24 Haziran 2019 Pazartesi

umut yanılsaması

Yaz gelince, böyle hava sıcacık olunca beni alıyor bir her şeyi yapabilirim hissi. Böyle inanılmaz umutla doluyor içim. Sanki kriptondan düşüveren benmişim de sarı güneş hücrelerimi enerjiyle, umutla dolduruyormuş gibi. O da olur, bu da olur, onu da yaparım, şunu da ederim diyerek gözümü ufuklara dikiveriyorum.
Bu ara çılgın yoğun geçiyor. İş yerinde gün boyu iki dakika şöyle boşluğa doğru anlamsızca bakayım da hiçbir şey ile ilgilenmeyeyim diyebildiğim yok. Bir de üstüne eylüldeki gezi için schengen kovalamaca ile uğraşıyorum. İnsanın gururuna dokunuyor yahu valla bu kadar zora koşmaları. Öyle belgeler, öyle şeyler istiyorlar ki başvuru için lanet olsun diyorsunuz. Cuma günü başvuru randevum var ve benim daha ne izin kağıdım, ne başkandan imzalı dilekçem ne de sgkdan alınmış işe giriş bildirgem var. Yine de her öğlen tüm bunları yetiştirmesi gereken ben değilmişim gibi koştura koştura spora gidiyorum.
Evet bir de öğle aralarında yarım saatlik spora yazıldım. Bu mesai kavramının dayattığı zaman aralıkları insan biyolojisine çok ters bence ya da herkesinki aynı olmak zorunda mı? Ben illa sabahın yedisinde kahvaltı edip, öğlenin 12sinde yemek mi yemeliyim? Saçmalık. 7de kahvaltı edince 10'a gelmeden midem gurulduyor. Sonra yemek vakti 12 gibi falan olduğu için saatlerce açlıktan ölme pahasına beklemek zorunda kalıyorum. Sonra öğlen yemeğinde o gözü dönmüşlükle ne bulursam saldırıyorum ve hemen akabinde baygınlık geçiriyorum. Yemek yeyince elim ayağım çekiliyor, böyle bayılacak gibi oluyorum. Sonra da ertesi sabaha kadar hiçbir şeyi almıyor midem. Böyle salak saçma bir döngüye sokuyor beni "çalışma hayatı". Oysa evde oturuyorken sabah 9-10 gibi kahvaltı yapıyordum, sonra elime ne geçtiyse yoğurdudur meyvesidir atıştırarak dolaşıyordum. Hazırlamak pişirmek derken 4e doğru da yemek yiyordum. Benim biyolojik ritmim bu. Oysa sırf para kazanmak uğruna, 200 yıl önce bir paragöz arabacının dayattığı sisteme göre yaşamak zorundayım.
Hava ısınınca, güneş gökyüzünde sıcak sıcak göz kırpınca bana geliyor bir umutlu mutluluk hissi. Ama işte sonra gidiveriyor.

29 Mayıs 2019 Çarşamba

Aleksandr Sergeyeviç Puşkin'den "Yüzbaşının Kızı"

