30 Haziran 2012 Cumartesi

Paulo Coelho'dan "yazacaklara" tavsiyeler

Hikaye yazımıyla ilgili, ustalarından önemli tavsiyeleri daha önce görmüştük, Kurt Vonnegut ve Horacio Quiroga’dan. Şimdi de Paulo Coelho blogunda, "yazmak" ile ilgili kendi tavsiyelerini yayınladı. Daha doğrusu onun söylediklerini inceleyip, didikleyip, bir araya getiren bir okuyucusu ve aynı zamanda blogger olan Jerome'un blogunda yayınladığı listeyi yayınladı Coelho.
(Çeviri de benden.)
Kendine Güven üzerine : Yeni kitabını, yayınlanmış önceki kitabını küçümseyerek satamazsın. Sahip olduklarınla gurur duy.
Dürüstlük üzerine : Okuyucuna güven, her şeyi tasvir etmeye çalışma. Bir ipucu ver ve bu ipucuyla geri kalanı kendi hayalgüçleriyle tamamlasınlar.
Uzmanlık üzerine : Hiçbir şeyden bir şeyler çıkaramazsın. Bir kitap yazarken, deneyimlerini kullan.
Eleştiriler üzerine : Yazarlar diğer yazarları memnun etmek isterler, tanınmak isterler. Bunu unut. Kimin umrunda ki? Sen ruhunu paylaşmayı önemsemelisin, diğer yazarları memnun etmeyi değil.
Not tutmak üzerine : Fikirleri yakalamak istiyorsan kaybolursun. Duygulardan kopar ve hayatını yaşamayı unutursun. Bir gözlemci olmalısın, onun (burada sanırım karakteri kastediyor) hayatını yaşayan bir insan haline gelmemelisin. Notlar almayı unut, önemli olan kalırken önemsiz zaten uçar gider.
Araştırma üzerine : Eğer kitabını bir sürü bilgiyle araştırmayla doldurursan hem kendini hem de okuyucunu sıkarsın. Kitaplar senin ne kadar akıllı olduğunu göstermek için değildir. Kitaplar senin ruhunu göstermek içindir.
Yazmak üzerine : Ben yazılmak istenen kitabı yazarım. İlk cümlenin gerisi seni sonuna kadar götüren bir ipliktir.
Tarz üzerine : Hikaye anlatımında yenilik yapmaya çalışma, iyi bir hikaye anlat ve o büyülü olsun. Üslup üzerinde, aynı şeyi anlatmak için farklı farklı yollar bulan insanlar görüyorum. Bu, moda gibi. Üslup elbisedir, ama elbise, elbisenin içinde ne olduğunu belirlemez.

Orhan Veli'den hikayeler : Hoşgör Köftecisi

Her zamanki dikkatsizliğim ve salaklığım olmasaydı belki de daha uzun yıllar en sevdiğim, tek sevdiğim şair diye gezinip durduğum Orhan Veli'nin hikayelerinden bihaber olacaktım.
Geçenlerde iş yerinde bir törene katılmam gerekti. Gelen yazıya şöyle bir göz geçirip, dikkat etmeden okudum. "Yok artık etek ceket takım mı giymem gerekiyor daha neler" diyerek kalktım başından. E akıllı, bir doğru düzgün okusana senin için geçerli değil ki o. Neyse o akşam gittim eve, çok yorgunum, ertesi akşam çıkar bakarız bir takım buluruz dedim (tabiki evde önceden etek ceketim yoktu, daha neler). Ertesi gün oldu, annem aradı, öğle arasında Kızılay'dan bir şeyler bakalım dedi. Bir koşu çıktım iş yerinden, vakit az, otobüs bulacağım da gideceğim. Şans işte işten tanıdığım bir kadınla karşılaştım, bir yere gidiyordu arabasıyla gel seni de otobüs durağına bırakayım dedi. Arabaya bindiğimizdeyse "hadi neyse ben de Kızılay'a gitmiş olurum, seni götüreyim" dedi. Vardığımda tabiki annemden önce ulaşmış oldum, şu göbeğe yeni açılan avmde bir şeyler atıştırayım diye oturdum. Yemeğimin bitmesine yakın bir anne ve ufak oğlu masama oturabilmek için izin istedi. Koca masada tek başına olunca doğal olarak tabi dedim. Sonra çok oturmadan kalktım, annem gelene kadar birkaç yere bakayım diye çıktım. Baktım da, ama annem hala gelmemişti. Arayıp hangi taraftan geleceğini söyleyince tam karşıya geçeceği ışığın oraya gidip bekleyeyim dedim. Arkamda yıllar yıllar önce kapısında sabahın köründe Harry Potter kitabı beklediğim Yapı Kredi Yayınları duruyordu. İçeri girmekten hep çekinmişimdir orada, niye bilmiyorum, belki duruşu belki halinden. Gene sadece vitrine bakarken onu gördüm. Orhan Veli. Hoşgör Köftecisi. Öykü. Nasıl ya diye koşturdum içeri. O kadar deli görünüyor olmalıydım ki rafları düzelten, koliden kitap çıkaran elemanlar tuhaf tuhaf baktı, ben de az önce suç işlemişim de çaktırmamaya çalışıyormuşum gibi yan yan ilerledim. Sonunda elime geçirdiğim incecik kitapla kasanın önünde durdum. İndirim vardı hem de, 2 mi 3 mü liraya ne aldım kitabı. Ah bir de o Ara Güler kitabını alabileydim, nasıl içim gitti ama olsun.
Kitaptaki öyküler 1947-1950 arasında Tanin dergisinde yayınlanmış. Hoşgör Köftecisi, Kan, Baharın Ettikleri, Öğleden Sonra, İşsizlik, Denize Doğru Orhan Veli'nin öyküleri. Yaşasın Aşk ise William Saroyan'dan bir çevirisi. En sonunda da Bahadır Dülger'in 1947'de Tasvir'de yayınlanan Orhan Veli'yle öykü formatında yazdığı röportajı var. Ben kitaba resmen kuytu bir köşede hazine bulmuşum gibi davrandım açıkçası. Her bir öyküde biraz daha fazla anladım Orhan Veli'yi, yaşadığı dönemin Türkiye'sini, yıllar geçse de değişmeyen şeyleri. Okuyanların çok güzel düşünceleri var kitaba dair, benim gibi. Milliyet.com.tr'de Nilüfer Veldet "Ne kadar genç diyorum. Bu kadar güzel yazan ve iyi duygulara sahip olan bir insan böyle de erken gider mi kardeşim? Bencillik mi? Evet belki de bencillik. Biraz daha bizim köyde dursaydı da, şu 'Hoşgör Köftecisi' gibi hikaye kitapları olsaydı, iyi olmaz mıydı?" diye yazmış. Tersine Yarışan Atlar blogunda Meriç Güleç öykülerdeki Sait Faik etkisinden bahsetmiş, "Öykülerinde, büyük yazar Sait Faik'in etkileri yadsınamaz elbette. O yıllarda kalem sallayıp da Sait Faik'ten etkilenmemek ne mümkün? Bir anlamda birbirlerinin tersi gibidirler Orhan Veli'yle; Sait Faik'in de onca öykülerinin sonuna iliştirilen bir avuç şiiri vardır. Cânım Sait Faik de topu topu 47 sene yaşayabilecekti." demiş. Radikal'de ise Sennur Sezer "Eğer güzel bir dünyada yaşamak istiyorsanız böyle insanların bulunduğu yerlere gitmenizi öğütlüyor size Orhan Veli Kanık. Bu semtleri aramayın. Şimdilik Orhan Veli’nin öyküleriyle yetineceksiniz. İstanbul ’un biten kıyılarında boyaları atmış, tahtalarının macunları gevşemiş bir balıkçı kayığı bulamazsınız ki balık yasağında balıkçılarla birlikte içki içesiniz. ( Hem şimdilerde öyle açıkta içki içmek pek kolay da değil. Sahil, sandalları kaydıracak üstü renk renk sandallarla dolu çekekler, felekler/filenklerle dolu olsa bile ne fayda...)" yazmış, istesek de Orhan Veli havasını sadece artık öykülerde bulabileceğimizi söyleyerek.
Benim için kaderdi kitapla tanışmak, öyle diyorum ben artık. Bazı şeyleri görmemiz, bazı kitapları okumamız gerekiyordur belki de. O yazıyı yanlış anlamamış olsam o gün alışverişe gitmeyecektim örneğin. Ya da o kadın gel seni bırakayım diye yolunu değiştirmeseydi annemden erken varmayacaktım Kızılay'a. Oğluyla gelen kadın masama oturmasaydı daha çabuk kalkmayacaktım yemekten ve gidip dolaşmayacaktım oralarda. Hepsi bir şey içindi belki. Kendi uyuşuk aklımla varlığından uzun süre haberim olmayacak o kitabı işaret etti bana zorla kader belki de.
Belki de şairin işi, derdidir hala bir şeyler anlatmak çabası.

