2 Şubat 2026 Pazartesi

Kitaplığıma Veda Eden Kitaplar


 Kitaplığımda temizliğe giriştim. Yıllar yıllar önce de bir kere aynısını yapmıştım ama o zaman artık kitaplığımda yer almasını istemediğim, ayırdığım kitapları köydeki eve götürüp, bırakmıştım. Yine bir şekilde benimlelerdi yani. Bu sefer direkt ayırdıklarımı götürüp, eski kitap-defterleri kiloyla alıp, geri dönüşüme veren bir yere vereceğim. Evin yakınlarında, geçenlerde gidip sormuştum. Her şeye çok kararlı başladım bu yüzden, verecek yer de buldum diye. İlk kitabımı, bir kitaplığa dönüşme umuduyla çalışma masama üst üste yığınlar oluşturmama sebep olan ilk kitabımı elime aldığım zamanların üzerinden neredeyse 30 yılı aşkın bir süre geçerken kitaplara yaklaşımımın bu kadar değişmiş olmasının tek suçlusu hayat. 39 yıllık hayatımda tam 13 ev taşımış olmanın büyük etkisi de var ayrıca. Her taşınmada buzdolabından daha ağır olan kolilerin nedeni olan kitapları artık başka bir yere daha taşımaya mecalim yok. Koca bir duvarı kaplayan kitaplığımın elbette bir anda hepsinden kurtulamam, hayır kalbim o kadarına dayanmaz. Ama onlara baktıkça artık şöyle düşünüyorum: Kitabını bir daha açıp bakmak istemediğim, yıllar geçip de elime bir daha almadığım, haa şunda şöyle bir şey vardı diye hatırlayıp, açıp bakmak istemediğim hiçbir kitabı tutasım gelmiyor o raflarda. Çocukluğun ve ilk gençliğin verdiği o romantik heyecanla elbette ben de aynı şeyin hayalini kurmuştum, gün gelecek bir yetişkin olacak ve kendi evimde yaşarken o ingiliz malikanelerindeki, downton abbey'lerdeki gibi bir kütüphane-çalışma odası gibi yerim olacaktı. Her sene üzerine birkaç tane daha eklenen bu kitap yığınımı o duvarları boydan boya kitap olan odam için biriktiriyordum haliyle. Gün gelecek hepsi oranın bir parçası olacak olan bu kitaplara gözüm gibi bakıyordum, tüm o ev taşımalarında en özenle sarıp sarmalanan hep onlardı. Bir dönem kitaplığımdaki her kitabı tek tek defter kaplar gibi kaplamıştım mesela. Goodreads'lerin, uygulamaların hayal bile edilemediği zamanlarda envanter defteri bile yapmıştım kitaplığım için. Her kitabın ismi, yazarı, yayın tarihi, basım numarası, çevirmeni, sayfa sayısı falan her şeyi tek tek kaydediyordum (o kadar çok arkadaşı olup bu kadar yalnız bir çocuk olmayı nasıl başarmışım ben de bilmiyorum). Aradan bu kadar yıl geçtikten ve o hayalimin gerçek olmuş olmasını beklediğim yaşlarım çoook uzun zaman önce geride kalmışken kocaman bir oda dolusu olmasa da bir odanın bir duvarını kaplayacak kadar bir kitaplığım var ve o kitaplığın olduğu odayı çalışma odası olarak adlandırıp, dekore edebildim. Ama tabiki ev benim değil ve iskoç kırsalında uğultulu bir tepenin üstündeki bir şatoda da değilim.

Anlayacağınız kitapları ayırdım ayırmasına da alan yere götürmek üzere bavula doldurur doldurmaz aldı bir içimi hüzün. Bir ayrılamama sevdası. Bir buruk bir kitaplarla bakışmaya kalma hevesi. Doğru düzgün vedalaşabilmek istedim onlarla. Hayatım bir sürü vedalaşamadan bırakıp gitmelerle, aradakini bitiremeden, hiçbir şeyi sonuca vardırmadan ortadan kaybolmalarla dolu olduğundan yine bir şeyi daha bitiremeden yok edemedim. Kim bilir belki de daha öncesinde ayırdığım ve köye götürdüğüm kitaplarımla da vedalaşamadan babamın onları arabaya doldurup, götürüp bir yere vermiş olmasının etkisidir ya da bu kitapları alırken, okurken, onlarla vakit geçirirken olduğum insanı, o zamanları, o zamanlar sahip olduğum hayatı, insanları doğru düzgün bir şekilde en azından kitaplarım sayesinde sembolik de olsa bırakabilmek, veda edebilmek ve nihayet ardımda bırakabilmek istiyorumdur.

O yüzden oturdum, bu kitaplara tek tek baktım. Ve çoğunluğunu nefret edecek denli okuyamayıp yarım bıraktığım, bazısını pek de severek okuduğum ve blogda da bahsettiğim, okuduklarımdan aaa neden bahsetmemişim acaba dediğim bu kitaplarla haydi gelin böyle vedalaşalım istedim.

Rosie Projesi (The Rosie Project) - Graeme Simsion


İç sayfasına Aralık 2019 diye not düşmüşüm, demek ki o zaman almışım. 2023'ün Çetelesi'nde bahsetmişim kitaptan tek bir cümle ile, ağustosta okumuşum kitabı. Uzun zamandır aldığım tek bu türde kitap olabilir. Genelde aldığım tarih ve tarihi kurgu kitapları arasında kapağı ile bile sırıtıyor. Hafif olmasını ummuştum, bana keyif vereceğini düşünmüş öyle almıştım diye hatırlıyorum ama neden bu kadar yıl sonra okumuşum bilmiyorum. Yine de tahmin ettiğim kadar eğlenmedim okurken. Eğlenceliydi evet ama izlediğim romcomlar kadar değil. 

Bir genetik profesörü, eş bulma problemi adını verdiği şeyi incelerken bir kadınla tanışıp, çıkmaya başlıyor. Ama profesörümüz biraz sheldon cooper ile mucize doktor karışımı bir insan, kitapta durumunun adını söylüyordu galiba ama unuttum. Yani güya duyguları anlayamıyor, spektrumun neresinde bilmiyorum. Güya diyorum çünkü kitap ilerledikçe hiç de o duruma uymayacak şekilde davranıyor. Kitabı da onun bakış açısından ve onun sesiyle okuduğumuz için tüm iç duygulanmalarını görmüş oluyoruz. Yani hiç de o kadar sıradışı bir asıl karaktere dönüşmüyor profesörümüz. Haliyle tüm bu yaşadığı romcom da o kadar eğlenceli veya ilginç gelmiyor. Konuya dolanan tesadüfler ve sonunda karakterlerin birbirine bağlanması da çok büyük bir şaşırtıcı faktör olmuyor. Hikayenin romantik yanı da romantik olmuyor, esprili yanı da komik olamıyor. Yazarımız Graeme Simsion esasında bir bilişim uzmanıymış. 50 yaşından sonra kitap yazmaya karar verip, ilk kitabı olan bu Rosie Projesi'ni yazmış. Ve bir de erkek olduğunu öğrenince bende taşlar yerine oturdu. Çünkü okurken bakmamıştım kimdir nedir diye, her cümlede sadece kesin erkek bu diyordum, tabiki haklıymışım. Hayır bir de hakikaten kitapta hiç öyle abartılacak bir şey yok. Tamam düzgün bir okuma sağlıyor ama hepimiz bu kitabı yazabilirdik yani. Ne hikayesinde çok bir yenilik ya da şaşırtıcılık ne de yazımında edebi bir yön var. Bir de bu kitabın serisini yazmış hepsi çoksatan olan, başka kitaplar da yazmış ve hepsinin film hakları da satın alınmış. Yetmemiş amcamızı konferans konferans dolaştırıp, roman yazmak üzerine dersler anlattırıyorlarmış. Bunu yazan adama yani. Anlattıkça sinirim daha da bozuldu. Neyse.

Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz - Melisa Kesmez



Tarih atmamışım ne zaman aldığıma dair ama haziran 2019'da okumuşum. "İyi yazılmış, okumaktan oldukça keyif alınabilecek çok tanıdık, çok içten hikayeler. Ama benlik değil." diye yazmışım Goodreads'te. Ne zaman aldığımı bilmiyorum evet ama isminden dolayı aldığımı hatırlayabiliyorum. Bu isimde bir kitabın ne anlattığını görmeyi çok istemiştim. 25 tane hikayeden oluşuyor kitap. Hikaye kitaplarını sevmediğimi biliyordum elbette alırken ama dedim ya okumam lazımdı. Şu satırların altını çizmişim zamanında:

"Hayat işte. Evde hayal kuruyor, sonra sokağa çıkıyor ve hepsini tek tek gömüyorsun bir yerlere. Hayatın aklındakiyle alakası yok. Eter koklatılıp bayıltılmış ve hiç bilmediğim bir yere getirilip bırakılmış gibiyim. Eve dönmek istiyorum artık. Kendime dönmek."

"Günün gürültüsü patırtısı içinde özlediğim sessizlikle, gecenin bu saatinde kavuştuğum sessizlik aynı değildi. Hiçbir şeyin yokluğu varlığına denk değildi."

"Yine de galiba bazı insanlar yolda olmak için geliyorlardı hayata. Dikiş tutturamayan, bir yerde uzun süre kalamayan, doğuştan huzursuz insanlardık biz. Ne kadar istesem de, bazıları gibi yıllarca aynı sokaktan yürüyüp aynı eve varamazdım ben mesela, aynı anahtarla aynı evin kapısını açamazdım. Yerinde durmadı ki hiç hayat, o dursa ben durmadım. Ne zaman "evimdeyim" hissi peyda olsa içimde, ani bir manevrayla başka bir yöne saptı hikaye."

İnsanın Esareti - W.Somerset Maugham : 



Zamanın birinde One Tree Hill'de geçen tüm kitapların listesini yapmıştım hatırlayacak kadar eski olan var mı ki acaba? Neredeyse 20 yıl sonra streaming servisleri sayesinde gençliğimin ve çocukluğumun tüm dizileri adeta rönesanslarını yaşıyor şu sıralar. O One Tree Hill'le büyüyen halimi derinlere gömmem seneler almışken, şimdi böyle olur olmadık yerde önüme çıkıyor mesela bölümlerden kesitler, oyuncuların konuşmaları, dizi üzerine incelemeler. Bunca yıl sonra aslında olan biten her şey...One Tree Hill'e neden mi daldık şimdi? Çünkü bu kitabı okumayı geçtim alma sebebim o dizi. Taa 2011'de "One Tree Hill'den Edebiyat Listem" başlıklı yazıdaki kitaplardan biri. Diziye veda etmemin üzerinden ("One Tree Hill'e veda ederken") 6 sene geçtikten sonra almışım kitabı 2018'de. Okumak için elime alabilmem ise 2020 senesine kadar sürmüş. 450.sayfada bırakmışım kitap ayracını. Daha fazla okuyamamışım. Nitekim Goodreads'te de şöyle yazmışım: "Philip'in saçını başını yolmak isteyen bir ben değilim, değil mi? Resmen eziyettin Philip. Bitmek bilmeyen, uzadıkça uzayan bir eziyet." Şu an kitabın içeriğine dair, Philip'in kim olduğuna dair en ufak bir fikrim yok. O kadar silmişim kafamdan. Oysa ne kadar heves ederdim böyle başyapıt sayılan koca koca kitapları okumaya. Hala da ederim, keşke derim keşke, böyle kitapları böyle zevkle keyifle okuyabilen insanlardan olabilseydim. Olamadım.

