south korea etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
south korea etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Mart 2026 Perşembe

Secret Garden {시크릿 가든} (2010)


 Gil Ra Im pek yoksul ve de pek gururlu bir dublör kızımız. Haliyle sene 2010 olduğundan bir böylesi fakir bir dublöre setlerde pek önem verilmiyor, düşüyor yaralanıyor aç bilaç çalıştırılıyor. Ama sesi çıkmıyor, işini aslında çok severek yapıyor. Bir gün bir film setinde onu başroldeki oyunculardan bir tanesini zanneden gıcık bir CEO ile karşılaşıyor. CEO'muz Kim Joo Won, o kadar sinir bozucu, kendini beğenmiş, şımarık bir zengin adam ki aman aman evlerden ırak. Kaderin oyunuyla görür görmez birbirine sinir olan bu iki aşırı farklı insan bir sabah uyandıklarında birbirlerinin bedeninde buluyorlar kendilerini. Bir yandan bu durumu nasıl düzelteceklerini bulmaya çalışırken bir yandan da habire kavga gürültü içinde hayatlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Bu da yetmezmiş gibi bir bakıyorlar birbirlerine de aşık olmaya başlamışlar.


Secret Garden, 13 Kasım 2010 ile 16 Ocak 2011 arasında yayınlanan 20 bölümlük bir SBS dizisi. Bu da efsanelerimizden birisi. Yine, kdramalara ilk başladığım senelerde merak edip izlediklerimden. Kdramaların kdrama olduğu zamanlara ait, başrollerindeki Hyun Bin ile Ha Ji Won'u starlık mertebesine çıkaran, body-swap komedilerinin en bilindik örneği. Ama ait olduğu zamanın ruhuna sonuna kadar sadık olduğundan öyle herkesin, özellikle şimdinin kdrama izleyicisinin pek de harcı değil. Görüntüleri, çekim kalitesini ve oyuncuların styling'ini geçtim, karakter açısından da aslında pek çok şeyi gözardı etmezseniz dayanılır gibi değil çoğu yerde. Sabit sabit durup, bakışmalar, pek çok romantizm klişesi, hikayenin kötülerinin klişeliği ve daha bir çok şeye çok da aldırmazsanız aslında pek de eğlenceli olabiliyor. Sonradan izleyen pek çok izleyicinin Hyun Bin'in canlandırdığı CEO karakterimizin toksik davranışlarına takılmasının sebebi de dizinin bu bağlamı. Tıpkı gençken izleyip, çok sevdiğimiz ve bizim için çok değerli olan bazı dizilerin bazı karakterlerinin o zamanlar izlerken pek sevimli geliyor olmalarına rağmen şimdi genel kanının bu karakterlerin çok büyük psikolojik sorunları olan, rahatsız edici karakterler olduğu yönünde olması gibi. 2010 yılının dünyasında CEO Kim Joo Won karakterinin takıntılı bir şekilde dublör kızımızın üstüne gitmesi, habire aslında bir anlamda ona eziyet ederek kendini sonunda sevdirmesi üzerine kurulu ilişki, oldukça romantik veya sevimli gelebiliyordu. 2020'lerin pek öz farkındalığa sahip, pek bilgiç dünyasında onun dizi boyunca yaptıkları aslında kanuni olarak uzaklaştırma kararı çıkarılmasına bile sebep olabilecek şeyler olarak görülebilir. Bana sorarsanız, sene 2017'de izlerken beni pek de rahatsız etmemişti, hatta gülüp geçmiştim.



Pek çok hikayenin kdramaları etkilemesi gibi bunda da aslında biraz Jane Austen'ın klasiği "Pride and Prejudice"ın havası var diye düşünmüştüm izlerken. CEO Kim Joo Won, Darcy'nin suyunun suyu olsa da hikayenin genel havasında ve iki başrol karakterin dinamiklerinde bunu hissedebiliyorsunuz. Sanırım zamanında karakterleri veya hikayeyi rahatsız edici bulmamanın sebebi biraz da bu P&P altyapısının beynime kazıdıklarından gelen reflekstir diye düşünüyorum.

Esasında ise temelini normal bir melodrama üzerine oturtan, fantastik öğeleri hikayenin ilerleme unsuru olarak kullanan, ortaya çıkan komediyi ise melodramanın diğerlerinden farklı olmasını sağlamak için kullanan bir hikaye bu. Efsaneleşmesinin sebebi de aslında bu komedi unsurlarının ve dizinin prodüksiyon büyüklüğünün zamanına göre dikkat çekici olması. Hyun Bin'in giydiği tasarım eşofman takımlarının olay olması, kafedeki sahneden dolayı dudak üzerindeki süt köpüğü olayı ve dizinin bugün hala duyulduğu anda diziyi akla getiren müzikleri bu durumun göstergesi.


En başta dediğim gibi klişe olsalar da karakterler yine de çok iyi yazılmış, bunu diziyi izledikçe anlıyoruz. En başından sonuna yan karakterlerin bile tek boyutlu olmadıklarını, hepsine özenle yazılmış yan hikayeler olduğunu ve ana karakterlerimizin de yaşadıkları her bir durumla birlikte karakterlerini geliştirdiklerini, yeni boyutlar kazanabildiklerini görüyoruz. Haa dediğim gibi yine de kameranın oyuncunun yüzüne yaklaşması, oyuncunun sabit bir şekilde durup, mimik yapması ve bizim de resmen kafamızın içinde yönetmenin kestik! veya şimdi şunu yap bunu söyle! deyişini duyabilmemiz baki. Ona yapacak bir şey yok çünkü sektör henüz bu kadar gelişmemişti.



Tüm bu hikayeyi bize veren senarist de ayrıca bunca yıllık çalışmalarıyla kdrama dünyasında tıpkı bu dizi ve yazdığı diğer diziler gibi efsaneleşmiş isimlerden biri: Kim Eun Sook. Bu diziden itibaren yazdığı her dizi senaryosu olay olmuş durumda. 2012'de A Gentleman's Dignity (benim bunca yıldır hep bir numaram olan dizidir bu ayrıca), 2013'te The Heirs (buna bir bölüm bile dayanamamıştım ama olsun), 2016'da Descendants of The Sun (bundan da bahsedeceğim), 2016'da Goblin (bunu taa zamanında konuşmuştuk), 2018'de Mr.Sunshine (izlenecek listemin en başlarında duruyor bunca zamandır ama çok korkuyorum), 2020'de The King:Eternal Monarch (bundan da bahsedeceğiz), 2022'de The Glory (bunun kalitesini takdir etmekle birlikte kesinlikle izleyemeyeceğim karanlıkta olmasından ötürü bir şey diyemiyorum) ve 2023'te devamı, en son geçen sene de Genie, Make A Wish (ki buna da birkaç bölüm ancak dayanabilmiştim) hep Kim Eun Sook ablanın kaleminden çıkan hikayeler. Görebileceğiniz gibi onun hikayeleri biraz bittersweet denebilecek sonlara sahip, biraz da fazlasıyla kocaman kocaman hikayeler. Güney Kore'de onun efsanevi etkisini şöyle anlatabiliriz aslında, normalde dizilerin haberleri şu oyuncunun bu oyuncunun yeni projesi diye sunulurken onun yazdığı diziler Kim Eun Sook'un yeni projesinde yer alacak oyuncular şeklinde haber ediliyor.

Zamanında bu diziyi izlerken başrollerdeki Hyun Bin ile Ha Ji Won'u da ilk defa izliyordum haliyle. Benim onları izlediğim seneden hemen sonra Hyun Bin'i Memories of the Alhambra'da ve sonrasında da Crash Landing on You'da görme şansı olmuştu tüm dünyanın. 2010'daki o alabildiğine tuhaf halinden çok kısa bir süre bu iki dizideki karizmatik ve olgunlaşmış Hyun Bin benim için cidden şaşırtıcı olmuştu. Ha Ji Won'u ise aynı hevesle 2019'da Chocolate'ta izlemeye çalışıp, dayanamamıştım. Secret Garden'da biri 28 biri de 32 yaşında, kariyerlerinin en başında değiller ama henüz şimdiki star hallerinde değiller ve aşırı eğlenceliler. Tabi o zaman çekildiği için o kadar da rahat değiller oyunculuklarıyla ve dediğim gibi biraz fazlaca sabit durmakla geçiyor sahneler ama yine de bu ikisinin birbirlerinin karakterlerine bürünmüş halleri ve oyunculukları diziyi sırtlayan şey. Özellikle Kim Joo Won karakterinin hiçbir zaman beklediğimiz davranışları sergilemiyor oluşu, en romantik anlarda ya da en beklenmedik anlarda dediği veya yaptığı saçma şeyler, ne kadar iyi yazılmış bir hikaye ve karaktere sahip olduğumuzu gösteriyor. Gerçekten Hyun Bin'e dizi boyunca kahkaha attığımı hatırlıyorum.

Lee Jong Suk evlere şenlik bir tipte

Şimdi hemen hemen hiç hatırlayamıyorum ama izlerken yan karakterlere, özellikle Oska karakterine ve onun hikayesine sinir olduğumu hatırlıyorum. Niye bilmem. Yan roldeki Lee Jong Suk'u ise hayal meyal hatırlıyorum ama bu diziyi izlemeden önce 2017'deki While You Were Sleeping'de kariyerinin zirvesinde ve yetişkin bir Lee Jong Suk ile zaten tanışmış olduğum için bu çocuk hali pek alışılabilir bir görüntü değildi. Hele ki şimdi bile kdrama dünyasında dikkatle yaklaşılan eşcinsellik gibi bir konuyu bir miktar temsil eden bir karakter oluşu, o zamanlar için çok büyük bir durumdu.


O zamanlar izlediğim dizilerden bahsedeyim diye birkaç hafta önce karar verip, yazmaya başladıktan sonra kendi yaptığım listeye göre ilerliyordum ki geçen hafta sıranın Secret Garden'a geldiğini görmüştüm. Hımm peki bunu da fırsat bulayım da yazayım dediğimin ertesi günü, iş yerinden arkadaşlarla eve dönmek üzere arabaya binerken arkadaşın bir tanesi aa tam da o kore dizisindeki adam gibi olmuşsun dedi. İkimiz de hiçbir isim telaffuz etmeden, daha fazla cümle kurmadan birbirimizi anlamıştık. Şaşkınlığımla baş başa arabayı çalıştırdım, o anda o curcunada arabadaki kalabalık, muhabbetler, trafik arasında sadece şaşkınlığımla ilerledim kaldım. Çünkü bunu diyen arkadaşım, kore dizileriyle alakası olmayan, serviste her akşam yol boyunca toktikten futbol maçı özetleri izleyen bir erkek. Beni o gün Secret Garden'daki Kim Joo Won'a benzetmesinin sebebi, karakterin bu dizide efsaneleşmiş eşofman takımlarıyla geziyor olmasıydı. Ben de işe o gün yemyeşil eşofman takımımla gitmiştim. Bazen hayat böyle ilginç tesadüflerle insanı gülümsetebiliyor.