23 Haziran 2012 Cumartesi

where the hell is matt



İnanılmaz mutluyum şu an. Hayatımın son 5 dakikasını bunu izleyerek geçirmiş olmaktan, bana anlattıklarından, verdiği bu mutluluk gazından, hatırlattıklarından hepsinden dolayı çok mutluyum. Bradley James az evvel twitter'dan paylaştı bu videoyu. Haftasonunda böyle başladık hep birlikte anlayacağınız. Acayip mutlu hissettirdi, kıskandım aynı zamanda. Ama öyle kötü bir kıskançlıkla dolmadı içim. Neyin önemli olduğunu bir daha hatırladım, kendimi hatırladım, hayallerimi hatırladım. Gerisi silindi, kahvaltıda okuduğum gazete, gördüğüm haberler, zırrr zırrr kütür patır evin içinde inşaata devam eden seviyesiz komşular, bugün de kimleri memnun etmek için istemediğim neler yapacağım, olacaklar, olanlar, ...hepsini unuttum. Mutluyum şu an, umutluyum. Sağol Matt. Ve tabi Bradley.
Where The Hell is Matt için link.
Matt'in youtube kanalı için link.

"Learn Me Right" diyor Brave'de Mumford&Sons ile Birdy

We’ll fulfill our dreams, and we’ll be free
We will be who we are

(...)
It is my fault, my own mistake
Resmin tüm hakkı Disney Pixar'ınmış efendim, ona göre.
Geçen hafta haberini gördüğümden beri dinleyip duruyorum. Tekrar tekrar, başa sara sara. Bu "Brave" çok şahane bir film olacak, görmedim ya henüz, olmuş zaten. Bu Birdy'yi bilemem de, Mumford&Sons "Little Lion Man"i görüp duyup tüm albümü defalarca dinledikten sonra benim için Paolo Nutini ve The Civil Wars'un yanındaki yerini almıştı.
Ama bu şarkı, bu kadar mı güzel.
(Folk Pop Music'te veya Youtube'da dinleyebiliyoruz.)