Yarısında bırakmış da olsam altını çizdiğim satırları olmuş kitabın:





"Özgür irade yanılsaması kafamda o kadar güçlü ki ondan kurtulamıyorum, ama sadece bir yanılsama olduğuna da inanıyorum. Ama bu yanılsama, eylemlerimin en güçlü sebeplerinden birini oluşturuyor. Bir şey yapmadan önce seçeneğim olduğunu hissediyorum, bu da yaptığım şeyi etkiliyor; ama ardından, her şey olup bittikten sonra, bunun ta en başından kaçınılamaz olduğuna inanıyorum.

Bundan ne sonuç çıkarıyorsun diye sordu Hayward.

Ne çıkaracağım, sadece pişmanlığın faydasızlığını. Evrenin tüm güçleri bir şeyleri oldurup öldürmeye yönelmişken, olmuşla ölmüşe üzülmenin faydası yok."

Özgürlük - Jonathan Franzen: 


İsmi kocaman bir şekilde ÖZGÜRLÜK olan bir kitabı tabiki alacaktım. Buna şu an bile kanarım yani. Ama sorun hiçbir şekilde okuyabileceğim bir şey olmaması kitabın. 17 Ocak 2016'da kitap fuarından almışım. Eskiden kitap fuarlarından kitap alabilirdik çünkü, şimdiki gibi internette yarı fiyatına olan kitapları 5 katı fiyatına satmak için getiriyor değillerdi fuarlara. Ekim 2019'da okumuşum. Yani en azından ilk 57 sayfasını. Orada bırakmışım. Ne anlattığını hiç hatırlamıyorum elbette. Ama hiç iyi hissettirmediğini hatırlıyorum. 57 sayfa bile çok okumuş sayılırım. Çok rahatsız edici bir şeyler olduğunu hissediyorum kitabı raftan çıkarıp, kenara ayırmak için elime aldığımda.

Locke Lamora'nın Yalanları - Scott Lynch : 

2019'da Neverland'de anlatmışım, şurada. Bu kitabı da gideceklerin arasına koydum.

Delikanlı - Dostoyevski : 


Dostoyevski ile ilgili düşüncelerim biraz önyargılardan oluşuyor. Çoook çok küçükken okuduğum Beyaz Geceler sonrası kendisine sinir olmuş ve bir daha da bakmam demiştim. Gerçekten de bakmadım bir daha dönüp de. Bu kitabını da pek hevesle aldığımı hatırlıyorum. Ama kapağını her açışımda bir şeyler beni geri itti. Bu yüzden yarıda bıraktım bile diyemiyorum. Hiç okunmadan, büyük ihtimalle 20 yıl kadar kitaplığımda durduktan sonra adaya veda ediyor.

Gizli Kitap - Gregory Samak :

İşte yine bir tarihsel fantastik kurgu hikayesi daha. Konusuna ismine bakıp, tam benimkilerden diye düşünüp aldığımı hatırlıyorum. Aralık 2019'da almış, 2020 mayısında da okuyup Neverland'de anlatmışım. Şurada.

Gizli Tarih - Donna Tartt : 


İşte reklamlara kanıp da aldığım bir kitap. Reklam dediğim de yani önündeki uluslararası bestseller ibaresi, internette her yerde herkesin vooo acayip iyi diye anlatıp durması ve tabiki yazarının başka bir kitabıyla Pulitzer Ödülü almış olması gibi şeyler. Ama böyle kitaplar ne zaman benim hoşuma gitmişti şimdi gitsin değil mi? Yine de yenilen pehlivan güreşe doymuyor ya, ben de böyle bol ödüllü çoksatanlara kanmaya devam ediyorum. Tamı tamına 343 sayfasına dayanabilmişim. 2020'nin ağustostunda başladığım kitabı, ittire ittire geldiğim noktada sonunda 2023'ün ağustosunda bırakmaya karar vermişim. 231.sayfada şöyle demişim halbuki: "Hikayenin tam da merak ettirip, ne olduğunu söylediği ve bundan sonra buna göre ne olacağını merak ettirdiği kısmına geldim. Tam da bu noktada 90ların ilk yarısında çekilmiş bir gençlik-gerilim filmi izliyormuş gibiyim. Hani şu Flatliners filmi vardı ya mesela, geçenlerde çekilen yeni versiyonu değil, tam da 1990'daki Julia Roberts'lu orijinali hani. Ama kitabın böyle olması iyi mi kötü mü ona karar veremedim henüz."

Yani abartıyor muyum diyorum ama bence ya tüm dünyadaki kitap okuyucuları hiçbir şeyden anlamıyor ya da ben. Şu durumda ikinci seçenek daha olası diyebilirsiniz. Bence değil. Bu kitapta abartılacak hiçbir şey yok. Yazımında da yok. Donna Tartt gidip bir lise defterine bir kompozisyon yazsa onun Pulitzer Ödüllü bir Donna Tartt'ın elinden çıkmış olduğunu anlamazsınız. Kendine özgü belirgin bir dili yok çünkü. Normal. Yazımı da konusu da normal bu kitabın. Kötü değil, hakkını vereyim, bu gözler ne kötüler gördü yine de kitap diye basılmışlardı ama bu kitap da bir şey değil. Eh hadi o zaman sen de yazsaydın böyle bir şey madem çok biliyorsun diyebilirsiniz. Ben de size Türkiye çukurunda yaşadığımı, yaşayabilmek için köle gibi işe gittiğimi ve ana dilimin ingilizce olmadığını tekrar hatırlatmak zorunda kalırım. Nasıl ben, Afganistan'daki bir kadından daha şanslıysam bu kitabın yazarı da benden şanslı.

Strindberg'in Yıldızı - Jan Wallentin : 

İşte tam benlik dediğim türden bir kitap daha. Tarih, kurgu, aksiyon, macera, gizem...Eylül 2020'de Neverland'de bahsetmişim, şurada

Goodreads'te de yazmışım mutluluğumu:

"Son bölümüne kadar harika denebilecek bir şekilde ilerleyen bir hikaye bu. Tam da bu tür bir kitaptan beklediğimiz gibi birbirine dolaşmış gizemler, tarihin içinde oradan oraya savrulmacalar, koşturmacalı aksiyonlar maceralar, kendini birden bu deliliğin içinde buluveren travmalı akademisyen esas kahramanımız, farklı motivasyonlara sahip kötüler...Her şey tam da beklediğimiz gibi. Okuması son derece keyifli, eğlenceli, arada tüylerimizi diken diken edici. Güzel yazılmış, başarıyla oluşturulmuş bir hikaye. Aslında ufak ufak salvoları yok değil, bazen durup durup ama tamam da neden yani diye bir anlam veremediğimiz şeyler de var ama çoğunlukla hikayenin macerası içerisine kaptırıp, unutuverebiliyoruz. Ben çok mutlu oldum uzun bir aradan sonra böyle gençliğimde okuduğum o tarihi macera kitapları gibi bir tane daha bulabilmiş olduğum için. Sadece belki sonunu böyle bağlamasaymış daha mı iyi olurmuş dedim. Çünkü sonunda biraz her şeyi nasıl süpürürüm'e dönmüş her şey. Neyse, yine de bence gayet başarılı bir tarihi-macera kurgusu."

Orada da dediğim gibi beğenmiştim kitabı ama çok da tatmin edici değildi. Eh haliyle en üstte bahsettiğim o ara ara elime alıp, bir daha bakmak isteyeceğim bir kitap olmadı. Oysa eli yüzü düzgün, insanın kütüphanesinde olmasından mutlu olacağı bir roman. Keşke ev benim olsa, bir daha taşınmayacağım emin olsam değil mi :)

Koltuk - Benjamin Parzybok : 

Büyük ihtimalle kapağındaki fiyatın teşvikiyle, bir de eğlenceli komiklikli bir şey okuyayım kafasıyla almıştım. Oysa alırken aramızdaki bir bağ olduğunu hissetmişim. Heyhat. Sene 2012, pek de mutlu olduğum bir yıl değildi. Neverland'de 3 sene sonra anlatmışım, şurada

Mezar Taşı Gibi Düşüyor Yağmur - Batuhan Dedde :

Kitabın içine düştüğüm not yine o 2019'daki kitap fuarını işaret ediyor. İsmine ve arka kapak yazısına tav olduğum aldığım çok belli. Çünkü eve gelip de ilk sayfalarında yol almaya başladığımda anlamıştım, benim için mümkünü yoktu bu romanın.

Yine de ilk sayfada çizdiğim bir kısım var, şimdi yeniden okuyunca 2019'daki ben'in neler hissettiğini hatırlayabiliyorum :

"Bildiğim tek şey vardı; utangaç olduğum kadar nefret yüklüydüm. Travma geçiriyordum insanlar arasında ve travmalarıma sebep olan her şeyden, herkesten nefret ediyor, hepsinin yüzünü dağıtmak istiyordum.(...) Biliyordum da hepsinin suratını dağıtmaya ya da onların suratlarına bağırmaya gücüm yetmeyeceğini."

Babil - R.F.Kuang :


Tıpkı yukarıdaki Gizli Tarih gibi genel histeriye kapılıp aldığım bir başka kalın kitap. Bakın bunun cidden benim kalemim olduğuna çok ama çok inanmış da almıştım. Aylarca beklemiştim almak için, daha önce bu şekilde heves edip aldıklarımın berbat çıkması ve okuyamam üzerine. Ölçüp biçmek istemiştim. Ama o kadar ummama rağmen bu da okunamaz çıktı benim için. Lisedeki, üniversitedeki ben olsa bu kitapları gece gündüz burnunu kaldırmadan okurdu, biliyorum. Bayılırdı da, içindeki geçen her şeyi araştırır, dünyasından çıkamazdı mesela. Ama 30larındaki ben'in bünyesi reddediyor. Gizli Tarih gibi değil ama hakkı var Babil'in. Çok daha iyi yazım açısından ve hikayesi de çok ama çok özenli. Yine de 53'üncü sayfaya kadar hiç bir heves oluşturmadan ilerledim, kendimi ittire ittire. Kitap bende okuma isteği oluşturmadı da değil, çok istedim okumak. Olmadı, içimden gelmedi. Aldığı onca ödülü hak ediyor mu bilemiyorum, karar verebilecek kadar okumuş sayılmam. Böyle güzel basımlı, kalın bir kitaba onca parayı verdikten sonra da atmak canımı yakıyor ama rafta durduğu neredeyse 1 yıldan sonra da bir daha devam eder miyim, hiç sanmıyorum.

Boş Koltuk - J.K.Rowling : 


Harper Lee, Bülbülü Öldürmek'in devamında - Tespih Ağacının Gölgesinde'de - tanrılarını öldürmekten bahseder. İlk okuduğumda da, sonraki yıllarda üzerine düşündükçe de aklımdan çıkmayan, beni çok etkileyen bir fikirdi bu. Özellikle sevdiğim şeyleri aşırı sevme, sevdiğim insanlara takıntı seviyesinde bağlanmak ve bir tür kaidenin üstüne koyma huyum olduğundan, Lee'nin koca bir kitap boyunca anlatmaya çalıştığı şey beni çok etkilemişti. Bu kitabı elime alıp, ilk sayfalarından içeri daldığımda hissettiklerimin bu kadar yıkıcı olmasının sebebi de buydu, içimdeki Rowling'i öldürmeyi bilebilmeliydim daha öncesinde. Oysa o twitterda o harika fikirlerini açıklamaya başladığı zaman dünyanın yarısı onu koydukları o kaideden indirmişti. Benim yıkılmam da bu kitapla oldu.

