Japon işgaline (1910) kadar ise bir aydınlanma dönemi yaşanmış. 1895'te üç yıllık Çin klasikleri bölümü kurulmuş ve tarih, coğrafya ve matematik gibi çeşitli dersler verilmeye başlanmış. Aynı zamanda, profesör atama sistemi, giriş sınavı sistemi ve mezuniyet sınavı sistemi uygulanmaya başlanmış. Ancak Japon işgali altında (1910-1945), Sungkyunkwan Joseon'daki en yüksek okul olma konumunu kaybetmiş.

15 Ağustos 1945'te Japon İmparatorluğu'nun yenilmesi üzerine (mecburen, atom bombaları...) aynı yılın Kasım ayında Kim Chang-sook, Sungkyunkwan'ı bir eğitim merkezi olarak haydi yeniden canlandıralım demiş. Böylece Sungkyunkwan Üniversitesi, hyanggyo'nun mülkünün bir kısmını ve Konfüçyüs bilginlerinden gelen bağışları toplayarak yeniden kurulmuş.

Böyle bir yerde okumak nasıl olurdu acaba

Joseon dönemindeki eski kampüs, geomancy prensiplerine göre tasarlanmış. Kuzeyde dağlar, güneyde ise suya (Han Nehri ve kampüsün önünden geçen Bansu deresine) bakan bir cepheyle inşa edilmiş. Bu, hem batıl inançlara hem de işlevselliğe dayanıyor. Binaların bu şekilde düzenlenmesiyle güneş ışığı ve rüzgar desenlerinin en ideal halinde olduğu düşünülüyormuş.

Okulun öğretileri ağırlıklı olarak Konfüçyüsçülükle ilgili ve öncelikle öğrencileri devlet hizmetine hazırlamayı amaçlıyormuş. Öğrenciler ayrıca hukuk, tıp, tercümanlık, muhasebe, okçuluk, matematik, müzik ve görgü kuralları da öğreniyorlarmış. Ancak asıl amaç, öğrencilerin yüksek ulusal devlet memurluğu sınavlarını (gwageo) geçmeleri. Çin'deki benzerleri gibi, bu sınavlar da yazma yeteneği, Konfüçyüs klasiklerine dair bilgi ve devlet yönetimi önerileri üzerine. Tıp, tercümanlık, muhasebe ve hukuk alanlarında uzman atamak için teknik konular da dahil ediliyormuş. 


Okul kurulduğunda öğrenci sayısı 150 iken, 1429'da 200'e çıkarılmış. Tüm öğrenciler erkek dizide de bahsettiğim gibi ve kadınların kampüse girmesi yasak. Yani kampüse bile girmeleri yasak olduğu için zaten dizide esas kızımızın okula öğrenci olması devasa bir durum.

Giriş sınavları son derece zormuş dizide de gerçeği yansıttıkları gibi ve sadece Joseon döneminin üst sınıfı olan yangban'ların veya kraliyet ailesinin oğullarına izin veriliyormuş. Buraya kabul edilmenin iki yolu varmış. Öğrenciler ya Saengwonsi (생원시) ve Jinsasi (진사시) adlı iki giriş sınavını geçmek zorundaydı ya da Seungbo (승보) ve Eumseo adlı diğer iki sınava girmek zorundaydı. Bu sınavları geçenlere kabul edilme fırsatı veriliyormuş. Dizide esas kızımızın ve diğerlerinin bu türden sınavlara girdiklerini görüyoruz en başta.

