Xena ile Mitoloji Saati etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Xena ile Mitoloji Saati etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mart 2026 Cuma

Xena ile Mitoloji Saati 8 : Xena:TWP 104 - Cradle of Hope


 Xena ve Gabrielle, geçen bölüm Gabrielle'in masumiyetiyle ilgili sınavlardan geçmelerinin üzerine bu bölümde de nehir kenarında bir beşik içinde bebek buluyorlar. Bu bebeğin annesi babasını bulalım diye nehrin ilerisindeki köye doğru çıktıkları yolda da bir grup köylünün asarak öldürmeye çalıştığı bir kadını kurtarıyorlar. Bu kadının adı da Pandora çıkmıyor mu? Yok ama o meşhur olanı değil, onun torunu. Çantasında da meşhur kutuyu taşıyor. Kahramanlarımız ellerinde bir bebek ve yanlarında da içinde insanlığın son umudu kalan kutusuyla Pandora ile bir hana girip, süt istiyorlar. Ama absürdlükler burada da bitmiyor. Ulan biz bu bebeği bir sepet içinde nehirde bulduk, anası babası bunu istiyor olsaydı zaten bebeğin o sepette ne işi vardı da biz şimdi gerisin geri onlara teslim etmeye çalışıyoruz diye düşünmeyen kahramanlarımız bir de bebeği almaya gelen kralın askerleri ile dövüşürken de kralın danışmanı Pandora'nın kutusunu alıp kaçmıyor mu? Bitmedi. Kehanete göre bu bebek kralın tahtını ele geçirecekmiş de, o sebeple kralın danışmanı veriyor gazı krala biz bulalım bunu diye. Bu arada kutu, üstündeki kilit torun Pandora tarafından sıfırlanmadıkça kendi kendine açılıyor diye kahramanlarımız geceyarısından önce kutuyu da kurtarmak zorunda kalmıyor mu? Bölümün yazarı Terence Winter büyük ihtimalle bir yerleri açık yattığı bir gecenin sabahında yazmış bu senaryoyu. Başka açıklaması yok.



25 Eylül 1995'te yayınlanan bu birinci sezonun 4.bölümünün konusunu anlatışımdan anlayabileceğiniz gibi hiç sevmiyorum. Yani benim için izlemesi en eziyet bölümlerden biridir herhalde. Çünkü sadece yapay zeka ile yazdırılmış gibi duran senaryosundan da değil bu duygularım. En ucuz ve çiğ duran bölümlerden de biri çünkü. Her şey ve herkes sanki okul müsameresinde hazırlanan bir sahnede yer alıyormuş gibi.  Hareketlerde de bir mantık yok, senaryoda da bir mantık yok. Aralarda bir şeylerin devamı olması gerekiyormuş, sanki çekilmiş de o kısım sonra kesilmiş gibi falan böyle çok ilginç bir çalışma olmuş bu bölüm. Hayır bir de neredeyse yıllar boyunca her bir bölümün başında gösterilecek olan jenerikte yer alan sahnelerin hemen hepsi bu bölümden. O da ilginç.

Xena, saraydaki Quarter Moon Festivali'nde egzotik dansçı olarak dans ediyor

İşte bahsettiğim duvar resmi

Bölümün sanatsal olarak yaptığı tercihler de kafa karıştırıcı bir yandan. Normalde Xena evrenimizi evet fantastik bir yerde konumlandırıyoruz ama genel hatlarıyla bir Antik Yunan-Roma, milattan önce birinci binle milattan sonra birinci bin arasında bir hava veriyor normalde. Diğer kültürlere girilen özel bölümler de var evet ama onların zaten ne olduğu belli. Bu bölümde bir sepete konulan bebek hikayesiyle başlıyoruz ki çoğumuzun Tevrat'tan bildiği bu hikayenin Mezopotamya kültürlerinde çok daha erken dönemlerde yazılanları da var. Neyse hemen ardından Yunan mitolojisindeki Pandora ile çarpışıyoruz. Mücadelenin geçtiği han ve kralla danışmanı ve onların masaları döşekleri falan hep Ortaçağ Avrupası vibe'ı veriyor. Sonra bir bakıyoruz kralın sarayında öyle orta bir yerde duvarda yarısı dökülmüş bir duvar resmi var, kralın ölen kraliçesi. Kral ona bakıp bakıp üzülüyor, sanki 19.yy.da şatosunda eski karısının tablosuna bakan bir dük gibi. Bu arada o duvar resmi tam olarak yüzyıllar sonra arkeologların Minos ya da Miken saraylarında buldukları gibi duruyor, hani yeni yapılmış gibi değil de yüzyıllar sonra yarısı dökülmüş de diğer yarısını da İngilizler Fransızlar mala ile söküp parça parça müzelerine götürmüşler gibi. Bu kahkaha attıran görüntüyü geçsek bu sefer de Xena'nın saraydaki kızlarla bir dans gösterisi var, hepsi sanki 10.-11.yüzyıllarda bir Arap sarayında meşk ediyor gibi. Ya da Binbir Gece Masalları'ndan bir sahne gibi. Müzik de öyle, danslar da. Hatta kıyafetler de. Hele son kısımda Xena ile Gabrielle'in bebeği birbirlerine fırlatarak kötü adamlarla dövüşmesi akıllara zarar ziyan. Bu senaryoyu yazan Terence Winter, 5 yıl sonrasında efsane dizi Sopranos'ta da tam 25 bölümde yazarlık yapmış. İnanılır gibi değil.

Bebeği ortaya koyup sepeti onun etrafında sıfıra sıfır örmüşler gibi yapmayı nasıl başarmış olabilirler

Neyse bölümün bize tarih ve mitolojiden neler kattığına bakalım. Bahsettiğim gibi elimizdeki ilk hikaye sepet içinde nehre bırakılan bir bebek. Ve bir kehanetin bir kralın tahtını ele geçirecek bu bebekten bahsetmesi üzerine.

Bu tür hikayeler mitolojide ve tarihte genelde daha mütevazi geçmişlere sahip kralların, sonradan krallıklarını daha meşru göstermek için anlatılagelen ve bu kişilikleri daha efsanevi bir temele oturtmak için oluşturulan bir anlatı şekli. Pek çok kahramanın hikayesinde rastlayabiliyoruz bu yüzden.

Bu bronz kafa Sargon'un da
olabilir onun oğlu Naram-sin'in
de olabilir

En erken rastladığımız bu şekildeki hikaye Akkad kralı Sargon'unki. Kendisinin M.Ö.3.binyılda yaşadığını biliyoruz ancak M.Ö.7.yüzyıla ait bir metinde kendi ağzından doğumuna dair şöyle diyor mesela: "Annem baş rahibeydi, babamı tanımadım. (...) Baş rahibe annem beni gizlice doğurdu. Beni sazdan bir sepete koydu, kapağını ziftle kapattı. Beni nehre attı, nehir üzerime yükseldi. Nehir beni yukarı taşıdı ve su çeken Akki'ye götürdü. Su çeken Akki beni oğlu olarak aldı ve büyüttü. Su çeken Akki beni bahçıvanı olarak atadı." Bahçıvanlıktan sonra talihi yaver giden Sargon kral oluyor haliyle.

Sonra benzer bir hikayeye Hindu destanı Mahabharata'da rastlıyoruz. Karna isimli kahramanımızın doğumu da benzer bir şekilde oluyor. Efsaneye göre, Yadava hanedanından Şurasena adında bir kral ve onun Pritha (sonradan Kunti) adında güzel bir genç kızı var. Durvasa adında bir rishi (Vedik bilgin ve kahin), kralı ziyaret ediyor ve sarayda misafir olarak ağırlanıyor. Şurasena, Pritha'dan Durvasa'nın konaklamasının rahat geçmesini sağlamasını istiyor. Ayrılırken, konaklamasından ve Pritha'nın özenli hizmetlerinden memnun kalan Durvasa, ona teşekkür babında Siddha mantrasını vererek, dilediği zaman herhangi bir tanrıdan kendisine bir çocuk vermesini isteyebileceğini söylüyor.

Kahramanımız Karna manyak savaşıyor temalı heykel Rajastan'dan

Genç (ve haliyle tüm bu yaptıklarından yarımakıllı olduğuna kanaat getirdiğim) Pritha meraklanıyor, mantranın gerçekten işe yarayıp yaramayacağını görmek için bir sabah güneş doğarken, kendisine bir oğul vermesi için herhangi bir ilahi Tanrı varlığını çağırabileceği mantrayı başlatıyor. Güneş tanrısı Surya'yı çağırıyor. O da hoop gelip, al sana bir oğlan diyor. Pritha kafası karışmış ve utanmış hissediyor, herkesin ne düşüneceğinden ve ailesini nasıl utandıracağından endişeleniyor. O zamanlar, Vedik uygarlığına göre, bir kız evlenmeden önce çocuk doğurursa, evlenme olasılığı daha düşük olurmuş diye bu yarımakıllı, yeni doğan bebeği yastıklı bir sepete koyup, sarayın yanındaki küçük Aşvanadi nehrine bırakıyor.

Sepet yüze yüze Charmanwati nehrine ulaşıyor ve nehir onu Yamuna Nehri'ne taşıyor. Oradan da ver elini Ganj Nehri'ne ve oradan da Anga krallığına (antik Bengal) ulaşıyor. Orada, bir arabacının karısı olan Radha tarafından bulunuyor ve Radha, bebek Karna'yı kocası Adhiratha Nandana'ya götürüyor. Hemen evlat edinip, ona Vasushena adını veriyorlar. Kendi oğulları gibi büyütüyorlar. Büyürken, evlat edinen ebeveynleri Karna'ya onu bulduklarını ve evlat edindiklerini anlatıyorlar gereksiz bir şekilde. Bu bilgi Karna'yı etkiliyor, terk edildiği için utanıyor ve bu, destan boyunca öz kimlik duygusunu şekillendiren bir tema oluyor.

The Infant Oedipus Revived by the Shepherd Phorbas, Antoine Denis Chaudet, 1810-1818, The Louvre

Bir başka sepetle nehre bırakılan bebek hikayesi değil ama bu bölümümüzdeki gibi bir krala bildirilen bir kehanete göre öldürülmeye çalışılan bir bebeği içeren hikayemiz ise Oedipus'un hikayesi. Xena ile Mitoloji Saati 5 : Xena:TWP 101 - Sins of the Past'ta bahsetmiştik Oedipus'tan.