Rus edebiyatına çok çekingen yaklaşırım. Dünya edebiyatına hah şimdi bu ülkenin edebiyatına başlayayım diye girmiyor insan çoğu zaman ama sanırım Rus edebiyatı için - ve hatta diğer pek çok edebiyat için - bende durum tam da öyle olmuş olabilir. Çünkü kendiliğinden, farkında olmadan İngiliz edebiyatına dalmış haldeydim ve hala daha en sevdiğim odur ama bir noktada ben artık farklı hayatlar, değişik coğrafyalara çıkmalıyım dedim. Elimden geldiğince her bir ülkeden birkaç bir şey okumaya çalıştım. Rusya ise tüm bunların arasında sanırım en çekindiklerimden biriydi. Baktığımızda öyle kocaman bir derya, öylesine karmaşık bir okyanus gibi görünüyor ki elime bir Rus yazar almam çok uzun sürmüş olabilir.
Bu yüzden ilk denediğim Dostoyevski'ydi. Beyaz Geceler. Her gün eve aldığımız gazetenin bir gün hediyesi olarak gelmişti ve iyi bir fikir gibi görünüyordu. Ama değilmiş. Dostoyevski'yi hiç sevmedim. Sonra Delikanlı'sını da okumayı denedim mesela, ah ne hevesle almıştım tuğla büyüklüğündeki kitabı, olmadı. Dostoyevski benim için fazla "ben" gibiydi, karamsar, ağlak, iç bunaltıcı derecede depresif. Eh ben de hep kendimden nefret ettiğim için, Dostoyevski'yle hiç barışamadık.
Haliyle Tolstoy'a geçtim sonra. Savaş ve Barış. Aklımı kaçırmış olmalıyım. Lisedeydim. Da Vinci Şifresi kafasındaydım, savaş ve barış neyine. İşaretlememiş olsam, okuduğumdan bile emin değilim. O kadar okumamışım gibi geliyor. Tek bir kelimesini dahi hatırlamıyorum. O yüzden bu iki saçmalamamı es geçip, Rus edebiyatı ile tanışmamı yine Tolstoy'un Sivastopol'undan başlatıyorum (https://www.goodreads.com/book/show/18047371-sivastopol). Hatta o kitabı okumam da yine bir film sayesinde olmuştu. Hayatımdaki çoğu şey filmler sayesinde olmuştur zaten, kitapların çoğunu filmler sayesinde keşfetmem gibi. 2009 yapımı "The Last Station" filmini (https://www.imdb.com/title/tt0824758/) izledikten (ve pek sevdikten) sonra Tolstoy'a ve Rus edebiyatına bir şans daha vereyim demiştim (Bu arada film güzeldir yani bence aşırı güzeldi, tavsiye ederim.). Sivastopol incecik bir kitaptı, ama çok beğenmiştim ve hah demiştim, işte Rus edebiyatı dedikleri bu olmalı. O zaman abartmış olabilirim tabi, kitabın hemen ardından acayip gaza gelmiş haldeydim çünkü. Tolstoy kraldı gözümde.
Ama Puşkin. İşte onu hiç okumamıştım. Her ne kadar Tolstoy'a karşı hissettiklerim Rus edebiyatına daha sıcak bakmama sebep olmuşsa da hareketlerime hiç yansımadı. Sonra hiçbir Rus yazar okumadım. İşte geçen haftalarda Kişinev'e gidecekken dedim herhalde bu bir işaret. Puşkin'le ilişkilendirilebilecek bir kente giderken yazdıklarını okumalıyım. Ama ne hikmetse gitmemden hemen önceki hafta ne kadar kitapçıya baktıysam bir tane bile kitabını bulamadım. Sonunda bir yerde Yüzbaşının Kızı'nı buldum ama bu sefer de sadece bu kitap ve diğer bir yayınevinden basımı. Başka yok. Yani YKY basımı ve İletişim basımı. YKY basımını tercih ettim. Mart 2019 tarihli 6.baskısı. Sabahattin Ali ve Erol Güney çevirisi. 126 sayfalık incecik bir kitap bu da. (https://www.goodreads.com/book/show/34819342-y-zba-n-n-k-z)
Okumaya başlayınca Rus edebiyatına neden o kadar çekingen yaklaştığımı gene hatırladım. Çünkü Rus tarihi, kültürü hakkında çok az şey biliyorum ve bu yüzden algılayamıyorum. Yani onca dizi ve filmden sonra artık gözüm kapalı İngiltere tarihi yazabilirim cilt cilt ama diğer ülkeler çok bulanık. Mesela bu kitabın esas hikayesi, Rus tarihindeki gerçek olayların, 1773 yılındaki Pugaçov Ayaklanması adı verilen olayın etrafında gerçekleşiyor. Hadi buyur buradan yak. Kim neden nereye nasıl ayaklanmış, kim haklı kim haksız, ana karakterimiz şimdi bunu diyor ama ne anlatmaya çalışıyor ana karakterimiz nerede duruyor...diye diye beynimden dumanlar tüte tüte okumaya devam ettim. Tabi bir noktada çevirmenin notu, yayımcının notu, sayfa altındaki açıklamalar derken yavaş yavaş anlamaya ve fikir üretmeye başlıyorsunuz. O aydınlanmayı yaşadıktan sonra kendi kendime okuduğum hikayeden daha da zevk almaya başladım.
Dediğim gibi bu 1773'te olan ayaklanma sırasında soylu bir ailenin oğlu olan Pyotr Andreyeviç Grinyov (isimler konusuna hiiiiç girmiyorum, çıkamayız, o konuda çok çemkiriyorum, kendim bile kendimi çemkirmekten alamıyorum) asteğmen gibi bir rütbeyle asker olur, taşrada ufak bir kaleye gönderilir. Kalenin komutanının kızı Maşa ile birbirlerine işte bir şekilde aşık oluverirler, bu sırada kaledeki diğer askerlerle falan Grinyov'un münasebetleri olur. Ve bir anda kendimizi onun gibi ayaklanmanın ortasında buluruz.
Hikaye Grinyov'un yıllar sonra 1833'te oturup da torununa falan hayatını anlatmak için yazdığı hatıratı formatında. Tüm kitap boyunca onun bakış açısından dinliyoruz olayları. En sonda hikaye bitmiyor ama kitap bitiyor. Puşkin'in kendisinin Bırakılmış Bölüm adını verdiği bir bölüm daha yer alıyor en sonda. Kitabın içinde, ortasında bir yerlere yerleşebilecek bu bölümü denilene göre yine birilerini rahatsız ederim de sürüverirler diye dahil etmemiş.
İşte Puşkin, meşhur portresiyle.
Suratında biraz böyle küçük emrah ifadesi yok mu ya?
E ama Puşkin kimmiş ki neler olmuş? 1799'da Moskova'da doğan Puşkin, tıpkı ana karakteri gibi soylu bir ailenin oğluymuş. Yine tıpkı Grinyov gibi onu da babası çok iyi bir şekilde eğitim alsın diye uğraşmış. Yatılı okula gönderilmiş. Şair ruhlu çocukların hepsinin yaptığı gibi o da şiire yönelmiş. Yazmış da yazmış. İmparatorluğun dışişlerinde falan çalışmış. 1820ler geldiğinde şiirleri isyan dolu olunca önce Kafkasya'ya sonra da Moldova'ya (gidip kaldığı evi gördüğüm Kişinev'e) sürülmüş. Sürgünde geçirdiği yıllardan sonra geri çağrılmış, artık sürülmek yerine yazdıklarını sansürlemeye başlamışlar. Hayatına devam etmiş Puşkin. 1831'de bir baloda çok güzel bir kız görmüş, aşık olmuş. Kız da olabilecek en meymenetsiz dişiymiş herhalde, bön bön bakmış hep tekliflerine de ısrarına da. Sonunda kızın ailesini fethedip evlenmiş Puşkin ama ne fayda, Natalia yine aynı boşlukta bakmaya devam etmiş duruma. Ahh işye böyle iyi yazan bir adamın zekası nasıl olur da bir kadın söz konusu olunca eksiye düşebiliyor diye insan gerçekten hayret ediyor (tüm erkekler bu hale giriyor valla bu cinste bir yamukluk var ama neyse). Sonunda da yine bu Natalia yüzünden bir düelloya girişmiş ve yaralanıp, ölüvermiş daha 38 yaşında. En kötüsü de yazdığı hikayedeki kahramanın da kendisi gibi bir nedenle düello yapıp, yaralandığını ve sonra iyileştiğini okuyoruz. Bu satırları yazan adamın, yazdıktan bir sene sonra bir düelloda yaralanıp öldüğünü öğreniyoruz. (daha ayrıntılı okumak isterseniz: http://pushkin.ellink.ru/2018/english/push1.asp)
Peki Puşkin nasıl yazıyor? Açıkçası hiç beklediğim gibi değildi. Okumaktan keyif aldım, okuduğuma da memnunum ama bir şeyler eksikti sanki gibi geldi bana. Nasıl anlatabilirim bilmiyorum. Mesela çok aşırı dramatik bir şeyler oluyor, böyle game of thrones vari şeyler oluyor, Puşkin öyle bir yazıyor anlatıyor ki parkta banka oturmuş da gelip geçeni izliyormuşsunuz gibi oluyor. Aslında etkili yazıyor, çok da iyi yazıyor onu da görüyorsunuz, fark ediyorsunuz. Ama olayları, duyguları anlatmayı seçtiği yol yüzünden hiçbir şey üzerinize üzerinize gelmiyor. Dramın trajedinin atlında ezilmiyorsunuz, ferah bir kafayla hikayeye devam ediyorsunuz. Bir yandan çok hoşuma gitti bu durum, çünkü ben gerçekten - ama gerçekten - okuduğum izlediğim her şeyi aşırı içselleştirip çok kötü olabiliyorum. Bir yandan da sanki böyle nefes alıp veriyormuşum da sanki tüm ciğerimi doldurup, geri boşaltmadan, böyle göğsüm hareket etmeden nefes alıyormuşum gibi hissettim. 
Yine de bir yerde okuduğum, birinin dediği şeye çok hak verdim: Rus edebiyatına başlamak için çok iyi bir kitap Yüzbaşının Kızı. Keşke yıllar önce elime ilk geçen bu olsaymış dedim. Hem öyle çok büyük büyük bir hikaye değil, hem de Rus tarihi, kültürü hakkında ufak minik detaylarla genel bir tablo veriyor. Ayrıca düzgün ve keyifli bir okuma sağlıyor. Bence çok iyi bir başlangıç olur.

Bir de şunu ekleyeceğim. O kadar aradım, bulamadıktan sonra en son havaalanında aktarmayı beklerken oradaki kitapçıda İş Bankası'nın muhteşem basımını bulmadım mı? Yine Yüzbaşının Kızı ismindeki bu basım bütün öyküleri ve bütün romanları şeklinde bir alt başlığa sahip ve Rusça aslından Ataol Behramoğlu çevirmiş. 11.basım 564 sayfalık kocaman bir kitap. İçinde Maça Kızı ve Erzurum'a Yolculuk falan da var. Dayanamadım bunu da aldım ama diğer kitaptan bitirdim hikayeyi. Bu kitaba da diğer öyküler için geçeceğim bir ara.

