japanese tv series etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
japanese tv series etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Mart 2026 Çarşamba

Gimbap and Onigiri {キンパとおにぎり〜恋するふたりは似ていてちがう} (2026)


 Park Rin isimli kızımız Tokyo'da animasyon bölümünde yüksek lisans yapan bir Koreli. Kafasının bozuk olduğu bir akşam her yer kapandıktan sonra bir de bakıyor ki aç bilaç kalmış, ilk gördüğü restauranta dalıyor. Tam kapatıp çıkmak üzere olan çalışan Hase Taiga oğlumuz ise bu sülün gibi kızcağızın haline acıyıp azcık bir pilav kalmıştı dur sana bir onigiri sarayım hemen diyor. O akşam bu şekilde tanışan Taiga ve Rin sevgili oluveriyorlar. Onlar sevgili olarak hayatlarında yollarını bulmaya çalışırken Taiga'nın patronu, restaurantın sahibi Taguchi Shigeo amca ile, restaurantın daimisi ve Taiga ile Shieo amcanın dostu Noa kızımızla, Noa'nın eblek erkek arkadaşı ile ve Rin'in Kore'deki okulundan üst dönemi olup şimdi Tokyo'da çalışan Kang Junho oğlumuz ile de tanışıyoruz. Ve Rin mezun olmaya ve iş bulmaya çalışırken geçen süre içinde tüm bu insanların hayatlarında yollarını bulmaya çalışmalarını izliyoruz.

Gimbap and Onigiri, 12 Ocak - 16 Mart 2026 arasında yarım saatlik 10'ar bölüm olarak yayınlanan bir Japonya-Kore ortak yapımı. Aslında senaristi de yönetmeni de Japon, o yüzden ortak yapım mı pek bilemedim. Neyse. Dizinin isminden heyecan yapıp, demek iki ülkenin yemekleriyle falan ilgili sevimli bir romcom izleyeceğiz diyerek hevesle daldığım bu 10 bölümün sonunda sinir hastası olmaktan son anda, finalinin istediğim gibi olmasından ötürü, iyi kurtuldum. Bir de neyse ki her hafta sadece bir bölüm yayınlanıyordu ve o bölümler de 30 dakika civarında olduğu için dayanabiliyordum bir şekilde.

Taiga ve bir Japon dizileri klasiği annesi

Rin'in en az kendisi kadar toksik annesi

Aslında oldukça iyi bir vaatle başlıyor hikaye. Tamam ismi yanıltıyor biraz, konunun o kadar da yemeklerle alakası yok çünkü. Çıkış noktası oymuş gibi görünüyor ama hiç öyle o yemek bu yemek üstünden ilerleyen bir hikaye değil. Hikayenin temel yapısı çok mantıklı, hayatlarının belli bir dönemindeki farklı farklı insanların bulundukları safhayı noktalamaları ve bir sonraki aşamaya geçmeleri üzerine çok samimi bir hikaye. Karakterlerin kişiliklerinin ve hikayelerinin neden bu kadar iyi olduğundan ve bunları neden bu kadar beğendiğimden bahsetmeden önce diziyi tüm güzelliklerine rağmen mahveden şey konusunda nefretimi kusup, bir rahatlamak istiyorum müsaadenizle.

Sinirden o kadar elim ayağım titriyor ki neresinden başlayacağımı bilemiyorum. Öncelikle önümüzdeki en büyük sorundan başlayalım. Park Rin karakterinden. Sonra Park Rin ile Has Taiga arasında var olmayan kimyadan. Sonra Park Rin'i canlandıran Kang Hye Won'dan.

Dizinin ilk başlarında Kang Hye Won'un ifadesiz suratını görüp de yine de daha olayın başındayız, belki bölümler ilerledikçe oyunculuğa ortama falan alışır dedim. Alışmadı. İlerledikçe ifade yapabilmek, duygu belirtebilmek için yüzü bu sefer ürkütücü biçimler almaya başladı. Sanırım yüzüne inanılmaz derecede işlem uygulanmış (benim hissim, fikrim, gerçeğini bilmiyorum tabi), hiçbir mimiğini santim oynatamadığından yüzü kalıp gibi duruyor. Oynatmaya zorladığında ise tüm yüzü geriliyor, yanaklarında, ağzının kenarlarındaki kısımlarda saçma çukurlar meydana geliyor ve gözleri ile dişleri pörtlüyor. Cidden çok ürkütücü bir görünüme bürünüyor.

Evet sinematografi güzel

Tüm bu sıfır oyunculuğun üstüne bir de o kadar toksik bir karakter oynamak zorunda kalması cidden ona da bize de eziyet. Hani biraz sevimli bir karakter yazılmış olsa belki tüm o mimiksizlik bir ölçüde yumuşayabilirdi. Park Rin karakteri bugüne kadar gördüğüm en toksik kız arkadaş, sevgili karakteri. En başından itibaren ekrana, Taiga'ya bağırmakla geçti zamanım, kaç yavrum evladım koş kaç allahını seversen kaç şu kızdan diye diye bitirdim bölümleri. Bence psikoloji bölümlerinde ders niyetine inceleme örneği olarak gösterilmeli bu kız. Her durumda mağdur, her durum onunla ilgili. Her zaman karşısındakinden bir şeyler bekliyor, hep bir beklenti içinde. Bu beklentisi de hep karşısındakinin değişmesi üzerine, onun kendi isteği şekilde davranması üzerine. Çocuğa ilişkileri boyunca bir saniye huzur vermedi. Çok mutlu olmaları gereken bir durumda bile hemen üzülüyor, ağlıyor mesela. Konuşmada eğer çocuk onun istediği şeyleri söylemezse neredeyse süpermarket ortasında kendini yere atıp kriz geçiren bir bebek gibi kriz geçiriyor. Taiga onun istediği gibi mesaj atmazsa olay çıkarıyor. İnsan içinde salak saçma hareketler yapıyor sanki hevesle geldiği ülkenin kültüründen bihabermiş gibi, Taiga yavrum da yazık bir an utanır gibi olunca gene kriz geçiriyor kızımız. 

