Kitaplığımda temizliğe giriştim. Yıllar yıllar önce de bir kere aynısını yapmıştım ama o zaman artık kitaplığımda yer almasını istemediğim, ayırdığım kitapları köydeki eve götürüp, bırakmıştım. Yine bir şekilde benimlelerdi yani. Bu sefer direkt ayırdıklarımı götürüp, eski kitap-defterleri kiloyla alıp, geri dönüşüme veren bir yere vereceğim. Evin yakınlarında, geçenlerde gidip sormuştum. Her şeye çok kararlı başladım bu yüzden, verecek yer de buldum diye. İlk kitabımı, bir kitaplığa dönüşme umuduyla çalışma masama üst üste yığınlar oluşturmama sebep olan ilk kitabımı elime aldığım zamanların üzerinden neredeyse 30 yılı aşkın bir süre geçerken kitaplara yaklaşımımın bu kadar değişmiş olmasının tek suçlusu hayat. 39 yıllık hayatımda tam 13 ev taşımış olmanın büyük etkisi de var ayrıca. Her taşınmada buzdolabından daha ağır olan kolilerin nedeni olan kitapları artık başka bir yere daha taşımaya mecalim yok. Koca bir duvarı kaplayan kitaplığımın elbette bir anda hepsinden kurtulamam, hayır kalbim o kadarına dayanmaz. Ama onlara baktıkça artık şöyle düşünüyorum: Kitabını bir daha açıp bakmak istemediğim, yıllar geçip de elime bir daha almadığım, haa şunda şöyle bir şey vardı diye hatırlayıp, açıp bakmak istemediğim hiçbir kitabı tutasım gelmiyor o raflarda. Çocukluğun ve ilk gençliğin verdiği o romantik heyecanla elbette ben de aynı şeyin hayalini kurmuştum, gün gelecek bir yetişkin olacak ve kendi evimde yaşarken o ingiliz malikanelerindeki, downton abbey'lerdeki gibi bir kütüphane-çalışma odası gibi yerim olacaktı. Her sene üzerine birkaç tane daha eklenen bu kitap yığınımı o duvarları boydan boya kitap olan odam için biriktiriyordum haliyle. Gün gelecek hepsi oranın bir parçası olacak olan bu kitaplara gözüm gibi bakıyordum, tüm o ev taşımalarında en özenle sarıp sarmalanan hep onlardı. Bir dönem kitaplığımdaki her kitabı tek tek defter kaplar gibi kaplamıştım mesela. Goodreads'lerin, uygulamaların hayal bile edilemediği zamanlarda envanter defteri bile yapmıştım kitaplığım için. Her kitabın ismi, yazarı, yayın tarihi, basım numarası, çevirmeni, sayfa sayısı falan her şeyi tek tek kaydediyordum (o kadar çok arkadaşı olup bu kadar yalnız bir çocuk olmayı nasıl başarmışım ben de bilmiyorum). Aradan bu kadar yıl geçtikten ve o hayalimin gerçek olmuş olmasını beklediğim yaşlarım çoook uzun zaman önce geride kalmışken kocaman bir oda dolusu olmasa da bir odanın bir duvarını kaplayacak kadar bir kitaplığım var ve o kitaplığın olduğu odayı çalışma odası olarak adlandırıp, dekore edebildim. Ama tabiki ev benim değil ve iskoç kırsalında uğultulu bir tepenin üstündeki bir şatoda da değilim.
Anlayacağınız kitapları ayırdım ayırmasına da alan yere götürmek üzere bavula doldurur doldurmaz aldı bir içimi hüzün. Bir ayrılamama sevdası. Bir buruk bir kitaplarla bakışmaya kalma hevesi. Doğru düzgün vedalaşabilmek istedim onlarla. Hayatım bir sürü vedalaşamadan bırakıp gitmelerle, aradakini bitiremeden, hiçbir şeyi sonuca vardırmadan ortadan kaybolmalarla dolu olduğundan yine bir şeyi daha bitiremeden yok edemedim. Kim bilir belki de daha öncesinde ayırdığım ve köye götürdüğüm kitaplarımla da vedalaşamadan babamın onları arabaya doldurup, götürüp bir yere vermiş olmasının etkisidir ya da bu kitapları alırken, okurken, onlarla vakit geçirirken olduğum insanı, o zamanları, o zamanlar sahip olduğum hayatı, insanları doğru düzgün bir şekilde en azından kitaplarım sayesinde sembolik de olsa bırakabilmek, veda edebilmek ve nihayet ardımda bırakabilmek istiyorumdur.