Oedipus, Tebai kralı ve kraliçesi Laius ve Jocasta'nın oğlu. Bir süredir çocuk sahibi olamayan Laius, Delfi'deki Apollon Kahinine danışıyor. Kahin, Laius'un doğacak herhangi bir oğlunun onu öldüreceğini söylüyor. Bu kehanetin gerçekleşmesini önlemek amacıyla, Jocasta gerçekten bir oğul doğurduğunda, Laius oğlunun ayak bileklerini deldirip birbirine bağlıyor bebek emekleyemesin diye; Jocasta daha sonra çocuğu yakındaki dağda terk etmesi için bir hizmetçiye veriyor. Ancak, Laius'un istediği gibi çocuğu soğuktan ölmeye bırakmak yerine, hizmetçi bebeği Korintli bir çobana veriyor, o da çocuğu başka bir çobana veriyor. Bebek Oedipus, sonunda kendi çocukları olmadığı için Korint kralı ve kraliçesi Polybus ve Merope tarafından evlat ediniliyor. Küçük Oedipus'a, ayak ve bileklerindeki yaralardan kaynaklanan şişlikten dolayı "şişmiş ayak" anlamına gelen bu isim veriliyor haliyle.

Yıllar sonra, sarhoş bir adam Oedipus'a, kral ve kraliçenin biyolojik oğulları olmadığını söylüyor. Oedipus bu haberi ebeveynlerine (Korint kralı ve kraliçesine) söylediğinde onlar bunu reddediyorlar. Oedipus da diğer herkes gibi soluğu Delphi'deki kahinde alıyor. Kahin ona babasını öldürüp annesiyle evlenmeye mahkum olduğunu söylüyor. Her zamanki gibi detay vermeyen kahin manyaklığı. Gerisi de zaten bildiğimiz o trajik hikaye.

The Finding of Moses, Lawrence-Tadema Alma, 1904, Sotheby’s

En bilindik ve popüler olanı ise bu nehre bırakılan sepetteki bebek hikayelerinin Musa peygamberinki herhalde. Zamanın - ki tam olarak bir tarihe oturtulamasa da popüler kültür genellikle M.Ö.1500-1200 arasına konumlandırıyor - Mısır'ında firavun, nüfusları artan Yahudiler başımıza bela olmasın diyerek ne yapayım ne yapayım diye düşünüp, çözümü haydi tüm yeni doğan erkek çocuklarını öldürelim diyerek buluyor. Bunun üzerine Kuran'da şu türden bir şeyler anlatılıyor (diğer kitaplarda ufak tefek farklılıklarla): Annesi Jochebed'e Tanrı tarafından Musa'yı bir tabuta (çeviride kayboluyoruz aldırmayın, sepet işte) koyup, Nil sularına atması emredilir ve böylece onu tamamen Tanrı'nın korumasına bırakır. Firavunun kızı değil, karısı Asiya, Musa'yı Nil sularında yüzerken bulur. Çocuk sahibi olmadıkları için firavunu onu oğulları olarak tutmaya ikna eder.

Buraya kadar öğrendiklerimize bakarsak ortada bir bebeği korumak için sepete koyup, nehre bırakma hikayesi var ama tam olarak hangi noktada başlamış da diğerleri o hikayeyi tekrar edip durmuş belli değil. Neyse.

Dizideki torun Pandora'mız

Bölümdeki bir başka hikayemiz ise Pandora'nın ve kutusunun hikayesi. Bu konuda söylenecek çok şey var ama hem olabildiğince özetlemeye hem de açıklayarak gitmeye çalışacağım.

Hesiod'un yazdığına göre olay şuradan çıkıyor: Prometheus, ateşi tanrılardan çalıp, insanlara hediye ettikten sonra Zeus da gıcık oluyor insanlara, diyor ki diğer tanrılara gelin biz bunların başına bir bela çıkaralım. Bela diye gördüğü de bir kadın yaratmak. Tüm Olimpos tanrıları bir şeyler atıyor karışıma ve topraktan bir kadın yapıveriyorlar genç cadı Sabrina'nın undan erkek yapması gibi. Bu kadını da kendilerinden ateşi çalan Prometheus'un kardeşi Epimetheus'a eş olarak gönderiyorlar. Bu bizim Pandora oluyor tabi, Zeus da Pandora'nın yanına iyice olayları karıştırmak için bir pithos veriyor. Ağzı kapalı bir küp diyelim biz buna. Antik zamanlarda yiyecek içecek koyulan hani alt kısımda dar, ortası geniş, pişmiş topraktan çanak çömlek yani. Bu pithosun içinde de tüm kötülükler var. Pandora da tabiki kadın olduğu ve kadınlar da pek meraklı olduğu için (Antik Yunan erkek dünyasına gözlerimi nasıl devirdiğimi gösteremiyorum size) açıyor çömleğin ağzını ve içindeki tüm kötülükler belalar kaçıveriyor. Dünya artık tüm o kötülüklerle bugünkü bildiğimiz haline gelmiş oluyor yani. Pandora son anda kapağı kapatmayı başardığında içeride bir tek umut kalmış oluyor ve bu yüzden de o zamanda beri deniyor ki insanlar ne olursa olsun hep umuda sahip olacak. 

Pithos dediğimiz şey bu çocuklar, hiç öyle kutu değil yani

Bu hikayede ilk duyduğumdan beri benim aklıma yatmayan bir şey var (sanki her yeri aklıma yatarmış gibi). Çömleğin içinde tüm kötülükler varsa nasıl da umut orada oluyor? Umut kötülüklerden değil ki orada ne işi var? Ya da bu konuda da tıpkı "kutu" konusunda olduğu gibi bir çeviri hatası ile mi karşı karşıyayız? Yüzyıllardır aslında kötülükler diye yazmıyor da dünyanın tüm duyguları falan mı diyordu da yine işgüzar bir Hollandalı çeviri yaparken salladı? Çünkü 16.yüzyılda Rotterdamlı Erasmus abimiz ki kendisi tam olarak tahmin ettiğiniz sisteme adını veren kişi, Hesiod'un Pandora ile ilgili hikayesinin bu kısmını Latince'den çevirirken Yunanca pithos'u hımm bu pyxis'e benziyor diyerek alın size kutu diye yazmak istemiş ve sonra okuyan Avrupalı zeki insanlar da etraflarında hiç pithos görmediklerinden kutudur bu kutu olarak kabul etmişler.

Bu arada bölümde tabiki gerçekten bir kutu olarak yer alıyor Pandora'nın pithos'u. Bildiğimiz tavla kutusu gibi bir dümdüz yatay kutu. Üstünde de Futhark sembolleri, rünler var ki çocukken haliyle hiç dikkatimi çekmemişlerken bugün izlerken kahkaha atmama sebep oldular. Yani Kuzey Avrupa kültürlerine ait olan bu sembollerin en eski örnekleri yamulmuyorsam 9.yüzyıla uzanıyor.

Bu umut konusunda da bu arada dediğim gibi bir çeviri hatası olmasa da algılamada eksiklik olabilir. "Brill's Companion to Hesiod" kitabında da bahsettiği üzere buradaki umut tam olarak o anladığımız sevindirici umut değil de Shawshank Redemption'da da bahsi geçen o aldatıcı beklenti duygusu olabilir. İnsanı yine de umut edip, devam etmeye, nefes almaya, yaşamaya ikna eden o umut duygusu. Pandora'nın kutusunun bize bıraktığı o hediye/lanet de bu umuttur belki işte.

The Making of Pandora, the Niobid Painter yaptı diye düşünülüyor,
yaklaşık M.Ö. 460-450. British Museum

Bölümdeki hikayede karşılaştığımız Pandora'nın ise bu ilk yaratılan Pandora değil, onun torunu olan olduğunu söylemiştim. Şimdi bu ilk yaratılan Pandora ile onun eş olarak gittiği Epimetheus'un bir kızı oluyor, Pyrrha adında. Bu Pyrrha da Teselya kralı Deucalion ile evleniyor ve onların çocuklarından biri bu Pandora kızımız. Bu arada bu Pandora ismi tanrıların armağanı ya da direkt armağan olarak çevriliyor.

Bölümde ayrıca para birimi olarak dinar ismi geçiyor. Ki senaristlerimizin kafasının güzel olduğuna işaret gibi. Çünkü dinar, "denarius" olarak Roma döneminde (M.Ö.211'den itibaren) kullanılan bir birim ama daha popüler olarak bilineni 7.yüzyılda Orta Doğu'da ve İslami kültürlerde ortaya çıkan hali. Antik Yunan'da M.Ö.6.yüzyıldan itibaren drahma isimli bir para biriminden (gümüş yuvarlak bozuk para işte) bahsedebiliriz. Gözle görülür biçimde Antik Yunan'da geçiyor gibi olmasına rağmen Xena senaristlerinin zaten diziyi habire bir Roma dönemine konumlandırmaya çalışmaları bu şekilde ara ara oradan buradan hop hop çıkıveriyor. Sonraki sezonlarda ünlü Julius Caesar'ı bile konuk edeceğiz o derece.

Bölümdeki festivalden anladıkları erkekler sarayda masa başında yer içerken,
Arabistan temalı müzikler eşliğinde dans eden kadınlar

Bir de Quarter Moon Festival diye bir şey oluyor bölümde. Krallıkta kutlanan bu festivalin olduğu gece işte kralın danışmanı askerleriyle sarayda kendilerine ziyafet verip, dansöz oynatıyor. Kültürlerin birbirine karıştığı bu karmaşanın aslı Antik Mısır'da. Yani ismi Quarter Moon Festival olan şey, Antik Mısır'da Osiris'in ölümü ve yeniden doğuşu üzerine yapılan festivallerden biri. Mısırlıların kullandığı takvimde "2 Penip-t 2 Aakhet" tarihi oluyor bu ve bizim yılımızda Temmuz ayının ortası veya sonuna doğru bir zaman denk geliyor gibi. Ama içeriğinde dizideki gibi bir eğlenme şekli olduğunu zannetmiyorum.

Dizideki Lerna krallığı, adeta bir Disney prenses şatosu

Bu bölümde Lerna adı verilen bir krallıkta olduklarını biliyoruz ancak bunu bölümün kendisinden değil, sonraki bölümde Gabrielle'in konuşurken söylediklerinden öğreniyoruz. Modern Myloi köyü yakınlarında, Doğu Mora Yarımadası'nda, Argolik Körfezi'nin batı yakasında yer alan Lerna, Yunan dünyasının en önemli tarih öncesi yerleşim yerlerinden biri. Yerleşim, sadece 5,50 metre yüksekliğinde ve toplam 180 metreye 160 metrelik bir alanı kaplayan alçak bir tepe üzerine yayılmış. Bu tepe, Neolitik dönemden Miken dönemine (MÖ 7. binyılın ortalarından 1. binyıla kadar) yaklaşık 5500 yıl boyunca ardışık yerleşim katmanlarının birikmesiyle oluşmuş. Kalıcı bir yerleşim yeri olarak bu konumun seçilmesinin nedeni, verimli topraklar ve Lerna'nın su kaynakları da dahil olmak üzere bol doğal kaynaklara sahip olması. Ayrıca, denize ve Arcadia dağlarına yakınlığı, sakinlerine deniz ticaret yollarını kontrol etme ve Arcadia'ya geçişi kontrol etme olanağı sağlıyor.