Kralımız Yeongjo

Dizimizi 1724'te tahta çıkıp, 1776'ya kadar tahtta kalan Kral Yeongjo dönemine konumlandırıyoruz. Joseon'un 21.kralı Yeongjo oldukça önemli bir tarihi şahsiyet ve onun bu 52 yıllık saltanatı o kadar olay barındırıyor ki filmlerde dizilerde işlene işlene bitiremiyorlar. Ben hep biraz Osmanlı'daki Kanuni dönemiyle benzerlik hissederim ama o kadar da mantıklı değil. En büyük sebebi de 1762'de oğlu Prens Sado'yu idam ettirmiş olması. Yine de Kral Yeongjo, en çok vergi sistemini reform etme ve Tangpyeong politikası (탕평 -  Muhteşem Uyum) altında çeşitli grupları uzlaştırma yönündeki ısrarlı girişimleriyle hatırlanıyor. Ancak tüm tartışmalarına rağmen, Yeongjo, Konfüçyüs etiğine göre yönetme çabaları nedeniyle Kore tarihinde olumlu bir üne sahip. Alın işte tıpkı Kanuni gibi kötülükler de yapmış ama olsun çok iyi yönetti diye büyük görülüyor. Peh.

Kral Yeongjo'nun saltanatında geçen bir başka dizi daha izlemiştim ama buraya yazmaya bir türlü fırsatım olmadı. 2020 yapımı "Secret Royal Inspector{암행어사: 조선비밀수사단}" yayınlandığı zaman haftalık izlediğim yine bu dizi gibi o dönemde geçip, yine bu dizi gibi çok da iyi bir işti. Umarım bir gün anlatmaya fırsatım olur. Hatta şurada da bir minik bir şeyler göstermişim. Neyse konumuza dönelim çünkü Sungkyunkwan Scandal'ın hikayesinin okul dışında çok daha önemli katmanları var.

Anlatmaya 1600lerin sonundan başlamam gerekiyor. 13 yaşında tahta çıkan, Joseon'un 19.kralı Sukjong, 1674'ten 1720'ye kadar hüküm sürmüş. Kral Sukjong zeki bir politikacıymış, ancak saltanatı Joseon hanedanlığının en yoğun hizipsel mücadelelerinin yaşandığı bir zaman. Sukjong, kraliyet otoritesini güçlendirmek için iktidardaki hizbi sık sık bir diğeriyle değiştirmiş. Bir anlamda ince bir ip üzerinde cambazlık yaparak yaşamış. Devletin değişmesi/yer değiştirmesi anlamına gelen hwanguk (환국) olarak adlandırılan bu her hükümet değişikliğinde, kaybeden hizip idamlar ve sürgünlerle siyasetten tamamen uzaklaştırılıyormuş. Bununla birlikte, kaotik hükümet değişiklikleri normal halkı önemli ölçüde etkilemiyormuş, kralın da zaten başarmaya çalıştığı buymuş. Hizipler, devletin zenginleri birbirini yerken halkla uğraşamasınlar diye düşünmüş olacak. Bu yüzden saltanatı halk açısından oldukça ferah dönemlerden biri olarak kabul ediliyor.

Sukjong'un başarıları arasında vergi reformu, yeni bir para sistemi ve para biriminin oluşturulması ve orta sınıfın ve cariyelerin çocuklarının bölgesel hükümette daha yüksek rütbeli görevlere getirilmesini sağlayan kamu hizmeti kurallarının liberalleştirilmesi gibi pek çok şey var. Sukjong'un saltanatı döneminde başkentin uzağındaki yerlerde tarımsal kalkınma ve yayıncılık da dahil olmak üzere kültürel faaliyetlerde artış yaşanmış. 46 yıl hüküm sürdükten sonra 1720 yılında 60 yaşında öldüğünde aslında oldukça müreffeh bir ülke geride bırakırken ardında, çok da birbirine girmiş bir hizipler topluluğu bırakmış.

19.kral Sukjong'dan anlatmaya başlamamın sebebi şu, 1718'de Sukjong, kısa süre sonra Joseon'un Gyeongjong'u olacak olan veliaht prensi naip olarak atıyor. Sukjong, 1720'de, yanlarında tarihçi veya kayıtçı bulunmadığı bir halde, Yi Yi-myoung'a Prens Yeoning'i Gyeongjong'un varisi olarak atamasını söyledikten sonra ölüyor. İsimler birbirine girdi gibi gelebilir ama aslında olan şu: Halihazırdaki kral, bir adamına diyor ki büyük oğlum benden sonra kral olsun ama ondan sonra da küçük oğlum kral olsun. Ahanda vasiyetim budur. Ama onca yıl hizipleri birbirine düşürmüş, halkı zenginleştirmiş olan akıllı bir kral bu vasiyeti bir yere kaydettirmeyi akıl edemiyor.

