29 Kasım 2025 Cumartesi

Secrets of the Saqqara Tomb (2020)


 2018 yılındaki kazı sezonunda Mısır'daki Sakkara'daki Bubasteion Nekropolisi'ndeki birkaç haftada bulunanları anlattıkları belgesel, 2020 yapımı ama ben ancak bu hafta izleyebildim. Belgesel, kazı ekibinin başlayacak olan ramazan ayına kalmadan - yani kazı sezonu bitmeden - hem yeni buldukları mezarı incelemeyi ve kazmayı bitirmeye, hem de diğer bir alanda başka bir şeyler daha bulabilmeye çalışmalarını anlatıyor. Temelde arkeolojik kazılarla ilgili belgesellerin hemen hepsi böyle şeyler anlatır zaten değil mi? Kurguyu ilgili çekici ve heyecanlı hale getirmek için hep bir zaman daralıyor, hiç vaktimiz kalmadı, kazının son günü falan gibi ifadelerle açılır çoğu. Burada da böyle evet ama ilerlemeyi seçtikleri yöntem diğerlerinden biraz daha farklı olunca belgesel sanırım en azından benim aklımda ve yüreğimde daha değişik bir yer edindi.

Tamamı Mısırlı bir ekibin kazıları gerçekleştirmesini ve bilimsel incelemeleri de tamamen Mısırlı akademisyenlerin yapmasını izliyoruz burada. Çok fazla belgesel izlemiyorum, neden bilmiyorum aslında izleyince seviyorum ama izlediklerim de hep arkeoloji veya tarihle ilgili oluyor (çünkü öyle seçiyorum). Yaklaşık 9 yaşımdan beri bu konuya aşık olduğumu da hesaba katarsak bunca yıldır izlediğim neredeyse tüm kazı belgesellerinde ekibin ya başkanı ya da altındakiler mutlaka o kazı yapılan ülke dışından birileri oluyordu. Buna o kadar da takılmıyordum çünkü bakarsam ben de şansım olmuş olsa, hayat planladığım gibi gitmiş olsa Mısır'da kazı yapan bir arkeolog olabilirdim ve ben de tamamen başka bir ülkeden, Antik Mısır tarihine tutulmuş biriyim. Bu yüzden onca sene o belgesellerde haa bu profesör de şu üniversitedenmiş diye görüp, geçiyordum. Bu belgeseli izlerken ekrana her çıkanın, olayları her anlatanın Mısırlı oluşu dikkat çekmeyecek gibi değildi. O zaman anladım ki ister istemez diğer durumu kabullenmiş, normalleştirmişim aklımda bir yerlerde.


Buradaki anlatımı daha da ilginç kılansa sadece kazının kendisine değil, onu yapan insanlara, onların düşüncelerine, hislerine de odaklanmış olmalarıydı. Kazıyı yapan profesör buldukları, karşı karşıya kaldıkları geçmişin hikayesini kendi hayatıyla çocuklarıyla bağdaştırıyor mesela. Kemikleri inceleyen antropolog bu işin ona hissettirdiklerini, duygusal yükünü paylaşıyor izleyiciyle. Ustabaşı tamamen kendi ailesinin, işinin hikayesini paylaşıyor mesela. Akademik kadroyla işçilerin kendi aralarında çukurların başındaki muhabbetlerini, birbirlerine takılmalarını, arkeologların hatalarını, kızmalarını izliyoruz sonra. Yani sadece heyecanlı bir şekilde bir şeyler bulmanın macerasını yaşamıyoruz, insani bir şeyler izliyoruz. Tüm bu yaşananları insan olarak durduğumuz noktadan, daha doğrusu oradaki o insanların içinde durarak izliyoruz gibi oluyor.


2018 yılındaki bu kazıda elde edilen şeyler şu an onca yıldan sonra oldukça bilinir oldu arkeolojik alanda ama o zaman için görülmemiş şeylerdi. 5.hanedanlıktan (yani yaklaşık olarak M.Ö.2450 yılları civarı oluyor)Wahtye isimli bir yüksek rütbeli rahibin mezarı bulunmuş mesela. Aslında erkek kardeşi için yapılmış olan mezara çöktüğünü incelemelerden sonra anlıyorlar. Heykellerin ve oymaların detaylı incelemesiyle, mezarın başlangıçta Wahtye için inşa edilmemiş olabileceğini düşünüyorlar önce. Wahtye'nin adı o kadar çok yazıtta geçiyor ki, sanki gerçekten ona aitmiş gibi göstermeye çalışması gibi oluyor. Duvarlardaki oymalarda tutarsızlık buluyorlar ve isimlerin kazınıp değiştirilmiş gibi göründüğü başka yerleri de keşfediyorlar. Kazı ekibi sahte kapıda bulunan ve mezarın sahibini temsil eden ana heykelin diğerlerine benzemediğini, başka bir heykeltıraş tarafından yapılmış gibi durduğunu ve tamamen farklı bir kişiyi temsil ettiğini söylüyor mesela. Bu ayrıntılar, Wahtye'nin mezarı başka birinden, belki de erkek kardeşinden almış olabileceğini gösteriyor diyorlar. Bu kardeşten, doğu duvarındaki "kardeşimin ruhuna" adanmış bir yazıtta bahsediliyor, ancak hiçbir yerde ismi geçmiyor - bu yüzden de belki Wahtye'nin mezara çökerken azıcık da olsa suçluluk hissedip, vicdanını rahatlatmak için böyle bir yazıt adamış olabileceğini düşünüyorlar.


Mezarda Wahtye dışında annesi, eşi ve 3'ü erkek 1'i kız 4 çocuğu da gömülü bulunuyor. Wahtye'nin seçkin statüsüne ve mezarın ana galerisinin gösterişli dekorasyonuna rağmen, mezarların kendileri oldukça lüksten uzak olunca kafalarda soru işaretleri olmaya başlıyor. Karısı ve çocukları tabutsuz dar mezarlara (tabanda bulunan shaft denilen dikine çukurlar oluyor bunlar) ayakta gömülmüşken, Wahtye'nin kendisi nispeten kötü bir şekilde mumyalanmış ve adını taşıyan sade bir tahta tabuta gömülmüş. Bunun üzerine hepsinin kemiklerinde yaptıkları incelemeler ve gömülme durumlarına bakarak tüm ailenin bir sıtma salgınına yakalanmış olabileceğini ve bu sebeple ani ölümlerle sarsılan ailenin alelacele ve özensiz bir şekilde gömülmüş olabileceğini düşünüyorlar. Mezarı 3 boyutlu bir şekilde gezmek isterseniz şurada çok güzel hazırlamışlar.


Wahtye'nin bu neredeyse 4000 yıldır el değmemiş (çünkü Mısır'daki mezarların neredeyse hepsi daha antik zamanlarda yağmalanmış ve içeride hiçbir şey bırakılmamış durumda) mezarının dışında aynı bölgede bir dolu kedi mumyası ve dünyada sanırım ilk defa bir aslan yavrusunun mumyasını bulmalarını izliyoruz belgeselde. Bu bölge yani Sakkara, Kahire'nin 30 km batısında, çok sayıda antik Mısır mezarı ve piramidine ev sahipliği yapan bir nekropol yani mezarlık. Erken Hanedanlık döneminde (MÖ 2900-2649 civarı) antik idari şehir Memfis yakınlarında kurulmuş ve 3.000 yıldan fazla bir süre kullanılmış olsa da, popülerliği zamanla değişmiş. Sakkara'da, günümüzde hâlâ manzaraya hakim olan Firavun Djoser'in Basamaklı Piramit Kompleksi (MÖ 2630-2611 civarı) de dahil olmak üzere birçok Eski Krallık (MÖ 2649-2152 civarı) mezarı var. Firavunların piramitlerini Giza'da inşa etmeyi tercih ettiği 4. hanedan döneminde alanın kullanımı azalmış bu yüzden, ancak Sakkara, 5. ve 6. hanedanlar döneminde tekrar rağbet görmüş. Mezarlık Orta Krallık'ta (MÖ 2055-1650 civarı) ve Yeni Krallık'ın başlarında (MÖ 1550 civarı) tekrar popülerliğini yitiriyor, ancak seçkinlerin ve üst düzey devlet görevlilerinin gömülmesi 18. Hanedanlığın ortalarında (MÖ 1480 civarı) yeniden başlıyor.