Bir de dizi şey demeye çalışıyor hani bu Park Rin sayesinde Taiga kendini buldu, gelişti. Alakası yok. Bu kız, çocuğu anca mal etti habire bir göz süzüp, bir kriz geçirerek. Dahası diğer karakterlerin de işte hayatını değiştirdi, aaa Rin çok iyi bir insan falan. Noa'ya ne faydası oldu bu kızın, iki dakika ancak muhabbet ettiler tüm dizi boyunca. Kendisine aşık olan Park Junho'nun salak salak hareketler yapmasına yol açtı sadece, üstüne bir de çocuğu hiç anlamadı, hiç iyi davranmadı, hep kendinden bahsetti, hep kendisiyle ilgilenmesini sağladı, sonra da üzdüğünü bile anlamadı. Junho'ya tek faydası onu Noa ve diğerleriyle tanıştırmış olmasıydı.

Yani saya saya, anlata anlata bitiremem. Tüm dizi Park Rin kızımızın toksik kişiliğinin sahnelerini bir bir sıralamasıyla geçiyor. Ekranda olduğu her an bir başka zehir saçıyor ortaya. Hayır beni neden bu kadar rahatsız etti sonuçta kurgu bir şey izliyorum diyorsanız, cevabım şu: Bu kızlardan gerçek hayatta da var, gördüm, tanıdım ve işin kötüsü tam da dizide olduğu gibi bunlara böyle köpek gibi bağlanan ve hayatlarını kendi istekleriyle eziyete çeviren erkekler var. Yani bu tür insanları bence hastanelere kapatmak gerekiyor. İnsan içinde oldukları süre boyunca diğer herkesin sağlığını bozuyorlar. Neyse küfretmeye başlamadan önce bu bahsi burada bitiriyorum.

Bir diğer olmayan şey de iki başrol arasındaki kimya noksanlığı dediğim gibi. Ama bunun sebebi biraz belli, yukarıda da kustuğum gibi Park Rin karakterini oynayan Kang Hye Won'un duvar gibi oluşu. Erkek başrolümüze hayat veren Akaso Eiji'yi haliyle ilk defa izledim bu diziyle. Kimdir necidir nasıldır hiçbir fikrim olmadan. O da çoğunlukla sabitti ama kendi başına ya da başkalarıyla sahnelerinde bir minik de olsa duygularını hissedebiliyordum, karakterine bir kişilik verebiliyordu. Ama ne zaman iki karakter yan yana olsa ortam çok tuhaflaşıyordu. Havada anlamsız bir tuhaflıkla öylece kalakalıyorlar gibiydi. Hikayenin odağı olan ilişkiyle, karakterlerle ilgili sahneleri atladım bu yüzden çoğunlukla. Onlar ekrana birlikte geldiği anlarda hep ileri sardım. Dayanılacak gibi değildi. Hem bu tuhaflık yüzünden hem de anlattığım toksiklik seviyesinin boğazımı sıkması yüzünden.

Oysa dedim ya aslında çok da iyi düşünülmüş bir hikaye. İki farklı kültürden insanın tesadüfen bir araya gelip, farklılıkları sayesinde birbirlerine aşık olması, kültürlerinden birbirlerine aktardıkları sayesinde birbirlerinin hayatlarında çözümlemelere ve ilerlemelere sebep olması ve dahası onların ilişkisi sayesinde yakın çevrelerinin de hayatlarının iyileşmesi, gelişmesi üzerine pek sevimli bir hikaye. Ama işte uygulamada çok büyük sorunlar var. Oyuncular ve toksik karakterin yanında bir de farklı kültür olayının da tutmaması durumu var. Japon ve Kore kültürlerinin birbirinden o derece bir farklılığı yok. En azından dizide abartmaya çalıştıkları kadar yok. İki ülke insanı birbirini ilk defa görüyor gibi davranıyorlar mesela, haliyle alakası yok. Park Rin kızımızın toksik kişiliğinin özelliklerini kültür olarak göstermeye çalışıyorlar sonra, bak bizde ilişkiler böyle falan gibi salak saçma bir şekilde.

Noa'nın kımıl zararlısı sevgilisini buldum Noa'nın fotosunu bulamadım ya!

Neyse ki yan karakterler ve onların hikayeleri daha sevimliydi de biraz olsun izlenecek bir şeyler vardı. Mesela ekranda ilk belirdiği andan itibaren Noa kızımızın kendisi de hikayesi de her şeyden daha ilginç ve sürükleyiciydi. Bazı bölümleri sırf onun hikayesinde ne anlatılacak diye izledim. Gerçi onun da işsiz güçsüz parazit sevgilisi ile olan ilişkisini algılamakta ve mantığını kavramakta baya zorlandım ama olsun. Yani çocuk senden, tüm gün kırk tane ayrı part time işte çalışıp kazandığın parayı her gün atari salonunda harcamak için istiyor ve sen de teklemeden veriyorsun. Her gün. Çocuk yakışıklı bile değil. Kafası zerre çalışmıyor ve herkesin kandırabildiği bir saf salak. Yani neden? Off allahım böyle de yazınca sanki diziyi kendime eziyet etmek için izlemişim gibi geliyor ama öyle değil ya. Değildir yani herhalde.

Neyse en azından Taiga oğlumuzun hayat yolculuğu ve kişilik gelişimi, kahramanın yolculuğu temasını gayet başarılı bir şekilde doldurabildiği için memnunum. Geçmişinin sancısını anlatmaları, o hayaletlerle adım adım barışması, kendini tanıması, kim olduğunu bulması, hayatını yoluna koyması ve aman artık spoiler olacaksa olsun söylüyorum, o toksik kızdan kurtulması mükemmeldi. Yani budalara konfüçyüslere jackie chanlere şükürler olsun yarabbim kurtarabildi ya kendini o kızdan!