Kitap kötü ya da yazımı berbat değildi. Teoride ya da pratikte hiçbir sorunu yoktu kitabın. Sorun benim tanrılarımdan beklentimdi. Bana HP dünyasını veren insandan beklediklerimdi. Çocukça bir beklentiydi bu evet ama ister istemez öyleydi. Kitabın daha ilk sayfalarında konusu, olan biten beni aşırı rahatsız etti. Okuyamadım, okumak hiç istemedim. Elimdeki mart 2013 tarihli ilk basımı, kitabı ne zaman almışım onu bile not etmemişim içine.

Birisi Goodreads'te şöyle bir yorum yazmıştı, tam olarak durumumun özeti:

İnci Gibi Dişler - Zadie Smith :


Gaza gelip aldığım bir başka kitap. Zadie Smith'in adına ve kazandığı ödüllere ve dahi yazdığı cümlelere orada burada denk gelip duruyordum bir zamanlar. Okuduğum o birkaç cümlesi de çok iyi gelmişti, yine kanmıştım, yine koşup almıştım kitabını. Ağustos 2018'de memleketteki bir sahaftan almışım hem de. Kaç sayfa okuyabildiğimi bile işaretlememişim. Buna da dayanamadığımı hatırlıyorum sadece. Aldığım yılın Aralık'ında şöyle yazıp, bırakmışım:

"Tek bir yıldız çünkü o yıldızın üzerine geldiğinde farenin oku çıkan açıklama "I did not like it". Yani bu yıldız kitabın değerini veya yazarın kaleminin gücünü ifade etmiyor. Basitçe, ben bundan hoşlanmadım diyorum. Çok içerikli, zengin bir hikayeyi anlatıyor evet. Uzaktaki bir ülkede bir şekilde yolları kesişmiş farklı farklı göçmen ailelerin kuşaklara yayılan ilginç hikayelerini, alabildiğine eğlenceli ve zekice bir bakış açısıyla, gerçekçi ama didaktik olmayan bir şekilde anlatıyor, ona da evet. Ama bu kadar başarılı bir kalemin ucundan yine de hep her baktığı nesnenin, canlının, durumun tiksindirici detaylarını okuyup durmak insanın - tüm o ilginç ve içten hikayeye rağmen - tahammül sınırlarını zorluyor. Gerçekçilik, çizilen portrede insanın yüzündeki kırışıklıkları da göstermektir bence, illaki yüzündeki tüm siyah noktaları içlerinden taşar halde göstermeliyim kaygısı değil. Bilmiyorum, çok isteyerek başladığım ve merakla da okumaktan keyif alabildiğim bir kitabı, Zadie Smith'in anlatmayı seçtiği şekliyle okumak bana göre değil."

John Delahunt (Bir Cinayetin Hikayesi) - Andrew Hughes :

Temmuz 2018'de alıp, hemen Ağustos'ta Neverland'de yazmışım, şurada. Bu kitabı sevmiştim, orada da anlattığım gibi. Basımı, kapağı, her şeyiyle de çok güzel. Ama işte, 2018'den sonra bir daha kapağını açıp bakma gereği hissetmediklerimden olunca gitmesine karar verdim, yüreğim ağır.

Otherworld - Jason Segel ve Kirsten Miller :

2018'in bir ağustos günü havalimanındaki kitapçıdan aldığım kitabı eylülde şurada anlatmışım.

Ay ve Güneş - Vonda N.McIntyre : 

2020 Nisan'ında Neverland'de şurada anlattığım kitabı ne zaman aldığımı not etmemişim. Orada değindiğim filmini de izlemedim tabi sonra.

Yasak Tevrat - Tom Egeland : 

Bir başka tam benim tarzım dediğim kitap. Nisan 2012'de burada da anlatmışım.

Ölü Deniz Parşömenleri (Kumran Yazıtları) - Geza Vermes : 

Mayıs 2005'te kitap fuarından almışım. Dan Brown'ın Da Vinci Şifresi fırtınasına kapılıp, o konuda ne var ne yoksa aldığım döneme ait yani. O zaman çok kendine güvenmiş bir şekilde açıp okumaya çalıştığımı ve hiçbir şey anlamayıp, kendi kendime sinir olduğumu hatırlıyorum. Aradan geçen 20 yıldan sonra bile içinde yazanları anlayabilecek bilgi birikimine sahip değilim. Koskoca kitap, aslında bir tarihçi olarak kütüphanemde yer alması iyi olabilir ama dediğim gibi hem anlamıyorum, hem de bunca yıl bir kere bile açıp bakmadım.

Yıldız Gezgini - Jack London :


2018'in haziranında almışım. Sanırım Jon Krakauer'in "Into The Wild" kitabını okuyup, bir de Emile Hirsch'ün başrolünde olduğu filmi izledikten sonra gelen gazla Jack London'a dalma maceram içinde almıştım. Beyaz Diş'i okuyup, anlayabilmemin güveniyle Yıldız Gezgini gözüme tam benlik görünmüştü. 111 sayfa okuyabilmişim, kitap ayracı orada duruyor.

Savaş ve Savaş - Laszlo Krasznahorkai :


İsmi hoşuma gittiği için ve yazarının Macar olduğunu gördüğüm için aldığımı çok iyi hatırlıyorum. Aralık 2019 diye not düşmüşüm, kim bilir ne zaman da okumayı denemişim, kitap ayracı 34.sayfada duruyor. Çok ama çok okumayı isterdim, istemiştim de.

Hodbinler - Saruhan Doğan:


Haziran 2018'de almışım, Temmuz 2019'da bırakmışım okumayı. İsmi ilginç geldiği ve ne demek olduğunu bilmediğim için aldığıma eminim. Bencil, kibirli, şımarık falan demekmiş şimdi baktım da. Şaka bir yana, ara ara bana böyle Türk edebiyatına bakmalıyım perileri geliyor. Hevesle kitap alıyorum, okumaya çalışıyorum. Ama olmuyor. Bende bir sorun var ama çözemiyorum.

Kristal Kan - Nina Blazon :

2020'nin Ocak'ında yazmışım burada. Bu kitaba dair gözümün önünde çok belirgin resimler var. Köyde okuduğumu hatırlıyorum, herhalde o kış köye gittiğimde okumuş olmalıyım. Goodreads'te şöyle yazmışım ki tam olarak hatırlıyorum neden öyle düşündüğümü: "Değişik bir şeyler söyleyecek gibi oluyor tamam, ama kör göze parmak mesajlarla doldurmaya çalışıp ortalığı değişik bir şey yapmıyor. Bir çok yerinde hah tamam işte bu gizem manyak bir yere çıkacak dedim, tahminlerimin çok dışında yerlere çıktı ama bu çıktığı yerler öyle vaaaay dedirten yerler değildi ne yazık ki. Daha çok "ehh ama bu böyle bir şey miymiş hadi amaa" dedirten cinsten çözümlerdi bunlar. Ayrıca tabiki ait olduğu türün ucuz-basit-inceliksiz anlatımından da kurtulamıyor. Bu tür kitapların hemen hemen hepsinin diliyle yazılmış.
Çok merak ederek, heyecan duyarak almıştım kitabı ama 2-3 günlük akıl dağıtmalık, maceralı sayılabilecek bir okuma çıktı sadece. Tamam bu türden öyle büyük büyük şeyler beklemiyorum da azıcık şaşırtın be."

Deniz Katedrali - Ildefonso Falcones :


Kitabı elime alınca bile şu an içim kalktı. O derece. Halbuki ne umutlarla almıştım, ne hoşuma gitmişti baskısı, kapağı. Aralık 2019'da almışım, Ken Follets'in Fall of Giants'ını okuduktan sonraki senelerde öyle bir kitap sanırım diyerek almıştım. Tarihi kurgunun en babası gibi görünüyordu haliyle. Ama var ya...Neden bu kadar iğrenç olmak zorundasınız? İlla iğrençlikleri yazınca mı uluslararası çoksatan oluyoruz? Halbuki çok da bilmediğim, o zamana kadar denk gelmediğim bir tarihi (14.yüzyıl İspanya'sı) ve olayları anlatıyor olmasından dolayı okurken satır aralarında bir dolu şey öğreniyor ve mutluluktan havalara uçuyordum. Tabi sonraki cümlelerde meydana gelen iğrençliklerle de yere çakılıyordum. Iyyy. Kusacağım yine.


30 Ocak 2026 Cuma

Idol I {아이돌아이} (2025) - Fanı olduğumuz idolleri kurtarma şansımız olsaydı?



Maeng Se Na kızımız çok başarılı bir avukat. Kocaman bir hukuk firmasının ortağı ve sektörde her davayı kazanması ile ünlü. İşinde çok disiplinli, yemeden içmeden çalışıyor ve insanlarla pek de bağ kurmuyor. Herkes onun tepeden baktığını ve burnundan kıl aldırmadığını düşünüyor. Oysa Se Na'nın bir sırrı var: İşinden kalan her vakitte fanı olduğu Gold Boys grubuyla ilgileniyor. Ofiste ve adliyede ne kadar suratsız ve buzdolabı olsa da arka planda tüm fan buluşmalarına, imza günlerine, konserlere yetişmeye çalışıyor. Her yeni albüm çıktığında internette full destek moduna geçiyor ve her yeni çıkan şeyi satın alıyor. Temelde işini, bu fanlığına fon oluşturmak için kullanıyor.