Öyle olunca da ortalık karışıyor. Bu durum, 1721'de dört Noron liderinin idam edildiği bir başka tasfiye hareketine ve ardından 1722'de sekiz Noron üyesinin idam edildiği bir başka tasfiye hareketine yol açıyor. Çünkü her hizip kendi desteklediği veliahtın kral olmasını istiyor. Kral Sukjong'un büyük oğlunu Soron hizbi, diğer oğlunu da Noron hizbi destekliyor. Büyük oğlu, 20.kral Gyeongjong, tahta çıkıyor ama pek bir hastalıklı. Çocukluğunda annesiyle yaşadığı bir kazadan dolayı da çocuk sahibi olamıyor durumda. Zaten 4 yıl ancak kalıyor tahtta ve sağlığı o kadar kötü ki işlere çoğunlukla kardeşi bakıyor.

Bu durum, iktidar mücadelesini daha da şiddetlendirmiş ve büyük bir katliama, yani Shinimsahwa'ya (辛壬士禍) yol açmış. Noronlar krala sonuçsuz kalan şikayetler gönderirken, Soronlar bunu kendi lehlerine kullanmışlar. Noron hizbinin iktidarı gasp etmeye çalıştığını iddia ederek rakiplerini çeşitli görevlerden uzaklaştırmışlar. 

Bu hastalıklı Gyeongjeong'un dört yıllık saltanatı boyunca iki büyük katliam olayı yaşanmış. Bunlardan biri, iktidardaki Soron hizbinin, muhalefet Noron'u alt ettiği 1720'de yaşanan Sinchuk-oksa. Diğeri ise, saltanatının 2. yılında, yaklaşık 1722'de gerçekleşen Imin-oksa. Tarih, her iki olayı da Sinim-sahwa olarak adlandırmış. Saltanatı sırasında, batı silahlarını taklit eden küçük silahlar yaptırmış yine de hiçbir şey yapamadı denmesine rağmen ve ülkenin güney kesimlerindeki arazi ölçüm sistemini reforme etmiş.

Dizimiz de işte tam bu konuyu geçmişin baş karakterlerimize yüklediği hikaye olarak baz alıyor. Kral Sukjong vasiyetini yazdırmadan ölmüş, yerine büyük oğlu hastalıklı Gyeongjong geçmiş, o da 4 yıl sonra ölünce yerine ünlü kralımız Yeongjo geçmiş. Yeongjo'nun saltanatının ilk yarısındayız. Dörtlü okul ekibimizin 10 yıl önce olanlar yüzünden yaşadıkları trajedilerin onları bu noktaya getirdiğinden bahsediyor hikayemiz. Bu da tahminen dizimizi 1730'lara yerleştiriyor gibi oluyor. 1720'lerde gerçekleşen bu hizipler arasında mücadele ve katliamlarda esas kızımızın babasının ve dörtlüden isyankar olanın büyük kardeşinin öldürüldüğünü öğreniyoruz. İsyankar kardeşimiz abisinin intikamını almak için şimdiki kral Yeongjo ve yönetimini devirmek için arka planda uğraşıyor mesela. Dörtlü ekibimizin kibirli çocuğu, kralın Sol Eyalet Müşaviri'nin (Left State Councilor) oğlu. Okulda bunlara zorbalık eden öğrenci de kralın Savaş Bakanı'nın oğlu.

Buradan itibaren SPOILER'a başlıyorum. Demedi demeyin.