Bir kahvaltı sırasında aa bu da varmış diyerek açtığım ve izlemeye başladığım bir belgeselle tüm bunları öğrenmiş, daha fazlasını araştırıp okumak için istek duymuş hale gelmiş olmaktan dolayı aşırı mutluyum. Bilmiyorum böyle şeyleri görünce yeniden kendim gibi hissedebiliyorum, artık gerçekleşememiş geçmişe üzülmektense içim yine de umutla ve mutlulukla dolabiliyor. Çünkü artık oturup üzülmekten, hayattan nefret etmektense, geçmişin hayaletlerini ışığa doğru yolladığımı ve olmadı diye kendimi suçlamayı bırakabildiğimi fark ediyorum. Bir şeylere ulaşmak veya bir şeyleri ele geçirmek değil de o şeyin kendisinin beni en başta mutlu ettiğini ancak bunca yıl sonra anlayabildiğim için sanırım.

22 Kasım 2025 Cumartesi

The Haunted Palace {귀궁} (2025)


Yeo Ri kızımız çok efsane bir şamanın tek torunu. Kendisi de çok yetenekli bir şaman aslında ama büyükannesinin bir şaman ayini sırasında ölümüne tanık olduktan ve tüm köy onu uğursuz olarak yaftaladıktan sonra bu işe hiç girişmemeye karar verip, yeteneklerini göz ardı ediyor. Bir gözlükçü olarak dolaşıp, öyle geçimini sağlıyor. Yeo Ri'nin bir de başının belası var: Gang Cheol adında bir Imugi çocukluğundan beri peşinde dolaşıyor. Imugi Kore mitolojisinde henüz ejderha olamamış ejderha gibi bir yaratık demek. Genelde göl, deniz, ırmak gibi yerlerde yaşayan bu çok büyük yılan-ejderha karışımı yaratıklar eğer 1000 yıl boyunca yaşamayı başarırsa tam bir ejderha olup, göklere yükselebiliyor. Bizim Imugi Gang Cheol ise tam bu şekilde göğe yükselirken yeryüzündeki bir bebek bunu gördüğü için lanetleniyor ve geri düşüyor yere. İnsan görüntüsünde insanların arasında dolanıp durmak zorunda kalmışken bu Yeo Ri'ye rastlıyor. Yine efsaneye göre Yeo Ri'nin tertemiz ruhunu ona sunmasını sağlarsa göklere yükselebilir. Bu yüzden çocukluğundan itibaren kızın etrafında dolaşıp, onu buna ikna etmeye çalışıyor.
Bu sırada Yeo Ri'nin köylüsü ve ilk aşkı olan Yun Gap, okumuş, kendini geliştirmiş, gitmiş sarayda kralın danışmanı gibi bir şey olmuş. Kralımız pek yenilikçi, halkının iyiliği için çabalarken sarayında türlü türlü gudubet yaşanıyor. En son artık kralın minik oğlunun hastalığı pek fena bir hal alınca Yun Gap düşünüyor, bu besbelli kötü bir ruhun lanetinin işi. Aklına köyünden bildiği Yeo Ri geliyor. Onun olağanüstü yetenekleriyle bu belaları defedebiliriz diyor. Ama iki ucu b.klu değnek, kral da şamanlığı büyüyü yasaklamış, Yeo Ri de şamanlıktan nefret edip, yapmıyor. Bu yüzden Yun Gap gidiyor Yeo Ri'ye diyor ki kralımızın gözlüğe ihtiyacı var sen gel benimle saraya. Ama saray entrikaları ve güç dengeleri işin içinde. Olaylar gelişiyor ve bizim gıcık Imugi, Yun Gap'ın bedenine giriyor. Yun Gap'ın bedenindeki Imugi ile birlikte saraya gelen Yeo Ri, burada acayip hayaletlerle ve lanetlerle karşılaşınca hem onları çözerek krala yardım etmeye çalışıyor, hem de Imugi'den kurtulup, Yun Gap'ı geri bulmaya çalışıyor.
The Haunted Palace, orijinal adıyla 귀궁 (saraya dönüş olarak çevirdi google ama papago'ya göre de kraliyet sarayı demek) 18 Nisan - 7 Haziran arasında SBS kanalında yaklaşık birer saatlik 16 bölüm olarak yayınlandı. Konusunu nasıl özetleyeceğimi bilemediğimi üstteki iki paragrafın karman çormanlığından anlayabilirsiniz. Çünkü bir dolu şey oluyor 16 bölüm boyunca ve bir dolu birbirine bağlı öğesi var ana hikayenin. Ama işte tam da böyle oluşu, benim en sevdiğim yönü. Bu tür dizilere, bu tür tarihi sayılabilecek fantastikli maceralı komiklikli hikayelere bayılıyorum. Yani bir şeyi o kadar sever o kadar seversiniz ki sevmekten göğsünüz patlayacak gibi olur ya, hah tam da o şekilde seviyorum böyle hikayeleri. Bir kere zaten tarihi kdramalar en başından bu işe girişmemin sebebiydi (kdrama izleme işine :p ), üstüne böyle katman katman bir hikayesi olunca, mitolojiyle kültürle eğlenceyi, hüznü, gelenekleri harmanlayıp, azcık da tabiki çağdaş etkiler eklediklerinde ölüyorum. Çok ama çok sevdim ben bu diziyi, cümlelerimin tekrara düşmesinden ve kelimelerimin alakasız olmaya başlamasından anlaşılabiliyor mu bilmiyorum.

Oysa ilk başta başrolleri görünce bir hımm demiştim. Şaman kızımızı oynayan Bona'yı orada burada gördüğüm olmuştu ve pek donuk, pek burnu havda gelmişti hep. Oysa hiçbir şekilde oyunculuğuna şahit olmuş değildim. Buradaki karakteri de aslında durgun, hüzünlü ve sessiz gibi yazılmıştı ama beni sıkmadı, gıcık etmedi. Aksine böyle yazılmış bir karakterin çerçevesi içinde gayet de minik minik nüanslarıyla eğlenceli, sessizce güçlü bir şekilde ilerleyen bir karakter ortaya çıkarmıştı. Hatta Bona'nın kendisine bile kanım ısındı bu bahaneyle. Kendisinden çok daha güçlü varlıklara bile korkusu görünse de sabit bir şekilde karşılık verebilen, ancak her ruha defalarca kalp kırıklığı yaşamış birinin şefkatiyle yaklaşabilen çok incelikle yazılmış bir karakter sundu bize.
Diğer başrol Yoon Gap'ı ve bir yandan da Yoon Gap'ın bedenindeki Imugi'yi canlandıran Yook Sung Jae'yi daha önce sadece Goblin'de izlemiştim oyuncu olarak. Yoksa BTOB'nin bir üyesi olarak tanıyor, izliyor ve dinliyordum. O yüzden ona karşı da bir önyargım vardı, çok da ilgi çekici, böyle ikili bir rolün hakkını verebilecek parlaklıkta bir oyuncu olarak görmüyordum. Oysa onun da komedi zamanlamasının ve doğallığının ne kadar iyi olduğunu bu dizide anladım. Dürüst görev adamı Yoon Gap olarak da manyak Imugi olarak da aşırı iyi ve komikti.