O yüzden oturdum, bu kitaplara tek tek baktım. Ve çoğunluğunu nefret edecek denli okuyamayıp yarım bıraktığım, bazısını pek de severek okuduğum ve blogda da bahsettiğim, okuduklarımdan aaa neden bahsetmemişim acaba dediğim bu kitaplarla haydi gelin böyle vedalaşalım istedim.
Rosie Projesi (The Rosie Project) - Graeme Simsion :
İç sayfasına Aralık 2019 diye not düşmüşüm, demek ki o zaman almışım. 2023'ün Çetelesi'nde bahsetmişim kitaptan tek bir cümle ile, ağustosta okumuşum kitabı. Uzun zamandır aldığım tek bu türde kitap olabilir. Genelde aldığım tarih ve tarihi kurgu kitapları arasında kapağı ile bile sırıtıyor. Hafif olmasını ummuştum, bana keyif vereceğini düşünmüş öyle almıştım diye hatırlıyorum ama neden bu kadar yıl sonra okumuşum bilmiyorum. Yine de tahmin ettiğim kadar eğlenmedim okurken. Eğlenceliydi evet ama izlediğim romcomlar kadar değil.
Bir genetik profesörü, eş bulma problemi adını verdiği şeyi incelerken bir kadınla tanışıp, çıkmaya başlıyor. Ama profesörümüz biraz sheldon cooper ile mucize doktor karışımı bir insan, kitapta durumunun adını söylüyordu galiba ama unuttum. Yani güya duyguları anlayamıyor, spektrumun neresinde bilmiyorum. Güya diyorum çünkü kitap ilerledikçe hiç de o duruma uymayacak şekilde davranıyor. Kitabı da onun bakış açısından ve onun sesiyle okuduğumuz için tüm iç duygulanmalarını görmüş oluyoruz. Yani hiç de o kadar sıradışı bir asıl karaktere dönüşmüyor profesörümüz. Haliyle tüm bu yaşadığı romcom da o kadar eğlenceli veya ilginç gelmiyor. Konuya dolanan tesadüfler ve sonunda karakterlerin birbirine bağlanması da çok büyük bir şaşırtıcı faktör olmuyor. Hikayenin romantik yanı da romantik olmuyor, esprili yanı da komik olamıyor. Yazarımız Graeme Simsion esasında bir bilişim uzmanıymış. 50 yaşından sonra kitap yazmaya karar verip, ilk kitabı olan bu Rosie Projesi'ni yazmış. Ve bir de erkek olduğunu öğrenince bende taşlar yerine oturdu. Çünkü okurken bakmamıştım kimdir nedir diye, her cümlede sadece kesin erkek bu diyordum, tabiki haklıymışım. Hayır bir de hakikaten kitapta hiç öyle abartılacak bir şey yok. Tamam düzgün bir okuma sağlıyor ama hepimiz bu kitabı yazabilirdik yani. Ne hikayesinde çok bir yenilik ya da şaşırtıcılık ne de yazımında edebi bir yön var. Bir de bu kitabın serisini yazmış hepsi çoksatan olan, başka kitaplar da yazmış ve hepsinin film hakları da satın alınmış. Yetmemiş amcamızı konferans konferans dolaştırıp, roman yazmak üzerine dersler anlattırıyorlarmış. Bunu yazan adama yani. Anlattıkça sinirim daha da bozuldu. Neyse.
Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz - Melisa Kesmez :
"Hayat işte. Evde hayal kuruyor, sonra sokağa çıkıyor ve hepsini tek tek gömüyorsun bir yerlere. Hayatın aklındakiyle alakası yok. Eter koklatılıp bayıltılmış ve hiç bilmediğim bir yere getirilip bırakılmış gibiyim. Eve dönmek istiyorum artık. Kendime dönmek."
"Günün gürültüsü patırtısı içinde özlediğim sessizlikle, gecenin bu saatinde kavuştuğum sessizlik aynı değildi. Hiçbir şeyin yokluğu varlığına denk değildi."
"Yine de galiba bazı insanlar yolda olmak için geliyorlardı hayata. Dikiş tutturamayan, bir yerde uzun süre kalamayan, doğuştan huzursuz insanlardık biz. Ne kadar istesem de, bazıları gibi yıllarca aynı sokaktan yürüyüp aynı eve varamazdım ben mesela, aynı anahtarla aynı evin kapısını açamazdım. Yerinde durmadı ki hiç hayat, o dursa ben durmadım. Ne zaman "evimdeyim" hissi peyda olsa içimde, ani bir manevrayla başka bir yöne saptı hikaye."
İnsanın Esareti - W.Somerset Maugham :
Yarısında bırakmış da olsam altını çizdiğim satırları olmuş kitabın:
"Özgür irade yanılsaması kafamda o kadar güçlü ki ondan kurtulamıyorum, ama sadece bir yanılsama olduğuna da inanıyorum. Ama bu yanılsama, eylemlerimin en güçlü sebeplerinden birini oluşturuyor. Bir şey yapmadan önce seçeneğim olduğunu hissediyorum, bu da yaptığım şeyi etkiliyor; ama ardından, her şey olup bittikten sonra, bunun ta en başından kaçınılamaz olduğuna inanıyorum.
Bundan ne sonuç çıkarıyorsun diye sordu Hayward.
Ne çıkaracağım, sadece pişmanlığın faydasızlığını. Evrenin tüm güçleri bir şeyleri oldurup öldürmeye yönelmişken, olmuşla ölmüşe üzülmenin faydası yok."
Özgürlük - Jonathan Franzen:
İsmi kocaman bir şekilde ÖZGÜRLÜK olan bir kitabı tabiki alacaktım. Buna şu an bile kanarım yani. Ama sorun hiçbir şekilde okuyabileceğim bir şey olmaması kitabın. 17 Ocak 2016'da kitap fuarından almışım. Eskiden kitap fuarlarından kitap alabilirdik çünkü, şimdiki gibi internette yarı fiyatına olan kitapları 5 katı fiyatına satmak için getiriyor değillerdi fuarlara. Ekim 2019'da okumuşum. Yani en azından ilk 57 sayfasını. Orada bırakmışım. Ne anlattığını hiç hatırlamıyorum elbette. Ama hiç iyi hissettirmediğini hatırlıyorum. 57 sayfa bile çok okumuş sayılırım. Çok rahatsız edici bir şeyler olduğunu hissediyorum kitabı raftan çıkarıp, kenara ayırmak için elime aldığımda.
Locke Lamora'nın Yalanları - Scott Lynch :
2019'da Neverland'de anlatmışım, şurada. Bu kitabı da gideceklerin arasına koydum.
Delikanlı - Dostoyevski :
Dostoyevski ile ilgili düşüncelerim biraz önyargılardan oluşuyor. Çoook çok küçükken okuduğum Beyaz Geceler sonrası kendisine sinir olmuş ve bir daha da bakmam demiştim. Gerçekten de bakmadım bir daha dönüp de. Bu kitabını da pek hevesle aldığımı hatırlıyorum. Ama kapağını her açışımda bir şeyler beni geri itti. Bu yüzden yarıda bıraktım bile diyemiyorum. Hiç okunmadan, büyük ihtimalle 20 yıl kadar kitaplığımda durduktan sonra adaya veda ediyor.
Gizli Kitap - Gregory Samak :
İşte yine bir tarihsel fantastik kurgu hikayesi daha. Konusuna ismine bakıp, tam benimkilerden diye düşünüp aldığımı hatırlıyorum. Aralık 2019'da almış, 2020 mayısında da okuyup Neverland'de anlatmışım. Şurada.
