Nasıl unutmuşum dün, bu sabah kalkıp bir an farkına vardım. Hep bu müze planı çizimlerinin suçu.
Kulağımdan hiç silinmeyen ve en kötü gecelerimde eşlik eden sesin sahibi için...
Sesini ilk duyduğum zamanki...
30 Mayıs 2011 Pazartesi
26 Mayıs 2011 Perşembe
The Romantics (2010)
The Romantics, Galt Niederhoffer'in kendi yazdığı romanından yine kendisinin uyarlayıp, bir de üstüne yönettiği bir film. Yönetmenin üçüncü filmi. Bu film gibi diğer ikisiyle de pek bir ses getirememiş olsa da kendisi Prozac Nation'ın senaryosunu yazan ve Sundance'de bir ödül kazanmış bir isim olduğundan bir miktar dikkate değer elbette.
Hikayemiz bir düğünün hemen öncesinde bir araya gelen 7 sıkı arkadaşın düğün evi yolunda toparlanmasıyla başlıyor. Gelinimiz Lila (Anna Paquin) evde panik halinde gelinliğinin kargoyla gelmesini bekliyor annesi ve kızkardeşiyle. Nedimelerimizden olan Laura (Katie Holmes) kendi arabasıyla gelirken, diğer iki nedimemiz Tripler (Malin Akerman) ve Weesie (Rebecca Lawrence) sağdıçlar Pete (Jeremy Strong) ve Jake (Adam Brody) ile başka bir arabada geliyor. Yolda karşılaşıp birlikte Amerika'nın batı sahilindeki nezih mi nezih bir şehir dışı-orman-okyanus kıyısı evi olan düğün evine ulaşıyorlar.
![]() |
| Seth Cohen gülüşü;) |
![]() |
| Merhaba Elijah, sen de mi burdaydın:p |
![]() |
| gecenin sonu |
![]() |
| ürkütücü gelin |
![]() |
| nedimeler |
Jake, Weesie ile bir kafede masasındaki ketçabı istemek suretiyle tanışıp, çıkmaya başlamış, şu an nişanlılar ama hala bir düğün tarihi belirleyememiş vaziyetteler. Pete ve Tripler bir süredir evliler ve anlattıklarına göre Pete, Laura ve Tom'u liseden beri tanıyor, Tom'la aynı yüzme takımında gibi birşeymiş.
![]() |
| sağdıçlar |
Evet, doğru tahmin, aynen Dawson's Creek. (Dawson Jen'le çıkar, sonra Joey'le. Joey sonra Jack'le ve Pacey'le. Pacey Joey'nin öncesinde Andy'le. Önce Jen ve Jack'i birbirlerine yapmaya çalışırlar ancak Joey'le çıktıktan sonra gay olduğunu anlayan Jack, Jen'le kardeş gibi olur. Sonra Dawson gene Joey'nin peşinde koşar ama Jen'le birlikte olur. Joey de en son Pacey'e döner. Ha bu arada hepsi de 6 sezon boyunca arkadaştır :p)
![]() |
| üçbuçuk damat |
![]() |
| açık bardan içki aşıran damat ve sağdıçları |
Bunun dışında mekanları sessiz, sonsuz genişlikte ve durağan göstermeyi başaran yönetmenin sayesinde işin bir miktar romantizmini de hissedebiliyoruz. Hatta isterseniz filmin bize ilettiği, Keats'in "Ode To A Nightingale"i okurken kulaklarımızı o sahnenin güzel müziğine vererek yağmur yağmasını umalım.
MY heart aches, and a drowsy numbness pains
My sense, as though of hemlock I had drunk,
Or emptied some dull opiate to the drains
One minute past, and Lethe-wards had sunk:
'Tis not through envy of thy happy lot,
But being too happy in thine happiness,
That thou, light-wingèd Dryad of the trees,
In some melodious plot
Of beechen green, and shadows numberless,
Singest of summer in full-throated ease.
X-Men: First Class New York Galası
Dün akşam(burda sabaha karşı tabiki) New York'ta yapılan galanın kırmızı halı görüntüleri ve söyleşileri,Marvel'in sitesinde canlı yayınlanmış, hatta şimdi de kaçıranlar için videosu koyulmuş. Yaklaşık bir saatlik programı izlemek isterseniz:
25 Mayıs 2011 Çarşamba
"Always & Forever"
Bazı insanlar vardır herkes için, onlarlayken cidden mutlu olduğunuzu hissedersiniz. Anlatırlarken onlar sizinkinden çok ayrı hale gelmiş dünyalarının ufak köşebaşlarını, hiç susmasınlar istersiniz. Vakit hiç geçmese...Şu an hiç bitmese...
Ama bırakın o an'ı, yıllar geçmeye devam eder. Onlar konuşurken, mutluluktan kıvranan içinize taşlar oturmaya başlar yavaş yavaş. "Bu an da geçecek, şimdi olduğumuz yer de kaybolacak." Oysa sadece yine o geniş, kirli pencerelerin önündeki soğuk tahtalarda oturup, az önce çıktığınız dersten yakınmayı bile sandıklar dolusu altından daha fazla istiyorsunuzdur.
Herşey kendi dışında değişirken zaman geçmesin, hiç ilerlemesin istiyor insan işte böyle.
Ama bırakın o an'ı, yıllar geçmeye devam eder. Onlar konuşurken, mutluluktan kıvranan içinize taşlar oturmaya başlar yavaş yavaş. "Bu an da geçecek, şimdi olduğumuz yer de kaybolacak." Oysa sadece yine o geniş, kirli pencerelerin önündeki soğuk tahtalarda oturup, az önce çıktığınız dersten yakınmayı bile sandıklar dolusu altından daha fazla istiyorsunuzdur.
Herşey kendi dışında değişirken zaman geçmesin, hiç ilerlemesin istiyor insan işte böyle.
WILLOW (1988)
Sabit Film Uyarısı: Bu ibarenin olduğu her bir film anlatısı-incelemesi için diyorum ki "yok spoiler dı,yok efendime söyleyim film kritiğiydi başıydı sonuydu", yer alabilir, içinde geçebilir, birşeyler olabilir. Ben anlamam, demedi demeyin.Belki üzerinde çok düşünmezseniz, spoiler içermez. Haa ama yok çiseden nem kaparım, olayı hemen abartırım diyorsanız spoiler da içerir, gereksiz muamele de yapar.
