belgesel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
belgesel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ocak 2026 Perşembe

Cleopatra's Final Secret (2025)


 Bu belgeselin Disney+'ta yayınlanacağının haberi çıktığından beri yerimde duramıyordum açıkçası. Yazıya da böyle girmek tuhaf oldu ama, en önden bunu söylemek istedim. Ama durun, bir dakika aklımızı toplayalım. Ve en baştan başlayalım.

Mısır'daki Taposiris Magna Tapınağı'nda Katleen Martinez önderliğindeki bir ekibin, VII.Cleopatra'nın - herkesin bildiği Kleopatra'nın - mezarını arayan ekip son 20 yıldır gerçekleştirdiklerini, bulduklarını National Geographic kayıt altına alıyormuş ve sonunda geçen sene şimdiye kadarki gelişmeler yaklaşık bir saatlik bir belgesel halinde yayınlandı. Ekip çalışmaya devam ediyor, büyük ihtimalle belgeselin devamı da gelecek. Hele ki umulduğu gibi mezarı ya da mezara dair daha somut bir şeyleri bulurlarsa yüzyılın keşfini izliyor olacağız.

Belgesel konuyu sadece VII.Cleopatra'nın mezarının aranması olarak anlatmıyor ki benim en sevdiğim yönü de buydu. Küçüklüğümden beri arkeoloji-tarih belgesellerinde böyle kupkuru, kronolojik bir anlatım seçerlerdi ve tatsız tuzsuz bir ders dinliyormuş gibi olurdu önümdeki izlence. Artık teker teker bu yöntemin dışında çıkıyorlar. Burada da NatGeo'nun konuya herşeyi başlatan kişiden, taa uzaklardaki ülkesinden çıkıp gelip, bir hayalin peşinde kazmaya başlayan arkeolog Katleen Martinez'den başlamasını izliyoruz. Katleen'in çocukluk hayalinin gerçek bir arayışa dönüşmesini anlatıyor belgesel. Kuru kuruya ekip şurayı kazdı, bu çıktı, şöyle yaptılar diye bir şey izlemiyoruz. Ekibin lideri olan arkeologu bir insan olarak görüyoruz ve böylelikle her şey biraz daha anlam kazanıyor. Tabiki aralara VII.Cleopatra'nın hikayesini de serpiştiriyorlar. Sonuçta aradığımız nihai hedef o ve mezarının yeri de hayatının hikayesinde gizlenmiş olabilir.


İzleyenlerin en çok eleştirdiği yönü de bu gibi görünüyor aslında belgeselin. Biz VII.Cleopatra'nın mezarının aranışını mı Katleen'in hikayesini mi izliyoruz diye eleştirmişler çoğunlukla. Bu ikisinin birlikte var olabildiğini fark edemeyerek. Ki dediğim gibi benim belgesel ile ilgili en sevdiğim yön buydu, bilmem belki de aşırı bir şekilde benzer bir hikayeye sahip olduğumdan Katleen ile. Benzer olsa da çok farklı yönlere evrilen hayatlara sahip olduğumuzu bir kez daha önümdeki ekranda izlemek kalbime hançerler batırsa da keyifliydi bu arayışın aşamalarını izlemek yine de.

Katleen Martinez Dominik Cumhuriyeti'nde doğup, büyümüş. Büyürken, herkesin o bir kere daldığı ve sonunda çıktığı antik mısır batağına o da girmiş haliyle ama onunkisi devam etmiş. Şimdi yazarken bile boğazımda yumrular oluşturan kısmını anlatacağım. Meslek seçmesi gereken yaşta da babası olmaz bu bir meslek değil, git eline doğru düzgün bir iş al dediği için hukuk okumuş, avukat olmuş, çalışmış da avukat olarak. Ama - detayları tam bilmemekle birlikte - bir de arkeoloji diploması edindiğini öğreniyoruz kendisinden. Bir yandan da VII.Cleopatra ile ilgili ne bulursa okuduğunu ve kapsamlı bir araştırma içine girdiğini söylüyor. Hangi aşamada bir arkeolog olarak kabul edildiğini ve çalışabilir olduğunu da bilemiyorum ama bir gün çıkıp, Mısır'a geliyor ve araştırma yaparken işaretlediği tapınakları tek tek dolaşıp, en olası bulduğunda karar kılıyor. Sonra da soluğu o zamanki Eski Eserler Dairesi başkanının odasında alıyor. Tabiki tüm bunları öyle dışarıdan alakası birinin yapması mümkün değil ama belgesel için kurgusal bir şekilde anlatırken sanki küçük ada ülkesindeki bir hayale sahip kadın çıkıp gelip VII.Cleopatra burada gömülü ve ben mezarını bulacağım diye Zahi Hawass'ın karşısına dikilmiş gibi gösteriyorlar. Olaylar heyecanlı olsun diye tabi. Yoksa Mısır arkeolojisinin efsanesi Zahi Hawass'ın karşısına dikilip, bir de masasına yumruk koyacak pek insan yok. Neyse, hikayenin bu kısmı film senaryosu gibi olsa da sonuçta kazı iznini kapıyor Katleen ve 20 yıl önce birkaç haftalığına aldığı izin, buldukları sayesinde uzatıla uzatıla hala devam ediyor.