Bölümler ilerledikçe öğreniyoruz ki 19.kral Seokjong aslında vasiyetini yazdırmış ama saklamışlar. Dizimiz tarihin açık uçlu bıraktığı olasılıkları inceliyor yani. Şimdiki kralımız, 21.kral Yeongjo da bu vasiyeti bulması için esas kızımızın babasını ve isyankar çocuğumuzun abisini görevlendirmiş. Dediğim gibi bu ikisi vasiyeti getirirlerken, Savaş Bakanı'nın talimatıyla öldürülüyorlar. Herkes şimdiki kralı geçmişte olanlar yüzünden suçlarken aslında o hizip çatışmalarında falan hep Savaş Bakanı'nın payı olduğunu falan görüyoruz.

Dizide de gerçekteki kral Yeongjo'nun işleri ve davranışlarına atıfta bulunuluyor olsa da tabi tam olarak gerçekçi bir portre çizilmiyor. Dizide olaylar biraz daha demokrasiye, gelişmeye ve açık fikirliliğe doğru evriliyor mesela. Yeongjo ve onun güvendikleri, ülkede çok büyük değişiklikler yapma hevesinde dizimizde. Halkın ve herkesin iyiliği için çok da o zamanlara ait olmayacak düşüncelerle uğraşıyorlar. Tarihteki kral Yeongjo da aslında ülkesini çok ileri götüren, saltanatı boyunca halkın refahını oldukça artıran bir kral. 16. ve 17.yüzyıllar boyu Kore yarımadasını ezip büzen işgaller ve savaşlardan ötürü mahvolmuş durumdaki ülkeyi toparlayıp, en parıltılı zamanlarını yaşatan kral.

Bu yazı da böyle karman çorman bir halde oradan oraya hoplayıp zıplayıp savrulan bir şey oldu ama neyse. Söz konusu çok sevdiğim bir şeyler olunca düşüncelerimin ve elimin ayarı kayboluveriyor. Neyi nasıl anlatacağımı, sevgimi nasıl ifade edeceğimi bilemiyor oluyorum. Demeye çalıştığım bu dizi, kdramaların kdrama olduğu zamanlara ait, her şeyi kıvamında, dört başı mamur bir dizi. Benim efsaneliklerim arasında.

14 Mart 2026 Cumartesi

Boys Over Flowers {꽃보다 남자} (2009) - Tüm bu çılgınlığı başlatan şey


 Geum Jan Di isimli fakir mi fakir ama bir o kadar da gururlu, lise çağında bir genç kızımız var. Yarı zamanlı işlerle harçlığını çıkarmaya çalışan Geum Jan Di, bir gün kaderin cilvesiyle kendisini Shinwa Lisesi'nden burs kazanmış olarak buluyor. Lisenin geri kalanını bu özel lisede okumaya hak kazanıyor diyelim. Bu lise de öyle böyle bir yer değil, aşırı acayip zenginlerin çocuklarının okuduğu deli bir yer. Tabi devlet okullarının köhne sınıflarından bu masal şatosuna transfer olan Geum Jan Di kızımız pek çingene kişiliğinin de etkisiyle ortama uyum sağlayamıyor ve kendisini ünlü F4 isimli öğrenci grubunun hedefi olmuş halde buluyor. Okulun en ayrıcalıklı 4 erkek öğrencisi çocukluktan beri birlikte takıldığı ve etrafta racon kestiği için onlara bu isim verilmiş. Geum Jan Di'yi de hedeflerine aldıkları için başlıyor bir  eziyet oyunu.