Film pis, soğuk zindanlarda tutulan hamile kadınlarla açılıyor. Orta Dünya, Narnia ya da Oz gibi bizimkinden farklı bir dünyada, anlıyoruz ki şeytani kraliçe Bavmorda kötü büyülerinin de yardımıyla hükmetmekte. Ancak bir kehanet ortaya çıkıyor ve kolunda bir işaret taşıyan bir kız çocuğunun doğup, Bavmorda'yı yeneceğini söylüyor. Bunun üzerine tarihteki tüm diğer kehanet duymuş kötülerimiz gibi, kraliçe de hamile kadınları toplatıp, yeni doğan tüm kız çocuklarını gözden geçiriyor. Sonunda işareti taşıyan bebek doğunca, tam onu öldüreceklerken haline acıyan ebe, bebeği kapıp kaçıyor.
Dere tepe, ufaklığın saçı lüle lüle olana dek dolaşıp, kraliçenin azman köpeklerinden kaçan ebe, sonunda bir nehir kenarında daha fazla kaçamayacağını anlayınca, bebeği sepetiyle suya bırakıp, kendini köpeklere yem ediyor.
Tam da bu noktada Nelwyn'lerle tanışıyoruz. Hobbitlerden hallice bir ahali olan Nelwynlerin tamamı cüceler tarafından oynanmış. Kendi boyutlarındaki evlerinden oluşan köyleri, sık ağaçlarla kaplı bir ormanın tam bitimindeki güzel mi güzel bir nehrin kenarındaki düzlükte kurulu Nelwynlerin yıllık büyücü çırağı seçimi festivaline konuk oluyoruz. Willow Ufgood da büyücü olma hevesinde genç bir Nelwyn.
Sırf kendine güveni ve cesareti olmadığından içinden geleni cevabı veremediğinden, Aldwin tarafından seçilemeyen Willow'un üzgün olduğu festivalin ortasında kraliçenin köpekleri bebeğin peşinde köye saldırıyor. Bizim ufak ama savaşçı Nelwynlerimiz onları öldürüyor ama bir şeyin peşinde olduklarını anlıyorlar. Bunun üzerine toplanıp, aralarından seçtikleri bir grubu, bebeği götürüp ilk gördükleri Daikini'ye vermek üzere yollamaya karar veriyorlar. Daikini, bu dünyada normal boyutlarda insanlara verilen isim.
Sırtında bebekle Willow, küçük Emrah bakışlı ama yüreği kocaman arkadaşı Meegosh, kendini düşünen lider Burglekutt, savaşçı Vohnkar ve onun birkaç savaşçısı daha yola çıkıp, kavşağa varıyorlar. Orda kafese konulmuş suçlu Madmartigan'la karşılaşınca ikiye bölünüyorlar. Willow ve Meegosh dışındakiler kafesi açıp, bebeği Madmartigan'a verip gitme taraftarı oluyor. Bu sırada vikingvari komutan Airk komutasındaki kocaman bir ordu da kötü kraliçe Bovmarda'yla savaşmaya gidiyor.
Olayların bu noktadaki gelişimiyle Willow, bebeği güçlü büyücü Tin Raziel'e ve onu koruyacak iyi krallığa götürmek üzere usta ama serseri savaşçı Madmartigan'la ve iki Brownie (ormanda yaşayan bit kadar insanımsı canlılar) ile bir cesaret ve umut yolculuğuna çıkıyor. Biz de bu yolculuk boyunca kötü kraliçenin savaşçı kızı Sosha, şeytan general Kael, bizim Turist Ömer Uzay Yolculuğunda'nın tuz canavarından hallice maymunumsu Troll'ler, domuzza çeviren büyüler ve daha niceleriyle tanışıyoruz.
Willow, vaktinde gişede tam bir hezimete uğramış. Bu sebeple Lucas da hikayesine kitaplarda devam etmiş. Şimdiki anlamında kült bir klasik oluşu, ancak son 10 yıl içinde olmuş birşey. İlk bakışta insanların genel kanısı, Yüzüklerin Efendisi çakması olduğu yönünde. Belki, bazı ayrıntılarıyla. Ama kesinlikle bir çakmadan çok daha fazlası Willow. Çeşitli efekt dallarında iki Oscar ödülüne aday olmuş bir film. Ama ciddi anlamda zayıf kalan yanları da yok değil, ki gişe sonucunun asıl kaynakları da bunlar olabilir. Bir kere Star Wars serisiyle çok daha önceden anladığımız George Lucas'ın diyalog yazamama hastalığı var. Willow'da da aynen devam ediyor bu. Ancak Star Wars'ın klasik olabilmiş çeşitli repliklerine rağmen Willow'da öyle birşeyler de yaratamıyor Lucas.
Anlattığı hikayenin sağladığı onca müthiş şey varken, herşeyi üstünkörü geçiyor. Ana olayın neden böyle geliştiğini anlamamızı sağlayacak geriplan hikayeleri savuşturulmuş halde beliriyor. Karakterlere yakınlık veya uzaklık duyamıyoruz. Sadece 18 yaşındaki bir Warwick Davis'in ve onun ailesini oynayan Julie Peters, Mark Vande Brake ve Dawn Downing'in insanüstü sıcakkanlılıkların ve sempatiklikleri sayesinde içimizde bir şeyler ısınıyor. Onun dışında Lucas'ın Han Solo-Leia takıntısını aynen ama daha sığ bir şekilde yaşatmasına tanık oluyoruz Madmartigan-Sosha nezdinde.
Gene de keşke devam etseymiş Howard ve Lucas, Willow'un hikayesine beyazperdede.
24 Mayıs 2011 Salı
The Greatest (2009)
Carey Mulligan'ı An Education'dan sonra takip etmemek elimde değildi. Bu sebeple rotamı hemen aynı sene gösterime girmiş olan The Greatest'a çevirdim.
Shana Feste'nin hem yazıp, hem de yönettiği filmin kadrosu bir kere ikna edici: Carey'nin yanında, Pierce Brosnan, Susan Sarandon ve Aaron Johnson. Ama tam da bu sebeple, önümüzde iflah olmaz bir duygusallığın içinde yüzen aile dramı var.
