Lee Hana, Koreli bir çikolatacı. Tokyo'daki Le Sauveur isimli çikolata dükkanına "isimsiz çikolatacı" olarak çikolata yapıyor. Sabahları gizlice, kimsecikler onu görmeden çikolataları teslim edip, evine geri dönüyor. Hana'nın değişik bir rahatsızlığı var çünkü, insanların ona bakmasından korkuyor. Yani scopophobia'sı var. "toplum içinde veya başkaları tarafından bakılmaktan aşırı korku duyma ile karakterize bir anksiyete bozukluğudur" diye yazıyor wikide. Bu yüzden onu tanıyan, yan yana durup da konuşabildiği nadir insanlardan biri olan Le Sauveur'un sahibi şef Kenji ile görüşebiliyor sadece. Bir de karşıdaki barın sahibi Hiro'ya platonik bir şekilde aşık olduğu için onun verdiği teke tek kendo kursuna gidebiliyor ama orada maske giymek zorunlu olduğundan sorun yok.
Sosuke Fujiwara ise Fugo Şekerleme şirketinin başkanının oğlu. Şirket, Le Saveour'u satın alınca oranın yöneticisi olarak atanıyor Sosuke ama onun da bir rahatsızlığı var. Germophobia olarak görünüyor ama aslında biraz daha karmaşık. Kimseye dokunamıyor Sosuke, kimsenin ona dokunmasına da dayanamıyor. Giyisilerine bile olsa üstüne bir şeylerin sıçramasına, herhangi bir şekilde leke, kir vb. şeylere dayanamıyor. Terlediği anda hemen üstünü değiştiriyor sonra. Böyle aşırı uç noktada bir rahatsızlığı var. Öyle olunca çok büyük bir şirketin yönetim kademesinde, birçok insanın ve halkın gözü önünde olmayı gerektiren bir hayatta Sosuke'nin işi oldukça zor oluyor.
Bu iki, hayatta zorlanan insanın yolu Le Saveour'da kesişiyor. Ve onca insan arasından fark ediyorlar ki Hana sadece Sosuke'nin gözlerine bakabiliyor ve Sosuke de yalnızca Hana'ya dokunabiliyor. Öyle olunca diyorlar ki ikimiz de işlerimizde, hayatlarımızda normal bir hale gelebilmek için birbirimize yardım edelim. İyileşene kadar birlikte alıştırmalar yapalım. Bu arada ikisi de aynı psikologla, Irene ile görüşüyor birbirlerinden habersiz. Irene aynı zamanda Sosuke'nin okul arkadaşı. Hana'nın aşık olduğu bar sahibi Hiro da Irene ve Sosuke ile aynı okuldan ve Sosuke ile Hiro kanka. Üstüne bir de Hiro da Irene'e aşık. Anlayacağımız böyle bir tesadüfler yığını içinde Hana ve Sosuke, birlikte iyileşmeye çalışırken bir yandan da çikolata dükkanını kapanmaktan kurtarmaya çalışıyorlar.
Romantics Anonymous {匿名の恋人たち}, böyle 3 paragrafta konusunu anlatmayı bitiremeyeceğimi sandığım 8 bölümlük bir dizi. 16 Ekim'de Netflix'te yayınlandı. Her bir bölümü 45-50 dakika arasında görünüyor ama bölümlerin son 5-6 dakikası neredeyse tamamen jeneriğin akması. Yani hap gibi, her şeyin çabucak olup bittiği, hikayenin anlatılıp, mutlu sonumuza eriştirildiğimiz keyifli, sevimli bir dizicik. Posterini ve konusunu ekranımda gördüğümde aaa izleyeyim dedikten sonra her seferinde yok yok bu beni üzer şimdi diyerek geri kapattığım bir diziydi aynı zamanda. Tamamen yanlış bir his yüzünden bir ay ertelemiş oldum neredeyse izlemeyi. Oysa hiç bekletmemin lüzumu yokmuş. Bir oturuşta izleyip, mutlu olup, kapatabilirmişim. Geçen hafta Cey izledim çok beğendim siz de izleyin deyince açtım, başlata bastım izlemeye başladım o dakikada. Hiç de öyle sebepsiz yere düşündüğüm gibi ağır bir dramla beni üzecek bir dizi değilmiş.