18 Mart 2026 Çarşamba

Gimbap and Onigiri {キンパとおにぎり〜恋するふたりは似ていてちがう} (2026)


 Park Rin isimli kızımız Tokyo'da animasyon bölümünde yüksek lisans yapan bir Koreli. Kafasının bozuk olduğu bir akşam her yer kapandıktan sonra bir de bakıyor ki aç bilaç kalmış, ilk gördüğü restauranta dalıyor. Tam kapatıp çıkmak üzere olan çalışan Hase Taiga oğlumuz ise bu sülün gibi kızcağızın haline acıyıp azcık bir pilav kalmıştı dur sana bir onigiri sarayım hemen diyor. O akşam bu şekilde tanışan Taiga ve Rin sevgili oluveriyorlar. Onlar sevgili olarak hayatlarında yollarını bulmaya çalışırken Taiga'nın patronu, restaurantın sahibi Taguchi Shigeo amca ile, restaurantın daimisi ve Taiga ile Shieo amcanın dostu Noa kızımızla, Noa'nın eblek erkek arkadaşı ile ve Rin'in Kore'deki okulundan üst dönemi olup şimdi Tokyo'da çalışan Kang Junho oğlumuz ile de tanışıyoruz. Ve Rin mezun olmaya ve iş bulmaya çalışırken geçen süre içinde tüm bu insanların hayatlarında yollarını bulmaya çalışmalarını izliyoruz.

Gimbap and Onigiri, 12 Ocak - 16 Mart 2026 arasında yarım saatlik 10'ar bölüm olarak yayınlanan bir Japonya-Kore ortak yapımı. Aslında senaristi de yönetmeni de Japon, o yüzden ortak yapım mı pek bilemedim. Neyse. Dizinin isminden heyecan yapıp, demek iki ülkenin yemekleriyle falan ilgili sevimli bir romcom izleyeceğiz diyerek hevesle daldığım bu 10 bölümün sonunda sinir hastası olmaktan son anda, finalinin istediğim gibi olmasından ötürü, iyi kurtuldum. Bir de neyse ki her hafta sadece bir bölüm yayınlanıyordu ve o bölümler de 30 dakika civarında olduğu için dayanabiliyordum bir şekilde.

Taiga ve bir Japon dizileri klasiği annesi

Rin'in en az kendisi kadar toksik annesi

Aslında oldukça iyi bir vaatle başlıyor hikaye. Tamam ismi yanıltıyor biraz, konunun o kadar da yemeklerle alakası yok çünkü. Çıkış noktası oymuş gibi görünüyor ama hiç öyle o yemek bu yemek üstünden ilerleyen bir hikaye değil. Hikayenin temel yapısı çok mantıklı, hayatlarının belli bir dönemindeki farklı farklı insanların bulundukları safhayı noktalamaları ve bir sonraki aşamaya geçmeleri üzerine çok samimi bir hikaye. Karakterlerin kişiliklerinin ve hikayelerinin neden bu kadar iyi olduğundan ve bunları neden bu kadar beğendiğimden bahsetmeden önce diziyi tüm güzelliklerine rağmen mahveden şey konusunda nefretimi kusup, bir rahatlamak istiyorum müsaadenizle.

Sinirden o kadar elim ayağım titriyor ki neresinden başlayacağımı bilemiyorum. Öncelikle önümüzdeki en büyük sorundan başlayalım. Park Rin karakterinden. Sonra Park Rin ile Has Taiga arasında var olmayan kimyadan. Sonra Park Rin'i canlandıran Kang Hye Won'dan.

Dizinin ilk başlarında Kang Hye Won'un ifadesiz suratını görüp de yine de daha olayın başındayız, belki bölümler ilerledikçe oyunculuğa ortama falan alışır dedim. Alışmadı. İlerledikçe ifade yapabilmek, duygu belirtebilmek için yüzü bu sefer ürkütücü biçimler almaya başladı. Sanırım yüzüne inanılmaz derecede işlem uygulanmış (benim hissim, fikrim, gerçeğini bilmiyorum tabi), hiçbir mimiğini santim oynatamadığından yüzü kalıp gibi duruyor. Oynatmaya zorladığında ise tüm yüzü geriliyor, yanaklarında, ağzının kenarlarındaki kısımlarda saçma çukurlar meydana geliyor ve gözleri ile dişleri pörtlüyor. Cidden çok ürkütücü bir görünüme bürünüyor.

Evet sinematografi güzel

Tüm bu sıfır oyunculuğun üstüne bir de o kadar toksik bir karakter oynamak zorunda kalması cidden ona da bize de eziyet. Hani biraz sevimli bir karakter yazılmış olsa belki tüm o mimiksizlik bir ölçüde yumuşayabilirdi. Park Rin karakteri bugüne kadar gördüğüm en toksik kız arkadaş, sevgili karakteri. En başından itibaren ekrana, Taiga'ya bağırmakla geçti zamanım, kaç yavrum evladım koş kaç allahını seversen kaç şu kızdan diye diye bitirdim bölümleri. Bence psikoloji bölümlerinde ders niyetine inceleme örneği olarak gösterilmeli bu kız. Her durumda mağdur, her durum onunla ilgili. Her zaman karşısındakinden bir şeyler bekliyor, hep bir beklenti içinde. Bu beklentisi de hep karşısındakinin değişmesi üzerine, onun kendi isteği şekilde davranması üzerine. Çocuğa ilişkileri boyunca bir saniye huzur vermedi. Çok mutlu olmaları gereken bir durumda bile hemen üzülüyor, ağlıyor mesela. Konuşmada eğer çocuk onun istediği şeyleri söylemezse neredeyse süpermarket ortasında kendini yere atıp kriz geçiren bir bebek gibi kriz geçiriyor. Taiga onun istediği gibi mesaj atmazsa olay çıkarıyor. İnsan içinde salak saçma hareketler yapıyor sanki hevesle geldiği ülkenin kültüründen bihabermiş gibi, Taiga yavrum da yazık bir an utanır gibi olunca gene kriz geçiriyor kızımız. 

Bir de dizi şey demeye çalışıyor hani bu Park Rin sayesinde Taiga kendini buldu, gelişti. Alakası yok. Bu kız, çocuğu anca mal etti habire bir göz süzüp, bir kriz geçirerek. Dahası diğer karakterlerin de işte hayatını değiştirdi, aaa Rin çok iyi bir insan falan. Noa'ya ne faydası oldu bu kızın, iki dakika ancak muhabbet ettiler tüm dizi boyunca. Kendisine aşık olan Park Junho'nun salak salak hareketler yapmasına yol açtı sadece, üstüne bir de çocuğu hiç anlamadı, hiç iyi davranmadı, hep kendinden bahsetti, hep kendisiyle ilgilenmesini sağladı, sonra da üzdüğünü bile anlamadı. Junho'ya tek faydası onu Noa ve diğerleriyle tanıştırmış olmasıydı.

Yani saya saya, anlata anlata bitiremem. Tüm dizi Park Rin kızımızın toksik kişiliğinin sahnelerini bir bir sıralamasıyla geçiyor. Ekranda olduğu her an bir başka zehir saçıyor ortaya. Hayır beni neden bu kadar rahatsız etti sonuçta kurgu bir şey izliyorum diyorsanız, cevabım şu: Bu kızlardan gerçek hayatta da var, gördüm, tanıdım ve işin kötüsü tam da dizide olduğu gibi bunlara böyle köpek gibi bağlanan ve hayatlarını kendi istekleriyle eziyete çeviren erkekler var. Yani bu tür insanları bence hastanelere kapatmak gerekiyor. İnsan içinde oldukları süre boyunca diğer herkesin sağlığını bozuyorlar. Neyse küfretmeye başlamadan önce bu bahsi burada bitiriyorum.

Bir diğer olmayan şey de iki başrol arasındaki kimya noksanlığı dediğim gibi. Ama bunun sebebi biraz belli, yukarıda da kustuğum gibi Park Rin karakterini oynayan Kang Hye Won'un duvar gibi oluşu. Erkek başrolümüze hayat veren Akaso Eiji'yi haliyle ilk defa izledim bu diziyle. Kimdir necidir nasıldır hiçbir fikrim olmadan. O da çoğunlukla sabitti ama kendi başına ya da başkalarıyla sahnelerinde bir minik de olsa duygularını hissedebiliyordum, karakterine bir kişilik verebiliyordu. Ama ne zaman iki karakter yan yana olsa ortam çok tuhaflaşıyordu. Havada anlamsız bir tuhaflıkla öylece kalakalıyorlar gibiydi. Hikayenin odağı olan ilişkiyle, karakterlerle ilgili sahneleri atladım bu yüzden çoğunlukla. Onlar ekrana birlikte geldiği anlarda hep ileri sardım. Dayanılacak gibi değildi. Hem bu tuhaflık yüzünden hem de anlattığım toksiklik seviyesinin boğazımı sıkması yüzünden.

Oysa dedim ya aslında çok da iyi düşünülmüş bir hikaye. İki farklı kültürden insanın tesadüfen bir araya gelip, farklılıkları sayesinde birbirlerine aşık olması, kültürlerinden birbirlerine aktardıkları sayesinde birbirlerinin hayatlarında çözümlemelere ve ilerlemelere sebep olması ve dahası onların ilişkisi sayesinde yakın çevrelerinin de hayatlarının iyileşmesi, gelişmesi üzerine pek sevimli bir hikaye. Ama işte uygulamada çok büyük sorunlar var. Oyuncular ve toksik karakterin yanında bir de farklı kültür olayının da tutmaması durumu var. Japon ve Kore kültürlerinin birbirinden o derece bir farklılığı yok. En azından dizide abartmaya çalıştıkları kadar yok. İki ülke insanı birbirini ilk defa görüyor gibi davranıyorlar mesela, haliyle alakası yok. Park Rin kızımızın toksik kişiliğinin özelliklerini kültür olarak göstermeye çalışıyorlar sonra, bak bizde ilişkiler böyle falan gibi salak saçma bir şekilde.

Noa'nın kımıl zararlısı sevgilisini buldum Noa'nın fotosunu bulamadım ya!

Neyse ki yan karakterler ve onların hikayeleri daha sevimliydi de biraz olsun izlenecek bir şeyler vardı. Mesela ekranda ilk belirdiği andan itibaren Noa kızımızın kendisi de hikayesi de her şeyden daha ilginç ve sürükleyiciydi. Bazı bölümleri sırf onun hikayesinde ne anlatılacak diye izledim. Gerçi onun da işsiz güçsüz parazit sevgilisi ile olan ilişkisini algılamakta ve mantığını kavramakta baya zorlandım ama olsun. Yani çocuk senden, tüm gün kırk tane ayrı part time işte çalışıp kazandığın parayı her gün atari salonunda harcamak için istiyor ve sen de teklemeden veriyorsun. Her gün. Çocuk yakışıklı bile değil. Kafası zerre çalışmıyor ve herkesin kandırabildiği bir saf salak. Yani neden? Off allahım böyle de yazınca sanki diziyi kendime eziyet etmek için izlemişim gibi geliyor ama öyle değil ya. Değildir yani herhalde.