Bennett Brewer aynı okulda senelerce görüp de bir türlü açılamadığı Rose'la sonunda, okulun son günü konuşabilme şansı yakalamış ve iki güzel-genç insan hemencecik bir ilişkiye başlayıvermişler. Ama kader ağını çok feci örmüş ve tam da en mutlu oldukları bir gece vakti, hızını alamamış bir kamyon arabalarına çarpmış. Bennett hemen orda ölmüş ne yazık ki. Rose ise filmimizin kendisini oluşturmak üzere hastaneye kaldırılıp, iyileşmiş.
Bennett Brewer aynı okulda senelerce görüp de bir türlü açılamadığı Rose'la sonunda, okulun son günü konuşabilme şansı yakalamış ve iki güzel-genç insan hemencecik bir ilişkiye başlayıvermişler. Ama kader ağını çok feci örmüş ve tam da en mutlu oldukları bir gece vakti, hızını alamamış bir kamyon arabalarına çarpmış. Bennett hemen orda ölmüş ne yazık ki. Rose ise filmimizin kendisini oluşturmak üzere hastaneye kaldırılıp, iyileşmiş.
Bennett'ın cenazesinde, parça pinçik olmuş, bir kamyon da onların üzerinden geçmiş gibi olan ailesiyle tanışıyoruz. İnsanın içini sızlatan sessizliği ve bitik görünüşüyle babası Allen, tüm gücünü ve dikkatini hastanede komada olan kamyon şoföründen oğlunun son anlarını dinlemek için uğraşmaya adamış dağılmış annesi Grace ve sonradan suçluluk olduğunu anlayacağımız kıvranışlarının içinde kendi yöntemiyle Bennett'ın ölümünden etkilenen kardeşi Ryan. Araya sokuşturulan detaylarda öğreniyoruz ki Allen, zaten Grace'le kopma noktasındaymış, onu aldatmış. Grace bu da dahil herşeye kızgın ve Ryan da uyuşturu-içki konusunda kendini tamamen serbest bırakmış.
Tüm bunların üzerine hanemize güneş gibi doğan Rose, çıkageliyor Brewer'ların evine. Rose'un annesi rehabilitasyon merkezi gibi bir yerde ve kızıyla ilgilenmekten aciz. Bu yüzden Rose, rahmetli Bennett'tan hamile kaldığını öğrenince soluğu Brewerlarda alıyor. Zaten büyük oğullarının ölümüyle kafayı yemiş, kendi iç meseleleri yüzünden kopmuş bu bitik aile fertlerinin bu duruma tepkisi de birbirlerinden alabildiğine farklı oluyor. İlerleyen dakikalarıyla birlikte filmin de anlatmaya çalıştığı, bu dağınıklıktan ve karanlıktan bir ışığın nasıl doğabileceğini göstermek haline geliyor.
Film belki çok da iyi eleştiriler almamış olabilir, hatta Sundance ve Method'da birer adaylıkla yetinmiş olabilir ama genelindeki etkileyici su götürmez. Özellikle Pierce Brosnan'ın boğazınıza düğümlenen o dağılmamaya çalışan aile reisi olabilme çabaları ve Susan Sarandon'ın serseri kamyon şoförüyle diyaloğu, insanı parçalıyor. Açılıştaki kaza sahnesi de benim için tamamen şoktu mesela. Bu kadar gerçekçi gelmemeliydi dedim kendi kendime.
The Greatest ismi bu arada, Rose ve Bennett'ın yaşadıkları en güzel şey olduğundan dolayı. Tıpkı Rose'un anlattığı gibi:
"Bir çocuk vardı. Benim için mükemmel biriydi. Onu ilk kez, birinci sınıfların İngilizce dersinde gördüm. Okulun ilk günü bir beyzbol şapkası takıyordu ve öğretmenimiz ondan şapkasını çıkarmasını istemişti. Çıkardığında, saçları kafasına yapışmış durumdaydı.Düzeltmeye çalışırken,bana gülümsedi.Ondan sonra birbirimizi izledik.
Ve sanki onu tanıyormuşum gibi hissetmeye başladım. Sık sık, yıllıktaki resmine baktım.Yüzünü, tüm benliğimle tanıyordum. Son yılımızda,ben piyano dersi aldım o da futbolu seçti, böylece her gün okuldan sonra yollarımız tam aynı yerde kesişiyordu. Bu olay, artık dört gözle beklediğim bir şey hâline gelmeye başladı, öyle ki, artık onun gelmediği günler benim için tam bir hayal kırıklığı oluyordu. Bazen o da bana bakıyordu. Bazen de dönüp gidiyordu. Ve bazen de, öyle bir an geliyordu ki, birbirimize daha ilk adımlarımızı attığımız anda bakmaya başlıyorduk. Sonra, okulun son günü benimle konuştu. Söylediği her şey, tam olarak hayal ettiğim gibiydi. Düşlerimi birebir yaşatıyordu ve her şey tıpkı hayal ettiğim gibi gerçekleşiyordu. Aynı anda hem çok mutlu hem de ölesiye korkmuş durumdaydım. Ve ona âşıktım. İşte bu yüzden bebeği doğuracağım. Ona tam dört yıldır âşıktım. Onu çok az tanıyordum ama her şey tam da hayal ettiğim gibiydi. Tam da düşündüğüm gibiydi. Bu yüzden bebeği aldırmadım. Sanırım o benim hayatımın aşkıydı."
(Orijinali: I knew this boy... who was really wonderful to me. The first time I saw him was in freshman English. He wore a baseball hat on the first day of school, and our teacher made him take it off and his hair was all pasted on top of his head, and he smiled at me while he tried to fix it. We watched each other after that. And I started to feel like I knew him. I looked at his yearbook picture so often I knew his face by heart. Our senior year I took piano, and he had soccer, so we would pass each other every day after school in the exact same spot. And it became something I looked forward to. So much so that I could tell you all the days that he was absent because those were the days I was disappointed. And sometimes he would look at me, sometimes he would turn away, and sometimes it would be so intense that we would start looking at each other from the very beginning of the steps. And then on the last day... he talked to me. And everything he said was exactly how I pictured it would be. And he felt the way he felt in my dreams and I thought everything was happening exactly the way it was supposed to. And I was the happiest I've ever been. Happy and scared all at the same time. I was in love with him. That's why I'm keeping this baby. I was in love with him for four years. I barely knew him, but everything was exactly how I imagined it, everything was just how I pictured it. I had to keep this baby. I think he was the love of my life.)