Haa hikayesi aslında aşırı ağır şeyler barındırıyor, orası ayrı. Sosuke'nin ve Hana'nın bu rahatsızlıklarına yol açan travmaları başlı başına çok ağır konular ve flashbacklerde bunları anlatmaya çalıştıkları sahneler cidden başka bir dizinin ortamı içinde insanın içini ezebilir. Ama burada, tüm olan bitenin içinde birkaç dakikalığına üzülüp, geri konuya dönüyorsunuz çünkü dizi öyle ilerliyor. Çok sevimli, oldukça keyifli bir dizi dedim ama aslında süresinin bu kadar kısa olmasından mı kaynaklı acaba diye düşündürtecek derecede de eksiklikler barındırıyor. Birçok yan hikayeye girilmiyor, yan karakterlerin hemen hepsi sadece orada olmak için oradalar çünkü hiçbirine ilgi duyabileceğimiz ya da yakınlık hissedebileceğimiz kadar bir şey anlatmıyor hikaye. Öyle olunca iki başrol dışında hiç kimseyle doğru düzgün bağ kuramıyoruz. Bağ kuramadığımız hikayeler de haliyle bize geçmiyor, yeri geldiğinde ana hikayeye hizmet edecekleri noktalarda çok havada kalmış oluyorlar ya da aşırı klişe durumlar izliyoruz. Hani wattpad hikayeleri gibi bir olaylar zinciri ile karşılaşıyoruz diyeyim, öyle anlayın.
Oysa dizinin asıl hikaye kurulumu ve kurgusu çok çok güzel düşünülmüş. Her bir bölümde Le Sauveur'da gökkuşağı paleti isimli kutu çikolatadaki çikolataların her birinin tarifiyle karakterlerimizin bir şeyleri öğrenmelerini, bir yönlerini geliştirmelerini izliyoruz. Her bir çikolatanın hikayesiyle ana hikayemizin bir parçası tamamlanmış oluyor. Çok güzel bir kurgu bu. Yapılmamış değil ama buradaki hali çok güzel. Ayrıca o çikolataların yapım aşamaları, anlatımlarının da Bon Appetit Your Majesty'deki yemek sahnelerinden geri kalır yanı yoktu. Her bir bölümü izlerken evin içinde dört dönüp, ulan bir evde hiç mi çikolata kalmaz diye dövünüp durmama sebep veriyorlardı. Bir de her bir çikolatanın hikayesinde tanıştığımız insanlar ve mekanların hikayeleri klişe ama çok sevimli hikayelerdi. İnsan ister istemez Japonya'ya aşık olurken buluyor kendini.
Yan hikayeler ve karakterler için dediklerime mesela psikolog Irene ile barmen Hiro'nunkileri örnek verebiliriz. İkisinin ilişkisi, belki azıcık özenli yazılsa bir şeyler ifade edebilecekken dizideki haliyle saçma bir zorlamadan öteye gidemedi. O ilişkinin, o ikisinin orada olması gerektiğini biliyorsunuz ama o kadar gereksiz duruyorlar ki hikaye ilerlerken anlamsız birer duraklama dakikaları olmaktan öteye gidemiyorlar. Ve onların da çocukluk travmaları olması zorunluluğu gerçekten izleyicinin limitlerini zorlamaktan başka bir şey değil. Irene'nin bağlanma sorunu gibi bir şeyi olduğunu göstermeye çalışıyorlar ama bunun için ne yeteri kadar sahne var, ne de sorun gösteriliyor. Hele ki Hiro'nun benim de böyle davranmamın sebebi şöyle şöyle bir çocukluk yaşamamdı diye oturup bir de anlatması...Yahu arkadaşım sende bir tane falso yok. Senin sorunlu veya saçma hiçbir yanın yok dizide. Aşırı yakışıklı, aşırı karizmatik, çok düşünceli, kadınlara ve herkese karşı çok centilmen, çok düzgün, nasıl oturması konuşması durması bakması gerektiğini bilen muhteşem bir adamsın işte. Karaktere veya oyuncuya ilk görüşte aşık olduğum için demiyorum böyle yanlış anlaşılmasın, hakikaten dizi bize adamın bir falsosunu göstermiyor. Ki bu durumda anlattığı travmayı onunla nasıl bağdaştıralım?