30 Kasım 2025 Pazar

Romantics Anonymous {匿名の恋人たち} (2025)


 Lee Hana, Koreli bir çikolatacı. Tokyo'daki Le Sauveur isimli çikolata dükkanına "isimsiz çikolatacı" olarak çikolata yapıyor. Sabahları gizlice, kimsecikler onu görmeden çikolataları teslim edip, evine geri dönüyor. Hana'nın değişik bir rahatsızlığı var çünkü, insanların ona bakmasından korkuyor. Yani scopophobia'sı var. "toplum içinde veya başkaları tarafından bakılmaktan aşırı korku duyma ile karakterize bir anksiyete bozukluğudur" diye yazıyor wikide. Bu yüzden onu tanıyan, yan yana durup da konuşabildiği nadir insanlardan biri olan Le Sauveur'un sahibi şef Kenji ile görüşebiliyor sadece. Bir de karşıdaki barın sahibi Hiro'ya platonik bir şekilde aşık olduğu için onun verdiği teke tek kendo kursuna gidebiliyor ama orada maske giymek zorunlu olduğundan sorun yok.


Sosuke Fujiwara ise Fugo Şekerleme şirketinin başkanının oğlu. Şirket, Le Saveour'u satın alınca oranın yöneticisi olarak atanıyor Sosuke ama onun da bir rahatsızlığı var. Germophobia olarak görünüyor ama aslında biraz daha karmaşık. Kimseye dokunamıyor Sosuke, kimsenin ona dokunmasına da dayanamıyor. Giyisilerine bile olsa üstüne bir şeylerin sıçramasına, herhangi bir şekilde leke, kir vb. şeylere dayanamıyor. Terlediği anda hemen üstünü değiştiriyor sonra. Böyle aşırı uç noktada bir rahatsızlığı var. Öyle olunca çok büyük bir şirketin yönetim kademesinde, birçok insanın ve halkın gözü önünde olmayı gerektiren bir hayatta Sosuke'nin işi oldukça zor oluyor.


Bu iki, hayatta zorlanan insanın yolu Le Saveour'da kesişiyor. Ve onca insan arasından fark ediyorlar ki Hana sadece Sosuke'nin gözlerine bakabiliyor ve Sosuke de yalnızca Hana'ya dokunabiliyor. Öyle olunca diyorlar ki ikimiz de işlerimizde, hayatlarımızda normal bir hale gelebilmek için birbirimize yardım edelim. İyileşene kadar birlikte alıştırmalar yapalım. Bu arada ikisi de aynı psikologla, Irene ile görüşüyor birbirlerinden habersiz. Irene aynı zamanda Sosuke'nin okul arkadaşı. Hana'nın aşık olduğu bar sahibi Hiro da Irene ve Sosuke ile aynı okuldan ve Sosuke ile Hiro kanka. Üstüne bir de Hiro da Irene'e aşık. Anlayacağımız böyle bir tesadüfler yığını içinde Hana ve Sosuke, birlikte iyileşmeye çalışırken bir yandan da çikolata dükkanını kapanmaktan kurtarmaya çalışıyorlar.


Romantics Anonymous {匿名の恋人たち}, böyle 3 paragrafta konusunu anlatmayı bitiremeyeceğimi sandığım 8 bölümlük bir dizi. 16 Ekim'de Netflix'te yayınlandı. Her bir bölümü 45-50 dakika arasında görünüyor ama bölümlerin son 5-6 dakikası neredeyse tamamen jeneriğin akması. Yani hap gibi, her şeyin çabucak olup bittiği, hikayenin anlatılıp, mutlu sonumuza eriştirildiğimiz keyifli, sevimli bir dizicik. Posterini ve konusunu ekranımda gördüğümde aaa izleyeyim dedikten sonra her seferinde yok yok bu beni üzer şimdi diyerek geri kapattığım bir diziydi aynı zamanda. Tamamen yanlış bir his yüzünden bir ay ertelemiş oldum neredeyse izlemeyi. Oysa hiç bekletmemin lüzumu yokmuş. Bir oturuşta izleyip, mutlu olup, kapatabilirmişim. Geçen hafta Cey izledim çok beğendim siz de izleyin deyince açtım, başlata bastım izlemeye başladım o dakikada. Hiç de öyle sebepsiz yere düşündüğüm gibi ağır bir dramla beni üzecek bir dizi değilmiş.


Haa hikayesi aslında aşırı ağır şeyler barındırıyor, orası ayrı. Sosuke'nin ve Hana'nın bu rahatsızlıklarına yol açan travmaları başlı başına çok ağır konular ve flashbacklerde bunları anlatmaya çalıştıkları sahneler cidden başka bir dizinin ortamı içinde insanın içini ezebilir. Ama burada, tüm olan bitenin içinde birkaç dakikalığına üzülüp, geri konuya dönüyorsunuz çünkü dizi öyle ilerliyor. Çok sevimli, oldukça keyifli bir dizi dedim ama aslında süresinin bu kadar kısa olmasından mı kaynaklı acaba diye düşündürtecek derecede de eksiklikler barındırıyor. Birçok yan hikayeye girilmiyor, yan karakterlerin hemen hepsi sadece orada olmak için oradalar çünkü hiçbirine ilgi duyabileceğimiz ya da yakınlık hissedebileceğimiz kadar bir şey anlatmıyor hikaye. Öyle olunca iki başrol dışında hiç kimseyle doğru düzgün bağ kuramıyoruz. Bağ kuramadığımız hikayeler de haliyle bize geçmiyor, yeri geldiğinde ana hikayeye hizmet edecekleri noktalarda çok havada kalmış oluyorlar ya da aşırı klişe durumlar izliyoruz. Hani wattpad hikayeleri gibi bir olaylar zinciri ile karşılaşıyoruz diyeyim, öyle anlayın.