26 Mayıs 2019 Pazar

Bir yere ulaşmayan formülüyle tanıdık bir hollywood filmi --> 2:22 (2017)

Tam benlik diye düşünüp, bir kenara kaydettiğim ama sonra nedense bir türlü elimin varmadığı, bu yüzden de vizyona girmesinden 2 yıl sonra ancak izleyebildiğim film "2:22". Her defasında hah tamam şimdi izleyeyim şunu bir deyip de geri kapattığım. Belki de bu kadar benlik diye düşünürken çok kötü çıkacağından korkmuşumdur diyorum. O kadar kötü çıkmasa da ortalamanın üzerine de çıkamıyor olduğunu gördüm sonunda yalnız. (IMDb'de 2:22-->https://www.imdb.com/title/tt1131724/)
Karşımızda tam bir hollywood filmi var. Yani benim için klasik denilebilecek türde. Hani çocukken tvde akşamları denk gelir de hep beraber izlersiniz ya, ne çok ünlüdür ne de öyle flashtv ayarındadır. Geldiği kıtada 90larda 2000lerin başında böyle çok tutan bir formülde, tekrarlanarak çekilmiştir bu filmlerden. O zamanlar hakikaten de çok güzel geliyordu bu filmler, böyle "decent" bir izleme sunuyordu (araya da böyle kelimelerimi sıkıştırdımdı yeteri kadar film eleştirmeni görünebilirim belki :p ). Ama sonra tabi 20 yıl geçti ve artık çok daha değişik filmler yapıyorlar, çok daha değişik filmler gördük biz onca sene. Yine de bana hala güvenli bir koy gibi gelir böyle filmler, çocukken aldığım o zevki alırım.
Nasıl mı filmler? Şöyle: Yapımcı şirketlerin logoların ekrandan ayrılırken esas kahramanımızın özlü sözlerini işitiriz. Görüntü yavaş yavaş Manhattan'ın o muhteşem görüntüsüne iner. Gökdelenlerin, Central Park'ın üzerinden uçar, sıkışık trafiğin içine ineriz. Ahh ne kaos ama ne şahane bir kaostur bu (Ben NY'ı gerçekten sevmişim be, gitmeden bile sevmişim sırf filmlerden, gidince de aşık olmuşum demek ki). Esas kahramanımızın düzgün bir işi vardır, heyecanlı, çok iyi yaptığı. Sonra olaylar gelişir. Türlü badireler atlatır ve filmin sonunda bizim kendi halindeki kahramanımız gerçekten kahraman olmuştur.
Bayılırım. Ne öyle çok dram vardır ne trajedi. Aksiyon vardır dozunda, biraz bilmece ama öyle çok kafanızı yormanıza gerek olmaz. Azcık romantizm vardır, ama tabi formülize (kelimeyi doğru yazdım mı hiç emin değilim şu an) edilmiş olduğundan ne inandırıcıdır ne de inandırıcı değildir. Herkes güzeldir, herkes yakışıklı, fit.
ama neden bazı kadınlar böyle güzel?
Aslında filmin hikayesi ilginç en başta. Yıldızlarla, zamanla böyle değişik bir hikayeye girişiyor önce. Güzel güzel kuruyor. Olaylar gelişiyor. Michiel Huisman'a zaten bayılıyorum, adam burada muhteşem görünsün diye görüntü yönetmeni kendiyle yarışıyor. Teresa Palmer'ı da bu daha önce bahsettiğim "A Discovery of Witches"da keşfedip pek kanım kaynamıştı, burada yine ışıldıyor. Ayrıca bir Sam Reid ile tanışıyorum ki ben bu adama nasıl rastlamamışım? (Oyunculuklarını falan demiyorum yahu, görüntüler güzel o açıdan diyorum, hani bu formülde böyleydi ya o yani)
tabiki Central Park'ta bir öğleden sonrası geçireceğiz
Havaalanında kule görevlisi olarak (böyle mi deniyor bilmiyorum) çalışan Dylan'ın rutin bir hayatı var. İşini çok iyi yapıyor, çünkü desenleri, formülleri görebiliyor. 30.doğum gününe günler kala işte bir anda bir şeyler oluyor ve hatası yüzünden neredeyse iki uçak çarpışacak hale geliyor. Açığa alınan Dylan günlerini boş boş geçirmeye başlıyor ama sonra garip bir şeyler fark etmeye başlıyor. Her gün hep aynı şeyler oluyor. Kendi hayatında da tekrarlanan desenler olmaya başlıyor. Bu sırada bir kadınla tanışıyor, bir sanat galerisinde çalışan Sarah ile. Daha ilk görüşte birbirlerini uzun yıllardır tanıyormuş gibi hissediyorlar. Sonra Dylan'ın bu fark ettiği tuhaflıklar ikisinin de hayatını etkilemeye başlıyor.
Ama sonra insan şüphelenmeye başlıyor. Ulan bu kadar yükseldik yükseldik, bu hikaye çok salakça bitmesin. Nitekim o kadar salakça olmasa da eh artık bu muydu yani dedirtecek şekilde bitiyor. Yani o kadar ilginç bir şey yakalamışsınız, düzgün bir şekilde de anlatıyorsunuz, buraya mı bağlanır bu? dedirtiyor. 
Yani bence izlemenize öyle pek de gerek yok. Şöyle boş bir akşamınızda hiçbir şey düşünmeyeyim, açayım izleyeyim dediğinizde izleyebilirsiniz. Pek de bir şey beklemeden.

Bir Kişinev Gezisi

Geçen hafta şöyle 3 günlüğüne atladım gittim Kişinev'i gezmeye. İki günü yolda geçtiği için toplamda 5 günüm gitmiş oldu. Kişinev, Moldova'nın başkenti. Haritaya bakalım hemen:


İşte tam bu kırmızı ile işaretli kente gitmiş oldum. Moldova'ya girerken Dışişleri Bakanlığı'nın şu sayfasına (yani bu sayfa) baktığımızda tüm pasaport çeşitleriyle ülkeye vizesiz girebildiğimizi görüyoruz. Ekimde imzalanan anlaşmayla kimliklerimizle de girebilecekmişiz ama daha uygulama başlamamış.
Ankara'dan direkt Kişinev'e uçuş yok (Ankara'dan nereye direkt uçabiliyoruz ki zaten, uyduruk başkent), bu yüzden önce İstanbul, oradan Kişinev. Biletlerimi açıkçası en ucuz Enuygun.com'da buldum, şu sıra her yerde reklamlarını görüyor, rastlıyor olabilirsiniz. Ben internette kendi kendime ararken denk gelmiştim. Böyle bulduğum ve kaydettiğim bir dolu bilet sitesi var, her defasında hepsini gizli pencerelerde yan yana açıp, hepsinde aynı aramayı yaptırıp fiyatları karşılaştırıyorum. Tabi bir de havaalanına ulaşmak benim için çok zor ve meşakkatli olduğundan, ve pek tabiki Ankara'da toplu taşımayı öyle her saatte bulamadığımdan (eve taksiyle dönmektense özel jetle gitmem evimin konumundan dolayı çok daha ucuza geliyor:p) bilet fiyatlarını karşılaştırmanın ötesinde bir de saatleri tutturmaya çalışıyorum. Çoğu zaman en ucuz uçuş hep en salak saatlerde (misal gecenin üçünde) olduğundan benim için uçak bileti bakıp almak lineer cebir dersinde nöronlarımı bir arada tutmaktan daha zor hale gelebiliyor. 
Biletleri yaklaşık 35 gün önceden aldım. Gidişim için web sitesi 731 TL fatura çıkarmış, dönüşüm için de 1300 TL kadar. Faturalarda gördüğüm kadarıyla akıllı aktarmaya da ücret kesmiş(ulan var ya dinleri imanları para). Akıllı aktarma dediği de şey, normalde aktarmalı uçuşlar pahalıdır da açıp tek tek alsam ne kadara gelir diye bakarız ya (ve kesinlikle aktarmalı uçuş fiyatından daha ucuza gelir), hah işte onu web sitesi kendi yapıyor. Ama tabi böyle de bavullarınızı kendiniz alıp, taşıyorsunuz. Yani Ankara'dan İstanbul'a geldim, bavulumu aldım, götürdüm yine check-in yapıp bu sefer de Kişinev uçağına verdim. Haa tabi bu arada THY'nin şöyle bir özelliği varmış, iki uçuş da THY'nin ise aktarmalı almamış bile olsanız bavulunuzu kendileri aktarıyor. Bir daha gidip bavul alıp taşımaya gerek kalmıyor. Giderken ilk uçuşum THY ikincisi Air Moldova olduğundan bavulu kendim taşıdım ama mesela dönerken bu özellik sayesinde (iki uçuşum da THY idi) bavul almadım. Kişinev'de verdim, Ankara'da aldım. Ama ilk başta hiç inanasım gelmedi, nasıl böyle bir güzellik yapabiliyor olabilirler vay arkadaş diye. İstanbul'a inerken baya bir terledim düşünmekten, ulan ben şimdi bavulumu almaya gideyim mi direkt iç hatlara mı geçeyim ya bavulum salak gibi İstanbul'da kalırsa, ya ben bavulu beklersem de bu sefer Ankara'ya aktarmışlarsa, ben napayım şimdi napayım ben diye diye indim. İşte bunlar hep saflıktan, sıfır seviyesindeki sosyal zekadan çocuklar. Onca sene atomu parçalamayı öğren, diferansiyel denklemler, trigonometri eğrileri falan sakız niyetine çiğne, ondan sonra gerçek dünyada sudan çıkmış balık gibi ne yapacağını bileme. Hah çok yardımcı oldu mayoz bölünmeyi öğrenmiş olmam havaalanında kendi dilimde yazan tabelaları bile anlayamıyor oluşuma. Hıııh, yine yeteri kadar bir şeylerden şikayet ettiğime göre anlatmaya geçebilirim.
Moldova 3,5 milyon nüfusa, 33846 kmkare yüzölçümüne sahip bir cumhuriyet (hepimiz öyle değil miyiz). Cumhurbaşkanı, başbakanı falan var. Para birimi de Moldova Leyi. Ley yani. Paraların üstünde "lei" yazıyor. 1 TL yaklaşık 3 ley. 1 dolar 18 ley. 1 Euro da 20 ley. Anladınız siz. Resmi dilleri Moldovaca ve Romence. Ayrıca Rusça ve Gagauzca da konuşuluyormuş. Oralı biriyle konuştuğumda Romenlerin vay efendim aslında Moldovaca diye bir dil yok, Romence'nin bir şeysi o da kabul etmiyoruz diye burun kıvırdıklarını öğrendim, valla onun yalancısıyım. Ama bana sorarsanız konuşurlarken ve yazılardan anladığım kadarıyla bana hep İtalyanca'nın bir değişiği gibi geldi. Sovyet/Rus yönetimi altındalarken sanırım Ruslar ısrar etmiş bakın bu Moldovaca Romence'den ayrı bir dil, hadi gelin ayıralım isim verelim diye (uhuu Ruslar yine sıcak denizlere mi inmeye çalışıyor:p). Önceleri de zaten Kiril alfabesiyle yazılıyormuş. 1989'da Latin alfabesine geçmişler ki bu tarih de onlar için önemli olsa gerek, 31 Ağustos 1989 ismini taşıyan sokak başkentin en bir ortasındakilerden biri. Dedim ya bana İtalyanca gibi geldi hep diye. İşte anladığım kadarıyla bunun sebebi, Moldovaca'nın Romence'den çıkmış olması ve Romence'nin de Latin kökenli dillerden olması. Valla çok da aşırı bilmediğim bir tarih olduğu için ahkam kesmek istemiyorum ama burada yine bir Rus oyunu var gibi duruyor çocuklar.
bahsettiğim Stephen cel Mare
Ülkenin bulunduğu topraklar tam da böyle herkesin gelip geçtiği bir yol üzerinde olduğundan devamlı bir oraya bir buraya ait olmuş gibi görünüyor. Müzelerinde gezdiğimde gördüğüm kadarıyla Paleolitik ve Neolitik dönemlerden itibaren insan yerleşimine sahipmiş. Tunç ve Demir çağlarına da şahit olduktan sonra güzelce bir Roma dönemi geliyor. 271'de Roma lejyonları bu toprakları terk ettikten sonra ise yolgeçen hanına dönmüş. Hunlar, Ostrogotlar, Slavlar, Macarlar, Peçenekler ve tabiki manyak Mongollar. 13.yy.da Macarların yönetimine geçmiş. Ve hazır olun, 1349'da Prens Bogdan (tanıdık geldi mi isim?) bu bölgede bağımsız bir prenslik kuruyor. 15.yy.ın sonuna geldiğimizdeyse sahneye Osmanlılar çıkıyor. Hala ülke için çok büyük bir figür olan Stephen cel Mare (muhteşem Stephen diyebiliriz)'nin Osmanlılar'a karşı kazandığı bir dolu zafere rağmen, sonunda Osmanlı yönetimine girmiş bu topraklar (kentte heykeli parkı falan var göreceğiz). Yine konuştuğum Moldovalılar'ın anlattığına göre, Stephen cel Mare savaşmış savaşmış, ama sonunda demiş ki yeter artık iki taraf da çok acı çekiyor, eh bu akınlarınız da bitmiyor, milletimin selameti için teslim oluyorum demiş. Yani öyle vicdanlı öyle bir gururlu bir kralmış (ya da prensmiş, artık bilemiyorum o dönemde ne deniyordu). Hatta kılıcı da Topkapı'daymış ki benim hiç haberim yoktu. Hatta Osmanlılar Moldova'yı ne zaman almış allah allah hiç de öyle bir savaş hatırlamıyorum diye kafam bulanmış haldeydim. Ama işte sonra Prens Bogdan'dan anlamanızı beklediğim üzere, çocuklar burası o meşhur Eflak ve Bogdan diye okuyup durduğumuz yerler. Bir de tabi bize tarih dersinde hiçbir türlü Stephen cel Mare'den bahseden olmadı, hatta bir dolu yenilgisi varmış Osmanlı'nın oralarda, onları da kimse söylemedi. Ben ki tarih bilirim diye övünürüm, resmen kendimi cahil cühela hissettim onların yanında.
300 yıllık Osmanlı yönetiminin ardından ise pek tabiki Ruslar geliyor. Bolşevik İhtilali ile Moldovalılar bir ulusal konsey oluşturuyor (Sfatul Tarii deniyor buna ve bu da baya önemli bir adımmış ki onlar için yine kentte caddesi var). Önce Rusya'ya bağlı ama özerk, sonra tamamen bağımsızız diyorlar ama yetmiyor, sonra da Romanya'ya bağlandık diyorlar. 1922'de bu sefer Sovyetler geliyor, II.Dünya Savaşı'nda da Naziler. Savaştan sonra Stalin'in Sovyet güçleri Romanya ile olan tüm bağlantıyı insanları kırıp geçerek koparmaya girişiyor, açlık ve kıtlık da üstüne tuz biber oluyor. Tüm bu fırtınaların sonunda 1988-1990 yıllarına geldiğimizde artık Moldova bağımsızlığını ilan ediyor, ülkenin güneyindeki Gagauzya'ya özerklik tanınıyor. Kuzeydeki Dinyester de tek başına özerklik ilan ediyor ama onu kabul etmiyorlar.
mesela sokaklar
Şimdiki durumlarına gelirsek, Kişinev'de sokaklarda dolaştığınızda farklı farklı etkiler görebiliyorsunuz. Düzgün yerleşmiş, parkları, tarihi binalarıyla bir Avrupa şehri de görüyorsunuz, Sovyet mimarisinin etkilerini de. Bir yandan da bir dolu terk edilmiş, kendi halinde duran güzelim tarihi yapılara rastlıyorsunuz. Sanki bir şeyler eksik, bir şeyler unutulmuş gibi. Sanki kimse ne zarar veriyor ama ne de bir şeyleri düzeltecek maddi güçleri var gibi. Kmkareye düşen insan sayısı da az bence, böyle burada bizde olduğu gibi sokakta orada burada durup da olduğum yere çöküp ama çok insan annecim diye ağlayasım gelmesi mümkün değildi mesela.
Off tarihe daldım ya ben mutluyum ama başınızı ağrıtıyorum böyle değil mi? O zaman hemen gezi yazısına dönüyorum. Kişinev'de havaalanı ufacık. Havaalanı ile merkez arasında hemen hemen 20-25 km var. Benim evden işe mesafem 18-20 km. Bu yüzden kanımca taksiyle de merkeze ulaşılabilir, fiyatları bilmiyorum ama ley/tl kurunu düşünürsek aşırı gelmeyebilir. Bunun dışında ise troleybüs diyebileceğimiz otobüsler var merkez-havaalanı arasında, numarası 30. Kentin en ortası olan, iki parkın ortasına düşen meydanda indiriyor ve oradan biniliyor. Fiyatı 2 ley.
Ben ilk gün hemen ilk adım olarak Turist Bilgi Merkezi'ne gittim. Kenti ortadan ikiye boydan boya bölen Stephen Cel Mare Bulvarı'nın üstünde, Katedral Parkı'nı geçince hemen orada. Oradaki kadın hem Türkçe konuşuyordu hem de bir dolu şey anlattı kentle ve tarihle ilgili. Haritanın üzerinde işaretleyerek tek tek açıkladı.
katedralin çan kulesi