Gizli Tarih - Donna Tartt :
İşte reklamlara kanıp da aldığım bir kitap. Reklam dediğim de yani önündeki uluslararası bestseller ibaresi, internette her yerde herkesin vooo acayip iyi diye anlatıp durması ve tabiki yazarının başka bir kitabıyla Pulitzer Ödülü almış olması gibi şeyler. Ama böyle kitaplar ne zaman benim hoşuma gitmişti şimdi gitsin değil mi? Yine de yenilen pehlivan güreşe doymuyor ya, ben de böyle bol ödüllü çoksatanlara kanmaya devam ediyorum. Tamı tamına 343 sayfasına dayanabilmişim. 2020'nin ağustostunda başladığım kitabı, ittire ittire geldiğim noktada sonunda 2023'ün ağustosunda bırakmaya karar vermişim. 231.sayfada şöyle demişim halbuki: "Hikayenin tam da merak ettirip, ne olduğunu söylediği ve bundan sonra buna göre ne olacağını merak ettirdiği kısmına geldim. Tam da bu noktada 90ların ilk yarısında çekilmiş bir gençlik-gerilim filmi izliyormuş gibiyim. Hani şu Flatliners filmi vardı ya mesela, geçenlerde çekilen yeni versiyonu değil, tam da 1990'daki Julia Roberts'lu orijinali hani. Ama kitabın böyle olması iyi mi kötü mü ona karar veremedim henüz."
Yani abartıyor muyum diyorum ama bence ya tüm dünyadaki kitap okuyucuları hiçbir şeyden anlamıyor ya da ben. Şu durumda ikinci seçenek daha olası diyebilirsiniz. Bence değil. Bu kitapta abartılacak hiçbir şey yok. Yazımında da yok. Donna Tartt gidip bir lise defterine bir kompozisyon yazsa onun Pulitzer Ödüllü bir Donna Tartt'ın elinden çıkmış olduğunu anlamazsınız. Kendine özgü belirgin bir dili yok çünkü. Normal. Yazımı da konusu da normal bu kitabın. Kötü değil, hakkını vereyim, bu gözler ne kötüler gördü yine de kitap diye basılmışlardı ama bu kitap da bir şey değil. Eh hadi o zaman sen de yazsaydın böyle bir şey madem çok biliyorsun diyebilirsiniz. Ben de size Türkiye çukurunda yaşadığımı, yaşayabilmek için köle gibi işe gittiğimi ve ana dilimin ingilizce olmadığını tekrar hatırlatmak zorunda kalırım. Nasıl ben, Afganistan'daki bir kadından daha şanslıysam bu kitabın yazarı da benden şanslı.
Strindberg'in Yıldızı - Jan Wallentin :
İşte tam benlik dediğim türden bir kitap daha. Tarih, kurgu, aksiyon, macera, gizem...Eylül 2020'de Neverland'de bahsetmişim, şurada.
Goodreads'te de yazmışım mutluluğumu:
"Son bölümüne kadar harika denebilecek bir şekilde ilerleyen bir hikaye bu. Tam da bu tür bir kitaptan beklediğimiz gibi birbirine dolaşmış gizemler, tarihin içinde oradan oraya savrulmacalar, koşturmacalı aksiyonlar maceralar, kendini birden bu deliliğin içinde buluveren travmalı akademisyen esas kahramanımız, farklı motivasyonlara sahip kötüler...Her şey tam da beklediğimiz gibi. Okuması son derece keyifli, eğlenceli, arada tüylerimizi diken diken edici. Güzel yazılmış, başarıyla oluşturulmuş bir hikaye. Aslında ufak ufak salvoları yok değil, bazen durup durup ama tamam da neden yani diye bir anlam veremediğimiz şeyler de var ama çoğunlukla hikayenin macerası içerisine kaptırıp, unutuverebiliyoruz. Ben çok mutlu oldum uzun bir aradan sonra böyle gençliğimde okuduğum o tarihi macera kitapları gibi bir tane daha bulabilmiş olduğum için. Sadece belki sonunu böyle bağlamasaymış daha mı iyi olurmuş dedim. Çünkü sonunda biraz her şeyi nasıl süpürürüm'e dönmüş her şey. Neyse, yine de bence gayet başarılı bir tarihi-macera kurgusu."