23 Mayıs 2011 Pazartesi
{2010 Oscarları} AN EDUCATION (2009) - Eğitimin iyisi kötüsü olmaz.
Öncelikle bilinmesi gereken: İngiliz aksanı! Evet bir İngiliz aksanı çeşitliliği ve cümbüşü içerisinde olabileceğimiz bir film bizi bekliyor. Bunu öğrendik, heyecanlandık mı? Elbette. O zaman konu ne?
Orası çok basit. 16 yaşındaki lise öğrencisi ineğimiz Jenny, onu hayatlarından adeta vazgeçmişçesine Oxford'a hazırlayan annesi ve babası, Jenny'nin kuralcı edebiyat öğretmeni ile okul müdüresi, bordo arabalı zengin centilmen David, David'in ne idüğü belirsiz iş ortağı ve onun saf-salak durumundan hallice sevgilisi. Ve tabi 1960ların başında İngiltere, Paris. Müthiş dönem müzikleri ve kıyafetleri eşliğinde.
Esasında çoğu kez işlenmiş ve bilindik bir konuyu işlemesine rağmen, oldukça güzel anlatılmış olması; tüm filmin tıkır tıkır işlemesine, istenen mesajın içten ve karakterlere de yapıldığı gibi izleyenin beynine de tecrübe ettirilerek kazınmasına, oyuncuların su gibi akmasına sebep olmuş. Önce ilk yarıda tereddütle de olsa göklere çıkarıp sizi, ikinci yarıda aynı hızla olmasa da adım adım yere geri atıyor film. O ilk zamanlardaki mutlu eden, herşey ne kadar da peri masalı dedirten durumda bile insanın içinde hep bir 'aha şimdi adam psikopat çıkacak, ah ah vah vah şimdi kötü birşey olacak' vesvesesi sürmüyor değil tabi. Sonuçta biz de biliyoruz ki hiçbir şey bu kadar güzel olamaz ve insanın hayal ettikleri için - jenny'nin de dediği gibi- kestirme bir yol yok. Filmde bu durum her iki tarafa da saygılı olunacak bir şekilde gösteriliyor. Yani hem hayatı yaşamak istediğini düşünen gencimiz açısından hem de ona eğitimin ve emek göstermenin bir şekilde gerekli olduğunu kabul ettirmeye çalışan okul tarafındakiler açısından. Haklı olan kim peki diye bir tereddüt bırakmıyorlar filmin sonunda gerçi, kendi açılarından.
Başroldeki Carey Mulligan'ı görünce en başta bir tanıdıklık hissi oluşması ise normal. Bir süre sonra ister istemez insanın aklında bir kikirdeyip kıkırdayan Lydia ve Kitty Bennet görüntüsü beliriyor. Zaten yanıbaşından ayrılmayan bir Rosamund Pike - Jane Bennet da - varken, romantik gözler, elleri belinde söylene söylene gelecek bir anne Bennet olsun veyahut da leylek boynu önde bir kemik torbası Elizabeth olsun görmeyi umuyor her an. Heyhat, onların yerine bilmiş kızıyla düzeyli bir şekilde atışan baba figüründe döktüren bir adet Alfred Molina ile komikliği insanı acımaya vardıran saf salaklığı yer aldığı her sahneyi çalan bir Rosamund Pike elimize sunulmuş. Pek de güzel olmuş. Hülyalı bakışlarıyla Romeo misali ortada gezinen Peter Sarsgaard'a hiç birşey demiyorum. İçim bir tuhaf oluyor. Ağlasam mı elime odun alıp dövsem mi bilemiyorum. Onu aklımdan silmek istiyorum. Öyle diyeyim.
Carey Mulligan ayrıca en iyi kadın oyuncu Oscar ödülüne adaydı, tabiki Sandra Bullock'a kaybetti. An Education en iyi film olmalı mıydı peki? Daha iyileri vardı herhalde. Kötü olduğu anlamına gelmiyor, kesinlikle, çok iyiydi. Ama almadı ödülü doğal olarak.
Of Jenny off !
İki Yıl Okul Tatili (Deux Ans De Vacances) ile Jules Verne
Okulun yeni bittiğini, yaz tatilinin yeni başladığını ve bu başlayan cillop gibi yazın birkaç haftasını 10-15 okul arkadaşınız ve ailesiyle okyanusta bir gemide geçirmek üzere yola çıkmakta olduğunuzu hayal edin. Yaşınız 10, hadi bilemediniz en fazla 14. Ergenliğe henüz tam ulaşamadığınızdan öyle aile istememe tiripleri de ortada pek dolanmıyor. Sadece önünüzde sıcak, güzel, eğlenceli birkaç hafta var.
Sonra tam ertesi sabah yola çıkmadan önce gemide tüm arkadaşlarınızla birlikte yataklarınızdayken gemi limandan uzaklaşmaya başlıyor! 'Bu gemiye neler oluyor böyle? Kendi kendine nereye gidiyor?' diyorsunuz. Çünkü tüm yetişkinler ve de gemi personeli sahilde, artık kafesinde restaurantında eğlencesiyle meşgul. Ama siz ve arkadaşlarınız daha gemiyi limana bağlayan ipin nasıl çözüldüğünü bile anlayamadan çoktan okyanusun o bilinmeyen sularında kayboluyorsunuz. Üstüne günlerce süren fırtınalar atlatıyor, en sonunda da ıssız bir adanın kenarına neredeyse parçalanmış geminizle vuruyorsunuz.
Hayal edin. 10 yaşında bir çocukken tüm bunları okumak ne hissettirir insana? 'Ben de istiyorum, ben de gideceğim, şuradan bir gemi verin, okyanusa açılacağım!' nidalarıyla kendinizi kanepenin üstünden arkasına fırlatırken bulmaz mısınız?