İzlerken benim aklıma takılan neden o tapınakta Katleen'in bulduklarını daha önce orada kazı yapan ekiplerin bulamamış olmasıydı. Çünkü neredeyse 200 yıl önce bulunmuş Taposiris Magna ve bu 200 yıllık sürede birçok farklı ekip gelip araştırmış olmalı alanı. Katleen'in ekibi iki kazma vurup, büyük ipuçları buluveriyor mesela. Daha önce araştıranlar burada bizlik bir şey yok deyip, bırakmış gitmişler. Tapınak onca süredir kendi haline bırakılmış.

En başta da dedim ya ben bu hikayenin detaylarını öğrenmeyi uzun zamandır bekliyordum. Çünkü herhalde son 10 yıldır izlediğim hemen hemen her Mısır belgeselinde Katleen'i en az bir kez görüyordum. Katleen Martinez de burada VII.Cleopatra'nın mezarını arıyor diye hepsinde bir beş dakika gösteriveriyorlardı. İlk seferlerde anlam veremiyordum çünkü bana göre bu aşırı beyhude bir çabaydı. Bulunmasını imkansız olduğunu çünkü olmadığını düşünüyordum küçükken okuduklarımdan çıkarımımla. Bir de niyeyse Mısır arkeolojisinin o son dönemleri bana hiç çekici gelmiyordu, ben daha Orta-Yeni Krallık ve İkinci Ara Dönem meraklısıydım. VII.Cleopatra bana hiç sıcak gelmiyordu. Yine de sadece ismi ve cismi bile ekranda göründüğünde Katleen ile ilgili ilginç bir şeyler olduğunu hissedebiliyordum, merak ettiğim de buydu sanırım. Nihayet yıllar geçti ve hikayesini cidden anlattıklarında tüm hissettiklerimde haklı olduğumu anladım.

Diyeceğim o ki bu belgesel keyifli ama aradığınız ve beklediğiniz şeyi vermeyebilir. Tarafsız olarak bakmaya çalışırsam cidden de VII.Cleopatra veya kazı hakkında o kadar da kapsamlı bir anlatı sunmuyor. Benim de bahsettiğim gibi daha çok Katleen Martinez'i ve onun arayışını, yapmaya çalıştıklarını falan anlatmış olduğunu anlıyorsunuz bir saatin sonunda. ImdB'de sanki henüz tamamlanmamış bir programmış gibi göründüğünden yola çıkarak diyorum ki, umalım ki, bir ikinci bölümü de geliyordur ve orada daha çok kazıya, buluntulara ve deniz dibindeki araştırmalara eğilmişlerdir. Bu ilk bölüm böyle bir girizgah gibi düşünülmüşür ve o yüzden bize okyanus ötesinden gelen ve hayali olan bir kadını anlatmışlardır. Benim Katleen'i anlatmaları ile ilgili hiçbir derdim yok ama belgeselin selameti açısından haydi öyle umalım.

29 Kasım 2025 Cumartesi

Secrets of the Saqqara Tomb (2020)


 2018 yılındaki kazı sezonunda Mısır'daki Sakkara'daki Bubasteion Nekropolisi'ndeki birkaç haftada bulunanları anlattıkları belgesel, 2020 yapımı ama ben ancak bu hafta izleyebildim. Belgesel, kazı ekibinin başlayacak olan ramazan ayına kalmadan - yani kazı sezonu bitmeden - hem yeni buldukları mezarı incelemeyi ve kazmayı bitirmeye, hem de diğer bir alanda başka bir şeyler daha bulabilmeye çalışmalarını anlatıyor. Temelde arkeolojik kazılarla ilgili belgesellerin hemen hepsi böyle şeyler anlatır zaten değil mi? Kurguyu ilgili çekici ve heyecanlı hale getirmek için hep bir zaman daralıyor, hiç vaktimiz kalmadı, kazının son günü falan gibi ifadelerle açılır çoğu. Burada da böyle evet ama ilerlemeyi seçtikleri yöntem diğerlerinden biraz daha farklı olunca belgesel sanırım en azından benim aklımda ve yüreğimde daha değişik bir yer edindi.

