20 Şubat 2026 Cuma

Agatha Christie's Seven Dials (2026) - 3 Bölümlük Mini Dizi


 1925 yılında, Britanyamız'ın yine sevimli bir malikanesinde bir partideyiz. Lady Caterham ve kızı Lady Eileen'in büyük ama eski evindeki bu partide, önemli ticaret insanları ve dışişlerinin tüm bürokratları varken biri ölü bulunuyor. Dışişleri çalışan Gerry Wade'in ölümü kayıtlara çok uyku ilacı içip, yanlışlıkla zehirlenme olarak geçse de genç Lady Eileen, bu neredeyse evleneceği adamın ölümünün hiçbir türlü kaza olamayacağını biliyor. Başlıyor ipuçlarını kovalamaya. Genç bir lady olarak ondan beklenen davranışların dışında şeyler yapan Bundle'in (Eileen'in dizide herkes tarafından söylenen lakabı bu) bu tehlikeli serüvende yolu soruşturmayı yürüten Scotland Yard dedektifi Battle ile de kesişiyor. Gerry Wade'in ölümünün peşinde Bundle'le birlikte biz de başlıyoruz 1920 model arabalarda hız yapmaya, trenlerde koşturmaya ve mum ışığıyla aydınlatılan şatolarda gece vakti hırsız kovalamaya.

Agatha Christie'nin 1929'da "Seven Dials Mystery" adıyla yayınlanan kitabından uyarlanan mini dizi 15 Ocak'ta Netflix'te yayınlandı. Uyarlanan diyorum ama aslında ne kadar uyarlama denilebilir buna bilemedim. Yani "uyarlama" kelimesi sinema tv sektöründe tam olarak neyi ifade ediyor, ona göre konuşmak lazım.

Christie'nin bu hikayesinden haberim yoktu dizinin tanıtım haberlerini görene kadar. Zaten Neverland'de de daha önce, yıllar önce, bahsetmiştim pek de ilgimi çekmesine rağmen hemen hemen hiç okumadığımdan Christie'yi.

Çok fazla okudum dersem yalan olur bu noktada, çünkü her ne kadar çok merak etsem de Poirot hikayelerini, Christie'nin kendisi ve yaşamı beni oldum olası daha çok etkilemiş, daha çok cezbetmiştir. İlk defa gazetenin verdiği bir çizgi roman ile tanımıştım Agatha Christie'yi. On Küçük Zenci hikayesinin çizgi romanı. Kafası Antik Mısır, Eski Yunan, Sümer, Babil hayalleriyle, dolaplarda bulduğu eski dergilerdeki hayalet hikayeleriyle ve Maltepe Pazarı'ndan eve bir şekilde ulaşmış bilim dergilerinin eski sayılarındaki hiç bilmediği bilim alanlarının, çalışmalarının ışıltılarıyla dolu bir çocuk olarak o dedektif hikayesindense yazan teyzenin 85 yıla yayılan hayatı daha ilgi çekiciydi. En çok yapmak istediğim iki - hatta üç - şeyi yapıyor (yapmış) ve dibine kadar yaşıyordu bu beyaz saçlı teyze. Arkeolojik kazılarda dört dönmüş, hikayeler yazmış (ve kitapları çılgınca satıyor) ve seyahat edip durmuştu. Aman yarabbi ne müthiş bir hayattı benim için o zaman. Tabi bu elementleri dışında bir dolu kötülüğü de vardı, babasını küçükken kaybetmişti Agatha, iki dünya savaşı yaşamış ve cepheden gelen yaralı askerlerle ilgilenmişti, 36 yaşındayken kocası başka bir kadına aşık olduğu için onu terk etmişti. Ama yine de hiçbir zaman her şey tam anlamıyla kötü gitmemişti onun için. 40 yaşındayken arkeolog Max Mallowan ile evlenmiş ve o dönemde, arkeolojinin çılgın çağında o en deli höyükleri görme şansı olmuştu (Max Mallowan isminin arkeoloji veya tarihle ilgilenen biri için neler ifade ettiğini tahmin edin.). Bir de dışarıdan bakınca çok gizemli, heyecanlı, maceralı görünüyordu hayatı. Bir kere 10 günlüğüne İngiltere'de, evinin oralarda ortadan kayboluşu hikayesi, bir de İstanbul'da Pera Palas'ta kaldı mı kalmadı mı gizemi vardı. Dedim ya, en az yazdığı dedektiflik hikayeleri kadar ilginçti Agatha teyzenin hayatı.
2017'de "Agatha Christie'den Doğu Ekspresinde Cinayet"i anlatırkan tam olarak böyle yazmışım. Styles'taki Esrarengiz Vaka ve On Küçük Zenci ile birlikte böylece bu yaşıma kadar sadece üç Christie kitabı okumuş oluyorum. Uyarlamalarından da 2017 yapımı "Murder on The Orient Express"'i, 2023 yapımı "A Haunting in Venice"i ve 2022 yapımı "Death on The Nile"ı izledim. Hem konuları bu kadar ilgimi çeken, hem de kolayca tüketilebilip, keyifle eğlendiren hikayeler olmasına rağmen yine de bu kadar az okumuş-görmüş olmam çok ilginç.