21 Haziran 2012 Perşembe

yaz gündönümü

kaynağımız bu : link
Tarihlerin hayatımda her zaman önemli bir yeri vardır, nedenini bilmiyorum, aklıma getiremiyorum. Okumayı söktüğümden beri takvimler, aylar, yıllar, günler, gezegenler, coğrafya, astroloji ve zaman hakkında okudum da okudum. Gözüm hep takvimde, aklım hep zamandaydı.
İlk öğrendiğimden beridir de 21 mart, 21 haziran, 23 eylül ve 21 aralık tarihlerine takığım mesela. Acayip gelen bir yanları var, büyük ihtimalle okuduğum onca şeyden dolayı. Yılın bazı günlerinde, hem de ne bileyim böyle hep aynı vakte denk gelen günlerinde bu çeşit özel bir şeylerin olması aklımı bir güzel alıyor, eviriyor çeviriyor, içimi bildiğiniz kıvılcımlarla dolduruyor. Ya hakikaten deliyim - ki ailemde pek de yabancısı olduğumuz bir durum değil - ya da bildiğiniz, insan anlamında pek yalnız kalmışım.
21 haziranın daha da ayrı bir yeri var hatta. Yaz gündönümü. Gündüzün en uzun, gecenin en kısa olduğu zamanı yılın. Aydınlık her zaman iyi değildir belki, ışığın kaynağına göre aldatıcı da olabilir. Karanlıksa hep karanlıktır, aynıdır, kandırmaz, oyun oynamaz, öyleymiş gibi davranmaz, neyse odur. Karanlıktır. O yüzden 21 haziran demek en saf aydınlık demektir, gibi gelir bana. Saf güneştir, saf yazdır. Saf ışıktır.
Küçükken çok güzel bir film izlemiştim. Sonrasında uzunca bir süre rüyalarımı süslemişti, kafamda bir süre onun içinde yaşamıştım (ki sevdiğim her filmde öyle olur). Hatırlamayı bıraktıktan çok sonra aklıma geldiğinde ne olduğunu, ismini cismini araştırıp durdum bir süre. 1995 yapımı Gold Diggers:The Secret of The Bear Mountain'dı film. Annesinin büyüdüğü kasabaya yeni taşınan 12-13 yaşlarındaki Beth, yaşıtı Jody ile kaza eseri tanışıp, arkadaş oluyordu. Bu iki uyumsuz, iki maceraperest, Ayı Dağı'nda saklı eski hazineyi bulmak üzere yola çıkıyordu. Tam da 21 haziranda, güneşin parlak ışıkları hazineye giden yolu aydınlatınca haritaları da ortaya çıkmış oluyordu. 21 haziran onlar için hazineye giden yolu, arkadaşlığın anlamına çıkan yolu, dünyanın kötülüğüne karşı birlikte karşı gelmeyi sağlayan yolu aydınlatıyordu. Belki de çok basit bir çocuk filmiydi, ben büyüttüm, anlamlar yükledim. Olsun, 21 haziran önemliydi. En az filmin önemli olduğu kadar.
Dünyanın birçok kültüründe, bizden önce toprak üzerinde yürüyen insanların kültüründe de ayrı bir yere sahip 21 haziran, tarihler, gündönümleri. Lonely Planet çok güzel bir derleme yaptı mesela (burada okuyabilirsiniz ayrıca). Stonehenge'de yıllardır yapılan Kelt töreninden bahsetmişler, dünyanın çeşitli yerlerinden gelen bu dine inanan "new age"cilerin beyaz cüppeleriyle gelip, güneşin doğuşunu izledikleri tören için binlerce seyirci toplanıyor Stonehenge'e. Aynı şekilde Edinburgh'ta, İskoçya'nın çeşitli yerlerinde, İsveç'te, İskandinav ülkelerinin birçoğunda değişik kutlamaları varmış yaz gündönümünün.
Keltler, Druid topluluğu gündönümüne Tairisem derlermiş. Güneşin Latince "solstice" olarak kullanılan kelimedeki gibi durduğuna değil, devam ettiğine ama hareketsiz olduğuna inanırlarmış (Sol ve Stice kelimeleri sırasıyla güneş ve 'stopped=durmak' anlamlarına geliyor). Güneş takviminin en yüksek noktasına ulaştığı gün, onlara göre de. Aydınlığın bu derece tavan yapmasını da doğanın tanrılarına - doğanın kendisine - tapınarak geçiriyorlar bir anlamda. Bu günde, güneşin doğuşu ve en yüksek noktaya ulaşmasının her anlamda verimi arttırdığına inanıyor Keltler. Başarı, mutluluk, acayip bir neşe, bereket getiriyor güneş. İskandinav kültüründe de güneşin bu yüksekliği aynı şekilde avın, balıkların, bereketin arttığı bir güne dönüşüyormuş.
Bu yüzden bunca kötü şeyin arasında, gelin birlikte onlar gibi yapalım. Bugün sabahın ilk ışıkları penceremizi aydınlatmadan hemen önce bir mum yakalım. Gün doğarken esintiye koyup, sönmesine izin vereceğimiz muma karşılık güneşin altına çıktığımızda yolun kenarından ufak bir çiçek koparalım, avcumuzda güzel bir dileğimiz, çiçeğimizi üfleyelim bir dahaki 21 haziranın dileğimizin gerçekleştiği gün olmasını düşleyerek.

19 Haziran 2012 Salı

baykuş kanatlarında haberler

fuji A170 ile geceyarısı baykuş çekme çabaları
Son birkaç gündür bir baykuş dadandı evin buraya. Evet, baykuş. Bildiğiniz baykuş. Bahçedeki uzun çam ağaçlarının tepesinde her gece biz yatıyoruz o ötmeye başlıyor. E baykuş bu tabi, bülbül gibi de ötmüyor. Baykuş ve annemin Vernon enişte şeklindeki tepkilerini izleyince her gece, resmen kendimi ciddi ciddi haber mi geldi acaba diye düşünürken buldum.
Nihayet, sonunda, belki de Hogwarts'tan mektubum mu geldi ki?

17 Haziran 2012 Pazar

what makes a great story?


Ken Burns: On Story from Redglass Pictures on Vimeo.

someone who can be a part of the life that you want for yourself

It’s really important for me that you be happy. So I want you to be with someone, whether it be Dawson or New York guy or some man that you haven’t even met yet. But I want you to be with someone who can be a part of the life that you want for yourself. I want you to be with someone who makes you feel like I feel when I’m with you. So, I guess the point to this long run-on sentence that’s been the last 10 years of our lives is just that the simple act of being in love with you is enough for me. So you’re off the hook.
demişti bir keresinde Pacey Witter, esasında tam olarak final bölümünde. Her zaman en doğru, en söylenilesi şeyleri söylerdi zaten Pacey.
Benim canım bu ara fena halde Dawson's Creek çekti.