Tamamı Mısırlı bir ekibin kazıları gerçekleştirmesini ve bilimsel incelemeleri de tamamen Mısırlı akademisyenlerin yapmasını izliyoruz burada. Çok fazla belgesel izlemiyorum, neden bilmiyorum aslında izleyince seviyorum ama izlediklerim de hep arkeoloji veya tarihle ilgili oluyor (çünkü öyle seçiyorum). Yaklaşık 9 yaşımdan beri bu konuya aşık olduğumu da hesaba katarsak bunca yıldır izlediğim neredeyse tüm kazı belgesellerinde ekibin ya başkanı ya da altındakiler mutlaka o kazı yapılan ülke dışından birileri oluyordu. Buna o kadar da takılmıyordum çünkü bakarsam ben de şansım olmuş olsa, hayat planladığım gibi gitmiş olsa Mısır'da kazı yapan bir arkeolog olabilirdim ve ben de tamamen başka bir ülkeden, Antik Mısır tarihine tutulmuş biriyim. Bu yüzden onca sene o belgesellerde haa bu profesör de şu üniversitedenmiş diye görüp, geçiyordum. Bu belgeseli izlerken ekrana her çıkanın, olayları her anlatanın Mısırlı oluşu dikkat çekmeyecek gibi değildi. O zaman anladım ki ister istemez diğer durumu kabullenmiş, normalleştirmişim aklımda bir yerlerde.


Buradaki anlatımı daha da ilginç kılansa sadece kazının kendisine değil, onu yapan insanlara, onların düşüncelerine, hislerine de odaklanmış olmalarıydı. Kazıyı yapan profesör buldukları, karşı karşıya kaldıkları geçmişin hikayesini kendi hayatıyla çocuklarıyla bağdaştırıyor mesela. Kemikleri inceleyen antropolog bu işin ona hissettirdiklerini, duygusal yükünü paylaşıyor izleyiciyle. Ustabaşı tamamen kendi ailesinin, işinin hikayesini paylaşıyor mesela. Akademik kadroyla işçilerin kendi aralarında çukurların başındaki muhabbetlerini, birbirlerine takılmalarını, arkeologların hatalarını, kızmalarını izliyoruz sonra. Yani sadece heyecanlı bir şekilde bir şeyler bulmanın macerasını yaşamıyoruz, insani bir şeyler izliyoruz. Tüm bu yaşananları insan olarak durduğumuz noktadan, daha doğrusu oradaki o insanların içinde durarak izliyoruz gibi oluyor.


2018 yılındaki bu kazıda elde edilen şeyler şu an onca yıldan sonra oldukça bilinir oldu arkeolojik alanda ama o zaman için görülmemiş şeylerdi. 5.hanedanlıktan (yani yaklaşık olarak M.Ö.2450 yılları civarı oluyor)Wahtye isimli bir yüksek rütbeli rahibin mezarı bulunmuş mesela. Aslında erkek kardeşi için yapılmış olan mezara çöktüğünü incelemelerden sonra anlıyorlar. Heykellerin ve oymaların detaylı incelemesiyle, mezarın başlangıçta Wahtye için inşa edilmemiş olabileceğini düşünüyorlar önce. Wahtye'nin adı o kadar çok yazıtta geçiyor ki, sanki gerçekten ona aitmiş gibi göstermeye çalışması gibi oluyor. Duvarlardaki oymalarda tutarsızlık buluyorlar ve isimlerin kazınıp değiştirilmiş gibi göründüğü başka yerleri de keşfediyorlar. Kazı ekibi sahte kapıda bulunan ve mezarın sahibini temsil eden ana heykelin diğerlerine benzemediğini, başka bir heykeltıraş tarafından yapılmış gibi durduğunu ve tamamen farklı bir kişiyi temsil ettiğini söylüyor mesela. Bu ayrıntılar, Wahtye'nin mezarı başka birinden, belki de erkek kardeşinden almış olabileceğini gösteriyor diyorlar. Bu kardeşten, doğu duvarındaki "kardeşimin ruhuna" adanmış bir yazıtta bahsediliyor, ancak hiçbir yerde ismi geçmiyor - bu yüzden de belki Wahtye'nin mezara çökerken azıcık da olsa suçluluk hissedip, vicdanını rahatlatmak için böyle bir yazıt adamış olabileceğini düşünüyorlar.