Orada da dediğim gibi beğenmiştim kitabı ama çok da tatmin edici değildi. Eh haliyle en üstte bahsettiğim o ara ara elime alıp, bir daha bakmak isteyeceğim bir kitap olmadı. Oysa eli yüzü düzgün, insanın kütüphanesinde olmasından mutlu olacağı bir roman. Keşke ev benim olsa, bir daha taşınmayacağım emin olsam değil mi :)
Koltuk - Benjamin Parzybok :
Büyük ihtimalle kapağındaki fiyatın teşvikiyle, bir de eğlenceli komiklikli bir şey okuyayım kafasıyla almıştım. Oysa alırken aramızdaki bir bağ olduğunu hissetmişim. Heyhat. Sene 2012, pek de mutlu olduğum bir yıl değildi. Neverland'de 3 sene sonra anlatmışım, şurada.
Mezar Taşı Gibi Düşüyor Yağmur - Batuhan Dedde :
Kitabın içine düştüğüm not yine o 2019'daki kitap fuarını işaret ediyor. İsmine ve arka kapak yazısına tav olduğum aldığım çok belli. Çünkü eve gelip de ilk sayfalarında yol almaya başladığımda anlamıştım, benim için mümkünü yoktu bu romanın.
Yine de ilk sayfada çizdiğim bir kısım var, şimdi yeniden okuyunca 2019'daki ben'in neler hissettiğini hatırlayabiliyorum :
"Bildiğim tek şey vardı; utangaç olduğum kadar nefret yüklüydüm. Travma geçiriyordum insanlar arasında ve travmalarıma sebep olan her şeyden, herkesten nefret ediyor, hepsinin yüzünü dağıtmak istiyordum.(...) Biliyordum da hepsinin suratını dağıtmaya ya da onların suratlarına bağırmaya gücüm yetmeyeceğini."
Babil - R.F.Kuang :
Tıpkı yukarıdaki Gizli Tarih gibi genel histeriye kapılıp aldığım bir başka kalın kitap. Bakın bunun cidden benim kalemim olduğuna çok ama çok inanmış da almıştım. Aylarca beklemiştim almak için, daha önce bu şekilde heves edip aldıklarımın berbat çıkması ve okuyamam üzerine. Ölçüp biçmek istemiştim. Ama o kadar ummama rağmen bu da okunamaz çıktı benim için. Lisedeki, üniversitedeki ben olsa bu kitapları gece gündüz burnunu kaldırmadan okurdu, biliyorum. Bayılırdı da, içindeki geçen her şeyi araştırır, dünyasından çıkamazdı mesela. Ama 30larındaki ben'in bünyesi reddediyor. Gizli Tarih gibi değil ama hakkı var Babil'in. Çok daha iyi yazım açısından ve hikayesi de çok ama çok özenli. Yine de 53'üncü sayfaya kadar hiç bir heves oluşturmadan ilerledim, kendimi ittire ittire. Kitap bende okuma isteği oluşturmadı da değil, çok istedim okumak. Olmadı, içimden gelmedi. Aldığı onca ödülü hak ediyor mu bilemiyorum, karar verebilecek kadar okumuş sayılmam. Böyle güzel basımlı, kalın bir kitaba onca parayı verdikten sonra da atmak canımı yakıyor ama rafta durduğu neredeyse 1 yıldan sonra da bir daha devam eder miyim, hiç sanmıyorum.
