Xena ile Mitoloji Saati etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Xena ile Mitoloji Saati etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mart 2026 Pazar

Xena ile Mitoloji Saati 10 ~ Xena : TWP 105 - The Reckoning

 


Önceki bölümde eski karanlık hayatından pek sevdiği bir dostuna veda edişini izlediğimiz Xena, bu bölümde ise yine onu eski haline döndürmek için tuzak kuran savaş tanrısı Ares'in oyununa düşüyor. Xena ile Gabrielle yine bir yerden bir yere yürürlerken saldırıya uğramış bir avuç köylüyü görüp yardım etmek için duruyor Xena. Gabriel o sırada bir yerlerde, neyse. Xena köylüleri kurtarmaya çalışırken adeta kendini bir sith lordu gibi gizleyen bir Palpatine ile dövüşüyor. Kafa kafaya bir dövüş olunca bu Xena ulan kim benim seviyemde böyle dövüşebilir ki derken siyah pelerinli adam birden ortadan kayboluyor ve eli kanlı Xena'yı olay mahallinde bulan diğer köylüler de yargısız infaza yelteniyor. Gabrielle'in Ally McBeal olma çabalarının arasında Xena, Ares'in gerçek niyetiyle karşılaşıyor. Ares diyor ki bak bunların hepsini ben ayarladım ki sen yine benim en sadık kullarımdan ol diye. Gel yine eskisi gibi savaş, ortalığı yak yık, benim ordularımın generali ol. Tabi bunları en cezbedici, en baştan çıkarıcı ve seksi ifadesiyle söylüyor habire Xena'ya. Sonunda Ares, Xena'yı oyuna getirmeye çalışırken Xena onu oyuna getiriveriyor ve seçtiği aydınlık yolda yürümenin zorluklarından bir kere daha kurtulmuş oluyor.



16 Ekim 1995'te yayınlanan bu birinci sezonun 5.bölümü ilk defa savaş tanrısı Ares'i kanlı canlı görmemizin yanında - ki Xena evreni için bir dönüm noktasıdır bu -, Xena'nın sadece çok iyi dövüşen bir savaşçı değil aynı zamanda aklını da çok iyi çalıştıran bir stratejist olduğunu da görmemiz açısından önemli bir hikayeye sahip. Ayrıca Xena ile Gabrielle arasındaki dinamiklerin de çok güzel oturmaya başladığının izlerini fark edebildiğimiz bir bölüm. Xena'nın Gabrielle'i neredeyse bir ahlaki ve insani pusulası olarak gördüğünü anlıyoruz. Gabrielle'in ise Xena'nın karanlık yanını görüp, yine de tanıdığı Xena'ya herkesten ve her şeyden çok güven duyuyor oluşunun kararlılığıyla hareket edişini görüyoruz. Dahası Gabrielle'in Xena'nın kararlarına da güven duyduğunu ve sözlerini dinlediğine şahit oluyoruz. 6 sezona yayılacak bu iki kadın arasındaki dostluğun sağlam temellerini oya gibi ince ince işlediklerini söyleyebiliriz böylece.



Benim de sevdiğimi bölümlerden biridir The Reckoning. Öyle çok çok sevdiklerimden değil ama en azından geçtiğimiz iki bölüm boyunca oflayıp puflamamdan anlaşılabileceği üzere bu bölüm benim için daha dayanılabilir bir hikaye sunuyor. Tüm sinirli köylüler ve adalet arayışı konusu ve sahneleri beni pek sıksa da Ares'in Xena'nın aklını manipüle etmek için kullandığı başka diyarlara geçme gibi sahnelerin o zamana (daha doğrusu prodüksiyonun daha önceki bölümlerde gördüğümüz pespayeliğine) göre oldukça incelikli ve iyi durması keyif aldığım şeylerden biridir mesela. Bir de hakikaten çocuk aklımla o kadar da takdir edemediğim Kevin Smith'in Ares halini şu yaşımda daha da deli bulduğumu söylemem gerek. O zamanlar bana çok gıcık ve çirkin gelirdi (erkek zevkimin Candy'deki Anthony ve Sailor Moon'daki Mamoru olduğu zamanları kastediyorum yani), keşke hiç çıkmasa şu diye diye izlerdim. Ama şimdi görüyorum ki oynarken o da çok eğleniyormuş gibi görünüyor. Hem bir yandan çektikleri şeyin absürtlüğüne ve prodüksiyonun ucuzluğuna gülecekmiş gibi dururken bir yandan da işini hakkıyla yapmaya çalıştığını ve neredeyse ciddiye aldığını görebiliyorsunuz. Çok çok keyifli onu Ares olarak izlemek. 2002'de genç yaşta bu dünyadan ayrılmasına insan her defasında inanamıyor. Neyse, mitolojimize ve hikayelerimize geçelim.

Kevin Smith de sonradan bu yapıştırma sakalı düşmesin diye bölüm boyu yüzünü oynatmadığını söylemiş :D


Ares'ten daha önce "The Gauntlet"te ve "Unchained Heart"ta biraz bahsetmiştik. O zaman da Ares'in, Olimpos tanrıları arasında savaş, savaş tutkusu, cesaret ve toplumsal düzen tanrısı olduğunu, Antik Yunan sanatında ya savaşa hazırlanmış, sakallı olgun bir savaşçı ya da miğfer ve mızrak taşıyan, sakalsız, çıplak bir genç olarak tasvir edildiğini söylemiştik.

Ares, tanrıların kralı ve kraliçesi Zeus ve Hera'nın oğlu ve tanrıçalar Eileithyia ve Hebe'nin kardeşi. Üvey kardeşleri arasında Athena, Afrodit, Apollon, Artemis, Hermes, Dionysos ve Hephaistos var. Ares'in tanrıça Afrodit'ten Deimos (Korku), Phobos (Dehşet) ve Harmonia (Uyum) adında üç çocuğu var. Kızı Harmonia'nın kızı Semele, tanrı Dionysos'un annesi aynı zamanda. Evet Olimpos tanrılarının aile ve soy ağaçları Ptolemaioslarınkinden daha fena olabiliyor.

Ares'in ayrıca çok sayıda ölümlü çocuğu da var. Bunların çoğu babalarının şiddet eğilimini miras almış oluyor ve mitolojide genellikle kötü adam rolünde yer alıyorlar. Şaşırdık mı?

Ares'in en belirgin özelliği, sivri uçlu bir savaşçı miğferi. Tanrıların ziyafetleri gibi sahnelerde bile, miğferini takmış veya elinde tutarken tasvir ediliyor. Tanrının diğer özellikleri arasında kalkan, mızrak ve bazen de kınında bir kılıç bulunuyor. Kalkanı genellikle bir tür amblemle süslenmiş olsa da, antik sanatçılar tanrıya özgü bir şey yerine, standart repertuarlarından genel bir amblem kullanmışlar hep.

Ares genellikle kısa bir tunik, göğüs zırhı, miğfer ve dizlik giyen standart bir Yunan savaşçısı gibi giyinir görünür hep eserlerde. Göğüs zırhını genellikle onu basit bir tunikle göstermek için koymamış oluyorlar ve bazen de miğfer ve kalkan dışında çıplak olarak tasvir edilmiş oluyor. Ares'i antik Yunan sanatında tanımlamak oldukça zor olabiliyor bu yüzden, çünkü onu diğer savaşçı figürlerinden ayıran çok az şey kalıyor. Haliyle normal bir savaşçı mı yoksa Ares mi var eserin üzerinde, tanımlayabilmek güçleşiyor.

Ares'in kutsal hayvanı yılan. Ayrıca, eski kehanetlerde savaş, isyan ve kötü şansın habercisi olarak tanımlanan akbaba ve bazı baykuş türleri gibi belirli kuşlarla da ilişkilendiriliyor. Tanrının mitolojideki en ünlü hayvanları, Ares tarafından Altın Post'u korumakla görevlendirilen bir yılan olan Kolhis Ejderhası ve Teb yakınlarındaki kutsal su pınarını koruyan dev bir yılan olan Ismenian Ejderhası.

Ulusal Roma Müzesi'nden bir klasik dönem Ares'i

Yunan mitolojisindeki Ares'in karakterini, savaşla bir şekilde bağlantılı olan diğer tanrılarla karşılaştırarak daha iyi anlayabiliriz. Athena, savaş konularında düşünceliliği ve bilgeliği temsil eder ve savaşın yıkımları sırasında insanları ve yerleşim yerlerini korur. Ares ise, cesurca bir kuvvetin kişileştirilmesinden başka bir şey değildir ve savaşın tanrısı olmaktan çok, savaşın kargaşasının, karışıklığının ve dehşetinin tanrısıdır. Kız kardeşi Eris savaşı başlatır, Zeus savaşın gidişatını yönlendirir, ancak Ares savaşın kendisine aşıktır ve savaşların gürültüsünden, insanların katledilmesinden ve şehirlerin yıkımından zevk alır. Bu tanrının yıkıcı elinin, veba ve salgınların yol açtığı yıkımlarda bile etkili olduğuna inanılmış. Ares'in bu vahşi ve kana susamış karakteri, onu diğer tanrılar ve kendi ebeveynleri tarafından nefret edilen biri yapar. 

Yunanlar Ares'i ezici fiziksel gücüyle her zaman galip gelen bir varlık olarak pek de mantıklarına yediremediklerinden onu, daha yüksek güçlerle karşılaştığında genellikle yenilir biri olarak tasvir ederler. Athena'nın da yardımıyla Diomedes tarafından yaralanır mesela. Bir keresinde tanrılar ölümlülerin savaşında aktif rol almaya başlayınca, Athena Ares'e karşı çıkar ve ona güçlü bir taş fırlatarak onu yere serer. Bu durumla mesela Xena'nın bu bölümde Ares'le savaşarak, bir ölümlü olmasına rağmen neredeyse onu yenecek kadar iyi dövüşmesinin paralelliğini görebiliriz.

Devasa Alodalar da onu yener ve zincirler, Hermes tarafından kurtarılıncaya kadar on üç ay boyunca esir olur. Ayrıca oğlu Cycnus yüzünden savaştığı Herakles tarafından da yenilir ve Olimpos'a geri dönmek zorunda kalır. Bu Cycnus'tan da "Chariots of War" bölümünde bahsetmiştik.

Bu vahşi ve devasa, ama aynı zamanda yakışıklı tanrı, Afrodit'i sever ve Afrodit tarafından da sevilir: Afrodit, Adonis'e aşık olduğunda, Ares kıskançlığından ayıya dönüşür ve rakibini öldürür. Ki bu Afrodit'i de ikisi arasındaki münasebetleri de ilerleyen sezonlarda göreceğiz.