Mezarda Wahtye dışında annesi, eşi ve 3'ü erkek 1'i kız 4 çocuğu da gömülü bulunuyor. Wahtye'nin seçkin statüsüne ve mezarın ana galerisinin gösterişli dekorasyonuna rağmen, mezarların kendileri oldukça lüksten uzak olunca kafalarda soru işaretleri olmaya başlıyor. Karısı ve çocukları tabutsuz dar mezarlara (tabanda bulunan shaft denilen dikine çukurlar oluyor bunlar) ayakta gömülmüşken, Wahtye'nin kendisi nispeten kötü bir şekilde mumyalanmış ve adını taşıyan sade bir tahta tabuta gömülmüş. Bunun üzerine hepsinin kemiklerinde yaptıkları incelemeler ve gömülme durumlarına bakarak tüm ailenin bir sıtma salgınına yakalanmış olabileceğini ve bu sebeple ani ölümlerle sarsılan ailenin alelacele ve özensiz bir şekilde gömülmüş olabileceğini düşünüyorlar. Mezarı 3 boyutlu bir şekilde gezmek isterseniz şurada çok güzel hazırlamışlar.


Wahtye'nin bu neredeyse 4000 yıldır el değmemiş (çünkü Mısır'daki mezarların neredeyse hepsi daha antik zamanlarda yağmalanmış ve içeride hiçbir şey bırakılmamış durumda) mezarının dışında aynı bölgede bir dolu kedi mumyası ve dünyada sanırım ilk defa bir aslan yavrusunun mumyasını bulmalarını izliyoruz belgeselde. Bu bölge yani Sakkara, Kahire'nin 30 km batısında, çok sayıda antik Mısır mezarı ve piramidine ev sahipliği yapan bir nekropol yani mezarlık. Erken Hanedanlık döneminde (MÖ 2900-2649 civarı) antik idari şehir Memfis yakınlarında kurulmuş ve 3.000 yıldan fazla bir süre kullanılmış olsa da, popülerliği zamanla değişmiş. Sakkara'da, günümüzde hâlâ manzaraya hakim olan Firavun Djoser'in Basamaklı Piramit Kompleksi (MÖ 2630-2611 civarı) de dahil olmak üzere birçok Eski Krallık (MÖ 2649-2152 civarı) mezarı var. Firavunların piramitlerini Giza'da inşa etmeyi tercih ettiği 4. hanedan döneminde alanın kullanımı azalmış bu yüzden, ancak Sakkara, 5. ve 6. hanedanlar döneminde tekrar rağbet görmüş. Mezarlık Orta Krallık'ta (MÖ 2055-1650 civarı) ve Yeni Krallık'ın başlarında (MÖ 1550 civarı) tekrar popülerliğini yitiriyor, ancak seçkinlerin ve üst düzey devlet görevlilerinin gömülmesi 18. Hanedanlığın ortalarında (MÖ 1480 civarı) yeniden başlıyor.

Bir kahvaltı sırasında aa bu da varmış diyerek açtığım ve izlemeye başladığım bir belgeselle tüm bunları öğrenmiş, daha fazlasını araştırıp okumak için istek duymuş hale gelmiş olmaktan dolayı aşırı mutluyum. Bilmiyorum böyle şeyleri görünce yeniden kendim gibi hissedebiliyorum, artık gerçekleşememiş geçmişe üzülmektense içim yine de umutla ve mutlulukla dolabiliyor. Çünkü artık oturup üzülmekten, hayattan nefret etmektense, geçmişin hayaletlerini ışığa doğru yolladığımı ve olmadı diye kendimi suçlamayı bırakabildiğimi fark ediyorum. Bir şeylere ulaşmak veya bir şeyleri ele geçirmek değil de o şeyin kendisinin beni en başta mutlu ettiğini ancak bunca yıl sonra anlayabildiğim için sanırım.

YAŞ ETTİ...15! (ve 17 Şubat'lar)

"I think I've discovered the secret of life - you just hang around until you get used to it." 15 yıl. Hayatımda hiç bu kadar u...