Boys Over Flowers, orijinal adıyla 꽃보다 남자 (ki bu da aslında çiçekten bile daha güzel erkekler gibi bir şey demek) 5 Ocak - 31 Mart 2009 arasında KBS2 kanalında 25 bölüm olarak yayınlanmış bir dizi. Ama sanırım kdrama dünyası için bir diziden de fazlası. Yayınlandığı dönem kendi ülkesinde olay olmasının yanında, sonraki yıllarda yayınlandığı pek çok ülkede de kore dalgasının yolunu açan çok önemli bir kültürel olay. Esasında Kamio Yoko'nun, aynı anlama gelen "花より男子" isimli mangadan uyarlanmış bu hikaye. 2001 tarihli Tayvan versiyonu var, 2005 yılında Japonya'da uyarlandıktan sonra Koreliler haydi yapalım demiş olacaklar. 2018'de yine çok tutulan bir Çin versiyonu, 2021'de de Tayland versiyonu var. Ve evet, Türkiye'de de "Güneşi Beklerken" adı altında hafifçe esinlenilen bir yan ürünü var diyebiliriz. Yani anlayacağınız bu fakir ama gururlu bir genç kıza önce eziyet edip, sonra aşık olan, arkadaş olan 4 yakışıklı ve zengin genç adamın hikayesi tüm kültürlerde ortak bir duyguyu uyandırıyor galiba.


Bu dizi yayınlandığı sıralarda hayatımın çok başka bir döneminde olduğumdan ve ilk kdramamı izlememe daha 7 sene olduğundan benim bunu izlemem geçen yılın Mayıs'ına ancak denk düştü. Kdrama dünyasına ilk daldığımdan beri haberim vardı tabiki diziden, habersiz olmak mümkün mü? Dedim ya bu dizi, asıl hallyu dalgasını oluşturan şeyin ta kendisiydi çünkü. Ama her önüme düşüşünde başrollerin o saçlarını başlarını görünce bir geri duruyordum. Bir de yaklaşık olarak 2016'den önce çekilen kore dizilerinde hem görüntü kalitesi, kamera filtreleri hem de oyuncuların stilleri konusunda çok büyük farklılıklar olduğunu bunca yıllık deneyimlerinden edindiğim için izlemeye dayanabilir miyim acaba diye şüphe ediyordum. Şüphelerimde pek de haksız değilmişim, izlerken anladım ziyadesiyle. Yine de her şeyin zamanı olduğu gibi bu dizinin de benim için zamanı gelmişti ve izlemem gerekiyordu nihayet.


Tahmin ettiğim gibi pek çok kısımda izlemekte zorlandım. Özellikle Geum Jan Di'nin ailesinin olduğu kısımları atlarken buldum kendimi. Ya da fazlasıyla saçma komedi olması için yazılan yerlerde sahneleri ilerlettim hep. Hikayenin ilk başlarda sürükleyici olması güzeldi, beklemediğim bir şeydi ama sonrasında özellikle 25 bölüm olması için adeta bir melodramaya bağlamaları fazlasıyla sinir bozucuydu. Geum Jan Di'nin başına gelmeyen şey kalmaması ya da yaşamadıkları klişe kalmaması evlere şenlikti. Yarıdan sonra her bir bölümde pıhlayarak yok artık diyerek bölümü ilerlettim. Dizinin ilk yarısında - pek çok kere görmüş olduğum klişeler olmasına rağmen - karakterlerin yaşadığı olaylar eğlenceli geliyordu ama dediğim gibi habire böyle en olmayacak şeylerin olup durması insanın sinirlerini bozuyordu. 

Daha sinir bozucu olanı ise Geum Jan Di karakterimizin kendisi. Bilmiyorum belki öyle yazıldığından, belki de cidden kariyerinin zirvesindeki bir Gu Hye Seon'un aşırı abartılı ve cringe oynamasından, bu esas kızımız ekranda yer aldığı süre boyunca dayanılacak gibi değil. Ağzını bükerek ve yayarak konuşması, hep burnu doluymuş gibi çıkan sesi ve habire boynunu kafasını bükmesi, kambur durarak herkese ve her şeye aşağıdan gözlerini dikerek bakması bölümler ilerledikçe insana ağrı veriyor.