Neyse en azından Taiga oğlumuzun hayat yolculuğu ve kişilik gelişimi, kahramanın yolculuğu temasını gayet başarılı bir şekilde doldurabildiği için memnunum. Geçmişinin sancısını anlatmaları, o hayaletlerle adım adım barışması, kendini tanıması, kim olduğunu bulması, hayatını yoluna koyması ve aman artık spoiler olacaksa olsun söylüyorum, o toksik kızdan kurtulması mükemmeldi. Yani budalara konfüçyüslere jackie chanlere şükürler olsun yarabbim kurtarabildi ya kendini o kızdan!

17 Mart 2026 Salı

Sungkyunkwan Scandal {성균관 스캔들} (2010)


 Kim Yun Hee, Joseon dönemi Kore'sinde çok akıllı bir genç kız. Dönemin kadınlara sunduğu şartların ve dayattığı kısıtlamaların aksine kendini okuyarak ve yazarak geliştirmiş, ayrıca bu yeteneklerini de ailesini geçindirmek için kullanıyor. Babasını küçük yaşta kaybettiğinden beri annesine ve bünyesi zayıf abisine o bakıyor. Bir gün alacaklılar evlerini ellerinden almaya kalkışınca Kim Yun Hee kızımız son çare olarak erkek giysilerini geçirip üstüne abisinin kılığına bürünüyor. Bu şekilde Sungkyunkwan okuluna girebilirse hem öğrenciyken de maaş alacak, hem de sonrasında devlet memuru olabilecek çünkü. Kim Yun Hee için bu okulun aşırı zor giriş sınavı, ülkedeki pek çok erkeğin aksine bir çocuk oyuncağı. Okula hiçbir şekilde kızlar kabul edilmediği için kızımızın erkek rolünü çok iyi oynaması gerekiyor. Ama kendisini 3 erkek öğrenciyle aynı yurt odasında kalmak zorunda bulunca işler iyice zorlaşıyor. Birisi çok kibirli ve zengin bir aileden gelen Lee Sun Joon, diğeri tam bir playboy olan Goo Yong Ha ve sonuncusu da sert kabuğunun içinde iyi bir insan olan isyankar Moon Jae Shin. Erkek zannettikleri Kim Yun Hee kızımız ile birlikte bu dörtlü, okulun en belalı ve olaylı grubu haline gelip, üstüne bir de ülkenin uzun yıllara yayılan ihanetlerle ve trajedilerle dolu sorunlarına dahil oluyorlar.

Sungkyunkwan Scandal, 30 Ağustos - 2 Kasım 2010 tarihleri arasında 20 bölüm olarak KBS2 kanalında yayınlanan böyle bir dizi. Jung Eun Gwol'un 2007 tarihli aynı adlı romanından uyarlama. Roman sanırım iki kitap halinde. Goodreads'te de öyle görünüyor. Yazarın bir diğer kitabı, Moon Embracing The Sun da 2012'de dizi haline getirilmiş ve henüz izlemesem de kdrama dünyasının bir efsanesi olduğunu biliyorum. Bu dizinin yayınlandığı dönemde nasıl bir ilgi gördüğünü ve ne kadar tutulduğunu bilemiyorum ama benim kdrama izlemeye başladığım ilk senelerde izlediğim ilk diziler arasındaydı ve bunca yıl bunca dizi sonra hala çok çok iyi işlerden biri olduğunu düşünmeye devam ediyorum. Hikaye olarak birçok elementi bir arada bulundurup, yine de oraya buraya savrulmadan ilerleyebiliyor. Odağını kaybetmeden pek çok yan hikayeyi mantıklı bir şekilde işin içine katabiliyor. Altta çok ciddi bir metin üstüne oldukça eğlenceli bir öykü ile hem bir yandan duygularımıza seslenip, bir yandan da iyi bir olay örgüsünün ipuçlarını hep beraber çözerek keyif almamızı sağlayabiliyor.



İzlerken başroldeki Park Min Young ve onun erkek kılığına girmiş bir kadın olması durumu hakkında oldukça ikilemde kaldığımı hatırlıyorum. Ölüp bittiğim Healer(2014)'dan sonra, orada gördüğüm için izlemeye karar vermiştim, hatırlıyorum. Bu dizide tam da başarı basamaklarının ortasına yol alan bir Park Min Young var, henüz 24 yaşında ve evet aslında kafasına da o şapkaları falan geçirince tüyü bitmemiş bir oğlan çocuğu gibi görünebiliyor. Beden dili de o kadar fena değil dizi boyunca, dediğim gibi genç bir erkekten ziyade çocuk gibi algılanıyor görüntüsü. Bu da bir şekilde dizi içerisinde kaynayıp gidiyor. Gözümüz önce bir yadırgasa da sonrasında alışıyor ve hikayenin inandırıcılığı bir aşamaya kadar başarılı gidiyor. Hatta sonraki yıllarda izlediğim bu türdeki kılık değiştirmeler arasında açıkçası en başarılısı bile olabilir.


Başrolünde dörtlü ekibinden diğer üçünün ise sonraki dönemde hayatlarının çok başka yerlere savrulmuş olması bana pek manidar geliyor. Park Yoo Chun (aramalarda çıkmaması için adını buraya yazmasam iyi bile olurdu ama neyse o derece) çok pis skandallara karışıp, pislik bir insan olduğunu kanıtladı mesela. Ya da dörtlünün asi çocuğu rolündeki Yoo Ah In, gerçek hayatta da tam bir isyankar olup, yasaklı maddelerdir odur budur olaylarına daldı daldı çıktı. Şimdilerde daha yeni sektöre dönmeye çabalıyor. Bu dizide onunla ilk defa tanıştığımda bana acayip karizmatik gelmişti (her zamanki gibi şaşırtmıyorum, tabiki sorunlu ve dışarıdan kötü görünüp de içeriden çok iyi olan bad boy tarzına düşüyorum - her zaman). Yine de kendisini 2021'de bir filmde izledim o kadar.


Bir tek dörtlünün pretty boy'u olan Song Joong Ki, bu diziden aldığı popülerlikle devam edip, kaliteli ve önemli şeylerde oynaya oynaya kendini kalburüstü oyuncuların arasına yerleştirdi. Ben onu bu dizide izlediğimde ilk defa görüyordum oyunculuk yaparken. O zamana kadar malum evliliği ve boşanması ile tanışmıştım kendisiyle çünkü sene ben kdrama izlemeye başladığımda bunlar çoktan yaşanmıştı. Yani en azından evlilikleri tüm kdrama dünyasının odağındaydı, ben bu diziyi izlediğimde. İlginç bir başka durum da Song Joong Ki'nin günümüzde de var olan Sungkyunkwan Üniversitesi'nde okumuş olması.

Esas dörtlünün bu diziden sonraki hayatlarında yaşadığı gerçek skandalların yanında bir de üzücü bir durum var. Dizide bu dördüne zorbalık eden kötü öğrenci rolündeki Jeon Tae Soo da bu diziden hemen sonra alkollüyken bir taksici ve polislerle sorun yaşayıp, sektörden çekilmek durumunda kalmış. Sonrasında ekranlara geri dönse de yıllar boyu peşini bırakmayan depresyonla uğraştıktan sonra 2018'de bu dünyadan tamamen ayrılmış. Onun ölümü, ablası Ha Ji Won'u da hatta o kadar etkilemiş ki - haliyle - kariyerinin en tepesindeyken kendini geri çekmiş pek çok şeyden. O zamandan bu yana zoraki birkaç bir şeyde oynamış durumda. Daha yeni yeni geri dönüyor bile denilebilir.


Oyuncuların skandalları ve pek olaylı hayatlarını bir yana koyalım. Çünkü bu gerçekten çok iyi olan dizinin beni sardığı sarmaladığı bir başka konu da bu Sungkyunkwan Okulu. 1398 yılında kurulmuş olan bu okulun ismi başarmak anlamına gelen 성; 成; seong, uyumlu toplum anlamına gelen 균; 均; gyun  ve akademi, üniversite anlamına gelen 관; 館; gwan kelimelerinden oluşuyor.

Sungkyunkwan'ın Joseon döneminden kalma dersliklerinden biri

Okul Çin klasiklerinin, Konfüçyüs kanonunun ve çağdaş edebiyatın derinlemesine incelenmesine ve var olan bilginin ulusu yönetmeye ve insanlığın doğasını anlamaya nasıl uygulanacağına odaklanmış. Ayrıca Konfüçyüs bilginlerine adanmış bir shrine olarak da hizmet vermiş ve onları ve öğretilerini onurlandırmak için düzenli olarak ritüellerin yapıldığı bir yer olarak kullanılmış. Joseon döneminde başkent Hanseong'un (günümüz Seul'ü) şehir surları içinde yer alıyormuş.

Sungkyunkwan'ın günümüzdeki hali

Günümüzde aynı yerde eğitim vermeye devam eden Sungkyunkwan Üniversitesi'nin tarihi, eski üniversite, modern üniversite ve çağdaş üniversite dönemlerine ayrılabiliyor. Dizide geçen dönem okulun bu tarihi denilen zamanına yani 1398 ile 1894 arasındaki dönemine denk geliyor. Bu döneminde geleneksel Konfüçyüsçü eğitim uygulanan bir yer.

Kral Taejo döneminde Sungkyunkwan'ın kurulmasından Kral Seongjong dönemine kadar binalar inşa edilmiş durmuş ve okul ulusal eğitim merkezi olarak sağlamlaştırılmış.

1495'ten 1724'e kadar, yani Yeonsangun döneminden Gyeongjong dönemine kadar uzun bir durgunluk dönemi yaşanmış. Bu dönemin başlangıcı, Yeonsangun'un zulmü nedeniyle kısa bir süre kapanmasına denk geliyor ki bu zalimi daha önce Bon Appetit, Your Majesty {폭군의 셰프} (2025) ile Kore Tarihi dersimizde konuşmuştuk. 1505'te Sungkyunkwan, ziyafetlerin düzenlendiği bir yere dönüşmüş. Ertesi yıl Kral Jungjong döneminde eski haline döndürülmesine rağmen, Kore'nin Japon işgali sırasında (1592-1598) Sungkyunkwan yakılmış ve yeniden inşa edilmiş.

1725'ten 1894'e kadar, yani Kral Yeongjo'nun saltanatından Gabo Reformu dönemine kadar bir canlanma dönemi yaşanmış. Siyasi ve akademik canlanma ortamında Sungkyunkwan'daki eğitim hareketlenmiş ve Silhak bilginleri tarafından eğitim sisteminde baya bir reform yapılmış.