Trakya kabilelerinin savaşçı karakteri, tanrının ikametgahının bu ülkede olduğuna, burada ve Scythia'da ibadetinin başlıca merkezlerinin bulunduğuna dair bir inanca yol açmış. Scythia'da kılıç şeklinde tapınılırmış (evet böyle yani heykellerini falan koymuyorlar da hani işte kılıca tapınıyorlar yani) ve ona sadece atlar ve diğer büyükbaş hayvanlar değil, insanlar da kurban edilirmiş bu yüzden.

Ayrıca Kolhis'te de tapınılırmış ve burada altın post, ona adanmış bir korudaki bir meşe ağacına asılırmış. Stymphalian kuşlarının yaşadığına inanılan ve Ares, Aretias, Aria veya Chalceritis adası olarak adlandırılan Kolhis kıyısı yakınlarındaki ada da onun kutsal yerlerinden biriymiş.

Yunanistan'ın kendisinde ise Ares'e tapınma çok yaygın değil. Atina'da Alcamenes tarafından yapılmış bir heykeli içeren bir tapınağı varmış. Lakonya'daki Geronthrae'de ise yıllık bir festivalin kutlandığı, kadınların tapınağa yaklaşmasına izin verilmeyen bir koruluklu tapınağı varmış. Aşırı toksik bir maskülenlik yaymıyor mu sizce de Ares kültü? Neyse. Sparta'da, tanrının zincirlenmiş halini gösteren eski bir heykel varmış; bu heykel, savaşçı ruhun ve zaferin Sparta şehrini asla terk etmeyeceğini gösteriyormuş. Sparta'da Ares'e insan kurbanları sunuluyormuş (Apollodorus'un yalancısıyım bu konuda valla). Bu tanrının tapınakları genellikle kasabaların dışında inşa ediliyormuş; muhtemelen düşmanların yaklaşmasını engellemek için.

Yunanistan'ın kuzeyindeki ülkelerde Ares ve ona tapınmayla ilgili tüm hikayeler, onun bu ülkeye Trakya'dan getirildiğini gösteriyor gibi görünüyor; Yunanların en eski şairleri tarafından tanımlanan tanrının tüm karakteri, sanat eserlerinde temsil edilmeye pek uygun görülmemiş gibi görünüyor. Aslında Ares'in idealini yarattığı düşünülen Alkamenes'ten (M.Ö.5.yüzyılın ikinci yarısında yaşamış bir Yunan heykeltraş kendisi) önce Ares'in sanatsal bir temsiline dair hiçbir şey duymuyoruz. Tanrının tasvir edildiği az sayıda Yunan anıtı günümüze ulaşmış durumda. Esas olarak sikkelerde, kabartmalarda ve değerli taşlarda görüyoruz onun tasvirlerini. Romalılar, tanrıları Mars'ı Yunan Ares'iyle özdeşleştirmişler ki bu yüzden daha çok Mars tasvirleri görüyoruz ortalıkta.

Ares, Amazon kadınlarının da tanrısı ve onlara savaşçı ruhu bahşeden tanrı. Mitolojide onları Frigyalılara, Likyalılara, Atinalılara ve diğer kabilelere karşı yürüttükleri seferlerde yönlendirmiş ve onun şerefine birçok tapınak inşa etmişler. Ares, Amazon kraliçeleri olan kızlarını birçok savaş ve muharebede aktif olarak destekliyor mitolojide. Bu açıdan Xena'ya da kafayı takmasını içeren hikayemiz de bu mitin bir yansıması gibi düşünülebilir. 

Bölümün bir noktasında Ares, Xena'yı ikna etmeye çalışırken hangi efsanevi savaşçıyı istersen getiririm diyor. Xena da dalga geçiyor, Hector'u Achilles'i, Agamemnon'u getir kolaysa hepsi gideli çok oldu diyor. Bu arada sonraki bir sezonda bir bölümümüz Troya Savaşı'nda geçecek galiba, o da ayrı bir manyaklık neyse. İşte bu konuda da mesela Troya Savaşı sırasında, Troyalıların safında yer alan Ares, Yunan kahramanı Diomedes tarafından yaralanmış. Diomedes mızrağını Ares'in böyle yan tarafından böğrüne saplayıverince, Ares de acı içinde bağırarak Olimpos'a geri savrulmuş. Dediğim gibi tanrı güya ama gelen vuruyor, giden vuruyor. Xena bile neredeyse yeniyor.

Ares konusu dışında bölüm boyunca duyduğumuz isimlere bakarsak ilk olarak Teracles ile karşılaşıyoruz. Saldırıya uğrayan köylülerden biri. Böyle bir isim yok kaynaklarımızda. Bir diğer saldırıya uğramış köylümüz Doracles. O da yok mitolojide veya tarihte. Diğeri Areolis. O da yok. Üçüncüsü de Polinios. Bu dördü de uydurma isimler yani.

Sonraki ismimiz Grathios. Onu da mitolojide veya tarihte bulamıyoruz. Ancak "grath" İrlanda dilinde tahıl demek. Yerinde bir uydurma olmuş.

Sonraki ismimiz Peranis. Yani Yunan mitolojisinde bulamasak da Hakkari'de bir köyün eski adı olması ilginç.

Bir diğer ismimiz Benitar. Yunan isimlerine bile benzemeyen bu isim haliyle mitolojide yok ama Nepal'de bu isimde bir yer var.

Son ismimiz ise Teresia. Evet İngilizce'de de olan Teresa ismine benziyor. Ama İsveççe hali. Halbuki kökenleri yine Yunanlara uzanıyor. Anlamı kesin olmamakla birlikte, Yunanca yaz mevsimi anlaına gelen θέρος (theros) veya Yunanca hasat etmek anlamına gelen θερίζω (therizo) kelimelerinden türemiş olabilir. Ya da Yunan adası Therasia'nın (Santorini'nin batısındaki ada) adından da gelmiş olabilir. İspanyolca ve Portekizce'de de Teresa olarak geçiyor. İlk olarak 4. yüzyılda Nolalı Aziz Paulinus'un İspanyol eşinin adı olan Therasia kayıtlara geçmesiyle rastlıyoruz bu isme isim olarak.

Gelecek bölümde bir başka mitolojik hikayeye, Titanların hikayesine dalacağız.

22 Mart 2026 Pazar

Xena ile Mitoloji Saati 9 ~ Xena : TWP 104 - The Path Not Taken


 Xena ve Gabrielle bu bölümde yollarına devam ederken yine bir han gibi bir yere giriyorlar soluklanmak için. Xena'nın herkesi patakladığı saçma bir komedi sekansı eşliğinde genç bir adamın Xena'dan yardım istemesine şahit oluyoruz. Nişanlısı kaçırılan genç adam, Xena'dan nişanlısını kurtarmasını istiyor. İki kanlı bıçaklı krallık birbirlerine aşık olan prens ve prensesleri sebebiyle barış yapmış ancak şimdi bu barış bozulmak üzere. İki krallık da birbirini suçlarken asıl suçlunun haydutlar olduğunu hemencecik anlayan Xena, prensesi kurtarmak için haydutlar krallığı gibi bir yere giriyor. Burası eski Xena'nın çok iyi bildiği topraklar, nitekim eski dostlarıyla da karşılaşıyor. Nihayetinde Xena, prensesi kurtarırken seçtiği bu "redemption" yolunun getirdiği ağırlığı ve eski dostların özlemini yeniden hissediyor.



2 Ekim 1995'te yayınlanan bu ilk sezonunu 5.bölümünde Xena'yı ilk defa eski bir romantik arkadaşı ile görüyoruz. Xena'nın bir başka yönünü görebildiğimiz hikayenin mekanı olan haydutlar krallığı gibi olan saçma yer ise yine önceki bölümlerdeki dandik set prodüksiyonlarından nasibini almış durumda. İki düşman krallığın aşık olan gençleri temasının etrafında savaşı aslında sadece o savaştan çıkar sağlayanların körüklediği ve orkestra ettiği, düşman tarafların ise bu kötücüllerin oyununa geldiği mesajlarını taşıyan bir hikayemiz var. Tüm bunların içinde Xena'nın eski günlerinden tanıdığı dostunu aydınlık tarafa çekme çabasını da izliyoruz. Pek sevdiğim bölümlerden biri diyemem. Bir önceki bölüm "Cradle of Hope" salaklığı ve dandikliğiyle nefretimi taşıyor olsa da en azından üzerine çemkirirken eğlenebiliyorum. Oysa bu bölüm için sadece sıkıcı bir umursamazlık hissediyorum. Ta ki son dakikalarına ulaşıp da Xena'nın (yani Lucy Lawless'ın) kendi sesinden bir cenaze ağıdı dinleyene kadar. Ki aynı zamanda kendisi de yazmış bunu. Bölümün tek artı yanı bu son dakikalarındaki cenaze sahnesi yani.

Bir önceki bölümde dediğim gibi, bu bölümde Gabrielle'in konuşmasından, önceki bölümde Lerna adı verilen bir krallıkta bulunmuş olduklarını öğreniyoruz. Bu bölümde düşman olan krallıkların isimlerinin ise Beocia ve Kolonus/Kolonos olduklarını öğreniyoruz.

Beocia esasında İspanyolca. Antik Yunanistan'da Boeotia adı verilen bölgenin İspanyolcası. Antik Boeotia, kuzeyde Locris, kuzeydoğuda Euboean Kanalı, batıda Phocis ve güneyde Korint Körfezi, Megaris ve Attika ile çevrili. Boeotia'nın güneydoğu kısmı dağlıkken, diğer bölgeler nispeten düz. Düzlüklerin ortasında, 1900'lerin başlarında kurutulan Copais Gölü bulunuyormuş. Gölün taşkınları tarımsal verimliliğe oldukça faydalıymış, ancak aynı zamanda sıtmaya yatkın bataklık bir alan da yaratıyormuş. Antik Yunanistan'ın diğer bölgelerinden farklı olarak, Boeotia'nın ekonomisi neredeyse tamamen tarımsalmış. Boeotia bölgesi birçok kent ve kent-devletinden oluşuyor. M.Ö.338'de Büyük İskender'in babası olan II.Philip tarafından fethedilince tabi kentler yavaş yavaş nüfusunu canlılığını falan kaybediyor. Roma dönemine kadar da neredeyse her savaşta, birlik içerisinde ve tarihi olayda yer alıyor bu bölge.
Kolonos ise günümüzde de var olan bir yer. Antik dönemdeki aynı adlı yerleşimden ismini almış. Antik dönemdeki Kolonos veya Colonus, antik Attika'nın Aegeis klanına bağlı bir yerleşim yeri olup, Sofokles'in yaşadığı yer olarak ünlü ve şairin trajedilerinden birinin geçtiği bir yer. Adını, ovadan yükselen iki küçük ama göze çarpan tepeden almış (hani kolon/sütun gibi yani). Sofokles, bu yerin doğal güzelliklerini şiirinde şöyle anlatır : "Burada, sürekli misafir olan bülbül, şarap rengi sarmaşıkların ve tanrının bozulmamış yapraklarının arasında yaşayan, güneşten etkilenmeyen, fırtına rüzgarından uzak, koyu yeşil ağaçlıkların altında berrak sesiyle cıvıldar. Burada, eğlence düşkünü Dionysos, onu emziren perilerin yoldaşı olarak her zaman yeryüzünde dolaşır."
Sofokles'in "Oedipus Kolonos'ta" adlı oyununun başında, Xenos adlı bir karakter, kör ve dışlanmış Oedipus'a bölgeyi anlatır. Bölgenin deniz tanrısı Poseidon ve insanlığa ateşi getiren Titan Prometheus için kutsal olduğunu iddia eder. Ayrıca, bölgeye adını veren ve şimdi kahraman-tanrı olarak saygı gören eski bir hükümdar ve savaş arabası sürücüsü Kolonos yüzünden de kutsaldır burası. Daha sonra Oedipus, Eumenidler'e orada sığınmasına izin vermeleri için dua eder. Oyunun sonunda Oedipus'un ölümü ve gömülmesi anlatılır, ancak mezarının kutsallığının ihlal edilmemesi için yeri gizli tutulur.
Yani bu bölümde birbirlerine düşman olarak gösterilen iki krallıktan biri tarihte birçok kent devletini içinde barındıran bir bölge, diğeri de Atina kentinin bir banliyösü. Evet yine bir uydurmanın içindeyiz. Sorun yok. Haritamız şöyle:

Bölümde duyduğumuz isimlerden ilki Kolonos'un prensi Agranon. Agranon şeklinde değil ama Agron olarak kullanılan bir ismimiz var tarihte ve mitolojide. İlki, MÖ yaklaşık 1192'de Lidya'nın efsanevi kralı olan, Herodot tarafından Lidya Heraklid hanedanının ilki olarak adlandırılan Agron. Babasının, Herodot'a göre Ninova'nın efsanevi kurucusu ve Asur güneş tanrısı Şanta'nın soyundan gelen Ninus olduğu belirtilmiş. Herodot'a göre, Lidya'daki Heraklid hanedanı 22 nesil boyunca 505 yıl kesintisiz hüküm sürmüş. Hanedanın sonuncusu, ölüm tarihi MÖ yaklaşık 687 olan Kandaules, bu nedenle Herodot'un hesaplaması Agron'un tahta çıkış tarihini MÖ yaklaşık 1192 olarak gösteriyor.
Diğer Agron ise İlirya'daki Ardiaei kabilesinin kralı olan. Ama onun hakkındaki bilgilerimiz kısıtlı, çünkü burada tarihe geçen o öldükten sonra tahtı kucaklayan eşi Teuta'nın hikayesi. MÖ 227'den MÖ 231'e kadar tahtta kalan kraliçe Teuta, biraz etrafındakilere, biraz da Roma'ya kafa tuttuğu ve sonunda ülkesini Roma'ya teslim etmek zorunda kalmış olsa da akıllıca yönetmesiyle ünlü.
Mitolojideki Agron'umuz ise Eski Yunanca: Ἄγρων kelimesinden gelen ismiyle 'vahşi' veya 'kırsal' anlamını taşıyor. Eumelus'un oğlu ve Byssa ile Meropis'in kardeşi. Kim mi bunlar? Şöyle de kısa bir hikayemiz var. Aile, Kos'taki Meropis'te yaşıyor ve onlara her türlü nimeti veren Gaia'ya tapıyor. Ancak diğer tanrılara karşı oldukça saygısızlar ve dini festivallere falan asla katılmıyorlar. Agron özellikle Athena, Artemis ve Hermes'e karşı saygısız ve biri onu veya kız kardeşlerini bu tanrılardan birinin onuruna yapılan bir ritüele katılmaya davet ettiğinde, daveti reddedip, tanrıları küçümsüyor.
Sonunda, üç tanrı geceleyin Agron'u ziyaret ediyor. Hermes çoban kılığına, Athena ve Artemis ise köylü kızları kılığına giriyor. Hermes, Eumelus ve Agron'u kendi şerefine düzenlenen bir ayin ziyafetine davet ediyor ve Byssa ile Meropis'i, diğer kızların toplandığı Athena ve Artemis'in kutsal korusuna göndermelerini öneriyor. Bunu duyan Meropis, Athena'nın adıyla alay etmeye başlıyor ve bunun üzerine tanrıça onu bir baykuşa dönüştürüyor. Byssa, Leucothea'ya kutsal olan "byssa" adlı bir kuşa ve Agron, Hermes tarafından bir yağmur kuşuna dönüştürülüyor. Eumelus, oğluna bunu yaptığı için Hermes'i azarlamaya başlıyor ve kendisi de bela habercisi olduğuna inanılan bir gece kargasına dönüştürülüyor.
Bölümdeki Agranon'un bunların hiçbirinden esinlenildiğini düşünmüyorum. Sadece sanırım Boecia isminde olduğu gibi İspanyol esintisi karakterin ismine de sürünmüş bence, İspanya'daki Agron kasabasından yola çıkılmış gibi.
Düşman krallıklarımızın diğerinin prensesi ise Jana ismini taşıyor bölümde. Bu isim ise neredeyse tüm Avrupa dillerinde bulunan Ana ya da Anna isminin biraz Makedonya, Sırbistan, Hırvatistan dolaylarında görülen hali. Tarihte veya mitolojide özel bir yeri yok.
Bu arada Tracus/Trakus diye bir yerin bahsi geçiyor ama bu tamamen uydurulmuş bir kelime gibi.

Xena'nın haydutlar krallığının başı olarak bulduğu en büyük haydut ise Mezentius ismini taşıyor. Roma mitolojisinde Mezentius, Etrüsk kralı ve Lausus'un babası. Zalimliği nedeniyle sürgüne gönderilen Mezentius, Latium'a yerleşmiş. Kan dökmekten zevk alırmış ve savaş alanında son derece vahşiymiş; ancak Roma izleyicisi için daha da önemlisi, "tanrıları hor gören" bir kişilik olması. Bu kana susamışlık ve vahşilik anlamında aslında bölümde savaşı destekleyip, körükleyen, savaştan kazanç sağlayan haydut kralı olması oldukça mantıklı olmuş.

Xena'nın geçmişten tanıdığı romantik arkadaşı Marcus ismini taşıyor. Bu Roma tanrısı Mars'ın adından türetilmiş olduğu düşünülen bir isim. Bu, Roma ön adları arasında en popüler olanlardan biri. Ünlü taşıyıcıları arasında MÖ 1. yüzyıl devlet adamı ve hatip Marcus Tullius Cicero (kısaca Cicero olarak bilinir), MÖ 1. yüzyıl politikacısı Marcus Antonius (Mark Antony olarak bilinir) ve 2. yüzyılın önemli imparatoru Marcus Aurelius bulunuyor. Ama mitolojide bir Marcus'umuz yok.
Bir diğer karşılaştığımız isim Dectus veya Dictys. Dictys (Antik Yunanca: Δίκτυς, kelime anlamı 'ağcı/ağ adamı'), Yunan mitolojisinde dört farklı erkeğe atfedilen bir isim.
Birinci Dictys, bir balıkçı ve Seriphos Kralı Polydectes'in kardeşi; ikisi de Magnes ve bir Naiad'ın veya Peristhenes ve Androthoe'nun veya Poseidon ve Cerebia'nın oğulları. Her bir kaynak farklı bir aile söylediği için durum biraz karışık. Danaë ve Perseus'u kıyıya vurmuş bir sandığın içinde (veya balık ağında yakalanmış) bulan kişi bu balıkçı. Onlara iyi davranmış ve Perseus'u kendi oğlu gibi büyütmüş. Perseus, Medusa'yı öldürdükten, Andromeda'yı kurtardıktan ve daha sonra Medusa'nın başını Polydectes'e gösterip onu ve yanındaki soyluları taşa çevirdikten sonra, Polydectes Dictys'i kral yapıyor. İkinci Dictys, Dionysus'u kaçırmaya çalışan ancak tanrı tarafından yunus balığına dönüştürülen denizcilerden biri.
Üçüncü Dictys, Pirithous'un düğününe katılan ve Lapitlere karşı savaşan bir centaur yani at-adam. Pirithous'tan kaçarken kayıp, bir uçurumdan düşüyor. Bir dişbudak ağacının tepesine saplanıp sizlere ömür oluyor.
Sonuncu Dictys ise, Poseidon ve Augeas'ın kızı Agamede'nin Elealı oğlu. Aktör ve Belus'un kardeşi.
Bölümün bir yerinde su tanrıçası Panope'yi duyuyoruz. Yunan mitolojisinde Panopea (Antik Yunanca: Πανόπεια Panopeia) veya Panope (Πανόπη),  'panorama' veya 'güzel kocanın' anlamına gelen bir isim. Mitolojide deniz panoramasının Nereid'i sayılıyor. 'Denizin Yaşlı Adamı' Nereus ve Okyanus perisi Doris'in 50 deniz perisi kızından biri. Bu anlamda evet, senarist en azından bu konuda biraz kitap karıştırmış.
Bir başka duyduğumuz isim de Aescalus. Aeschylus olarak geçiyor tarihte, Antik Yunanca: Αἰσχύλος Aischýlos; yaklaşık MÖ 525/524 – yaklaşık MÖ 456/455 arasında yaşamış, genellikle trajedinin babası olarak tanımlanan antik Yunan trajedi yazarı. Türün akademik bilgisi onun eserleriyle başlar ve daha önceki Yunan trajedisinin anlaşılması büyük ölçüde hayatta kalan oyunlarını okumaktan yapılan çıkarımlara dayanır. Aristoteles'e göre, tiyatrodaki karakter sayısını artırmış ve aralarında çatışmaya izin vermiş. Çünkü eskiden karakterler yalnızca koro ile etkileşim halindeymiş.
Diğer duyduğumuz isimler Brisus ki bu da uydurma, diğeri de Antonius gibi oldukça popüler ve genel geçer bir isim.
Haydutlar kralımızın kalesinin altında bir kaplıca kaynağı olduğunu görüyoruz sonra bölümde. Antik Yunan'da zaten bir dolu kaplıcaya rastlıyoruz.
Prensimizin krallığının arması, hayır sanki Ortaçağ Britanyası'ndayız

Şimdi bu yazı neyin yazısı? Linear A desem değil ama az bir biraz belki Linear B'den esinlenme var

Dediğim gibi bu bölüm, o kadar sıkılarak izlediğim bölümlerden biri ki içinde araştırılacak çok şey de yok. O yüzden biraz ruhsuzum bu bölümde. Bölümün benim için tek izlenebilecek yeri olan sondaki cenaze sahnesiyle bitiriyorum.