Ama bu noktada içime dert olan şeyi söylemeliyim. Imugi'yi en başta canlandıran Kim Young Kwan o halde o kadar müthişti ki Imugi, Yoon Gap'ın bedenine girdikten sonra bir daha onu hiç Kim Young Kwan olarak göremeyince bir ahh be dedim. Dediğim gibi Yook Sung Jae'nin bu iki roldeki oyunculuğunu sevmiş ve keyif almış olsam da keşke Kim Young Kwan mı canlandırsaymış bu iki karakteri de diye düşündüm, hayal ettim. Tadından yenmezmiş gibi olurdu.



Bir de dizi boyunca herkesin asıl konuştuğu karakteri canlandıran Kim Ji Hoon'dan bahsetmem gerek. Onu hemen hepimiz 2020'deki Flower of Evil'da görüp hem hayran hem aşık olmuştuk (o diziyi de anlamıştım şurada). Oradaki performansıyla bir anda okkalı oyuncular arasına girip, adından söz ettirmeye başlamıştı. Burada oldukça ileri görüşlü, yenilikçi ve dürüst bir kralı oynadı. Bir Joseon kralını oynama şansına sahip olduğu için aslında bu güzel bir şey ama bir yandan da ilk bölümde görünce bir aklımda rahatsız edici şöyle minik düşünceler oluştu: Ulan bu zamana kadar bu rolde izlediklerime hep amca diyordum, Kim Ji Hoon abimle yaşıt. Bu adam artık kral rollerine bürünüyorsa...Ulan gene mi yaşlandık? Tabi beni böyle iç burkuntulara sokan Kim Ji Hoon, kendi ülkesinde ise kraliyet aksanını/konuşmasını tam yapamadığı ya da bir tuhaf yaptığı konusunda insanları tartışmalara soktu. Ben tabi engin korece bilgimle hiçbir tuhaflık hissetmedim. Ama yazılan karakter gerçekten çok iyiydi. Bir dolu kral rolü izledim şimdiye kadar, çok değişik olanları da vardı ama genellikle belli bir stereotipe uyar oluyorlar. Kim Ji Hoon'un burada canlandırdığı kral tarihe göre oldukça çağdaş düşüncelere sahipti, haliyle, fantastik öğelerle dolu bir hikaye izliyoruz. Ama en keyiflisi bu kralla Imugi'nin bromance'ini izlemekti. Birlikte maceralar atlatmaları, atışmaları, birbirlerini fark etmeden sevmeleri çok mutlu edici, pek keyifliydi. Ama tabiki Kim Ji Hoon'un hayat verdiği bu kralın her sahnede çaresizliğinin, öfkesinin, üzüntüsünün ve kararlılığının derinliğini hissetmemiz çok, çok keyifli bir seyirlikti.

Bu başrollerin yanında yan karakterler diyebileceğimiz ama aslında gayet de hikayenin ana karakterleri olan karakterlerin her biri de çok iyi ve özenli yazılmıştı. Kötü şamanı oynayan Kim Sang Ho'yu, Yoon Gap'ın annesini canlandıran Cha Chung Hwa'yı, baş hadımı oynayan Kim In Kwon'u, budist rahibi oynayan Lee Won Jong'u ve Lord Choi'yi oynayan Ahn Nae Sang'ı bir yıl içinde bile neredeyse 10 dizide izliyoruz ama o kadar iyi oyuncular ki her birinde yepyeni karakterlere hayat veriyorlar.

Hikayemizin tarihi yönüne bakacak olursak (ki en sevdiğim kısma geldik böylece) göreceğimiz şey haliyle biraz hayal-kurgu oluyor ama bu bizi tabiki merak edip, tarihin maceralı koridorlarında koşturmaktan ve hikayemiz ile olan benzerlikleri keşfe çıkmaktan alıkoymayacak.
Dizide hikayenin geçtiği tarih tam olarak ifade edilmiyor. Bu yüzden gördüğümüz ve duyduğumuz her şeyden yola çıkıp, zamanı daraltmaya çalışırsak tahminen dizimiz 17.yüzyıldaki Joseon krallarından birinin döneminde geçiyor olmalı diyebiliyoruz. Çünkü yukarıda da dediğim gibi muhteşem Kim Ji Hoon'un hayat verdiği kralımız, oldukça ileri görüşlü, batı dünyasından ve bilimsel, düşünsel, kültürel değerlerinden haberdar bir portre çiziyor ki Joseon dönemindeki kralların kendi dünyaları dışından daha da haberdar olmaları ve pek çok fikir akımının onlara ulaşması 1600lü yıllarda oluyor daha çok. 17.yüzyılı mantıklı gösteren bir diğer bilgimiz de Gancheol isimli Imugi'nin Kore mitolojisinde ve folkloründe tam da bu yüzyılda ortaya çıkmaya başlamış olması.
Bir diğer ipucumuz kralın dizi boyunca tek bir eşinin olması. Pek çok dizide gördüğümüz krallar gibi asıl eşi dışında başka eşler veya "concubine"lar almamış bir kral var karşımızda. Bu durum belki hikayenin kurgu kısmı olabilir mi diyebiliriz ama tarihe baktığımızda bu şekilde olduğunu bildiğimiz bir kral var: Joseon'un 18.kralı Hyeonjeong. Aslında dizideki krala verilen isim Lee Seong ve doğduğundaki ismi böyle olan bir kral yok yani kralımız tabiki kurgusal ama dedim ya bir benzerlik arayıp, tarihi bir zemine oturtmaya çalışmak eğlenceli. Bu isme "posthumous name" olarak sahip olan bir kral var aslında - 24.kral Heonjeong - ama diziyi izlerken elde ettiğimiz ipuçlarına devam ettikçe 19.yüzyılda yaşamış bu kralın bizimkisi olması olasılığının daha da azaldığını göreceğiz.

2.bölümde bir sahnede kralımız diyor ki Adam Schall'un "Treatise on the Telescope" isimli eserinden haberim var. Johann Adam Schall von Bell 1591-1666 arasında yaşamış Alman bir gökbilimciydi diyebiliriz. 1622'de Çin'e seyahat edip, orada misyonerlik yapmaya başlamış. Ölümüne kadar geçen 44 yılda Çin'de imparatorlar ve hanedanlar değişirken çok yüksek pozisyonlarda yer almış. Özellikle o dönemli takvimle ilgili düzenlemelerde çalışmış ve uzağı görmeyi sağlayan camlarla ilgili çalışmaları olmuş. Bu durumda dizideki kralımız bu adamın çalışmalarını biliyorsa, tarihimiz kesinlikle 1622'den sonrası olmalı.

