tv series etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tv series etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Mart 2026 Cumartesi

Boys Over Flowers {꽃보다 남자} (2009) - Tüm bu çılgınlığı başlatan şey


 Geum Jan Di isimli fakir mi fakir ama bir o kadar da gururlu, lise çağında bir genç kızımız var. Yarı zamanlı işlerle harçlığını çıkarmaya çalışan Geum Jan Di, bir gün kaderin cilvesiyle kendisini Shinwa Lisesi'nden burs kazanmış olarak buluyor. Lisenin geri kalanını bu özel lisede okumaya hak kazanıyor diyelim. Bu lise de öyle böyle bir yer değil, aşırı acayip zenginlerin çocuklarının okuduğu deli bir yer. Tabi devlet okullarının köhne sınıflarından bu masal şatosuna transfer olan Geum Jan Di kızımız pek çingene kişiliğinin de etkisiyle ortama uyum sağlayamıyor ve kendisini ünlü F4 isimli öğrenci grubunun hedefi olmuş halde buluyor. Okulun en ayrıcalıklı 4 erkek öğrencisi çocukluktan beri birlikte takıldığı ve etrafta racon kestiği için onlara bu isim verilmiş. Geum Jan Di'yi de hedeflerine aldıkları için başlıyor bir  eziyet oyunu.

Boys Over Flowers, orijinal adıyla 꽃보다 남자 (ki bu da aslında çiçekten bile daha güzel erkekler gibi bir şey demek) 5 Ocak - 31 Mart 2009 arasında KBS2 kanalında 25 bölüm olarak yayınlanmış bir dizi. Ama sanırım kdrama dünyası için bir diziden de fazlası. Yayınlandığı dönem kendi ülkesinde olay olmasının yanında, sonraki yıllarda yayınlandığı pek çok ülkede de kore dalgasının yolunu açan çok önemli bir kültürel olay. Esasında Kamio Yoko'nun, aynı anlama gelen "花より男子" isimli mangadan uyarlanmış bu hikaye. 2001 tarihli Tayvan versiyonu var, 2005 yılında Japonya'da uyarlandıktan sonra Koreliler haydi yapalım demiş olacaklar. 2018'de yine çok tutulan bir Çin versiyonu, 2021'de de Tayland versiyonu var. Ve evet, Türkiye'de de "Güneşi Beklerken" adı altında hafifçe esinlenilen bir yan ürünü var diyebiliriz. Yani anlayacağınız bu fakir ama gururlu bir genç kıza önce eziyet edip, sonra aşık olan, arkadaş olan 4 yakışıklı ve zengin genç adamın hikayesi tüm kültürlerde ortak bir duyguyu uyandırıyor galiba.


Bu dizi yayınlandığı sıralarda hayatımın çok başka bir döneminde olduğumdan ve ilk kdramamı izlememe daha 7 sene olduğundan benim bunu izlemem geçen yılın Mayıs'ına ancak denk düştü. Kdrama dünyasına ilk daldığımdan beri haberim vardı tabiki diziden, habersiz olmak mümkün mü? Dedim ya bu dizi, asıl hallyu dalgasını oluşturan şeyin ta kendisiydi çünkü. Ama her önüme düşüşünde başrollerin o saçlarını başlarını görünce bir geri duruyordum. Bir de yaklaşık olarak 2016'den önce çekilen kore dizilerinde hem görüntü kalitesi, kamera filtreleri hem de oyuncuların stilleri konusunda çok büyük farklılıklar olduğunu bunca yıllık deneyimlerinden edindiğim için izlemeye dayanabilir miyim acaba diye şüphe ediyordum. Şüphelerimde pek de haksız değilmişim, izlerken anladım ziyadesiyle. Yine de her şeyin zamanı olduğu gibi bu dizinin de benim için zamanı gelmişti ve izlemem gerekiyordu nihayet.


Tahmin ettiğim gibi pek çok kısımda izlemekte zorlandım. Özellikle Geum Jan Di'nin ailesinin olduğu kısımları atlarken buldum kendimi. Ya da fazlasıyla saçma komedi olması için yazılan yerlerde sahneleri ilerlettim hep. Hikayenin ilk başlarda sürükleyici olması güzeldi, beklemediğim bir şeydi ama sonrasında özellikle 25 bölüm olması için adeta bir melodramaya bağlamaları fazlasıyla sinir bozucuydu. Geum Jan Di'nin başına gelmeyen şey kalmaması ya da yaşamadıkları klişe kalmaması evlere şenlikti. Yarıdan sonra her bir bölümde pıhlayarak yok artık diyerek bölümü ilerlettim. Dizinin ilk yarısında - pek çok kere görmüş olduğum klişeler olmasına rağmen - karakterlerin yaşadığı olaylar eğlenceli geliyordu ama dediğim gibi habire böyle en olmayacak şeylerin olup durması insanın sinirlerini bozuyordu. 

Daha sinir bozucu olanı ise Geum Jan Di karakterimizin kendisi. Bilmiyorum belki öyle yazıldığından, belki de cidden kariyerinin zirvesindeki bir Gu Hye Seon'un aşırı abartılı ve cringe oynamasından, bu esas kızımız ekranda yer aldığı süre boyunca dayanılacak gibi değil. Ağzını bükerek ve yayarak konuşması, hep burnu doluymuş gibi çıkan sesi ve habire boynunu kafasını bükmesi, kambur durarak herkese ve her şeye aşağıdan gözlerini dikerek bakması bölümler ilerledikçe insana ağrı veriyor.

F4'ü oluşturan gençlerimizden ikisi ise sonraki yıllarda sektörün devleri haline gelecek isimler. Lee Min Ho ve Kim Bum. Diğer ikisinden Kim Hyun Joong, bir başka kdrama klasiği Playful Kiss'te de oynadıktan sonra hayatında uğraşması gereken başka bir sürü saçma şey olunca ortamdan çekilmek zorunda kalmış gibi görünüyor. Diğer üye Kim Joon da birkaç yan rol dışında sektörden kaybolmuş gibi. Onları bu çocuk hallerinde izlemek - özellikle Lee Min Ho ve Kim Bum'ı - çok ilginç bir deneyimdi benim için. Lee Min Ho, bu dizinin de etkisiyle dünya çapında kızların pek bir aşık olduğu adamlar arasına girmiş zamanında ama ben onu ilk defa 2018'de izlediğimde 2010 yapımı Personal Taste dizisindeydi ve zaten o diziyi de izleyememiş, bırakmıştım. Asıl onu adam gibi görmem 2020'de açıp izlediğim 2016 yapımı Legend of The Blue Sea ileydi. O yüzden Boys Over Flowers'taki Lee Min Ho benim için sadece saçma sapan saçlara sahip, aşırı komik ve eğlenceli bir karakteri canlandıran doğal bir genç adam. Böylesine absürt yazılmış bir senaryoda aslında çok da iyi bir iş çıkarmış bana kalırsa. Ama Kim Bum için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Onunla da ilk defa 2021'de Law School'da tanışmış olduğum için benim bildiğim Kim Bum kocaman bir adamdı ve dahası rol yapabiliyordu. Oysa 2009'daki Kim Bum sadece sabit bir şekilde durup, sözlerini söylüyor. Creepy diyebileceğimiz bir havada sırıtıyor dişlerini göstererek ve karizmatik ve tehlikeliymiş gibi görünmeye çalışan 5 yaşında bir çocuk gibi kalıyor ekranda. Zaten dizideki oyuncuların, özellikle başrollerin hepsinin sorunu bu sabit durup replik söyleme şeklindeki oyunculukları. Herkes durup sahnedeki sırasının gelmesini bekliyor sopa yutmuş gibi. Ya da sanki kamera arkasından birileri arada komut veriyor da şimdi ağla, şimdi gül, şimdi sinirli ol diyormuş gibi hareket ediyorlar.

Bu noktada iki kişiden bahsetmem gerekiyor. Biri, F4'teki esas oğlanımızın ablası rolündeki Kim Hyun Joo, biri de yine aynı erkeğimize nişanlanan zengin kızı rolündeki Lee Min Jung. Dizideki tüm o göz kanatıcı stillere sahip karakterlerin arasında bu iki kadın o kadar güzeller ki...İnci gibi parıldıyorlar. İkisini de daha önce hiçbir yerde görmemiştim. Yer aldıkları hiçbir şeyi izlememişim. Burada o kadar mükemmel göründüler ki gözüme, aşık bile oldum neredeyse. Özellikle bu alttaki resimde gördüğünüz Kim Hyun Joo...Sinir bozucu Geum Jan Di rolündeki Gu Hye Seon'u görmektense keşke her sahnede o olsaydı dedim.


Ama bunların hiçbirine takılmamak gerekiyor çünkü en başta da dediğim gibi, bu, her şeyi başlatan dizi. Sene 2009, teknoloji de bu kadar, prodüksiyon da. Tüm çiğliğine ve cringeliğine rağmen dizi şaşırtıcı bir şekilde kendini izletiyor. Off çok saçma, çok salak diyerek de olsa kendinizi bölümler arasında yol alırken buluveriyorsunuz. Sanırım yine de samimi ve doğal gelen bir tarafı var hikayenin de oyuncuların da. 30larımın sonunda böyle bakmama sebep olsa da hayat, 22 yaşımda ilk defa görüyor olsam ne hissederdim diye düşünmekten de kendimi alamıyorum.