6 Mart 2026 Cuma

Xena ile Mitoloji Saati 8 : Xena:TWP 104 - Cradle of Hope


 Xena ve Gabrielle, geçen bölüm Gabrielle'in masumiyetiyle ilgili sınavlardan geçmelerinin üzerine bu bölümde de nehir kenarında bir beşik içinde bebek buluyorlar. Bu bebeğin annesi babasını bulalım diye nehrin ilerisindeki köye doğru çıktıkları yolda da bir grup köylünün asarak öldürmeye çalıştığı bir kadını kurtarıyorlar. Bu kadının adı da Pandora çıkmıyor mu? Yok ama o meşhur olanı değil, onun torunu. Çantasında da meşhur kutuyu taşıyor. Kahramanlarımız ellerinde bir bebek ve yanlarında da içinde insanlığın son umudu kalan kutusuyla Pandora ile bir hana girip, süt istiyorlar. Ama absürdlükler burada da bitmiyor. Ulan biz bu bebeği bir sepet içinde nehirde bulduk, anası babası bunu istiyor olsaydı zaten bebeğin o sepette ne işi vardı da biz şimdi gerisin geri onlara teslim etmeye çalışıyoruz diye düşünmeyen kahramanlarımız bir de bebeği almaya gelen kralın askerleri ile dövüşürken de kralın danışmanı Pandora'nın kutusunu alıp kaçmıyor mu? Bitmedi. Kehanete göre bu bebek kralın tahtını ele geçirecekmiş de, o sebeple kralın danışmanı veriyor gazı krala biz bulalım bunu diye. Bu arada kutu, üstündeki kilit torun Pandora tarafından sıfırlanmadıkça kendi kendine açılıyor diye kahramanlarımız geceyarısından önce kutuyu da kurtarmak zorunda kalmıyor mu? Bölümün yazarı Terence Winter büyük ihtimalle bir yerleri açık yattığı bir gecenin sabahında yazmış bu senaryoyu. Başka açıklaması yok.



25 Eylül 1995'te yayınlanan bu birinci sezonun 4.bölümünün konusunu anlatışımdan anlayabileceğiniz gibi hiç sevmiyorum. Yani benim için izlemesi en eziyet bölümlerden biridir herhalde. Çünkü sadece yapay zeka ile yazdırılmış gibi duran senaryosundan da değil bu duygularım. En ucuz ve çiğ duran bölümlerden de biri çünkü. Her şey ve herkes sanki okul müsameresinde hazırlanan bir sahnede yer alıyormuş gibi.  Hareketlerde de bir mantık yok, senaryoda da bir mantık yok. Aralarda bir şeylerin devamı olması gerekiyormuş, sanki çekilmiş de o kısım sonra kesilmiş gibi falan böyle çok ilginç bir çalışma olmuş bu bölüm. Hayır bir de neredeyse yıllar boyunca her bir bölümün başında gösterilecek olan jenerikte yer alan sahnelerin hemen hepsi bu bölümden. O da ilginç.

Xena, saraydaki Quarter Moon Festivali'nde egzotik dansçı olarak dans ediyor

İşte bahsettiğim duvar resmi

Bölümün sanatsal olarak yaptığı tercihler de kafa karıştırıcı bir yandan. Normalde Xena evrenimizi evet fantastik bir yerde konumlandırıyoruz ama genel hatlarıyla bir Antik Yunan-Roma, milattan önce birinci binle milattan sonra birinci bin arasında bir hava veriyor normalde. Diğer kültürlere girilen özel bölümler de var evet ama onların zaten ne olduğu belli. Bu bölümde bir sepete konulan bebek hikayesiyle başlıyoruz ki çoğumuzun Tevrat'tan bildiği bu hikayenin Mezopotamya kültürlerinde çok daha erken dönemlerde yazılanları da var. Neyse hemen ardından Yunan mitolojisindeki Pandora ile çarpışıyoruz. Mücadelenin geçtiği han ve kralla danışmanı ve onların masaları döşekleri falan hep Ortaçağ Avrupası vibe'ı veriyor. Sonra bir bakıyoruz kralın sarayında öyle orta bir yerde duvarda yarısı dökülmüş bir duvar resmi var, kralın ölen kraliçesi. Kral ona bakıp bakıp üzülüyor, sanki 19.yy.da şatosunda eski karısının tablosuna bakan bir dük gibi. Bu arada o duvar resmi tam olarak yüzyıllar sonra arkeologların Minos ya da Miken saraylarında buldukları gibi duruyor, hani yeni yapılmış gibi değil de yüzyıllar sonra yarısı dökülmüş de diğer yarısını da İngilizler Fransızlar mala ile söküp parça parça müzelerine götürmüşler gibi. Bu kahkaha attıran görüntüyü geçsek bu sefer de Xena'nın saraydaki kızlarla bir dans gösterisi var, hepsi sanki 10.-11.yüzyıllarda bir Arap sarayında meşk ediyor gibi. Ya da Binbir Gece Masalları'ndan bir sahne gibi. Müzik de öyle, danslar da. Hatta kıyafetler de. Hele son kısımda Xena ile Gabrielle'in bebeği birbirlerine fırlatarak kötü adamlarla dövüşmesi akıllara zarar ziyan. Bu senaryoyu yazan Terence Winter, 5 yıl sonrasında efsane dizi Sopranos'ta da tam 25 bölümde yazarlık yapmış. İnanılır gibi değil.

Bebeği ortaya koyup sepeti onun etrafında sıfıra sıfır örmüşler gibi yapmayı nasıl başarmış olabilirler

Neyse bölümün bize tarih ve mitolojiden neler kattığına bakalım. Bahsettiğim gibi elimizdeki ilk hikaye sepet içinde nehre bırakılan bir bebek. Ve bir kehanetin bir kralın tahtını ele geçirecek bu bebekten bahsetmesi üzerine.

Bu tür hikayeler mitolojide ve tarihte genelde daha mütevazi geçmişlere sahip kralların, sonradan krallıklarını daha meşru göstermek için anlatılagelen ve bu kişilikleri daha efsanevi bir temele oturtmak için oluşturulan bir anlatı şekli. Pek çok kahramanın hikayesinde rastlayabiliyoruz bu yüzden.

Bu bronz kafa Sargon'un da
olabilir onun oğlu Naram-sin'in
de olabilir

En erken rastladığımız bu şekildeki hikaye Akkad kralı Sargon'unki. Kendisinin M.Ö.3.binyılda yaşadığını biliyoruz ancak M.Ö.7.yüzyıla ait bir metinde kendi ağzından doğumuna dair şöyle diyor mesela: "Annem baş rahibeydi, babamı tanımadım. (...) Baş rahibe annem beni gizlice doğurdu. Beni sazdan bir sepete koydu, kapağını ziftle kapattı. Beni nehre attı, nehir üzerime yükseldi. Nehir beni yukarı taşıdı ve su çeken Akki'ye götürdü. Su çeken Akki beni oğlu olarak aldı ve büyüttü. Su çeken Akki beni bahçıvanı olarak atadı." Bahçıvanlıktan sonra talihi yaver giden Sargon kral oluyor haliyle.

Sonra benzer bir hikayeye Hindu destanı Mahabharata'da rastlıyoruz. Karna isimli kahramanımızın doğumu da benzer bir şekilde oluyor. Efsaneye göre, Yadava hanedanından Şurasena adında bir kral ve onun Pritha (sonradan Kunti) adında güzel bir genç kızı var. Durvasa adında bir rishi (Vedik bilgin ve kahin), kralı ziyaret ediyor ve sarayda misafir olarak ağırlanıyor. Şurasena, Pritha'dan Durvasa'nın konaklamasının rahat geçmesini sağlamasını istiyor. Ayrılırken, konaklamasından ve Pritha'nın özenli hizmetlerinden memnun kalan Durvasa, ona teşekkür babında Siddha mantrasını vererek, dilediği zaman herhangi bir tanrıdan kendisine bir çocuk vermesini isteyebileceğini söylüyor.

Kahramanımız Karna manyak savaşıyor temalı heykel Rajastan'dan

Genç (ve haliyle tüm bu yaptıklarından yarımakıllı olduğuna kanaat getirdiğim) Pritha meraklanıyor, mantranın gerçekten işe yarayıp yaramayacağını görmek için bir sabah güneş doğarken, kendisine bir oğul vermesi için herhangi bir ilahi Tanrı varlığını çağırabileceği mantrayı başlatıyor. Güneş tanrısı Surya'yı çağırıyor. O da hoop gelip, al sana bir oğlan diyor. Pritha kafası karışmış ve utanmış hissediyor, herkesin ne düşüneceğinden ve ailesini nasıl utandıracağından endişeleniyor. O zamanlar, Vedik uygarlığına göre, bir kız evlenmeden önce çocuk doğurursa, evlenme olasılığı daha düşük olurmuş diye bu yarımakıllı, yeni doğan bebeği yastıklı bir sepete koyup, sarayın yanındaki küçük Aşvanadi nehrine bırakıyor.

Sepet yüze yüze Charmanwati nehrine ulaşıyor ve nehir onu Yamuna Nehri'ne taşıyor. Oradan da ver elini Ganj Nehri'ne ve oradan da Anga krallığına (antik Bengal) ulaşıyor. Orada, bir arabacının karısı olan Radha tarafından bulunuyor ve Radha, bebek Karna'yı kocası Adhiratha Nandana'ya götürüyor. Hemen evlat edinip, ona Vasushena adını veriyorlar. Kendi oğulları gibi büyütüyorlar. Büyürken, evlat edinen ebeveynleri Karna'ya onu bulduklarını ve evlat edindiklerini anlatıyorlar gereksiz bir şekilde. Bu bilgi Karna'yı etkiliyor, terk edildiği için utanıyor ve bu, destan boyunca öz kimlik duygusunu şekillendiren bir tema oluyor.

The Infant Oedipus Revived by the Shepherd Phorbas, Antoine Denis Chaudet, 1810-1818, The Louvre

Bir başka sepetle nehre bırakılan bebek hikayesi değil ama bu bölümümüzdeki gibi bir krala bildirilen bir kehanete göre öldürülmeye çalışılan bir bebeği içeren hikayemiz ise Oedipus'un hikayesi. Xena ile Mitoloji Saati 5 : Xena:TWP 101 - Sins of the Past'ta bahsetmiştik Oedipus'tan.

Oedipus, Tebai kralı ve kraliçesi Laius ve Jocasta'nın oğlu. Bir süredir çocuk sahibi olamayan Laius, Delfi'deki Apollon Kahinine danışıyor. Kahin, Laius'un doğacak herhangi bir oğlunun onu öldüreceğini söylüyor. Bu kehanetin gerçekleşmesini önlemek amacıyla, Jocasta gerçekten bir oğul doğurduğunda, Laius oğlunun ayak bileklerini deldirip birbirine bağlıyor bebek emekleyemesin diye; Jocasta daha sonra çocuğu yakındaki dağda terk etmesi için bir hizmetçiye veriyor. Ancak, Laius'un istediği gibi çocuğu soğuktan ölmeye bırakmak yerine, hizmetçi bebeği Korintli bir çobana veriyor, o da çocuğu başka bir çobana veriyor. Bebek Oedipus, sonunda kendi çocukları olmadığı için Korint kralı ve kraliçesi Polybus ve Merope tarafından evlat ediniliyor. Küçük Oedipus'a, ayak ve bileklerindeki yaralardan kaynaklanan şişlikten dolayı "şişmiş ayak" anlamına gelen bu isim veriliyor haliyle.