Neyse. Bu seferki uyarlamamıza gelelim. Prodüksiyonun 1920ler için seçtiği bu sarımsı, bej, tozlu renk paleti insanın üzerinde sanki bir dedektiflik ya da cinayet gizemi hikayesi değil de üzgün bir dram izliyormuş hissi uyandırıyor. Bu yüzden hikayenin eğlenceli olduğu ya da komiklik yaptığı durumlarda - ki aslında çoğunluğu böyle - izlediğimiz şey ile anlatılan şeyin uyumsuzluğun beynimiz hiçbir şeyi olması gereken biçimde algılayamıyor. Karakterlerimizin hiçbir yaşanan duruma ait duyguyu doğru iletememesi de hiçbir konunun üzerinde duramamamıza sebep oluyor. Haliyle hikayeye dahil olamıyoruz. Ama bunun sorumlusunun tam olarak oyuncular olmadığını da düşünüyorum. Sanki kamera arkasındaki ekip ve oyuncular aslında güzel bir şeyler çekmişler de, görüntüleri verdikleri yerdeki düzenleme ekibi içine etmiş gibi. Hadi basalım sarı bej filtreyi ohh mis, demişler. Bir de bol bol kesmişler görüntüleri gibi, çoğu sahnede sanki o sahnede olan şeylere dair başka sahneler varmış gibi referanslar hissediyoruz ama aslında öyle şeylerin olmadığını fark ettiğimizde hikayede oluşan boşlukları neyle dolduracağımızı bilemiyoruz.

Yukarıda da dedim ya uyarlama denilebilir mi buna diye, hah işte o durumun sebebi de şöyle: İzlerken çoğu yerde, hatta hemen hemen her yerinde hikayenin hımm bunu Christie böyle yazmamıştır dedim. Bu kesin böyle değildir kitapta ya da orijinalinde böyle bir şey olmamıştır, bu şekilde olmamıştır derken buldum kendimi. İzlemeden önce hikaye hakkında hiçbir fikrim olmamasına rağmen böyle düşünebilmem büyük oranda geçtiği dönemin tarihine ve Christie'nin hikayelerine aşina olmaktan kaynaklanıyor ama tabi iki kitabını okumakla hocası mı oldum, yok. Demem o ki, izlerken bu kadar şüphelere düşmem sebepsiz değilmiş. Açıp kitabın içeriğine şöyle bir bakınca bile hikayenin ve neredeyse tümden değişmiş olduğunu gördüm. Bence kötü yönde bir değişiklik değildi açıkçası. Bu haliyle karakterler de daha ilginç olmuş bence. Mesela ana karakterimiz Bundle'ın kitaplarda tarif edildiğinin aksine görüntüde bir genç kadın olması en başta tuhafıma gitse de sonra çok takdir ettim. Ya da kitaptakinden farklı olarak Bundle'ın annesiyle birlikte yer alıyor olması, eh tabi bu annenin bir de Helena Bonham Carter olması çok keyifli bir durumdu.