16 Haziran 2012 Cumartesi

futubol şutubol

Futbola dair ilk hatırladıklarım sene 94'ten kalma. Kocaeli'de bunaltıcı sıcak yaz günlerinin deniz esintili akşamlarında babamın kocaman tüplü televizyonu sehpasıyla birlikte sürükleyerek balkona taşıdığını, antenle yarım saat uğraştıktan sonra karşısına hep birlikte kurulduğumuzu hatırlıyorum. Gece karanlık, bahçedeki zambaklar ve kaktüsler suskun ama bizim balkonda sesler, curcuna, ışıklar, kokular, hayat var. Çay kokusuna buz gibi karpuz kokuları karışıyor. Cırcır böcekleri bile kendinden geçercesine maçı anlatan spikeri bastıramıyor. Okumayı daha önceki yıl sökmüşüm, keloğlan, nasreddin hoca, cin ali kitaplarından başımı kaldırmıyorum, dünya hakkındaki tüm bildiklerim star ve show tv'nin gösterdiklerinden ibaret. Bu yüzden büyük olasılıkla o akşamlarda o ekrandaki yeşil sahada koşturan kötü kesimli formalı, acayip saç şekillerine sahip adamların neler yaptıklarına, ortada dönen olayın ne olduğuna dair pek bir fikrim yok. Ama her şeyi, o anları, o duyguları, o kokuları zihnime kazıyorum. Anlamasam da.
Ta ki 98 fransa'ya kadar. Bu olayın ne olduğunu işte tam olarak orada, o vakitte anlıyorum. Babam hiçbir zaman öyle küfrederek, fanatiklik boyutuna vararak takım tutarak futbol izleyen, takip eden bir insan olmadı. Zevk almak için, kendisi de yıllarca bu oyunu oynadığı için izledi hep. Gollerde heyecanlandı herkes gibi, hatalarda sinirlendi ama hiçbir zaman oturduğu yerdeki istifini, çatalındaki karpuzunu bozmadı. Annem de hep onunla birlikte izledi maçları. Bir gün olsun amaan bunu mu seyredeceğiz demedi. O da izliyordu maçları, o da heyecanlanıyordu, o da inceliyordu futbolcuları, kaleye bir türlü girmeyen topları, saçma kararlar veren hakemleri. Ayağına bir kere bile top değmemiş olsa da o ekranın karşısında elinde iki şiş, bazen dantel işi, kaçırmadan oturdu hep. Yorum yaptı, karıştı, heyecanlandı, sevindi, soru sordu. Ama en önemlisi zevk aldı, eğlendi, sevdi.
İşte belki de tam bu yüzden o öğleden sonrasında, G..teyzelerin salonundaki o kanepeye oturmuş efsane olmuş, bana göre efsane belki de, Arjantin-İngiltere maçını izlerken bende birşeyler yerine oturdu, birşeyler anlam kazandı. Annemler yine yaz sıcağının verdiği bunalmayla balkonda oturmuş çekirdek çitlerken ben sırf onların muhabbetlerinden kaçabilmek için içerde oturuyordum. Açık balkon kapısından sesleri geliyordu, televizyonun kumandası elimde ilerliyordum. Çok iyi hatırlıyorum, önce Athena'nın o ilk klibine rastladım. Skalonga. Bitene kadar ona baktım, delirmiştim resmen, ne manyak şeydi o öyle. Daha önce hiç öyle birşey dinlememiştim. Vay be dedim, çok eğleniyorum şu an. Sonra ilerledim kanallar arasında, maça denk geldim bir tane. İzlemeye başladım. G..teyzelerin koltuklarını hep bizimkilerden daha çok sevmiştim, evlerini de hatta. Zaten küçükken uzunca bir süre diğer evleri ve aileleri hep benimkinden daha çok sevdim. Ama o maç sırasında, o dakikalar boyunca hiçbiri kalmadı etrafımda. O salondan, o kanepeden çıktım, ekrandaki o yemyeşil sahadaydım. O binlerle birlikte o topa kilitlendim. Kulağımda hala Skalonga vardı, içimde kat be kat artan coşkusu.
Ve sonra birşey oldu. Peşpeşe birkaç şey aslında. Etkileri tüm ömrüm boyunca sürecek birkaç zincirleme şey. Spikerin Beckham diye çığırdığı sarışın mı sarışın bir İngiliz topu almış son sürat koşuyordu karşı kaleye doğru. Orta sahayı ya geçti ya geçmedi, Simeone diye bir Arjantinli'ye takıldı, düştü. Boylu boyunca yerdeydi. Hakem daha henüz Simeone'ye kartı göstermişti ki döndü, bir de Beckham'a kırmızıyı bastı. Tüm tribünler ve ekranın karşısındaki ben, manyakça bağırdık. Neler oluyordu, adam Beckham'ı düşürmüştü, öyleyse Beckham niye atılıyordu? Fişek gibi bir sinirle sahanın kenarına gitmekte olan Beckham'ın görüntülerinin arasında pozisyonun tekrarını getirdiler ekrana. Deli fişek sarışın adam, onu düşürene - hem de kendisi daha yerdeyken - tekmeyi basmış, düşürmüştü. Gene de anlamadım ben, anlamak istemedim.
Olmazdı öyle şey, iyi etmişti Beckham. Ya ne yapsaydı, yanına mı bıraksaydı? En az onun kadar delirmiştim. En az İngiltere seyircisi kadar delirmiştim. Ya da durun, onların binde biri kadar bile delirmiş olamazdım. Çünkü İngiltere o kupaya Beckham'ın bu salaklığı yüzünden veda etti büyük ölçüde, maç bir yönde giderken o saniyeden itibaren tam tersi istikamete döndü ve hem İngiltere'nin hem de Beckham'ın kaderi tamamen değişmiş oldu. Yeni yeni parlayan bu yakışıklı, şaheser gibi Manchasterlı futbolcu en dibe, en tepeye tırmanmak üzere düştü. Ama en önemlisi, ben orada o birkaç dakikada pek çok şeyi anladım, pek çok şeyi hissettim. Futbolu anladım, bu oyunun ne demek olduğunu anladım içimde, ta en derinde, hiç gitmemecesine.
Anlamıyorum bu yüzden her iki senede bir futbol şampiyonası olduğunda insanların gitgide daha az heyecanlı, daha fazla herşey normalmiş gibi davranmalarını. Hayat dursun istiyorum, onlar da heyecanlansın, onlar da hissetsin istiyorum. Çayımızı, çerezimizi alıp ekran başına kurulalım, hop oturup hop kalkarak, her bir pozisyonu tartışarak zevkini çıkaralım istiyorum. Gerçek futbol, saf katıksız futbol izleyelim istiyorum. Evimde olduğumu hissetmek istiyorum, uzun bir zamandır bana gerçekten evimdeymişim gibi, kendimmişim gibi hissettiren neredeyse tek futbol kaldı çünkü.
kaynak bbc
Biliyorum bir sürü şey vardı dert edinecek, edinmek gerekecek, haklısınız. Biliyorum. Ama bir başka direnme yoludur bu belki, bir başka isyan etme, karşı çıkma, dimdik durma, birleşme, anlama yoludur. Özgürlüğümüzü elimizden alabilirler bugün, bedenimize söz hakkını tanımayabilirler, biz uykudayken herşeyi halledebilirler, herşeyi satıp, ses çıkaranı susturup, düşünceleri yakabilirler bugün. Ama en azından, bunu alamazlar elimizden, futboldan aldığımız zevki, hissettiklerimizi bugün değil, hiçbir gün alamazlar.