Yıllar sonra, sarhoş bir adam Oedipus'a, kral ve kraliçenin biyolojik oğulları olmadığını söylüyor. Oedipus bu haberi ebeveynlerine (Korint kralı ve kraliçesine) söylediğinde onlar bunu reddediyorlar. Oedipus da diğer herkes gibi soluğu Delphi'deki kahinde alıyor. Kahin ona babasını öldürüp annesiyle evlenmeye mahkum olduğunu söylüyor. Her zamanki gibi detay vermeyen kahin manyaklığı. Gerisi de zaten bildiğimiz o trajik hikaye.

The Finding of Moses, Lawrence-Tadema Alma, 1904, Sotheby’s

En bilindik ve popüler olanı ise bu nehre bırakılan sepetteki bebek hikayelerinin Musa peygamberinki herhalde. Zamanın - ki tam olarak bir tarihe oturtulamasa da popüler kültür genellikle M.Ö.1500-1200 arasına konumlandırıyor - Mısır'ında firavun, nüfusları artan Yahudiler başımıza bela olmasın diyerek ne yapayım ne yapayım diye düşünüp, çözümü haydi tüm yeni doğan erkek çocuklarını öldürelim diyerek buluyor. Bunun üzerine Kuran'da şu türden bir şeyler anlatılıyor (diğer kitaplarda ufak tefek farklılıklarla): Annesi Jochebed'e Tanrı tarafından Musa'yı bir tabuta (çeviride kayboluyoruz aldırmayın, sepet işte) koyup, Nil sularına atması emredilir ve böylece onu tamamen Tanrı'nın korumasına bırakır. Firavunun kızı değil, karısı Asiya, Musa'yı Nil sularında yüzerken bulur. Çocuk sahibi olmadıkları için firavunu onu oğulları olarak tutmaya ikna eder.

Buraya kadar öğrendiklerimize bakarsak ortada bir bebeği korumak için sepete koyup, nehre bırakma hikayesi var ama tam olarak hangi noktada başlamış da diğerleri o hikayeyi tekrar edip durmuş belli değil. Neyse.

Dizideki torun Pandora'mız

Bölümdeki bir başka hikayemiz ise Pandora'nın ve kutusunun hikayesi. Bu konuda söylenecek çok şey var ama hem olabildiğince özetlemeye hem de açıklayarak gitmeye çalışacağım.

Hesiod'un yazdığına göre olay şuradan çıkıyor: Prometheus, ateşi tanrılardan çalıp, insanlara hediye ettikten sonra Zeus da gıcık oluyor insanlara, diyor ki diğer tanrılara gelin biz bunların başına bir bela çıkaralım. Bela diye gördüğü de bir kadın yaratmak. Tüm Olimpos tanrıları bir şeyler atıyor karışıma ve topraktan bir kadın yapıveriyorlar genç cadı Sabrina'nın undan erkek yapması gibi. Bu kadını da kendilerinden ateşi çalan Prometheus'un kardeşi Epimetheus'a eş olarak gönderiyorlar. Bu bizim Pandora oluyor tabi, Zeus da Pandora'nın yanına iyice olayları karıştırmak için bir pithos veriyor. Ağzı kapalı bir küp diyelim biz buna. Antik zamanlarda yiyecek içecek koyulan hani alt kısımda dar, ortası geniş, pişmiş topraktan çanak çömlek yani. Bu pithosun içinde de tüm kötülükler var. Pandora da tabiki kadın olduğu ve kadınlar da pek meraklı olduğu için (Antik Yunan erkek dünyasına gözlerimi nasıl devirdiğimi gösteremiyorum size) açıyor çömleğin ağzını ve içindeki tüm kötülükler belalar kaçıveriyor. Dünya artık tüm o kötülüklerle bugünkü bildiğimiz haline gelmiş oluyor yani. Pandora son anda kapağı kapatmayı başardığında içeride bir tek umut kalmış oluyor ve bu yüzden de o zamanda beri deniyor ki insanlar ne olursa olsun hep umuda sahip olacak. 

Pithos dediğimiz şey bu çocuklar, hiç öyle kutu değil yani

Bu hikayede ilk duyduğumdan beri benim aklıma yatmayan bir şey var (sanki her yeri aklıma yatarmış gibi). Çömleğin içinde tüm kötülükler varsa nasıl da umut orada oluyor? Umut kötülüklerden değil ki orada ne işi var? Ya da bu konuda da tıpkı "kutu" konusunda olduğu gibi bir çeviri hatası ile mi karşı karşıyayız? Yüzyıllardır aslında kötülükler diye yazmıyor da dünyanın tüm duyguları falan mı diyordu da yine işgüzar bir Hollandalı çeviri yaparken salladı? Çünkü 16.yüzyılda Rotterdamlı Erasmus abimiz ki kendisi tam olarak tahmin ettiğiniz sisteme adını veren kişi, Hesiod'un Pandora ile ilgili hikayesinin bu kısmını Latince'den çevirirken Yunanca pithos'u hımm bu pyxis'e benziyor diyerek alın size kutu diye yazmak istemiş ve sonra okuyan Avrupalı zeki insanlar da etraflarında hiç pithos görmediklerinden kutudur bu kutu olarak kabul etmişler.

Bu arada bölümde tabiki gerçekten bir kutu olarak yer alıyor Pandora'nın pithos'u. Bildiğimiz tavla kutusu gibi bir dümdüz yatay kutu. Üstünde de Futhark sembolleri, rünler var ki çocukken haliyle hiç dikkatimi çekmemişlerken bugün izlerken kahkaha atmama sebep oldular. Yani Kuzey Avrupa kültürlerine ait olan bu sembollerin en eski örnekleri yamulmuyorsam 9.yüzyıla uzanıyor.

Bu umut konusunda da bu arada dediğim gibi bir çeviri hatası olmasa da algılamada eksiklik olabilir. "Brill's Companion to Hesiod" kitabında da bahsettiği üzere buradaki umut tam olarak o anladığımız sevindirici umut değil de Shawshank Redemption'da da bahsi geçen o aldatıcı beklenti duygusu olabilir. İnsanı yine de umut edip, devam etmeye, nefes almaya, yaşamaya ikna eden o umut duygusu. Pandora'nın kutusunun bize bıraktığı o hediye/lanet de bu umuttur belki işte.

The Making of Pandora, the Niobid Painter yaptı diye düşünülüyor,
yaklaşık M.Ö. 460-450. British Museum

Bölümdeki hikayede karşılaştığımız Pandora'nın ise bu ilk yaratılan Pandora değil, onun torunu olan olduğunu söylemiştim. Şimdi bu ilk yaratılan Pandora ile onun eş olarak gittiği Epimetheus'un bir kızı oluyor, Pyrrha adında. Bu Pyrrha da Teselya kralı Deucalion ile evleniyor ve onların çocuklarından biri bu Pandora kızımız. Bu arada bu Pandora ismi tanrıların armağanı ya da direkt armağan olarak çevriliyor.

Bölümde ayrıca para birimi olarak dinar ismi geçiyor. Ki senaristlerimizin kafasının güzel olduğuna işaret gibi. Çünkü dinar, "denarius" olarak Roma döneminde (M.Ö.211'den itibaren) kullanılan bir birim ama daha popüler olarak bilineni 7.yüzyılda Orta Doğu'da ve İslami kültürlerde ortaya çıkan hali. Antik Yunan'da M.Ö.6.yüzyıldan itibaren drahma isimli bir para biriminden (gümüş yuvarlak bozuk para işte) bahsedebiliriz. Gözle görülür biçimde Antik Yunan'da geçiyor gibi olmasına rağmen Xena senaristlerinin zaten diziyi habire bir Roma dönemine konumlandırmaya çalışmaları bu şekilde ara ara oradan buradan hop hop çıkıveriyor. Sonraki sezonlarda ünlü Julius Caesar'ı bile konuk edeceğiz o derece.

Bölümdeki festivalden anladıkları erkekler sarayda masa başında yer içerken,
Arabistan temalı müzikler eşliğinde dans eden kadınlar

Bir de Quarter Moon Festival diye bir şey oluyor bölümde. Krallıkta kutlanan bu festivalin olduğu gece işte kralın danışmanı askerleriyle sarayda kendilerine ziyafet verip, dansöz oynatıyor. Kültürlerin birbirine karıştığı bu karmaşanın aslı Antik Mısır'da. Yani ismi Quarter Moon Festival olan şey, Antik Mısır'da Osiris'in ölümü ve yeniden doğuşu üzerine yapılan festivallerden biri. Mısırlıların kullandığı takvimde "2 Penip-t 2 Aakhet" tarihi oluyor bu ve bizim yılımızda Temmuz ayının ortası veya sonuna doğru bir zaman denk geliyor gibi. Ama içeriğinde dizideki gibi bir eğlenme şekli olduğunu zannetmiyorum.

Dizideki Lerna krallığı, adeta bir Disney prenses şatosu

Bu bölümde Lerna adı verilen bir krallıkta olduklarını biliyoruz ancak bunu bölümün kendisinden değil, sonraki bölümde Gabrielle'in konuşurken söylediklerinden öğreniyoruz. Modern Myloi köyü yakınlarında, Doğu Mora Yarımadası'nda, Argolik Körfezi'nin batı yakasında yer alan Lerna, Yunan dünyasının en önemli tarih öncesi yerleşim yerlerinden biri. Yerleşim, sadece 5,50 metre yüksekliğinde ve toplam 180 metreye 160 metrelik bir alanı kaplayan alçak bir tepe üzerine yayılmış. Bu tepe, Neolitik dönemden Miken dönemine (MÖ 7. binyılın ortalarından 1. binyıla kadar) yaklaşık 5500 yıl boyunca ardışık yerleşim katmanlarının birikmesiyle oluşmuş. Kalıcı bir yerleşim yeri olarak bu konumun seçilmesinin nedeni, verimli topraklar ve Lerna'nın su kaynakları da dahil olmak üzere bol doğal kaynaklara sahip olması. Ayrıca, denize ve Arcadia dağlarına yakınlığı, sakinlerine deniz ticaret yollarını kontrol etme ve Arcadia'ya geçişi kontrol etme olanağı sağlıyor.