Tam da bu noktada Adam Schall'un hayatı bize çok daha iyi bir ipucu sunuyor. Schall Çin'de takılırken tam da aynı tarihlerde Joseon krallığının prensleri Sohyeon ve sonradan 17.kral olacak olan Hyojong da Çin'de Qing hanedanının tutsakları olarak tutuluyor. Yani tam tutsak değil de şey gibiler, hani Fatih Sultan Mehmet'in sarayında III.Vlad'ın küçükken tutulması gibi. Qing hanedanı Joseon'u kendisine tabii kılmış, prensler de bunun göstergesi gibi.
Bu Hyojong abisiyle birlikte Çin'de bulunduğu sırada Avrupalılarla temas kurmuş oluyor haliyle; ayrıca Joseon'un dış güçlerden korunabilmesi için yeni teknolojiler geliştirmesi gerektiğini görüp, daha güçlü bir siyasi ve askeri sisteme ihtiyaç duyduğunu anlıyor.
Bu arada prens Sohyeon'un, Schall ile görüştüğü, konuştuğu biliniyor. Schall, belki bu gencin bahanesiyle misyonerliği Joseon topraklarına da götürürüz diye hevesleniyor. Kitaplarından falan hep veriyor prense ama prensin hikayesi daha da film. O zamanki kral Injo, bu iki kardeşin babası yani, 1645'te bunu eve çağırıyor. Veliaht prens olduğu için artık yanımda dur, üç beş ülkeyi yönetmeyi öğrenmeyi başla diye. Amma velakin kralla prens arasında çok görüş ayrılığı var, sonunda bir gün prensi kralın odasında ölü buluveriyorlar. Tabiki hemen örtbas, alelacele cenazesi yapılıveriyor. Sonradan kocasının ölümünün peşini bırakmayan, kurcalayıp duran eşini de ortadan kaldırıyor kral Injo tabi. Böylece Injo öldüğünde tahta bahsettiğim diğer oğlan, Hyojong geçiyor.
Peki Hyojong niye değil dizideki kralımız? Onun zamanında birçok askeri olay var çünkü. Mesela Ruslara karşı savaşımsız birtakım olaylar falan var. Bir de dizideki kralımızın babasının oldukça genç sayılabilecek bir yaşta öldüğünü görüyoruz flashbacklerle ve anlatımlarla. Hyojong da 39 yaşında vefat ediyor. Ve Hyojong pek çok reform yapmaya, halkın ülkenin durumunu düzeltmeye çalışan bir kral. Bu yüzden tıpkı dizideki kralın babası gibi etrafındakilerden ve güçlü hiziplerden çok çekiyor. Gerçek Hyojong çok stresli bir hayat yaşıyor ve yüzündeki bir kabarcıktan dolayı ölüyor, dizide de baba kralı ve sonradan asıl kralımızı lanetli ruh ele geçirdiğinde yüzlerinde gözlerinde yaralar kabarcıklar çıkmış görüyoruz.
Bu Hyojong'un oğlu Hyeonjong da babası Çin'de tutsakken orada doğmuş, bu yüzden onun da orada babası ve amcasının gördüğü, öğrendiği şeyleri öğrenip gelmiş olduğunu biliyoruz. Onun dönemi de tıpkı dizideki kralımızın uğraşıp durduğu gibi, politik hizipler arasındaki mücadelesin ortasında kalmış şekilde geçiyor. Hyeonjeong 1659 ile 1674 arasında hüküm sürmüş. O da çok genç bir yaşta, 33 yaşında vefat etmiş. Dizideki kralımızın Hyeonjeong olabileceğini düşünmek mantıklı gibi.
Peki dizide asıl her şeyin başlangıcı olan 100 yıl öncesindeki olaylar hangisi tarihte? Hani Imugi'miz göğe yükselirken bir bebek onu görüyor ve yere geri düşüyor. Bu sırada - gösterilen sahnelerle ve en sonunda olaylar çözüldüğünde anlatılanlarla anlıyoruz - o bebeğin bir savaşın ortasında kaldığını görüyoruz. Bu savaş dediğimiz durum Joseon'a dışarıdan gelen orduların saldırısı. Kralımızı Hyeonjeong kabul edersek ondan tam 100 yıl önceki kral 13.kral Myeongjeong oluyor. Onun zamanında politik hizipler arasında mücadele çok daha pis bir halde ve devlet çok çalkantılı. Myeongjeong hiç de iyi yönetemiyor ülkeyi, her şey ve herkes birbirine girmiş durumda. Haliyle sınırlardan Curçenler ve diğer taraftan Japonlar saldırıp, ortalığı mahvedip duruyor. Dizideki 100 yıl önce olan o saldırı ve kralın korkarak saklanmaya çalışması durumunu da Myeongjeong'un dönemine atfedebiliriz.

Tarihi olarak bir iddiası olmasa da dizinin, çoğu şeyiyle fantastik bir hikaye de olsa esinlendiği tarihi araştırmak keyifliydi benim için. Ama bu dizinin asıl başarılı yönü ve benim için bu kadar mükemmel olmasının sebebi sadece bir tarihi fantastik macera oluşu değil. Şöyle diyeyim. Kore dizileri çoğu zaman eğlenceli bir başlangıç ​​yapar, ancak yaklaşık üçte ikisinde senaristin fikirleri tükenmiş gibi olur ve hikayeyi nasıl bitireceğini bilemiyormuş gibi hissederiz. Bu dizide ise hikaye ilerledikçe sorular yavaş yavaş cevaplanıyor, olay örgüsü adım adım mantıklı bir şekilde çözülüyor, karakterlerin büyümesine gelişmesine öğrenmesine şahit oluyoruz ve tüm bunlar, baştan beri inşa ettikleri dünyayla tutarlı bir şekilde ilerliyor. Belki bu böyle çok çığır açıcı gelmeyebilir, ama bazen sadece hedeflediklerini yerine getiren bir hikaye istiyoruz ve bu dizi bunu başarıyor.

Görünüşte dizi, saraydan kötü bir ruhu kovmakla ilgili olsa da, aslında nesiller boyu süren travmaların çözümüyle, insanların sevdiklerini korumak için yapmaya gönüllü oldukları fedakarlıklarla ve dünyada ilk etapta derin bir kızgınlık yaratmadan hareket etmenin ne anlama geldiğiyle ilgili bir hikâye. Gerilimin, heyecanın, şokların, kahkahaların ve gözyaşının iyi bir dengesini kuran bir hikaye. Romantizm kısmı tam anlamıyla coşkulu değil, daha çok yavaş ilerliyor ve o kadar başka hikayenin ve maceranın arasında sevimli kalıyor ki tam bir aşk öyküsü olmaktan ziyade tatlı bir şekilde ilerleyen bir bir yan hikaye gibi oluyor.
İşte bir dizi sizi açgözlülük, insan olmanın anlamı, adaletsizlik, acı, dürüstlük, onur, affetme ve sevgi hakkında düşünmeye sevk ettiğinde böyle neler diyeceğinizi bilemiyorsunuz ve saatlerce anlatasınız geliyor. Dedim ya çok çok sevmek gibi, o kadar sevmek ki içinizden taşmasına engel olamamak gibi. Ben de çok sevdim bu diziyi ve hikayesini.

19 Kasım 2025 Çarşamba

Head over Heels {견우와 선녀} (2025)


 Park Seong Ha gündüzleri sevimli bir lise öğrencisi kızımızken geceleri kimliğini ve yüzünü saklayarak peri lakaplı bir şaman olarak herkesin derdini çözüyor. Bir gece Bae Gyeon Woo isimli bir genç, büyükannesi ile şaman kızımızın karşısına geliyor. Park Seong Ha, Bae Gyeon Woo'yu görür görmez aşık oluyor ama bu acayip yakışıklı ve karizmatik genç adamı baş aşağı yürüyormuş gibi görüyor. Şaman dilinde bu görüntü, o insanın çok az ömrü kaldığını gösteren bir işaret. Ertesi sabah okula gidip, Bae Gyeon Woo'yu sınıfının yeni öğrencisi olarak görünce de karar veriyor. Şamanlardan nefret eden bu çocuğa kimliğini açık etmeden ne olursa olsun ilk aşkının hayatını kurtaracak.