Oysa dizinin asıl hikaye kurulumu ve kurgusu çok çok güzel düşünülmüş. Her bir bölümde Le Sauveur'da gökkuşağı paleti isimli kutu çikolatadaki çikolataların her birinin tarifiyle karakterlerimizin bir şeyleri öğrenmelerini, bir yönlerini geliştirmelerini izliyoruz. Her bir çikolatanın hikayesiyle ana hikayemizin bir parçası tamamlanmış oluyor. Çok güzel bir kurgu bu. Yapılmamış değil ama buradaki hali çok güzel. Ayrıca o çikolataların yapım aşamaları, anlatımlarının da Bon Appetit Your Majesty'deki yemek sahnelerinden geri kalır yanı yoktu. Her bir bölümü izlerken evin içinde dört dönüp, ulan bir evde hiç mi çikolata kalmaz diye dövünüp durmama sebep veriyorlardı. Bir de her bir çikolatanın hikayesinde tanıştığımız insanlar ve mekanların hikayeleri klişe ama çok sevimli hikayelerdi. İnsan ister istemez Japonya'ya aşık olurken buluyor kendini.


Yan hikayeler ve karakterler için dediklerime mesela psikolog Irene ile barmen Hiro'nunkileri örnek verebiliriz. İkisinin ilişkisi, belki azıcık özenli yazılsa bir şeyler ifade edebilecekken dizideki haliyle saçma bir zorlamadan öteye gidemedi. O ilişkinin, o ikisinin orada olması gerektiğini biliyorsunuz ama o kadar gereksiz duruyorlar ki hikaye ilerlerken anlamsız birer duraklama dakikaları olmaktan öteye gidemiyorlar. Ve onların da çocukluk travmaları olması zorunluluğu gerçekten izleyicinin limitlerini zorlamaktan başka bir şey değil. Irene'nin bağlanma sorunu gibi bir şeyi olduğunu göstermeye çalışıyorlar ama bunun için ne yeteri kadar sahne var, ne de sorun gösteriliyor. Hele ki Hiro'nun benim de böyle davranmamın sebebi şöyle şöyle bir çocukluk yaşamamdı diye oturup bir de anlatması...Yahu arkadaşım sende bir tane falso yok. Senin sorunlu veya saçma hiçbir yanın yok dizide. Aşırı yakışıklı, aşırı karizmatik, çok düşünceli, kadınlara ve herkese karşı çok centilmen, çok düzgün, nasıl oturması konuşması durması bakması gerektiğini bilen muhteşem bir adamsın işte. Karaktere veya oyuncuya ilk görüşte aşık olduğum için demiyorum böyle yanlış anlaşılmasın, hakikaten dizi bize adamın bir falsosunu göstermiyor. Ki bu durumda anlattığı travmayı onunla nasıl bağdaştıralım?

Oyuncular açısından ise hiçbir sorun yoktu tabi. Hana'yı oynayan Han Hyo Joo Kore'nin oldukça okkalı oyuncularından olmasına rağmen ben bir tek dizide izlemiştim şimdiye kadar ama normalde havasını, duruşunu çok beğenirdim. 2023'teki Moving'de (şurada anlatmıştım, benim için çok ama çok ayrı bir yeri olan bir diziydi o) çok ilginç bir rolde izlemiştim. Burada o halinden aşırı farklıydı, sadece görünüşü değil, tüm beden dili, dışarıya yaydığı enerjisi bile değişmişti. Moving'in 2.sezonu da geliyor ama taa 2027'ye.


Diğer başrolümüz Sosuke'yi canlandıran Shun Oguri'yi ise tabiki ilk defa görüyordum. Zaten bu 3.Japon dizim. Gerçi kendisi 90ların ortasından beri bu işin içindeymiş ama. Ya bu noktada şeyi de demek istiyorum. Hakikaten Kore yüzünden maruz kaldığım onca çocuk yaştaki idol ve oyuncudan sonra böyle 30larında 40larındaki insanların olduğu normal hikayeleri izlemek çok iyi geldi be. Vallahi. Bir kore yapımında 30u aştıkları anda karakterlerin çocuklarının, evliliklerinin falan olduğu hikayeler izlemek zorunda kalıyorsunuz. Böyle buradaki gibi o yaşlardaki normal insanların (gerçi dizideki her karakterin bir travması ve psikolojik hastalığı varken neye normal diyor olabilirim diye düşünüyor olabilirsiniz ama anlatmaya çalıştığımı anlayabilir misiniz lütfen) hayatlarını, hikayelerini görmek böyle çok iyi hissettirdi ya. Neyse Shun Oguri beyefendiden bahsediyordum. Dizinin en başında nasıl yani, neden böyle bir adamı başrol yapmışlar diye bakakalmıştım ekrana. Çünkü kore dizilerinin kafama kazıdığı görüntüye hiç uymuyordu. Bir romcomun başrolüne 42 yaşında, - bence - hiç de yakışıklı görünmeyen böyle bir adamı koyamazlardı. Üstüne üstlük ilk başta oldukça da sarsaktı, duruşu, verdiği his, davranışları hep bir olmamış gibi duruyordu. Onun üstünde durmamış gibiydi. Ama bölümler ilerledi, hikaye beni sarmaladı ve Shun Oguri'nin aslında Sosuke olarak çok başarılı bir oyunculuk sergilediğini anlamaya başladım. Tam olarak Sosuke'nin hayattaki sarsaklığını, hiçbir yere uyamamış halini, o eğreti duruşunu, o diken üstündeki halini yansıtıyordu bir oyuncu olarak. Dizinin sonunda bu rol için tam da olması gereken görüntü buymuş dedim onun yüzünden.


Her şeyin sonunda demem o ki hikayeyi sanki en başta bir senarist bulmuş, düşünmüş yani genel hatlarıyla böyle böyle bir şey anlatacağım diye. Sonra yazmaya da başlamış, detaylara girmeden. Netflix'e götürünce onlar da demiş ki yoohh bu kadar uzun detaylı iyi şeyleri bize gelmez, sen ver bunu biz hallederiz demiş. Çekmiş almışlar senaryoyu onun elinden, bir üniversite öğrencisine vermişler staj yapan orada. Asıl senaristin yazdıklarına dokunmamış o stajyer de, sadece birçok paragrafı, sayfayı kesmiş koparmış. Çünkü Netflix için bu kadarcık olması gerekiyormuş. Arada da mecbur birkaç cringelik, bol bol klişe serpiştirmiş. Bence böyle olmuş. Tek açıklaması bu çünkü. Olsun. Sonuçta izleyip geçebileceğim, ama izlerken de çok keyifli ve tatlı gelen, yumuş yumuş bir hikaye izlemiş oldum.