Pek çok çocuk buldu, tam 123 senedir, pek çok çocuk yaşları kaça gelirse gelsin hep 2 yıl boyunca sürecek bir okul tatilinin hayalini kurdu. Yemek yapan anneleri, eşyaları taşıyabilen babaları, tehlikelerden koruyacak büyükleri olmadan iki yıl boyunca maceralarla dolu bir okyanusta ya da adada yaşadıklarını düşündüler. Ekmek ağacını ya da süt veren inek ağacını keşfettiklerini, tuzaklar kurup hayvanlar avladıklarını, bir devekuşunu evcilleştirip üstüne binebilmeyi, fok avlayıp yağ elde ettiklerini, acımasız asi denizcilerle kapıştıklarını hayal ettiler. Kimi zaman Briant'ın cesaretini, Gordon'ın mantığını, Doniphan'ın kendine güvenini; kimi zaman Baxter'ın teknik marifetliliğini, Service'in esprililiğini, kimi zaman da Costar'ın çocuksu saflığını üstlendiler.
Jules Verne, Ocak ile Aralık 1888 arasında Fransız Magasin d’Éducation et de Récréation dergisinin 'Extraordinary Journeys' bölümünde yayınlanan bu hikayesini daha sonradan kendisinin de belirttiği gibi "çocuklar için bir Robinsonvari ortam yaratmak ve böyle bir ortamda onların neler yapabileceklerini, nelere yetkin olduklarını göstermek" amacıyla yazmıştı. Ayrıca aynı yıl içinde iki farklı baskısı da kitap olarak yayınlanmıştı. Bilim-kurgu'nun (science-fiction) babası sayılan Jules Verne'in belki de çocukları en çok etkileyen hikayesidir İki Yıl Okul Tatili.

Kendisi de 12 yaşına geldiğinde Hindistan'a giden bir gemiye kaçak olarak binmiş, ancak babası tarafından anında yakalanması üzerine 'Bundan böyle sadece hayalimde seyahat etmeliydim.' diyen Verne'in ölümüne kadar yazdığı 54 romanın hemen hepsi de olağandışı yolculukları ve keşifleri anlatır. Aslında gayet anlaşılır bir durumdur bu, çünkü zaten yazmanın amacı da bir yerde insanın kendisi ve diğerleri için aslında yaşayamadıkları bir başka dünya yaratmak ve onun içinde de olsa en azından yapamadıklarını yapabilmek değil midir?Babasının, hukuk okumak yerine yazı yazmakla meşgul olduğunu öğrenip, maddi desteğini kestiği Verne sonradan iyiki de devam etmiş yazmaya. Hayalinde tasarladığı pek çok bilimsel buluşa bu sayede onun verdiği isimler verilmiş. Kullandığı coğrafi bilgiler, denizcilik bilgileri ve biyoloji bilgileri hemen hemen her romanında insanı bombardımana tutarcasına yer almış. Ki biz de böylece sayfalar ve onların üzerinde süzülen maceraperestleriyle birlikte en olmadık yerlere gider, en şaşırtıcı ağaçları, hayvanları, böcekleri, yöntemleri keşfederiz.
Her çocuğun yolunun Chairman Adası'na düşmesi ümidiyle, Madeleine Mezarlığındaki heykele saygılar...
{2010 Oscarları} DISTRICT 9 (2009) : İnsan olmak!
En iyi film dalında Oscar adayı olmuş olan District 9, Neill Blomkamp (yönetmenimiz)'ın daha öncesinden yaptığı bir kısa film üzerine geliştirilen bir senaryo ve film. Öncelikle bunda da bilmemiz gereken, değişik olduğu. Ciddiyim, gerçekten filmin ilk açılış sahnelerinde bir gariplik sezdirmekle başlıyor.
Sanki gece geç bir saatte Discovery Channel'ın bir anına denk gelmişsiniz gibi. Görevleri veya ünvanları yazan insanlar sırasıyla ekrana gelip, bir olayla ilgili birtakım üstü kapalı şeyler söylemeye başlıyor. Belgeselvari çekim olarak nitelendirilebilecek bir yöntemmiş bu. Ne yalan söyleyeyim ilk başlarda kafamı toparlamakta zorlanmama neden olsa da sonradan hoşuma gitmeye başladı. En azından onca film izleme durumlarım arasında değişiklik oldu diye düşündüm.
Ta ki, ortalama normal bir genç izleyici olarak içgüdülerim algılarıma müdahale etmeye başlayana dek. Her ne kadar üstüne uzun yıllar boyu film izlemişliğin de kattığı bir avantajla dayanabilme potansiyeli eklesem de, o "karides" uzaylılar ve etrafı götüren et-kan durumu iğrenmekle geçireceğim 2 saati tetiklemiş oldu. Hayır film açısından kötü demiyorum, sadece öyle uzaylılar gördükçe içim bir hoş oluyor, izlemem zorlaşıyor ondan yani.
Bu arada filmin bize anlattığına göre, 20 yıl önce Güney Afrika'nın Johannesburg kenti semalarına bir uzay gemisi inmiş. Ancak uzunca bir süre hiç bir ses çıkarmadan öylece durunca, insanlık müdahale etme gereği duyarak, araca çıkmış ve açmışlar. Karşılarında nerdeyse hepsi ölmek üzere olan binlerce (attım, galiba filmin başında öyle diyordu) uzaylıyı perişanlıkları içerisinde bulmuşlar. Bunun üzerine hepsini alıp, Johannesburg'da 9.Bölge adını verdikleri bir yere yerleştirmişler. 20 yıl boyunca da uzaylılar için kanunlar yapmışlar, kurumlar kurmuşlar, mafyalar oluşmuş, sorunlar hiç bitmemiş. Bunun üzerine alınan son bir kararla uzaylıların oradan başka bir bölgeye tahliyesine karar verilmiş. Ancak bunun için de hepsine belge imzalatmaları zorunluluğu doğmuş ve bu iş için de ana kahramanımız Wikus van der Merwe görevlendirilmiş.
Wikus, bana ekranda göründüğü ilk andan itibaren karikatür gibi bir adam olarak göründüğü için, filmin onca dramında, ciddiyetinde bile bir türlü olayların içinde hissedemedim. Hep bir komiklik olarak algıladım hareketlerini. Film de sanki parodiymiş de olay bu kadar vahim değilmiş gibi geldi uzunca bir süre. Gerçi neyseki sonunda içim dışıma çıkmıştı, gülecek birşey göremiyordum. Bu arada imdb'nin belirttiğine göre Wikus'u oynayan Sharlto Copley daha önce hiç aktörlük yapmamış, daha da yapmayı düşünmüyormuş.