13 Mart 2026 Cuma

Boyfriend on Demand {월간남친} (2016)


 Seo Mi Rae kızımız bir webtoon prodüktörü olarak çalışıyor. Üniversiteden beri süren ilişkisi 3 yıl önce kötü bir şekilde bittiğinden beri kendini eve kapatmış gibi bir şey. İşe gidiyor, bir an önce evine gelip, sessiz sakin bir şekilde film izleyip, yemek yemek istiyor mesela. İş yerinde de etliye sütlüye karışmamaya, etkinliklere dahil olmamaya ve hiçbir sosyal bağ kurmamaya çalışıyor. Bir gün şirketindeki webtoonlardan biriyle alakalı olarak gelen bir sanal gerçeklik-oyun firması ona yeni çıkardıkları ürünü inceleyip, geri bildirim yapması için deneme sürümü veriyor. İsmi "hazır sevgili" olan bu oyunumsu şey, kadınların oyun içinde yer alan 900 tane erkekten birini seçerek o erkeğe ait olan hikaye içinde oyunu oynamalarına ve sanal randevulara çıkmalarına imkan veren bir tür sanal gerçeklik şeysi (hayal ettiysek gerçeği de olur yakında, fighting! :D ).  Seo Mi Rae de açıyor oyunu başlıyor erkekleri denemeye.



Boyfriend on Demand, orijinal adıyla 월간남친 yani aylık erkek arkadaş, Netflix'te 6 Mart'ta 10 bölüm halinde yayınlandı. Tanıtımlarını ilk gördüğümde, kdrama izleyicisi olan pek çokları gibi yuhh neler oluyor diye ekrana bakmıştım. Başroldeki Jisoo'nun önünde neredeyse bildiğimiz tüm kdrama aktörleri geçit yapıyordu. Konusunu anlatırken de dediğim gibi bu sanal gerçeklik şeysi içinde 900 farklı erkek arkadaş profili olduğundan onların - neredeyse her birini - bildiğimiz bir aktör ile göstermeye çalıştıkları için çok şenlikli bir şey çıkmıştı ortaya. Diziyi izlerken de cidden aslında ana konudan çok şimdi hangi tanıdık hikaye içinde bayıldığımız bir aktör çıkacak ekrana diye beklerken buluyorsunuz kendinizi. Şöyle anlatayım: Asıl erkeğimiz Seo In Guk, sanal erkek arkadaşlardan biri Lee Soo Hyuk, biri Seo Kang Jun, biri Ong Seong Wu, bir hikayede Jay Park'ın kendisiyle de randevuya çıkabiliyorsunuz, başka biri Lee Hyun Wook, Le Sang Yi'yi de kısacık görebiliyoruz mesela, hele hele Lee Jae Wook de çıkıyor sanallardan biri olarak, Kim Young Dae geliyor sonra, Choi Si Won'u da karşımızda bulabiliyoruz en son. Öyle bir geçit, varın siz düşünün.

Tabi bu işin eğlencesini oluşturan kısmı. Şimdi doğruya doğruya, tanıtımları ilk gördüğümde bu durumla eğlenmiş olsam da ilk tepkim offf Jisoo mu ama neden şeklindeydi. Daha önce hiçbir dizisini izlemedim ama bunca yıllık kpop camiası hakimiyetimden tanıdığım Jisoo'nun oyunculuğuna ya da yeteneğine güvenmek pek akla yatkın gelmiyordu yani haliyle. Çok iyi bir konu ve hikaye var önümüzde ama Jisoo'nun sebebine hiç edecekler diyerek açtım diziyi yalan yok. Hatta başından sonuna izleyebileceğime bile pek ihtimal vermemiştim. Bir iki bölüm bakar, sinir olur, sonra sadece konuk oyunculara bakıp kapatırım diyordum. Ama şaşırdığım bir şekilde Jisoo beni hiç rahatsız etmedi izlerken. Hatta neredeyse iyi bile geldi.






Ama sanırım en beklediğim şey, hikayenin kendisinin bir şeyler ifade etmesiydi. Tamam, kabul, pek çok temanın üstünde durmadılar ki asıl durulması, irdelenmesi gereken şeyler onlar olabilirdi. Ya da genel anlamda bu hikayeyle ne mesaj verilmek istendiği üzerine çok da bir akıl birliği edilmiş gibi değildi. Ama yine de anlamlı bir hikaye anlatabilmişti dizi. Zaman zaman da insanı durup düşündüren anları yok değildi. Altı çok dolu olmasa da mesela Jisoo'nun canlandırdığı Seo Mi Rae kızımızın kendini iş yeri sosyalleşmelerinden geri çekme çabası, tüm zamanını alan işinden kendisine kalan 3 saati de kendisi için harcamak istemesi gibi şeyler bize aşırı aşırı tanıdık ve haklı gelen, izleyici olarak fazlasıyla bağ kurabildiğimiz durumlar olmasına rağmen pratikte izlediğimiz şeyle çok da ikna edici olmayabiliyordu. Bakıyoruz karakterimiz böyle hissediyor evet, ama onun bunun hissetmesi için çok da haklı bir gerekçesi yok. Gerekçesini geçtim, hareketleri veya konuşmaları veya davranışları pek de öyle istiyormuş gibi değil mesela. Karakterimize alabildiğine dışa dönük ve cüretkar bir kişilik verilmişken bir yandan da kendin soyutlama isteği ifade ediliyor ki kafada hiç oturmuyor.

Oysa erkek başrolümüz olan Park Kyeong Nam karakterimiz tam da böyle bir karakter. Hiçbir şeye karışmak istemiyor ve sadece işini yapıp, ses etmeden kaybolmaya çalışıyor. Ki benim bu hikayede en güzel yazıldığını düşündüğüm karakter oydu. Zaten kdramaların kadınlar tarafından bu kadar beğenilmesinin sebebi de bu bence. Kadınlar, çok güzel erkek karakterler yazıyor kdramalar için. Kadın karakterleri yazmada bu kadar iyi değiller ne yazık ki. Bu yüzden pek çok dizide ekrana yumruk sallamak istediğimiz kadın karakterlerle uğraşmak zorunda kalıyoruz. Saç baş yolduran kadın karakterlerle bizi neredeyse hikayeden soğutuyorlar çoğu zaman. Oysa bir kadının yazdığı bir erkek karakterin ne kadar dolu dolu olduğunu görebiliyoruz. Bu iyi yazılmakla kastettiğim tabiki yakışıklı ya da pamuk gibi erkekler değil, lütfen burada ciddi bir şey anlatmaya çalışıyorum. Karakter olarak, gerçek dünyada asla olmayan ama aslında tam da olması gereken kişilikler yazıyorlar. Burada da Park Kyeong Nam'ın her bir bakışının altı dolu, her bir hareketinin gerekçesini anlayabiliyoruz. Her şeyi bu kadar dolu dolu yazabilmek çok tatmin edici olmalı bir senarist ya da yazar için. Tabi karakterin bize bu kadar iyi geçebilmesinde tüm bu iletimi gerçekleştirmede mükemmel olan Seo In Guk'un da payı büyük. Ben kendisini ilk defa izledim bir dizide, dizilerine denk gelip, ıhıh sonra diye diye erteliyordum mesela. Oysa her rolünde böyleyse onu bir karaktere bürünmüş şekilde izlemek aşırı keyifli bir deneyim olmalı.




Yan rollerdeki oyuncularsa neredeyse her yerden tanıdığım insanlardı. Ve yaptıkları işte çok çok iyilerdi. Özellikle esas kızımızın kankasını oynayan Ha Young'u büyük ihtimalle buradan doğrudan başrollere geçmiş göreceğiz. Gong Min Jung'u ilginç webtoon yazarı olarak izlemek çok eğlenceliydi sonra. Ofisteki ekip de çok kısa ekran sürelerine sahip olsalar da çok tatlılardı. Ama özellikle Kim Ah Young'u artık böyle komedi özellikli yan karakterlerde görmek istemiyoruz hiçbirimiz. Kadın cidden çok tatlı ve güzel ve dahası yetenekli. Ama büyük ihtimalle hiçbir zaman başrol vermeyecekler.

Neyse, demeye çalıştığım gibi, aslında pek de kötü olmasını beklerken aşırı iyi olmasa da yine de iyi bir hikaye ve diziyle karşılaştım Boyfriend on Demand'i izlerken. Bence kesinlikle bu senenin hatırlanacaklarından.

20 Şubat 2026 Cuma

Agatha Christie's Seven Dials (2026) - 3 Bölümlük Mini Dizi


 1925 yılında, Britanyamız'ın yine sevimli bir malikanesinde bir partideyiz. Lady Caterham ve kızı Lady Eileen'in büyük ama eski evindeki bu partide, önemli ticaret insanları ve dışişlerinin tüm bürokratları varken biri ölü bulunuyor. Dışişleri çalışan Gerry Wade'in ölümü kayıtlara çok uyku ilacı içip, yanlışlıkla zehirlenme olarak geçse de genç Lady Eileen, bu neredeyse evleneceği adamın ölümünün hiçbir türlü kaza olamayacağını biliyor. Başlıyor ipuçlarını kovalamaya. Genç bir lady olarak ondan beklenen davranışların dışında şeyler yapan Bundle'in (Eileen'in dizide herkes tarafından söylenen lakabı bu) bu tehlikeli serüvende yolu soruşturmayı yürüten Scotland Yard dedektifi Battle ile de kesişiyor. Gerry Wade'in ölümünün peşinde Bundle'le birlikte biz de başlıyoruz 1920 model arabalarda hız yapmaya, trenlerde koşturmaya ve mum ışığıyla aydınlatılan şatolarda gece vakti hırsız kovalamaya.

Agatha Christie'nin 1929'da "Seven Dials Mystery" adıyla yayınlanan kitabından uyarlanan mini dizi 15 Ocak'ta Netflix'te yayınlandı. Uyarlanan diyorum ama aslında ne kadar uyarlama denilebilir buna bilemedim. Yani "uyarlama" kelimesi sinema tv sektöründe tam olarak neyi ifade ediyor, ona göre konuşmak lazım.

Christie'nin bu hikayesinden haberim yoktu dizinin tanıtım haberlerini görene kadar. Zaten Neverland'de de daha önce, yıllar önce, bahsetmiştim pek de ilgimi çekmesine rağmen hemen hemen hiç okumadığımdan Christie'yi.