15 Kasım 2025 Cumartesi

Learning to Love [愛の、がっこう。] (2025)

 


30larındaki Manami, bir kız lisesinde edebiyat öğretmeni. Sessiz, ağırbaşlı, utangaç ve kendi halinde olduğundan öğrencileri pek sözünü dinlemiyor ve saygı duymuyor ona. Yine de Manami, öğrencileri için elinden geleni yapmaya çalışıyor. Bir gün kızlardan birinin bir "host kulübündeki" bir host gence aşık olup, annesinin kredi kartın bir dolu harcama yaptığı haberi gelince, okul Manami ile stajyer öğretmeni peşine gönderiyor. İki öğretmen gidip, kız öğrenciyi kulüpten alıp getirme göreviyle Tokyo'nun eğlence hayatının son gaz devam ettiği bir bölgesine gidiyorlar. Güç bela, kavga dövüş öğrenciyi zorla oradan çıkarırken Manami, kızın bu halinden mesul olan host ile de atışıyor hatta.

Okulda ise kızın ailesi diyor ki kızımızın bir daha oraya gitmemesini garanti altına almak için o host olan gençten yazılı taahhüt alın gelin bize. Bir daha kızımızın yanına yaklaşmaması için. Manami kariyerinde tutunabilmek için haliyle okulun ve velilerin istediği her şeyi yapmaya çalışıyor. Kulübe gidip, bu takma adı Kaoru, gerçek adı Taiga Takamori olan genç adamdan imzalı bir yazı isteyince fark ediyor ki Taiga ilkokula birkaç sene gitmiş, yazmayı bilmiyor. Manami insan gibi bir insan, hem de o yazılı kağıdı alamazsa okul onu kovacak, Taiga'ya okuma yazma öğretmeye başlıyor akşamları gizli gizli. Böylece bu ikisi bu derslerin etrafında birbirlerine ve sevmeye, yaşamaya, hayata dair pek çok şey öğrenmeye başlıyorlar.

Learning to Love [愛の、がっこう。 - ai no gakko diyor okunuyormuş, aşk okulu diye direkt çevrimi], Japonya'nın Fuji TV kanalında 10 Temmuz-18 Eylül arasında yaklaşık birer saatlik 11 bölüm halinde yayınlanan bir dizi. İlk izlediğim Japon dizisini (Cinderella Closet [シンデレラ クロゼット] (2025) - 12 bölümlük sevimli bir değişim hikayesi) anlatmıştım. Bu da ondan cesaret alarak izlediğim ikinci dizi. Ve ilkinde yaşadığım o şaşkınlıktan çok daha farklı bir şaşkınlıkla izlediğim bir dizi. Dahası ağzımda acımsı tatlı bir tatla ağladığım, ahh keşke anlamasaydım diyerek anladığım için acıyla gülümsediğim karakterlerin içinde debelendiği, mücadele ettiği, nefes almaya çalıştığı bir hikayeye sahip bir dizi.

Başladıktan sonra bir türlü bırakmak istememekle, verdiği acı hissin ağırlığıyla izlemesem aslında diye bocalamaların arasında gidip geldim 11 bölüm boyunca. Japon hikaye anlatıcılığının yine her dakikasında beni şaşırtmasıyla kendimi bir türlü alamadım tabi izlemekten. Bu kadar duygusuz ve katı görünüp de duyguları bu kadar direkt ifade edebilen karakterleri nasıl yazıyorlar diye şaşırıyorum. Tam da öyle bir durumda ya da başka bir durumda aynısını hissettiğim duyguları mesela, ifade etmeye başlıyor önümdeki karakter bir anda. Mesela ne bileyim şöyle bir durum olsun. Kahve yaptınız kahve makinesinde ama baktınız o anda yanınızdakine veriyorsunuz o kahveyi, içmek ister misin diye. Çok mutlu oluyor, bana kahve yaptı diye, ikram etti diye. Siz de düşünmeden iyilik yaptığınız düşünüyor ve mutlu oluyorsunuz ama aslında içten içe başka bir kahve istediğiniz için onu verdiğinizi fark ediyorsunuz. Böyle düşüncelerin, böyle hislerin hiçbir hikayede direkt ifade edildiğini görmemiştim ben. Genelde böyle sahneleri mesela okurken ya da izlerken, hafiften bir aklımızın ucunda belirir karakterin bu hissiyatı, şüpheleniriz, kurcalarız, oyunculuğunda veya satır aralarında ele geçiririz. Oysa bu izlediğim iki Japon dizisinde de böyle sahnelerde açıkça karakterlerin iç sesiyle bam bam diye o duygularla, o iç muhasebelerle yüz yüze geldim.


Bunun yanında bu hikayenin bana neden bu kadar dokunduğuna dair anlatacaklarım acı-tatlı aslında. Tıpkı dizinin hikayesi gibi. Manami kızımızın her şeyi ve herkesi kontrol eden babasıyla ilişkisi zaten en başta üstüme çöktü. Manami bu yüzden esasında ailesinin ve yetiştiriliş tarzının ona etkisiyle kendini içine hapsettiği kocaman duvarların içinden çıkmaya çalıştı tüm dizi boyunca. Babasının ruhsal olarak hapsettiği annesinin sessiz çığlıklarının gölgesinde her şeye göğüs germeye çalıştı ayrıca. Ama o babanın da tüm benlik ve hayat bilincinin yanlışlığıyla karşılaşmasını ve yıkılıp, yeniden kendini inşa etmesini anlattı bir yandan da hikayemiz.


Manami ile Taiga'nın toplumun tüm yargıları ve kuralları içinde sevmeye, mutlu olmaya, yaşamaya çalışmalarını anlattı sonra. 30larının ortasındaki bir kadınla 20lerinin başındaki bir adamın birbirlerini anlamalarını, birbirlerine iyi gelmelerini, birbirlerinden öğrenmelerini gösterdi bölüm bölüm. Taiga'nın aşırı özgüvenli, şen şakrak, çok sosyal, konuşmada iletişimde çok güçlü görünen kabuğunun altındaki tamamen kendinden nefret eden, hiç güvenmeyen minicik çocuğun habire yediği tokatlarla nasıl kendini geri çektiğini, kapılarını kapattığını izledikçe bunu nasıl bu kadar güzel anlatabiliyor olabilirler diye bakakaldım ekranıma.