Argolik Körfezi'ndeki Mili köyü yakınlarındaki Lerna, Herakles'in ikinci görevinde öldürdüğü, çok başlı yeraltı su yılanı Lernaean Hydra'ya ev sahipliği yapmasıyla da ünlü. Bölgenin yeryüzü şekilleri ve doğal kaynaklarının ilham verdiği bu efsanelere konu olan güçlü karstik kaynakları mesela varlığını modern zamanlara kadar sürdürmüş.19. yüzyıla gelindiğinde çamur lagününe dönüşen göl ise tamamen yok olmuş.

Lerna'daki bu su kaynaklarını mitolojide Poseidon'un hediye ettiğine inanılıyor. Libya kralının kızları olan 50 Danaid'lerden biri olan Amymone ile işi pişirmesinin üzerine hediye ediyor Poseidon su kaynaklarını. Lerna ayrıca Antik Yunan'da Yeraltı dünyasının bilinen girişlerinden biri. Hatta bu yüzden Demeter onuruna burada Lernaea adı verilen festival de düzenleniyor.

Kralımız Gregor ve ateşlerde çürüyesi danışmanı Nemos

Lerna'nın kralı olarak bölümde King Gregor ile tanışıyoruz. Mitolojide de tarihte de böyle bir krala rastlamıyoruz bulabildiğim kadarıyla. Latince Gregorius'un İngilizce biçimi bu isim, Geç Yunanca bir isim olan Γρηγόριος (Gregorios)'tan geliyor ve "dikkatli, uyanık" anlamına gelen γρήγορος (gregoros) kelimesinden türetilmiş.

Bölümün başlamasıyla birlikte duyduğumuz ilk isim kralın danışmanı Nemos. Belki biraz zorlarsak Yunanca Νεμέσιος (Nemesios) adının Latinleştirilmiş hali olan, Yunan tanrıçası Nemesis'in adından türetilmiştir diyebiliriz. Yunan mitolojisinde Nemesis, intikam ve adaletin kişileştirilmesi olduğuna göre de karakterimizin kötü doğasıyla uyuşan bir isim olmuş. Ya da Latince hiçkimse anlamındaki Nemo olarak da kabul edebiliriz.

Gabrielle ile Ophelia

Sonrasında bebeğimizi kurtarmak için nehre bırakan saray hizmetçisi Ophelia ile onun konuştuğu bir başka saray hizmetçisi Philana ile karşılaşıyoruz. Philana ismi ile gerçekte karşılaşmasak da belki Philinna olarak kabul edersek Yunanca'da "sevgili" anlamına gelen bir sevgi sözcüğü bu. Yunanca φίλος (philos) kelimesinden türemiş ve "arkadaş, sevgili" demek. Bu ismi taşıyan ünlü bir kişi, Makedonya Kralı II. Philip'in üçüncü eşi ve III. Philip Arrhidaeus'un annesi olan Tesalya'daki Larissa'lı Philinna (MÖ 4. yüzyıl). Ophelia ise hepimizin de bildiği gibi Hamlet'in trajik Opheliası olması dışında Yunanca ὠφέλεια (opheleia) kelimesinden türetilmiş ve "yardım, avantaj" anlamına geliyor. Bu, eski bir Yunan ismi olup, şair Jacopo Sannazaro tarafından Arcadia (1480) adlı şiirindeki bir karakter için yeniden keşfedilmiş veya yeniden yaratılmış.

Duyduğumuz bir diğer isim Kastor ya da Castor (anlatırken ikisini de kullanabilirim). Adamlardan birinin ismi olarak kullanılıyor bölümde ama mitolojide aslında çok da önemli bir isim bu. İkizler takımyıldızına ismini veren ikizlerden birinin ismi, Kastor ve Pollux. Yunanca Κάστωρ (Kastor) "üstün olmak, parlamak" anlamına gelen κέκασμαι (kekasmai) kelimesi ile ilişkilendiriliyor. Alternatif olarak, "kunduz" anlamına gelen Yunanca κάστωρ (kastor) kelimesinden türemiş de olabilir deniliyor, ancak Kastor hakkındaki efsanelerde kunduzlardan bahsedilmiyor tabi; kunduz o dönemde Yunanlar için yabancı bir hayvan (sanıyorum o zamanlar Amerika kıtasında yaşıyor olabilirler). Yunan mitolojisinde Kastor, Zeus'un oğlu ve Pollux'un ikiz kardeşi dediğim gibi. İki kardeşi temsil eden İkizler takımyıldızında da bu isimde bir yıldız bulunuyor.

Roma döneminden mermer Castor ve Pollux

Çoğumuz, ortak adlarıyla Dioskuri olarak da bilinen ilahi ikizler Kastor ve Pollux'un öyküsünü bilmeyebilir. Bu Spartalı kahramanlar birçok Yunan mitinde yer alıyor aslında. Jason'ın altın post arayışına katılmışlar, Kalydon yaban domuzu avına gitmişler ve kız kardeşleri Spartalı Helen'i istenmeyen bir talipten kurtarmışlar. Ancak Dioskuriler, benzersiz ölümleri ve ortak öyküleri etrafında oluşan sadık kült ile dikkat çekiyor daha çok.

Castor ve Pollux, güçlü, korkusuz ve yakışıklı genç kahramanların tipik özelliklerinin birçoğunu bünyesinde barındırıyor. İkizler genellikle at üzerinde tasvir edilir ve atlarla ve savaşla güçlü bir şekilde ilişkilendirilirler. Ölümlülere yardıma gelen ilahi bir atlı ikiz çifti kavramı, Hindu mitolojisindeki Aşvin ikizleri ve Litvanya mitolojisindeki Asvieniai ikizleri gibi birçok diğer Hint-Avrupa kültüründe de mevcut.

Kardeşler birbirlerine duydukları karşılıklı sevgi ve saygıyla tanınıyorlar; ayrılmaz en iyi arkadaşlar, birbirlerini destekliyor ve asla tartışmıyorlar. Zamanla, ilişkileri platonik kardeş sevgisinin, askeri yoldaşlığın ve sadakatin ideal bir örneği haline gelmiş oluyor.

İkizler tamamen aynı da değil, her birinin kendine özgü karakter özellikleri var. Castor'un özellikle atlara ve askeri girişimlere karşı bir ilgisi var; yetenekli bir binici ve süvari. Pollux ise gücü, boks yeteneği ve bilgeliğiyle tanınıyor. Kardeşler birlikte birçok önemli maceraya atılırlar mitolojide. Ancak, birçok Yunan mitinde olduğu gibi, birden fazla görünümleri, zaten karmaşık olan Yunan mitolojisi zaman çizelgesine daha fazla kafa karışıklığı katıyor.

Leda and the Swan, Peter Paul Rubens, 1598-1600, Dresden State Art Collection

Dioskurilerin annesi, Aetolia'daki Pleuron Kralı Thestius'un kızı Leda idi. Leda, babasının sarayına sığınan Spartalı Tyndareus ile evleniyor. Tyndareus ve kardeşi Icarius, Sparta'nın yeni taç giymiş kralı Hippocoon tarafından sürgün edilmiş. Kral Thestius, Tyndareus ve Icarius'u ağırladı ve onlar da karşılığında Thestius'un düşmanlarına karşı savunma ve savaşma konusunda yardım teklif ettiler. Sadakatine minnettar kalan Kral Thestius, Tyndareus'a kızı Leda ile evlenmesi için izin verdi. Herakles, Kral Hippocoon'u ve tüm oğullarını öldürdükten sonra Tyndareus ve Leda Sparta'nın kralı ve kraliçesi oldular.

Leda, zamanının en güzel ölümlülerinden biri olarak kabul ediliyordu ve kısa süre sonra bizim pis zampara Zeus'un dikkatini çekti. Zeus, Leda'yı baştan çıkarmak ve onunla birlikte olmak, ayrıca Olimpos Kraliçesi olan karısı Hera'dan sadakatsizliğini gizlemek için zarif bir kuğuya dönüştü. Kuğu kılığına girmiş olan Zeus, Leda'nın kucağına kondu ve peşindeki bir kartaldan korunma bahanesiyle uçtu. Bu ilahi döllenme eylemi, Leda'nın o akşam kocası Tyndareus ile birlikte olmasıyla birleşince, oldukça eşsiz bir gebeliğe yol açtı.

Geleneksel bir doğum yerine, Leda iki yumurta şeklinde doğum yaptı. Her yumurtadan bir ikiz çift çıktı: Bir yumurtadan Castor ve Pollux, diğerinden ise Helen ve Clytaemnestra. Ayrıca, Helen ve Pollux Zeus'un çocuklarıyken, Castor ve Clytaemnestra Tyndareus'un çocuklarıydı. Bu nadir olay, (heteropaternal süperfekundasyon diye bir ismi var ki hey maşallah) bir kadının farklı babalardan ikiz taşıması durumunda meydana gelir ve Herakles'in doğumu gibi diğer mitlerde de görülür. Ancak, mitin daha yaygın bilinen versiyonunda Castor ve Pollux ikiz değil, kız kardeşleriyle birlikte teknik olarak dördüzdür ve sadece biri Zeus'un oğludur; bu da paylaştıkları unvanın tam olarak doğru olmadığını gösterir.

Castor ve Pollux'un en bilinen efsanesi, kız kardeşleri Helen'i kaçıran birinden kurtarmalarıyla ilgilidir. Spartalı Helen, dünyanın en güzel ölümlüsü olarak kabul ediliyordu ve güzelliği Troya Savaşı'nın başlamasında önemli bir rol oynamıştı. Ancak Troyalı Paris tarafından kaçırılmadan önce, Helen henüz çocukken Atinalı ünlü kahraman Theseus tarafından kaçırılmıştı.

Helen'in kaçırılmasının ardından Castor ve Pollux, Spartalı bir ordu toplayıp Atina'ya doğru yürüdüler. Ancak Theseus hâlâ Yeraltı Dünyası'nda hapsedilmişti ve Helen'i annesiyle birlikte Aphidnae'de sakladığını Atina'daki kimseye açıklamamıştı. Yeraltı dünyasında olma sebebi de Theseus'un kardeşine de gidip Persephone'yi kaçırmak istemeleri. Ne kadar gerizekalı erkek varsa Yunan mitlerinde zaten. Eh ama tabi yeraltından bir tanrıçayı eşim yapacağım diye kaçırmaya kalkarsanız, sizi bir güzel enseleyip, hapsederler. Bu sırada ikizler tabi Theseus ile kardeşinin ne haltlar yediklerini bilmeyen Atinalılar'a inanmadılar ve savaş ilan ettiler. Atina kısa sürede ikizlerin eline geçti ve Theseus'un liderliği olmadan Attika'nın geri kalanı da aynı kaderi paylaştı. Sonunda Castor ve Pollux, Helen'i kurtardılar, ancak tatmin olmadılar. Her ikisi de, kız kardeşlerine ve ailelerine yaşattığı sıkıntıdan dolayı Theseus'u cezalandırmak istiyordu. İntikam olarak, Theseus'un annesi Aethra'yı esir aldılar. Aethra, Helen'in hizmetçisi olacak ve Troya Savaşı'nın sonuna kadar onun yanında kalacaktı.