11 Haziran 2012 Pazartesi

çelişki

”Dolu dolu yaşanmış bir hayatın aranması, çelişkili gözükse de, yalnızlığa mahkumdur. Sanıyorum ki 'yalnızlık' dediğimiz şey, bir insan için çok önemlidir. Yeter ki ona gerçekten zarar vermesin.”
[N.Ray]

10 Haziran 2012 Pazar

Nevermore, Poe. Nevermore.

‘Bu kitabı, düşlerin tek gerçeklik olduğuna inananlara adıyorum!’ O kendi varlığıyla başlı başına bir protestoydu ve protestosunu kendine özgü yollarla ilân etti.”
Popüler kültürü, yaşadığı dönemden bu yana edebiyatın her alanını, yazmaya başlayan herkesi ve 200 yıldır imgelemimizi bu kadar etkileyen başka bir 19.yy.yazarı-şairi-insanı var mıdır bilemiyorum. En basitinden, bilinçsizce izlediğimiz pek çok - yabancı - dizinin, filmin; okuduğumuz kitabın en azından bir yerinde bir defa da olsa Poe'ya dair birşey geçer. Farkında olmadan tanışırız onunla çoğu kez, bazen de fark eder aklımızın bir köşesine yazarız. Şanslıysak, haybeden eğitim sistemimizin erken dönemlerinde tanışmışızdır ki ondan sonrası bilinçli bir tanışıklık olur. Ama genelde, çoğunluk gibi, 20'li yaşlarımıza gelmeden bihaber oluruz Poe'dan.
Ben de böyle gördüğüm her bir şeyde rastladıktan sonra bir köşeye not etmiştim, kitapçıda da tam teşekküllü derlemeleri çıktığını gördükçe şu elimdekileri bitireyim de oturup bir tam dalarım içine demiştim. Seneler geçti, üniversiteyi bitirdim ama o vakit hiç gelmedi. "So many books, so little time (ne kadar çok kitap, ne kadar az zaman gibisinden çevirebiliriz belki)" demişti ya hani Frank Zappa aynı o hesap. Aklımda, hakkında okuduğum onca şey, izlediklerimde rastladığım göndermeler ve ortaokulda okuduğum İngilizce öykü kitaplarındaki birkaç öyküsü ile Poe'yu merak etmeye devam ettim.
Ta ki, geçenlerde John Cusack'in Poe'yu canlandırdığı, beklediğim The Raven vizyona girene kadar. Filme gidecek vakti bulamamış olabilirim ama en azından gelişi bir şeyleri tetikledi ve o günlerde gidip kütüphanede ne kadar Poe derlemesi varsa aldım. Hepi topu 4 tane kendinden geçmiş kitap bulabildim gerçi.
Bir tanesi hakikaten eskiydi, ki bayılırım eskilere ama otobüslerde servislerde heba olmasına katlanamazdım o yüzden onu bıraktım. Diğer üçü Adam Yayınları'ndan Memet Fuat'ın çevirisiyle 1995 basımı "Morgue Sokağı Cinayeti", Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları'ndan İffet Evin'in çevirisiyle 1985 basımı "Edgar Allan Poe'dan Seçme Hikayeler" ve Kabalcı Yayınları'ndan Hamide Koyukan'ın çevirisiyle 1999 basımı "Ölümcül Öyküler" di. İlkinde 5, ikincisinde 8, sonuncusunda da 9 öyküsü vardı Poe'nun. Bazı öyküler iki kitapta birden vardı, elimde önce hangisi varsa oradan okudum tabi. Ama çevirileri de karşılaştırma imkanım oldu böylece.
Dizgi olarak tabiki en eskisi beğendiğim Kültür ve Turizm'inkini, hem başlangıcında çok da güzel bir Poe öyküleri incelemesi vardı. Ama genel olarak bu üç derlemede de Poe'nun o bolca kullandığı Latince, Fransızca gibi dillerdeki deyişlerine dair açıklamalar yoktu. Bazı çeviriler belli yerlerde içinden çıkılamaz hale gelmişti. Ve bu sadece yabancı deyişler yüzünden değil, öykünün kendi dilinden ötürüydü.
Toplamda