Catedrala Mitropolitană Ortodoxă "Nașterea Domnului" din Chișinău yani katedral :D
Şehir ana ortodoks katedralinin de ortasında yer aldığı Katedral Parkı'nın etrafında gelişmiş gibi duruyor. Tanrı'nın Doğuşu anlamına gelen ismi katedralin aslında şöyle: Catedrala Mitropolitană Ortodoxă "Nașterea Domnului" din Chișinău. Katedral dışarıdan oldukça sade görünüyor. Önünde 6 sütunlu bir girişi var, beyaz ve çok açık sarı rengi tüm yapının. 1836'da açılmış, yani çok da eski değil. Neoklasikmiş stili ki pek de benim tarzım değil. Önünde ayrıca bir çan kulesi var, içinde ufak bir hediyelik dükkanı yapmışlar. Katedralin içi ise dışarıdan göründüğü kadar büyük gelmiyor içeri girdiğinizde. Öyle İtalya'daki kiliselerde olduğu gibi sanat eseri tablolar heykeller de yok. İnsanın gözlerini yoracak kadar İsa-havariler-azizler betimlemeleriyle dolu. Hemen hemen hepsi de altın rengi. Yeminle 5 dakika falan sürdü içeri girip çıkmam. Girerken kimse bir şey demedi, sormadı ama çantada baş örtüsü bulundurmakta ve münasip giyinmiş olmakta yarar var.
Katedralin yer aldığı parkın içinde oturup, sandviçimi yedim ben gün içinde. İnsanlar oturuyor, dolaşıyordu. Hava mayıs ortasında hafif hafif yağmur atıyor, güneş açıyordu. İnsanın bir kentin ortasında yemyeşil bir parka oturup, keyif yapabilmesi çok değişik bir his çocuklar. Türkiye'de hiçbir zaman tadamadığım bir his.
Önde Arcul de Triumf, arkada katedral
Katedral parkının üst-ön tarafında Zafer Kemeri var (Arcul de Triumf). 1840'ta inşa edilmiş. 13 m yüksekliğinde, bembeyaz taştan bir kemer. 1828-29'da Rusların Osmanlı'ya karşı elde ettiği zaferin nişanesi olarak yapılmış. Ön tarafında ufak bir saat de var. İlk gün yağmur bastırınca altında durdum insanlarla birlikte bir süre. Bu kemerin hemen önündeki meydanın ismi "Piata Marii Adunari Nationale". Yani büyük ulusal meclis meydanı. Çünkü hemen öte yanında da meclis var. İşte bu meydan kentin merkezi. Meydandan kuzeye doğru, bulvar üstünde devam ettiğinizde, bahsettiğim Stephen cel Mare'nin heykeliyle karşılaşıyorsunuz. Yine kendi adını taşıyan bir başka parkın köşesinde yer alıyor heykel. Bu noktadan itibaren Stephen cel Mare parkına girebiliyorsunuz. Burası açıkçası bana diğer parktan daha güzel geldi. Burada da bir süre oturup, dinlendim, insanları izledim, gelen geçene baktım, ağaçların sesini dinledim. Parkın bulvara bakan tarafına yakın Klasikler Yolu dedikleri bir kısmı var. Park içi yolun iki yanına Moldova tarihinden önemli şairler, yazarlar, yöneticiler, din adamlarının büstleri sıralanmış. Valla müzede okuduklarım dışında çok tanıdık gelen olmadığı için pek bir şey ifade etmedi bana bu yol ama görülebilir. Parkın tam ortasında ise Alexander Puşkin heykeli var. Bu kent için bir başka önemli figür de Puşkin. Ona da geleceğim sonra.
Muzeul Național de Istorie a Moldovei yani Moldova Ulusal Tarih Müzesi
Stephen cel Mare parkının ve Katedral Parkı'nın yer aldığı bu Stephen cel Mare bulvarının bir tarafı kentin en eski yerleşim tarafıymış. Yani katedralin olduğu taraf labirent gibi sokakları ve yıkık dökük yapılarıyla kentin eski yerleşimi. Diğer parkın olduğu taraf ise 1830lardan sonra çizilerek yapılmış, planlı sokakları ve daha gösterişli tarihi binalarıyla kentin yeni sayılabilecek kısmı. Müzeler yeni kısımda. Ben önce Muzeul Național de Istorie a Moldovei'ye yani ulusal Moldova tarih müzesine girdim. Bilet veren teyze hiçbir şekilde İngilizce konuşmadığı ve de kendi konuştuğunu benim anlamıyor oluşuma sinirlendiği için bir süre cebelleştim. Meğerse buradaki tüm müzelerde şöyle bir uygulama varmış, normal bilet alıyorsun ya da fotoğraf çekeceksen içeride fotoğraf bileti alıyorsun (bir yaşıma daha girdim). Teyze bunu anlatmaya çalışıyormuş, ne bileyim ben. Normal bilet 10 ley, fotoğraflısı 15 ley.