Castor and Pollux, Remigio Cantagallina, 1608, New York Public Library

Bir diğer önemli öyküde Dioskuriler de Argo'nun mürettebatına katılan ve Altın Post'u almak için Jason'la birlikte Kolhis'e yelken açan birçok kahraman arasındaydı. Argonotların isimleri ve mürettebat üyeleri çeşitli kaynaklarda değişme eğiliminde olsa da, Castor ve Pollux tutarlı birkaç üyeden bazıları olarak kalmış. Dioskuriler denizcilikte üstün yeteneklere sahipti ve Argonotlar arasında en iyi denizciler olduklarını birçok kez kanıtladılar. Uzmanlıkları sayesinde Castor ve Pollux, Argo'nun denizde birçok felaketten kurtulmasına yardımcı oldular.

Argo gemisindeki yolculuklarının ardından Dioskuriler, Argonaut arkadaşları Kalydon Prensi Meleager'in önderliğindeki Kalydon yaban domuzu avına da katıldılar. Atalanta ve Meleager sonunda domuzu öldürmeyi başarsalar da, ikizler domuzu at sırtında avlamaları ve domuz yakındaki ağaçlara saklanmasaydı neredeyse öldürücü darbeyi indirmeleriyle tanındılar.


Dioskurilerin, Karadeniz kıyısındaki Pontus bölgesinde Dioskuriler şehrini kurdukları da söylenir. İkizlerin sonunda gökyüzündeki takımyıldızda yerlerini almalarına kadar varan trajik ölüm hikayeleri ise çok manidar. Kız kardeşlerini kaçıranlara karşı bu kadar hiddet dolu olan Dioskuriler, kendileri de ikiz kız kardeşleri kaçırıyor. Hem de başka ikiz kardeşlerle nişanlı olan bu kızları kaçırıp, bir de çocuk sahibi oluyorlar. Haliyle eski nişanlılar bunlara oyun edip, intikam almaya çalışıyor. Sonunda olaylar olaylar ve bunlar birbirine giriyor. Castor ölümcül bir yara alıyor, Pollux da onu kurtarmaya çalışırken yaralanıyor. Castor, Zeus'a yalvarıyor, bak bu senin oğlun hadi ben değilim ama bari onu kurtar. Zeus da bu kardeş sevgisinden pek etkilenip, ikisine yarı ölümlü yarı ölümsüz bir hayat veriyor. İkisini de İkizler takımyıldızına yerleştirerek ayrılmaz yapıyor.

İsim olarak bir de Cynara var bu bölümde. Devedikenleri familyasına ait bir cinsin adından türetilmiş, Yunanca bir "bitki" adı bu; bu cinsin önde gelen üyelerinden biri de mor çiçekli enginar hatta. Muhtemelen Ege Denizi'ndeki Zinara'dan türemiş olabilir isim, bu nedenle aynı zamanda bir "yer" adı olarak da kabul edilir.


Bu bölümde ayrıca Xena'nın ateş üfleme numarasını da ilk defa görüyoruz. Bu bölümde dublör kullanmadan kendisi yapmış bu işi ve çok hoşuna gitmiş olacak ki sonraki pek çok bölümde de yapmaya devam etmiş. Ancak sonra bir bölümde karşısındaki dublörlerden biri yaralanınca yapmayı bırakmış.

Öyleyse daha mantıklı ve düzgün yazılmış bölümlere devam edelim.

26 Şubat 2026 Perşembe

Xena ile Mitoloji Saati 7 : Xena:TWP 103 - Dreamworker


Xena ve Gabrielle bu bölümde nerede olduklarını bilmediğimiz bir ormanda odun toplamaya çıkmış halde karşımızdalar. Gabrielle, Xena'nın kılıcıyla oynarken gelen geçen yolculardan haraç toplayan ya da onları soyan hırsız çetesi beliriyor. Bu yine çirkin görünüşlü adamlar topluluğunu Xena tabi bir güzel haklarken yan taraftaki çalıların ardından iki kapüşonlu adamın onları izlediğiniz görüyoruz. Gabrielle'in toyluğuna ve masumluğuna ağızları sulanan bu iki tip, haydi bunu alalım da Morpheus'un gelini olsun diyorlar. Bu orman içinden sonra kahramanlarımızı bu sefer de bir köye girmiş buluyoruz ki neresi olduğu yine belirtilmiyor. Bu köyde dolanırlarken Gabrielle kaçırılıyor, Xena da onu bulabilmek için yaşlı ve kör bir amcadan yardım alıyor. Morpheus'un rahiplerinin kaçırdığı Gabrielle elini kana bulayınca sonsuza kadar gelini olacağından Xena buna engel olmak için bir rüyalar alemi gibi bir şeye giriyor ve en büyük korkularıyla yüzleşerek Gabrielle'i bulmaya ve kurtarmaya çalışıyor.



18 Eylül 1995 günü yayınlanan bu ilk sezonun 3.bölümü, favorilerim arasında olmasa da hayatım boyunca aklımda tutup, faydalandığım hayatta kalmanın kuralları sahnesinden ötürü kalbimdeki yeri yine de başkadır. Xena, kendini savunmak için ille de kendisi gibi kılıçla savaşabilmeyi öğrenmesi gerektiğinde ısrar eden Gabrielle'e şu ünlü konuşmayı yapar:

“All right. The rules of survival. Number one. If you can run, run. 
Number two. If you can’t run-- surrender, and then run. 
Number three. If you’re outnumbered, let them fight each other, while you run. 
Number four--” 
Gabrielle “Wait-- More running?”
“No. Four is where you talk your way out of it, and I know you can do that. It’s wisdom before weapons, Gabrielle. The moment you pick up a sword, you become a target. And the moment you kill...Everything changes. Everything.”


Daha bu ilk sahneden de anlayabileceğimiz gibi Dreamworker bölümü Xena'nın felsefesine ilişkin ilk en büyük bölümlerden biri. Öldürmenin ve bunun insanı nasıl değiştirdiğine dair, hayatta kalmanın illa ki öldürmekle olmayacağına dair ve Xena'nın rüyalar aleminde en büyük korkusu olarak kendi eski benliğiyle yüzleşmesinden de anlaşılabileceği gibi insanın geçmişiyle ve olduğu tüm kişilikleriyle barışması gerektiğine dair çok güzel mesajları ve üzerine düşünülecek çok derin konuları olan bir bölüm. Özellikle sonraki sezonlardaki birçok bölümde de işleyecekleri yin-yang felsefesine de bir selam çakan bir bölüm bu. Xena'nın kendi karanlığını kabul etmesi ve dahası ondan yararlanabilmesinin mümkün olduğunu göstermeleri gibi bizim de her aydınlığın içinde bir karanlık ve her karanlığın içinde de bir aydınlık olabileceğini, ancak bu ikisinin içimizde barış ve uyum içinde var olduğu sürece bizim de dengede olabileceğimizi anlatan bir bölüm.
Zamanın bütçesiyle ancak bu kadar bir Rüyalar Alemi oluyor

Ayrıca sonraki 6 sene boyunca ikonikleşecek ve tüm Xena ve Gabrielle karakterlerinin asıl hikayesini oluşturan temellerin çakıldığı bir bölüm olması açısından da önemli. Xena'nın o meşhur göğüs ortasında taşıdığı hançeri edinişini izliyoruz mesela. Gabrielle'in kılıç sallamayan ve insan öldürmeyen bir savaşçı olarak ortaya çıkışına sebep olan temelleri çakışını izliyoruz sonra. Xena'nın Gabrielle'i kabul ettiğini ve ona önem verdiğini görüyoruz. Gabrielle'in ikisine de yolculukları boyunca yol gösterecek olan ahlaki ve manevi pusulasının ortaya çıkışına şahit oluyoruz.
Dediğim gibi kahramanlarımızın bu bölümün ilk sahnesinde de sonraki köy sahnesinde de nerede olduklarına dair bir isim geçmiyor. Ancak bir önceki bölümde şu aşağıdaki haritayı yapmıştım ve teorik olarak o işaretlediğim noktanın yakınlarında olduklarını varsayabiliriz:


Whoosh.org'daki yazılı senaryo ile çekilen senaryo arasındaki değişikliklerden bahsedildiği bölümde yazdığına göre Xena ve Gabrielle bölümün başında Antidoticus isimli bir köye gitmeye çalışıyorlarmış. Bunun için de Mystic Mountains'ı geçecek bir yol arıyorlarmış. O köyde de Three Graea adı verilen kahinlerle buluşacaklarmış. Tabi çekilen kısımda bunlar çıkarılmış. Antidoticus ismi hiçbir haritada yok ki pek de yer ismi gibi değil. Mystic Mountains da çok genel geçer bir ifade olduğundan mitolojide ya da antik Yunan'da bunun referansını bulmak pek mümkün değil. 
Antonio Canova (1757 – 1822) tarafından yapılan Üç Cazibe, Victoria ve Albert Müzesi'nden.

Three Graea dedikleri de aslında three graces olarak geçen üç cazibe tanrıçası. Hesiod'un Theogony'sine göre isimleri Aglaea, Euphrosyne ve Thalia. Zeus ile (Oceanus'un kızı olan) Eurynome'nin kızları oluyorlar. Bunların genellikle mitolojideki işlevleri Olimpos tanrılarının bir festivali eğlencesi falan olacaksa o zaman oralarda yer almaları. Afrodit ile ve çoğunlukla Hera ile ilişkilendiriliyorlar. Artemis ve Apollo ile de şarkı söyleyip, dans edilen ortamlarda yer alıyorlar. Tapınım olarak genellikle diğer tanrı ve tanrıçaların mabetlerinde onlara da yer bulunuyor ancak kendilerine ait de birçok kült merkezleri var. En eski tapınım yerlerinden biri Paros da dahil olmak üzere Kiklad Adaları. En önemli tapınakları olarak kabul edilen tapınak, kültlerinin kökeninin orası olduğu düşünülen Boeotia'daki Orkhomenos'taki tapınak. Ayrıca Hermione, Sparta ve Elis'te de bunlara adanmış tapınaklar var.
Ayrıca köydeki dükkandayken sanırım bir muhabbet sırasında şey konusu geçiyor. Kılıç için çeliğin İskender Bey'in Arnavutluk'taki mağaralarından geldiği gibi bir şeyler diyorlar sanki yanlış anlamadıysam. Ama tabi bu yerin coğrafi dedektifliğimizde bir önemi yok.
Şimdi bu bilgilere dayanarak bir tahmin yürütmeye çalışırsam şöyle oluyor: Önceki bölümde Melitea'dalar, sonraki bölümde de Lerna'da olacaklarını biliyorum, bu iki yer arasında bu Üç Cazibe tanrıçalarının tapınaklarından hangisi yer alıyor? Tabiki Boeotia'daki Orkhomenos'taki tapınak. Öyleyse haritamızda, yukarıdaki ilk iki yıldız arasında bir yerlerde olmaları gerekiyor.