Çok fazla okudum dersem yalan olur bu noktada, çünkü her ne kadar çok merak etsem de Poirot hikayelerini, Christie'nin kendisi ve yaşamı beni oldum olası daha çok etkilemiş, daha çok cezbetmiştir. İlk defa gazetenin verdiği bir çizgi roman ile tanımıştım Agatha Christie'yi. On Küçük Zenci hikayesinin çizgi romanı. Kafası Antik Mısır, Eski Yunan, Sümer, Babil hayalleriyle, dolaplarda bulduğu eski dergilerdeki hayalet hikayeleriyle ve Maltepe Pazarı'ndan eve bir şekilde ulaşmış bilim dergilerinin eski sayılarındaki hiç bilmediği bilim alanlarının, çalışmalarının ışıltılarıyla dolu bir çocuk olarak o dedektif hikayesindense yazan teyzenin 85 yıla yayılan hayatı daha ilgi çekiciydi. En çok yapmak istediğim iki - hatta üç - şeyi yapıyor (yapmış) ve dibine kadar yaşıyordu bu beyaz saçlı teyze. Arkeolojik kazılarda dört dönmüş, hikayeler yazmış (ve kitapları çılgınca satıyor) ve seyahat edip durmuştu. Aman yarabbi ne müthiş bir hayattı benim için o zaman. Tabi bu elementleri dışında bir dolu kötülüğü de vardı, babasını küçükken kaybetmişti Agatha, iki dünya savaşı yaşamış ve cepheden gelen yaralı askerlerle ilgilenmişti, 36 yaşındayken kocası başka bir kadına aşık olduğu için onu terk etmişti. Ama yine de hiçbir zaman her şey tam anlamıyla kötü gitmemişti onun için. 40 yaşındayken arkeolog Max Mallowan ile evlenmiş ve o dönemde, arkeolojinin çılgın çağında o en deli höyükleri görme şansı olmuştu (Max Mallowan isminin arkeoloji veya tarihle ilgilenen biri için neler ifade ettiğini tahmin edin.). Bir de dışarıdan bakınca çok gizemli, heyecanlı, maceralı görünüyordu hayatı. Bir kere 10 günlüğüne İngiltere'de, evinin oralarda ortadan kayboluşu hikayesi, bir de İstanbul'da Pera Palas'ta kaldı mı kalmadı mı gizemi vardı. Dedim ya, en az yazdığı dedektiflik hikayeleri kadar ilginçti Agatha teyzenin hayatı.
2017'de "Agatha Christie'den Doğu Ekspresinde Cinayet"i anlatırkan tam olarak böyle yazmışım. Styles'taki Esrarengiz Vaka ve On Küçük Zenci ile birlikte böylece bu yaşıma kadar sadece üç Christie kitabı okumuş oluyorum. Uyarlamalarından da 2017 yapımı "Murder on The Orient Express"'i, 2023 yapımı "A Haunting in Venice"i ve 2022 yapımı "Death on The Nile"ı izledim. Hem konuları bu kadar ilgimi çeken, hem de kolayca tüketilebilip, keyifle eğlendiren hikayeler olmasına rağmen yine de bu kadar az okumuş-görmüş olmam çok ilginç.

Neyse. Bu seferki uyarlamamıza gelelim. Prodüksiyonun 1920ler için seçtiği bu sarımsı, bej, tozlu renk paleti insanın üzerinde sanki bir dedektiflik ya da cinayet gizemi hikayesi değil de üzgün bir dram izliyormuş hissi uyandırıyor. Bu yüzden hikayenin eğlenceli olduğu ya da komiklik yaptığı durumlarda - ki aslında çoğunluğu böyle - izlediğimiz şey ile anlatılan şeyin uyumsuzluğun beynimiz hiçbir şeyi olması gereken biçimde algılayamıyor. Karakterlerimizin hiçbir yaşanan duruma ait duyguyu doğru iletememesi de hiçbir konunun üzerinde duramamamıza sebep oluyor. Haliyle hikayeye dahil olamıyoruz. Ama bunun sorumlusunun tam olarak oyuncular olmadığını da düşünüyorum. Sanki kamera arkasındaki ekip ve oyuncular aslında güzel bir şeyler çekmişler de, görüntüleri verdikleri yerdeki düzenleme ekibi içine etmiş gibi. Hadi basalım sarı bej filtreyi ohh mis, demişler. Bir de bol bol kesmişler görüntüleri gibi, çoğu sahnede sanki o sahnede olan şeylere dair başka sahneler varmış gibi referanslar hissediyoruz ama aslında öyle şeylerin olmadığını fark ettiğimizde hikayede oluşan boşlukları neyle dolduracağımızı bilemiyoruz.

Yukarıda da dedim ya uyarlama denilebilir mi buna diye, hah işte o durumun sebebi de şöyle: İzlerken çoğu yerde, hatta hemen hemen her yerinde hikayenin hımm bunu Christie böyle yazmamıştır dedim. Bu kesin böyle değildir kitapta ya da orijinalinde böyle bir şey olmamıştır, bu şekilde olmamıştır derken buldum kendimi. İzlemeden önce hikaye hakkında hiçbir fikrim olmamasına rağmen böyle düşünebilmem büyük oranda geçtiği dönemin tarihine ve Christie'nin hikayelerine aşina olmaktan kaynaklanıyor ama tabi iki kitabını okumakla hocası mı oldum, yok. Demem o ki, izlerken bu kadar şüphelere düşmem sebepsiz değilmiş. Açıp kitabın içeriğine şöyle bir bakınca bile hikayenin ve neredeyse tümden değişmiş olduğunu gördüm. Bence kötü yönde bir değişiklik değildi açıkçası. Bu haliyle karakterler de daha ilginç olmuş bence. Mesela ana karakterimiz Bundle'ın kitaplarda tarif edildiğinin aksine görüntüde bir genç kadın olması en başta tuhafıma gitse de sonra çok takdir ettim. Ya da kitaptakinden farklı olarak Bundle'ın annesiyle birlikte yer alıyor olması, eh tabi bu annenin bir de Helena Bonham Carter olması çok keyifli bir durumdu.


Yine de bu noktada sevgili Helenamız için şunu da demeden geçemeyeceğim. Gençliğinde oynadığı hiçbir filmi, diziyi doğru düzgün izlemedim ama sanki 50'sinden sonra nerede görünse hep kendisi gibi görünüyor. Yani artık rol yapmıyor, düpedüz kameraların karşısına kendi saçı başı makyajıyla çıkıp, yazılan replikleri sanki yazılmış gibi değil de onun içinden öyle gelmiş gibi söylüyor. Bir yandan aşırı doğal görünüyor, karşımda kurgu bir hikaye izlediğimi unutuveriyorum. Sanki gerçekten ekranda o karakter varmış gibi oluyor. Ama işte dediğim gibi, bu karakter artık o yazılan karakter değil de Helena Bonham Carter olmuş oluyor. Bir de aynı durumdaki Martin Freeman var tabi. Sherlock'taki Watson olduğundan beri adam nereden kafasını uzatsa aynı insan. Aynı duruş, aynı bakış, aynı konuşma. Bilmiyorum belki de ben kendisini o kadar fazla yerde izlemediğim için, kişisel izleme tercihlerimin türü ve konuları belirli olduğundan böyle görüyorumdur.


Bir şaşırdığım - yukarıda da bir çıt bahsettiğim - konu da ana karakterimiz Bundle'ı oynayan ve burada ilk defa gördüğüm Mia McKenna-Bruce. Biraz yüzeysel gibi geleceğim şimdi düşündüklerimi yazınca ama sonuçta öyle düşündüm. Mia kızımız ilk bakışta insana hiç de öyle dikkat çekici gelmiyor, yani sinema-tv dünyası için insanın ilk tepkisi bu olur ya ister istemez, karşımızda beliren insanların bir şeyleriyle dikkatleri toplayabilmesini bekleriz. Mia'nın ilk intibası 12 yaşında dümdüz ve her şeye karışan bir çocuk olması. Halbuki hikayemizdeki Bundle karakteri herkesin aklına ve cevvalliğine hayran olduğu, her daim harekete geçip, fiziksel pek çok şeyi gözünü kırpmadan gerçekleştiren, ayrıca da dikkat çekici bir genç hanım olarak sunuluyor. O yüzden ilk sahnelerde, ilk bölümün ilk yarısında falan gözümün gördüğü ile hikayenin sunduğu arasında beynim gidip geldi. Ama sonra izledikçe bu şekilde bir seçim yapılmış olması çok hoşuma gitti. Çünkü Mia McKenna-Bruce, alabildiğine normal, doğal ve hepimiz gibi bir kız olarak görünüyordu. Ve bu haliyle tüm o maceraların ortasına bodoslama dalıyordu. Minicikti, parıltısızdı ama kendinden emindi, gözüpekti ve parladığına inanıyordu. Çok hoşuma gitti.




Bu iki başrolümüz dışındaki diğer karakterlerin hemen hepsi bildiğimiz ve klişe Agatha Christie karakterleri. O yüzden onlara hayat veren oyuncular sadece temiz birer iş yapmakla kalmış, üstüne koyabilecekleri pek bir şeyler yok haliyle.

Christie'nin bu hikayesi yayınlandığı dönemde oldukça kötü eleştiriler almış. Nette biraz araştırınca direkt bu ifadelerle karşılaşıyorsunuz. Kitaptan oldukça uzaklaşılmış ve çoğu şey değiştirilmiş olsa da, dizinin hikayesinde de o zamanlar kitabın eleştirildiği şeyler yine karşımıza çıkıyor. Mesela bu Seven Dials meselesi. Tamamen amaçsız ve karikatürize bir rol oynuyor bu topluluk hikayede. Hani elinde çok iyi bir malzeme varmış da tüm olay aslında oymuş gibi başlayıp, hiç kullanmıyor o malzemeyi. Saçma bir parodi olarak kalıyor gizli topluluk da, seven dials konusu da.