Baltimore'daki Poe heykeli
  1. Morgue Sokağı Cinayeti [The Murders in The Rue Morgue] (Bir diğerinde Morg Sokağı Cinayeti)
  2. Kuyu ve Sarkaç [The Pit and The Pendulum] (Bir diğerinde Kuyu ve Rakkas)
  3. Maelström'e Düşüş [A Descent into The Maelström]
  4. Geveze Yürek [The Tell-Tale Heart]
  5. Amontillado Fıçısı [The Cask of Amontillado] (Bir diğerinde Amontillado Şarabı)
  6. Ligeia
  7. Usher'ların Yıkılışı [The Fall of The House of Usher]
  8. Kızıl Ölümün Maskesi [The Masque of The Red Death]
  9. Altın Böceği [The Gold-Bug]
  10. Çalınan Mektup [The Purloined Letter]
  11. Şişede Bulunmuş Yazma [MS.Found in a Bottle]
  12. Berenice
  13. Morella
  14. Bir Aslanın Yaşamından Bazı Parçalar [Lionizing]
  15. Bon-bon
  16. Gölge-Bir Mesel [Shadow-A Parable]
  17. Hans Pfaall'ın Duyulmadık Serüveni [The Unparalled Adventure of One Hans Pfaall]
  18. Buluşma [The Assignation]
  19. Soluğu Yitirmek [Loss of Breath]
olmak üzere 19 öyküsünü okumuş oldum. Ve acayip şaşırdım. İnanılmazlıkları, harikalıkları ya da ne bileyim Poe'nun kalemine yakıştırılabilecek ne özelliği varsa ondan değil de tamamen beklediğim şeyin çok dışında çıkmasından dolayı şaşırdım. Onca sene az az biriktirdiğim Poe ve yazdıklarına dair fikirlerimin sonucunda oluşan beklentilerimin çok çok dışındaydı okuduklarım. Morgue Sokağı Cinayeti'nde Sherlock Holmes, Hans Pfaall'da Jules Verne okur gibi, Soluğu Yitirmek'te Tim Burton filmi izler gibiydim. Ben katıksız bir Hollywood korku öyküsü beklerken Poe inanılmaz sularda dolaşıyordu. Gerilimin, psikolojinin, insan ruhunun  en dibine, en unutulmuş köşelerine sızıyordu. Matematiğin, fiziğin, kimyanın, şifre bilimin, tarihin her bir sahnesinde en benim diyenin bile kıskanacağı kadar bilgiler sıralayabiliyordu. Her konu hakkında fikirleri vardı, bunları en açık şekilde belirtiyordu. Her öyküye belli bir miktar beyin fırtınasından, okuyanı düşündürecek, kendi içine bakmaya sürükleyecek çoğu zaman felsefi çıkarımlarla dolu kısımlardan sonra giriyordu. Hatta ben en yüzeysel halimle bir olay, bir cinayet, bir hayalet beklerken korkmak için o sadece düşüncelerini belirterek geriyordu ortamı.

Dedi kuzgun, "Bir daha asla."
Ha böylesi daha mı iyi geldi bana, emin değilim pek bundan. Beklediğim normal, karanlık ama hani "cheezy" Cadılar Bayramı öyküleriyken Poe'nun çok daha üst bir seviyede, çok daha hayran olunası satırlar yazmış olması hoşuma gitmedi haliyle. Ben yerimden sıçrayarak korkmayı beklerken o fırtınalı yağmura karşı pencereyi kapatıp arkasını döndüğünde karşılaştığı ruha dizlerinin üzerine çökerek ağlamaya başlayınca mutsuz oldum ben. Korkup unutacaktım ne güzel. Poe habire dürttü bunun yerine, aklımın sınırlarını zorladı, güneşin daha yüzünü göstermediği o yağmur-gri bulut dolu ilkbahar günlerinde karanlık, kuytu köşeler buldurttu aklıma. Söylediklerini kendim söylüyormuş gibi hissettim çoğu yerde, hayır hayır böyle düşünüyor olamam deyip durdum. 1800'lerin başında yalnız, mutsuz, alkolik ve uçmuş bir yazarın düşüncelerime ses vermesi olacak şey değildi.
Büyük ihtimalle bundan sonra da bol bol karşılaşacağım Poe ile. Yine mutsuz edecek beni, kendimi tutamayacağım okuyacağım. Bir şekilde hep bizimle olacak çünkü Poe, 200 yıl 2000 yıl geçse de. İnsan bilinci orada öylece durduğu sürece.

Pek yararlı Poe linkleriyle siz devam edin ilerlemeye:
Toplum Düşmanı'nda Poe üzerine -- link
Annabel Lee ve Kuzgun şiirlerinin çevirileri ile orijinalleri -- Annabel Lee, Kuzgun
Poe müzesi için -- link
Baltimore'daki Edgar Allan Poe Society -- link
Poe öyküleri -- link
Kayıp Rıhtım'dan pek şahane bir Poe incelemesi -- link
Poe'nun elyazısı -- link

"Hiç para kazanamadım. Hâlâ, tüm hayatımda olduğu kadar fakirim. Bir tek umudum var, o da para etmiyor."

9 Haziran 2012 Cumartesi

did you enjoy your story?

Lonely Planet'ta rastladığım iki video var aşağıda. Birinde Kosta Rika'ya gidenlerin çektiği görüntüler, öbüründe de Şili ve Patagonya'yı santim santim gezen bir çiftin oluşturduğu acayip dokunaklı görüntüler var. Müsaadenizle ben bir iki saat ağlamaya gidiyorum, siz de bu arada tam ekran yapıp, arkanıza yaslanın ve kendinizi bu hikayelere bırakın.






haziranın 9'u

Tam 12 yıl.
En çok sevdiklerimi bile sevmez oldum belki.
Beni en çok mutlu edenleri bile unuttuğum oldu.
Herkese inancımı yitirebildim, herkes anlamsız geldi belki bazen.
Bazılarını düşünmek bazen mutlu etti delicesine, zaman geçtikçe onları düşünmek bile içimi yaktı.
Onlar gitti, onlar değişti, ben de değiştim. Bazı şeyleri yaşamadığıma pişman oldum, bazılarınıysa yaşadığıma.
Ama tek bir şey değişmedi hiç. Tek bir şey beni hiç pişman etmedi.
Hep benimleydi, hep oradaydı. En çıkmaz hale düştüğümde bile ona döndüm.
"Sen olsan ne yapardın Johnny?"
Cevapları hep devam etmemi sağladı.
İyi ki varsın Johnny.

(resim Kediler ve Kitaplar'dan)

6 Haziran 2012 Çarşamba

tabii ki

-Gelecek sefer, bir şey öğrenmek istiyorsan sadece bana sor.
-Pekala soracağım. İlk ve son kez soruyorum..hala Matthew Crawley'e aşık mısın?
-Tabii ki değilim! Benim yerime başkasını seçen birini sevdiğimi hiç itiraf eder miydim?
Bu aralar Downton Abbey'de yaşıyorum ben. En son izlediğim 2.sezonun 7.bölümünde Sir Richard ile Lady Mary arasında aynen böyle geçti diyalog. Downton Abbey'ye ayrıca ayrıntılı bir yazı ile gereken özeni göstereceğim. Ama şimdilik, yukarıdakini gösterip, yavaşça çekileyim.