Hikayemizin asıl konusunu oluşturan şey ise Morpheus'un rahipleri ve onun için aradıkları gelin. Morpheus'u hemen herkes Matrix'teki haliyle biliyor sanırım ama ondan çoook önce mitolojinin kapı gibi bir Morpheus'u vardı. Morpheus, rüya ruhları ve aynı zamanda kardeşler olan Oneiroi'nin bir parçası. Sadece o, tanrıların ve kralların rüyalarını etkileme yeteneğine sahip olduğu için Morpheus onların lideriydi. Kardeşleri ise insanlığın geri kalanını ziyaret ederdi. Tanrıların habercisi olduğundan kralların rüyalarında insan kılığında görünürdü. Uyku tanrısı Hynos'un oğluydu ve rüyaların tanrısıydı. Morpheus ismi, şekillendirici veya kalıpçı anlamına geliyor, çünkü uyuyana görünen rüyaları şekillendiriyor veya biçimlendiriyor.
Iliad'da, Morpheus genellikle Zeus'un Agamemnon'a gönderdiği isimsiz rüya ruhu olarak anılır. Şiirin bir noktasında Zeus, Achilleus'a zafer kazandırmak ister. Bunu yapmak için Agamemnon'un aşağılayıcı bir yenilgiye uğraması gerekir. Bu nedenle Zeus, Agamemnon'u felaketle sonuçlanacak bir strateji hatası yapmaya sevk eden sahte bir umut rüyası iletmesi için Morpheus'u gönderir.
Morpheus Awakening as Iris Draws Near - René-Antoine Houasse (1645-1710)


Başka bir Yunan mitinde, gökkuşağı tanrıçası ve tanrıların bir diğer habercisi olan Iris, Morpheus'u Hera'nın emrini yerine getirmek üzere çağırır. Tanrıların kraliçesi Hera, Morpheus'tan Ceyx'in ölüm haberini Alcyone'ye iletmesini ister. Ovid, Metamorfozlar adlı eserinde, Iris'in uyuyan tanrıyı uyandırıp emrini iletmesini anlatan bu miti anlatır. Bu sahne, sanat eserlerinde de baya bir popüler açıkçası.
Yunan mitolojisinde Morpheus'un evi, yeraltı dünyasındaki Erebus'ta. Babası ve kardeşleriyle birlikte yaşadığı evin kapıları, davetsiz misafirlere en kötü kabuslarını gösteren canavarlar tarafından korunuyor. Morpheus'un uyuduğu mağara (ve bu tanrı zamanının çoğunu uyuyarak geçiriyor haliyle) haşhaş tohumlarıyla dolu. Antik Yunan'da haşhaş tohumları ağrı kesici olarak kullanılıyordu, ancak yan etkisi yoğun uyuşukluktu. Morfin ilacı yaratıldığında, Morpheus'un adı uyku verici güçleri ve çağrışımları nedeniyle bunun için kullanılmış yani.
Morphée, Jean Antoine Houdon, 1777. Louvre Müzesi'nden.

Rüyalar Diyarı'nın ayrıca iki kapısı olduğu söylenir - biri fildişinden, diğeri boynuzdan. Antik Yunan'da fildişi "ἐλέφας" aldatmayla "ἐλεφαίρομαι", boynuz ise "κέρας" gerçekle "κραίνω" ilişkilendirilirmiş.
Yani Morpheus'a ait mitlerin hiçbirinde ona adanan bir gelin veya masumiyetini kaybetmemiş genç kızların seçilmesi ile ilgili bir şeyler yok. Senaristlerimizin yine mükemmel hayalgüçlerini çalıştırdıkları bir bölüm bu.
Sözde Morpheus rahibi Manus

Bölümde görünen karakterlerin isimlerine göz atacak olursak, ilk karşılaştığımız isim Manus. Morpheus'un rahibi olarak görünüyor. Mitolojiye ait bir isim değil, aksine Latince. Sanırım tıpta da el ya da elin bir kısmı için kullanılıyor. Çünkü İtalyanca'da da İspanyolca'da da mano=el demek. İkisi de Latince'den çarparak çıktıkları için mantıklı.
Eski bir Mystic olan kör amca Elkton

Sonraki karşılaştığımız isim, eski bir mistik olan kör adam Elkton'ın ismi. Amerika'daki pek çok kentin kasabanın ismi olan bu isim de Yunan mitolojimizde geçmiyor.
Ardından Xena'nın rüyalar aleminde eskiden öldürdüğü insanlarla karşılaşmaya başlıyoruz ve ilk karşılaştığımız Mesmer isminde bir adam oluyor. Mesmer ismini öncelikle "mesmerizm"e adını veren ve 18.yüzyılda yaşamış hekim Franz Anton Mesmer'de görüyoruz. Yani bir Alman kökenli isim diyebilir miyiz? Behindthename'e göre diyebiliriz. Hatta şöyle de diyor web sitesi: "Orta Yüksek Almanca'da "bıçak" anlamına gelen messer kelimesinden türetilmiş, bıçak yapımcısı için kullanılan meslek adıdır. Bu adı taşıyan ünlü isimlerden biri, "hayvan manyetizmi" teorisiyle tanınan ve bu teori daha sonra hipnoz alanına dahil edilen Alman doktor Franz Mesmer'dir (1734-1815)." Yani yine bulamadık mı mitolojide?
Ardından bir başka ölü, Baruch ile karşı karşıya geliyoruz ki bunu daha araştırmadan bile Alman diyesim geldi, neyse. Bunun için de şöyle yazıyor: İbranice בָּרוּך (Baruḵ) isminden gelir ve "mübarek" anlamına gelir. Eski Ahit'te bu, peygamber Yeremya'nın kâtibi ve yardımcısı olarak görev yapan bir arkadaşının adıdır. Deuterokanonik ('İkinci bir kanona ait, onunla ilgili veya onu oluşturan' demekmiş ki woow) Baruh Kitabı'nın onun tarafından yazıldığı varsayılır. Ünlü bir taşıyıcısı ise Hollandalı-Yahudi rasyonalist filozof Baruh Spinoza'dır (1632-1677). Hah şimdi burada Spinoza'yı hatırlayanlar el kaldırsın! Hani geçenlerde bahsettiğim Irvin D.Yalom'un kitabındaki Spinoza bu. (şurada)
Baruch isimli bu hayalet Xena'ya iki kardeşinin isimlerini söylüyor sonra. Septim ve Valius. Latince'de septem=yedi sayısı anlamına geliyor ama Septim uydurma olmuş. Valius da her ne kadar pek Latince ve karizmatik bir isimmiş gibi dursa da Litvanyaca. Ya da Litvanca. Litvanya'da konuşulan dile ne denildiğini bugüne kadar hiç merak etmemiştim. Neyse. Bu soyadını taşıyan bir ressam bile var ama sözlüğe göre irade demekmiş.
Ardından Dolas geliyor. Senaristlerin böyle habire Latince, İspanyolca falan esintili isimler uydurma çabası takdire şayan aslında. Neyse. Bu isim de mitolojide yok ama sözlüğe göre İskoç dilinde oyuncak bebek demekmiş. Ama belki "dolos"tan yola çıkarsak Antik Yunanca δόλος (dolos) kelimesinden türetilmiş dersek ve kelimenin tam anlamıyla "yem" anlamına gelebilir; mecazi olarak ise "aldatma, hile, ihanet, kurnazlık" anlamını taşır. Klasik mitolojide bu, kurnazlık ve hilekarlığın kişileştirilmiş hali olan, titan Prometheus'un çırağının adıydı. Dolas, kardeşi Linius'tan bahsediyor bu sırada. Ki Linius kelimesi de yine Litvanyalıların dilinde keten anlamına geliyor. Senaristlerin arasında Litvanyalı mı vardır nedir?
En büyük korkusunun korkunun kendisi olduğunu anlayan Harry Potter gibi
Xena da en büyük korkusunun içindeki karanlık yanı, yani aslında ta kendisi olduğunu anlıyor

Bu arada kör adamın Xena'yı rüyalar alemine sokmak için kullandığı yağın ismi N'Kama yağı olarak geçiyor bölümde. İlk bakışta ulan acaba Yeni Zelanda'da çektikleri için oradaki şeylerden mi ilham aldılar diye düşünüyor insan ama bu isimde gerçekten bir yağ ya da bileşen yok. Çok aşırı alakasız ama Monduone N'Kama diye eski bir futbolcu var, yaşına bakılırsa bölümün yayınlandığı dönemde hala aktif futbol yaşamı sürüyor ya da yeni sonlanmış olabilir. Kendisi Zaireli imiş, Zaire diye bir ülke yok şu anda. Çok anlayamadım olan biteni ama sanırım Kongo Demokratik Cumhuriyeti'nin eski isimlerinden biriymiş ya da bir süre oranın içerisinde yer alan bir ülkeymiş. Neyse zaten N'kama ismine baktıkça daha da çok Afrikalı gibi gelmeye başladı, mantıklı. Ama Xena dünyamız için değil.
Ardından Gothos isimli bir hayalet ile karşılaşıyoruz. Haliyle Latince "Gotlar" demek oluyor. Bir başta Latince esintili isim daha.,
Sonunda Termin ile yüz yüze geliyoruz. Xena'nın öldürdüğü ilk adam bu. Xena'nın dark side'a giden yolunun ilk taşı. Latince terminus'tan türetilmiş diyebiliriz çünkü Almanca'da termin tam olarak randevu, son tarih gibi anlamlara sahip. Terminus Latince'de "sınır, hudut, son" anlamına geliyor. Aynı zamanda Roma'nın sınır tanrısının adı. Bu, sınırların tanrısının bayramı olan Terminalia, 23 Şubat'ta kutlanırmış. Bu, Romalıların 1 Mart'ta yeni yılı kutlamalarından önceki son dini bayram günü oluyor. Böylece dini yılın son noktasını işaret ediyormuş. Terminus'un Yunan mitolojisinde karşılığı yok, ancak Charon sınırların Yunan tanrısı, tıpkı Terminus'un Roma mitolojisinde sınırların tanrısı olması gibi. İskandinav mitolojisindeki karşılığı ise Heimdall dersem sanırım daha çok ışıklar yanacak.

O zaman umutla bir sonraki bölümümüz "Cradle of Hope"a doğru yol alalım kahramanlarımızla birlikte.

10 Ocak 2024 Çarşamba

Xena ile Mitoloji Saati 6 : Xena:TWP 102 - Chariots of War


Mitoloji Saatlerimizin bu altıncısında Xena:The Warrior Princess bölümlerinden 11 Eylül 1995'te yayınlanan "Chariots of War" isimli ilk sezonun ikinci bölümüne geldik. Bu bölümde Xena'nın günahlarından arınma, iyiliğe kavuşma yolculuğunda bir başka duyguyu yaşama aşaması. Bir ailesinin, bir evinin olmasının, bir eş ve çocuklara sahip olmanın nasıl bir duygu olabileceğine dair düşüncelere dalmasına dair bir hikaye. Aynı şekilde Gabrielle'in de aklına uyan, mantıklıca ve saygılı bir şekilde muhabbet edebileceği bir adama denk gelip, evlenmek gibi düşüncelere dalabileceğine dair minik bir öz-sorgulama hikayesi izliyoruz.