Yine de bu noktada sevgili Helenamız için şunu da demeden geçemeyeceğim. Gençliğinde oynadığı hiçbir filmi, diziyi doğru düzgün izlemedim ama sanki 50'sinden sonra nerede görünse hep kendisi gibi görünüyor. Yani artık rol yapmıyor, düpedüz kameraların karşısına kendi saçı başı makyajıyla çıkıp, yazılan replikleri sanki yazılmış gibi değil de onun içinden öyle gelmiş gibi söylüyor. Bir yandan aşırı doğal görünüyor, karşımda kurgu bir hikaye izlediğimi unutuveriyorum. Sanki gerçekten ekranda o karakter varmış gibi oluyor. Ama işte dediğim gibi, bu karakter artık o yazılan karakter değil de Helena Bonham Carter olmuş oluyor. Bir de aynı durumdaki Martin Freeman var tabi. Sherlock'taki Watson olduğundan beri adam nereden kafasını uzatsa aynı insan. Aynı duruş, aynı bakış, aynı konuşma. Bilmiyorum belki de ben kendisini o kadar fazla yerde izlemediğim için, kişisel izleme tercihlerimin türü ve konuları belirli olduğundan böyle görüyorumdur.


Bir şaşırdığım - yukarıda da bir çıt bahsettiğim - konu da ana karakterimiz Bundle'ı oynayan ve burada ilk defa gördüğüm Mia McKenna-Bruce. Biraz yüzeysel gibi geleceğim şimdi düşündüklerimi yazınca ama sonuçta öyle düşündüm. Mia kızımız ilk bakışta insana hiç de öyle dikkat çekici gelmiyor, yani sinema-tv dünyası için insanın ilk tepkisi bu olur ya ister istemez, karşımızda beliren insanların bir şeyleriyle dikkatleri toplayabilmesini bekleriz. Mia'nın ilk intibası 12 yaşında dümdüz ve her şeye karışan bir çocuk olması. Halbuki hikayemizdeki Bundle karakteri herkesin aklına ve cevvalliğine hayran olduğu, her daim harekete geçip, fiziksel pek çok şeyi gözünü kırpmadan gerçekleştiren, ayrıca da dikkat çekici bir genç hanım olarak sunuluyor. O yüzden ilk sahnelerde, ilk bölümün ilk yarısında falan gözümün gördüğü ile hikayenin sunduğu arasında beynim gidip geldi. Ama sonra izledikçe bu şekilde bir seçim yapılmış olması çok hoşuma gitti. Çünkü Mia McKenna-Bruce, alabildiğine normal, doğal ve hepimiz gibi bir kız olarak görünüyordu. Ve bu haliyle tüm o maceraların ortasına bodoslama dalıyordu. Minicikti, parıltısızdı ama kendinden emindi, gözüpekti ve parladığına inanıyordu. Çok hoşuma gitti.




Bu iki başrolümüz dışındaki diğer karakterlerin hemen hepsi bildiğimiz ve klişe Agatha Christie karakterleri. O yüzden onlara hayat veren oyuncular sadece temiz birer iş yapmakla kalmış, üstüne koyabilecekleri pek bir şeyler yok haliyle.

Christie'nin bu hikayesi yayınlandığı dönemde oldukça kötü eleştiriler almış. Nette biraz araştırınca direkt bu ifadelerle karşılaşıyorsunuz. Kitaptan oldukça uzaklaşılmış ve çoğu şey değiştirilmiş olsa da, dizinin hikayesinde de o zamanlar kitabın eleştirildiği şeyler yine karşımıza çıkıyor. Mesela bu Seven Dials meselesi. Tamamen amaçsız ve karikatürize bir rol oynuyor bu topluluk hikayede. Hani elinde çok iyi bir malzeme varmış da tüm olay aslında oymuş gibi başlayıp, hiç kullanmıyor o malzemeyi. Saçma bir parodi olarak kalıyor gizli topluluk da, seven dials konusu da.

İzlerken insanı sıksa da, kendi adıma umut verici ve keşke şöyle olsaydı diye heyecanla umut ettiğim bir dizi oldu bu. Başından sonuna lütfen iyi olsun lütfen iyi olsun diye umut ederek devam ettim izlemeye çünkü böyle bir hikayenin ve kadronun gerçekten iyi olup, işe yaramasına ve tutmasına ihtiyacım vardı. Son kısmında devam edeceklermiş gibi bitirmeleri de çeken ve hazırlayan ekibin de bunu umduklarının göstergesi. Ama işte, dedim ya, sanki en son görüntüleri düzenleyen odadaki birileri her şeyin içine etmiş gibi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Agatha Christie's Seven Dials (2026) - 3 Bölümlük Mini Dizi

 1925 yılında, Britanyamız'ın yine sevimli bir malikanesinde bir partideyiz. Lady Caterham ve kızı Lady Eileen'in büyük ama eski evi...