Argolik Körfezi'ndeki Mili köyü yakınlarındaki Lerna, Herakles'in ikinci görevinde öldürdüğü, çok başlı yeraltı su yılanı Lernaean Hydra'ya ev sahipliği yapmasıyla da ünlü. Bölgenin yeryüzü şekilleri ve doğal kaynaklarının ilham verdiği bu efsanelere konu olan güçlü karstik kaynakları mesela varlığını modern zamanlara kadar sürdürmüş.19. yüzyıla gelindiğinde çamur lagününe dönüşen göl ise tamamen yok olmuş.

Lerna'daki bu su kaynaklarını mitolojide Poseidon'un hediye ettiğine inanılıyor. Libya kralının kızları olan 50 Danaid'lerden biri olan Amymone ile işi pişirmesinin üzerine hediye ediyor Poseidon su kaynaklarını. Lerna ayrıca Antik Yunan'da Yeraltı dünyasının bilinen girişlerinden biri. Hatta bu yüzden Demeter onuruna burada Lernaea adı verilen festival de düzenleniyor.

Kralımız Gregor ve ateşlerde çürüyesi danışmanı Nemos

Lerna'nın kralı olarak bölümde King Gregor ile tanışıyoruz. Mitolojide de tarihte de böyle bir krala rastlamıyoruz bulabildiğim kadarıyla. Latince Gregorius'un İngilizce biçimi bu isim, Geç Yunanca bir isim olan Γρηγόριος (Gregorios)'tan geliyor ve "dikkatli, uyanık" anlamına gelen γρήγορος (gregoros) kelimesinden türetilmiş.

Bölümün başlamasıyla birlikte duyduğumuz ilk isim kralın danışmanı Nemos. Belki biraz zorlarsak Yunanca Νεμέσιος (Nemesios) adının Latinleştirilmiş hali olan, Yunan tanrıçası Nemesis'in adından türetilmiştir diyebiliriz. Yunan mitolojisinde Nemesis, intikam ve adaletin kişileştirilmesi olduğuna göre de karakterimizin kötü doğasıyla uyuşan bir isim olmuş. Ya da Latince hiçkimse anlamındaki Nemo olarak da kabul edebiliriz.

Gabrielle ile Ophelia

Sonrasında bebeğimizi kurtarmak için nehre bırakan saray hizmetçisi Ophelia ile onun konuştuğu bir başka saray hizmetçisi Philana ile karşılaşıyoruz. Philana ismi ile gerçekte karşılaşmasak da belki Philinna olarak kabul edersek Yunanca'da "sevgili" anlamına gelen bir sevgi sözcüğü bu. Yunanca φίλος (philos) kelimesinden türemiş ve "arkadaş, sevgili" demek. Bu ismi taşıyan ünlü bir kişi, Makedonya Kralı II. Philip'in üçüncü eşi ve III. Philip Arrhidaeus'un annesi olan Tesalya'daki Larissa'lı Philinna (MÖ 4. yüzyıl). Ophelia ise hepimizin de bildiği gibi Hamlet'in trajik Opheliası olması dışında Yunanca ὠφέλεια (opheleia) kelimesinden türetilmiş ve "yardım, avantaj" anlamına geliyor. Bu, eski bir Yunan ismi olup, şair Jacopo Sannazaro tarafından Arcadia (1480) adlı şiirindeki bir karakter için yeniden keşfedilmiş veya yeniden yaratılmış.

Duyduğumuz bir diğer isim Kastor ya da Castor (anlatırken ikisini de kullanabilirim). Adamlardan birinin ismi olarak kullanılıyor bölümde ama mitolojide aslında çok da önemli bir isim bu. İkizler takımyıldızına ismini veren ikizlerden birinin ismi, Kastor ve Pollux. Yunanca Κάστωρ (Kastor) "üstün olmak, parlamak" anlamına gelen κέκασμαι (kekasmai) kelimesi ile ilişkilendiriliyor. Alternatif olarak, "kunduz" anlamına gelen Yunanca κάστωρ (kastor) kelimesinden türemiş de olabilir deniliyor, ancak Kastor hakkındaki efsanelerde kunduzlardan bahsedilmiyor tabi; kunduz o dönemde Yunanlar için yabancı bir hayvan (sanıyorum o zamanlar Amerika kıtasında yaşıyor olabilirler). Yunan mitolojisinde Kastor, Zeus'un oğlu ve Pollux'un ikiz kardeşi dediğim gibi. İki kardeşi temsil eden İkizler takımyıldızında da bu isimde bir yıldız bulunuyor.

Roma döneminden mermer Castor ve Pollux

Çoğumuz, ortak adlarıyla Dioskuri olarak da bilinen ilahi ikizler Kastor ve Pollux'un öyküsünü bilmeyebilir. Bu Spartalı kahramanlar birçok Yunan mitinde yer alıyor aslında. Jason'ın altın post arayışına katılmışlar, Kalydon yaban domuzu avına gitmişler ve kız kardeşleri Spartalı Helen'i istenmeyen bir talipten kurtarmışlar. Ancak Dioskuriler, benzersiz ölümleri ve ortak öyküleri etrafında oluşan sadık kült ile dikkat çekiyor daha çok.

Castor ve Pollux, güçlü, korkusuz ve yakışıklı genç kahramanların tipik özelliklerinin birçoğunu bünyesinde barındırıyor. İkizler genellikle at üzerinde tasvir edilir ve atlarla ve savaşla güçlü bir şekilde ilişkilendirilirler. Ölümlülere yardıma gelen ilahi bir atlı ikiz çifti kavramı, Hindu mitolojisindeki Aşvin ikizleri ve Litvanya mitolojisindeki Asvieniai ikizleri gibi birçok diğer Hint-Avrupa kültüründe de mevcut.

Kardeşler birbirlerine duydukları karşılıklı sevgi ve saygıyla tanınıyorlar; ayrılmaz en iyi arkadaşlar, birbirlerini destekliyor ve asla tartışmıyorlar. Zamanla, ilişkileri platonik kardeş sevgisinin, askeri yoldaşlığın ve sadakatin ideal bir örneği haline gelmiş oluyor.

İkizler tamamen aynı da değil, her birinin kendine özgü karakter özellikleri var. Castor'un özellikle atlara ve askeri girişimlere karşı bir ilgisi var; yetenekli bir binici ve süvari. Pollux ise gücü, boks yeteneği ve bilgeliğiyle tanınıyor. Kardeşler birlikte birçok önemli maceraya atılırlar mitolojide. Ancak, birçok Yunan mitinde olduğu gibi, birden fazla görünümleri, zaten karmaşık olan Yunan mitolojisi zaman çizelgesine daha fazla kafa karışıklığı katıyor.

Leda and the Swan, Peter Paul Rubens, 1598-1600, Dresden State Art Collection

Dioskurilerin annesi, Aetolia'daki Pleuron Kralı Thestius'un kızı Leda idi. Leda, babasının sarayına sığınan Spartalı Tyndareus ile evleniyor. Tyndareus ve kardeşi Icarius, Sparta'nın yeni taç giymiş kralı Hippocoon tarafından sürgün edilmiş. Kral Thestius, Tyndareus ve Icarius'u ağırladı ve onlar da karşılığında Thestius'un düşmanlarına karşı savunma ve savaşma konusunda yardım teklif ettiler. Sadakatine minnettar kalan Kral Thestius, Tyndareus'a kızı Leda ile evlenmesi için izin verdi. Herakles, Kral Hippocoon'u ve tüm oğullarını öldürdükten sonra Tyndareus ve Leda Sparta'nın kralı ve kraliçesi oldular.

Leda, zamanının en güzel ölümlülerinden biri olarak kabul ediliyordu ve kısa süre sonra bizim pis zampara Zeus'un dikkatini çekti. Zeus, Leda'yı baştan çıkarmak ve onunla birlikte olmak, ayrıca Olimpos Kraliçesi olan karısı Hera'dan sadakatsizliğini gizlemek için zarif bir kuğuya dönüştü. Kuğu kılığına girmiş olan Zeus, Leda'nın kucağına kondu ve peşindeki bir kartaldan korunma bahanesiyle uçtu. Bu ilahi döllenme eylemi, Leda'nın o akşam kocası Tyndareus ile birlikte olmasıyla birleşince, oldukça eşsiz bir gebeliğe yol açtı.

Geleneksel bir doğum yerine, Leda iki yumurta şeklinde doğum yaptı. Her yumurtadan bir ikiz çift çıktı: Bir yumurtadan Castor ve Pollux, diğerinden ise Helen ve Clytaemnestra. Ayrıca, Helen ve Pollux Zeus'un çocuklarıyken, Castor ve Clytaemnestra Tyndareus'un çocuklarıydı. Bu nadir olay, (heteropaternal süperfekundasyon diye bir ismi var ki hey maşallah) bir kadının farklı babalardan ikiz taşıması durumunda meydana gelir ve Herakles'in doğumu gibi diğer mitlerde de görülür. Ancak, mitin daha yaygın bilinen versiyonunda Castor ve Pollux ikiz değil, kız kardeşleriyle birlikte teknik olarak dördüzdür ve sadece biri Zeus'un oğludur; bu da paylaştıkları unvanın tam olarak doğru olmadığını gösterir.

Castor ve Pollux'un en bilinen efsanesi, kız kardeşleri Helen'i kaçıran birinden kurtarmalarıyla ilgilidir. Spartalı Helen, dünyanın en güzel ölümlüsü olarak kabul ediliyordu ve güzelliği Troya Savaşı'nın başlamasında önemli bir rol oynamıştı. Ancak Troyalı Paris tarafından kaçırılmadan önce, Helen henüz çocukken Atinalı ünlü kahraman Theseus tarafından kaçırılmıştı.

Helen'in kaçırılmasının ardından Castor ve Pollux, Spartalı bir ordu toplayıp Atina'ya doğru yürüdüler. Ancak Theseus hâlâ Yeraltı Dünyası'nda hapsedilmişti ve Helen'i annesiyle birlikte Aphidnae'de sakladığını Atina'daki kimseye açıklamamıştı. Yeraltı dünyasında olma sebebi de Theseus'un kardeşine de gidip Persephone'yi kaçırmak istemeleri. Ne kadar gerizekalı erkek varsa Yunan mitlerinde zaten. Eh ama tabi yeraltından bir tanrıçayı eşim yapacağım diye kaçırmaya kalkarsanız, sizi bir güzel enseleyip, hapsederler. Bu sırada ikizler tabi Theseus ile kardeşinin ne haltlar yediklerini bilmeyen Atinalılar'a inanmadılar ve savaş ilan ettiler. Atina kısa sürede ikizlerin eline geçti ve Theseus'un liderliği olmadan Attika'nın geri kalanı da aynı kaderi paylaştı. Sonunda Castor ve Pollux, Helen'i kurtardılar, ancak tatmin olmadılar. Her ikisi de, kız kardeşlerine ve ailelerine yaşattığı sıkıntıdan dolayı Theseus'u cezalandırmak istiyordu. İntikam olarak, Theseus'un annesi Aethra'yı esir aldılar. Aethra, Helen'in hizmetçisi olacak ve Troya Savaşı'nın sonuna kadar onun yanında kalacaktı.