Bu bölümde Xena ve Gabrielle, nerede olduğunu bilmediğimiz bir han/taverna benzeri yerdeler. Tam olarak Ortaçağ'ı veya milattan sonraki ilk binyılı düşündüğümüzde aklımıza gelecek olan bir tablodalar aslında ama neyse. İlk sahnede Gabrielle'in her zamanki gibi bir hikaye anlattığını görüyoruz. Hikayenin sonuna gelmiş oluyor, "Zeus da takdir ettiği için iki aşığı meşe ağacına dönüştürmüş ve sonsuza kadar dalları birbirine dolanmış halde birlikte kalmışlar" gibi bir şeyler söyleyerek bitiriyor hikayesini. Bu hikaye Ovid'in Metamorphoses'ında anlattığı Baucis ile Philemon'un hikayesi.

Resimlerini pek sevdiğim Rembrandt'ın 1658 tarihli tablosu:
Jüpiter ile Merkür Philemon ile Baucis'in evinde.
Washington'daki Ulusal Sanat Galerisi'nde.

Hikayeye göre Zeus ile Hermes (tanrılar olduğunu biliyorsunuz değil mi onu söylemiyorum artık) köylü kılığına girip, Phrygia'da bir köye gidiyorlar. Evlerin kapılarını çalıp, yiyecek falan istiyorlar. Herkes gidin be diyerek yol ediyorlar iki yoksul köylüyü. Sadece yaşlı bir çift, Baucis teyze ile Philemon amca, onları buyur edip, zaten az olan yiyeceklerinden ve şaraplarından ikram ediyor. Şarap testisinin habire kendini doldurduğunu görünce teyze anlıyor, diyor ki bunlar tanrı. Zeus da diyor ki bu köydekiler hep çöp, bir siz iyisiniz. Burayı yerle bir edeceğiz, o yüzden siz toplanın, şu tepenin başına çıkana kadar arkanıza bakmayın. Teyze ile amca koşuyor, tepeye vardıklarında bir bakıyorlar ki köyleri darmaduman. Yalnızca kendi fakir kulübelerinin olduğu yerde süslü bir tapınak yükseliyor. Zeus'a rica ediyorlar, biz bu tapınağın bakıcıları olalım. Birimizden biri vefat edince diğerimizin de ölmesine izin verin ki birbirimizden ayrılmayalım. Zeus da Gabrielle'in anlattığı gibi, öldüklerinde ikisini de ağaca çeviriyor ve dalları birbirine dolanmış halde sonsuza kadar birlikte olmalarını sağlıyor. Ancak onun anlattığından bir miktar farkla. Birini meşe, birini de ıhlamur ağacına çeviriyor Zeus.
Ardından Xena, Meleatus Nehri'ni geçebilecekleri bir yol arayıp, Gabrielle'i almaya geri geleceğini söyleyerek yola çıkıyor. Antik haritalarda bu isimde bir nehir bulamadım. Önceki bölümde kaldığımız yerden ilerlersek coğrafi olarak, kahramanlarımız Xena'nın köyü Amphipolis'ten yola çıkmıştı diyebiliriz. Burası gerçek bir şehir demiştim, şimdiki haritamızda Yunanistan'ın kuzey batısında. Oradan yola çıkıp, güneye doğru gitmeleri olası. Hemen önlerinde Teselya bölgesi yer alıyor. Burada Melitaea isminde bir polis (şehir devleti) olduğunu biliyoruz. Enipeus isimli bir nehir uzanıyor yanında. Bu açıdan Xena'nın bu nehri geçmek üzere bir yol aradığını varsayabiliriz.
Thucydides'in Peloponez Savaşı'na dair yazdıklarında kentin ismi geçtiğine göre de en azından milattan önce 424 civarından itibaren kentin kurulu olduğunu söyleyebiliriz.

Amphipolis'ten Meliteae kentine 341 karayolu var, 3 gün 6 saatte yürünebilir
Kahramanlarımız da tek atları olduğundan yürümüş olmalılar

Yunan mitolojisine göre kurucusu Melitaea olduğu için kentin de ismi bu. Efsaneye göre burada yaşayan ve çok güzel bir kız olan Argaeus'un kızı Aspalis'i, kentin tiranı Tartarus benim olacak benim olacak diye zorlayınca eh kızımız da istemeyince tek kurtuluş yolu olarak kendini asıyor. Tiran o kadar zalim ki halk gerçek ismini dahi anmaya cesaret edemediğinden ona Tartarus diyorlar. Bu tiran, ne kadar güzel kız varsa zorla alıp, kendine cariye yapıyor. Aspalis'in kardeşi Astygites, kız kardeşinin giysilerini giyip, onun kılığına girip giysinin içine de bir kılıç saklıyor ve tirana yanaşıyor, öldürüyor. Tiranın cesedini halk nehre atıyor, o nehrin adı da Tartarus oluyor böylece. Aspalis'in cesedi de bulunamıyor bu arada. Tanrıların işin içine dalıp, cesedini aldığına inanılıyor. Bakire kızların koruyucusu Artemis'in üzülüp, acıdığından Aspalis'in cesedini aldığını düşünüyorlar. Kentteki bir Artemis heykelinin yanında da başka bir tahta heykel ortaya çıkınca kendiliğinden, diyorlar ki Aspalis'i tanrılar kutsadı da böyle Artemisvari bir heykelini de buraya koydular. Aspalis Amilete Hekaërge adı verilen bu yeni heykele, Aspalis'in bakire olarak kendini astığı gibi, şehrin bakireleri de her yıl bakire bir keçiyi kurban olarak Artemis'e adamaya başlıyor.

Bir Artemis Aspalis heykelinin başı
Şimdi geçici olarak kapalı olan Lamia Arkeoloji Müzesi'nden

Bölümde ilerleyince bu kez barışçıl bir çiftçi köyüne yolumuz düşüyor Xena ile birlikte. Xena uzaktan köye saldıranları görünce müdahale ediyor. Saldırganları püskürtürken karnına bir ok yiyor. Aslında burada müthiş bir Xena klasiği izliyoruz, atılan iki oku elleriyle yakalıyor ancak üçüncü ok karnına isabet ediyor çünkü üçüncü bir eli yok :) Neyse savaşçı prensesimiz yere yuvarlanıyor ve bir çocuklu ailenin evinde gözlerini açıyor. Ailenin annesi hayatını kaybetmiş, bu yüzden üç küçük çocuğuna tek başına bakan babamız var. Xena'nın yarasını tedavi ediyorlar.
Xena'yı evlerine alıp, tedavi eden ailemizin babası Darius, oğulları Argolis, Lykus ve küçük kız da Sarita isimlerini taşıyor.


Darius ismi esasında eski bir Pers ismi. Darayavaus'un kısaltılmışı olan Darayaus'un Yunan hali Dareois'un Latince hali. Darayavaus, iyiliğe sahip olmak, içinde iyilik bulundurmak gibi bir anlama geliyor Persçe. Bu açıdan karaktere iyi denk gelmiş bir isim olmuş. Lykus ismi de Yunanca Lykos'un Latince hali. Lykos Yunanca kurt demek. Minik erkek çocuklarından birine konulabilecek bir isim gibi görünüyor. Diğer erkek çocuğunun ismi Argolis ise Yunan anakarasında bir bölgenin ismi şu anda bile. Bazen 'Argolid' olarak da anılan ve adını Argos kentinden alan antik dönemlerdeki Argolis, Peloponnesus'un doğu kısmını, özellikle de Argolid yarımadasını, Arcadia'nın doğusu ve Laconia'nın kuzeyindeki kıyı bölgesini içine alan bir alanı kapsıyor. Argos, Yunanca parıldayan, parlayan demek. Jason ve Argonatlar'ın bindiği gemi Argo'yu inşa eden ustanın ismi de Argos/Argus olarak geçer ki bu isimle de ustanın bu Argos kentinden/bölgesinden geldiği belirtilir. Küçük kız kardeşin ismi olan Sarita ise senaristlerin tamamen elimizin altına ne gelirse yazalım demelerinin sonucu. Sanskritçe'de akıcı demek.
Argolis veya Argos da orada işte

Köylülerden birinin, savaş lordunun adamlarının bir önceki saldırışlarında ahırını yıktıkları köylünün ismi Tynus'ın ise hiçbir bağlantısı yok mitoloji veya tarih ile. Savaş lordunun oğlunun ismi olan Sphaerus, milattan önce 3.yy.da yaşamış Yunan bir Stoacı filozofun ismi aynı zamanda. Bu, karakterimizin durumuna uyuyor aslında. Karakterimiz de oldukça düşünceli, savaşmayı ve babasını sorgulayan, kendi doğruları olan bir kahraman.
Savaşmakla kafayı bulmuş olan savaş lordunun ismi Cycnus ise Yunan mitolojisinde çokça kendine yer bulan bir karakter ismi. Yani bu isimde birçok karakter var. Ama bizim hikayemize en uygunu, hatta senaristlerin direkt esinlenmiş olabileceklerini düşündüğüm, Savaş tanrısı Ares'in oğlu olan Cycnus. İsmin anlamı kuğu aslında Yunanca'da, çünkü mitolojide genellikle bir şekilde kuğuya dönüştürülen karakterlere veriliyor. Ares'in oğlu olan, Pagasae, Teselya'da ya da Makedonya'daki Echedorus nehrinin kıyısında yaşayan kana susamış ve zalim bir adam olarak geçiyor. Sonunda Herakles (bizim Hercules yani) tarafından öldürülüyor. Hatta Heracles onu kovalarken savaş arabasına (chariot'a) atlayıp, kaçmaya da çalışıyor ki bölümün ismine de bu ilham vermiş olabilir.

Bu seramik (aslında volüt krater dediğimiz bir tür) üzerindeki sahnede
en solda savaş arabasının üzerindeki figür zalim Cycnus
M.Ö.6.yy.dan ve tabiki British Museum'da.