Sungkyunkwan'ın modern bir üniversite olarak kuruluşundan (1895) Kore'nin Japon işgaline (1910) kadar ise bir aydınlanma dönemi yaşanmış. 1895'te üç yıllık Çin klasikleri bölümü kurulmuş ve tarih, coğrafya ve matematik gibi çeşitli dersler verilmeye başlanmış. Aynı zamanda, profesör atama sistemi, giriş sınavı sistemi ve mezuniyet sınavı sistemi uygulanmaya başlanmış. Ancak Japon işgali altında (1910-1945), Sungkyunkwan Joseon'daki en yüksek okul olma konumunu kaybetmiş.

15 Ağustos 1945'te Japon İmparatorluğu'nun yenilmesi üzerine (mecburen, atom bombaları...) aynı yılın Kasım ayında Kim Chang-sook, Sungkyunkwan'ı bir eğitim merkezi olarak haydi yeniden canlandıralım demiş. Böylece Sungkyunkwan Üniversitesi, hyanggyo'nun mülkünün bir kısmını ve Konfüçyüs bilginlerinden gelen bağışları toplayarak yeniden kurulmuş.

Böyle bir yerde okumak nasıl olurdu acaba

Joseon dönemindeki eski kampüs, geomancy prensiplerine göre tasarlanmış. Kuzeyde dağlar, güneyde ise suya (Han Nehri ve kampüsün önünden geçen Bansu deresine) bakan bir cepheyle inşa edilmiş. Bu, hem batıl inançlara hem de işlevselliğe dayanıyor. Binaların bu şekilde düzenlenmesiyle güneş ışığı ve rüzgar desenlerinin en ideal halinde olduğu düşünülüyormuş.

Okulun öğretileri ağırlıklı olarak Konfüçyüsçülükle ilgili ve öncelikle öğrencileri devlet hizmetine hazırlamayı amaçlıyormuş. Öğrenciler ayrıca hukuk, tıp, tercümanlık, muhasebe, okçuluk, matematik, müzik ve görgü kuralları da öğreniyorlarmış. Ancak asıl amaç, öğrencilerin yüksek ulusal devlet memurluğu sınavlarını (gwageo) geçmeleri. Çin'deki benzerleri gibi, bu sınavlar da yazma yeteneği, Konfüçyüs klasiklerine dair bilgi ve devlet yönetimi önerileri üzerine. Tıp, tercümanlık, muhasebe ve hukuk alanlarında uzman atamak için teknik konular da dahil ediliyormuş. 


Okul kurulduğunda öğrenci sayısı 150 iken, 1429'da 200'e çıkarılmış. Tüm öğrenciler erkek dizide de bahsettiğim gibi ve kadınların kampüse girmesi yasak. Yani kampüse bile girmeleri yasak olduğu için zaten dizide esas kızımızın okula öğrenci olması devasa bir durum.

Giriş sınavları son derece zormuş dizide de gerçeği yansıttıkları gibi ve sadece Joseon döneminin üst sınıfı olan yangban'ların veya kraliyet ailesinin oğullarına izin veriliyormuş. Buraya kabul edilmenin iki yolu varmış. Öğrenciler ya Saengwonsi (생원시) ve Jinsasi (진사시) adlı iki giriş sınavını geçmek zorundaydı ya da Seungbo (승보) ve Eumseo adlı diğer iki sınava girmek zorundaydı. Bu sınavları geçenlere kabul edilme fırsatı veriliyormuş. Dizide esas kızımızın ve diğerlerinin bu türden sınavlara girdiklerini görüyoruz en başta.

Kralımız Yeongjo

Dizimizi 1724'te tahta çıkıp, 1776'ya kadar tahtta kalan Kral Yeongjo dönemine konumlandırıyoruz. Joseon'un 21.kralı Yeongjo oldukça önemli bir tarihi şahsiyet ve onun bu 52 yıllık saltanatı o kadar olay barındırıyor ki filmlerde dizilerde işlene işlene bitiremiyorlar. Ben hep biraz Osmanlı'daki Kanuni dönemiyle benzerlik hissederim ama o kadar da mantıklı değil. En büyük sebebi de 1762'de oğlu Prens Sado'yu idam ettirmiş olması. Yine de Kral Yeongjo, en çok vergi sistemini reform etme ve Tangpyeong politikası (탕평 -  Muhteşem Uyum) altında çeşitli grupları uzlaştırma yönündeki ısrarlı girişimleriyle hatırlanıyor. Ancak tüm tartışmalarına rağmen, Yeongjo, Konfüçyüs etiğine göre yönetme çabaları nedeniyle Kore tarihinde olumlu bir üne sahip. Alın işte tıpkı Kanuni gibi kötülükler de yapmış ama olsun çok iyi yönetti diye büyük görülüyor. Peh.

Kral Yeongjo'nun saltanatında geçen bir başka dizi daha izlemiştim ama buraya yazmaya bir türlü fırsatım olmadı. 2020 yapımı "Secret Royal Inspector{암행어사: 조선비밀수사단}" yayınlandığı zaman haftalık izlediğim yine bu dizi gibi o dönemde geçip, yine bu dizi gibi çok da iyi bir işti. Umarım bir gün anlatmaya fırsatım olur. Hatta şurada da bir minik bir şeyler göstermişim. Neyse konumuza dönelim çünkü Sungkyunkwan Scandal'ın hikayesinin okul dışında çok daha önemli katmanları var.

Anlatmaya 1600lerin sonundan başlamam gerekiyor. 13 yaşında tahta çıkan, Joseon'un 19.kralı Sukjong, 1674'ten 1720'ye kadar hüküm sürmüş. Kral Sukjong zeki bir politikacıymış, ancak saltanatı Joseon hanedanlığının en yoğun hizipsel mücadelelerinin yaşandığı bir zaman. Sukjong, kraliyet otoritesini güçlendirmek için iktidardaki hizbi sık sık bir diğeriyle değiştirmiş. Bir anlamda ince bir ip üzerinde cambazlık yaparak yaşamış. Devletin değişmesi/yer değiştirmesi anlamına gelen hwanguk (환국) olarak adlandırılan bu her hükümet değişikliğinde, kaybeden hizip idamlar ve sürgünlerle siyasetten tamamen uzaklaştırılıyormuş. Bununla birlikte, kaotik hükümet değişiklikleri normal halkı önemli ölçüde etkilemiyormuş, kralın da zaten başarmaya çalıştığı buymuş. Hizipler, devletin zenginleri birbirini yerken halkla uğraşamasınlar diye düşünmüş olacak. Bu yüzden saltanatı halk açısından oldukça ferah dönemlerden biri olarak kabul ediliyor.

Sukjong'un başarıları arasında vergi reformu, yeni bir para sistemi ve para biriminin oluşturulması ve orta sınıfın ve cariyelerin çocuklarının bölgesel hükümette daha yüksek rütbeli görevlere getirilmesini sağlayan kamu hizmeti kurallarının liberalleştirilmesi gibi pek çok şey var. Sukjong'un saltanatı döneminde başkentin uzağındaki yerlerde tarımsal kalkınma ve yayıncılık da dahil olmak üzere kültürel faaliyetlerde artış yaşanmış. 46 yıl hüküm sürdükten sonra 1720 yılında 60 yaşında öldüğünde aslında oldukça müreffeh bir ülke geride bırakırken ardında, çok da birbirine girmiş bir hizipler topluluğu bırakmış.

19.kral Sukjong'dan anlatmaya başlamamın sebebi şu, 1718'de Sukjong, kısa süre sonra Joseon'un Gyeongjong'u olacak olan veliaht prensi naip olarak atıyor. Sukjong, 1720'de, yanlarında tarihçi veya kayıtçı bulunmadığı bir halde, Yi Yi-myoung'a Prens Yeoning'i Gyeongjong'un varisi olarak atamasını söyledikten sonra ölüyor. İsimler birbirine girdi gibi gelebilir ama aslında olan şu: Halihazırdaki kral, bir adamına diyor ki büyük oğlum benden sonra kral olsun ama ondan sonra da küçük oğlum kral olsun. Ahanda vasiyetim budur. Ama onca yıl hizipleri birbirine düşürmüş, halkı zenginleştirmiş olan akıllı bir kral bu vasiyeti bir yere kaydettirmeyi akıl edemiyor.

Öyle olunca da ortalık karışıyor. Bu durum, 1721'de dört Noron liderinin idam edildiği bir başka tasfiye hareketine ve ardından 1722'de sekiz Noron üyesinin idam edildiği bir başka tasfiye hareketine yol açıyor. Çünkü her hizip kendi desteklediği veliahtın kral olmasını istiyor. Kral Sukjong'un büyük oğlunu Soron hizbi, diğer oğlunu da Noron hizbi destekliyor. Büyük oğlu, 20.kral Gyeongjong, tahta çıkıyor ama pek bir hastalıklı. Çocukluğunda annesiyle yaşadığı bir kazadan dolayı da çocuk sahibi olamıyor durumda. Zaten 4 yıl ancak kalıyor tahtta ve sağlığı o kadar kötü ki işlere çoğunlukla kardeşi bakıyor.

Bu durum, iktidar mücadelesini daha da şiddetlendirmiş ve büyük bir katliama, yani Shinimsahwa'ya (辛壬士禍) yol açmış. Noronlar krala sonuçsuz kalan şikayetler gönderirken, Soronlar bunu kendi lehlerine kullanmışlar. Noron hizbinin iktidarı gasp etmeye çalıştığını iddia ederek rakiplerini çeşitli görevlerden uzaklaştırmışlar. 

Bu hastalıklı Gyeongjeong'un dört yıllık saltanatı boyunca iki büyük katliam olayı yaşanmış. Bunlardan biri, iktidardaki Soron hizbinin, muhalefet Noron'u alt ettiği 1720'de yaşanan Sinchuk-oksa. Diğeri ise, saltanatının 2. yılında, yaklaşık 1722'de gerçekleşen Imin-oksa. Tarih, her iki olayı da Sinim-sahwa olarak adlandırmış. Saltanatı sırasında, batı silahlarını taklit eden küçük silahlar yaptırmış yine de hiçbir şey yapamadı denmesine rağmen ve ülkenin güney kesimlerindeki arazi ölçüm sistemini reforme etmiş.

Dizimiz de işte tam bu konuyu geçmişin baş karakterlerimize yüklediği hikaye olarak baz alıyor. Kral Sukjong vasiyetini yazdırmadan ölmüş, yerine büyük oğlu hastalıklı Gyeongjong geçmiş, o da 4 yıl sonra ölünce yerine ünlü kralımız Yeongjo geçmiş. Yeongjo'nun saltanatının ilk yarısındayız. Dörtlü okul ekibimizin 10 yıl önce olanlar yüzünden yaşadıkları trajedilerin onları bu noktaya getirdiğinden bahsediyor hikayemiz. Bu da tahminen dizimizi 1730'lara yerleştiriyor gibi oluyor. 1720'lerde gerçekleşen bu hizipler arasında mücadele ve katliamlarda esas kızımızın babasının ve dörtlüden isyankar olanın büyük kardeşinin öldürüldüğünü öğreniyoruz. İsyankar kardeşimiz abisinin intikamını almak için şimdiki kral Yeongjo ve yönetimini devirmek için arka planda uğraşıyor mesela. Dörtlü ekibimizin kibirli çocuğu, kralın Sol Eyalet Müşaviri'nin (Left State Councilor) oğlu. Okulda bunlara zorbalık eden öğrenci de kralın Savaş Bakanı'nın oğlu.