Head over Heels, orijinal adıyla 견우와 선녀 (Gyeon Woo ve peri olarak çevirebiliriz sanırım, aslında karakterlerin isimleriyle bir ilginçlikler yapmışlar gibi), 23 Haziran - 29 Temmuz arasında tvN kanalında yaklaşık birer saatlik 12 bölüm olarak yayınlandı. An Su Min (안수민)'in aynı isimli webtoon'unundan uyarlama. Posterini tanıtımını görünce ben pek bir hevesli halde, oo yaşasın sevimli mi sevimli bir romantik komedi izleyeceğim diye oturdum başına. Alakası bile yoktu. Hikayenin romantik yanı ön planda gibi gösteriliyor ama bu iki başrol genç arasındaki aşk, aslında hikaye içinde ilerlerken endişelendiğimiz ya da takip ettiğimiz en son şey gibi kalıyor. Talihsiz yakışıklımızın ölümüne engel olabilecek miyiz sorusunun etrafında şaman Seong Ha'nın ve diğer şamanların işleri, şaman ritüelleri, göremediğimiz dünyanın kuralları, olayları oluyor bizi asıl içine çeken ve tüm dizi boyunca olup biten. Ama asıl yan karakterlerimizin ve yan hikayelerimizin en önemli şeyler olduğunu fark ediyoruz.


Misal Gyeon Woo'nun büyükannesinin hikayesi ilk bölümlerde ağlatmaktan gözlerde yaş bırakmayacak haldeydi. Hikayenin ikinci yarısında lisedeki arkadaş grubunun dinamikleri ve duyguları, olabilecek en güzel şekilde anlatılıp, çekilmişti. Yan hikayelerin bu kadar iyi düşünüldüğü bir ortamda çok çok iyi olduklarını sezdiğimiz ve dahasını beklerken üstünkörü bırakıp, öylece görmezden gelmemiz bekledikleri hikayeler de oldu. Şaman Yeom Hwa'nın tam olarak neden yaptıklarını yapma yoluna yöneldiğini tam anlatamıyor mesela. Sanki daha çok sahne çekmişler ve düzgün bir şekilde anlatmışlar da sonra 12 bölüm olacak diye bu konuda çektiklerinin arasından üç beş bişi gösterip atmak zorunda kalmışlar gibi. Ya da Gyeon Woo'nun bu kötü talihinin en başında ailesi istediği için mi yoksa Yeom Hwa, aile para talih istediği için her şeyi Gyeon Woo'ya mı yüklediğini doğru düzgün söylemiyorlar. Böyle böyle aralarda kocaman boşluklarla sonlara geliyor ki yine de çok aşırı keyifli ve dört nala bir yolculuk oluyor. Ama son birkaç bölümde anlamaya başlıyoruz, girişi gelişmeyi çok güzel düşünüp, sonunu hiç düşünmemişler. Olayı bağlayıp çözmekte her şeyi batırıyor hikaye. Amaaan şöyle oluversin geçip gidelim diyerek yazıp geçmeye çalışmışlar ama yazarken de o kadar sarhoş, o kadar kafaları karışık ki bir noktada öff aman tamam artık oturtacak bir mantık aramıyorum derken buluyor insan kendini. Oysa oraya kadar her bir karakter kendi içinde pek tutarlı, hikayeler pek etkileyici, insanın kalbine dokunan şekilde ilerlemiş oluyor.



Bu hikaye içindeki karakterler ve onlara hayat verenleri gerçekten çok sevdim, öncesinde de sevdiklerim vardı ama burada tanıyıp, sevdiklerim de çok oldu. Şaman kızımızı oynayan Cho Yi Hyun'u ilk defa 2023'te The Matchmakers'ta izlemiştim ilk defa (şurada anlatmıştım) ve o zaman inanılmaz bir şey gibi gelmişti. Bu dizide de aynısını hissettirdi bana. Hem böyle miniminnacık bir kız, hem de acayip kocaman bir aurası var. Hem çok neşeli, sevgi dolu, bıcır bıcır hem de semsert bir duvar gibi. Bu dizideki rolünü kastetmiyorum bunlarla, genel olarak oyuncunun hali bu. Diğer dizide de böyle hissettirmişti. Hani her rolünde tamamen başka bir insana dönüşür ya bazı oyuncular, dış görünüşünde hiçbir değişiklik yapmadan. Cho Yi Hun da böyle.



Asıl ilk defa burada gördüğüm ve ben neler görüyorum böyle dediğim oyuncu Choo Young Woo oldu. Yani ergen kızlar gibi görünmek istemiyorum ama nasıl da anlatsam öyle görünecek. Çocukta acayip bir hava var. Sadece yakışıklı ya da boylu poslu değil, etkileyici bir şeyler var. Ve bunu böyle hani off çok yakışıklı keşke benim olsa dediğim bir beğenme değil bu hissettiğim. Cidden analar neler doğuruyor diye baktım tüm dizi boyunca. Çünkü dediğim gibi sadece yakışıklı bir görüntü değil çocuğunki, üstünde değişik bir hava var, rolüne de çok iyi giriyor, bakışı duruşu her şeyiyle insanın tüyleri diken diken oluyor. Yani annesi ve babasının ikisi de eski modelmiş, hadi malzemenin kalitesi oradan geliyor diyebiliriz ama oyunculuğunun etkileyici tamamen kendi yeteneği olmalı.

İki genç başrolümüzün yanında bir de en yakın arkadaş rolündeki Cha Kang Yoon'un karakterinin güzelliği izlemelere doyulmayacak kadar iyi yazılmıştı. Hemen her dizide neden gerçek hayatta böylesine güzel yürekli insanlar yok diyoruz da gene de gerçek olmuyorlar ya. Üzücü. Bu oyuncuyu da ilk defa izledim ki zaten daha geçen sene başlamış bu işe.

Gençlerin yanında dizilerimizin artık kadrolu annesi ama aslında kalplerimizde yıllar geçse de hep Healer'ın hacker ahjumması olacak olan Kim Mi Kyung vardı. Tabiki anne gibi bir rolde. General isimli bir şaman olarak yine hem döktürüyordu hem kendisiydi hem de çok farklıydı. Ama işte bu şahane oyunculara ısrarla aynı rolleri verdikleri için onlara da yapacak çok bir serbestlik kalmıyor, ister istemez artık hep aynı karaktere bürünüyor gibi oluyorlar. Oysa bu ahjummanın yapabileceği çok müthiş şeyler var, fırsat verilse.


Dizi benim için sonunda batırmış olsa da kalbimde çok çok ayrı bir yere sahip olmayı başaran bir hikaye oldu. Dediğim gibi romantik bir aşk hikayesinden çok şamanlık konusunda anlattıkları ve gösterdikleri açısından oldukça keyifli ve tatmin edici bir serüvendi. Şamanlığın içine yedirilen tek tek insan hikayeleri ve birbirine destek olan dostlukların hikayesi asıl güçlü yönüydü.

17 Kasım 2025 Pazartesi

Love Untangled {고백의 역사 } (2025)


 1998 senesinde Busan şehrindeyiz. Park Se Ri kızımız lise ikinci sınıfta. En az kendisi kadar çılgın arkadaşları ile lisenin ve genç olmanın dolambaçlı yollarında hoplaya zıplaya ilerliyor. Aralarına yeni katılan, Seul'den taşınan Han Yun Seok da bu delilerin arasında ne yapacağını bilemez halde dolanıyor alçıdaki bacağı ve koltuk değnekleriyle. Bu neşeli arkadaş grubu, Park Se Ri okulun en yakışıklı ve popüler çocuğuna aşkını itiraf etmeye karar verdiği için var güçleriyle çalışıyor. Ama en önce Se Ri'nin söz dinlemez kıvırcık saçlarına kuaförde mucizevi fönle düzleştirmesi gerekiyor. Kuaför için parayı denkleştirmeye çalışırken de yeni öğrenci Han Yun Seok'a yardım ediyor. Se Ri itirafını yaparken herkes ayrı bir şey öğreniyor kendisiyle ve duygularla ilgili.