İzlerken insanı sıksa da, kendi adıma umut verici ve keşke şöyle olsaydı diye heyecanla umut ettiğim bir dizi oldu bu. Başından sonuna lütfen iyi olsun lütfen iyi olsun diye umut ederek devam ettim izlemeye çünkü böyle bir hikayenin ve kadronun gerçekten iyi olup, işe yaramasına ve tutmasına ihtiyacım vardı. Son kısmında devam edeceklermiş gibi bitirmeleri de çeken ve hazırlayan ekibin de bunu umduklarının göstergesi. Ama işte, dedim ya, sanki en son görüntüleri düzenleyen odadaki birileri her şeyin içine etmiş gibi.

30 Ocak 2026 Cuma

Idol I {아이돌아이} (2025) - Fanı olduğumuz idolleri kurtarma şansımız olsaydı?



Maeng Se Na kızımız çok başarılı bir avukat. Kocaman bir hukuk firmasının ortağı ve sektörde her davayı kazanması ile ünlü. İşinde çok disiplinli, yemeden içmeden çalışıyor ve insanlarla pek de bağ kurmuyor. Herkes onun tepeden baktığını ve burnundan kıl aldırmadığını düşünüyor. Oysa Se Na'nın bir sırrı var: İşinden kalan her vakitte fanı olduğu Gold Boys grubuyla ilgileniyor. Ofiste ve adliyede ne kadar suratsız ve buzdolabı olsa da arka planda tüm fan buluşmalarına, imza günlerine, konserlere yetişmeye çalışıyor. Her yeni albüm çıktığında internette full destek moduna geçiyor ve her yeni çıkan şeyi satın alıyor. Temelde işini, bu fanlığına fon oluşturmak için kullanıyor.

dizideki kurgu boy band'imiz Gold Boys

Se Na kızımızın grupta en sevdiği üye olan Do La Ik'in solo albümü yeni çıkmışken birlikte içtikleri bir gecenin sabahında gruptaki diğer bir üye Woo Seong, Do La Ik'in salonunun ortasında bıçaklanmış halde bulunuyor. Odasında uyuyakalmış olan Do La Ik hiçbir şey hatırlamıyor, cinayet zanlısı olarak apar topar emniyete götürülüyor tabi. Birden bire tüm ülkenin haberlerinde bunu gören Se Na da kendisine engel olamıyor, koşup La Ik'in avukatlığını üstleniyor. Bir yandan aşkından öldüğü idolun en kötü anında ona hiçbir şey belli etmeden ona destek olmaya, bir yandan da cinayetin asıl zanlısını bulmaya çalışıyor.Idol I {아이돌아이}, 22 Aralık 2025'ten 27 Ocak 2026'ya kadar 12 bölüm olarak yayınlanan bir Güney Kore dizisi. Netflix'te hafta hafta yayınlandı, ben de öyle izledim. Dizinin ilk haberleri geldiğinde konusundan ötürü hepimizin aklına bir Lovely Runner çakması mı geliyor düşüncesi yerleşivermişti. O dizinin inanılmaz başarısı haliyle ekmeğini yemek isteyenlere kapı açacaktı ama bu diziye kadar pek de öyle bir şey olmadı. Bu düşünceyle, önyargılı yaklaşmıştım dizinin haberlerine. Aslında oldukça orijinal bir konusu vardı, hakkını vermek gerekirdi ama işte o saçma önyargıyla demiştim ki bir şeye benzemeyecek galiba. Çünkü başroldeki Choi Soo Young'u daha önce hiç izlememiştim ve dışarıdan bakınca hiç de sıcak gelmiyordu. Oysa efsane grup Girls Generation'ın bir üyesi kendisi ve yıllardır da bu dizi-film işinde. Yine de diziyi izlemek için bir motivasyonum vardı: Kim Jae Yeong. Dizideki cinayet şüphelisi idolu canlandıran Jae Yeong'u ilk defa geçen sene (önceki sene miydi yoksa, zamanı algılayamıyorum şu noktada) Cey ile izlediğimiz 100 Days My Prince{백일의 낭군님}(2018)'te görüp vurulmuştum. Oradaki yan rolde aslında o kadar da ekran süresi olmamasına rağmen, ekranımızda her belirdiğinde Cey'le birlikte vaaay ama çok iyi çocuk olmuştuk. Halbuki onu da kore dizisi izlediğim bunca yıl içinde orada burada görmüşüm ama işte insanı gösterecek bir rol lazımmış demek ki. Çünkü mesela 2022'deki Love In Contract'te başroldeydi ve o diziye bir bölüm ancak dayanabildiğim için Jae Yeong'a da dikkat edememişim. O yüzden 100 Days My Prince'ten sonra kesinlikle yeni bir şey yaparsa izleyeceğim diye kendi kendimi gaza getirmiş ama hemen sonra ekrana gelen The Judge From Hell {지옥에서 온 판사}(2024)'i izlemeye vakit ayıramamıştım. Ki Idol I'daki başrolü de büyük oranda o diziye borçlu Jae Yeong. The Judge From Hell'de parladı gibi bir şey olunca, gerisi böyle geldi. Ehh ben de sonunda bu diziyi bari izleyeyim dedim.

avukat Maeng Se Na ve onun özel dedektifi Chung Jae A

eski sevgilimiz

bence elindeki az materyalle en mükemmel oyunculuğu çıkaran, savcımız

İşte bu motivasyonlarla ve önyargılarla diziye başladım Aralık ayında. Zaten ilk iki bölümü yayınlanmıştı sadece ben köye gidene kadar. Geçen yazıda anlattığım tüm curcunam geçene kadar neredeyse 10.bölüme gelmişti dizi. Dün akşam da son bölümü izledim, bitti. Açıkçası oldukça da şaşırtan dizilerden biri oldu "Idol I" beni. Tüm anlattıklarımdan anlaşılabileceği gibi çok az bir beklentiyle açmıştım diziyi. Hatta çok kötü olur herhalde kapatırım diye düşünmüştüm. Öncelikle konuyu anlatma tarzı çok hoşuma gitti. Hiçbir şeyi çok abartmadan, oyunculara abartarak ya da karikatürize ederek oynayın demeden anlatıyor olmaları hikayeyi çok sevindirdi beni. Bir kpop fanının gözünden, bir idolü sevmenin, bir müzik grubunu takip ediyor ve destekliyor olmanın nasıl bir şey olduğunu olabilecek en sade ve içten biçimde anlatabilmeleri çok hoşuma gitti. Hikayenin ilk yarısına kadarki birçok sahnede Se Na'nın sarf ettiği cümlelerin gerçekliğine ve tam noktası noktasına doğru oluşlarına ağzım açık kalarak baktım. Evet işte tam olarak böyle diyerek bağırmak istedim ekrana doğru. Gözlerimde beliren anlaşılıyor olmanın mutluluğunun gözyaşlarını sildim çoğu kere. Dışarıdan ne kadar salakça, ne kadar saçma göründüğünü anlayabiliyorum çünkü. Ve diğer insanların bu "fan" olma durumunu nasıl anlayamadıklarını da biliyorum. İşte bu yüzden en azından diziyi yazanların ve yapanların bunu anlayabildiklerini, hatta tam olarak hissettiklerimi tarif edebildiklerini görmek iyi hissettirdi.

avukat kızımız boy band fanı modunda

Hikayenin en baştaki cinayet çözmeli, gizemli, herkesten şüphelenmeli olay örgüsü de çok iyiydi bana göre. En azından yine o ilk yarıya kadar gerçekten iyi kurgulanmış bir cinayet çözme oyunu oynuyor gibiydik. Tabiki tam olarak bir hukuki ya da polisiye dramadaki şekilde değildi izlediklerimiz. Pek çok yerde ehh ama salak mı bu polis niye oraya bakmadı ya da adli tıp raporunu, yerde etrafta bulunanları sorgulamıyor musunuz salak mısınız yaaa diye kafamızın içinde sesler beliriyor ama geçiştiriveriyoruz. Her şeyi avukatımız ve savcımız sorguluyor ve onlarınkisi de genelde birbirlerine karşı durup çene yarıştırmak şeklinde oluyor. Yine de, yine de...Cinayetin nedenini nasılını sorgulamak ve her bölüm başka birine bariz şüpheler yöneltilmesini izlemek keyifliydi.


Hikayemizin asıl konusunu oluşturuyor gibi gösterilen romantizm kısmı ise bana ne bileyim o kadar peşinden koşulacak, çok saracak gibi gelmedi. Kötü demiyorum ya da izlemekten keyif almadım da demiyorum ama iki başrol arasında ben o derece de bir yıldızlar parıltılar havai fişekler uçuşuyor gibi hissetmedim. Hatta bana avukat kızımızla savcı oğlumuzun kimyası çok daha yakıcı geldi. İkisinin arasındaki gerilim, birbirinden etkilenme, birbirini algılama falan insana daha çok geçiyordu. Hikayeyi ister istemez şöyle hayal ettim ben, diziden bağımsız olarak: Avukat kızımız idolümüz ile geçirdiği zaman süresince aslında ona değil de idol kimliğine ve müziğine aşık olduğunu anlardı mesela. Ama insan olarak da idolümüzle çok iyi kanka olurdu. Dava için çarpıştıkça ve gerçeği ortaya çıkarmak için birlikte çabaladıkça da savcı oğlumuzla böyle kavgalı takışmalı ama çok aşık olmalı bir aşk yaşarlardı mesela. İdolümüz sonunda fanlarının ve idollük kimliğinin onun için ne ifade ettiğine dair çok güzel şeyler öğrenmiş olarak müzik hayatına geri dönerdi, eski sevgilisi ile yaşadıklarından pek çok şey öğrenmiş bir halde artık ilişkilerinde ve sahnedeki duygularında çok açık olurdu. Ne bileyim ben sanki yarı yola gelmeden böyle bir hikaye hayal etmiştim istemsizce. İdol oğlumuzla da minik dedektif oğlumuz arasındaki bromance belki biraz daha ekran süresi bulsaydı çok keyifli olabilirdi ayrıca. Bir de avukat kızımızın babasının davası hikayemizde çok arkaplan olarak yer alıyordu, son bölümün ilk yarısında sadece yeniden yargılama için başvurmasını izledik. Öyle tercih etmişler ama bence o davayı da asıl davamızın arka planında ilerleyecek şekilde işleyebilirlerdi. Paralel bir şekilde dizinin sonunda o davanın da çözümlenmesini izleyebilirdik. Çözümlenmesini geçtim, bu izlediğimiz halinde olayın ne olduğunu bile öğrenemedik. Babasının bir cinayet ile suçlanıp, hapse atıldığını söyleyip durdu dizi bize sadece. Başka da hiçbir detay vermemeye yeminli gibi davrandı son ana kadar.