Filmin ya da belgeselin anlattığı da van der Merwe'nin bu aşamadan itibaren başına gelenler. Uzaylı-insan ilişkilerini de sorguluyor metin, insan olmanın nelere yol açtığını. En azından herşeyin güzel, inanılmaz büyülü göründüğü bir ortamda değilken uzaylılar, olayı daha bir sefalet içerisinde anlatıyor (Filmi izlediğim dönemde Avatar'a nedense gittikçe yerleşen bir sinir edinmeye başlamıştım, kıskançlıktan olsa gerek, her neyse.). Bu "uzaylı gelmiş" klasiğine farklı bir açıdan bakıyor. Gerçi filmin seveni kadar nefret edeni de çok, internet genelinde öyle bir hava hakim. Çok amaçsız ve komik bulanlar var. Çok etkili ve anlamlı bulanlar da.
En iyi filmin yanında, en iyi yazım, düzenleme ve efekt dallarında da adaylığı mevcuttu District 9'ın. Aldı mı? En azından bir tane? Maalesef. Peki film iyi miydi? Eh o kadar aday etmişler, kötü olur mu? Hatta pek çok açıdan insanın içine dokunuyor denebilir.
En azından bu sefer uzaylılar Amerika kıtasına dokunmadılar, buna da şükür.
Chris döner mi, onu da bilmiyoruz ya.
{2010 Oscarları} The Blind Side (2009)
Film gerçek bir yaşam öyküsünden yola çıkılarak yapılmış. İlk bilmemiz gereken bu. Çünkü benim gibi, izledikçe 'ama bu da yok artık canım, ayşecik ömercik, gerçek hayat böyle değil baayaan' diyebilme ihtimali mevcut. Bu ihtimale karşı da yine benim gibi, izlemeden önce filmdeki nerdeyse her karakterin gerçek-yaşamış-yaşayan birer insan olduğunu öğrenmekte fayda var.
Annesi uyuşturucu bağımlısı olan ve nerdeyse sokakta yaşayan lise çağındaki Michael Oher'ın, Amerika'nın güneyli zengin tabakasının okuduğu bir okula kaydolmasıyla başlıyor hikayemiz. Herkes onu gerizekalı zannediyor, o hiç sesini çıkarmıyor, kimse ona yaklaşmıyor, o kimseye yaklaşmıyor şeklinde klasik durum devam ederken (ki bu arada Michael'ın cüssesi filmin her dakikasında birine birşey olacak da çocuğu hapse atacaklar diye insanın yüreğini ağzına getirip duruyor) zengin velilerden birinin Leigh Ann'in ve ailesinin Michael'ı evlerine ve dahası ailelerine almasıyla mutlu bir hale giriyor. Bedensel avantajının da sağladığı güçle Amerikan futbolu oynamaya başlıyor Koca Mike. Gerisinde yaşananlarsa pek çok yerde dendiği gibi ilham verici.
İnsanın içine dokunan filmlerden The Blind Side. Hani gözyaşı döktürmeden de olsa içinizi bir kırpık kırpık eder ya bazı hikayeler, onların en güzel bir şekilde işlenmişi. Bir de filmin sonunda jenerik yazıları geçerken gerçek Michael Oher'ın ve Tuohy ailesinin resimleri geçmesi, insanı hepten gülümsetiyor.
Oyunculukların rahat, yerinde ve kararında olmasının yanında Sandra Bullock'u en iyi kadın oyuncu adayı yapacak kadar da iyi olabildiğini düşünüyorum. Benim gözümde alabilir. Ama film açısından baktığımda, sanki daha çok hikayenin ve mesajların ön planda olduğu bir film olarak geldi bana. Yani sinema açısından bir büyüklük, çokluk hissi vermiyor gibi. Güzel değil mi, evet güzel derim. Ama vay be ne filmdi yerine de vay be ne hikayeydi derim. O yüzden de Sandra Bullock'un Oscar'ını kucaklamasına şaşırmıştım. Hem de öncesinde o kadar kesin belirtildiği halde alacağı. Seçilebileceğini düşünmemiştim filmi izledikten sonra. Ama tabi akademi bu, siyahi bir evsiz çocuğu yıldız yapan bir hristiyan beyaz üst sınıf ailenin ilham verici gerçek hikayesine oscar'ı vermek isterlerdi.
22 Mayıs 2011 Pazar
{2010 Oscarları} The Hurt Locker (2008)
Irak'taki Amerikan ordusunda bomba imha uzmanı olarak görev yapan Çavuş James ve onun etrafındaki diğer askerler ve bombalarla birlikte The Hurt Locker'ın anlatmaya çalıştığı hemen hemen bu.
Bravo Ekibinin Irak'taki görev süresinin bitimine 40-50 gün kala bomba imha ekibinin uzmanının bir patlamada hayatını kaybetmesi ve onun yerine Çavuş James'in ekibe dahil olmasıyla başlıyor film. Çekim yeri olarak Irak'ın hemen yakınındaki Ürdün'ün de seçilmiş olmasının etkisiyle ,tüm o tozu, sıcağı, teri, kan kokusunu siz de oturduğunuz yerden teneffüs edebiliyorsunuz. Filmin çoğunda ayrıca 16mmlik hand-held denilen kameraların kullanılmış olması her an yakın açıdan, bol sarsıntılı görüntülerin eşlik etmesine sebep oluyor.
Film boyunca insanın kendi kendine debelenip durmaması mümkün değil bu arada."Neden yapıyoruz bunu?" diye sormak geliyor insanın içinden habire. "Bunu kendimize neden yapıyoruz?" Bir ülke gidiyor, başka bir ülkeyi işgal ediyor, her gün, her Allah'ın günü insanlar ölüyor, aileleri olan insanlar, nefes alan insanlar, düşünceleri olan insanlar, hep birlikte aynı yerküre üzerinde yürüdüğümüz insanlar. Ama hiç kimse birşey yapmıyor. Dahası bombalar insanları öldürürken orda, diğer her yerde de çaresizlikten-elinden birşeyler gelmemesinin çaresizliğinden-insanlar ölüp ölüp diriliyor.