Love Untangled, orijinal adıyla 고백의 역사 (itirafın tarihi gibi bir şey oluyor), Netflix'te 29 Ağustos'ta yayınlanan bir film. Oldukça uzun bir süreye sahip, neredeyse 120 dakika. Süresini görünce önce bir korkutuyor ama izlemeye başlayınca akıp gidiyor, ne zaman iki saat geçmiş insan anlamıyor. En azından benim için öyle oldu. Son on-on beş dakikasına kadar hikaye beni aldı sürükledi, eğlenceliydi, keyifliydi ama en önemlisi çok içten, çok tatlı bir hikayeydi. Şimdiye kadarki deneyimlerimden gördüğüm, Güney Kore filmleri dizilerinden oldukça farklı bir havaya sahip oluyor. Ama bu filmi izlerken tam olarak o dizilerdeki tadı aldım. Zaten öyle bir düşünce de gelmedi değil içime, sanki bir 16 bölümlük dizi olacakmış da imkanlar el vermemiş, haydi bari bir film haline getirelim de en azından çekelim izlenebilsin demişler gibi. Bu uzun süresini de ona bağlamak mantıklı geldi mesela.


Aslında hikayesi alabildiğine tanıdık, bildik, daha önce binlerce kez gördüğümüz, izlediğimiz bir hikaye. Deli dolu arkadaş grubu, çılgın kızımızın mükemmel çocuğa aşık olması ama sessiz sakin çocuğun da bu kızımıza aşık olması, aile dramları, üniversite sınavı kaygısı...Ama film bu hikayeyi kendi tatlarıyla harmanlamayı, kendi yöntemiyle pişirip, sonunda aynı malzemelerden kendine has bir yemek yapmayı başarıyor.

Başroldeki Park Se Ri'yi canlandıran Shin Eun Soo'yu 2023'te Twinkling Watermelon'da izlemiştim ilk defa. Burada tanıyamadım (hayır kıvırcık saçlarından dolayı değil :p) çünkü o dizideki karakteri ve haliyle bu filmdeki karakteri çok aşırı farklıydı. Dizide çok etkilenmiştim o halinden, burada da bu sefer bu capcanlı, duygularla dolup taşan halini çok beğendim. Diğer bir başrol Gong Myung'u ilk defa gördüm ama kendisi sektörün eskilerindenmiş. 5URPRISE grubunun bir üyesiymiş. Ama asıl dikkatimi çeken arkadaş grubunun tuhafını canlandıran Yoon Sang Hyeon oldu. Film bittikten sonra ilk onu araştırdım ekranımda ve takip etmeye başladım. Çünkü daha ilk dakikalardan aaa bu Doctor Slump'taki lambada değil miii derken buldum kendimi. Dizide de delinin tekini canlandırmıştı, filmde de inanılmaz manyaktı. Bundan sonra yapacağı işleri gerçekten merak etmeye başladım bu yüzden. Ki bu film, ilk filmi, o dizi de ikinci dizisiymiş. Tüm arkadaş grubunun Busan aksanı çoğu noktada rahatsız edici olabiliyordu gerçi şu an bu çocuğu gözümün önüne getirince hatırladım.


Film ve bu hikaye beni pek sarıp sarmaladı, çok keyif verdi izlerken ve başından sonuna gülümsetirken hatıralara daldırttı. Yine de tüm o samimiyeti içinde parlayacak bir şeyleri eksik kalıyor gibiydi. Sanki bir şeyler daha olsa, adını koyamadığım parmak basamadığım bir şeyler daha olsa film coşup gidecekmiş gibiydi ama olmadı. İlk bakışta gösterilmeye çalışıldığı gibi romantik bir hikaye de değildi mesela. Tamamen bir gençlik, arkadaşlık hikayesiydi. Her şeyin çok masum olduğu, herkesin daha insan olduğu ve dünyanın daha az karmaşık olduğu bir zaman dair bir hikaye bu. Sanırım benim gibi içeride bir yerlerde dokunacak şeyleri olmayanlar için pek izlenesi veya etkileyici bir hikaye olarak gelmeyecektir.

16 Kasım 2025 Pazar

Ms. Incognito {착한 여자 부세미} (2025)


 Kim Yeong Ran, 20lerinin sonunda, çok zor bir hayat geçirmiş, aşırı yoksulluk içinde günlük işlerde çalışarak karnını doyurmaya çalışırken son bir umutla büyük bir şirketin koruma ilanına başvurup, mülakata gidiyor. Hayattaki son şansını kullanan Yeong Ran, şirketin başkanı tarafından kişisel koruması olarak işe alınıyor sonra. Koskocaman bir ramen üreten Gasung Grup'un başkanı olan pek ihtiyar amcamızın ise amacı farklı, Yeong Ran kızımıza bir anlaşma öneriyor. Diyor ki benim birkaç aylık ömrüm kaldı, şimdi gizliden evlenelim, ben öldükten sonra bir 3 ay içinde hissedarlar toplantısı olacak. Orada şirketimin üvey çocuklarımın eline geçmemesi için oy kullanacaksın. Ama bu üvey çocuklar olan abla kardeş o kadar tehlikeli ki o 3 aylık zaman diliminde hayatta kalmayı başarman lazım. Üvey çocuklardan abla olan kadın oyunculuk bölümünde proseför - mecaz değil, ciddi ciddi profesör üniversitede. Kardeş olan adam ise her dizimizin olmazsa olmazı zengin, işe yaramaz, züppe erkek kardeş. Kim Yeong Ran kızımıza bu işte yardım edecek olan ise ihtiyar başkanımızın pek sadık ve akıllı avukatı Lee Don. Başkan amcamız ölünce avukatımız Kim Yeong Ran kızımızı kendi memleketi olan köye anaokulu öğretmeni Bu Se Mi olarak gönderiyor. Ama köyümüz öyle sessiz sakin saklanılabilecek bir yer değil, Yeong Ran kızımız köyümüzün birbirinden çılgın ve meraklı ama bir o kadar da sevimli sakinlerini kandırabilmek ve bir yandan da peşindeki kötüleri atlatabilmek ve bu arada önündeki 3 ayı ölmeden geçirebilmek için uğraşıyor.

Ms. Incognito {착한 여자 부세미}, 29 Eylül - 4 Kasım arasında yaklaşık 70'er dakikalık 12 bölüm halinde Güney Kore'nin ENA ve Genie TV kanallarında yayınlandı. Orijinal adının çevirisi iyi kız/kadın Bu Se Mi aslında ama tabi sanırım uluslararası başlık için daha karizmatik bir şey bulmak istemiş olabilirler.     Başladığını gördüğümde konusuna ve posterine şöyle bir göz gezdirip, hımm bir bakarım demiştim. Ama bu göz gezdirmeyi o kadar kafam başka yerlerde ve gözlerimin ucuyla yapmışım ki diziyi izlemeye başlayınca hiç beklediğim şey çıkmayınca ben başka bir şey mi okumuşum dedim. Cidden bir konuyu bu kadar ancak yanlış anlayabilirmişim. Ben zannediyordum ki başrolümüz kız, eski kocasından kaçıyor. Kocası işte şiddet falan gösteriyor, kızı öldürmeye çalışıyor, bu da başka bir kimlik altında kaçıyor. Hatta posterdeki gözlüklü adamı ki yukarıda bahsettiğim avukat oluyor kendisi, o korkutucu koca zannetmiştim. Ben üzücü bir gerilim izleyeceğim diye kafama kodlamış, ekrana bakarken önümde aşırı sevimli ama çok da ürkütücü, samimi ve üzücü ama maceralı da bir hikaye buldum. Tüm bunları bir arada nasıl bünyesinde barındırabilir bir hikaye dersek...Alabildiğine karmaşık.