Hikayesini kendim yazmak istememin dışında çok çok sevdiğim bir yönü, yöntemi vardı dizinin. Herkes, her bir karakter, eninde sonunda iyiydi. Kötülük yapmış gibi görüneni de, kötü karakter olanı da, suçlusu da gıcığı da sinir bozanı aslında kötü insanlar değildi. Hikaye biterken bize bunu göstermiş olduğunu fark ettirdi dizi. Aslında hepsi insandı sadece ve kötülük yapmak için ya da kötü duygularla yapmamışlardı yaptıkları şeyleri. Sadece duygularını yaşayan, hayatın içinde savrulan, ayakta kalmaya yolunu bulmaya çalışan insanlardı. Her şeyin en sonunda her birinin yine de iyi insanlar olduğunu anlamış olmanın o ince sızısıyla baktım ben ekrana. Kızılacak kimse yoktu ortada. Cinayeti işleyen bile aslında bir kurbandı mesela. Şimdiye kadar izlediğim tüm kore dizilerinde kötü karakterlerin yine de bir şekilde kötü oldukları için kötülük yapmalarını tekrar tekrar izledikten sonra herkesin bu şekilde önümde belirmesi bana çok çok farklı geldi. Gözyaşlarımı akıttıktan sonra lezzetli bir bardak tertemiz su içmek gibi.

25 Aralık 2025 Perşembe

Dynamite Kiss {키스는 괜히 해서 ! } (2025)


Go Darim kızımız 30lu yaşlarına gelmiş ama hala iş arıyor, memuriyet sınavına hazırlanıyor, dershaneye devam ediyor. Bir yandan da yarı zamanlı işlerle harçlığını çıkarıyor. Mezun olduğundan beri bu şekilde devam ettiği için hayatı, artık herkesin küçümsemesine maruz kalıyor. Haliyle de bir hayatı yok gibi bir şey, tükenmiş bir halde iş bulmaya çalışıyor. Onu küçümseyenlerden biri olan kız kardeşi üstüne bir de onu düğününde eşinin akrabaları görmesin diye Go Darim'e birkaç günlük bir Jeju tatili hediye ediyor. Gururu kırılmış olsa da ailesi onu yüz karası olarak görse de Go Darim üzüntüsünü içine atıp, Jeju'ya gidiyor. Orada tesadüfen tanıştığı Gong Ji Hyeok ile birbirlerinden baya hoşlanıyorlar ama acil bir durum çıkınca Go Darim Seul'e geri dönmek zorunda kalıyor Gong Ji Hyeok'a haber veremeden. Uzun süre Seul'de Go Darim'i arayan ama bulamayan aşık Gong Ji Hyeok da sonunda karalar bağlamışken bir bakıyor, iş yerindeki yeni ekibinde işe başlayan evli ve çocuklu annelerden biri de Go Darim. Bir yandan şirket içi oyunlarla uğraşırken bir yandan da birbirleriyle uğraşmaya başlıyorlar. Gong Ji Hyeok yalan söyleyen Go Darim'e hayatı dar etmeye, Go Darim de ilk defa bulduğu işte tutunmaya çalışıyor.

Dynamite Kiss, orijinal adının çevirisiyle (키스는 괜히 해서 !) Öpüşmenin bir anlamı yok!, 12 Kasım'da başlayıp, 25 Aralık'ta biten ve yaklaşık birer saatlik 14 bölüm halinde SBS kanalında (ve Netflix'te) yayınlanan bir dizi. Konusunda çok da bir orijinallik yok. Bildiğimiz bir romcom konusu ve karakterlerine sahip. En başta çok eğlenceli ve keyifli başlayan bu bilindik hikaye, bölümler ilerledikçe yine bildiğimiz klişelere bel bağlayarak, absürt ne kadar durum varsa yaparak yol alıyor. Aslında makjang denilen bir türün özelliklerini de taşıyor dizimiz. Argo bir terim bu. Normalde bir tür soya fasülyesi ezmesine verilen isim. Neyse, bu türdeki dizilerde durumlar abartılır, abartmanın da ötesine geçilir hatta. Hani bizim yavrucaklar sezercikler ya da küçük emrahlar vardır ya, hah işte tam o filmlerin tarzında gelişir olaylar. Burada da durumumuz, romantik bir hikayenin alabildiğine absürt olması gibi bir şey yani. Zekice durumlarla komedi yaratılmaz da bu tür dizilerde, salak saçma şeyler olur, komedi diye bunlar önümüze sunulur.

Dynamite Kiss de bu tür bir dizi işte. Öyle değilmiş gibi başlıyor, özellikle Go Darim'in pek bilinmeyen bir üniversiteden mezun olmasından ötürü iş bulamıyor oluşunun, hayatta yaşıtlarının geldiği ve geçtiği aşamalara gelememiş olmasından dolayı bir çeşit "yaşamıyor" olma durumunun, etrafındakiler onu üzüyor olsa da o onları üzmemek için sorun yokmuş gibi davranmasının anlatıldığı kısımlar oldukça derinlikliydi mesela. Ya da Jeju adasındaki kısımlarda hikaye tamamen bambaşka bir diziymiş gibiydi. Hem başrollerin kimyası müthişti orada, hem de hikayenin anlatılışı - bir nebze de olsa - dizinin sonraki kısımlarından daha iyiydi. Yine tabiki saçmaydı her şey, klişeydi ve cringelikten utanmamıza sebep oluyordu ama dizinin sonraki bölümlerde geleceği kıvam kadar saçma değildi. İdare edilebilirdi.

Dizinin bu kadar saçma salak olmasına ve bu türdeki çerezlikler arasında gerçekten kötü bir yere sahip olmasına rağmen bu kadar izlenmesinin sebebi ise çok iyi bir zamana denk gelmiş olması. Bu dizinin yayınlandığı dönemde kdrama sahnesinde hiç bu türden bir dizi yoktu izlenecek. Daha farklı işlerin, maceraların aksiyonların gerilimlerin ve deneysel şeylerin olduğu bir zamanda güneşli bir hava gibi ortaya çıkınca haliyle bu türün izleyicisini kaptı. Üstüne bir de bu türü ve kdramaları pek bilmeyen dünya çapındaki netflix izleyicisinin önüne düştü. Çünkü tam da kdramaların ve kmovie'lerin artan popülerliğinin ortasında yayınlandı netflixte. Haliyle sahneyi boş bulup, hiç reklam yapmadan, hiç çaba sarf etmeden ve dahası hiçbir şey de vaat etmeden izleyiciyi toplamış oldu.

Çünkü cidden normal şartlarda kimsenin izlemeye devam etmeyeceği kadar kötü. Aşırı da gömülecek kadar değil elbette, dediğim gibi çok iyi başlayan, iyi düşünülmüş konulara ve temalara da sahip bir hikaye bu. Ama hepsini, absürt ve komedik olacağım diye hoplaya hoplaya geçiştiriyor. Geçiştirmese de ciddiye alamıyorsunuz pek. Tüm bu olan bitenin içinde bu karakter ya da bu hikaye arc'ı beni o kadar da etkilemedi oluyorsunuz izlerken. Gerçi hakkını yemeyeyim, pek sevimli, böyle pıtırcık gibi bir şey izliyoruz. Dizi hakikaten sevimli, salak dediğim de bu sevimlilikleri bir yandan da. Hani kendisini ciddiye de almıyor zaten, ne olduğunu çok iyi bilip, ona göre devam ediyor.
Ama mesela şu Anne GG ekibindeki 4 kadının iş yerinde o projelerde yaptıklarını, işte tutunmaya çalışmalarını, yaşadıkları o zorlukları birlikte aşmalarını izlediğimiz bir dizi çok da mükemmel olurmuş. Yani odak noktası iki başrolün aşkları olmayan, bu ekibin asıl hikaye olduğu ve tek tek o karakterlerin gelişimlerini hikayelerini izlediğimiz bir dizi olsaymış dedim hep onların sahnelerini izlerken. Tamam yine Jeju'da tanışsınlar o ikisi, bir şeyler olsun falan ama bu mesela Go Darim karakterinin başlangıcı olsun. Diğer annelerin de o tür bir başlangıç kısmı olur mesela, sonra hepsini şirkette o ekipte toplanmış buluruz. Şirket entrikaları da aynı olabilir, ekip yine Ji Hyeok'u süründürmek için kurulmuş olur ama yaşadıkları tüm şeylerle Ji Hyeok'u da geliştirirler. Bu arada aşk dörtgeninin diğer iki ucu da dörtgen oluşturmak için değil de ekibe destek için hikayede yer alırlar ve kendi eğlenceli, cesaretli, iyileştirici aşk hikayelerine sahip olurlar. Bakın iki satırda burada dizinin kendisinden daha işe yarar bir hikaye çıkardım bile ben. Onlar yapmamış.