Gene de fark eden birşey yok. Amerika; Vietnam'da, Kore'de ya da Afganistan'da yaptıklarını film halinde habire önümüze koymaya devam ettiği gibi Irak'a da aynı muameleyi yapmaya devam ediyor. Bu sefer bağımlısı olduğu bombalar ve onların yaşattığı ölüm kalım durumunun damarlarına pompaladığı adrenalin ile yaşayan bir askerin üzerinden anlatıyor hikayesini. Belki onu bu hale getirenin, savaş bağımlısı yapanın suçlu olabileceğini söylemeye çalışarak ya da belki de hiçbir suçlu aramayarak.
Sonuçta filmin berbat olduğunu söyleyenler de var, savaş filmi olarak görülemeyeceğini ya da tatmin edici olmadığını, Irak'ta olanlarla ilgili birşeyler söylemekten çok obsesif bir kişilik bozukluğunu nedensiz bir şekilde anlatmaya çalıştığını söyleyenler de. Oscar adayı olarak şansı elbette yüksekti. Sonuçta kendin pişir kendin ye, bir yerde. Ama ben ısrarla Avatar'ın şansının daha yüksek olduğunu düşünmüştüm, ummuştum. Çavuş James rolündeki Jeremy Renner en iyi aktör dalında, yönetmen Kathryn Bigelow en iyi yönetmen dalında adaydı. Bu ödülün de ona gideceğine kesin gözüyle bakılıyordu, hiç şaşırtmadı. Ayrıca en iyi senaryo, en iyi düzenleme, en iyi sinematografi, en iyi orijinal müzik türü dallarda da adaylığı vardı filmin. Sanki nereye aday edeceklerini şaşırmışlar gibi. Zaten oturdular sonra da bir güzel, tek tek 7 tane ödülü verdiler.
Film olarak beğendim mi? Sanırım. Yaşlandıkça savaşla ilgili şeyler kaldıramamanın verdiği sıkıntıyla da olsa, sinema açısından beğenebilirim diye düşünüyorum. Gerçi Amerika işgal ettiği yerlerin filmini yapmaya devam ediyor, biz de sadece izlemeye devam ediyoruz ama...
{2010 Oscarları} INGLORIOUS BASTERDS (2009)
Bazı insanlar, dünyayı diğerlerinin gördüğünden daha farklı bir şekilde görür. Aynı yerde, aynı kalabalıklarla birlikte dikilirler, aynı şeyleri izlerler ama aynı şeyleri görmezler. Belki bunu isteyerek yapmazlar, belki sadece bir tür içgüdüdür ya da hatta belki bir tür anormallik. Evet, öyle görmeyen diğerlerinin yakıştırdığı tabirle, anormaldirler.
Öyle sanıyorum ki Quentin Tarantino da o "anormaller"den. Hatta geçen onca yıl ve neredeyse 20 filmin ardından bunu kanıtlamış durumda. Anormalleri sevmem, ortaya çıkardıkları işleri de sevmem. Elimde değil, bir tuhaflık, o yatay ince çizgide herhangi bir pürüz hissi; beni oldum olası rahatsız eder. Ve rahatsız eden filmler izlemeyi de sevmem. Herşeyin karman çorman olduğu filmleri de sevmem. Çoğu kez kendi kendime çok klişe bile geldiğim olur, illaki mutlu edici hafif şeyler aradığım için ekranımda.
Bu yüzden oldum olası Tarantino'dan uzak durdum. Lisede aylarca Kill Bill konuşmalarına, canlandırmalarına, kritiklerine maruz kaldım, gene de merağıma yenilmedim, izlemedim. Rezervuar Köpekleri her okuduğum sinema yazısında, dergisinde, gördüğüm her sinema olayında karşıma çıktı; kendime engel oldum, o afişine rağmen gene de izlemedim. Bir dönem televizyonu her açtığımda karşıma çıkan Jackie Brown'ın, elinde çantayla yürüyüşünü izleyip, geri kapattım. Ama sinema topluluğundaki gösterimi izlemek zorundaydım, dersler çok sıkıcıydı ve o zaman yapılabilecek en iyi şeydi Pulp Fiction'ı izlemek. Ayrıca da artık merakıma laf geçirebilecek irade gücüm kalmamıştı.
Ama yanılmadığımı anlamam açısından iyi oldu Pulp Fiction. Hiç hazzetmedim, çoğu kez "Honey/Bunny"yi kullansam da. Beynimi arap saçına döndürdü film. Beğenmedim'i asla kabul etmedim ama beğendim de diyemedim. Uma Thurman'ı, John Travolta'sı, Samuel L.Jackson'ı, Bruce Willis'i, herkesi ama herkesi ordaydı. Ben gene de gözümün önünden kanlı görüntüleri çekip alamadım.
Bu tür bir haleti ruhiye içerisinde Oscar adayı bir adet Inglorious Basterds izlenirse ne olurdu? Çok da şok olunurdu! Neden? Çünkü eğlendim! Tüm film boyunca eğlendim. Oturduğum yerde kahkaha da attım, ellerimi gözümün önüne de tuttum, aniden korkarak yerimden sıçradım, heyecandan tir tir titredim. "Bu benim başyapıtım oldu galiba." dedi Teğmen Aldo Raine, bitiş müziği gümlemeye başladı, ben de "keşke böyle olsaymış" dedim. 1944'te İkinci Dünya Savaşı Tarantino'nun yazdığı metin kadar eğlenceli olsaymış.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi işgalindeki Fransa'da geçen film, konusu itibariyle, başlangıcı sinema tarihine ikonik bir karakter daha katan Christopher Waltz'ın Komutan Hans Landa'sı ile yapıyor. "Yahudi Avcısı" lakabının hakkını veren bir sahneyle filmin de ilk bölümünü başlatıyor. Sonrasında farklı farklı bölümlerle farklı farklı açılar yansıyor perdeye. Ki beklediğimiz gibi hepsi bir yerde birleşmek üzere.