Tamam ben konuyu her şeyi yanlış anlamışım da hikayenin gerçek halini de okusam yine de izlemeye başladığımda karşımda bulduklarım bundan farklı olacakmış. Dediğim gibi karmaşık, tanıtım yazısını okuduktan sonra ve dahi ilk iki üç bölüm boyunca da insan çok farklı şeyler bekliyor. Mesela en başta Kim Yeong Ran'ın etrafındaki hava da içine düştüğü ortam da çok karanlık ve boğucu. Başkanın evi ve evdeki karakterler adeta bir kara komedi filminden fırlamış gibi. İster istemez hikayemizin tonunu bu şekilde düşünmeye başlıyorsunuz. Ardından koruma kızımız, anaokulu öğretmeni kimliğine bürünüp sevimli bir köye gidiyor. Bu sefer hikayemizin tonu tamamen değişiyor, minik kasabalarda geçen Güney Kore dizilerimizden birine dönüşüyor. Bu arada başkanın üvey kızı olan profesörün tarafındaki sahneler bambaşka bir havada, kadın neredeyse dümdüz bir ifadeyle adam doğruyor. Tüm bu geçişler arasında hikayenin ne olduğuyla ilgili kafamız karman çorman oluyor.


 Dahası izlemeye başlarken normal ölçüde bir 16 ya da 20 bölümlük hikaye olacağını düşündüğümden, birkaç bölüm sonra her şeyin cumburlop geliştiğini görünce neler oluyor burada diye bakınmaya başladım. Zaten güleyim mi ağlayayım mı korkayım mı sevineyim mi diye izlerken bir de ne göreyim 12 bölüm. 12 bölümde hemen işi bitirecekleri için hiç de tanıtım yazısının insanda oluşturduğu izlenimin hakkını vermeye niyetleri yoktu. Mesela Kim Yeong Ran'ı o köye götürüyorsanız ve o kadar zahmete girip, yeni bir kimlik inşa ediyorsanız ve hatta kanlı canlı bir minik sevimli kasaba oluşturuyorsanız hakkını vermeniz gerekiyor. Tek tek özenli karakterler yaratıyorlar, köyde çok güzel bir dinamik oluşturuyorlar ve hikayenin ana teması kızımızın o köyde saklanması olarak gösteriyorlar ama köyde toplasak iki bölüm ancak geçiriyor. Avukatımız Lee Don güya çok zeki olduğundan kızımızı kendi köyünde saklıyor ama Yeong Ran'ın orada olduğunu iki bölüm içinde bir Alaska'dakiler öğrenmemiş oluyor. Yine de aralardaki minik sürprizler ve sondaki ters köşeler - tahmin edilebilir olsalar da - güzel dokunuşlardı ve her şeyin bu şekilde koştura koştura, üzerinden atlaya atlaya, yapılan onca masrafa rağmen pastanın kremasından bir parmak alınarak geçirilmiş olmasını dayanabilir kılıyordu.


Başroldeki koruma kızımızı oynayan Jeon Yeo Bin'i 2023'te A Time Called You'da izlemiştim ilk defa (şurada yazmıştım). Orada o kadar sinirimi bozmuştu ki (üzücü olduğundan) hikaye, kızı da bir daha görürsem her şeyi yeniden hatırlarım diye düşünüyordum. Oysa burada tamamen farklı bir havaya büründüğünden aynı insan bile olmadığı düşünmeye başlayacaktım. O dizide de "Başrolde hem 2023'teki kızı hem de 1998'deki kızı oynayan Jeon Yeo Bin'i ilk defa izliyordum mesela ve ilk üç dört bölümde bu iki karakteri iki ayrı kişi oynuyor zannettim. Tamamen farklı iki insana dönüşüyordu karakterler değiştiğinde bence." diye yazmışım mesela. Peşinden de "Ama hiçbir duygusu bana geçmiyordu o ayrı. Bir şeyler hissetmemi sağlamıyordu." demişim ama burada her bir duyguda, o ufak nüanslarını gördükçe, hissettiklerini hissettikçe anladım ki A Time Called You'da olaylara üzülmekten kızın karakterine sinir olmanın ötesine geçip oyuncuya da sinir olmuşum.


Başrollerdeki bir diğer oyuncu, çilek çiftliğinin sahibi ve kızımızın romantik bir şeyler yaşadığı genç babayı canlandıran Jin Young'u ise ilk defa 2024'teki Who Is She'de izlemiş ve bu çocuk niye başrol ve bunu kim yakışıklı buluyor diye söylenmiştim. Sonra da 2016'daki Love in The Moonlight'ta da izlediğim fark ettim ama o kadar dikkatimi çekmemiş. Kendisine garezim yok da Who Is She'de yan roldeki Yoo Jung Hoo'yu aşırı beğenince istemsizce olmuştu tüm bunlar. Neyse, buradaki hali vakti her şeyi tam kararında geldi bana. Erken yaşta çocuk sahibi olmuş, karısı başkasına aşık olup çocuğunu ve bunu terk etmiş, minik köyünde kendisine ve oğluna sevimli bir hayat kurmuş, dürüst, namuslu, insan gibi bir insan olarak en sevdiğim karakterlerden birine hayat verdi.


Ama asıl alkışı hak eden, tüm dizi boyunca hem ölümüne tüylerimi ürperten hem de oyunculuğu karşısında önünde yerlere kapaklanacağım başka biri ile tanıştım bu dizi sayesinde. Başkanın üvey kızı olan profesörü canlandıran Jang Yoon Ju. Şimdiye kadar sadece iki üç dizide ve 6 filmde oynamış görünen bu kadın esasında işe bir model olarak başlamış. Uzun süre top model olarak çalışmanın yanında tv programları sunmuş, radyoculuk yapmış. Dizide izledikten sonra bunları okuyunca inanamadım. 12 bölüm boyunca gözlerimin önünde ortaya koyduğu oyunculuk, olsa olsa 40 yıllık bir tecrübenin sonucu olabilirdi. Hakikaten bunca dizi, film ve o hikayelerdeki kötü karakterlerin arasında beni hem bu kadar rahatsız eden ve korkutan ama o kadar da keyif veren bir kötü çok az olmuştur. Dizinin 12 bölüm sürmesine sinir olmamın bir başka sebebi de oydu, bu karakterin neler yapabileceğini, nereye gidebileceğini biraz daha uzun izlemek isterdim.


Diyebileceğim tek şey, ellerinde çok güzel bir potansiyel varken sırf 12 bölüm olsun diye her şeyde kısa kaldıkları. Bir dolu keşfedilecek hikayesi, yaşanacak güzel günleri ve yazılabilecek maceraları varken hiçbir şeye tam olarak dokunmadan toparlayıp gitmişler gibi bir dizi.

15 Kasım 2025 Cumartesi

Learning to Love [愛の、がっこう。] (2025)

 


30larındaki Manami, bir kız lisesinde edebiyat öğretmeni. Sessiz, ağırbaşlı, utangaç ve kendi halinde olduğundan öğrencileri pek sözünü dinlemiyor ve saygı duymuyor ona. Yine de Manami, öğrencileri için elinden geleni yapmaya çalışıyor. Bir gün kızlardan birinin bir "host kulübündeki" bir host gence aşık olup, annesinin kredi kartın bir dolu harcama yaptığı haberi gelince, okul Manami ile stajyer öğretmeni peşine gönderiyor. İki öğretmen gidip, kız öğrenciyi kulüpten alıp getirme göreviyle Tokyo'nun eğlence hayatının son gaz devam ettiği bir bölgesine gidiyorlar. Güç bela, kavga dövüş öğrenciyi zorla oradan çıkarırken Manami, kızın bu halinden mesul olan host ile de atışıyor hatta.