Yapmadıkları şeyler içinde karakterlerin değerini bilmek de var işte. Mesela izlediğim en kayda değer anne rollerinden birine rastlamış olmama rağmen hepi topu toplasak yarım saati geçmeyen bir ekran süresine sahipti Go Darim'in annesi. Ya da Gong Ji Hyeok'un kankası olan karakterin de ona hayat veren oyuncunun havası ve yeteneğiyle çok iyi olmasına rağmen aşırı yan rolde kalmasına anlam veremedim. Mesela yine bir hikayenin kötüsü ve onu canlandıran oyuncusu, başrolden çok daha iyiydi. Gong Ji Hyeok'un ablasını canlandıran Jung Ga Hee hem çok iyi ve doğal oynuyordu, hem de karakter başrollerden daha derinlikli yazılmıştı. Olmazsa olmaz aşk dörtgenimizin bir ucu olan Yoo Ha Yeong karakteri de belki bu türde yazılmış karakterler arasında en taze, en nitelikli ve ilginç olandı ve evet o da başrollerden çok çok daha iyiydi.
Kötü demesem de başrol karakterler iyi değildi şimdi ne yalan söyleyeyim. Bu tür bir hikayede aslında çok da takılması gereken bir konu değil bu biliyorum çünkü zaten toptan dizi saçma. Ama özellikle bu iki oyuncudan insan böylesi saçma ve salak bir ortamda bile iyi bir şeyler bekliyor. Başrol kızımızı canlandıran Ahn Eun Jin'i ilk izleyişimdi bu benim ama iki sene önce ortalığı yıkan My Dearest'te herkesi gönlüne ve sektöre taht kurmuş olması gerekiyor sanırım. Öyle olunca ondan bu ilk izlenimimin güzel olmasını bekliyordum. Çok sinir bozucu ve niteliksiz yazılmış bir karakter canlandırdı maalesef ilk birkaç bölümden sonra.

Bir diğer sinir bozucu karakter de aşk üçgenimizin diğer ucu olan fotoğrafçı boy-next-door'du. Karakteri canlandıran Kim Mu Jun'u ilk defa gördüm, önceki işlerine bakarsak Ahn Eun Jin ile paket olarak satılıyor gibi görünüyor. Burada bu ilk görüşümde vay be dedim ne kadar yakışıklı bir çocuğumuz. Belki de buradaki styling'inden olabilir. Neyse, bölümler ilerledi, hep beraber dedik ki lütfen, lütfen o klişe hale sokmayın bu karakteri. Yapmayın bunu ya. Ama yaptılar. İzlemesi eziyete dönüştü. Oysa Yoo Hae Yeong karakterinin sevgisiyle yaralarını sarabilir, yine sevmeyi öğrenebilirdi. Başrole aşık etmenin, iki başrolün arasına girmeye çalışmanın hikaye açısından da hiçbir anlamı yoktu, hiçbir heyecan unsuru da yoktu. İki başrol arasında zaten yeteri kadar sorun vardı. Bu karakteri tamamen destekçi ve herkesin kalbini kazanan, sevgi dolu ama onu ve oğlunu terk eden eşinin yarasıyla harap olmuş bir adam olarak çizebilirlerdi. Ellerindeki şansı mahvettiler.
Diğer başrolü canlandıran Jang Gi Yong'u ise minik rollerini saymazsak bu 3.izleyişimdi. Diziyi izlerken çok eğlenceli ve kalplere giren bir karakter canlandırıyor. Yani yine kadın bir senaristin kadın karakterleri güçlü de gösteriyorum ayağına sonradan çok sallamayıp, hayallerimizin asla gerçek olmayacak erkek karakterini yaratıp, onu bize izlettirip lanet olası gerçek hayatlarımıza lanet etmemizi sağlamasını izlemiş olduk. Jang Gi Yong'u tip olarak zerre beğenmiyorum mesela ama diziyi izlerken karakterin kendisine ister istemez tav oluyorsunuz. Ayrıca bu tür bir rolde de olsa da kendisini tam anlamıyla komedi yapabiliyor gördüğüm için mutlu oldum. Daha önce hep soğuk-mesafeli-ama içi sevgi dolu yakışıklı adam rollerinde izlediğim için buradaki hali çok eğlendirdi.
Sonuç olarak dediğim gibi bu bir absürt romcomdu. Bir dolu ciddi konu barındırmasına rağmen kendini salak yapan, bu salaklığının da farkında olup çok da iddialı olmamaya çalışan, hem yer alan oyuncuların kolaylıkla çekip işlerine devam ettiği hem de izleyenlerin keyifli birkaç akşam geçirmesini sağlayan ve zamanlama açısından çok aşırı şanslı, çerezlik çıtırlık bir dizi.

17 Aralık 2025 Çarşamba

Love Scout {나의 완벽한 비서} (2025)

 


Kang Ji Hyun kendi kurduğu şirketin CEO'su olan bir kadın. Bir "headhunting" şirketi bu, Türkçe'de ne deniyor hiç bilmiyorum. Zaten bu konsept de çok tuhafıma gitti, birazdan daha da bahsederim. Kang Ji Hyun'a dönelim. Aşırı işkolik, adeta bir general gibi şirketini yönetiyor ve çalışıyor. Çok da başarılı yaptığı işte, zaten işinden başka bir şey de düşünmüyor, hayatı tamamen çalış eve gelip kanepeye at kendini uyu şeklinde. Tabi onun bu temposuna ve huysuz tabiatına hiçbir sekreter dayanamıyor. Kang Ji Hyun'un sağ kolu ve şirketi birlikte kurduğu kankası Seo Mi Ae, habire birilerini buluyor ama hepsi birkaç güne kalmadan kaçıyor.

Bu arada bir de Yoo Eun Ho, büyük bir şirketin İK'sında çalışmaya yeni geri dönmüş bir adam. Küçük kızına bakabilmek için bir süre ücretsiz izin gibi bir şey almış. Ama işe döndüğünde özellikle amiri onu acayip zorbalıyor (mobbing mi deniyor artık ismine). Yoo Eun Ho da işiniz çok iyi yapan bir adam ama işte iş yerindeki bu sorunlar sonunda işten ayrılmak zorunda kalıyor. Bizim buzlar kraliçesi Kang Ji Hyun'un kankası da bu Yoon Eun Ho'yu sekreter olarak işe alıyor. İşten başka bir şey düşünmeyen, insanların suratına bakmayan Kang Ji Hyun ile sekreteri olarak bu pek insancıl, pek yardımsever, pek düzgün adam birbirlerinin ve etraflarındakilerin hayatlarını değiştirmeye başlıyorlar.

Love Scout, orijinal adıyla 나의 완벽한 비서 (mükemmel sekreterim olarak çevriliyor), SBS kanalında 3 Ocak - 14 Şubat arasında birer saatlik 12 bölüm olarak yayınlandı. 2025 yılına bu diziyle başladım anlayacağınız üzere. Her yılın başında insana üşüşen heves ve umut perileriyle dolmuş halde, yeni yılın ilk günlerinde haydi bakalım bu mu yayınlandı, hemen bakıyorum diyerek. Tabi kesin izlemeye devam etmeyeceğime emin bir halde. Konusunu okuyup, hımm ilginç bir yaklaşım ama posteri bile sıkıcı görünüyor demiştim içimden. Dahası ilk görüntülerdeki o filtre de hani böyle mıy mıy, bunaltıcı yaz günlerinin filtresi vardır ya hah işte tam onun gibi görünüyordu. Zaten Han Jimin de çok sevmek isteyip, kesinlikle hiçbir dizisini izleyemedim bir oyuncuydu. Dramaworld{드라마월드}(2016), Rooftop Prince{옥탑방 왕세자}(2012), Our Blues{우리들의 블루스}(2022) ve Behind Your Touch{힙하게}(2023) dizilerini ya birkaç bölüm ya da bir on beş dakika izleyip kapatmıştım. Yani şimdiye kadar çok tutulan, çok sevilen diziler de olsalar benim dayanabileceğim şeyler olmayınca suçu Han Jimin'in laneti diyerek ona atmaya başlamıştım ki Love Scout nasıl olduysa beni sarıp sarmaladı. O sakin anlatışı, yalın ifadeleri, klişe olabilecek ama yine de o sadeliğinden dolayı klişe olmaktan çıkan halleriyle durgun ama tertemiz bir su gibiydi hikayesi. Alışageldik cinsiyet rollerini de değiştirmiş gibi olması hikayeye ilginçlik ekliyordu. Bu konuda da gerçi artık hep böyle demekten sıkılma noktasındayım. Ama durum bu. Yani artık o bir 5-6 yıl önceki halinde değil hikayelerimiz, güçlü kadın karakterleri hemen hemen her dizide filmde görüyoruz. Alıştığımız durumun, normalleşmiş olanın bu olması gerek ama insanın bilinçaltına kazınmış onca yıllık kodları değiştirmek zor oluyor sanırım. Bu yüzden yine de her gördüğümüzde aaaa bakın rollerin değiştiği bir hikayeeee deyiveriyoruz. Oysa bu roller değişeli çok oldu. Ama napalım, bir noktaya kadar her hikayede soğuk adam-sevimli kadın şeklinde dinamiklerle ömrümüzü geçirdik. Son beş yılda tam tersini izliyor olsak da kolay kolay kazınmış şeyler gitmiyor.


Benim için Han Jimin lanetini kırmanın dışında dizi, başka sevdiğim bir oyuncuyu daha izleyebilme fırsatı sundu. İlk defa Today's Webtoon'da {오늘의 웹툰} (2022) tanışıp, oyunculuğuna hayran kaldığım, sonra da Moving gibi en sevdiklerimden biri olan bir dizide harika bir iş başaran Kim Do Hoon'un büyüdüğüne şahit olduğum dizi oldu bu. Ben onu hala Moving'deki (şurada anlatmıştım) lise öğrencisi olarak kabul edip, görürken o ardı ardına değişik rollerde oynadı ve sonunda iki ayrı dizide - biri de işte bu Love Scout - aşk dörtgeninin bir köşesi olduğunu görünce sanki çocukmuş da elimde büyümüş, koca adam olmuş gibi hissettim. Moving'i o kadar içselleştirmişim, o hikayeyi o kadar benimsemişsem demek ki. Moving'deki lise öğrencisi halinden hemen sonra buradaki bu yaralarını enerjisi ve dalga geçmeleriyle örtmeye çalışan chaebol halleri hem çok değişik geldi, hem de alışamadım bir önce. Çok çok tatlı ama bir o kadar da incelikli düşünülmüş bir karakterdi.