Buradan itibaren SPOILER'a başlıyorum. Demedi demeyin.

Bölümler ilerledikçe öğreniyoruz ki 19.kral Seokjong aslında vasiyetini yazdırmış ama saklamışlar. Dizimiz tarihin açık uçlu bıraktığı olasılıkları inceliyor yani. Şimdiki kralımız, 21.kral Yeongjo da bu vasiyeti bulması için esas kızımızın babasını ve isyankar çocuğumuzun abisini görevlendirmiş. Dediğim gibi bu ikisi vasiyeti getirirlerken, Savaş Bakanı'nın talimatıyla öldürülüyorlar. Herkes şimdiki kralı geçmişte olanlar yüzünden suçlarken aslında o hizip çatışmalarında falan hep Savaş Bakanı'nın payı olduğunu falan görüyoruz.

Dizide de gerçekteki kral Yeongjo'nun işleri ve davranışlarına atıfta bulunuluyor olsa da tabi tam olarak gerçekçi bir portre çizilmiyor. Dizide olaylar biraz daha demokrasiye, gelişmeye ve açık fikirliliğe doğru evriliyor mesela. Yeongjo ve onun güvendikleri, ülkede çok büyük değişiklikler yapma hevesinde dizimizde. Halkın ve herkesin iyiliği için çok da o zamanlara ait olmayacak düşüncelerle uğraşıyorlar. Tarihteki kral Yeongjo da aslında ülkesini çok ileri götüren, saltanatı boyunca halkın refahını oldukça artıran bir kral. 16. ve 17.yüzyıllar boyu Kore yarımadasını ezip büzen işgaller ve savaşlardan ötürü mahvolmuş durumdaki ülkeyi toparlayıp, en parıltılı zamanlarını yaşatan kral.

Bu yazı da böyle karman çorman bir halde oradan oraya hoplayıp zıplayıp savrulan bir şey oldu ama neyse. Söz konusu çok sevdiğim bir şeyler olunca düşüncelerimin ve elimin ayarı kayboluveriyor. Neyi nasıl anlatacağımı, sevgimi nasıl ifade edeceğimi bilemiyor oluyorum. Demeye çalıştığım bu dizi, kdramaların kdrama olduğu zamanlara ait, her şeyi kıvamında, dört başı mamur bir dizi. Benim efsaneliklerim arasında.

14 Mart 2026 Cumartesi

Boys Over Flowers {꽃보다 남자} (2009) - Tüm bu çılgınlığı başlatan şey


 Geum Jan Di isimli fakir mi fakir ama bir o kadar da gururlu, lise çağında bir genç kızımız var. Yarı zamanlı işlerle harçlığını çıkarmaya çalışan Geum Jan Di, bir gün kaderin cilvesiyle kendisini Shinwa Lisesi'nden burs kazanmış olarak buluyor. Lisenin geri kalanını bu özel lisede okumaya hak kazanıyor diyelim. Bu lise de öyle böyle bir yer değil, aşırı acayip zenginlerin çocuklarının okuduğu deli bir yer. Tabi devlet okullarının köhne sınıflarından bu masal şatosuna transfer olan Geum Jan Di kızımız pek çingene kişiliğinin de etkisiyle ortama uyum sağlayamıyor ve kendisini ünlü F4 isimli öğrenci grubunun hedefi olmuş halde buluyor. Okulun en ayrıcalıklı 4 erkek öğrencisi çocukluktan beri birlikte takıldığı ve etrafta racon kestiği için onlara bu isim verilmiş. Geum Jan Di'yi de hedeflerine aldıkları için başlıyor bir  eziyet oyunu.

Boys Over Flowers, orijinal adıyla 꽃보다 남자 (ki bu da aslında çiçekten bile daha güzel erkekler gibi bir şey demek) 5 Ocak - 31 Mart 2009 arasında KBS2 kanalında 25 bölüm olarak yayınlanmış bir dizi. Ama sanırım kdrama dünyası için bir diziden de fazlası. Yayınlandığı dönem kendi ülkesinde olay olmasının yanında, sonraki yıllarda yayınlandığı pek çok ülkede de kore dalgasının yolunu açan çok önemli bir kültürel olay. Esasında Kamio Yoko'nun, aynı anlama gelen "花より男子" isimli mangadan uyarlanmış bu hikaye. 2001 tarihli Tayvan versiyonu var, 2005 yılında Japonya'da uyarlandıktan sonra Koreliler haydi yapalım demiş olacaklar. 2018'de yine çok tutulan bir Çin versiyonu, 2021'de de Tayland versiyonu var. Ve evet, Türkiye'de de "Güneşi Beklerken" adı altında hafifçe esinlenilen bir yan ürünü var diyebiliriz. Yani anlayacağınız bu fakir ama gururlu bir genç kıza önce eziyet edip, sonra aşık olan, arkadaş olan 4 yakışıklı ve zengin genç adamın hikayesi tüm kültürlerde ortak bir duyguyu uyandırıyor galiba.


Bu dizi yayınlandığı sıralarda hayatımın çok başka bir döneminde olduğumdan ve ilk kdramamı izlememe daha 7 sene olduğundan benim bunu izlemem geçen yılın Mayıs'ına ancak denk düştü. Kdrama dünyasına ilk daldığımdan beri haberim vardı tabiki diziden, habersiz olmak mümkün mü? Dedim ya bu dizi, asıl hallyu dalgasını oluşturan şeyin ta kendisiydi çünkü. Ama her önüme düşüşünde başrollerin o saçlarını başlarını görünce bir geri duruyordum. Bir de yaklaşık olarak 2016'den önce çekilen kore dizilerinde hem görüntü kalitesi, kamera filtreleri hem de oyuncuların stilleri konusunda çok büyük farklılıklar olduğunu bunca yıllık deneyimlerinden edindiğim için izlemeye dayanabilir miyim acaba diye şüphe ediyordum. Şüphelerimde pek de haksız değilmişim, izlerken anladım ziyadesiyle. Yine de her şeyin zamanı olduğu gibi bu dizinin de benim için zamanı gelmişti ve izlemem gerekiyordu nihayet.


Tahmin ettiğim gibi pek çok kısımda izlemekte zorlandım. Özellikle Geum Jan Di'nin ailesinin olduğu kısımları atlarken buldum kendimi. Ya da fazlasıyla saçma komedi olması için yazılan yerlerde sahneleri ilerlettim hep. Hikayenin ilk başlarda sürükleyici olması güzeldi, beklemediğim bir şeydi ama sonrasında özellikle 25 bölüm olması için adeta bir melodramaya bağlamaları fazlasıyla sinir bozucuydu. Geum Jan Di'nin başına gelmeyen şey kalmaması ya da yaşamadıkları klişe kalmaması evlere şenlikti. Yarıdan sonra her bir bölümde pıhlayarak yok artık diyerek bölümü ilerlettim. Dizinin ilk yarısında - pek çok kere görmüş olduğum klişeler olmasına rağmen - karakterlerin yaşadığı olaylar eğlenceli geliyordu ama dediğim gibi habire böyle en olmayacak şeylerin olup durması insanın sinirlerini bozuyordu. 

Daha sinir bozucu olanı ise Geum Jan Di karakterimizin kendisi. Bilmiyorum belki öyle yazıldığından, belki de cidden kariyerinin zirvesindeki bir Gu Hye Seon'un aşırı abartılı ve cringe oynamasından, bu esas kızımız ekranda yer aldığı süre boyunca dayanılacak gibi değil. Ağzını bükerek ve yayarak konuşması, hep burnu doluymuş gibi çıkan sesi ve habire boynunu kafasını bükmesi, kambur durarak herkese ve her şeye aşağıdan gözlerini dikerek bakması bölümler ilerledikçe insana ağrı veriyor.

F4'ü oluşturan gençlerimizden ikisi ise sonraki yıllarda sektörün devleri haline gelecek isimler. Lee Min Ho ve Kim Bum. Diğer ikisinden Kim Hyun Joong, bir başka kdrama klasiği Playful Kiss'te de oynadıktan sonra hayatında uğraşması gereken başka bir sürü saçma şey olunca ortamdan çekilmek zorunda kalmış gibi görünüyor. Diğer üye Kim Joon da birkaç yan rol dışında sektörden kaybolmuş gibi. Onları bu çocuk hallerinde izlemek - özellikle Lee Min Ho ve Kim Bum'ı - çok ilginç bir deneyimdi benim için. Lee Min Ho, bu dizinin de etkisiyle dünya çapında kızların pek bir aşık olduğu adamlar arasına girmiş zamanında ama ben onu ilk defa 2018'de izlediğimde 2010 yapımı Personal Taste dizisindeydi ve zaten o diziyi de izleyememiş, bırakmıştım. Asıl onu adam gibi görmem 2020'de açıp izlediğim 2016 yapımı Legend of The Blue Sea ileydi. O yüzden Boys Over Flowers'taki Lee Min Ho benim için sadece saçma sapan saçlara sahip, aşırı komik ve eğlenceli bir karakteri canlandıran doğal bir genç adam. Böylesine absürt yazılmış bir senaryoda aslında çok da iyi bir iş çıkarmış bana kalırsa. Ama Kim Bum için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Onunla da ilk defa 2021'de Law School'da tanışmış olduğum için benim bildiğim Kim Bum kocaman bir adamdı ve dahası rol yapabiliyordu. Oysa 2009'daki Kim Bum sadece sabit bir şekilde durup, sözlerini söylüyor. Creepy diyebileceğimiz bir havada sırıtıyor dişlerini göstererek ve karizmatik ve tehlikeliymiş gibi görünmeye çalışan 5 yaşında bir çocuk gibi kalıyor ekranda. Zaten dizideki oyuncuların, özellikle başrollerin hepsinin sorunu bu sabit durup replik söyleme şeklindeki oyunculukları. Herkes durup sahnedeki sırasının gelmesini bekliyor sopa yutmuş gibi. Ya da sanki kamera arkasından birileri arada komut veriyor da şimdi ağla, şimdi gül, şimdi sinirli ol diyormuş gibi hareket ediyorlar.

Bu noktada iki kişiden bahsetmem gerekiyor. Biri, F4'teki esas oğlanımızın ablası rolündeki Kim Hyun Joo, biri de yine aynı erkeğimize nişanlanan zengin kızı rolündeki Lee Min Jung. Dizideki tüm o göz kanatıcı stillere sahip karakterlerin arasında bu iki kadın o kadar güzeller ki...İnci gibi parıldıyorlar. İkisini de daha önce hiçbir yerde görmemiştim. Yer aldıkları hiçbir şeyi izlememişim. Burada o kadar mükemmel göründüler ki gözüme, aşık bile oldum neredeyse. Özellikle bu alttaki resimde gördüğünüz Kim Hyun Joo...Sinir bozucu Geum Jan Di rolündeki Gu Hye Seon'u görmektense keşke her sahnede o olsaydı dedim.