dizideki kurgu boy band'imiz Gold Boys

Se Na kızımızın grupta en sevdiği üye olan Do La Ik'in solo albümü yeni çıkmışken birlikte içtikleri bir gecenin sabahında gruptaki diğer bir üye Woo Seong, Do La Ik'in salonunun ortasında bıçaklanmış halde bulunuyor. Odasında uyuyakalmış olan Do La Ik hiçbir şey hatırlamıyor, cinayet zanlısı olarak apar topar emniyete götürülüyor tabi. Birden bire tüm ülkenin haberlerinde bunu gören Se Na da kendisine engel olamıyor, koşup La Ik'in avukatlığını üstleniyor. Bir yandan aşkından öldüğü idolun en kötü anında ona hiçbir şey belli etmeden ona destek olmaya, bir yandan da cinayetin asıl zanlısını bulmaya çalışıyor.Idol I {아이돌아이}, 22 Aralık 2025'ten 27 Ocak 2026'ya kadar 12 bölüm olarak yayınlanan bir Güney Kore dizisi. Netflix'te hafta hafta yayınlandı, ben de öyle izledim. Dizinin ilk haberleri geldiğinde konusundan ötürü hepimizin aklına bir Lovely Runner çakması mı geliyor düşüncesi yerleşivermişti. O dizinin inanılmaz başarısı haliyle ekmeğini yemek isteyenlere kapı açacaktı ama bu diziye kadar pek de öyle bir şey olmadı. Bu düşünceyle, önyargılı yaklaşmıştım dizinin haberlerine. Aslında oldukça orijinal bir konusu vardı, hakkını vermek gerekirdi ama işte o saçma önyargıyla demiştim ki bir şeye benzemeyecek galiba. Çünkü başroldeki Choi Soo Young'u daha önce hiç izlememiştim ve dışarıdan bakınca hiç de sıcak gelmiyordu. Oysa efsane grup Girls Generation'ın bir üyesi kendisi ve yıllardır da bu dizi-film işinde. Yine de diziyi izlemek için bir motivasyonum vardı: Kim Jae Yeong. Dizideki cinayet şüphelisi idolu canlandıran Jae Yeong'u ilk defa geçen sene (önceki sene miydi yoksa, zamanı algılayamıyorum şu noktada) Cey ile izlediğimiz 100 Days My Prince{백일의 낭군님}(2018)'te görüp vurulmuştum. Oradaki yan rolde aslında o kadar da ekran süresi olmamasına rağmen, ekranımızda her belirdiğinde Cey'le birlikte vaaay ama çok iyi çocuk olmuştuk. Halbuki onu da kore dizisi izlediğim bunca yıl içinde orada burada görmüşüm ama işte insanı gösterecek bir rol lazımmış demek ki. Çünkü mesela 2022'deki Love In Contract'te başroldeydi ve o diziye bir bölüm ancak dayanabildiğim için Jae Yeong'a da dikkat edememişim. O yüzden 100 Days My Prince'ten sonra kesinlikle yeni bir şey yaparsa izleyeceğim diye kendi kendimi gaza getirmiş ama hemen sonra ekrana gelen The Judge From Hell {지옥에서 온 판사}(2024)'i izlemeye vakit ayıramamıştım. Ki Idol I'daki başrolü de büyük oranda o diziye borçlu Jae Yeong. The Judge From Hell'de parladı gibi bir şey olunca, gerisi böyle geldi. Ehh ben de sonunda bu diziyi bari izleyeyim dedim.

avukat Maeng Se Na ve onun özel dedektifi Chung Jae A

eski sevgilimiz

bence elindeki az materyalle en mükemmel oyunculuğu çıkaran, savcımız

İşte bu motivasyonlarla ve önyargılarla diziye başladım Aralık ayında. Zaten ilk iki bölümü yayınlanmıştı sadece ben köye gidene kadar. Geçen yazıda anlattığım tüm curcunam geçene kadar neredeyse 10.bölüme gelmişti dizi. Dün akşam da son bölümü izledim, bitti. Açıkçası oldukça da şaşırtan dizilerden biri oldu "Idol I" beni. Tüm anlattıklarımdan anlaşılabileceği gibi çok az bir beklentiyle açmıştım diziyi. Hatta çok kötü olur herhalde kapatırım diye düşünmüştüm. Öncelikle konuyu anlatma tarzı çok hoşuma gitti. Hiçbir şeyi çok abartmadan, oyunculara abartarak ya da karikatürize ederek oynayın demeden anlatıyor olmaları hikayeyi çok sevindirdi beni. Bir kpop fanının gözünden, bir idolü sevmenin, bir müzik grubunu takip ediyor ve destekliyor olmanın nasıl bir şey olduğunu olabilecek en sade ve içten biçimde anlatabilmeleri çok hoşuma gitti. Hikayenin ilk yarısına kadarki birçok sahnede Se Na'nın sarf ettiği cümlelerin gerçekliğine ve tam noktası noktasına doğru oluşlarına ağzım açık kalarak baktım. Evet işte tam olarak böyle diyerek bağırmak istedim ekrana doğru. Gözlerimde beliren anlaşılıyor olmanın mutluluğunun gözyaşlarını sildim çoğu kere. Dışarıdan ne kadar salakça, ne kadar saçma göründüğünü anlayabiliyorum çünkü. Ve diğer insanların bu "fan" olma durumunu nasıl anlayamadıklarını da biliyorum. İşte bu yüzden en azından diziyi yazanların ve yapanların bunu anlayabildiklerini, hatta tam olarak hissettiklerimi tarif edebildiklerini görmek iyi hissettirdi.

avukat kızımız boy band fanı modunda

Hikayenin en baştaki cinayet çözmeli, gizemli, herkesten şüphelenmeli olay örgüsü de çok iyiydi bana göre. En azından yine o ilk yarıya kadar gerçekten iyi kurgulanmış bir cinayet çözme oyunu oynuyor gibiydik. Tabiki tam olarak bir hukuki ya da polisiye dramadaki şekilde değildi izlediklerimiz. Pek çok yerde ehh ama salak mı bu polis niye oraya bakmadı ya da adli tıp raporunu, yerde etrafta bulunanları sorgulamıyor musunuz salak mısınız yaaa diye kafamızın içinde sesler beliriyor ama geçiştiriveriyoruz. Her şeyi avukatımız ve savcımız sorguluyor ve onlarınkisi de genelde birbirlerine karşı durup çene yarıştırmak şeklinde oluyor. Yine de, yine de...Cinayetin nedenini nasılını sorgulamak ve her bölüm başka birine bariz şüpheler yöneltilmesini izlemek keyifliydi.


Hikayemizin asıl konusunu oluşturuyor gibi gösterilen romantizm kısmı ise bana ne bileyim o kadar peşinden koşulacak, çok saracak gibi gelmedi. Kötü demiyorum ya da izlemekten keyif almadım da demiyorum ama iki başrol arasında ben o derece de bir yıldızlar parıltılar havai fişekler uçuşuyor gibi hissetmedim. Hatta bana avukat kızımızla savcı oğlumuzun kimyası çok daha yakıcı geldi. İkisinin arasındaki gerilim, birbirinden etkilenme, birbirini algılama falan insana daha çok geçiyordu. Hikayeyi ister istemez şöyle hayal ettim ben, diziden bağımsız olarak: Avukat kızımız idolümüz ile geçirdiği zaman süresince aslında ona değil de idol kimliğine ve müziğine aşık olduğunu anlardı mesela. Ama insan olarak da idolümüzle çok iyi kanka olurdu. Dava için çarpıştıkça ve gerçeği ortaya çıkarmak için birlikte çabaladıkça da savcı oğlumuzla böyle kavgalı takışmalı ama çok aşık olmalı bir aşk yaşarlardı mesela. İdolümüz sonunda fanlarının ve idollük kimliğinin onun için ne ifade ettiğine dair çok güzel şeyler öğrenmiş olarak müzik hayatına geri dönerdi, eski sevgilisi ile yaşadıklarından pek çok şey öğrenmiş bir halde artık ilişkilerinde ve sahnedeki duygularında çok açık olurdu. Ne bileyim ben sanki yarı yola gelmeden böyle bir hikaye hayal etmiştim istemsizce. İdol oğlumuzla da minik dedektif oğlumuz arasındaki bromance belki biraz daha ekran süresi bulsaydı çok keyifli olabilirdi ayrıca. Bir de avukat kızımızın babasının davası hikayemizde çok arkaplan olarak yer alıyordu, son bölümün ilk yarısında sadece yeniden yargılama için başvurmasını izledik. Öyle tercih etmişler ama bence o davayı da asıl davamızın arka planında ilerleyecek şekilde işleyebilirlerdi. Paralel bir şekilde dizinin sonunda o davanın da çözümlenmesini izleyebilirdik. Çözümlenmesini geçtim, bu izlediğimiz halinde olayın ne olduğunu bile öğrenemedik. Babasının bir cinayet ile suçlanıp, hapse atıldığını söyleyip durdu dizi bize sadece. Başka da hiçbir detay vermemeye yeminli gibi davrandı son ana kadar.

Hikayesini kendim yazmak istememin dışında çok çok sevdiğim bir yönü, yöntemi vardı dizinin. Herkes, her bir karakter, eninde sonunda iyiydi. Kötülük yapmış gibi görüneni de, kötü karakter olanı da, suçlusu da gıcığı da sinir bozanı aslında kötü insanlar değildi. Hikaye biterken bize bunu göstermiş olduğunu fark ettirdi dizi. Aslında hepsi insandı sadece ve kötülük yapmak için ya da kötü duygularla yapmamışlardı yaptıkları şeyleri. Sadece duygularını yaşayan, hayatın içinde savrulan, ayakta kalmaya yolunu bulmaya çalışan insanlardı. Her şeyin en sonunda her birinin yine de iyi insanlar olduğunu anlamış olmanın o ince sızısıyla baktım ben ekrana. Kızılacak kimse yoktu ortada. Cinayeti işleyen bile aslında bir kurbandı mesela. Şimdiye kadar izlediğim tüm kore dizilerinde kötü karakterlerin yine de bir şekilde kötü oldukları için kötülük yapmalarını tekrar tekrar izledikten sonra herkesin bu şekilde önümde belirmesi bana çok çok farklı geldi. Gözyaşlarımı akıttıktan sonra lezzetli bir bardak tertemiz su içmek gibi.

29 Ocak 2026 Perşembe

Cleopatra's Final Secret (2025)


 Bu belgeselin Disney+'ta yayınlanacağının haberi çıktığından beri yerimde duramıyordum açıkçası. Yazıya da böyle girmek tuhaf oldu ama, en önden bunu söylemek istedim. Ama durun, bir dakika aklımızı toplayalım. Ve en baştan başlayalım.

Mısır'daki Taposiris Magna Tapınağı'nda Katleen Martinez önderliğindeki bir ekibin, VII.Cleopatra'nın - herkesin bildiği Kleopatra'nın - mezarını arayan ekip son 20 yıldır gerçekleştirdiklerini, bulduklarını National Geographic kayıt altına alıyormuş ve sonunda geçen sene şimdiye kadarki gelişmeler yaklaşık bir saatlik bir belgesel halinde yayınlandı. Ekip çalışmaya devam ediyor, büyük ihtimalle belgeselin devamı da gelecek. Hele ki umulduğu gibi mezarı ya da mezara dair daha somut bir şeyleri bulurlarsa yüzyılın keşfini izliyor olacağız.

Belgesel konuyu sadece VII.Cleopatra'nın mezarının aranması olarak anlatmıyor ki benim en sevdiğim yönü de buydu. Küçüklüğümden beri arkeoloji-tarih belgesellerinde böyle kupkuru, kronolojik bir anlatım seçerlerdi ve tatsız tuzsuz bir ders dinliyormuş gibi olurdu önümdeki izlence. Artık teker teker bu yöntemin dışında çıkıyorlar. Burada da NatGeo'nun konuya herşeyi başlatan kişiden, taa uzaklardaki ülkesinden çıkıp gelip, bir hayalin peşinde kazmaya başlayan arkeolog Katleen Martinez'den başlamasını izliyoruz. Katleen'in çocukluk hayalinin gerçek bir arayışa dönüşmesini anlatıyor belgesel. Kuru kuruya ekip şurayı kazdı, bu çıktı, şöyle yaptılar diye bir şey izlemiyoruz. Ekibin lideri olan arkeologu bir insan olarak görüyoruz ve böylelikle her şey biraz daha anlam kazanıyor. Tabiki aralara VII.Cleopatra'nın hikayesini de serpiştiriyorlar. Sonuçta aradığımız nihai hedef o ve mezarının yeri de hayatının hikayesinde gizlenmiş olabilir.