Hikayenin kötüsüymüş gibi görünen ama aslında grinin tam anlamını gösteren müthiş bir karakter izledim mesela sonra. Manami'nin görücü usulü evlenmesi için ayarlanan Yoji Kawahara karakterinin hem tüm hareketlerine sinir olup, hem de her birini anlıyor olmak, hikayenin başından sonuna tutarlı bir şekilde gri kalmasını izlemek daha önce pek de rastlamadığım bir deneyim oldu.


Hikaye ve anlatım açısından bu kadar aşık olduğum dizinin kötü yönüyse bir türlü anlam veremediğim o çiğlik. Diğer dizide de böyleydi, bu dizide daha da göz kanatır bir haldeydi. Mesela yaşı daha ileri olan oyuncular tamamen tiyatro sahnesindeymiş gibi oynuyordu. Bir hareket yapıp, sonra bekliyorlar. Replikleri hareketleri akmıyor, oynadıklarını çok göstere göstere oynuyorlar. Diğer oyuncularda o kadar göze batmıyor ama onlarda da yine o beklemeleri, sahnenin içinde hadi ben repliğimi söyledim şimdi bekliyorum diye bakmalarını görebiliyorsunuz. Yine de anlatılan hikayenin güzelliğine hepsi bir şekilde akıp, yolunu buluveriyor insanın gözlerinde.


Bir de çok güzel şarkılar söylüyorlar soundtrackinde. Şu şarkıyı her bölüm sonunda duymaya başladığımda midemde, göğsümün ortasında oluşan girdabı anlatabilecek kelimelerim yok.

16 Ekim 2025 Perşembe

Cinderella Closet [シンデレラ クロゼット] (2025) - 12 bölümlük sevimli bir değişim hikayesi


 Ailesinin lahana çiftliğindeki evinden Tokyo'ya üniversite okumak için gelen Haruka, sevimli mi sevimli, hayat ve neşe dolu bir genç kız. Büyüdüğü küçük kasabada lise okurken hep hayalini kuruyor Tokyo'da üniversite okumanın. Günü gelip büyük şehre gidebilince artık dilediği gibi makyaj yapacak, okul giysilerinden kurtulacak, güzel şeyler giyecek, lezzetli kahveler içecek ve arkadaşlarıyla keyifli bir üniversite hayatı geçirecek. Bu sevimli hayallerle geliyor Tokyo'ya ama birkaç sene geçip de bir gün durup bakıyor ki haline, hiçbir şey hiç de hayal ettiği gibi gitmiyor. Tüm o şeyleri hayal eden neşeli kız gitmiş, yerine her sabah evden koşturarak çıkan, saçı başı dağınık, üstünden dökülen giysileri ve bez ayakkabısıyla okula koşturan, sonra yarı zamanlı işinde saatlerce canı çıkana kadar çalışan ve sonunda gecenin bir yarısı dağınık, iç karartıcı evine girdiği an kendini yatağa atan soluk yüzlü bir kız gelmiş yerine. Bu nasıl oldu, ben nasıl böyle oldum diye düşünürken yolda biriyle çarpışıyor. Çarpıştığı kız o kadar güzel, o kadar bakımlı, parıl parıl görünüyor ki tam da Haruka'nın kendi için kurduğu hayallerdeki gibi.

Bu kızı görmesiyle değişmeye karar veriyor. İtici gücü de yarı zamanlı işinde (kafe-restaurant tarzı bir yerde garsonluk) iş arkadaşı olan Keisuke'ye hislerini açıp, çıkma teklif etme isteği oluyor. Uzun zamandır Keisuke'den hoşlanıyor kızımız ama diyor ki bu noktada kendi kendine önce hayal ettiğim gibi güzel giyinen, güzelce makyaj yapıp kendine çekidüzen vermiş bir kız olacağım, ondan sonra da hoşlandığım çocuğa açılacağım. Ve sokakta çarpıştığı güzel kızla bir daha karşılaştığında yalvarıyor ona bana öğret öğret diye. Böylece başlıyor Haruka kızımızın ve etrafındakilerin kendileriyle ve dünyayla ilgili bir şeyler öğrenme ve değişme yolculuğu.

Bu yolculuğu anlatan Cinderella Closet [シンデレラ クロゼット], Japonya'nın TBS kanalında 24 Haziran'dan 16 Eylül'e kadar 20'şer dakikalık 12 bölüm şeklinde yayınlanan bir dizi. Wakana Yanai tarafından yazılmış çizilmiş bir mangaymış aslında. Bessatsu Margaret adındaki shojo manga dergisinde haziran 2019'dan ocak 2022'ye kadar yayınlanmış.