Savaş lordumuzun büyük oğlunun isminin Stentor olduğunu öğreniyoruz. Stentor, Troya Savaşı'nda savaşan Yunanlardan birinin ismi mitolojide. Tanrıça Hera, Stentor'un kılığına girip, Yunanları savaşmak için cesaretlendirmiş. Bunu bağırarak yapmış, 50 adamın gücündeki sesiyle. Bu sebeple Stentor kelimesi oralardan yola çıkıp, günümüzde müzikteki stentorian terimine ilham vermiş.
Bu oğul Stentor'un Korinth yakınlarındaki savaşta öldüğünü öğreniyoruz bu bölümde. Korinth Savaşı (Nemea Savaşı da deniliyor) ise eğer bu bahsedilen, M.Ö.395-387 arasında oldu bu savaş. Sparta'ya karşı Thebai, Atina, Korinth ve Argos birleşmişti. Ancak Ahameniş İmparatorluğu Sparta'yı destekleyince, taraflar arasında Antalcidas/Kral Barışı denilen bir barış anlaşması yapıldı ve savaş öyle bitti. Bu kısım da aslında bölümdeki hikayemizle örtüşüyor. Kana susamış savaş lordumuzun bu büyük oğlunun, savaş sırasında barış yapmaya çalıştığı için kendi askerleri tarafından öldürüldüğünü öğreniyoruz bölümün sonunda.
Köydeki ahırı yeniden inşa ederlerken Darius, Troya'daki savaştan kaçıp, barış ve huzur içinde yaşamaya geldiklerini söylüyor. Troya Savaşı genellikle mitolojik bir hikaye olarak görülmüş olsa da yapılan araştırmalar sonucunda Troya kentinin VII.tabakasındaki yangın ve yıkım izlerinin bu savaş anlatısına ilham olmuş olabilecek bir savaşın izleri olduğunu söyleyebiliriz. Troya'nın bu tabakası geç bronz çağına, milattan önce yaklaşık 1300lerden 950 civarına tarihlendiriliyor. Yani Darius ve ailesi bu savaştan kaçıp, Yunan anakarasına gelmişse bu bölümdeki hikayemizin M.Ö.950 civarında geçtiğini söylemeliyiz. Ancak karakterlerden birisinin de M.Ö.387'de anlaşma ile sona eren Korinth Savaşı'nda öldüğünü öğrendiğimiz için neresinden tutsak elimizde kalıyor kronoloji.
Geneline baktığımızda kronolojik olarak bir yere oturtamadığımız ama coğrafi olarak mantıklı giden, ortalamanın altındaki bir Xena bölümü Chariots of War. Ama mitolojik öyküler ve kahramanlar açısından oldukça doyurucu.

23 Ocak 2023 Pazartesi

Xena ile Mitoloji Saati 5 : Xena:TWP 101 - Sins of the Past


Mitoloji Saatlerimizin bu beşincisinde nihayet asıl Xena bölümlerine gelebildik. 4 Eylül 1995'te yayınlanan "Sins of The Past", adından da anlayabileceğimiz gibi geçmişinin günahlarıyla yüzleşen bir Xena gösteriyor bize. Aslında bu bölüm, toptan hikayesiyle, elementleriyle bize koca bir Xena evreninin asıl dayandığı temeli özetliyor. Doğup, büyüdüğü kasabadan/köyden ayrılıp, bir savaş lordu olarak geçirdiği yıllardaki halinden sıyrılmaya ve günahlarının bedelini ödemeye çalışan bir Xena. Kendini günahlarından arındırdıkça değişen, kendisi değiştikçe dünyayı da değiştiren bir Xena. Ve o Xena'nın, kendi hikayesinin bile önüne geçebilecek kadar büyüyen yol arkadaşı, dostu, ailesi olan bir Gabriel. Ama oraya geleceğiz. Durun.

En son Hercules'in ilk sezonunun finalinde, atına atlayıp, yavaşça uzaklaşırken izlediğimiz Xena'yı bu bölümün başında tepe bayır, atı Argo ile yol alırken buluyoruz. Yakılıp yıkılmış bir köye rastlıyor, Antik Yunan'da her an birileri bir yere saldırmış olabilir çünkü, bu insanlar nasıl gündelik hayatlarına devam edebiliyor belli değil. Neyse, Xena yıkıntılar arasında bir çocuğa denk geliyor, çocuk burayı savaşçı prenses Xena'nın yıktığını yaktığını söyleyince eski günahkarımız yeniden tövbeye başlıyor. Tüm zırhını, silahlarını çıkarıp toprağa gömüyor ve yola öyle devam ediyor. Ama dedik ya burası antik dünya, burada her an birisi hıırrrr diyerek birilerinin üstüne atlıyor. Nitekim Xena bu şekil 90'lar büstiyerle dolaşma modasına geçmişken başka bir köye saldırıldığını, oradaki kızların götürülmeye çalışıldığını görüyor. Tabiki müdahale ediyor, ancak büstiyerle çok zor. Bu aşamada Xena, günahlarından kurtulma ile ilgili ilk dersini alıyor. İyilik de yapacaksan silahınla, zırhınla ve kendin olarak yapacaksın. Bundan sonraki 6 sezon boyunca da bu derse göre davranıyor.


Xena yerdeki silahlarını kuşanıp, bir şekilde köylüleri bu saldırganlardan kurtarırken kendisi de, biz de Gabriel ile tanışmış oluyoruz. Bu minik köyde karşılaştığımız pembe yanaklı, geveze kız sonradan hem Xena için hem de bizim için öyle bir önemli olacak ve kendi başına öyle kocaman bir hikaye anlatacak ki bize, hayal edemiyoruz. Evet, bu Xena'nın dizisi. Ama kötü taraftan günahlarını tek tek ödeyerek iyi tarafa geçmeye çabalayan bir savaşçının hikayesinin yanında, ufak bir köyden saf hayat dolu bir genç kızın da adım adım, mücadele ede ede, hayal ettiği hayatı yaşayabilmek için çıktığı yolda değişmesinin, gelişmesinin, büyümesinin de hikayesi. Aslında objektif olarak baktığımızda, hikaye anlatıcılığı açısından bu belki de daha çok Gabrielle'in hikayesi. Çünkü Xena'yı 134 bölüm boyunca hemen hemen hep aynı karakter olarak izliyoruz. Hep geçmişine dair hikayelerle çözülmeler yaşıyoruz. Oysa Gabrielle, çok farklı bir karakterden çok daha başka bir şeye dönüşüyor tüm bu süre boyunca. Ve bunu, izlediğimiz hikayelerde yaşadığı şeylerle başarıyor. Geçmişinden getirmiyor, kendine gelecek oluşturuyor. Bunu şimdi, bu yaşımda görebiliyorum. Ama küçükken çok gıcık olurdum Gabrielle karakterine. Keşke hep Xena'yı izlesem diye bakardım ekrana. Demek ki çocukken, gerçekten de bir şeyleri anlayamıyormuşuz.


Gabrielle'in köyünde yaralarını sardıran Xena'yı köylüler tabiki ardından köylerinden kovuyor, çünkü ünü dört bir yana nam salan savaşçı prenses bu. Bu sırada Gabrielle'in köyünün resmen sazlardan yapılma, üflesek yıkılacak evlerden ibaret olduğunu fark edip, buradan neden kaçmaya çalıştığını da anlıyoruz (şaka şaka, ama cidden prodüksiyon açısından bakıldığında sanki zerre önem vermemişler ile bilerek bu kadar acınası yapmışlar'ın arasında bir yerde Gabrielle'in evi). Annesi babası ve kız kardeşi Lila ile tanışıyoruz. Bir de nişanlısı Perdicus ile kısa bir tanışma yaşıyoruz ki yanlış hatırlamıyorsam sonraki bir zaman yine karşılaşacağız onunla. Bu ilk tanışmada Gabrielle'in, köyündeki diğer normal antik dünya insanlarından farklı olduğu için uyum sağlayamadığını anlıyoruz. O, hikayeler dinlemekten, anlatmaktan, gezip görmekten, keşfetmekten hoşlanıyor. Ömrü boyunca bir köyde kalıp, çiftçilik yapmak, kendisine uygun görülen adamla evlenip, çocuk yapmak istemiyor. Xena'nın peşine takılıyor bu dürtüyle Gabrielle, maceralara atılabilmesinin tek yolu bu çünkü.


Bu arada köye saldıran adamların, Xena'nın eski romantikliklerinden/savaştıklarından Draco'nun adamları olduğunu öğreniyoruz. Xena gidip Draco'yla samimi bir konuşma yapıp, saldırma o köye benim güzel gözlerimin hatrına diyor. Ama bu bir savaş lordu, Draco aksine hırs yapıp, Xena'nın köyüne saldırmaya karar veriyor. Xena ise önce her şeyden habersiz köyüne doğru yola koyuluyor. Çünkü öğreniyoruz ki Hercules'in sonunda Xena şöyle karar vermiş: Köyüme döneyim, annemden köylülerden özür dileyeyim, oturayım uslu uslu. Xena'nın köyü Amphipolis'e Draco saldırınca da Xena köyünü savunmak için kolları sıvıyor haliyle. Böylece tüm dizideki en ikonik dövüş sahnelerinden birini izleme şansımız oluyor: Önce bambu direklerin, ardından insanların kafaları ve omuzlarının üzerinde gerçekleşen Xena ile Draco arasındaki teke tek dövüş. Sonunda tüm bir bölüm içinde, tüm bir Xena hikayesi boyunca bize neyi anlatacaklarını özetlemiş olduktan sonra, Xena ve Gabrielle yepyeni bir yolculuğa başlıyorlar.

Siyah figürlü krater üzerinde sağda Hector, solda Achilleus
Yaklaşık M.Ö.490-460
British Museum'dan


Bu bölümde önceki izlediğimiz Hercules sezon finaline göre biraz daha Antik Yunan'dan, mitolojiden öğeler bulabilir haldeyiz. Mitolojideki gerçek hikayeleriyle alakasız olarak karşılaşsak da. İlk karşılaştığımız isim Hector. Gabrielle'in köyüne saldıran adamların başında böyle bir karakter var. Draco'nun sağ kolu gibi bir şey, bu bölümde amacına hizmet edip, ölüyor. Hector ismi "ἕκτωρ" kelimesinden türemiş, anlamı sıkı tutmak. Bu kelime de aslında "ἔχω" kelimesinden türemiş, echo gibi okunan bu kelimenin anlamı ise - tahmin edin ne - tutmak, sahip olmak. Troya Savaşı'nın asil kahramanı, Troya kralı Priamos ile Hekabe'nin oğlu, cesur prens Hector'un isminin tutmaktan türemiş olması mantıklı aslında. Çünkü Hector sayesinde, Hector'un Achilleus'u tutması, oyalaması sayesinde Troya biraz daha dayanabilmiş, savaş uzamıştı.

İstanbul Arkeoloji Müzesi'ndeki İskender Lahdi'ndeki
karakterlerden biri, Perdiccas olabilir denileni.