İzleyenlerin en çok eleştirdiği yönü de bu gibi görünüyor aslında belgeselin. Biz VII.Cleopatra'nın mezarının aranışını mı Katleen'in hikayesini mi izliyoruz diye eleştirmişler çoğunlukla. Bu ikisinin birlikte var olabildiğini fark edemeyerek. Ki dediğim gibi benim belgesel ile ilgili en sevdiğim yön buydu, bilmem belki de aşırı bir şekilde benzer bir hikayeye sahip olduğumdan Katleen ile. Benzer olsa da çok farklı yönlere evrilen hayatlara sahip olduğumuzu bir kez daha önümdeki ekranda izlemek kalbime hançerler batırsa da keyifliydi bu arayışın aşamalarını izlemek yine de.

Katleen Martinez Dominik Cumhuriyeti'nde doğup, büyümüş. Büyürken, herkesin o bir kere daldığı ve sonunda çıktığı antik mısır batağına o da girmiş haliyle ama onunkisi devam etmiş. Şimdi yazarken bile boğazımda yumrular oluşturan kısmını anlatacağım. Meslek seçmesi gereken yaşta da babası olmaz bu bir meslek değil, git eline doğru düzgün bir iş al dediği için hukuk okumuş, avukat olmuş, çalışmış da avukat olarak. Ama - detayları tam bilmemekle birlikte - bir de arkeoloji diploması edindiğini öğreniyoruz kendisinden. Bir yandan da VII.Cleopatra ile ilgili ne bulursa okuduğunu ve kapsamlı bir araştırma içine girdiğini söylüyor. Hangi aşamada bir arkeolog olarak kabul edildiğini ve çalışabilir olduğunu da bilemiyorum ama bir gün çıkıp, Mısır'a geliyor ve araştırma yaparken işaretlediği tapınakları tek tek dolaşıp, en olası bulduğunda karar kılıyor. Sonra da soluğu o zamanki Eski Eserler Dairesi başkanının odasında alıyor. Tabiki tüm bunları öyle dışarıdan alakası birinin yapması mümkün değil ama belgesel için kurgusal bir şekilde anlatırken sanki küçük ada ülkesindeki bir hayale sahip kadın çıkıp gelip VII.Cleopatra burada gömülü ve ben mezarını bulacağım diye Zahi Hawass'ın karşısına dikilmiş gibi gösteriyorlar. Olaylar heyecanlı olsun diye tabi. Yoksa Mısır arkeolojisinin efsanesi Zahi Hawass'ın karşısına dikilip, bir de masasına yumruk koyacak pek insan yok. Neyse, hikayenin bu kısmı film senaryosu gibi olsa da sonuçta kazı iznini kapıyor Katleen ve 20 yıl önce birkaç haftalığına aldığı izin, buldukları sayesinde uzatıla uzatıla hala devam ediyor.

İzlerken benim aklıma takılan neden o tapınakta Katleen'in bulduklarını daha önce orada kazı yapan ekiplerin bulamamış olmasıydı. Çünkü neredeyse 200 yıl önce bulunmuş Taposiris Magna ve bu 200 yıllık sürede birçok farklı ekip gelip araştırmış olmalı alanı. Katleen'in ekibi iki kazma vurup, büyük ipuçları buluveriyor mesela. Daha önce araştıranlar burada bizlik bir şey yok deyip, bırakmış gitmişler. Tapınak onca süredir kendi haline bırakılmış.

En başta da dedim ya ben bu hikayenin detaylarını öğrenmeyi uzun zamandır bekliyordum. Çünkü herhalde son 10 yıldır izlediğim hemen hemen her Mısır belgeselinde Katleen'i en az bir kez görüyordum. Katleen Martinez de burada VII.Cleopatra'nın mezarını arıyor diye hepsinde bir beş dakika gösteriveriyorlardı. İlk seferlerde anlam veremiyordum çünkü bana göre bu aşırı beyhude bir çabaydı. Bulunmasını imkansız olduğunu çünkü olmadığını düşünüyordum küçükken okuduklarımdan çıkarımımla. Bir de niyeyse Mısır arkeolojisinin o son dönemleri bana hiç çekici gelmiyordu, ben daha Orta-Yeni Krallık ve İkinci Ara Dönem meraklısıydım. VII.Cleopatra bana hiç sıcak gelmiyordu. Yine de sadece ismi ve cismi bile ekranda göründüğünde Katleen ile ilgili ilginç bir şeyler olduğunu hissedebiliyordum, merak ettiğim de buydu sanırım. Nihayet yıllar geçti ve hikayesini cidden anlattıklarında tüm hissettiklerimde haklı olduğumu anladım.

Diyeceğim o ki bu belgesel keyifli ama aradığınız ve beklediğiniz şeyi vermeyebilir. Tarafsız olarak bakmaya çalışırsam cidden de VII.Cleopatra veya kazı hakkında o kadar da kapsamlı bir anlatı sunmuyor. Benim de bahsettiğim gibi daha çok Katleen Martinez'i ve onun arayışını, yapmaya çalıştıklarını falan anlatmış olduğunu anlıyorsunuz bir saatin sonunda. ImdB'de sanki henüz tamamlanmamış bir programmış gibi göründüğünden yola çıkarak diyorum ki, umalım ki, bir ikinci bölümü de geliyordur ve orada daha çok kazıya, buluntulara ve deniz dibindeki araştırmalara eğilmişlerdir. Bu ilk bölüm böyle bir girizgah gibi düşünülmüşür ve o yüzden bize okyanus ötesinden gelen ve hayali olan bir kadını anlatmışlardır. Benim Katleen'i anlatmaları ile ilgili hiçbir derdim yok ama belgeselin selameti açısından haydi öyle umalım.

Previously on Neverland | January Snow


 Bir önceki yazıda, çetelede pek keyifsiz, pek bunalım gibi geliyor sesim ama inanın öyle değildim o yazıyı yazarken. Ertesi sabah yola gidecek olmanın endişesiyle belki de öyle akıvermiş cümleler. Halbuki gayet de kolay bir yoldu o sabahki. Önceki birkaç gidişimin gelişimin 17 saat falan sürmesinden edindiğim tecrübelerle bu sefer sabahın 4'ünde kalkıp, yarım saat içinde evden çıkıp yola koyuldum. O saatte de çıkınca haliyle yollar bomboştu. Hava aydınlanana kadar çoktan yolun yarısını gitmiştim. Sadece işte karanlıkta şehirlerarası yol gitmiş oldum, kısmen ilk defa. Bir de doğru düzgün ayılmamış da olabilirim, sürerken dikkatliydim ama annemlere vardığımda yolun o güneş doğmadan önceki kısmı kafamda da karanlıktaydı, hatırlayamıyordum yani.

Köyde bu sefer iki hafta kalmaktı planım, kaldım da sayılır. Yalnızca biraz daha sinirleri uğraştırıcıydı bu sefer oradaki zamanım. Sinir bozucu doğru ifade olmayacağı için böyle bir şey dedim ama bu da pek Türkçe'nin anlamlı tarafında olmadı gibi neyse. Yeni yılın ilk günü akşam üzeri elektrik gitti köydeki evde. Önce bekledik biraz. Bir yarım saat, bir saat. Köyde çünkü çok olağan bu durum. Annemin zamanının yarısı elektrik gittiği için elektrik şirketinin arıza bildirim numarasını aramakla ve arıza kaydı bırakmakla geçiyor zaten normal bir günde de. Ya elektrik arızalanıyor ya internet ya da sokak lambası. Su işini bir derece çözebildiler gibi. Bu sefer de öyle olacak diye düşünüp, bekledik. Hava karardı, akşam çöktü, sonunda umutlarımız tükendi, gaz lambasını yaktık, oturmaya başladık. Arıza kaydı açtık, beklemeye başladık. Dışarıda inanılmaz bir kar yağışı vardı, önceki gece, yılbaşı gecesi başlayan kar önce tabiki sihirli gelmişti ama ertesi sabah evin etrafı tamamen kapanmış halde uyanıp, kapanmış yoldan ekmek arabasının gelmek şansı olmadığını gördüğümüzde ve dış kapıyı açabilmek için kürekle karları küremek zorunda kalınca o kadar da sihirli olmamaya başlamıştı ki elektriğin gittiği o akşam yine yağdı. Evin içini ısıtan kalorifer sistemi elektrikle çalışıyor, kuzine sadece verandada olunca evin içi buzhaneye döndü. Ki zaten benim yattığım odada kalorifer yanarken bile geceleri tüm gece boyunca elektrikli ısıtıcıyı açıp, öyle yatmak zorundayım. Annemle saatlerce elektriği bekledikten sonra umudumuz bitmiş halde kuzinenin etrafındaki kanepelere uzandık. Uzun ve bunaltıcı bir gece oldu haliyle. Annem her bir saatte falan kalkıp, kuzineye odun attı. Evin içinde değil de temelde dışında gibi olduğumuzdan soğuk olacak diye biraz fazla yakınca tabi tüm gece sıcaktan bunaldık. Uykusuz ve bunaltıcı bir geceden sonra sabah sinirlerimiz harap olmuş halde kalktık. Musluklardan da sıcak su akmadığı için bu durumda, köyün taşından toprağından gelen çivi gibi suyla yüzleşmek zorundaydık. Benim için yine sorun değildi tüm bu elektrik olmaması durumu da, annem benim için endişe ettiğinden çok endişeli ve panik haldeydi. Hala bunca yıldır ben oraya dinlenmeye ya da izin yapmaya geliyorum diye düşünüyor. Oysa ben oraya sadece onların yanında olmak için gidiyorum. Aklımda hiçbir dinlenme veya yatış fikri olmadan. Hatta ben oradayken annem bir nebze olsun yaptığı işleri yapmak zorunda kalmasın kafasıyla her işe koşmaya çalışıyorum.

Elektrik tam 32 saat sonunda geldiğinde ve kuzine başında iki gece geçirdikten sonra sinirlerimiz de biz de yıpranmış haldeydik. Çünkü her şeyin yanında bir de babamın gelip giden ruh haliyle ve her şeye ama her bir şeye karışmasıyla uğraşıyorduk. Neyse elektrik geldikten birkaç gün sonra kar da ancak eridi. Bu süre içinde köyün yolunu açmak için muhtar da belediye de pek çaba göstermedi. Sonunda kendiliğinden eriyen karla her yer bataklığa döndü. Köye varışımdan tam bir hafta sonra evden dışarı adımımızı atabildik. Şehre gidip, birkaç iş hallettik, amcamlara gittik. Uzun zamandır görmediğim kuzenimi görmüş oldum. Böyle uzun aralarla görünce önce bir vaay galiba büyümüş, biraz olgunlaşmış diyorum ama sonra yine bir şey söylüyor, diyorum ki ıhıh büyümemiş. Biz ikimiz de 40'ımıza gelsek de 9 yaşımızın o bayram günlerinde şehirdeki evin arka odasında birbirine gıcık olarak oyun oynayanlarıyız yine.