Ama bunların hiçbirine takılmamak gerekiyor çünkü en başta da dediğim gibi, bu, her şeyi başlatan dizi. Sene 2009, teknoloji de bu kadar, prodüksiyon da. Tüm çiğliğine ve cringeliğine rağmen dizi şaşırtıcı bir şekilde kendini izletiyor. Off çok saçma, çok salak diyerek de olsa kendinizi bölümler arasında yol alırken buluveriyorsunuz. Sanırım yine de samimi ve doğal gelen bir tarafı var hikayenin de oyuncuların da. 30larımın sonunda böyle bakmama sebep olsa da hayat, 22 yaşımda ilk defa görüyor olsam ne hissederdim diye düşünmekten de kendimi alamıyorum.

13 Mart 2026 Cuma

Boyfriend on Demand {월간남친} (2016)


 Seo Mi Rae kızımız bir webtoon prodüktörü olarak çalışıyor. Üniversiteden beri süren ilişkisi 3 yıl önce kötü bir şekilde bittiğinden beri kendini eve kapatmış gibi bir şey. İşe gidiyor, bir an önce evine gelip, sessiz sakin bir şekilde film izleyip, yemek yemek istiyor mesela. İş yerinde de etliye sütlüye karışmamaya, etkinliklere dahil olmamaya ve hiçbir sosyal bağ kurmamaya çalışıyor. Bir gün şirketindeki webtoonlardan biriyle alakalı olarak gelen bir sanal gerçeklik-oyun firması ona yeni çıkardıkları ürünü inceleyip, geri bildirim yapması için deneme sürümü veriyor. İsmi "hazır sevgili" olan bu oyunumsu şey, kadınların oyun içinde yer alan 900 tane erkekten birini seçerek o erkeğe ait olan hikaye içinde oyunu oynamalarına ve sanal randevulara çıkmalarına imkan veren bir tür sanal gerçeklik şeysi (hayal ettiysek gerçeği de olur yakında, fighting! :D ).  Seo Mi Rae de açıyor oyunu başlıyor erkekleri denemeye.



Boyfriend on Demand, orijinal adıyla 월간남친 yani aylık erkek arkadaş, Netflix'te 6 Mart'ta 10 bölüm halinde yayınlandı. Tanıtımlarını ilk gördüğümde, kdrama izleyicisi olan pek çokları gibi yuhh neler oluyor diye ekrana bakmıştım. Başroldeki Jisoo'nun önünde neredeyse bildiğimiz tüm kdrama aktörleri geçit yapıyordu. Konusunu anlatırken de dediğim gibi bu sanal gerçeklik şeysi içinde 900 farklı erkek arkadaş profili olduğundan onların - neredeyse her birini - bildiğimiz bir aktör ile göstermeye çalıştıkları için çok şenlikli bir şey çıkmıştı ortaya. Diziyi izlerken de cidden aslında ana konudan çok şimdi hangi tanıdık hikaye içinde bayıldığımız bir aktör çıkacak ekrana diye beklerken buluyorsunuz kendinizi. Şöyle anlatayım: Asıl erkeğimiz Seo In Guk, sanal erkek arkadaşlardan biri Lee Soo Hyuk, biri Seo Kang Jun, biri Ong Seong Wu, bir hikayede Jay Park'ın kendisiyle de randevuya çıkabiliyorsunuz, başka biri Lee Hyun Wook, Le Sang Yi'yi de kısacık görebiliyoruz mesela, hele hele Lee Jae Wook de çıkıyor sanallardan biri olarak, Kim Young Dae geliyor sonra, Choi Si Won'u da karşımızda bulabiliyoruz en son. Öyle bir geçit, varın siz düşünün.

Tabi bu işin eğlencesini oluşturan kısmı. Şimdi doğruya doğruya, tanıtımları ilk gördüğümde bu durumla eğlenmiş olsam da ilk tepkim offf Jisoo mu ama neden şeklindeydi. Daha önce hiçbir dizisini izlemedim ama bunca yıllık kpop camiası hakimiyetimden tanıdığım Jisoo'nun oyunculuğuna ya da yeteneğine güvenmek pek akla yatkın gelmiyordu yani haliyle. Çok iyi bir konu ve hikaye var önümüzde ama Jisoo'nun sebebine hiç edecekler diyerek açtım diziyi yalan yok. Hatta başından sonuna izleyebileceğime bile pek ihtimal vermemiştim. Bir iki bölüm bakar, sinir olur, sonra sadece konuk oyunculara bakıp kapatırım diyordum. Ama şaşırdığım bir şekilde Jisoo beni hiç rahatsız etmedi izlerken. Hatta neredeyse iyi bile geldi.






Ama sanırım en beklediğim şey, hikayenin kendisinin bir şeyler ifade etmesiydi. Tamam, kabul, pek çok temanın üstünde durmadılar ki asıl durulması, irdelenmesi gereken şeyler onlar olabilirdi. Ya da genel anlamda bu hikayeyle ne mesaj verilmek istendiği üzerine çok da bir akıl birliği edilmiş gibi değildi. Ama yine de anlamlı bir hikaye anlatabilmişti dizi. Zaman zaman da insanı durup düşündüren anları yok değildi. Altı çok dolu olmasa da mesela Jisoo'nun canlandırdığı Seo Mi Rae kızımızın kendini iş yeri sosyalleşmelerinden geri çekme çabası, tüm zamanını alan işinden kendisine kalan 3 saati de kendisi için harcamak istemesi gibi şeyler bize aşırı aşırı tanıdık ve haklı gelen, izleyici olarak fazlasıyla bağ kurabildiğimiz durumlar olmasına rağmen pratikte izlediğimiz şeyle çok da ikna edici olmayabiliyordu. Bakıyoruz karakterimiz böyle hissediyor evet, ama onun bunun hissetmesi için çok da haklı bir gerekçesi yok. Gerekçesini geçtim, hareketleri veya konuşmaları veya davranışları pek de öyle istiyormuş gibi değil mesela. Karakterimize alabildiğine dışa dönük ve cüretkar bir kişilik verilmişken bir yandan da kendin soyutlama isteği ifade ediliyor ki kafada hiç oturmuyor.

Oysa erkek başrolümüz olan Park Kyeong Nam karakterimiz tam da böyle bir karakter. Hiçbir şeye karışmak istemiyor ve sadece işini yapıp, ses etmeden kaybolmaya çalışıyor. Ki benim bu hikayede en güzel yazıldığını düşündüğüm karakter oydu. Zaten kdramaların kadınlar tarafından bu kadar beğenilmesinin sebebi de bu bence. Kadınlar, çok güzel erkek karakterler yazıyor kdramalar için. Kadın karakterleri yazmada bu kadar iyi değiller ne yazık ki. Bu yüzden pek çok dizide ekrana yumruk sallamak istediğimiz kadın karakterlerle uğraşmak zorunda kalıyoruz. Saç baş yolduran kadın karakterlerle bizi neredeyse hikayeden soğutuyorlar çoğu zaman. Oysa bir kadının yazdığı bir erkek karakterin ne kadar dolu dolu olduğunu görebiliyoruz. Bu iyi yazılmakla kastettiğim tabiki yakışıklı ya da pamuk gibi erkekler değil, lütfen burada ciddi bir şey anlatmaya çalışıyorum. Karakter olarak, gerçek dünyada asla olmayan ama aslında tam da olması gereken kişilikler yazıyorlar. Burada da Park Kyeong Nam'ın her bir bakışının altı dolu, her bir hareketinin gerekçesini anlayabiliyoruz. Her şeyi bu kadar dolu dolu yazabilmek çok tatmin edici olmalı bir senarist ya da yazar için. Tabi karakterin bize bu kadar iyi geçebilmesinde tüm bu iletimi gerçekleştirmede mükemmel olan Seo In Guk'un da payı büyük. Ben kendisini ilk defa izledim bir dizide, dizilerine denk gelip, ıhıh sonra diye diye erteliyordum mesela. Oysa her rolünde böyleyse onu bir karaktere bürünmüş şekilde izlemek aşırı keyifli bir deneyim olmalı.




Yan rollerdeki oyuncularsa neredeyse her yerden tanıdığım insanlardı. Ve yaptıkları işte çok çok iyilerdi. Özellikle esas kızımızın kankasını oynayan Ha Young'u büyük ihtimalle buradan doğrudan başrollere geçmiş göreceğiz. Gong Min Jung'u ilginç webtoon yazarı olarak izlemek çok eğlenceliydi sonra. Ofisteki ekip de çok kısa ekran sürelerine sahip olsalar da çok tatlılardı. Ama özellikle Kim Ah Young'u artık böyle komedi özellikli yan karakterlerde görmek istemiyoruz hiçbirimiz. Kadın cidden çok tatlı ve güzel ve dahası yetenekli. Ama büyük ihtimalle hiçbir zaman başrol vermeyecekler.

Neyse, demeye çalıştığım gibi, aslında pek de kötü olmasını beklerken aşırı iyi olmasa da yine de iyi bir hikaye ve diziyle karşılaştım Boyfriend on Demand'i izlerken. Bence kesinlikle bu senenin hatırlanacaklarından.

30 Ocak 2026 Cuma

Idol I {아이돌아이} (2025) - Fanı olduğumuz idolleri kurtarma şansımız olsaydı?