Manga serisinin kapakları

Dizi adından da anlaşılabileceği gibi bir Cinderella hikayesi. Yani hikayenin temel fikrini alıp, çok başka bir şekilde anlatan bir başka hikaye bu da tüm diğerleri gibi. Benim için ayrı bir önemi var, başından sonuna izleyebildiğim ilk Japon dizisi oldu Cinderella Closet. Kore dizileri izlemeye başlayan insanlar genelde ne olduğunu anlamadan kendilerini Çin ve Japon dizilerinde, hatta diğer uzakdoğu dizilerinin arasında bulurlar. Ya da tam tersi, Çin dizisi izlemeye başlayanlar gayet doğal bir akış içinde diğer uzakdoğu dizilerini de izlemeye başlarlar. Benim için hiç böyle olmamıştı bu seneye kadar. Yani denedim, denemedim değil. Dünyada birçok ülke ve birçok hikaye var, 8000 km ötedeki bir minik ülkenin hikayeleri bana bu kadar içten gelmişse belki başka bir dolu kültür de vardır böyle değil mi diye düşündüm hep ama bir türlü izleyemedim sonra her denediğimde. Çince'yi hala duymaya dayanamıyorum mesela, bir türlü kabul edemiyor kulaklarım ama kim bilir belki onun da zamanı gelir. Korece'ye o kadar alışınca artık hiç yabancı bir dil gibi gelmiyor ya mesela, o his beni izlediğim şeylerin içine çekebiliyor veya içinden atabiliyor. Birkaç Çin dizisini açıp bakmayı denediğim oldu geçen yıllar içinde. Bir tane Tayvan dizisini ciddi ciddi izlemeye çalıştım, hatta burada da bahsetmiş olmalıyım (haa şurada). Ama kulaklarıma gelen sesler tuhaf olunca o kadar ilgi çekici hikayeler bile izlenemez oldu gözümde. Japonca diğerleri gibi o kadar da ayrıksı, rahatsız edici gelmedi mesela. Sesler kötü değildi, Japon dizilerinde bana daha tuhaf gelen bir hava vardı. Adını koyamadığım bir soğukluk, bir duvar. Birkaç tanesini ciddi ciddi açıp, ancak birer bölüm izleyebildim geçen zaman içinde. O yüzden birkaç hafta önce öylesine önüme düştüğünde hikayesine falan hiç bakmadan açıp izlemeye başladım Cinderella Closet'ı. Hiç düşünmeden. Sadece posterini görüp, posteri de değil, Netflix'teki tanıtım resmini görüp, açtım sadece. Hep dediğim gibi, her şeyin bir zamanı var ve Japon dizilerininki de şimdiymiş demek ki.

Tabiki izlemeye başlamak o kadar da yumuşak bir macera olmadı. İlk başlarda duyduğum her şey rahatsız edici olmasa da tuhaftı. Herkes bağırarak veya çığlık atarak konuşuyor gibiydi. "Eyyyy, hooooyyy, höööööyy" diye tepkiler verip duruyorlardı. Normal konuşmaların arasında, normalde bıcı bıcı konuşan karakterler. Tuhaftı. Kızlar istisnasız animelerdeki gibi konuşuyordu. Aşırı tiz bir sesle, acayip yapmacık bir sevimlilikle (tabi bunlar ilk izlenimlerimdi, alıştıkça ve hikayenin içine girdikçe bu düşüncelerim değişti). Ama en ilginci ki dizi bittiğinde de böyle düşünmeye devam ediyordum, kafa yapılarındaki farklılıktı. Gerçekten çok ilginçti durumlar karşısındaki davranışları ve düşündükleri. Bunca yıldır neler izledim, tamam aşırı çeşitlilikte kültürün hikayelerini izledim sayılmaz ama nereden baksam Amerikan kültürüne, İtalyan kültürüne, Britanya kültürüne ve en nihayetinde Kore kültürüne izleye izleye alıştım. Kafa yapıları artık tanıdık ve dahası bazılarında gerçekten büyüdüğüm, yaşadığım kültürün izlerini de bulabiliyorum. Ama Japon kültürü, sadece bu ilk izlediğim dizinin kısıtlı bakış açısıyla ilk anda çok çok farklı geldi. Kültürü mü denir onu da tam bilemedim, daha çok kafa yapısı, dünyayı ve duyguları algılayışları. Birçok durumda bir karakter karşısındakine bir şey dediğinde diğerinin buna tepkisi veya hissettikleri bana çok tuhaf geldi mesela. Algılayamadım ya da anlamlandıramadım. Ama izlemesi ve böyle de bir dünya varmış demesi çok keyifli geldi.


Sadece bu kafa yapısı, bakış açısı da değil ilginç olan bu arada. Konusu. Şu an bu satırları yazarken ikinci Japon dizimi de bitirmiş olarak söylüyorum, hakikaten çok değişik geldi bana bu Japonların anlattıkları hikayeler. Cinderella Closet adından da anlaşılabileceği gibi bir Cinderella hikayesi dedim mesela ama burada "fairy godmother"ımız bir "cross-dressing" insanı. Böyle hiç duymadığım, yeni yeni kavramlar, durumlarla tanıştırdı işte beni bu Japon dizileri. Sevimli kızımız Haruka'nın yolda çarpıştığı ve çok beğendiği kız, aslında kız gibi giyinip, peruk takıp makyaj yapan bir erkek olan Hikaru. Sokakta çarpışıp karşılaştıkları sahnede - dizinin içeriğinden hiç haberim olmadan açıp izlediğim için bir fikrim yoktu - aa ne güzel kızmış demedim ben de Haruka ile birlikte, ne kadar ilginç bir kız bu dedim. İpincecikmiş de, hımm dedim. Sonra bölüm ilerledi, Haruka ve bu ilginç kızı izlemeye devam ederken bir yandan da bir kafa karışıklığıyla devam ettim. Duvarda azcık yamuk duran bir tablo ile bir odada oturmak gibi bir şeydi, tablo tam önümde olmasa da orada duvardaydı ve ben anlam veremediğim bir şeyleri hissederek öylece oturuyordum gibi bir durumdu. Sonunda Hikaru'nun peruğunu çıkarıp, makyajını temizlemiş halde Haruka'nın karşısında belirmesiyle ben de haaa diyerek rahat bir nefes aldım.


Bu noktada durumun ilginçliği de beni izlemeye çeken etkenlerden biriydi. Hikaru böyle kadın giysileri içinde, saçıyla makyajıyla dolaşıyor ve herkes çok normal bir şekilde karşılıyordu. Yapamaz ya da yapmamalı diye düşündüğümden demiyorum, bu ülkede doğup büyüdüğüm için haliyle ilk tepkim nasıl ya oluyor. Bu "nasıl ya" tepkisi de Hikaru'ya değil zaten, ona şaşırmayanlara ve hikayenin içinde bunun çok doğal bir şekilde ilerlemesine. Tabiki diziler filmler aşırı gerçekçi toplum aynaları değiller, hangimiz kahvaltı sofrasına aşkı memnu'dakiler gibi oturuyoruz ya da Kapadokya'da kaç tane ağalı konaklı var? Bu dizi de bu hikaye ve karakterler de Japon toplumunu kültürünü tam olarak göstermiyordur da ne bileyim en azından Hikaru'nun burada evden kafasını çıkardığı anda cinayete kurban gitmesi neredeyse anayasa gibi bir şeyken Tokyo sokaklarında markete gidebiliyor, kafede oturabiliyordur.