4 Haziran 2012 Pazartesi

my huckleberry friend, moon river, and me

Dün gece yine o büyülü dolunaylardan biri vardı gökte. Bu gece kapkaranlık, göstermiyor perşembeye kadar orada duracak olan dolunayı. Dolunayın, yeni ayın, ayın her halinin benim için ne kadar değerli  olduğunu, ne kadar tuhaf, tarif edilemez şeyler ifade ettiğini söyledim mi bilmiyorum. Chris'in sözleri de her yeni ay zamanı üşüşür beynime, gözlerim karanlıkta kulaklarımda sesi olur. 20'sinde gelecek belki yeni ay ama madem karanlık bu gece de, koyalım listeye Chris'in çaldıklarını ayın karanlığı üstümüzü örterken uyuyakalalım.


Whenever there’s a new moon looming on the horizon, I’ll inevitably get a call from someone saying, ‘Hey Chris, how bout that sucker.’ And, I’ll usually say something cordial like, ‘Oh yeah, it’s a marvelous night 
for a moon dance,’ or ‘I wonder what old Sun Young Moon is up to tonight.’ But, knowing how we’ve been tossing and turning these past view nights for fear of where our dreams may be taking us, I’m not about to pretend that that man, in that moon, has our best interests at heart. No way, he’s too much of a kidder.
 So until the big fellow packs his bag and hits the road put away those sharp utensils and  stay close to your love ones, if you’re lucky enough to have any. I’ll see you in the morning, folks, or the moonlight, whichever one comes first.

2 Haziran 2012 Cumartesi

Snow White and the Huntsman (2012)

Bir gün yaşımıza uygun bir film bulacağız gitmek için. Tutturabileceğiz, umutluyum.
Tüm o fragmanlar, görüntüler, resimler, müzikler...Hepsi acayip iyi bir reklam çalışmasıymış. Filmin sinema adına hiçbir artısı, katkısı, birşeyi yok.
Bildiğimiz pazar sabahı filmi. Hani kalktınız, kahvaltı daha masaya bal reçel çıkarılması aşamasında ve yatağa dönmemek adına yapabileceğiniz tek şey kanepeye yayılıp televizyonu açmak olduğunda magazin programlarından sıyrılıp anlamsızca izlediğiniz çocuk filmleri olur ya. Ondan.
kristen böyle bakarken
Masaldan yola çıktıkları için demiyorum bunu. Sonuçta Yüzüklerin Efendisi de bir anlamda masal olarak görülebilir ki Hobbit misal, direkt o amaçla yazılmıştı. Ama Rupert Sanders ne bir Peter Jackson'mış ne de senaryo ekibi ( Evan Daugherty, John Lee Hancock ve Hossein Amini ) JRRT veya GRRM'miş.
Masaldan birşey çıkaramamışlar. Evet çok iyi niyetliler, belli oluyor. İstemişler de, o da belli oluyor. Ama olmamış.
charlize ise böyle bakıyor
Senaryo bir şekilde boş. Varmış gibi görünüyor ama yok. Herşey boşlukta sallanıyor.
Görsel yönden üstünde baya bir çalışıldığı belli oluyor ama o kadar. Her kavga, dövüş, savaş sahnesi inanılmaz özenle hazırlanmış ama o kadar. Her bir "act" her bir söz klişe.
Bunun üzerine diyorsunuz "acaba oyuncular kurtarabilir mi bu işi", o da yok. Charlize Theron'u her anlamda sevdiğimizden hoşumuza gidiyor. Kötü kraliçe olmanın verdiği zevki çıkarıyor oynarken, bizi de eğlendiriyor. Aslında bence fena da değil, filmin belki de tek iyi yanı o.
kendini "green arrow" zanneden beyaz olmayan atlı prens-pardon dükün oğlu
Kristen Stewart'ın neden orada olduğuna dair kimsenin - kendisi de dahil - bir fikrinin olduğunu zannetmiyorum. Pamuk Prenses değil, güzel değil - tamam senaryo bunu söylüyor zaten, önemli olan dış güzelliği değil kalbininki demeye çalışıyor ama -, masum veya sevecen de bakmıyor. Kalbinin nasıl olduğuna dair bir şey söylemiyor Kristen'ın hareketleri, bakışları. Boş bakıyor, tuhaf bakıyor, dışarıda nasıl uyumsuz bir ergense Pamuk Prenses olarak da o kadar uyumsuz, ürkek, sosyofobik duruyor.
beyaz atlı prens numarası yapan avcı ve iskoç yaylalarından hallice cüceler
Güzel değil derken Pamuk Prenses anlamında bir güzelliği kastediyorum. Hani bu Audrey Tautou Amelie'yken de güzeldi, Hors De Prix'te de güzeldi demek gibi birşey. Kristen'ın sorunu Amelie türünden güzellik gösterememesi.
çok pis gaza geldim bakışı
Chris Hemsworth'ü izlemesi her zaman keyifli. O kadar. Fazlası yok.
Ha ortada beyaz atlı prens falan yok. Kendisi gamzeleriyle öyle bir dolaşıyor, anlamsız anlamsız.
Cüceler, ah cüceeleeeeeeeeeeeeeeeeeerrrrr.
Altını doldurma çabaları, kötülüğe sebep verme çalışmaları, kadın gücüne, kadının bakış açısından olaylara açıklık getirme denemeleri, feminist söylemler...bir yerlere götürmek istemiş Sanders bu masalı, belli. Kısmet gerisi.
"Williaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaammmmmm!!!!!" diye böğüren sevgili Hunstman, iyi ki bizimleydin.
Nachos hiç hoş birşey değil, yemeyin. Hele ki peynir sosuyla. Sakın.
gollum botoks yaptırmış