Okulda ise kızın ailesi diyor ki kızımızın bir daha oraya gitmemesini garanti altına almak için o host olan gençten yazılı taahhüt alın gelin bize. Bir daha kızımızın yanına yaklaşmaması için. Manami kariyerinde tutunabilmek için haliyle okulun ve velilerin istediği her şeyi yapmaya çalışıyor. Kulübe gidip, bu takma adı Kaoru, gerçek adı Taiga Takamori olan genç adamdan imzalı bir yazı isteyince fark ediyor ki Taiga ilkokula birkaç sene gitmiş, yazmayı bilmiyor. Manami insan gibi bir insan, hem de o yazılı kağıdı alamazsa okul onu kovacak, Taiga'ya okuma yazma öğretmeye başlıyor akşamları gizli gizli. Böylece bu ikisi bu derslerin etrafında birbirlerine ve sevmeye, yaşamaya, hayata dair pek çok şey öğrenmeye başlıyorlar.

Learning to Love [愛の、がっこう。 - ai no gakko diyor okunuyormuş, aşk okulu diye direkt çevrimi], Japonya'nın Fuji TV kanalında 10 Temmuz-18 Eylül arasında yaklaşık birer saatlik 11 bölüm halinde yayınlanan bir dizi. İlk izlediğim Japon dizisini (Cinderella Closet [シンデレラ クロゼット] (2025) - 12 bölümlük sevimli bir değişim hikayesi) anlatmıştım. Bu da ondan cesaret alarak izlediğim ikinci dizi. Ve ilkinde yaşadığım o şaşkınlıktan çok daha farklı bir şaşkınlıkla izlediğim bir dizi. Dahası ağzımda acımsı tatlı bir tatla ağladığım, ahh keşke anlamasaydım diyerek anladığım için acıyla gülümsediğim karakterlerin içinde debelendiği, mücadele ettiği, nefes almaya çalıştığı bir hikayeye sahip bir dizi.

Başladıktan sonra bir türlü bırakmak istememekle, verdiği acı hissin ağırlığıyla izlemesem aslında diye bocalamaların arasında gidip geldim 11 bölüm boyunca. Japon hikaye anlatıcılığının yine her dakikasında beni şaşırtmasıyla kendimi bir türlü alamadım tabi izlemekten. Bu kadar duygusuz ve katı görünüp de duyguları bu kadar direkt ifade edebilen karakterleri nasıl yazıyorlar diye şaşırıyorum. Tam da öyle bir durumda ya da başka bir durumda aynısını hissettiğim duyguları mesela, ifade etmeye başlıyor önümdeki karakter bir anda. Mesela ne bileyim şöyle bir durum olsun. Kahve yaptınız kahve makinesinde ama baktınız o anda yanınızdakine veriyorsunuz o kahveyi, içmek ister misin diye. Çok mutlu oluyor, bana kahve yaptı diye, ikram etti diye. Siz de düşünmeden iyilik yaptığınız düşünüyor ve mutlu oluyorsunuz ama aslında içten içe başka bir kahve istediğiniz için onu verdiğinizi fark ediyorsunuz. Böyle düşüncelerin, böyle hislerin hiçbir hikayede direkt ifade edildiğini görmemiştim ben. Genelde böyle sahneleri mesela okurken ya da izlerken, hafiften bir aklımızın ucunda belirir karakterin bu hissiyatı, şüpheleniriz, kurcalarız, oyunculuğunda veya satır aralarında ele geçiririz. Oysa bu izlediğim iki Japon dizisinde de böyle sahnelerde açıkça karakterlerin iç sesiyle bam bam diye o duygularla, o iç muhasebelerle yüz yüze geldim.


Bunun yanında bu hikayenin bana neden bu kadar dokunduğuna dair anlatacaklarım acı-tatlı aslında. Tıpkı dizinin hikayesi gibi. Manami kızımızın her şeyi ve herkesi kontrol eden babasıyla ilişkisi zaten en başta üstüme çöktü. Manami bu yüzden esasında ailesinin ve yetiştiriliş tarzının ona etkisiyle kendini içine hapsettiği kocaman duvarların içinden çıkmaya çalıştı tüm dizi boyunca. Babasının ruhsal olarak hapsettiği annesinin sessiz çığlıklarının gölgesinde her şeye göğüs germeye çalıştı ayrıca. Ama o babanın da tüm benlik ve hayat bilincinin yanlışlığıyla karşılaşmasını ve yıkılıp, yeniden kendini inşa etmesini anlattı bir yandan da hikayemiz.


Manami ile Taiga'nın toplumun tüm yargıları ve kuralları içinde sevmeye, mutlu olmaya, yaşamaya çalışmalarını anlattı sonra. 30larının ortasındaki bir kadınla 20lerinin başındaki bir adamın birbirlerini anlamalarını, birbirlerine iyi gelmelerini, birbirlerinden öğrenmelerini gösterdi bölüm bölüm. Taiga'nın aşırı özgüvenli, şen şakrak, çok sosyal, konuşmada iletişimde çok güçlü görünen kabuğunun altındaki tamamen kendinden nefret eden, hiç güvenmeyen minicik çocuğun habire yediği tokatlarla nasıl kendini geri çektiğini, kapılarını kapattığını izledikçe bunu nasıl bu kadar güzel anlatabiliyor olabilirler diye bakakaldım ekranıma.


Hikayenin kötüsüymüş gibi görünen ama aslında grinin tam anlamını gösteren müthiş bir karakter izledim mesela sonra. Manami'nin görücü usulü evlenmesi için ayarlanan Yoji Kawahara karakterinin hem tüm hareketlerine sinir olup, hem de her birini anlıyor olmak, hikayenin başından sonuna tutarlı bir şekilde gri kalmasını izlemek daha önce pek de rastlamadığım bir deneyim oldu.


Hikaye ve anlatım açısından bu kadar aşık olduğum dizinin kötü yönüyse bir türlü anlam veremediğim o çiğlik. Diğer dizide de böyleydi, bu dizide daha da göz kanatır bir haldeydi. Mesela yaşı daha ileri olan oyuncular tamamen tiyatro sahnesindeymiş gibi oynuyordu. Bir hareket yapıp, sonra bekliyorlar. Replikleri hareketleri akmıyor, oynadıklarını çok göstere göstere oynuyorlar. Diğer oyuncularda o kadar göze batmıyor ama onlarda da yine o beklemeleri, sahnenin içinde hadi ben repliğimi söyledim şimdi bekliyorum diye bakmalarını görebiliyorsunuz. Yine de anlatılan hikayenin güzelliğine hepsi bir şekilde akıp, yolunu buluveriyor insanın gözlerinde.


Bir de çok güzel şarkılar söylüyorlar soundtrackinde. Şu şarkıyı her bölüm sonunda duymaya başladığımda midemde, göğsümün ortasında oluşan girdabı anlatabilecek kelimelerim yok.

4 Kasım 2025 Salı

Eylül '25 - Yeni Çıkanlardan Beğendiklerim

1 - ATEEZ(에이티즈) 민기 - [FIX OFF] Desire Project #3 ROAR

 

2 - CORTIS (코르티스) - FaSHioN



3 - HYOLYN (효린) - 𝑺𝑯𝑶𝑻𝑻𝒀




4 - DAY6 (데이식스) - INSIDE OUT



5 - X:IN (엑신) - RRRUN




6 - LUN8 (루네이트) - Lost



7 - KickFlip (킥플립) - 처음 불러보는 노래 (My First Love Song)




8 - 하현상 (Ha Hyun Sang) - Wawa



9 - 이현 (Lee Hyun) - 이쯤에서 널 (Let You Go)

Secrets of the Saqqara Tomb (2020)

 2018 yılındaki kazı sezonunda Mısır'daki Sakkara'daki Bubasteion Nekropolisi'ndeki birkaç haftada bulunanları anlattıkları belg...