Boş Koltuk - J.K.Rowling :
Harper Lee, Bülbülü Öldürmek'in devamında - Tespih Ağacının Gölgesinde'de - tanrılarını öldürmekten bahseder. İlk okuduğumda da, sonraki yıllarda üzerine düşündükçe de aklımdan çıkmayan, beni çok etkileyen bir fikirdi bu. Özellikle sevdiğim şeyleri aşırı sevme, sevdiğim insanlara takıntı seviyesinde bağlanmak ve bir tür kaidenin üstüne koyma huyum olduğundan, Lee'nin koca bir kitap boyunca anlatmaya çalıştığı şey beni çok etkilemişti. Bu kitabı elime alıp, ilk sayfalarından içeri daldığımda hissettiklerimin bu kadar yıkıcı olmasının sebebi de buydu, içimdeki Rowling'i öldürmeyi bilebilmeliydim daha öncesinde. Oysa o twitterda o harika fikirlerini açıklamaya başladığı zaman dünyanın yarısı onu koydukları o kaideden indirmişti. Benim yıkılmam da bu kitapla oldu.
Kitap kötü ya da yazımı berbat değildi. Teoride ya da pratikte hiçbir sorunu yoktu kitabın. Sorun benim tanrılarımdan beklentimdi. Bana HP dünyasını veren insandan beklediklerimdi. Çocukça bir beklentiydi bu evet ama ister istemez öyleydi. Kitabın daha ilk sayfalarında konusu, olan biten beni aşırı rahatsız etti. Okuyamadım, okumak hiç istemedim. Elimdeki mart 2013 tarihli ilk basımı, kitabı ne zaman almışım onu bile not etmemişim içine.
Birisi Goodreads'te şöyle bir yorum yazmıştı, tam olarak durumumun özeti:
İnci Gibi Dişler - Zadie Smith :
Gaza gelip aldığım bir başka kitap. Zadie Smith'in adına ve kazandığı ödüllere ve dahi yazdığı cümlelere orada burada denk gelip duruyordum bir zamanlar. Okuduğum o birkaç cümlesi de çok iyi gelmişti, yine kanmıştım, yine koşup almıştım kitabını. Ağustos 2018'de memleketteki bir sahaftan almışım hem de. Kaç sayfa okuyabildiğimi bile işaretlememişim. Buna da dayanamadığımı hatırlıyorum sadece. Aldığım yılın Aralık'ında şöyle yazıp, bırakmışım:
"Tek bir yıldız çünkü o yıldızın üzerine geldiğinde farenin oku çıkan açıklama "I did not like it". Yani bu yıldız kitabın değerini veya yazarın kaleminin gücünü ifade etmiyor. Basitçe, ben bundan hoşlanmadım diyorum. Çok içerikli, zengin bir hikayeyi anlatıyor evet. Uzaktaki bir ülkede bir şekilde yolları kesişmiş farklı farklı göçmen ailelerin kuşaklara yayılan ilginç hikayelerini, alabildiğine eğlenceli ve zekice bir bakış açısıyla, gerçekçi ama didaktik olmayan bir şekilde anlatıyor, ona da evet. Ama bu kadar başarılı bir kalemin ucundan yine de hep her baktığı nesnenin, canlının, durumun tiksindirici detaylarını okuyup durmak insanın - tüm o ilginç ve içten hikayeye rağmen - tahammül sınırlarını zorluyor. Gerçekçilik, çizilen portrede insanın yüzündeki kırışıklıkları da göstermektir bence, illaki yüzündeki tüm siyah noktaları içlerinden taşar halde göstermeliyim kaygısı değil. Bilmiyorum, çok isteyerek başladığım ve merakla da okumaktan keyif alabildiğim bir kitabı, Zadie Smith'in anlatmayı seçtiği şekliyle okumak bana göre değil."
John Delahunt (Bir Cinayetin Hikayesi) - Andrew Hughes :
Temmuz 2018'de alıp, hemen Ağustos'ta Neverland'de yazmışım, şurada. Bu kitabı sevmiştim, orada da anlattığım gibi. Basımı, kapağı, her şeyiyle de çok güzel. Ama işte, 2018'den sonra bir daha kapağını açıp bakma gereği hissetmediklerimden olunca gitmesine karar verdim, yüreğim ağır.