Hikayemiz Haruka kızımızın, bu Hikaru'nun kendisinden makyaj yapmayı, güzel giyinmeyi ve en önemlisi kendine güvenmeyi öğrenmesiyle devam ediyor. Hikaru böyle Haruka kızımızın hayatında sıradışı bir peri anne olarak belirmiş gibi görünüyor ama aslında herkesin birbirinin hayatına dokunup, düzelttiğini, geliştirdiğini görüyoruz. Haruka üstüne örtülen ölü toprağından sıyrılırken Hikaru da aslında ne istediğini, kim olduğunu öğrenmeye başlıyor. Hikaru'nun ailesi oğullarını her ne olursa olsun sevebileceklerini öğreniyor. Haruka'nın hoşlandığı iş arkadaşı Keisuke kendisinde nelerin yanlış olduğunu ve neyi düzeltmesi gerektiğini görüyor.


Dedim ya çok değişik bir dünyaya adım atmış oldum bu diziyle. Sadece bambaşka bir kültüre, ülkeye ait olmasından mıdır bilemiyorum da. Görünüşte aşırı kaliteli ya da büyük bir bütçeye sahip görünmüyor dizi, bu yüzden çok çok özenli bir çekimi yok haliyle. Oyuncular da genç olduğundan hatta çoğunun daha ilk işlerinden biri olduğundan ortam o kadar da oyunculukların havada uçuştuğu, yeteneklerin birbirine çarpıştığı bir durumda değil. Yani çoğu zaman kaskatı durup, repliklerini söylemeyi bekledikleri, hah şimdi duygu göstermeliyim diyerek rol yaptıkları ama yine de sevimli ve çabalarının takdire şayan olduğu bir ortam. Böyle de bir hikayenin içinde beni asıl şaşırtan ve etkileyen, tüm hikayeyi bitirince aslında ne kadar iyi yazılmak istenmiş ve anlatılmış karakterleri izlemiş olduğumdu.

Mesela Haruka'yı ilk tanıdığımızda çok neşeli, aşırı sevecen ve umutla dolu. Neredeyse lalalalala diyerek kırlarda dolaşan Pollyanna gibi görünüyor. Sadece hayat biraz yormuş ve enerjisi tükenmiş gibi. Ama tamamen mutlu bir insan aslında. Herkesi, her şeyi iyi karşılıyor. İçindeki iyiliği etrafına da yansıtıyor. Makyaj yapabilmeyi, giyinebilmeyi öğrenmek isterken de dizi bize sanki kendine güveni yokmuş da değişmek istiyormuş gibi gösteriyor ilk başta ama aslında Haruka tamamen kendine güveni olan bir genç kız. Yani bakarsak hoşlandığı çocuğa çıkma teklif etmeyi düşünüp, tasarlayacak kadar kendine güveniyor. Ya da herhangi bir durumda aklından geçenleri, hissettiklerini söyleyebilecek kadar, bir haksızlık varsa kendini ve başkasını savunabilecek kadar kendine güvenli ve açık aslında. Dahası tüm bu güvenini ve sevgi dolu oluşunu ailesinin en başından beri öyle oluşundan aldığını da anlıyoruz bir noktada. Bana böyle bir karakterin nasıl değişik ve ilginç ve de inanılmaz geldiğini anlayabiliyor musunuz? Bu derece sağlıklı bir aileyi ve onların bu derece sağlıklı bir şekilde yetiştirdikleri bir çocuğu görmek aklımın alamayacağı bir şey çünkü.


Hikaru'nun akıl yapısı, kişiliği de ilk etapta çok yabancı gibiydi bana. Ama hikayenin katmanları açıldıkça ve diğer karakterlere ilişkileri belirdikçe onun da o kafa karışıklığı, yaptıklarını neden yaptığı, hissettiklerinin karmaşıklığı çok daha anlaşılır ve belirgin oldu benim için. Cinsel yöneliminden bağımsız olarak kadın gibi giyinmesinin aslında kocaman bir zırh olduğunu anlattı dizi. Akıl olarak Haruka'nın ailesi kadar sağlıklı olmayan ailelerde yetişmek zorunda kalan her bahtsız çocuk gibi onun da dış dünyaya karşı koyabilecek bir zırh geliştirmiş olduğunu görüyoruz böylece. Dizinin ve oyuncunun ve belki de kamera arkası ekibinin en iyi yansıttığı şeylerden biri de buydu zaten. Kadın kıyafetleri, saçı makyajı içinde Hikaru çok daha kendine güvenli görünüyor. Ekranda karşı konulamaz bir dağ gibi beliriyor. Herkese ve her şeye kocaman bir duvar gibi davranıyor. Erkek kıyafetleri içindeyken ise çok daha kırılgan, çok daha narin ve kendini sakınıyor bir hali oluyor. Bu halde tamamen yara alabilir gibi, daha çok duygusu var gibi oluyor.

Böyle bir hikayeyi ve böyle karakterleri ilk defa izlediğim için tüm bu kafa karışıklığıma ve duygu karmaşama rağmen çok mutlu oldum, çok keyif aldım. 2016'da açıp da ilk Kore dizimi izlemeye başladığımdaki şeyleri hissettim yine. Onca yıldan sonra artık hiçbir Amerikan dizisinin vermediği keyfi aldım yeniden.  İnsan yeni bir şeylerle tanıştığında o tedirgin ama heyecanlı mutluluğu hissediyor ya en başta, hah işte o çok hayatı yaşanır kılan bir şey. 

Previously on Neverland : March Drizzles

 Yağmurlarla sonlanan bir Mart oldu. Bir de oturup, kendimi, kafamı dinlediğim. Belirli tarihleri beklediğim. Acele etmediğim. Hiçbir yere k...