Maeng Se Na kızımız çok başarılı bir avukat. Kocaman bir hukuk firmasının ortağı ve sektörde her davayı kazanması ile ünlü. İşinde çok disiplinli, yemeden içmeden çalışıyor ve insanlarla pek de bağ kurmuyor. Herkes onun tepeden baktığını ve burnundan kıl aldırmadığını düşünüyor. Oysa Se Na'nın bir sırrı var: İşinden kalan her vakitte fanı olduğu Gold Boys grubuyla ilgileniyor. Ofiste ve adliyede ne kadar suratsız ve buzdolabı olsa da arka planda tüm fan buluşmalarına, imza günlerine, konserlere yetişmeye çalışıyor. Her yeni albüm çıktığında internette full destek moduna geçiyor ve her yeni çıkan şeyi satın alıyor. Temelde işini, bu fanlığına fon oluşturmak için kullanıyor.

dizideki kurgu boy band'imiz Gold Boys

Se Na kızımızın grupta en sevdiği üye olan Do La Ik'in solo albümü yeni çıkmışken birlikte içtikleri bir gecenin sabahında gruptaki diğer bir üye Woo Seong, Do La Ik'in salonunun ortasında bıçaklanmış halde bulunuyor. Odasında uyuyakalmış olan Do La Ik hiçbir şey hatırlamıyor, cinayet zanlısı olarak apar topar emniyete götürülüyor tabi. Birden bire tüm ülkenin haberlerinde bunu gören Se Na da kendisine engel olamıyor, koşup La Ik'in avukatlığını üstleniyor. Bir yandan aşkından öldüğü idolun en kötü anında ona hiçbir şey belli etmeden ona destek olmaya, bir yandan da cinayetin asıl zanlısını bulmaya çalışıyor.Idol I {아이돌아이}, 22 Aralık 2025'ten 27 Ocak 2026'ya kadar 12 bölüm olarak yayınlanan bir Güney Kore dizisi. Netflix'te hafta hafta yayınlandı, ben de öyle izledim. Dizinin ilk haberleri geldiğinde konusundan ötürü hepimizin aklına bir Lovely Runner çakması mı geliyor düşüncesi yerleşivermişti. O dizinin inanılmaz başarısı haliyle ekmeğini yemek isteyenlere kapı açacaktı ama bu diziye kadar pek de öyle bir şey olmadı. Bu düşünceyle, önyargılı yaklaşmıştım dizinin haberlerine. Aslında oldukça orijinal bir konusu vardı, hakkını vermek gerekirdi ama işte o saçma önyargıyla demiştim ki bir şeye benzemeyecek galiba. Çünkü başroldeki Choi Soo Young'u daha önce hiç izlememiştim ve dışarıdan bakınca hiç de sıcak gelmiyordu. Oysa efsane grup Girls Generation'ın bir üyesi kendisi ve yıllardır da bu dizi-film işinde. Yine de diziyi izlemek için bir motivasyonum vardı: Kim Jae Yeong. Dizideki cinayet şüphelisi idolu canlandıran Jae Yeong'u ilk defa geçen sene (önceki sene miydi yoksa, zamanı algılayamıyorum şu noktada) Cey ile izlediğimiz 100 Days My Prince{백일의 낭군님}(2018)'te görüp vurulmuştum. Oradaki yan rolde aslında o kadar da ekran süresi olmamasına rağmen, ekranımızda her belirdiğinde Cey'le birlikte vaaay ama çok iyi çocuk olmuştuk. Halbuki onu da kore dizisi izlediğim bunca yıl içinde orada burada görmüşüm ama işte insanı gösterecek bir rol lazımmış demek ki. Çünkü mesela 2022'deki Love In Contract'te başroldeydi ve o diziye bir bölüm ancak dayanabildiğim için Jae Yeong'a da dikkat edememişim. O yüzden 100 Days My Prince'ten sonra kesinlikle yeni bir şey yaparsa izleyeceğim diye kendi kendimi gaza getirmiş ama hemen sonra ekrana gelen The Judge From Hell {지옥에서 온 판사}(2024)'i izlemeye vakit ayıramamıştım. Ki Idol I'daki başrolü de büyük oranda o diziye borçlu Jae Yeong. The Judge From Hell'de parladı gibi bir şey olunca, gerisi böyle geldi. Ehh ben de sonunda bu diziyi bari izleyeyim dedim.

avukat Maeng Se Na ve onun özel dedektifi Chung Jae A

eski sevgilimiz

bence elindeki az materyalle en mükemmel oyunculuğu çıkaran, savcımız

İşte bu motivasyonlarla ve önyargılarla diziye başladım Aralık ayında. Zaten ilk iki bölümü yayınlanmıştı sadece ben köye gidene kadar. Geçen yazıda anlattığım tüm curcunam geçene kadar neredeyse 10.bölüme gelmişti dizi. Dün akşam da son bölümü izledim, bitti. Açıkçası oldukça da şaşırtan dizilerden biri oldu "Idol I" beni. Tüm anlattıklarımdan anlaşılabileceği gibi çok az bir beklentiyle açmıştım diziyi. Hatta çok kötü olur herhalde kapatırım diye düşünmüştüm. Öncelikle konuyu anlatma tarzı çok hoşuma gitti. Hiçbir şeyi çok abartmadan, oyunculara abartarak ya da karikatürize ederek oynayın demeden anlatıyor olmaları hikayeyi çok sevindirdi beni. Bir kpop fanının gözünden, bir idolü sevmenin, bir müzik grubunu takip ediyor ve destekliyor olmanın nasıl bir şey olduğunu olabilecek en sade ve içten biçimde anlatabilmeleri çok hoşuma gitti. Hikayenin ilk yarısına kadarki birçok sahnede Se Na'nın sarf ettiği cümlelerin gerçekliğine ve tam noktası noktasına doğru oluşlarına ağzım açık kalarak baktım. Evet işte tam olarak böyle diyerek bağırmak istedim ekrana doğru. Gözlerimde beliren anlaşılıyor olmanın mutluluğunun gözyaşlarını sildim çoğu kere. Dışarıdan ne kadar salakça, ne kadar saçma göründüğünü anlayabiliyorum çünkü. Ve diğer insanların bu "fan" olma durumunu nasıl anlayamadıklarını da biliyorum. İşte bu yüzden en azından diziyi yazanların ve yapanların bunu anlayabildiklerini, hatta tam olarak hissettiklerimi tarif edebildiklerini görmek iyi hissettirdi.

avukat kızımız boy band fanı modunda

Hikayenin en baştaki cinayet çözmeli, gizemli, herkesten şüphelenmeli olay örgüsü de çok iyiydi bana göre. En azından yine o ilk yarıya kadar gerçekten iyi kurgulanmış bir cinayet çözme oyunu oynuyor gibiydik. Tabiki tam olarak bir hukuki ya da polisiye dramadaki şekilde değildi izlediklerimiz. Pek çok yerde ehh ama salak mı bu polis niye oraya bakmadı ya da adli tıp raporunu, yerde etrafta bulunanları sorgulamıyor musunuz salak mısınız yaaa diye kafamızın içinde sesler beliriyor ama geçiştiriveriyoruz. Her şeyi avukatımız ve savcımız sorguluyor ve onlarınkisi de genelde birbirlerine karşı durup çene yarıştırmak şeklinde oluyor. Yine de, yine de...Cinayetin nedenini nasılını sorgulamak ve her bölüm başka birine bariz şüpheler yöneltilmesini izlemek keyifliydi.


Hikayemizin asıl konusunu oluşturuyor gibi gösterilen romantizm kısmı ise bana ne bileyim o kadar peşinden koşulacak, çok saracak gibi gelmedi. Kötü demiyorum ya da izlemekten keyif almadım da demiyorum ama iki başrol arasında ben o derece de bir yıldızlar parıltılar havai fişekler uçuşuyor gibi hissetmedim. Hatta bana avukat kızımızla savcı oğlumuzun kimyası çok daha yakıcı geldi. İkisinin arasındaki gerilim, birbirinden etkilenme, birbirini algılama falan insana daha çok geçiyordu. Hikayeyi ister istemez şöyle hayal ettim ben, diziden bağımsız olarak: Avukat kızımız idolümüz ile geçirdiği zaman süresince aslında ona değil de idol kimliğine ve müziğine aşık olduğunu anlardı mesela. Ama insan olarak da idolümüzle çok iyi kanka olurdu. Dava için çarpıştıkça ve gerçeği ortaya çıkarmak için birlikte çabaladıkça da savcı oğlumuzla böyle kavgalı takışmalı ama çok aşık olmalı bir aşk yaşarlardı mesela. İdolümüz sonunda fanlarının ve idollük kimliğinin onun için ne ifade ettiğine dair çok güzel şeyler öğrenmiş olarak müzik hayatına geri dönerdi, eski sevgilisi ile yaşadıklarından pek çok şey öğrenmiş bir halde artık ilişkilerinde ve sahnedeki duygularında çok açık olurdu. Ne bileyim ben sanki yarı yola gelmeden böyle bir hikaye hayal etmiştim istemsizce. İdol oğlumuzla da minik dedektif oğlumuz arasındaki bromance belki biraz daha ekran süresi bulsaydı çok keyifli olabilirdi ayrıca. Bir de avukat kızımızın babasının davası hikayemizde çok arkaplan olarak yer alıyordu, son bölümün ilk yarısında sadece yeniden yargılama için başvurmasını izledik. Öyle tercih etmişler ama bence o davayı da asıl davamızın arka planında ilerleyecek şekilde işleyebilirlerdi. Paralel bir şekilde dizinin sonunda o davanın da çözümlenmesini izleyebilirdik. Çözümlenmesini geçtim, bu izlediğimiz halinde olayın ne olduğunu bile öğrenemedik. Babasının bir cinayet ile suçlanıp, hapse atıldığını söyleyip durdu dizi bize sadece. Başka da hiçbir detay vermemeye yeminli gibi davrandı son ana kadar.

Hikayesini kendim yazmak istememin dışında çok çok sevdiğim bir yönü, yöntemi vardı dizinin. Herkes, her bir karakter, eninde sonunda iyiydi. Kötülük yapmış gibi görüneni de, kötü karakter olanı da, suçlusu da gıcığı da sinir bozanı aslında kötü insanlar değildi. Hikaye biterken bize bunu göstermiş olduğunu fark ettirdi dizi. Aslında hepsi insandı sadece ve kötülük yapmak için ya da kötü duygularla yapmamışlardı yaptıkları şeyleri. Sadece duygularını yaşayan, hayatın içinde savrulan, ayakta kalmaya yolunu bulmaya çalışan insanlardı. Her şeyin en sonunda her birinin yine de iyi insanlar olduğunu anlamış olmanın o ince sızısıyla baktım ben ekrana. Kızılacak kimse yoktu ortada. Cinayeti işleyen bile aslında bir kurbandı mesela. Şimdiye kadar izlediğim tüm kore dizilerinde kötü karakterlerin yine de bir şekilde kötü oldukları için kötülük yapmalarını tekrar tekrar izledikten sonra herkesin bu şekilde önümde belirmesi bana çok çok farklı geldi. Gözyaşlarımı akıttıktan sonra lezzetli bir bardak tertemiz su içmek gibi.

25 Aralık 2025 Perşembe

Dynamite Kiss {키스는 괜히 해서 ! } (2025)


Go Darim kızımız 30lu yaşlarına gelmiş ama hala iş arıyor, memuriyet sınavına hazırlanıyor, dershaneye devam ediyor. Bir yandan da yarı zamanlı işlerle harçlığını çıkarıyor. Mezun olduğundan beri bu şekilde devam ettiği için hayatı, artık herkesin küçümsemesine maruz kalıyor. Haliyle de bir hayatı yok gibi bir şey, tükenmiş bir halde iş bulmaya çalışıyor. Onu küçümseyenlerden biri olan kız kardeşi üstüne bir de onu düğününde eşinin akrabaları görmesin diye Go Darim'e birkaç günlük bir Jeju tatili hediye ediyor. Gururu kırılmış olsa da ailesi onu yüz karası olarak görse de Go Darim üzüntüsünü içine atıp, Jeju'ya gidiyor. Orada tesadüfen tanıştığı Gong Ji Hyeok ile birbirlerinden baya hoşlanıyorlar ama acil bir durum çıkınca Go Darim Seul'e geri dönmek zorunda kalıyor Gong Ji Hyeok'a haber veremeden. Uzun süre Seul'de Go Darim'i arayan ama bulamayan aşık Gong Ji Hyeok da sonunda karalar bağlamışken bir bakıyor, iş yerindeki yeni ekibinde işe başlayan evli ve çocuklu annelerden biri de Go Darim. Bir yandan şirket içi oyunlarla uğraşırken bir yandan da birbirleriyle uğraşmaya başlıyorlar. Gong Ji Hyeok yalan söyleyen Go Darim'e hayatı dar etmeye, Go Darim de ilk defa bulduğu işte tutunmaya çalışıyor.