1 Haziran 2012 Cuma

buz ve ateşin şarkısı üzerine

Kılıçların Çarpışması'nın ikinci cildinin son sayfasını da okuyup kapağını kapattım bu akşamüstü. Çok mutsuzum, üzgünüm, küskünüm, bıkkınım, fenayım. Tükendim. Toplamda 3067 sayfa, 5 cilt kitap, 10+2 dizi bölümü sonunda tamamen tükendim.
Oysa herşey çok güzel başlamıştı. Geçen sene ocak-şubat civarında nette görmüştüm haberleri. Şu hezimete dönüşen Camelot ile birlikte, hemen hemen aynı vakitlerde çıkmıştı tanıtımlar, görüntüler. Daha önce duymamıştım, görmemiştim George R.R.Martin'in bu ortaçağ fantastiğini. O yüzden Camelot konusu beni daha çok ilgilendiren taraftan olaya daldığı için, daha bir ilgimi çekmişti. Tamam Game of Thrones'un görüntüleri de heyecanlandırmıştı (hatta şöyle demişim : Game of Thrones fragmanı) beni ama Camelot'taydı aklım, iyi iyi dedim geçtim.
kaynağını bilemiyorum, bir yerlerden görmüştüm, gene de yapanın eline sağlık diyelim.
Sonra nisanda bölümler gelmeye başladı. İzledim, izledik, sarsıldım, hep birlikte sarsıldık. Çok geçmedi, sezon bittikten kısa bir süre sonra - sanırsam ki temmuzda - ilk kitap çevrildi, kaptığım gibi okudum bir solukta. Dizide izlerken rahatsızlık vericiydi evet, bir miktar. Sonra kitapta detayları öğrendikçe daha bir zevk aldım. Daha farklı bakış açıları edindim, tabi bir de görüntüleri önce izlemiş olmanın belki avantaj diyebileceğimiz bir yönüyle, kitabı okurken herşeyi gözümde daha canlı görebildim.
oysa ne kadar da mutlular
Ama ne olduysa bundan sonra oldu. G.R.R.M.'nin daha önce görmediğim, tatmadığım bir dünyayı örmekte olduğunun farkına varmamıştım ki ikinci kitap (iki cilt halinde) çevrildi. Daha ikinci sezonun gelmesine aylar vardı ve o açlıkla o iki cildi de yuttum. Ama dedim ya, bu seferki yutuş önceki gibi değildi. Boğazıma çöreklendi, topak topak oldu, yutsam yutamadım, kussam kusamadım. Sorgulamaya başladım noktada "ben napıyorum" diye. "Bu sevdiğim birşey mi? Bu hoşlandığım bir şey mi? Bilmek istiyor muyum, devam etmek istiyor muyum?" Her soruya hayır cevabının içinizden yükseldiğini bile bile devam edersiniz ya hani, durduramazsınız kendinizi, o kenarda duruyorsunuzdur ve istemediğinizi bildiğiniz halde istiyorsunuzdur daha da ileri dalmaya. Tutamıyordum kendimi. İstemiyordum, ama tutamadım. İkinci sezon başladı, bir bölüm, iki bölüm,...derken izlemeyeceğim dedim. Nasıl olsa ne olacağını biliyorum dedim kendime. Kabuslarımı arttırmaya ne lüzum var.
Ama kaşınmaya devam ettim. Üçüncü kitap (yine iki cilt) geldi, durmadı. Yine okudum, yine yaptım. Hani insanı tüketen, iliğini kemiğini emen, içinizi bomboş bırakan kitaplar vardır ya, aynen öyleydi üç. Tüketti beni. İçimi salak bir boşluğa terk etti.
Gerçek bir fantastik dünya yarattığını söylemişti GRRM röportajında. Ortaçağ gibi bir yerde insanlar öyle temiz temiz şövalyeler şeklinde dolaşmıyordu sırf, herkes gururlu herkes kahraman değildi demeye getirmişti söylediklerini. Gerçek şekilde anlatmaya çabalıyordu o, öyle demişti. Ben gerçeği sevmezmişim, onu gördüm sayesinde. Fantastik edebiyat uzmanı değilim hiç, biliyorum. Sadece, o kadar da cahil sayılmam, onu da biliyorum. O yüzden diyorum, Dune'un kimsenin yaşamak istemeyeceği o bilim-kurgu-fantastik dünyası bile bu etkiyi yapmamıştı bana - 11 kitaptan sonra. Bu "buz ve ateşin şarkısı" orası gibi bile değildi.
sana gelsin GRRM.
Kimseye, hiçbir şeye bağlanmana izin vermiyor bir kere GRRM. Herkesi, herşeyi bir şekilde öldürdü, işkence etti, kaybetti, yok etti. Bir kerede 20 karakterle tanışıyorsam, iki dakika sonra onları yok edip yerlerine yenilerini koydu. Birinin iyi olduğunu düşündüğüm anda onu en pislik adam yaptı. Birinin saf kötü olduğuna karar vermişsem o karakterin yapabileceği en değişik hareketleri yaptırdı, adam gurur kaynağı haline geldi mesela. Kafam allak bullak oldu, içim bomboş kaldı. Paranoyak oldum, güvensizlikten  kafayı sıyırdım. Bir yerden sonra artık hiçbir şeyi merak etmemeye başladım. Öyle ya niye meraklanayım ki, zaten bir iki dakika sonra ya ölürler ya da dünyanın en saçma şeyini yaparlardı. Hayır bu hikayenin sürprizli devam etmesi demek değil, bu, hikayenin hiçbir yere gitmemesi demek. Bir çemberin içinde baş aşağı dönüyormuşum gibi. Dönüp durup hiçbir yere gidememek, hiçbir şeye ulaşamamak gibi.
Bilmiyorum, fazlasıyla mutsuzum şu an. Belki de ondan hepsi. Yoksa ne GRRM'nin ne de o malum düğünü yazmış olmasının suçu var. Muhtemelen beni kan tutuyor. Tek suçlu o.

Previously on Neverland : March Drizzles

 Yağmurlarla sonlanan bir Mart oldu. Bir de oturup, kendimi, kafamı dinlediğim. Belirli tarihleri beklediğim. Acele etmediğim. Hiçbir yere k...