F4'ü oluşturan gençlerimizden ikisi ise sonraki yıllarda sektörün devleri haline gelecek isimler. Lee Min Ho ve Kim Bum. Diğer ikisinden Kim Hyun Joong, bir başka kdrama klasiği Playful Kiss'te de oynadıktan sonra hayatında uğraşması gereken başka bir sürü saçma şey olunca ortamdan çekilmek zorunda kalmış gibi görünüyor. Diğer üye Kim Joon da birkaç yan rol dışında sektörden kaybolmuş gibi. Onları bu çocuk hallerinde izlemek - özellikle Lee Min Ho ve Kim Bum'ı - çok ilginç bir deneyimdi benim için. Lee Min Ho, bu dizinin de etkisiyle dünya çapında kızların pek bir aşık olduğu adamlar arasına girmiş zamanında ama ben onu ilk defa 2018'de izlediğimde 2010 yapımı Personal Taste dizisindeydi ve zaten o diziyi de izleyememiş, bırakmıştım. Asıl onu adam gibi görmem 2020'de açıp izlediğim 2016 yapımı Legend of The Blue Sea ileydi. O yüzden Boys Over Flowers'taki Lee Min Ho benim için sadece saçma sapan saçlara sahip, aşırı komik ve eğlenceli bir karakteri canlandıran doğal bir genç adam. Böylesine absürt yazılmış bir senaryoda aslında çok da iyi bir iş çıkarmış bana kalırsa. Ama Kim Bum için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Onunla da ilk defa 2021'de Law School'da tanışmış olduğum için benim bildiğim Kim Bum kocaman bir adamdı ve dahası rol yapabiliyordu. Oysa 2009'daki Kim Bum sadece sabit bir şekilde durup, sözlerini söylüyor. Creepy diyebileceğimiz bir havada sırıtıyor dişlerini göstererek ve karizmatik ve tehlikeliymiş gibi görünmeye çalışan 5 yaşında bir çocuk gibi kalıyor ekranda. Zaten dizideki oyuncuların, özellikle başrollerin hepsinin sorunu bu sabit durup replik söyleme şeklindeki oyunculukları. Herkes durup sahnedeki sırasının gelmesini bekliyor sopa yutmuş gibi. Ya da sanki kamera arkasından birileri arada komut veriyor da şimdi ağla, şimdi gül, şimdi sinirli ol diyormuş gibi hareket ediyorlar.

Bu noktada iki kişiden bahsetmem gerekiyor. Biri, F4'teki esas oğlanımızın ablası rolündeki Kim Hyun Joo, biri de yine aynı erkeğimize nişanlanan zengin kızı rolündeki Lee Min Jung. Dizideki tüm o göz kanatıcı stillere sahip karakterlerin arasında bu iki kadın o kadar güzeller ki...İnci gibi parıldıyorlar. İkisini de daha önce hiçbir yerde görmemiştim. Yer aldıkları hiçbir şeyi izlememişim. Burada o kadar mükemmel göründüler ki gözüme, aşık bile oldum neredeyse. Özellikle bu alttaki resimde gördüğünüz Kim Hyun Joo...Sinir bozucu Geum Jan Di rolündeki Gu Hye Seon'u görmektense keşke her sahnede o olsaydı dedim.


Ama bunların hiçbirine takılmamak gerekiyor çünkü en başta da dediğim gibi, bu, her şeyi başlatan dizi. Sene 2009, teknoloji de bu kadar, prodüksiyon da. Tüm çiğliğine ve cringeliğine rağmen dizi şaşırtıcı bir şekilde kendini izletiyor. Off çok saçma, çok salak diyerek de olsa kendinizi bölümler arasında yol alırken buluveriyorsunuz. Sanırım yine de samimi ve doğal gelen bir tarafı var hikayenin de oyuncuların da. 30larımın sonunda böyle bakmama sebep olsa da hayat, 22 yaşımda ilk defa görüyor olsam ne hissederdim diye düşünmekten de kendimi alamıyorum.

Xena ile Mitoloji Saati 10 ~ Xena : TWP 105 - The Reckoning

  Önceki bölümde eski karanlık hayatından pek sevdiği bir dostuna veda edişini izlediğimiz Xena, bu bölümde ise yine onu eski haline döndürm...