Otherworld - Jason Segel ve Kirsten Miller :
2018'in bir ağustos günü havalimanındaki kitapçıdan aldığım kitabı eylülde şurada anlatmışım.
Ay ve Güneş - Vonda N.McIntyre :
2020 Nisan'ında Neverland'de şurada anlattığım kitabı ne zaman aldığımı not etmemişim. Orada değindiğim filmini de izlemedim tabi sonra.
Yasak Tevrat - Tom Egeland :
Bir başka tam benim tarzım dediğim kitap. Nisan 2012'de burada da anlatmışım.
Ölü Deniz Parşömenleri (Kumran Yazıtları) - Geza Vermes :
Mayıs 2005'te kitap fuarından almışım. Dan Brown'ın Da Vinci Şifresi fırtınasına kapılıp, o konuda ne var ne yoksa aldığım döneme ait yani. O zaman çok kendine güvenmiş bir şekilde açıp okumaya çalıştığımı ve hiçbir şey anlamayıp, kendi kendime sinir olduğumu hatırlıyorum. Aradan geçen 20 yıldan sonra bile içinde yazanları anlayabilecek bilgi birikimine sahip değilim. Koskoca kitap, aslında bir tarihçi olarak kütüphanemde yer alması iyi olabilir ama dediğim gibi hem anlamıyorum, hem de bunca yıl bir kere bile açıp bakmadım.
Yıldız Gezgini - Jack London :
2018'in haziranında almışım. Sanırım Jon Krakauer'in "Into The Wild" kitabını okuyup, bir de Emile Hirsch'ün başrolünde olduğu filmi izledikten sonra gelen gazla Jack London'a dalma maceram içinde almıştım. Beyaz Diş'i okuyup, anlayabilmemin güveniyle Yıldız Gezgini gözüme tam benlik görünmüştü. 111 sayfa okuyabilmişim, kitap ayracı orada duruyor.
Savaş ve Savaş - Laszlo Krasznahorkai :
İsmi hoşuma gittiği için ve yazarının Macar olduğunu gördüğüm için aldığımı çok iyi hatırlıyorum. Aralık 2019 diye not düşmüşüm, kim bilir ne zaman da okumayı denemişim, kitap ayracı 34.sayfada duruyor. Çok ama çok okumayı isterdim, istemiştim de.
Hodbinler - Saruhan Doğan:
Haziran 2018'de almışım, Temmuz 2019'da bırakmışım okumayı. İsmi ilginç geldiği ve ne demek olduğunu bilmediğim için aldığıma eminim. Bencil, kibirli, şımarık falan demekmiş şimdi baktım da. Şaka bir yana, ara ara bana böyle Türk edebiyatına bakmalıyım perileri geliyor. Hevesle kitap alıyorum, okumaya çalışıyorum. Ama olmuyor. Bende bir sorun var ama çözemiyorum.
Kristal Kan - Nina Blazon :
Deniz Katedrali - Ildefonso Falcones :
Kitabı elime alınca bile şu an içim kalktı. O derece. Halbuki ne umutlarla almıştım, ne hoşuma gitmişti baskısı, kapağı. Aralık 2019'da almışım, Ken Follets'in Fall of Giants'ını okuduktan sonraki senelerde öyle bir kitap sanırım diyerek almıştım. Tarihi kurgunun en babası gibi görünüyordu haliyle. Ama var ya...Neden bu kadar iğrenç olmak zorundasınız? İlla iğrençlikleri yazınca mı uluslararası çoksatan oluyoruz? Halbuki çok da bilmediğim, o zamana kadar denk gelmediğim bir tarihi (14.yüzyıl İspanya'sı) ve olayları anlatıyor olmasından dolayı okurken satır aralarında bir dolu şey öğreniyor ve mutluluktan havalara uçuyordum. Tabi sonraki cümlelerde meydana gelen iğrençliklerle de yere çakılıyordum. Iyyy. Kusacağım yine.









Hiç yorum yok:
Yorum Gönder