tarih müzesinin içi mesela
Müzenin binası dışarıdan oldukça güzel. İçerisi de güzel. Sergileri de gayet başarılı bence. Moldova tarihi ile ilgili çoğu şeyi buradan kronolojik bir şekilde öğrenebiliyorsunuz. Beklediğimden daha fazla eser vardı ayrıca. Tarih öncesi dönemlerden başlıyor, az önce yukarıda anlattığım tüm olayları tek tek takip edebiliyorsunuz. Canlandırma köşeleriyle, gerçek bir dolu fotoğraf ve mektuplarla ilerleyerek savaşlardan, sovyetlere, bağımsızlığa hepsini görebiliyorsunuz. Özellikle 20.yy.ın başına dair canlandırmalar ve II.Dünya Savaşı'ndan kalan fotoğraflar, giysiler çok etkileyici.
Muzeul Naţional de Etnografie şi Istorie Naturală yani Ulusal Etnografi ve Doğal Tarih Müzesi
Bu taraftaki bir diğer gezdiğim müze de Muzeul Naţional de Etnografie şi Istorie Naturală, yani ulusal etnografi ve doğal tarih müzesi. Binası diğerine göre daha küçük görünüyor ama bu müzenin yerin altında katları olduğundan aslında bir dolu eser barındırıyor olduğunu anlıyoruz. Girişinde önce yine bir teyzeden biletinizi alıyorsunuz (yine fotolu ayrımı var ve fiyatlar 10 ile 15 olarak aynı diğeri gibi), ama bu sefer içeri girince bir de 80 yaşında bir amca biletinizi kesip öyle içeri geçmenize izin veriyor. Bu amca acayip asabi. Benden hemen önce giren kadınla kızına bir şeyler anlatmaya çalıştı bir süre, ikisi de pek eblek bakıp sağa sola paytak adımlar atmaya başlayınca iyice sinirlendi, şöyle edeceksiniz böyle gezeceksiniz diye motor gibi konuşmaya başladı (tabiki o da kendi dilinde konuşuyordu yine, anlamış gibi yapıyoruz çaktırmıyoruz). Tabi tüm bunları gördüğüm için bana döndüğünde hemen anladım gibi Moldovaca teşekkürümü edip, vınladım. Amcaya zeka dolu gözlerle bakıp geçin, tavsiye ederim.

İlk katta önce bir dolu ürkütücü, doldurulmuş olduklarını düşündüğüm ama tersini umduğum hayvanlar karşılıyor insanı. Bu coğrafyaya özgü kuşlar, böcekler, bitkiler, başka başka hayvanlar...Benim kalemim değil. Sonrasında devam ettiğinizdeyse yerel kıyafetler, canlandırmalar geliyor. Bir noktada merdivenler aşağıya yönleniyor ve jeolojik zamanlara göre dizilmiş odalarda bir sürü fosille karşılaşıyorsunuz. Oldukça soğuk, mahzen gibi ama bence çok keyifli sergiler bunlar. Bir de kocaman bir dinozor fosili var ki özellikle görülmesi gerek. Ben bu müzenin girişinde de foto ayrımı olduğunu bilmiyordum, 10 leylik biletten alıp girmiştim. Fotoğraf çeke çeke geziyordum. Aşağı kattaki bu fosilli odaların olduğu koridorda oturan görevli teyze çok tontondu, bana fotoğraf çekiyor musun dedi. Evet dedim. Biletini aldın mı dedi, gösterdim. Haa öbür biletten alman gerekiyordu dedi. Tamam yukarı çıkınca alayım dedim. Sonra gezmeye devam ettim, yine çağırdı dedi ki boşver alma bilet. Şimdi burada çek foto, sonra yukarı çıkarken çantana at telefonu, görmesinler. Dedim yok alırım problem değil, yok yok alma boşver dedi (yalnız tüm bu konuşmaları o kendi dilinde yaparken anlaşmış olmamız da teyzenin ayrı bir tontonluğuydu:D).
su kulesi

işte su kulesinin içinde böyle kentin tarihine ilişkin şeyler var

pek sevdiğim şeyler de var :D
Etnografya müzesinden çıkınca geriye Valea Morilor Park'a doğru yürüdüğünüzde de Castelul de apă ile karşılaşıyorsunuz. Bu da su kulesi. Yani herhalde eskiden işi buydu, şimdi müze olarak, kent müzesi (muzeul oraşului) olarak kullanılıyor. 7 katının 4 katında sergiler var, kentin tarihi ile ilgili şeyler var. Ama İngilizce hiçbir açıklama olmadığından hayalgücünüzle çıkarımlar yaparak geziyorsunuz. Girişte yine 10 leylik biletinizi alıp, döne döne çıkan merdivenleri tırmanmaya başlıyorsunuz. En üstte ise tüm kenti izleyebileceğiniz çepeçevre balkon var. Yalnız buralarda böyle kimse yok, en aşağıda girerken bilet veren teyze dışında pek kimseyle karşılaşmıyorsunuz ki içerisi çok dar zaten diğer turistlerle birbirimize yol vererek dolaşabildik. Ama bu en tepede kapıyı kendim açıp çıktım falan hani çıksam atlasam kimsenin haberi olmayacak. Öyle bir ortam, o yüzden diyorum.
Valea Morilor Park'ın ormanları

düşünsenize yaşadığınız şehrin içinde böyle orman var, her gün hemen elinizin altında. ben ancak bizim köye gidince görüyorum böyle.
Su kulesinin olduğu yerde dediğim gibi Valea Morilor Park var. Şehirdeki bir dolu parktan bir diğeri. Ama içinde kocaman bir göl var ve etrafında acayip doğal bir ormanı var. İnsanlar burada spor yapıyor, yürüyor, oturuyor. Valla sinirim bozuldu yazarken bile. Ne biçim bir ülkede yaşamak zorundayım be.
Kentin bu tarafını bırakıp, yine eski kısma doğru yürüdüm ben. Katedral parka geri gelip, önce Mitropolit Gavril Banulescu-Bodoni caddesi üzerine denk gelen yanındaki çiçek pazarına baktım. Çiçek pazarı dediğim parkın bir yanı boyunca, caddenin üzerine bakacak şekilde sıralanmış 9-10 çiçekçiden oluşuyor. Ama pek sevimli bir görünüşleri var.
Eugene Doga Sokağı'ndaki Aşıklar Heykeli
Parkın bu yanından içeri girip, tam ortasından aşağı doğru ilerleyince de Eugene Doga sokağına girmiş oldum. Burası yaya sokağı. Kafeler falan var. Bir de aşıklar heykeli var bu sokağın hemen başında. Sevgilisini elinde çiçek buketiyle bekleyen erkeğe sessizce yaklaşıp sürpriz yapmak üzere olan kızın heykeli. Sevimli. Gerçi ben ilk gördüğümde hiçbir şey anlamadım (romantizm algım onca sene romantik komedi izlemiş olmama rağmen bir odun parçasından daha iyi değil kanımca). Diyorum ki çocuk elinde süpürgeyle niye duruyor, bu kız fakir miymiş kibritçi kız mıymış elinde ayakkabılar ayakları çıplak, what the f... is going on here man? dedim.
söz konusu Stalin'in kıydırdığı insanlar anıtı
Bu sokaktan biraz daha aşağıya ilerlediğinizde de kocaman bir anıtla karşılaşıyorsunuz. Stalinist rejimin kıydığı insanlara adanmış bir anıt. Ben bu noktadan daha aşağı yürümedim artık çok yorulmuştum ama sonraki gün yine bu bölgenin diğer yanındaki Puşkin Evi'ne geldim.
Puşkin'in evinin bahçe kapısı