Castor and Pollux, Remigio Cantagallina, 1608, New York Public Library

Bir diğer önemli öyküde Dioskuriler de Argo'nun mürettebatına katılan ve Altın Post'u almak için Jason'la birlikte Kolhis'e yelken açan birçok kahraman arasındaydı. Argonotların isimleri ve mürettebat üyeleri çeşitli kaynaklarda değişme eğiliminde olsa da, Castor ve Pollux tutarlı birkaç üyeden bazıları olarak kalmış. Dioskuriler denizcilikte üstün yeteneklere sahipti ve Argonotlar arasında en iyi denizciler olduklarını birçok kez kanıtladılar. Uzmanlıkları sayesinde Castor ve Pollux, Argo'nun denizde birçok felaketten kurtulmasına yardımcı oldular.

Argo gemisindeki yolculuklarının ardından Dioskuriler, Argonaut arkadaşları Kalydon Prensi Meleager'in önderliğindeki Kalydon yaban domuzu avına da katıldılar. Atalanta ve Meleager sonunda domuzu öldürmeyi başarsalar da, ikizler domuzu at sırtında avlamaları ve domuz yakındaki ağaçlara saklanmasaydı neredeyse öldürücü darbeyi indirmeleriyle tanındılar.


Dioskurilerin, Karadeniz kıyısındaki Pontus bölgesinde Dioskuriler şehrini kurdukları da söylenir. İkizlerin sonunda gökyüzündeki takımyıldızda yerlerini almalarına kadar varan trajik ölüm hikayeleri ise çok manidar. Kız kardeşlerini kaçıranlara karşı bu kadar hiddet dolu olan Dioskuriler, kendileri de ikiz kız kardeşleri kaçırıyor. Hem de başka ikiz kardeşlerle nişanlı olan bu kızları kaçırıp, bir de çocuk sahibi oluyorlar. Haliyle eski nişanlılar bunlara oyun edip, intikam almaya çalışıyor. Sonunda olaylar olaylar ve bunlar birbirine giriyor. Castor ölümcül bir yara alıyor, Pollux da onu kurtarmaya çalışırken yaralanıyor. Castor, Zeus'a yalvarıyor, bak bu senin oğlun hadi ben değilim ama bari onu kurtar. Zeus da bu kardeş sevgisinden pek etkilenip, ikisine yarı ölümlü yarı ölümsüz bir hayat veriyor. İkisini de İkizler takımyıldızına yerleştirerek ayrılmaz yapıyor.

İsim olarak bir de Cynara var bu bölümde. Devedikenleri familyasına ait bir cinsin adından türetilmiş, Yunanca bir "bitki" adı bu; bu cinsin önde gelen üyelerinden biri de mor çiçekli enginar hatta. Muhtemelen Ege Denizi'ndeki Zinara'dan türemiş olabilir isim, bu nedenle aynı zamanda bir "yer" adı olarak da kabul edilir.


Bu bölümde ayrıca Xena'nın ateş üfleme numarasını da ilk defa görüyoruz. Bu bölümde dublör kullanmadan kendisi yapmış bu işi ve çok hoşuna gitmiş olacak ki sonraki pek çok bölümde de yapmaya devam etmiş. Ancak sonra bir bölümde karşısındaki dublörlerden biri yaralanınca yapmayı bırakmış.

Öyleyse daha mantıklı ve düzgün yazılmış bölümlere devam edelim.

26 Şubat 2026 Perşembe

Xena ile Mitoloji Saati 7 : Xena:TWP 103 - Dreamworker


Xena ve Gabrielle bu bölümde nerede olduklarını bilmediğimiz bir ormanda odun toplamaya çıkmış halde karşımızdalar. Gabrielle, Xena'nın kılıcıyla oynarken gelen geçen yolculardan haraç toplayan ya da onları soyan hırsız çetesi beliriyor. Bu yine çirkin görünüşlü adamlar topluluğunu Xena tabi bir güzel haklarken yan taraftaki çalıların ardından iki kapüşonlu adamın onları izlediğiniz görüyoruz. Gabrielle'in toyluğuna ve masumluğuna ağızları sulanan bu iki tip, haydi bunu alalım da Morpheus'un gelini olsun diyorlar. Bu orman içinden sonra kahramanlarımızı bu sefer de bir köye girmiş buluyoruz ki neresi olduğu yine belirtilmiyor. Bu köyde dolanırlarken Gabrielle kaçırılıyor, Xena da onu bulabilmek için yaşlı ve kör bir amcadan yardım alıyor. Morpheus'un rahiplerinin kaçırdığı Gabrielle elini kana bulayınca sonsuza kadar gelini olacağından Xena buna engel olmak için bir rüyalar alemi gibi bir şeye giriyor ve en büyük korkularıyla yüzleşerek Gabrielle'i bulmaya ve kurtarmaya çalışıyor.



18 Eylül 1995 günü yayınlanan bu ilk sezonun 3.bölümü, favorilerim arasında olmasa da hayatım boyunca aklımda tutup, faydalandığım hayatta kalmanın kuralları sahnesinden ötürü kalbimdeki yeri yine de başkadır. Xena, kendini savunmak için ille de kendisi gibi kılıçla savaşabilmeyi öğrenmesi gerektiğinde ısrar eden Gabrielle'e şu ünlü konuşmayı yapar:

“All right. The rules of survival. Number one. If you can run, run. 
Number two. If you can’t run-- surrender, and then run. 
Number three. If you’re outnumbered, let them fight each other, while you run. 
Number four--” 
Gabrielle “Wait-- More running?”
“No. Four is where you talk your way out of it, and I know you can do that. It’s wisdom before weapons, Gabrielle. The moment you pick up a sword, you become a target. And the moment you kill...Everything changes. Everything.”


Daha bu ilk sahneden de anlayabileceğimiz gibi Dreamworker bölümü Xena'nın felsefesine ilişkin ilk en büyük bölümlerden biri. Öldürmenin ve bunun insanı nasıl değiştirdiğine dair, hayatta kalmanın illa ki öldürmekle olmayacağına dair ve Xena'nın rüyalar aleminde en büyük korkusu olarak kendi eski benliğiyle yüzleşmesinden de anlaşılabileceği gibi insanın geçmişiyle ve olduğu tüm kişilikleriyle barışması gerektiğine dair çok güzel mesajları ve üzerine düşünülecek çok derin konuları olan bir bölüm. Özellikle sonraki sezonlardaki birçok bölümde de işleyecekleri yin-yang felsefesine de bir selam çakan bir bölüm bu. Xena'nın kendi karanlığını kabul etmesi ve dahası ondan yararlanabilmesinin mümkün olduğunu göstermeleri gibi bizim de her aydınlığın içinde bir karanlık ve her karanlığın içinde de bir aydınlık olabileceğini, ancak bu ikisinin içimizde barış ve uyum içinde var olduğu sürece bizim de dengede olabileceğimizi anlatan bir bölüm.
Zamanın bütçesiyle ancak bu kadar bir Rüyalar Alemi oluyor

Ayrıca sonraki 6 sene boyunca ikonikleşecek ve tüm Xena ve Gabrielle karakterlerinin asıl hikayesini oluşturan temellerin çakıldığı bir bölüm olması açısından da önemli. Xena'nın o meşhur göğüs ortasında taşıdığı hançeri edinişini izliyoruz mesela. Gabrielle'in kılıç sallamayan ve insan öldürmeyen bir savaşçı olarak ortaya çıkışına sebep olan temelleri çakışını izliyoruz sonra. Xena'nın Gabrielle'i kabul ettiğini ve ona önem verdiğini görüyoruz. Gabrielle'in ikisine de yolculukları boyunca yol gösterecek olan ahlaki ve manevi pusulasının ortaya çıkışına şahit oluyoruz.
Dediğim gibi kahramanlarımızın bu bölümün ilk sahnesinde de sonraki köy sahnesinde de nerede olduklarına dair bir isim geçmiyor. Ancak bir önceki bölümde şu aşağıdaki haritayı yapmıştım ve teorik olarak o işaretlediğim noktanın yakınlarında olduklarını varsayabiliriz:


Whoosh.org'daki yazılı senaryo ile çekilen senaryo arasındaki değişikliklerden bahsedildiği bölümde yazdığına göre Xena ve Gabrielle bölümün başında Antidoticus isimli bir köye gitmeye çalışıyorlarmış. Bunun için de Mystic Mountains'ı geçecek bir yol arıyorlarmış. O köyde de Three Graea adı verilen kahinlerle buluşacaklarmış. Tabi çekilen kısımda bunlar çıkarılmış. Antidoticus ismi hiçbir haritada yok ki pek de yer ismi gibi değil. Mystic Mountains da çok genel geçer bir ifade olduğundan mitolojide ya da antik Yunan'da bunun referansını bulmak pek mümkün değil. 
Antonio Canova (1757 – 1822) tarafından yapılan Üç Cazibe, Victoria ve Albert Müzesi'nden.

Three Graea dedikleri de aslında three graces olarak geçen üç cazibe tanrıçası. Hesiod'un Theogony'sine göre isimleri Aglaea, Euphrosyne ve Thalia. Zeus ile (Oceanus'un kızı olan) Eurynome'nin kızları oluyorlar. Bunların genellikle mitolojideki işlevleri Olimpos tanrılarının bir festivali eğlencesi falan olacaksa o zaman oralarda yer almaları. Afrodit ile ve çoğunlukla Hera ile ilişkilendiriliyorlar. Artemis ve Apollo ile de şarkı söyleyip, dans edilen ortamlarda yer alıyorlar. Tapınım olarak genellikle diğer tanrı ve tanrıçaların mabetlerinde onlara da yer bulunuyor ancak kendilerine ait de birçok kült merkezleri var. En eski tapınım yerlerinden biri Paros da dahil olmak üzere Kiklad Adaları. En önemli tapınakları olarak kabul edilen tapınak, kültlerinin kökeninin orası olduğu düşünülen Boeotia'daki Orkhomenos'taki tapınak. Ayrıca Hermione, Sparta ve Elis'te de bunlara adanmış tapınaklar var.
Ayrıca köydeki dükkandayken sanırım bir muhabbet sırasında şey konusu geçiyor. Kılıç için çeliğin İskender Bey'in Arnavutluk'taki mağaralarından geldiği gibi bir şeyler diyorlar sanki yanlış anlamadıysam. Ama tabi bu yerin coğrafi dedektifliğimizde bir önemi yok.
Şimdi bu bilgilere dayanarak bir tahmin yürütmeye çalışırsam şöyle oluyor: Önceki bölümde Melitea'dalar, sonraki bölümde de Lerna'da olacaklarını biliyorum, bu iki yer arasında bu Üç Cazibe tanrıçalarının tapınaklarından hangisi yer alıyor? Tabiki Boeotia'daki Orkhomenos'taki tapınak. Öyleyse haritamızda, yukarıdaki ilk iki yıldız arasında bir yerlerde olmaları gerekiyor.