Filmde kafayı döndüren bir dil curcunası mevcut. Almanca, Fransızca, İngilizce, İtalyanca derken kimin nece konuştuğunu takip etmek tam bir sınava dönüşüyor. Ama o inanılmaz keyifli hava içerisinde buna da katlanılıyor. Hatta filmin en önemli detaylarından biri de bu. Karşımızda ayrıca karikatürize Hitler'lerden biri daha var. Pek çok internet şakasına da karışmış olduğunu hatırlayabiliriz. Ve tabiki o muhteşem Fransız kadınları. Shosanna rolündeki Melanie Laurent ve Charlotte LaPadite rolündeki Lea Seydaux en göze çarpanları. Hatta bence ekranda göründüğü o birkaç dakikada bile insanı büyüleyen Lea Seydaux, kesinlikle perdemize daha çok gelmeli. Ve ayrıca Daniel Brühl faktörünü de unutmamalı ki kendisini Elveda Lenin'den gayet iyi biliyoruz. Yüzünde her daim "o ifade" olan oyunculardan olmasının yanısıra oynadığı her karaktere beklenenden fazla ilgi duyulmasını sağlayan bir yapısı olduğu reddedilemez.
Ha tabi Tarantino filmlerinin rahatsız ediciliği bunda da yok mu? Var, yüzülen kafa derilerinden gelen kırt kırt seslerinde, alınlara bıçakla kazınan gamalı haç motiflerinin cızırtılarında, insanlara giren çıkan mermilerin vızırtılarında, insan bedenlerinden fışkıran kan ve kanlı et patırtılarında...
Filmin ayrıca bir en iyi yardımcı erkek oyuncu, en iyi yönetmen, en iyi senaryo, sinematografi, düzenleme, ses gibi dallarda da adaylıkları var. En iyi film ya da yönetmen olmasa da en azından bir ödül verirler gibime geliyordu. Aslında en iyi film seçilse ne eğlence olurdu ama?! Aday olduğu kategorilerden sadece birinden Oscar aldı, bahsettiğim o manyak performansıyla Christoph Waltz'a en iyi yardımcı erkek oyuncu heykelciğini kucaklattı.
{2010 Oscarları} A SERIOUS MAN (2009)
"Kara mizah, veya kara komedi, komedi ve hiciv'in alt türlerinden biridir. Genellikle ciddiyetle anılan cinayet, ölüm, hastalık, savaş, akıl hastalığı gibi konuları mizahi bir anlayışla ele alır. Kara mizah açık seçik olana karşıtlık göstermesine rağmen bu anlayışla ilişkilidir. Dolaysız gülmecede mizahi durumların çoğu şoka ve ani değişimlere dayanırken kara mizah genellikle ironi ve hatta bazen yazgıcılığı (fatalizm) kullanır. Stanley Kubrick'in yönettiği "Dr. Strangelove" filmi, sinema alanında bu mizah türünün öncüsü olarak gösterilir.Kara mizah içinde aynı zaman parodi, yani biçimle öz arasındaki ayrılıktan gülünç etki yaratma yer alır. Yaygın olarak, ciddi olması gereken ancak açıkça bunu başaramayan bir duruma karşı gösterilen tepki kullanılır." diyor Vikipedi kara komedi için. Coen Kardeşlerin yazıp yönettiği A Serious Man, bu türün bir örneği. Ki bu da neden kaşlarımın Küçük Emrah misali yaylaşmış ve dudaklarımın ne yapacağına karar verememiş halde gülümsüyor olduğu açıklıyor.
Gayet ciddi olduğunu düşünebileceğiniz ama o biçimli yeşil çimenli görüntüler ve yoğun yahudi gelenekleri arasında ciddiyetine karar veremediğiniz durumlara karşı çeşitli saçma tepkisizlikler dahilindeki tepkilere neden oluyor bu durumda film.
Larry Gopnik, üniversitede fizik dersi veriyor. İlk bakıştan hemen anlıyoruz, bildiğimiz ileri zeka ineklerden. Gözlüğü, hafif dökülmüş kıvırcık saçları, taşıdığı çantası, duruşu, bakışıyla her şeyi belli. Üstüne bir de yahudiliğinden gelen kendi ahlaki normları yüzünden olabildiğince iyi aile babası kıvamında bir insan. Haram para yemez, elin karısına kızına bakmaz (o kadar da değil de lafın gelişi icabı), çocuklarına bağırmaz tipte. Otorite ve başına buyruk olduğunu düşünebileceğimiz bir karısı, süsleneyim gezeyim tozayım anlayışında bir kızı ve ergenliğe bulaşmaya başlamış bir de oğlu ile nezih bir banliyöde yaşıyor. Bir de işte hafif çatlaktan hallice erkek kardeşi onlarla birlikte kalıyor o kadar. Sonrasında yalnız, herşey arabın saçına özeniyor.
Filmin açılış sahnesi ayrı bir güzellik bu arada. Gerisi ise aralarda kulaklarımıza yükselerek gelen Jefferson Airplane'in White Rabbit'ten sonra en iyisi diyebileceğim Somebody To Love'ının tınıları ve sıcak havanın sessizliği ile geçiyor. Çoğu zaman sıkılmak üzereydim bile diyebilirim bu sessizlikten.
Birlikte aday olduğu diğer Oscar adaylarına nispeten yavaş, sessiz bir yapısı vardı filmin. Esasında filmin bir sahnesini kısa film olarak tasarlamış Coenler, sonradan filme çevirirken diğer sahneleri ve hikayeleri eklemişler. Hı bir de yine bir 60lar havası içerisindeyiz, bence filmin bir diğer artısı da bu.
Filmin bir de senaryo adaylığı vardı, ancak festivallerden topladıklarının aksine aday olduğu iki kategoride de ödülü alamadı.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
Previously on Neverland : March Drizzles
Yağmurlarla sonlanan bir Mart oldu. Bir de oturup, kendimi, kafamı dinlediğim. Belirli tarihleri beklediğim. Acele etmediğim. Hiçbir yere k...
-
20li yaşlarındaki Kim Sol Ah (esas kızımız kendisi) bir tasarım şirketinde çalışıyor, tüm gün oturup müşterilere, firmalara, şirketlere f...
-
Çoook eskiden, şimdinin Polinezya diye adlandırılan adalarından birinde, ada halkının şefinin sevimli mi sevimli kızı Moana, babasının t...
-
Joseon Dönemi'nde bir zamandayız. Krallığın başkentinde Sim Jung Woo isimli kahramanımız, devlet sınavını en genç yaşta en birinci olara...


















