Puşkin'in evi tamamı
Puşkin evi dediğim Casa Muzeu ”Alexandr Puşkin”.  Puşkin 1799'da Moskova'da doğmuş bir Rus şair-yazar. Soylu bir ailenin çocuğu olduğu için oldukça iyi bir eğitim görüp, sonra da çılgınlar gibi şiire yönelmiş. Yazdıkları yüzünden çoğu kere polis baskınına, sürgüne maruz kalmış. Deli gibi aşık olduğu karısı Natalya'ya kur yaptığını öğrendiği için düelloya tutuştuğu adam tarafından da düelloda yaralanması sonucu 1837'de ölmüş. İşte bu sürgünlerle dolu hayatının 3 sürgün yılını geçirdiği kent Kişinev. Bu Puşkin evi dediğim evde geçirmiş sürgününü. Günümüzde kentin eski kısmında kaldığından oldukça yıkık dökük sokakların arasında kaybolacakken bulabiliyorsunuz. Bahçesi ve avlusuyla aslında oldukça güzel ve geçmişe yolculuk yapmışsınız gibi hissettiriyor. Neden böyle bir evde yaşayamıyorum ki...diyorum ben ama neyse oraya girmeyelim. Ben gittiğimde bahçe kapısından girdim, içerideki evin girişinde teyzeler amcalar oturmuş muhabbet ediyordu. Bana gel gel gir içeri dediler (bence iki günün sonunda artık çözmüşüm Moldovaca'yı). İyi peki dememe kalmadan kendimi içeride buldum. Kimse bilet bir şey falan demiyor. Zaten müze gibi değil de mahallelinin toplanma yeri gibiydi. Birbirlerine geçişi olan 3 oda vardı, ilk ikisinde ufak camekanlarda mektuplar, yazılar, resimler falan var. Yine İngilizce hiçbir şey yok, pek de bir şey anlaşılmıyor. Ama evin içerisi çok güzel. Sonuncu oda salondu ve burada etkinlik vardı. Beni öyle alelacele içeri almalarının sebebini böylece anlamış oldum. Etkinlik başladı, geç kalmayayım diye. Sandalyeler sıralanmış, insanlar doldurmuş. Birisi çıkıp opera parçaları söylüyor, biri piyano çalıyor, biri çello çalıyor, sonra biri kalkıyor kitaptan parçalar okuyor. Duvarlarda eski tablolar, yanımdan 19.yy.da gibi giyinmiş elbiseli bir kadın geçiyor. Ortama bakar mısınız? Kimsenin ne dediğini anlamasam da iki parça ve bir okuma dinleyecek kadar oturup, etrafa baka baka kalktım.
Bunlar dışında Kişinev'de gezebileceğiniz müzeler ve parklar var ama ben 3 günde bunları gördüm ve açıkçası diğerleri çok da elzem gelmedi (ben nefret etmek modern sanat ;)). Sadece Kişinev değil de hazır vize istenmiyorken tüm Moldova gezilebilir sanki 3-4 günde. Turist merkezinden öğrendiğime göre hem doğası güzel görünüyor hem de heybetli kaleler varmış. Ayrıca Gagauzya'yı da görmek ilginç olabilir gibime geliyor.
Trattoria della Nonna'da yediklerim, mekanı çekmeyi unutmuşum ama.
Yeme-içme konusundaysa bence çok güzel mekanlar var. Hemen hemen birçok ülkenin mutfağını deneyebileceğiniz yerler de var, yerel mutfağı tadabileceğiniz yerler de. Ben yerel bir restorantı denemedim ama gördüğüm kadarıyla az biraz balkan-karadeniz gibi. Bir akşam İtalyan, bir akşam da Yunan restorantına gittim. İtalyan olanın adı "Trattoria della Nonna" idi. Şehrin yeni kısmında. İçerisi biraz dar ve havasız gibiydi ama dışarıda oturmak güzeldi. Hakikaten bir İtalyan restorantında hissettiriyor ve yemekleri (yediğimiz her bir şey) aşırı lezzetliydi. Fiyatlar da ortalama sayılabilir Kişinev'e göre. Yani ne öyle öğrenci işi, ne de iş yemeğine japonları getirmişsiniz gibi.
Opa Greek Cafe

Opa'da benim yediğim tavuklu sebzeli güveç gibi olan şey - acayip lezzetliydi

ortaya istediğimiz salata meze gibi şeyler - ortadaki kırmızı olan sadece tuz
Yunan restorantı ise Opa Greek Cafe idi. Adından da anlaşılacağı üzere aslında daha bir kafe-bar konseptinde. Daha ufak ve daha genç işi gibi. Ama buranın da yemekleri bence aşırı güzeldi (tamam damak zevkime çok güvenilmez ama vallahi çok iyiydi bunlar ya). Buranın fiyatları da ortalama gibi ama diğer dediğim yerden az yani haliyle. Bir de o acılı yoğurtlu olan meze çok tuzlu, hatta direkt tuz kendisi, ondan istemeyin.
Bir akşam da Moldovalı bir ailenin evine konuk olup, yerel mutfağı görmüş oldum ucundan kenarından. Bahçeli evlerinde hayatımın en güzel akşamlarından birini geçirdim. Ki geçmişime dönüp baktığımda hiç mutlu olduğum bir an hatırlamam-yoktur çünkü doğru dürüst, o akşamı hep yüzümde kocaman bir gülümseme ile hatırlayacağımdan eminim. Bizim su böreğine benzer, börek türü bir şey yedim mesela orada. Onlar "placinta" diyorlarmış, oldukça lezzetliydi.
Bunlar dışında kahvaltıları genelde Andy's Pizza diye bir yerde yaptım. Burası böyle eli yüzü düzgün bir kafe havasında aslında ve bizde hemen her yerde bir simitçi olması gibi bir şey. Şehrin her yerinde bir Andy's var. Sabahları kahvaltı servisi, geri kalanında da yemek, içecek normal bir kafe gibi. Pancake'ini ve Sırnıki gibi olan şeyini denedim, bunlar da çok başarılıydı (evet yediğim her şeyi beğeniyorum gibi olmuş:p).
Bir de şöyle bir şeyi belirtmem gerek belki tüm yazı boyunca ufak ufak ipuçlarından anlamadıysanız, İngilizce konuşan bulmak zor bu ülkede çocuklar. Yemek için gittiğiniz yerlerde garsonlar bilmiyor, gezmek için gittiğiniz müzede görevliler bilmiyor, su almaya girdiğiniz marketin kasiyeri bilmiyor. Herkesle çoğu kez işaret diliyle ve beden diliyle anlaşıyorsunuz. O da cesareti olanlarla. İngilizce bilmediği için cesareti de olmayanlar hemen tabanları yağlıyor, şanslıysanız bilen birini getirmeye gidiyorlar. Haa ama Türkçe bilene rastlayabilirsiniz, öyle bir olasılık da var. Bu yüzden öyle yok İtalya'da dolaşıyorum, İspanya'da geziniyorum yes-no-how much diye işimi hallediyorum gibi düşünmeyin. Google translate sayfanızı Romence veya Rusça'ya ayarlayıp, elinize alın, insanlara yardımcı olun.