Sonraki adımda Gabrielle'in kız kardeşi Lila ile tanışıyoruz. Leila isminin bir değiştirilmişi bu. Değişik yazılmışı yani. Ki bu da - evet doğru tahmin - Arapça gece anlamına gelen Layla'dan çarpılmış. Kız kardeşinin nispeten koyu saçları ve lacivert gözlerine uyumlu bir isim olmuş. Hemen orada Gabrielle'in nişanlısı Perdicus geliyor. Mitolojide değil ama tarihte Perdiccas olarak yazılan bu isim, Büyük İskender'in generallerinden birine ait (meşhurluk açısından). İskender'in ölümünün ardından ortalıkta dolaşan generallerin aslında ilk etapta en kuvvetlisiydi bu abi. İlk başta imparatorluk ordusunun başına geçmişti, ayrıca varissiz ölen İskender'in koca imparatorluğunun da ilk vekaleten yöneticisiydi. Haliyle tüm imparatorluğu ve gücü tek elde, kendi elinde toplamaya karar verince de diğer generaller buna karşı birleşip, vay sen misin bir akıllı diyerek savaşa tutuştu bununla (tek sebep bu değil tabi bir şeyler bir şeyler ama anlatmaya başlayınca susmuyorum). En son bizim dombili Ptolemy, Mısır'daki rahat koltuğundan nanik nanik yapınca, Perdiccas hışımla Mısır'a yürüdü. Ama işte kader ağlarını yine örmüştü, askerleri isyan etti ve koskoca Perdiccas'ı öldürüverdi.

Xena'nın eskisilerinden savaşçı Draco'nun ismi ise dizideki karakterine az buçuk yakışır bir anlam taşıyor. Yunanca Drakon'dan türemiş, bu kelimeyi de biliyorsunuz, yılan ya da büyük deniz yılanı demek, bu yüzyılda daha çok ejderhalar için kullanılsa da. Aslında kökündeki "derk" görmek demekmiş, bu hayvanın ölümcül bakışlara sahip olmasına atıfta bulunur gibi. Aslında Eski Yunan'da M.Ö.7.yy.da yaşamış pek ünlü bir kanun koyucu var bu isimde. Atina şehir devleti vatandaşlarınca demokratik bir şekilde seçilmiş, ilk kanun koyucu. Drakon'un yasaları ilk etapta karman çorman bir şekilde ilerleyen kanunsuz ortama yeni bir soluk, bir düzen getirmiş olsa da sonradan oldukça katı ve sert oldukları fark edildiği için sonraki zamanlarda ismiyle de bağdaşmış bu katılık. Kanla yazıldığı hakkında acı acı insanları öksürten bu kanunları daha sonraki yüzyılda gelen Solon alabildiğine yumuşatmış mesela.


Xena'nın köyü Amphipolis'e doğru ilerlerken geçtiği köprünün bulunduğu yer dizide Strymon Geçidi olarak adlandırılmış. Amphipolis tarihte yer alan gerçek bir Yunan şehri. Günümüzde Orta Makedonya'da yer alıyor. Edoni ismi verilen halkın yerleştiği şehir, M.Ö.437'de kurulup, en son M.S.8.yy.da terk edilmiş. Orijinalinde bir Atina kolonisi olarak geçiyor. Günümüzde Roma dönemine ait yerleşimi hala görülebilir durumda. 2012 yılında burada, Yunanistan'ın en büyük mezar höyüğü bulunmuştu (burial mound'u nasıl çeviriyorduk ya?). O zamanlar nasıl heyecanla baktığımı hatırlıyorum bu habere.

İşte bakın Xena'nın geçtiği köprü :)

Amphipolis şehri, Strymon nehrinin doğusunda yer alan yüksekçe bir plato üzerine kuruluymuş. Strymon Nehri, Ege Denizi'nden yaklaşık 3 metre yukarıda yer alan Cercinitis Gölü'nden doğuyor. Strymon Nehri'nin üstündeki tahta köprü, tarihçi Thucydides tarafından da bahsedilmiş bir şey ancak tabi dizide oldukça sallapati minik bir köprü olarak görünüyor. Dizide öylece hiçliğin ortasında kendi halinde bir köprü ama tarihte aslında şehir ve Makedonya toprakları için oldukça stratejik bir öneme sahip bir köprü. Mitolojide ise Strymon tabiki bir nehir tanrısının ismi. Babası Okeanos, annesi Tethys.

Polyphemus ile Galatei moziği, sağdaki meşhur cyclopeslerden Polyphemus
Mozaik şu an Cordoba'daki Alcazar de Los Reyes Cristianos'ta sergileniyor


Xena bu köprüyü geçince bir Cyclops ile karşı karşıya kalıyor. Onu da geçmişindeki dark side günlerinden bildiğini öğreniyoruz, köprüyü geçen insanları yiyen Cyclops'un var olan tek gözünü kör etmiş zamanında Xena. Cyclops (şimdi bunun tekil mi çoğul mu yazılışı olduğuna karar veredim, ya da direkt normal yazılışı bu olabilir miydi acaba, neyse) Yunan mitolojisinde pek çok yerde, pek çok şekilde geçen karakterlerden. Ben en iyisi Kikloplar diyeyim bundan sonra. Hah işte bir anlatıya göre Kikloplar 3 tane. Yuvarlak gözlü devler. Babaları Ouranos, anneleri Gaia. Yani gökkubbe babaları, toprak ana anneleri. İsimleri Arges, Steropes, and Brontes olan bu devler, titan soyuna ait sayılıyor ve tek gözleri var alınlarında. Babaları bunları doğar doğmaz Tartarus'a yani dünyanın merkezine gönderiyor. Anneleri tarafından kurtarılıp, titanların savaşında titan Cronus'a yardım ediyorlar. Çünkü Tartarus'ta ellerinde çekiçlerle ateşte maden dövüp, bir şeyler şekillendirmek asıl yetenekleri. Cronus da savaştan sonra bunları yine Tartarus'a geri yolluyor. Sanırım çirkinleri bu dünyada kimse sevmiyor. Bir de her savaşa girişen gelip bunları çağırıyor. Zeus da Titanlara karşı savaşında Kiklop dostlarımızdan yardım alıyor. Ama Zeus sözünde duruyor, bu sefer yeryüzüne çıkıyorlar. Buna karşılık Kikloplar da Zeus'a o ünlü şimşeğini, Hermes'e meşhur kaskını (başlık aslında da kask diyelim), Poseidon'a üç başlı asasını hediye ediyor. Başka başka anlatılarda Sicilya'da yaşayan, insan yiyen, civar köylerin mahsüllerini cukkalayan, kimseyi sallamayan canavarlar olarak geçiyorlar. bu 3 tane Kiklopun oğulları olarak geçenler ve başkaları da var tabi.

Oedipus ile Sfenks'i gösteren bir kırmızı figürlü Attika kylix'i. Vatikan'da şu an.

Gabrielle, Xena'nın peşine düşmüş, onun haberi olmadan Amphipolis'e doğru gitmeye çalışırken yolda bir nevi otostop çekip, yaşlı bir çiftçinin at arabasına atlıyor. Bu yaşlı adamla Thebes kralı Oedipus'un muhabbetini ediyorlar. Daha doğru Gabrielle, Sofokles'in Kral Oedipus oyununa atıfta bulunuyor. Oyunu bir şiir gibi okuyabileceğini söylüyor ama yaşlı adam daha bilgili çıkıyor. Oedipus'un krallığı zamanında Thebai'de yaşadığını ve asıl gerçekleri anlatabileceğini söylüyor. Sofokles'in bu oyunu M.Ö.429 yılında ilk defa sahnelenmiş bir oyun, her ne kadar kral ve olaylar mitolojik olsa da. Oedipus'un hikayesini duymayan yoktur gibime geliyor (yoksa var mı?!). Hani şu psikolojide yüzyıllar sonra bir komplekse adını veren hikaye. Thebai kralı Laius, lanetlendiği için bir kehanet ortaya çıkar: Oğlu, büyüyecek ve babasını öldürüp, annesi ile evlenecek ve kral olacaktır. Bunun üzerine yeni doğmuş Oedipus'u bir hizmetçine verir, götür ormanda ölmeye bırak der. Ancak hizmetçi minik bebeğe acır ve onu başka bir çobana verir. Bu çoban da bebeği, çocuğu olmayan Corinth kralı ve kraliçesine verir. Öz oğulları gibi yetiştirip, bakarlar Oedipus'a bu kral ve kraliçe. Ancak günün birinde bir şölende genç Oedipus evlatlık olduğundan şüphelenip, yolları düşer. Delphi'deki kahinden anne babasını öldüreceğini öğrenince zanneder ki kendini yetiştiren, sevdiği kral ve kraliçenin ölümüne sebep olacak. Buna engel olmak için kaçar. Thebai'ye doğru giderken yaşlı bir adamla takışır ve birbirlerine saldırmaları sonucu Oedipus, yaşlı adamı öldürür. Daha sonra şehre musallat olan bilmececi Sfenks'i alt edip, şehri ondan kurtardığı için dul kraliçe ile evlenip, Thebai kralı olur. Ancak yıllar yıllar sonra - yine uzun bir hikayesi var bunun da - üzerindeki kehaneti öğrenir. Öz annesi ile evlenip, 4 çocuk yapmış olduğunu fark ettiğinde ortalık alev alır tabi. Zavallı kraliçe kendini öldürür, Oedipus kendi gözlerini kör eder ve kızı Antigone'nin rehberliğinde kendini bir derviş gibi yeniden yollara atar.

Oedipus'un hikayesi buradan sonra da baya bir devam ediyor, oğulları ve kızlarının da dahil olduğu baya maceralar var. Hatta Hercules:TLJ'nin 6.sezonundaki "Rebel With A Cause" bölümünde de geçiyor bir kısmı. Neyse elimden geldiğince kısaltarak anlattım, çünkü hafta başından beri bu yazıyı yazıyorum. Ama gene bitmedi, bahsedeceğimiz birkaç karakter daha var.

Bu da Cyrene moziği olabilir ama Cezayir'den olmasının dışında bir bilgi bulamadım

Xena'nın annesinin isminin Cyrene olduğunu da öğreniyoruz bu bölümde. Mitolojide Teselya prensesi olan Cyrene, sonradan da Kuzey Afrika'daki bir şehir olan Cyrene'nin kraliçesi olmuş. Şehre tabiki onun adını verip, kuran tanrı Apollo.  Apollo durup dururken adına şehir kurmamış, iki çocukları var: Aristaeus ve Idmon. Oldukça cesur bir avcı olarak geçiyor Cyrene ayrıca. Tanrıça Artemis'le dolaşan, aslanlarla güreşen bir kadın. Bu cesurluğundan cevvalliğinden etkilenen Apollo tabiki gelinim olacaksın deyip, hoop gelini yapıyor Cyrene'yi. Çocuklar doğduktan sonra da nymph yapıyor ki uzuuuun uzuun yaşasın. Daha da ilginci Ares'ten de bir oğlu var Cyrene'nin, Diomedes. Neyse o konulara girmeyelim.

Bu bölümü şimdilik burada keselim, çünkü önümüzde 133 bölüm daha var.

Boys Over Flowers {꽃보다 남자} (2009) - Tüm bu çılgınlığı başlatan şey

 Geum Jan Di isimli fakir mi fakir ama bir o kadar da gururlu, lise çağında bir genç kızımız var. Yarı zamanlı işlerle harçlığını çıkarmaya ...