Dynamite Kiss, orijinal adının çevirisiyle (키스는 괜히 해서 !) Öpüşmenin bir anlamı yok!, 12 Kasım'da başlayıp, 25 Aralık'ta biten ve yaklaşık birer saatlik 14 bölüm halinde SBS kanalında (ve Netflix'te) yayınlanan bir dizi. Konusunda çok da bir orijinallik yok. Bildiğimiz bir romcom konusu ve karakterlerine sahip. En başta çok eğlenceli ve keyifli başlayan bu bilindik hikaye, bölümler ilerledikçe yine bildiğimiz klişelere bel bağlayarak, absürt ne kadar durum varsa yaparak yol alıyor. Aslında makjang denilen bir türün özelliklerini de taşıyor dizimiz. Argo bir terim bu. Normalde bir tür soya fasülyesi ezmesine verilen isim. Neyse, bu türdeki dizilerde durumlar abartılır, abartmanın da ötesine geçilir hatta. Hani bizim yavrucaklar sezercikler ya da küçük emrahlar vardır ya, hah işte tam o filmlerin tarzında gelişir olaylar. Burada da durumumuz, romantik bir hikayenin alabildiğine absürt olması gibi bir şey yani. Zekice durumlarla komedi yaratılmaz da bu tür dizilerde, salak saçma şeyler olur, komedi diye bunlar önümüze sunulur.

Dynamite Kiss de bu tür bir dizi işte. Öyle değilmiş gibi başlıyor, özellikle Go Darim'in pek bilinmeyen bir üniversiteden mezun olmasından ötürü iş bulamıyor oluşunun, hayatta yaşıtlarının geldiği ve geçtiği aşamalara gelememiş olmasından dolayı bir çeşit "yaşamıyor" olma durumunun, etrafındakiler onu üzüyor olsa da o onları üzmemek için sorun yokmuş gibi davranmasının anlatıldığı kısımlar oldukça derinlikliydi mesela. Ya da Jeju adasındaki kısımlarda hikaye tamamen bambaşka bir diziymiş gibiydi. Hem başrollerin kimyası müthişti orada, hem de hikayenin anlatılışı - bir nebze de olsa - dizinin sonraki kısımlarından daha iyiydi. Yine tabiki saçmaydı her şey, klişeydi ve cringelikten utanmamıza sebep oluyordu ama dizinin sonraki bölümlerde geleceği kıvam kadar saçma değildi. İdare edilebilirdi.

Dizinin bu kadar saçma salak olmasına ve bu türdeki çerezlikler arasında gerçekten kötü bir yere sahip olmasına rağmen bu kadar izlenmesinin sebebi ise çok iyi bir zamana denk gelmiş olması. Bu dizinin yayınlandığı dönemde kdrama sahnesinde hiç bu türden bir dizi yoktu izlenecek. Daha farklı işlerin, maceraların aksiyonların gerilimlerin ve deneysel şeylerin olduğu bir zamanda güneşli bir hava gibi ortaya çıkınca haliyle bu türün izleyicisini kaptı. Üstüne bir de bu türü ve kdramaları pek bilmeyen dünya çapındaki netflix izleyicisinin önüne düştü. Çünkü tam da kdramaların ve kmovie'lerin artan popülerliğinin ortasında yayınlandı netflixte. Haliyle sahneyi boş bulup, hiç reklam yapmadan, hiç çaba sarf etmeden ve dahası hiçbir şey de vaat etmeden izleyiciyi toplamış oldu.

Çünkü cidden normal şartlarda kimsenin izlemeye devam etmeyeceği kadar kötü. Aşırı da gömülecek kadar değil elbette, dediğim gibi çok iyi başlayan, iyi düşünülmüş konulara ve temalara da sahip bir hikaye bu. Ama hepsini, absürt ve komedik olacağım diye hoplaya hoplaya geçiştiriyor. Geçiştirmese de ciddiye alamıyorsunuz pek. Tüm bu olan bitenin içinde bu karakter ya da bu hikaye arc'ı beni o kadar da etkilemedi oluyorsunuz izlerken. Gerçi hakkını yemeyeyim, pek sevimli, böyle pıtırcık gibi bir şey izliyoruz. Dizi hakikaten sevimli, salak dediğim de bu sevimlilikleri bir yandan da. Hani kendisini ciddiye de almıyor zaten, ne olduğunu çok iyi bilip, ona göre devam ediyor.
Ama mesela şu Anne GG ekibindeki 4 kadının iş yerinde o projelerde yaptıklarını, işte tutunmaya çalışmalarını, yaşadıkları o zorlukları birlikte aşmalarını izlediğimiz bir dizi çok da mükemmel olurmuş. Yani odak noktası iki başrolün aşkları olmayan, bu ekibin asıl hikaye olduğu ve tek tek o karakterlerin gelişimlerini hikayelerini izlediğimiz bir dizi olsaymış dedim hep onların sahnelerini izlerken. Tamam yine Jeju'da tanışsınlar o ikisi, bir şeyler olsun falan ama bu mesela Go Darim karakterinin başlangıcı olsun. Diğer annelerin de o tür bir başlangıç kısmı olur mesela, sonra hepsini şirkette o ekipte toplanmış buluruz. Şirket entrikaları da aynı olabilir, ekip yine Ji Hyeok'u süründürmek için kurulmuş olur ama yaşadıkları tüm şeylerle Ji Hyeok'u da geliştirirler. Bu arada aşk dörtgeninin diğer iki ucu da dörtgen oluşturmak için değil de ekibe destek için hikayede yer alırlar ve kendi eğlenceli, cesaretli, iyileştirici aşk hikayelerine sahip olurlar. Bakın iki satırda burada dizinin kendisinden daha işe yarar bir hikaye çıkardım bile ben. Onlar yapmamış.


Yapmadıkları şeyler içinde karakterlerin değerini bilmek de var işte. Mesela izlediğim en kayda değer anne rollerinden birine rastlamış olmama rağmen hepi topu toplasak yarım saati geçmeyen bir ekran süresine sahipti Go Darim'in annesi. Ya da Gong Ji Hyeok'un kankası olan karakterin de ona hayat veren oyuncunun havası ve yeteneğiyle çok iyi olmasına rağmen aşırı yan rolde kalmasına anlam veremedim. Mesela yine bir hikayenin kötüsü ve onu canlandıran oyuncusu, başrolden çok daha iyiydi. Gong Ji Hyeok'un ablasını canlandıran Jung Ga Hee hem çok iyi ve doğal oynuyordu, hem de karakter başrollerden daha derinlikli yazılmıştı. Olmazsa olmaz aşk dörtgenimizin bir ucu olan Yoo Ha Yeong karakteri de belki bu türde yazılmış karakterler arasında en taze, en nitelikli ve ilginç olandı ve evet o da başrollerden çok çok daha iyiydi.
Kötü demesem de başrol karakterler iyi değildi şimdi ne yalan söyleyeyim. Bu tür bir hikayede aslında çok da takılması gereken bir konu değil bu biliyorum çünkü zaten toptan dizi saçma. Ama özellikle bu iki oyuncudan insan böylesi saçma ve salak bir ortamda bile iyi bir şeyler bekliyor. Başrol kızımızı canlandıran Ahn Eun Jin'i ilk izleyişimdi bu benim ama iki sene önce ortalığı yıkan My Dearest'te herkesi gönlüne ve sektöre taht kurmuş olması gerekiyor sanırım. Öyle olunca ondan bu ilk izlenimimin güzel olmasını bekliyordum. Çok sinir bozucu ve niteliksiz yazılmış bir karakter canlandırdı maalesef ilk birkaç bölümden sonra.

Bir diğer sinir bozucu karakter de aşk üçgenimizin diğer ucu olan fotoğrafçı boy-next-door'du. Karakteri canlandıran Kim Mu Jun'u ilk defa gördüm, önceki işlerine bakarsak Ahn Eun Jin ile paket olarak satılıyor gibi görünüyor. Burada bu ilk görüşümde vay be dedim ne kadar yakışıklı bir çocuğumuz. Belki de buradaki styling'inden olabilir. Neyse, bölümler ilerledi, hep beraber dedik ki lütfen, lütfen o klişe hale sokmayın bu karakteri. Yapmayın bunu ya. Ama yaptılar. İzlemesi eziyete dönüştü. Oysa Yoo Hae Yeong karakterinin sevgisiyle yaralarını sarabilir, yine sevmeyi öğrenebilirdi. Başrole aşık etmenin, iki başrolün arasına girmeye çalışmanın hikaye açısından da hiçbir anlamı yoktu, hiçbir heyecan unsuru da yoktu. İki başrol arasında zaten yeteri kadar sorun vardı. Bu karakteri tamamen destekçi ve herkesin kalbini kazanan, sevgi dolu ama onu ve oğlunu terk eden eşinin yarasıyla harap olmuş bir adam olarak çizebilirlerdi. Ellerindeki şansı mahvettiler.
Diğer başrolü canlandıran Jang Gi Yong'u ise minik rollerini saymazsak bu 3.izleyişimdi. Diziyi izlerken çok eğlenceli ve kalplere giren bir karakter canlandırıyor. Yani yine kadın bir senaristin kadın karakterleri güçlü de gösteriyorum ayağına sonradan çok sallamayıp, hayallerimizin asla gerçek olmayacak erkek karakterini yaratıp, onu bize izlettirip lanet olası gerçek hayatlarımıza lanet etmemizi sağlamasını izlemiş olduk. Jang Gi Yong'u tip olarak zerre beğenmiyorum mesela ama diziyi izlerken karakterin kendisine ister istemez tav oluyorsunuz. Ayrıca bu tür bir rolde de olsa da kendisini tam anlamıyla komedi yapabiliyor gördüğüm için mutlu oldum. Daha önce hep soğuk-mesafeli-ama içi sevgi dolu yakışıklı adam rollerinde izlediğim için buradaki hali çok eğlendirdi.
Sonuç olarak dediğim gibi bu bir absürt romcomdu. Bir dolu ciddi konu barındırmasına rağmen kendini salak yapan, bu salaklığının da farkında olup çok da iddialı olmamaya çalışan, hem yer alan oyuncuların kolaylıkla çekip işlerine devam ettiği hem de izleyenlerin keyifli birkaç akşam geçirmesini sağlayan ve zamanlama açısından çok aşırı şanslı, çerezlik çıtırlık bir dizi.

Previously on Neverland : March Drizzles

 Yağmurlarla sonlanan bir Mart oldu. Bir de oturup, kendimi, kafamı dinlediğim. Belirli tarihleri beklediğim. Acele etmediğim. Hiçbir yere k...