Köydeki durum böyle sallantılı olunca planladığımdan erken döndüm. Annem de geldi, bir hafta falan durup geri döndü gerçi. Anlayacağınız buraya en son yazdığım o geceden sonraki 3 hafta değil geçen hafta da dahil 4 hafta koşturmaca gibi geçti. Annemi bulmuşken gösterebildiğim kadar yer gösterip, gezdirmeye çalışmakla ve abimlerle buluşup, yemekler yemekle, pastalar kesmekle geçti tüm bu zaman (abimle doğumgünlerimiz peş peşe olduğundan küçükkende böyle onunkini benimkine bağlayan gece kutlardık tek bir pastayla. Yine öyle yapıyoruz ve offf ben artık çocukken yapamadıklarımı yapabilmek istiyorum ya. Kendi pastamı istiyorum, tasarım pasta istiyorum, böyle ne bileyim üstünde kpop demon hunters olsun istiyorum, öyle pastalarla kendi doğumgünümü kendi gününde kutlayabilmek istiyorum). Annem geçen hafta pazartesi geri döndükten sonra evde nihayet kendi başıma kalabilmiştim ki uzun zamandır beklediğim bir şey için bir şeyler yapma zamanı gelmişti. O yüzden geçen hafta da biraz onun için endişe etmekle ve sonra da Cey'le buluşup, o şey için uğraşmakla geçti. Şimdilik söylemeyeceğim çünkü hem çok uzun zamanı var, hem de aşırı minik de olsa başaramamak gibi bir olasılığımız hala varken büyüsünü bozmak istemiyorum.

Önceki hafta sonu finallerim de vardı. Vizelere iyi çalışmış olmanın ekmeğini yedim çünkü vizeler ile finaller arasındaki sürede hayatla uğraşmaktan hiçbir şeye bakamamıştım. Yine de biraz umutsuz girdim finallere. Olduğu kadar dedim, nihai planım her dönem aldığım tüm dersleri verebilip, bu sene yaz okulu sonunda mezun olabilmek olsa da. O dediğim - yukarıdaki - şey var ya, hah işte onunla ilgili sevinmeye başlamışken yine onunla ilgili çok pis bir duvara çarpınca bu pazartesi, tüm dünya başıma yıkılacak gibi oldu tabi (klasik ben ve abartma huyum). Tam da o gün bu dönem aldığım 7 dersi de geçebilmiş olduğum haberini alınca ayarlarım bir oynadı yerinden tabi. Tam diğer konudan ötürü kendime salaklık yaptın nasıl önceden düşünüp, ona göre plan yapmazsın diye yüklenirken derslerden geçmiş olduğuma sevinip, kendimle gurur duymaya başladım. İçimdeki ben'ler birbiriyle çarpışınca bir iki gün böyle allak bullak halde gezdim. Bir yandan kendime kızıp, bir yandan aferin ulan hedef koydun ve yaptın bu sefer diyerek sırtıma vurdum.

Sağlığımla ilgili, 2025'i bana zehir eden durum iyiye gitmiyor yine. Ama ne bileyim, bir sakinim. Doktora geri gidecek bütçem yok, psikolojim de açıkçası. O yüzden eczaneye gidip, doktorumun verdiği ilaçları ve tedavileri kendim almaya karar verdim. Böyle birkaç zaman kendi kendime idare etmeye çalışacağım. En azından kendimi biraz toparlayana, kafam güç kazanana kadar. Gece uykularım çok kötü oldu çünkü, bir şeyler yapmam gerek artık. Yılın ikinci yarısında kendimi toplayıp, öyle gideceğim doktora ve bir kez daha deneriz belki.

Yeni yılın ilk ayında anlattığım gibi haldır huldur geçirdiğim için zamanı, çok da planlı bir şekilde bir şeyler izleyemedim ya da okuyamadım. Ayın ilk 3 haftası zaten finallerim var çalışmam lazım diyerek ama çalışmayarak ve bu sebepten de bir şey okumayarak geçirdim. Yeni bir kitap almıştım elime, ona başlayacaktım. Olmadı. Belki bu haftasonu? İş yerindeki A. iki dergi getirmişti, onları okuyacaktım, birine başladım ama bitiremiyorum bir türlü. All About History diye bir derginin iki sayısı. Bir tanesi antik mısır temalı özel sayısı, öbürü de eylül-ekim-kasım sayısı. Çok heves ediyorum ama bir türlü okumak için oturamadım sabit.

"Physical: Welcome to Mongolia"'yı izleyebildim, 4 bölümlük. "Idol I" dizisi başlamıştı 22 Aralık'ta. Onu izliyordum, bu akşam son bölümü izleyip, bitirebilirim sanırım. "Can This Love Be Translated?" dizisi yayınlandı, umutla onu açtım. İki bölümü zar zor izledim, bıraktım. İlginçti ama izlemeye devam etmek için içimde istek uyandırmadı. "K-Food Show: A Nation of Tteok" diye bir belgeselin ilk bölümünü izlemiştim Aralık'ta, ikinci ve son bölümünü de izleyip, onu bitireyim diyorum. Geçen haftasonu bayadır izlemek istediğim ama bir türlü açamadığım "Cleopatra'a Final Secret" belgeselini izleyebildim sonunda. "Ponies" diye bir dizi yayınlandı, onun da tanıtımlarını görmüştüm birkaç ay önce, bekliyordum. İlk iki bölümünü izledim, devam da etmek istiyorum ama biraz sert mi gelecek acaba bana diye de korkuyorum. Taa önceki sene, Seokjin askerden dönünce yaptığı "Run Jin" bölümlerini izleyememiştim, ona başladım. Yoongi'nin şovunu da izleyeceğim ama bakalım hangi ara. Her şeye bu geç kalmışlığım, geriden gelip yetişme çabam da takdire şayan.

Ofiste de işler yoğun değil. Bunca yılın sonunda artık biraz da işleri serebilme aşamasına geçebiliyor gibiyim. Yine de tüm bunların arasında, o geçenki yazıda bahsettiğim her yılın başında insana gelen saçma umutlanma hissine ve yeni bir şeylere başlama, planlar yapma hevesine kapılmadım desem yalan olur. Yapmıyorum ama mucizeler de olursa kapım açık diyorum. Sadece, beklemiyorum.



28 Aralık 2025 Pazar

2025'in Çetelesi (olmayan çetelesi)

Çok da hatırlamak istediğim bir yıl olmadı 2025 ama ne yapalım, işte buradayız. Çünkü ancak yazdığım zaman kafamın içindekilerden kurtulabiliyorum. Çünkü ancak yazdığım zaman artık beynimin içinde dönüp durup, beni yemesine engel olabiliyorum düşüncelerin ve anıların. Hepsi artık benim değil de üstüne düştükleri beyaz sayfanın sorunu haline geliyorlar. Ben kendimden atmış oluyorum.

Bu yıla girerken umutlu muydum hatırlayamıyorum. Zaten bu her yılın sonunda, Aralık gelince üstüme çöken o anlamsız ve yersiz umuttan nefret ediyorum. Yani her şey b.k gibi olmuş, tüm bir yıl, koca bir yıl b.k gibi geçmişken sen dur sadece takvimdeki sayı değişiyor diye umutlan. Halbuki kozmik veya ilahi veyahut da ne bileyim astrolojik bir enerjisi olan bir zaman da değil Aralık'ın son günlerinden Ocak'ın ilk günlerine geçiş dönemi. Binlerce yıldır insanlar dünya üstünde bu tarihlere hiçbir özel anlam atfetmedi. Asıl kutladıkları Mart'ın başında veya ortasında baharın gelmesiydi, dünyanın yeniden canlanmaya başlamasıydı. Yüksek lisanstaki hocalarımdan biri bir derste şey demişti, aklıma kazınmıştı o günden beri, çünkü aşırı mantıklı gelmişti bana. Ve büyülü. Cidden büyülü bir şeydi. Dediği şöyle bir şeydi. Mesela bugün bir yerde çok eski bir cami var, bu cami de işte orası fethedilmeden önce bir kiliseymiş diyelim. Araştırmalar gösteriyormuş ki o kilisenin öncesinde aynı yerde bir başka kilise, ondan önce de bir başka tapınak, başka tapınak...şeklinde izini sürebiliyormuşuz. Yani şu an o caminin olduğu nokta aslında daha ilk insan toplulukları zamanında kutsal görülen, önemli bir konuma sahip bir yermiş. O yüzden binlerce yıl geçse de ırklar, milletler değişse de oranın enerjisini, büyüsünü hissediyormuşuz gibi. Kutsal yerler hakkındaki bu söyledikleri o günden beri aklımda. Ve bunun sanki zaman için, tarihler için de aynı şekilde olabileceğini düşünüyorum kendimce. Misal dünyanın çok zıt yerlerindeki uygarlıkların hepsinde ekinokslar ve gündönümleri kutlanıyor veya özel anlamlara sahipler ya, böyle başka tarihler de var ve diyorum ki, demek ki bazı tarihlerin cidden özel enerjileri var. Bir uygarlık o tarihi önemli görüyor, ondan sonra gelen diğerleri de görüyor. Tesadüf olmamalı değil mi? Ama işte bu 31 Aralık'ın böyle hiçbir önemi yok. Çünkü tamamen bu kullandığımız takvime son halini veren işgüzarların uydurması bir tarih. Haydi Aralık'ı yılın son ayı yapıp, yeni yılı da 1 Ocak'ta başlatalım, karakışın ortasında yeni bir yıl başlasın demişler. Saçmalık.

Neyse. "2024 neydi nasıldı bana ne dedi diye düşündüm de bir an şimdi, bir dolu karmaşa. Hani bir kafeye girersiniz de bir dolu ses vardır, hiçbirinin ne dediği anlaşılmayan bir gürültü karmaşası olur, aynen onun gibiydi 2024." diye yazmışım mesela bu yılın ilk ayında geriye dönüp bakarken. 2024 karmaşaysa, 2025 anlamsızlıktı. Her şey anlamsızdı bu yıl. Hiçbir yere gitmedim. Hiçbir şey yapmadım. Koca bir yıl sadece kolumda iğneler serumlar, doktora gidip geldim. Koca bir yıl tüm maaşımı hooop sadece doktora verdim. Sonunda da hiçbir işe yaramadı. Hiçbir işe yaramayacak bir şey için koca bir yılımı ve paramı harcadım.

En kötüsü de yalnız hissetmekti. Gerçek anlamda beynimin içinde, sorumluklarımın içinde yalnız hissetmekti. Kendimi bildim bileli aileme hiçbir şey anlatmadım, hiçbir şey paylaşmadım onlarla ama hep yetişkin olan olmak, hep annemin de annesi olmak...çok yalnız hissettirdi bu yıl. İnsanın önünde güçlü bir yetişkin örneği olmadan büyümesinin tam olarak ne demek olduğunu gördüm bu yıl. Yani babamla hiçbir şey paylaşamadım ömrüm boyunca çünkü her şeye sinirlenip, her şeye kızıp, yargılaması, yıkması durumunun insana hiçbir faydası yoktu. Annemle de her şeye üzüldüğü, sağlığı bozulduğu ve yıkıldığı için paylaşamadım hiçbir şey bunca sene. Babamı dengede tutup, annemi korumakla geçen bir ömrün bu noktasında almam gereken önemli kararlarla karşı karşıya kalınca cidden çok yalnız hissettim bu yüzden. Neyse bu konuda daha fazla yazmayacağım şimdilik çünkü birazdan annem arayabilir - arama zamanı yaklaşıyor - ve telefonda ağlamaklı görünürsem sorgulamaya başlar ve tansiyonu yükselir, kendine dert edinir ve tüm gece uyumaz. O yüzden ne yapmalıyız, annemi korumalıyız, ağlamamalıyız. Azcık bile üzgün, düşünceli, dertli görünmemeliyiz.