Oyuncular açısından ise hiçbir sorun yoktu tabi. Hana'yı oynayan Han Hyo Joo Kore'nin oldukça okkalı oyuncularından olmasına rağmen ben bir tek dizide izlemiştim şimdiye kadar ama normalde havasını, duruşunu çok beğenirdim. 2023'teki Moving'de (şurada anlatmıştım, benim için çok ama çok ayrı bir yeri olan bir diziydi o) çok ilginç bir rolde izlemiştim. Burada o halinden aşırı farklıydı, sadece görünüşü değil, tüm beden dili, dışarıya yaydığı enerjisi bile değişmişti. Moving'in 2.sezonu da geliyor ama taa 2027'ye.
Diğer başrolümüz Sosuke'yi canlandıran Shun Oguri'yi ise tabiki ilk defa görüyordum. Zaten bu 3.Japon dizim. Gerçi kendisi 90ların ortasından beri bu işin içindeymiş ama. Ya bu noktada şeyi de demek istiyorum. Hakikaten Kore yüzünden maruz kaldığım onca çocuk yaştaki idol ve oyuncudan sonra böyle 30larında 40larındaki insanların olduğu normal hikayeleri izlemek çok iyi geldi be. Vallahi. Bir kore yapımında 30u aştıkları anda karakterlerin çocuklarının, evliliklerinin falan olduğu hikayeler izlemek zorunda kalıyorsunuz. Böyle buradaki gibi o yaşlardaki normal insanların (gerçi dizideki her karakterin bir travması ve psikolojik hastalığı varken neye normal diyor olabilirim diye düşünüyor olabilirsiniz ama anlatmaya çalıştığımı anlayabilir misiniz lütfen) hayatlarını, hikayelerini görmek böyle çok iyi hissettirdi ya. Neyse Shun Oguri beyefendiden bahsediyordum. Dizinin en başında nasıl yani, neden böyle bir adamı başrol yapmışlar diye bakakalmıştım ekrana. Çünkü kore dizilerinin kafama kazıdığı görüntüye hiç uymuyordu. Bir romcomun başrolüne 42 yaşında, - bence - hiç de yakışıklı görünmeyen böyle bir adamı koyamazlardı. Üstüne üstlük ilk başta oldukça da sarsaktı, duruşu, verdiği his, davranışları hep bir olmamış gibi duruyordu. Onun üstünde durmamış gibiydi. Ama bölümler ilerledi, hikaye beni sarmaladı ve Shun Oguri'nin aslında Sosuke olarak çok başarılı bir oyunculuk sergilediğini anlamaya başladım. Tam olarak Sosuke'nin hayattaki sarsaklığını, hiçbir yere uyamamış halini, o eğreti duruşunu, o diken üstündeki halini yansıtıyordu bir oyuncu olarak. Dizinin sonunda bu rol için tam da olması gereken görüntü buymuş dedim onun yüzünden.
Her şeyin sonunda demem o ki hikayeyi sanki en başta bir senarist bulmuş, düşünmüş yani genel hatlarıyla böyle böyle bir şey anlatacağım diye. Sonra yazmaya da başlamış, detaylara girmeden. Netflix'e götürünce onlar da demiş ki yoohh bu kadar uzun detaylı iyi şeyleri bize gelmez, sen ver bunu biz hallederiz demiş. Çekmiş almışlar senaryoyu onun elinden, bir üniversite öğrencisine vermişler staj yapan orada. Asıl senaristin yazdıklarına dokunmamış o stajyer de, sadece birçok paragrafı, sayfayı kesmiş koparmış. Çünkü Netflix için bu kadarcık olması gerekiyormuş. Arada da mecbur birkaç cringelik, bol bol klişe serpiştirmiş. Bence böyle olmuş. Tek açıklaması bu çünkü. Olsun. Sonuçta izleyip geçebileceğim, ama izlerken de çok keyifli ve tatlı gelen, yumuş yumuş bir hikaye izlemiş oldum.
