Hikayemizin asıl konusunu oluşturan şey ise Morpheus'un rahipleri ve onun için aradıkları gelin. Morpheus'u hemen herkes Matrix'teki haliyle biliyor sanırım ama ondan çoook önce mitolojinin kapı gibi bir Morpheus'u vardı. Morpheus, rüya ruhları ve aynı zamanda kardeşler olan Oneiroi'nin bir parçası. Sadece o, tanrıların ve kralların rüyalarını etkileme yeteneğine sahip olduğu için Morpheus onların lideriydi. Kardeşleri ise insanlığın geri kalanını ziyaret ederdi. Tanrıların habercisi olduğundan kralların rüyalarında insan kılığında görünürdü. Uyku tanrısı Hynos'un oğluydu ve rüyaların tanrısıydı. Morpheus ismi, şekillendirici veya kalıpçı anlamına geliyor, çünkü uyuyana görünen rüyaları şekillendiriyor veya biçimlendiriyor.
Iliad'da, Morpheus genellikle Zeus'un Agamemnon'a gönderdiği isimsiz rüya ruhu olarak anılır. Şiirin bir noktasında Zeus, Achilleus'a zafer kazandırmak ister. Bunu yapmak için Agamemnon'un aşağılayıcı bir yenilgiye uğraması gerekir. Bu nedenle Zeus, Agamemnon'u felaketle sonuçlanacak bir strateji hatası yapmaya sevk eden sahte bir umut rüyası iletmesi için Morpheus'u gönderir.
Morpheus Awakening as Iris Draws Near - René-Antoine Houasse (1645-1710)


Başka bir Yunan mitinde, gökkuşağı tanrıçası ve tanrıların bir diğer habercisi olan Iris, Morpheus'u Hera'nın emrini yerine getirmek üzere çağırır. Tanrıların kraliçesi Hera, Morpheus'tan Ceyx'in ölüm haberini Alcyone'ye iletmesini ister. Ovid, Metamorfozlar adlı eserinde, Iris'in uyuyan tanrıyı uyandırıp emrini iletmesini anlatan bu miti anlatır. Bu sahne, sanat eserlerinde de baya bir popüler açıkçası.
Yunan mitolojisinde Morpheus'un evi, yeraltı dünyasındaki Erebus'ta. Babası ve kardeşleriyle birlikte yaşadığı evin kapıları, davetsiz misafirlere en kötü kabuslarını gösteren canavarlar tarafından korunuyor. Morpheus'un uyuduğu mağara (ve bu tanrı zamanının çoğunu uyuyarak geçiriyor haliyle) haşhaş tohumlarıyla dolu. Antik Yunan'da haşhaş tohumları ağrı kesici olarak kullanılıyordu, ancak yan etkisi yoğun uyuşukluktu. Morfin ilacı yaratıldığında, Morpheus'un adı uyku verici güçleri ve çağrışımları nedeniyle bunun için kullanılmış yani.
Morphée, Jean Antoine Houdon, 1777. Louvre Müzesi'nden.

Rüyalar Diyarı'nın ayrıca iki kapısı olduğu söylenir - biri fildişinden, diğeri boynuzdan. Antik Yunan'da fildişi "ἐλέφας" aldatmayla "ἐλεφαίρομαι", boynuz ise "κέρας" gerçekle "κραίνω" ilişkilendirilirmiş.
Yani Morpheus'a ait mitlerin hiçbirinde ona adanan bir gelin veya masumiyetini kaybetmemiş genç kızların seçilmesi ile ilgili bir şeyler yok. Senaristlerimizin yine mükemmel hayalgüçlerini çalıştırdıkları bir bölüm bu.
Sözde Morpheus rahibi Manus

Bölümde görünen karakterlerin isimlerine göz atacak olursak, ilk karşılaştığımız isim Manus. Morpheus'un rahibi olarak görünüyor. Mitolojiye ait bir isim değil, aksine Latince. Sanırım tıpta da el ya da elin bir kısmı için kullanılıyor. Çünkü İtalyanca'da da İspanyolca'da da mano=el demek. İkisi de Latince'den çarparak çıktıkları için mantıklı.
Eski bir Mystic olan kör amca Elkton

Sonraki karşılaştığımız isim, eski bir mistik olan kör adam Elkton'ın ismi. Amerika'daki pek çok kentin kasabanın ismi olan bu isim de Yunan mitolojimizde geçmiyor.
Ardından Xena'nın rüyalar aleminde eskiden öldürdüğü insanlarla karşılaşmaya başlıyoruz ve ilk karşılaştığımız Mesmer isminde bir adam oluyor. Mesmer ismini öncelikle "mesmerizm"e adını veren ve 18.yüzyılda yaşamış hekim Franz Anton Mesmer'de görüyoruz. Yani bir Alman kökenli isim diyebilir miyiz? Behindthename'e göre diyebiliriz. Hatta şöyle de diyor web sitesi: "Orta Yüksek Almanca'da "bıçak" anlamına gelen messer kelimesinden türetilmiş, bıçak yapımcısı için kullanılan meslek adıdır. Bu adı taşıyan ünlü isimlerden biri, "hayvan manyetizmi" teorisiyle tanınan ve bu teori daha sonra hipnoz alanına dahil edilen Alman doktor Franz Mesmer'dir (1734-1815)." Yani yine bulamadık mı mitolojide?
Ardından bir başka ölü, Baruch ile karşı karşıya geliyoruz ki bunu daha araştırmadan bile Alman diyesim geldi, neyse. Bunun için de şöyle yazıyor: İbranice בָּרוּך (Baruḵ) isminden gelir ve "mübarek" anlamına gelir. Eski Ahit'te bu, peygamber Yeremya'nın kâtibi ve yardımcısı olarak görev yapan bir arkadaşının adıdır. Deuterokanonik ('İkinci bir kanona ait, onunla ilgili veya onu oluşturan' demekmiş ki woow) Baruh Kitabı'nın onun tarafından yazıldığı varsayılır. Ünlü bir taşıyıcısı ise Hollandalı-Yahudi rasyonalist filozof Baruh Spinoza'dır (1632-1677). Hah şimdi burada Spinoza'yı hatırlayanlar el kaldırsın! Hani geçenlerde bahsettiğim Irvin D.Yalom'un kitabındaki Spinoza bu. (şurada)
Baruch isimli bu hayalet Xena'ya iki kardeşinin isimlerini söylüyor sonra. Septim ve Valius. Latince'de septem=yedi sayısı anlamına geliyor ama Septim uydurma olmuş. Valius da her ne kadar pek Latince ve karizmatik bir isimmiş gibi dursa da Litvanyaca. Ya da Litvanca. Litvanya'da konuşulan dile ne denildiğini bugüne kadar hiç merak etmemiştim. Neyse. Bu soyadını taşıyan bir ressam bile var ama sözlüğe göre irade demekmiş.
Ardından Dolas geliyor. Senaristlerin böyle habire Latince, İspanyolca falan esintili isimler uydurma çabası takdire şayan aslında. Neyse. Bu isim de mitolojide yok ama sözlüğe göre İskoç dilinde oyuncak bebek demekmiş. Ama belki "dolos"tan yola çıkarsak Antik Yunanca δόλος (dolos) kelimesinden türetilmiş dersek ve kelimenin tam anlamıyla "yem" anlamına gelebilir; mecazi olarak ise "aldatma, hile, ihanet, kurnazlık" anlamını taşır. Klasik mitolojide bu, kurnazlık ve hilekarlığın kişileştirilmiş hali olan, titan Prometheus'un çırağının adıydı. Dolas, kardeşi Linius'tan bahsediyor bu sırada. Ki Linius kelimesi de yine Litvanyalıların dilinde keten anlamına geliyor. Senaristlerin arasında Litvanyalı mı vardır nedir?
En büyük korkusunun korkunun kendisi olduğunu anlayan Harry Potter gibi
Xena da en büyük korkusunun içindeki karanlık yanı, yani aslında ta kendisi olduğunu anlıyor

Bu arada kör adamın Xena'yı rüyalar alemine sokmak için kullandığı yağın ismi N'Kama yağı olarak geçiyor bölümde. İlk bakışta ulan acaba Yeni Zelanda'da çektikleri için oradaki şeylerden mi ilham aldılar diye düşünüyor insan ama bu isimde gerçekten bir yağ ya da bileşen yok. Çok aşırı alakasız ama Monduone N'Kama diye eski bir futbolcu var, yaşına bakılırsa bölümün yayınlandığı dönemde hala aktif futbol yaşamı sürüyor ya da yeni sonlanmış olabilir. Kendisi Zaireli imiş, Zaire diye bir ülke yok şu anda. Çok anlayamadım olan biteni ama sanırım Kongo Demokratik Cumhuriyeti'nin eski isimlerinden biriymiş ya da bir süre oranın içerisinde yer alan bir ülkeymiş. Neyse zaten N'kama ismine baktıkça daha da çok Afrikalı gibi gelmeye başladı, mantıklı. Ama Xena dünyamız için değil.
Ardından Gothos isimli bir hayalet ile karşılaşıyoruz. Haliyle Latince "Gotlar" demek oluyor. Bir başta Latince esintili isim daha.,
Sonunda Termin ile yüz yüze geliyoruz. Xena'nın öldürdüğü ilk adam bu. Xena'nın dark side'a giden yolunun ilk taşı. Latince terminus'tan türetilmiş diyebiliriz çünkü Almanca'da termin tam olarak randevu, son tarih gibi anlamlara sahip. Terminus Latince'de "sınır, hudut, son" anlamına geliyor. Aynı zamanda Roma'nın sınır tanrısının adı. Bu, sınırların tanrısının bayramı olan Terminalia, 23 Şubat'ta kutlanırmış. Bu, Romalıların 1 Mart'ta yeni yılı kutlamalarından önceki son dini bayram günü oluyor. Böylece dini yılın son noktasını işaret ediyormuş. Terminus'un Yunan mitolojisinde karşılığı yok, ancak Charon sınırların Yunan tanrısı, tıpkı Terminus'un Roma mitolojisinde sınırların tanrısı olması gibi. İskandinav mitolojisindeki karşılığı ise Heimdall dersem sanırım daha çok ışıklar yanacak.

O zaman umutla bir sonraki bölümümüz "Cradle of Hope"a doğru yol alalım kahramanlarımızla birlikte.

Previously on Neverland : March Drizzles

 Yağmurlarla sonlanan bir Mart oldu. Bir de oturup, kendimi, kafamı dinlediğim. Belirli tarihleri beklediğim. Acele etmediğim. Hiçbir yere k...