Dediğim gibi bu sene hiç hatırlamak istemediğim bir sene olduğundan açıp da ne okumuşum, ne dinlemişim, ne izlemişim diye bakmak bile gelmiyor içimden önceki senelerde yaptığım gibi. Çünkü hepsini yaparken ne halde olduğumu, ne kadar acınacak durumda olduğumu hatırlarım yine diye korkuyorum. Bu yazıyı da bugün yazıyorum çünkü yarın sabah erkenden köye doğru yola çıkacağım. Bence hiçbir anlamı olmayan 31 Aralık'ın annem için ilginç bir önemi olduğundan bu sene yılbaşını onlarla geçirmeye gidiyorum. Bu sene Neverland'de paylaştığım 39 yazıdan bahsetmeyeceğim dediğim gibi. Her ay ne durumdaydım, onu da hatırlamayacağım. Sadece geri döndüğümde kafamın allak bullak olmamış olmasını umuyorum. Bir de yeni yıldan sadece beni rahat bırakmasını diliyorum.

25 Aralık 2025 Perşembe

Dynamite Kiss {키스는 괜히 해서 ! } (2025)


Go Darim kızımız 30lu yaşlarına gelmiş ama hala iş arıyor, memuriyet sınavına hazırlanıyor, dershaneye devam ediyor. Bir yandan da yarı zamanlı işlerle harçlığını çıkarıyor. Mezun olduğundan beri bu şekilde devam ettiği için hayatı, artık herkesin küçümsemesine maruz kalıyor. Haliyle de bir hayatı yok gibi bir şey, tükenmiş bir halde iş bulmaya çalışıyor. Onu küçümseyenlerden biri olan kız kardeşi üstüne bir de onu düğününde eşinin akrabaları görmesin diye Go Darim'e birkaç günlük bir Jeju tatili hediye ediyor. Gururu kırılmış olsa da ailesi onu yüz karası olarak görse de Go Darim üzüntüsünü içine atıp, Jeju'ya gidiyor. Orada tesadüfen tanıştığı Gong Ji Hyeok ile birbirlerinden baya hoşlanıyorlar ama acil bir durum çıkınca Go Darim Seul'e geri dönmek zorunda kalıyor Gong Ji Hyeok'a haber veremeden. Uzun süre Seul'de Go Darim'i arayan ama bulamayan aşık Gong Ji Hyeok da sonunda karalar bağlamışken bir bakıyor, iş yerindeki yeni ekibinde işe başlayan evli ve çocuklu annelerden biri de Go Darim. Bir yandan şirket içi oyunlarla uğraşırken bir yandan da birbirleriyle uğraşmaya başlıyorlar. Gong Ji Hyeok yalan söyleyen Go Darim'e hayatı dar etmeye, Go Darim de ilk defa bulduğu işte tutunmaya çalışıyor.

Dynamite Kiss, orijinal adının çevirisiyle (키스는 괜히 해서 !) Öpüşmenin bir anlamı yok!, 12 Kasım'da başlayıp, 25 Aralık'ta biten ve yaklaşık birer saatlik 14 bölüm halinde SBS kanalında (ve Netflix'te) yayınlanan bir dizi. Konusunda çok da bir orijinallik yok. Bildiğimiz bir romcom konusu ve karakterlerine sahip. En başta çok eğlenceli ve keyifli başlayan bu bilindik hikaye, bölümler ilerledikçe yine bildiğimiz klişelere bel bağlayarak, absürt ne kadar durum varsa yaparak yol alıyor. Aslında makjang denilen bir türün özelliklerini de taşıyor dizimiz. Argo bir terim bu. Normalde bir tür soya fasülyesi ezmesine verilen isim. Neyse, bu türdeki dizilerde durumlar abartılır, abartmanın da ötesine geçilir hatta. Hani bizim yavrucaklar sezercikler ya da küçük emrahlar vardır ya, hah işte tam o filmlerin tarzında gelişir olaylar. Burada da durumumuz, romantik bir hikayenin alabildiğine absürt olması gibi bir şey yani. Zekice durumlarla komedi yaratılmaz da bu tür dizilerde, salak saçma şeyler olur, komedi diye bunlar önümüze sunulur.

Dynamite Kiss de bu tür bir dizi işte. Öyle değilmiş gibi başlıyor, özellikle Go Darim'in pek bilinmeyen bir üniversiteden mezun olmasından ötürü iş bulamıyor oluşunun, hayatta yaşıtlarının geldiği ve geçtiği aşamalara gelememiş olmasından dolayı bir çeşit "yaşamıyor" olma durumunun, etrafındakiler onu üzüyor olsa da o onları üzmemek için sorun yokmuş gibi davranmasının anlatıldığı kısımlar oldukça derinlikliydi mesela. Ya da Jeju adasındaki kısımlarda hikaye tamamen bambaşka bir diziymiş gibiydi. Hem başrollerin kimyası müthişti orada, hem de hikayenin anlatılışı - bir nebze de olsa - dizinin sonraki kısımlarından daha iyiydi. Yine tabiki saçmaydı her şey, klişeydi ve cringelikten utanmamıza sebep oluyordu ama dizinin sonraki bölümlerde geleceği kıvam kadar saçma değildi. İdare edilebilirdi.

Dizinin bu kadar saçma salak olmasına ve bu türdeki çerezlikler arasında gerçekten kötü bir yere sahip olmasına rağmen bu kadar izlenmesinin sebebi ise çok iyi bir zamana denk gelmiş olması. Bu dizinin yayınlandığı dönemde kdrama sahnesinde hiç bu türden bir dizi yoktu izlenecek. Daha farklı işlerin, maceraların aksiyonların gerilimlerin ve deneysel şeylerin olduğu bir zamanda güneşli bir hava gibi ortaya çıkınca haliyle bu türün izleyicisini kaptı. Üstüne bir de bu türü ve kdramaları pek bilmeyen dünya çapındaki netflix izleyicisinin önüne düştü. Çünkü tam da kdramaların ve kmovie'lerin artan popülerliğinin ortasında yayınlandı netflixte. Haliyle sahneyi boş bulup, hiç reklam yapmadan, hiç çaba sarf etmeden ve dahası hiçbir şey de vaat etmeden izleyiciyi toplamış oldu.

Çünkü cidden normal şartlarda kimsenin izlemeye devam etmeyeceği kadar kötü. Aşırı da gömülecek kadar değil elbette, dediğim gibi çok iyi başlayan, iyi düşünülmüş konulara ve temalara da sahip bir hikaye bu. Ama hepsini, absürt ve komedik olacağım diye hoplaya hoplaya geçiştiriyor. Geçiştirmese de ciddiye alamıyorsunuz pek. Tüm bu olan bitenin içinde bu karakter ya da bu hikaye arc'ı beni o kadar da etkilemedi oluyorsunuz izlerken. Gerçi hakkını yemeyeyim, pek sevimli, böyle pıtırcık gibi bir şey izliyoruz. Dizi hakikaten sevimli, salak dediğim de bu sevimlilikleri bir yandan da. Hani kendisini ciddiye de almıyor zaten, ne olduğunu çok iyi bilip, ona göre devam ediyor.
Ama mesela şu Anne GG ekibindeki 4 kadının iş yerinde o projelerde yaptıklarını, işte tutunmaya çalışmalarını, yaşadıkları o zorlukları birlikte aşmalarını izlediğimiz bir dizi çok da mükemmel olurmuş. Yani odak noktası iki başrolün aşkları olmayan, bu ekibin asıl hikaye olduğu ve tek tek o karakterlerin gelişimlerini hikayelerini izlediğimiz bir dizi olsaymış dedim hep onların sahnelerini izlerken. Tamam yine Jeju'da tanışsınlar o ikisi, bir şeyler olsun falan ama bu mesela Go Darim karakterinin başlangıcı olsun. Diğer annelerin de o tür bir başlangıç kısmı olur mesela, sonra hepsini şirkette o ekipte toplanmış buluruz. Şirket entrikaları da aynı olabilir, ekip yine Ji Hyeok'u süründürmek için kurulmuş olur ama yaşadıkları tüm şeylerle Ji Hyeok'u da geliştirirler. Bu arada aşk dörtgeninin diğer iki ucu da dörtgen oluşturmak için değil de ekibe destek için hikayede yer alırlar ve kendi eğlenceli, cesaretli, iyileştirici aşk hikayelerine sahip olurlar. Bakın iki satırda burada dizinin kendisinden daha işe yarar bir hikaye çıkardım bile ben. Onlar yapmamış.


Yapmadıkları şeyler içinde karakterlerin değerini bilmek de var işte. Mesela izlediğim en kayda değer anne rollerinden birine rastlamış olmama rağmen hepi topu toplasak yarım saati geçmeyen bir ekran süresine sahipti Go Darim'in annesi. Ya da Gong Ji Hyeok'un kankası olan karakterin de ona hayat veren oyuncunun havası ve yeteneğiyle çok iyi olmasına rağmen aşırı yan rolde kalmasına anlam veremedim. Mesela yine bir hikayenin kötüsü ve onu canlandıran oyuncusu, başrolden çok daha iyiydi. Gong Ji Hyeok'un ablasını canlandıran Jung Ga Hee hem çok iyi ve doğal oynuyordu, hem de karakter başrollerden daha derinlikli yazılmıştı. Olmazsa olmaz aşk dörtgenimizin bir ucu olan Yoo Ha Yeong karakteri de belki bu türde yazılmış karakterler arasında en taze, en nitelikli ve ilginç olandı ve evet o da başrollerden çok çok daha iyiydi.
Kötü demesem de başrol karakterler iyi değildi şimdi ne yalan söyleyeyim. Bu tür bir hikayede aslında çok da takılması gereken bir konu değil bu biliyorum çünkü zaten toptan dizi saçma. Ama özellikle bu iki oyuncudan insan böylesi saçma ve salak bir ortamda bile iyi bir şeyler bekliyor. Başrol kızımızı canlandıran Ahn Eun Jin'i ilk izleyişimdi bu benim ama iki sene önce ortalığı yıkan My Dearest'te herkesi gönlüne ve sektöre taht kurmuş olması gerekiyor sanırım. Öyle olunca ondan bu ilk izlenimimin güzel olmasını bekliyordum. Çok sinir bozucu ve niteliksiz yazılmış bir karakter canlandırdı maalesef ilk birkaç bölümden sonra.