Diğer başrol Lee Jun Hyuk'u ise ilk defa izlemiş oldum. Bu seneki kdrama erkekleri arasındaki en "green flag" olarak herkesin gönlüne taht kurdu buradaki mükemmel sekreter haliyle ama ben sanırım hala büyüyemedim (tabiki büyüyemedim, etrafınıza baksanıza neredeyiz :p ). Bu karakter bana tamamen aile babası, güvenilir amca hissi ve görüntüsü verdiği için hiçbir çekiciliği ya da ilginçliği yok benim için. Dahası hala sadece bad boy karizmasına düştüğümü fark ettim. Böyle green flag'ler hiç ilgimi çekmiyormuş. Büyümemişim, yapacak bir şey yok.


Temelde bir ofis draması gibi görünse de bu arada dizi, işleri daha çok dışarı çıkıp firmalar için işe alınacak insanları bulmak gibi olduğundan hikaye daha çok tek tek insan hikayelerine odaklanıyor. Her bölümde yeni bir firmanın bir pozisyonu için birilerini arıyor ve o hikayeyi izliyormuşuz gibi oluyor. Bu yaklaşımı ve anlatımı sevdiğim için aslında sanırım diziye keyifle devam edebildim. Bir de Lee Jun Hyuk ile Han Jimin arasındaki paslaşmalar sahneleri alıp götürünce her şey su gibi aktı. Ama ben sanırım en çok buz CEO'muzun kankası Seo Mi Ae karakterini izlemeyi sevdim. Bir de aşk dörtgenimizin diğer köşesini oluşturan çocuk kitapları yazarını canlandıran Kim Yoon Hye'yi 3 sene önce Sh**ting Stars'da çok değişik bir tipte ve karakterde izlediğimi fark ettim. Buradaki bu sevimli, bıcır bıcır yazar hali çok bir ekran süresine sahip olmasa da eğlenceliydi.


Bu yaptıkları iş bana tuhaf geliyor demiştim ya, hah işte onu anlatayım. Bu headhunting işi, diziden gördüğüm kadarıyla ki sanırım ilk defa bu kadar somut bir şekilde görüyorum bu işi, bir şirket işe alacak birini arıyorken ilan açmıyor da mesela bu headhunting firmalarının onlara bulduğu kişiyi işe almalarından oluşuyor. Yani şey gibi, ben mandalina yetiştiriyorum ama kamyonum yok, o yüzden bir aracı gelip benden satın alıyor, kamyonuna yükleyip, pazara götürüp satıyor. Ama buradaki durumda mandalina çiftçisi yerine büyük şirketleri koyarsak, bu şirketlerin kamyonları da var yani. Neden kendileri gidip satmıyor pazarda değil mi? Bir ilan açıp, gelen cvler arasından eleme yapıp, sonra da birini çağırırsın işte. Ama dizide de gördüğümüz üzere genelde çok yüksek pozisyonlar için veya kilit pozisyonlar için birilerini arıyor olduklarından her şirket en iyisini arıyor ve haliyle bu en iyileri evde bilgisayar başında iş arayan insanlar olmuyor. Başka şirketlerde çalışan insanları transfer etmek de söz konusu oluyor mesela. O durumda da işte bizim bu headhunter'lar sanırım oturup, kalabalık bir İK ekibinin yapacağı işi yapıp, birini bulup, dahası onu bir de ikna ediyorlar. Ne bileyim, bana yine de bir tuhaf geliyor be.


Neyse, bu dizi benim için 2025'in başlangıcını ve çok kötü şeyler olmadan hemen önceki umutlu, sakin halimi simgeliyor. Her zaman izlediğim baloncuklu ergen romcomların arasında da değişik, ayakları yere basan, biraz daha olgun, biraz daha iyileştirici bir hikaye olarak izlediğim için sevindiğim bir tecrübeyi temsil ediyor.

16 Aralık 2025 Salı

Study Group {스터디그룹} (2025) : En sevdiğim hikaye olabilir misin acaba


 Yoon Ga Min, Yoosung Teknik Lisesi'nin ikinci ya da üçüncü sınıfında bir öğrenci. Notları hep çok düşük. Ne kadar çalışırsa çalışsın sınavlardan hep düşük not alıyor. Aslında pek sevimli, pek sevgi dolu bir çocuk ama konu dersler ve hayat olunca biraz saflaşıyor. Yine de çok azimli, ilkokuldan beri düşük not alsa da deli gibi çalışmaktan yılmamış. Üniversiteye gitmeye kararlı, bu notlarıyla mümkün olmadığını görünce de aklına bir fikir geliyor. Bir çalışma grubu kurup, diğerleriyle birlikte çalışırsa öğrenebileceğini düşünüyor. Böyle biraz tuhaf bir çocuk olduğundan da hiç arkadaşı yok, tabi bir de bizdeki meslek lisesi tarzı bir yerde okuduğundan kimse ders çalışma derdinde değil. İdealist öğretmen Lee Han Gyeong'un da yardımıyla çok farklı kişiliklere sahip 5 kişilik bir çalışma grubu kuruyorlar kurmasına da hep yaşadıkları mahalle hem de okul çok tehlikeli bir yer. Öyle olunca da Yoon Ga Min, üniversite hayalleri için, ders çalışabilmek için, bu çalışma grubunu tüm tehlikelerden korumaya çalışıyor.


Böyle aşırı ilginç bir konusu olan Study Group {스터디그룹}, Shin Hyung Wook (신형욱)'un aynı adlı webtoon'undan uyarlama. 23 Ocak - 20 Şubat arasında yaklaşık 40-45 dakikalık 10'ar bölüm halinde TVING kanalında yayınlandı. Yayınlandığı zaman izlemiştim ben, bu sene başlarken izlediğim ilk dizilerden biriydi ve şok olmuştum. Bunca yıllık kdrama izleyici olarak gördüğüm hiçbir şeye benzemiyordu. İlk birkaç bölüm ben ne izliyorum böyle ya diye diye oturakaldım ekranın başında. Konusu okuduğumda ilginç gelmişti ama başlarken motivasyonum o değildi, hatta hemen hemen hiç motivasyonum yoktu. Bir on beş dakika bakar, sıkılır, kapatırım diyordum. Başroldeki Hwang Min Hyun'u son 3 yılda 3 dizide izlemiştim ve hepsinde de aynı sakin, durgun, üzgün, donuk adamı oynuyordu. Eski NU'EST vokalisti olarak seviyordum bir miktar kendisini tabi, çok düzgün çocuk diyordum. Burada da ne kadar oynayabilir ki diyordum, çünkü eh yani pek de oyunculuk yapamıyor gibiydi o 3 dizide de. Sonra Study Group'u açtım, birkaç bölüm izledim ve nasıl olabilir dedim. Nasıl olabilirdi bu çocuk burada bu kadar iyi? Sadece o da değil, diğerleri, tüm öğrenciler, ortam, öğretmenler, okul, çeteler...her şey nasıl böyle mükemmel bir şekilde bir araya gelmiş olabilirdi? Ben böyle bir şeyi nasıl bu kadar beğenmiş olabilirdim? Bu günleri de görecek miydim?


Çünkü burada izlediğimiz şöyle bir şey: Çetelerin kol gezdiği bir mahalle ve okulumuz var. Okulu yöneten bir çete lideri tarzında öğrenci var, babası aslında çok zengin bir çete lideri. Bu çocuk bir de puan sistemi kurmuş, okulda herkes birbirini dövüyor, sıralamada sizden üstte birini döverseniz yükseliyorsunuz, dövülürseniz düşüyorsunuz. Böyle manyak bir ortamda bizim Yoon Ga Min'imiz ders çalışmaya çabalıyor. Bu çalışma grubunu kurabilmek için de önce bir fazlasıyla dövüş yapmak zorunda kalıyor mesela. Hem öğrencileri ikna edip, gruba katılmaları için hem de sonrasında çalışma grubuna engel olmaya çalışanları durdurabilmek için. Bu arada tabi okulun eski bir öğretmeninin cinayetini çözmeye çalışıyoruz, her bir öğrencinin kişisel sorunlarını öğrenip, onları çözmeye uğraşıyoruz. Yani aslında kocaman bir dövüş ringinde aşırı samimi, aşırı iyi yazılmış ve çok da iyi oynanmış insan hikayeleri izliyoruz üstüne serpiştirilmiş absürtlük tozuyla.




Beni gerçekten çok şaşırttı bu hikaye. Tüm diziyi anlatmadan nasıl kendimi ifade edebilirim onu da bilemiyorum gerçi. Hem devamlı süregiden bir dövüş kavga kıyamet var, hem de tüm bunların arasında çok anlamlı insan ilişkileri var. Çocukların birbirlerine ısınıp, bir araya gelmeleri aşırı iyi yazılmış mesela. Her bir karakter önce çizgi roman gibi geliyor önümüze ama sonra o kadar katmanlı, o kadar nüanslı anlatılıyor ve oyuncular tarafından aktarılıyorlar ki o absürtlüğün, harala gürelenin içinde ağlıyoruz, gülüyoruz, hüzünleniyoruz, mutlu oluyoruz. Bir çizgi romanın sayfalarından kalkıp, o çerçeveden çıkıp, önümüzde gerçek birer arkadaşa, aileye dönüşüyorlar bizim için.