Bir diğer sinir bozucu karakter de aşk üçgenimizin diğer ucu olan fotoğrafçı boy-next-door'du. Karakteri canlandıran Kim Mu Jun'u ilk defa gördüm, önceki işlerine bakarsak Ahn Eun Jin ile paket olarak satılıyor gibi görünüyor. Burada bu ilk görüşümde vay be dedim ne kadar yakışıklı bir çocuğumuz. Belki de buradaki styling'inden olabilir. Neyse, bölümler ilerledi, hep beraber dedik ki lütfen, lütfen o klişe hale sokmayın bu karakteri. Yapmayın bunu ya. Ama yaptılar. İzlemesi eziyete dönüştü. Oysa Yoo Hae Yeong karakterinin sevgisiyle yaralarını sarabilir, yine sevmeyi öğrenebilirdi. Başrole aşık etmenin, iki başrolün arasına girmeye çalışmanın hikaye açısından da hiçbir anlamı yoktu, hiçbir heyecan unsuru da yoktu. İki başrol arasında zaten yeteri kadar sorun vardı. Bu karakteri tamamen destekçi ve herkesin kalbini kazanan, sevgi dolu ama onu ve oğlunu terk eden eşinin yarasıyla harap olmuş bir adam olarak çizebilirlerdi. Ellerindeki şansı mahvettiler.
Diğer başrolü canlandıran Jang Gi Yong'u ise minik rollerini saymazsak bu 3.izleyişimdi. Diziyi izlerken çok eğlenceli ve kalplere giren bir karakter canlandırıyor. Yani yine kadın bir senaristin kadın karakterleri güçlü de gösteriyorum ayağına sonradan çok sallamayıp, hayallerimizin asla gerçek olmayacak erkek karakterini yaratıp, onu bize izlettirip lanet olası gerçek hayatlarımıza lanet etmemizi sağlamasını izlemiş olduk. Jang Gi Yong'u tip olarak zerre beğenmiyorum mesela ama diziyi izlerken karakterin kendisine ister istemez tav oluyorsunuz. Ayrıca bu tür bir rolde de olsa da kendisini tam anlamıyla komedi yapabiliyor gördüğüm için mutlu oldum. Daha önce hep soğuk-mesafeli-ama içi sevgi dolu yakışıklı adam rollerinde izlediğim için buradaki hali çok eğlendirdi.
Sonuç olarak dediğim gibi bu bir absürt romcomdu. Bir dolu ciddi konu barındırmasına rağmen kendini salak yapan, bu salaklığının da farkında olup çok da iddialı olmamaya çalışan, hem yer alan oyuncuların kolaylıkla çekip işlerine devam ettiği hem de izleyenlerin keyifli birkaç akşam geçirmesini sağlayan ve zamanlama açısından çok aşırı şanslı, çerezlik çıtırlık bir dizi.

17 Aralık 2025 Çarşamba

Love Scout {나의 완벽한 비서} (2025)

 


Kang Ji Hyun kendi kurduğu şirketin CEO'su olan bir kadın. Bir "headhunting" şirketi bu, Türkçe'de ne deniyor hiç bilmiyorum. Zaten bu konsept de çok tuhafıma gitti, birazdan daha da bahsederim. Kang Ji Hyun'a dönelim. Aşırı işkolik, adeta bir general gibi şirketini yönetiyor ve çalışıyor. Çok da başarılı yaptığı işte, zaten işinden başka bir şey de düşünmüyor, hayatı tamamen çalış eve gelip kanepeye at kendini uyu şeklinde. Tabi onun bu temposuna ve huysuz tabiatına hiçbir sekreter dayanamıyor. Kang Ji Hyun'un sağ kolu ve şirketi birlikte kurduğu kankası Seo Mi Ae, habire birilerini buluyor ama hepsi birkaç güne kalmadan kaçıyor.

Bu arada bir de Yoo Eun Ho, büyük bir şirketin İK'sında çalışmaya yeni geri dönmüş bir adam. Küçük kızına bakabilmek için bir süre ücretsiz izin gibi bir şey almış. Ama işe döndüğünde özellikle amiri onu acayip zorbalıyor (mobbing mi deniyor artık ismine). Yoo Eun Ho da işiniz çok iyi yapan bir adam ama işte iş yerindeki bu sorunlar sonunda işten ayrılmak zorunda kalıyor. Bizim buzlar kraliçesi Kang Ji Hyun'un kankası da bu Yoon Eun Ho'yu sekreter olarak işe alıyor. İşten başka bir şey düşünmeyen, insanların suratına bakmayan Kang Ji Hyun ile sekreteri olarak bu pek insancıl, pek yardımsever, pek düzgün adam birbirlerinin ve etraflarındakilerin hayatlarını değiştirmeye başlıyorlar.

Love Scout, orijinal adıyla 나의 완벽한 비서 (mükemmel sekreterim olarak çevriliyor), SBS kanalında 3 Ocak - 14 Şubat arasında birer saatlik 12 bölüm olarak yayınlandı. 2025 yılına bu diziyle başladım anlayacağınız üzere. Her yılın başında insana üşüşen heves ve umut perileriyle dolmuş halde, yeni yılın ilk günlerinde haydi bakalım bu mu yayınlandı, hemen bakıyorum diyerek. Tabi kesin izlemeye devam etmeyeceğime emin bir halde. Konusunu okuyup, hımm ilginç bir yaklaşım ama posteri bile sıkıcı görünüyor demiştim içimden. Dahası ilk görüntülerdeki o filtre de hani böyle mıy mıy, bunaltıcı yaz günlerinin filtresi vardır ya hah işte tam onun gibi görünüyordu. Zaten Han Jimin de çok sevmek isteyip, kesinlikle hiçbir dizisini izleyemedim bir oyuncuydu. Dramaworld{드라마월드}(2016), Rooftop Prince{옥탑방 왕세자}(2012), Our Blues{우리들의 블루스}(2022) ve Behind Your Touch{힙하게}(2023) dizilerini ya birkaç bölüm ya da bir on beş dakika izleyip kapatmıştım. Yani şimdiye kadar çok tutulan, çok sevilen diziler de olsalar benim dayanabileceğim şeyler olmayınca suçu Han Jimin'in laneti diyerek ona atmaya başlamıştım ki Love Scout nasıl olduysa beni sarıp sarmaladı. O sakin anlatışı, yalın ifadeleri, klişe olabilecek ama yine de o sadeliğinden dolayı klişe olmaktan çıkan halleriyle durgun ama tertemiz bir su gibiydi hikayesi. Alışageldik cinsiyet rollerini de değiştirmiş gibi olması hikayeye ilginçlik ekliyordu. Bu konuda da gerçi artık hep böyle demekten sıkılma noktasındayım. Ama durum bu. Yani artık o bir 5-6 yıl önceki halinde değil hikayelerimiz, güçlü kadın karakterleri hemen hemen her dizide filmde görüyoruz. Alıştığımız durumun, normalleşmiş olanın bu olması gerek ama insanın bilinçaltına kazınmış onca yıllık kodları değiştirmek zor oluyor sanırım. Bu yüzden yine de her gördüğümüzde aaaa bakın rollerin değiştiği bir hikayeeee deyiveriyoruz. Oysa bu roller değişeli çok oldu. Ama napalım, bir noktaya kadar her hikayede soğuk adam-sevimli kadın şeklinde dinamiklerle ömrümüzü geçirdik. Son beş yılda tam tersini izliyor olsak da kolay kolay kazınmış şeyler gitmiyor.


Benim için Han Jimin lanetini kırmanın dışında dizi, başka sevdiğim bir oyuncuyu daha izleyebilme fırsatı sundu. İlk defa Today's Webtoon'da {오늘의 웹툰} (2022) tanışıp, oyunculuğuna hayran kaldığım, sonra da Moving gibi en sevdiklerimden biri olan bir dizide harika bir iş başaran Kim Do Hoon'un büyüdüğüne şahit olduğum dizi oldu bu. Ben onu hala Moving'deki (şurada anlatmıştım) lise öğrencisi olarak kabul edip, görürken o ardı ardına değişik rollerde oynadı ve sonunda iki ayrı dizide - biri de işte bu Love Scout - aşk dörtgeninin bir köşesi olduğunu görünce sanki çocukmuş da elimde büyümüş, koca adam olmuş gibi hissettim. Moving'i o kadar içselleştirmişim, o hikayeyi o kadar benimsemişsem demek ki. Moving'deki lise öğrencisi halinden hemen sonra buradaki bu yaralarını enerjisi ve dalga geçmeleriyle örtmeye çalışan chaebol halleri hem çok değişik geldi, hem de alışamadım bir önce. Çok çok tatlı ama bir o kadar da incelikli düşünülmüş bir karakterdi.

Diğer başrol Lee Jun Hyuk'u ise ilk defa izlemiş oldum. Bu seneki kdrama erkekleri arasındaki en "green flag" olarak herkesin gönlüne taht kurdu buradaki mükemmel sekreter haliyle ama ben sanırım hala büyüyemedim (tabiki büyüyemedim, etrafınıza baksanıza neredeyiz :p ). Bu karakter bana tamamen aile babası, güvenilir amca hissi ve görüntüsü verdiği için hiçbir çekiciliği ya da ilginçliği yok benim için. Dahası hala sadece bad boy karizmasına düştüğümü fark ettim. Böyle green flag'ler hiç ilgimi çekmiyormuş. Büyümemişim, yapacak bir şey yok.


Temelde bir ofis draması gibi görünse de bu arada dizi, işleri daha çok dışarı çıkıp firmalar için işe alınacak insanları bulmak gibi olduğundan hikaye daha çok tek tek insan hikayelerine odaklanıyor. Her bölümde yeni bir firmanın bir pozisyonu için birilerini arıyor ve o hikayeyi izliyormuşuz gibi oluyor. Bu yaklaşımı ve anlatımı sevdiğim için aslında sanırım diziye keyifle devam edebildim. Bir de Lee Jun Hyuk ile Han Jimin arasındaki paslaşmalar sahneleri alıp götürünce her şey su gibi aktı. Ama ben sanırım en çok buz CEO'muzun kankası Seo Mi Ae karakterini izlemeyi sevdim. Bir de aşk dörtgenimizin diğer köşesini oluşturan çocuk kitapları yazarını canlandıran Kim Yoon Hye'yi 3 sene önce Sh**ting Stars'da çok değişik bir tipte ve karakterde izlediğimi fark ettim. Buradaki bu sevimli, bıcır bıcır yazar hali çok bir ekran süresine sahip olmasa da eğlenceliydi.


Bu yaptıkları iş bana tuhaf geliyor demiştim ya, hah işte onu anlatayım. Bu headhunting işi, diziden gördüğüm kadarıyla ki sanırım ilk defa bu kadar somut bir şekilde görüyorum bu işi, bir şirket işe alacak birini arıyorken ilan açmıyor da mesela bu headhunting firmalarının onlara bulduğu kişiyi işe almalarından oluşuyor. Yani şey gibi, ben mandalina yetiştiriyorum ama kamyonum yok, o yüzden bir aracı gelip benden satın alıyor, kamyonuna yükleyip, pazara götürüp satıyor. Ama buradaki durumda mandalina çiftçisi yerine büyük şirketleri koyarsak, bu şirketlerin kamyonları da var yani. Neden kendileri gidip satmıyor pazarda değil mi? Bir ilan açıp, gelen cvler arasından eleme yapıp, sonra da birini çağırırsın işte. Ama dizide de gördüğümüz üzere genelde çok yüksek pozisyonlar için veya kilit pozisyonlar için birilerini arıyor olduklarından her şirket en iyisini arıyor ve haliyle bu en iyileri evde bilgisayar başında iş arayan insanlar olmuyor. Başka şirketlerde çalışan insanları transfer etmek de söz konusu oluyor mesela. O durumda da işte bizim bu headhunter'lar sanırım oturup, kalabalık bir İK ekibinin yapacağı işi yapıp, birini bulup, dahası onu bir de ikna ediyorlar. Ne bileyim, bana yine de bir tuhaf geliyor be.


Neyse, bu dizi benim için 2025'in başlangıcını ve çok kötü şeyler olmadan hemen önceki umutlu, sakin halimi simgeliyor. Her zaman izlediğim baloncuklu ergen romcomların arasında da değişik, ayakları yere basan, biraz daha olgun, biraz daha iyileştirici bir hikaye olarak izlediğim için sevindiğim bir tecrübeyi temsil ediyor.

A Tourist's Guide to Love (2023)

 Büyük bir seyahat acentesinde çalışan Amanda Riley, 5 yıllık sevgilisiyle sürpriz bir şekilde ayrılık yaşamasının ardından Vietnam'da b...