Aradan neredeyse bir sene geçiyorken ancak yazmaya oturabilmem çok kötü. Çünkü o kadar sevdiğim bir dizi ki bu, izlerken hakkında saatlerce yazabilirim diye düşünüyordum ve şu an klavyemden sadece çok seviyorum çok seviyorum ama aşırı seviyorum'dan başka bir şey çıkamıyor. Diziyi izlerken hissettiğim coşkuyu, biterken hayatımın en kötü dönemlerinden birini yaşamış olmamın ağırlığıyla toprağa gömmek zorunda kalmışım gibi. Neyse, hatırlamayalım. Demem o ki bu diziyi keşke ilk defa izliyor olsaydım diye düşünmeden edemiyorum. O anki mutluluğumu, o anki şaşkınlıkla karışık coşkumu ilk defa hissedebiliyor olmayı gerçekten çok isterdim. Bölümler başlarken ve biterken ve her bölümü izlerken duyduğum o enfes şarkıları ilk defa dinleyebiliyor olsaydım diye düşünüyorum.

(Bu şarkıya duyduğum andan beri aşığım öyle diyeyim.)

Ama neyse ki 2026 içerisinde ikinci sezonu geliyor! :D

9 Aralık 2025 Salı

My Dearest Nemesis {그놈은 흑염룡 } (2025)


 Baek Su Jeong kızımız liseye gidiyor. Küçük erkek kardeşi ve elektrikçi babası ile yaşıyor ve annesinin küçükken kaybettiklerinden okulda falan onunla dalga geçenlere de haddini bildirecek kadar dik duruşlu. Annesinin yokluğunda ailesinin çınarı vazifesini üstlenmiş, kardeşinin derslerini de kontrol ediyor, babasının sağlığını da. Tüm bu sorumluluğun içinde kendini unutmuş halde yaşarken bir gün kardeşinin oynadığı bilgisayar oyununun başına geçiveriyor ve bir de bakıyor kendini kaptırmış oyuna. Bu online oyunda başka insanlarla tanışıyor, oyunda oluşturdukları ekiple oyun içinde başarıdan başarıya koşuyorlar. Ekipteki siyah ejderha isimli üye ile özellikle yakınlaşıyor Baek Su Jeong. Önce kavga eden ama ardından el ele verince oyunda çok başarılı olduklarını gören bu iki oyuncu, hayatlarının yalnızlığında birbirlerinden destek bulur hale geliyor bir online oyun içinde. Gel zaman git zaman oyundaki ekip, gerçek hayatta da buluşmaya karar veriyor. Bir kafede buluşuyorlar, bizim Baek Su Jeong kızımız, 20lerindeki Seo Ha Jin ablamız ile ekipteki diğer iki oyuncu Bean Bug ve TVXQ hayranı adam. Sonunda bizim ejderha gelince hepsi bir şaşırıyor, çünkü ekipteki en güçlü oyuncu bir ortaokul çocuğu çıkıyor. Bir de yetmezmiş gibi bu ortaokul çocuğu, lisedeki Baek Su Jeong'a aşkını ilan etmiyor mu? Su Jeong milletin ortasında reddediyor çocuğu. İkisi de hayatlarında büyük bir travma yaşamış halde bir daha oyuna ellerini sürmüyorlar. Aradan yıllar yıllar geçiyor. 16 yıl sonra Baek Su Jeong 30larında, çalıştığı şirketteki ekibin lideri olmayı beklerken başına gökten yeni bir takım lideri atanıyor. Şirketin sahibinin torunu olan bu genç adam yıllar önceki siyah ejderhanın ta kendisi çıkıyor ama ikisi de birbirlerini tanımadıklarından iş rekabeti içinde savaşmaya başlıyorlar.


My Dearest Nemesis, orijinal adıyla 그놈은 흑염룡 ki tam çevirisi "o siyah alev ejderhası" gibi bir şey oluyor, 17 Şubat ile 24 Mart arasında birer saatlik 12 bölüm halinde tvN kanalında yayınlandı. Hye Jin Yang (혜진양)'ın aynı isimli webtoon'undan uyarlama. Yayınlandığı dönemde haftalık olarak izlemiştim ama sonradan rastlasam kesinlikle bırakacağıma eminim. Çünkü büyük bir hevesle başladığım dizinin ortasına doğru çoktan sıkılmış durumdaydım. İlk başta ilginç bir konusu var gibi gelmişti. Bir oyunda tanışan iki yalnız genç, hayatta çok şanslı olmamasına rağmen kendini hiçbir şekilde ezdirmemiş ve işinde hiç lafını sakınmayan bir kadın, sert büyükannesi yüzünden büyümek zorunda kalan ama ailesinin yokluğunu oyunlar, müzikler ve hikayelerle doldurmaya çalışarak içinde hiç büyümeyen bir adam. Evet çok çok farklı bir hikaye değil ama böylesi ofis romanslarının başladığı noktadan değil de başka bir noktadan başladığı için biraz değişik. Yine de nedense çok bir yere gidemeyen ve tek boyutlu olmaktan çıkamayan bir hikayenin içinde izleyeni sıkmayı başarıyorlar.


Senaryonun gerçekten bir yere gidememesinin dışında oyunculardaki ve karakterlerdeki bir şeyler de eksik. Mesela başrolümüz Moon Ga Young'u ısrarla iyi sevimli doğru düzgün kız olarak dizilerde oynatmaya ısrar etmelerindeki sebebi anlayamıyorum. Çünkü bu kızı ilk gördüğüm yeri ve karakteri unutamıyorum. 2018'deki Tempted isimli evlerden ırak dizide zengin, züppe, buz gibi ve yılaaan bir kızı oynamıştı. Evet dizi çok kötüydü ve birkaç bölümden öteye geçememiştim ama Moon Ga Young aklıma kazınmıştı. Sonrasında zaten True Beauty olayı geldi ve süperstar başrollerin arasına yükselmiş oldu. Ama bana orada da bir olmamış gelmişti, dizi o kadar başarılı olmuş olmasına rağmen. Burada da hem yazılan karakterin tek boyutlu oluşundan hem de Moon Ga Young'un fazlasıyla tekdüze sabit duruşundan, başrol kızımıza bir yakınlık duyamıyoruz. Tam güzel şeyler söylüyor mesela anlamlı şeyler, biraz bağ kuracak gibi oluyoruz ama kuramıyoruz. Çünkü hikaye o kadar iyi çekilmediği gibi oyuncumuzun da ne kaşı gözü oynuyor, ne yüzünde başka bir duygu oluşuyor. Öyle rüzgarda püf desek uçup gidecek bir fasülye sırığı gibi dikiliyor dizi boyunca.



Bir diğer benim için diziyi izleme motivasyonu olup yine de burada olmamış bulduğum oyuncu da erkek başrolümüz Choi Hyun Wook'tu. Geçen seneki Twinkling Watermelon'ı hepiniz hatırlıyorsunuz değil mi? Şimdilerde Netflix'e geldiği için izlemeyen kalmayacak diye düşünüyorum. Geçen sene dedim ama 2023'müş! Allahım zaman neden böyle geçiyor? Neyse, şurada da anlattığım gibi, kalbimde hem kocaman bir yara açan hem de çok sevdiğim bir diziyi sırtlayan, coşturan, gönüllere kazıyan oydu. İlk defa gördüğüm bu gencecik (o zaman 21 yaşındaydı) çocuğun bundan sonraki işlerine bakmam gerekiyor diye düşünmüştüm. O arada bir gerilim-fantastik-gençlik tarzında bir şeyi yayınlanmıştı, başrolünde Nam Ji Hyun olduğu için bakmayı reddetmiştim (kıza gerçekten sinir oluyorum). Sonrasında da ilk gelen dizisi bu My Dearest Nemesis olunca, bir de rom-com olunca hepten heveslenmiştim. Ama cidden, hakikaten, gerçekten bu çocukla böyle bir karakter hiç...Yani oyunculuk yapamadığından değil, kesinlikle, bu küçük yaşına rağmen manyak yetenekli olduğunu düşünüyorum. Sadece buradaki karakteri nasıl yorumlayacağını bilememiş gibi, üstünde durmamış gibi. Yani eli yüzü düzgün, çirkin bir insan değil, zaten dedim ya çok çok seviyorum Choi Hyun Wook'u. Ama çok yakışıklı, soğuk, kendini beğenmiş chaebol tipinde de değil yani şimdi göz var nizam var. Üstüne bir de Moon Ga Young ile aralarındaki kimyanın sıfır oluşu eklenince, dizi iyice çekilmez bir hal alıyor.


Sanırım hafta hafta bölümleri açmamı sağlayan tek şey ikinci çiftin hikayesi ve oyuncuları ve karakterleriydi. 2018'de My Secret Terrius'ta gördüğümden beri aşık olduğum ve tek bir falso rolü olmayan (öyle olmasını sağlayan) Im Semi ve burada ilk defa adam akıllı izleme şansı bulduğum ve vay be ne düzgün adam dediğim Kwak Shi Yang'ın oluşturduğu bu çiftin hikayesi hem şimdiye kadar gördüğümüz hikayelerden daha farklıydı, hem de daha iyi işleniyordu. Im Semi, o online oyundaki ekibin bir üyesini canlandırıyor. Esas kızımızla o zaman oyun vasıtasıyla tanışıp, yıllar boyu dost kalıyorlar. Geldiğimiz noktada esas kızımızın abla figürü oluyor. Üniversiteden beri çıktığı adamla evlenmiş, uzun yıllar evli kaldıktan sonra bir anda boşanmış. Hayatına yeni baştan başlamaya çalışıyor, bir minik restaurant açıyor. Kwak Shi Yang ise esas oğlanımızın abi figürü, yakın aile dostlarının oğlu ve şirkette bir birimin müdürü. Onun karakteri ise kadınları hiçbir şekilde üzmeyen, çok düzgün bir adam ama her gören kadın da ona heves ediyor öyle diyeyim. İkisinin tanışması da ilişkilerinin evrilmesi de ilginç ve taze bir soluk taşıyan bir yan hikayeydi. Dedim ya onlar olmasa diziyi ortasına gelmeden bırakmıştım.

Boys Over Flowers {꽃보다 남자} (2009) - Tüm bu çılgınlığı başlatan şey

 Geum Jan Di isimli fakir mi fakir ama bir o kadar da gururlu, lise çağında bir genç kızımız var. Yarı zamanlı işlerle harçlığını çıkarmaya ...