12 Mayıs 2019 Pazar

İki ayrı kitapta Jane Austen'ın erken dönem defterleri

Üniversite döneminde Jane'in yazdığı 6 kitabı da yiyip bitirdikten sonra bir noktada arayış içine girmem normaldi. Çoğunuza olmuştur aynı şey. Eli yüzü düzgün bir şekilde yayınlanan bu 6 kitaptan sonra insan arayıp taramaya başlıyor. Jane'in 41 yıllık hayatını deşip, satır aralarında biraz daha bilgi, biraz daha okuyacak, dilindeki o tadı devam ettirecek bir şeyler arıyor. Çünkü yetmiyor, dönüp dönüp aynı sayfaları okuyoruz, dönüp durup o balolarda dans etmek, o şöminelerin başında oturup dedikodu yapmak istiyoruz.
Şimdilerde bir kitapçıya girdiğinizde milyonlarca değişik basımına rastlayabilirsiniz Jane'in kitaplarının. Ben en başta değişik kapaklı gördüğüm basımların fotoğraflarını çekiyordum, çünkü çok az rastlanan bir durumdu benim için ama baktım artık günde en az 5 tane değişik kapaklı bir Jane kitabı görüyorum, bıraktım çekmeyi. Oysa Gurur ve Önyargı'nın İş Bankası Yayınları basımını fellik fellik arayıp, sonra bir gün Alsancak'ta gezerken tesadüfen kitapçıda bulunca nasıl sevindiğimi dün gibi hatırlıyorum (binlerce yıl önceydi halbuki :p ). Ya da artık ayrı bir "genre" bile olabilecek bir şekilde ortaya çıkan Jane'in kitaplarından esinlenmiş kitaplara elimizi sallasak çarpıyoruz (ay o zombiler, ıyy, içim kalktı gene). Ama bu son birkaç yıla kadar böyle değildi durum. Bu yüzden 2014 yılında bir haziran günü "Aşk ve Arkadaşlık" diye bir kitaba rastladığımdaki şaşkınlığımı ve sevincimi anlayabilir misiniz bilemiyorum (Susan'dan falan haberim vardı, Gutenberg'den okumuştum ama çevirisi ve basımı ne gezeeer. Bu arada onun da filmini yaptılar geçende değil mi? Hiiiç içimden gelmedi. 1996 versiyonunda Emma'nın içine ettikleri için elbirliğiyle ve başrolde de o olduğu için gözümün önünden gitmiyor). Alakarga Yayıncılık'ın nisan 2014'te ilk baskısını yaptığı kitabın çevirmeni Ayşem Dur.
Tabi ben o zamanlar bilmiyorum, hiçbir fikrim yok bu nedir. İç kapakta orijinal adı da yazıyor "Love and Friendship". Diyorum ki o zaman tamam bu kesin Jane'in yazdığı bir şey ama benim niye haberim yok. Öykü diyor diğer sayfada. Allah allah diyorum. İlk bölüm "Aşk ve Arkadaşlık" adını taşıyan, mektuplardan oluşan bir öykü. İkinci bölüm de yine mektuplardan oluşuyor ve adı "Lesley Şatosu". Ardından "İngiltere Tarihi" geliyor, IV.Henry'den I.Charles'a Jane'in kendi dilinden kralları kraliçeleri okuyoruz. Kitabın geri kalanı karman çorman bir derleme. Mektuplar şeklinde öykücükler var, kısa oyun perdeleri var. O zamanlar okuduğumda hiçbir şey anlamamıştım. Jane bunu ne zaman niye yazdı, neden böyle bir şey yazdı, bu bir kitap mı, gerçek mi, burada neler oluyor diye kafam karışıp durmuştu. Arka kapakta da açıklayıcı hiçbir şey yoktu. Sadece bunu Jane yazmıştı ve bir öykü kitabıydı. Bu kadar. Jane'in hayatını okuduğum hiçbir yerde böyle bir kitaptan söz etmiyordu da aksi gibi. Üstüne bir de 2013'teki doğumgünümde Cey'in hediye ettiği bir kitap vardı, Syrie James diye birinin yazdığı "Jane Austen'ın Kayıp Anıları" (size onu da anlatmamıştım değil mi?). O kadar ikna ediciydi ki neredeyse gerçekten bir tavan arasında Jane'in kayıp anılarının bulunduğuna inanacak durumdaydım o sıralar. Hala ara sıra kafam karışıyor, o satırları Syrie James mi uydurdu gerçekten Jane'in kayıp anılarını mı okudum ben diye (yaşlılık sevgili çocuklar yaşlılık). Neyse işte o kitabın da etkisiyle ben bu "Aşk ve Arkadaşlık"tan bir işkillenmiştim. Bunu biri mi uydurdu yoksa Jane mi yazdı diye. Çünkü bir de çok fena sıkılmıştım okurken. Öyle böyle değil. Bir mantık yok, bir sürükleyicilik yok, her şey birbirine girmiş durumdaydı. Alakarga Yayınları'na hakikaten küstüm bu konuda. İnsan biraz bir açıklar değil mi durumu. Öyle al bas. Ee ne bu?
Bu kafa karışıklığım bu senenin başındaki kitap fuarına kadar sürdü. Sonra orada, sislerin arasında (şaka şaka, insan yığınlarının arasında esasında, o cehennemi kalabalıkta nasıl da görebildiysem artık), İletişim'in standında bir kitaba rastladım. "Gençlik Eserleri" diyordu kapakta, kocaman Jane Austen yazıyordu. 2016'da yapılmış ilk baskının çevirmeni Rana Tekcan. Henry Austen'ın önsözü ve Juliet MsMaster'ın sonsözü var. Dahası, en güzeli, arka kapakta benim için her şeyi pasparlak hale getiren açıklama var: Jane'in 1787-1793 yılları arasında evde otururken defterlere çiziktirdiği hikayeler bunlar. 11 yaşından 17-18 yaşlarına kadar habire yazıp durdukları bunlar. Ki o yaşlardan itibaren yazdıkları da Jane'i bizim bildiğimiz Jane yapan o 6 kitabın hikayeleri. Basılmak için yazılmamış şeyler bunlar. Jane habire yazmış, sevdiklerine ithaf ederek, aile içinde okunup eğlenilmesi için. Bir noktada durmuş hepsini 3 defteri dolduracak şekilde temize çekmiş. Yıllar yıllar sonra da artık basılabilirler diye aile tarafından izin verilmiş ve hoop alın işte karşımızda. Hem de İletişim öyle güzel bir şekilde basmış ki. Hayatına dair detaylı bir kronoloji, çizimler, dediğim gibi önsöz sonsöz. Üç cilde ayrılmış, Jane'in üç defteri. İlk ciltte 14 öykü var, hepsi birbirinden absürd. İkinci cilttekiler ise...Bakın şimdi tam olarak şöyle oldu. Okumaya başladım ikinci cildi. Sonra kafamda bir şeyler canlanmaya başladı. Lan ben bunları bir yerden biliyorum ama nasıl olur dedim. Sonra 5 yıl öncesini hatırladı yaşlı belleğim. Evet bingo! Bu ikinci cilt tam olarak o Alakarga'nın bastığı "Aşk ve Arkadaşlık" kitabı. Ama yine aklımda sorular, karmaşıklıklar. Eh be Alakarga niye hepsini basmadın o zaman diye çemkirmeye başlamıştım ki bir yerlerinde kitabın okuduğuma göre en başta tüm defterleri yayınlanması için vermemişler mecburen böyle parçalı bir şeyler olmuş. Üçüncü ciltte de 2 öykü var ama bunlar diğerlerine nispeten daha uzun ve daha sanki sonraki kitapları oluşturacak hikayelere birer alıştırma gibi.
Ama ne yalan söyleyeyim ben bu okuduklarımı da hiç sevmedim. Belki evet bildiğim Jane'i beklememeliydim ama ister istemez canım onu çekiyordu. Bu öykülerse çok farklı. Yani içlerinde ufak ufak böyle Jane'i görüyorsunuz - tanıdığınız Jane'i. Ama genelinde çok başka biri var. Bizim ahlak bekçisi, kurallarla örülü, sosyal ortamların keskin gözlemcisi, en ince söz oyunlarının ustası Jane yok henüz ortada. Alabildiğine kahkahalarla dolu, dalgasını geçen, absürdlüğün dibine vuran bir çocuk Jane var. Aslında konuları, karakterleri hep aynı gibi ama yazdıkları çok daha parlak, çok daha neşeli. İnsan düşünmeden edemiyor, bu defterleri dolduran o kocaman gülüşlü deli kız nasıl oldu da Emma'yı eleştiren Knightley'ye, kan kusup kızılcık şerbeti içtim diyen Elinor'a, pişmanlıktan nefes alamayacak hale gelen Anne Eliot'a dönüşebildi? (Çünkü yazdığımız karakterlerden oluşuruz hepimiz.)
Neyse diyeceğim şu: Yalnızca çok aşırı merak ediyorsanız, İletişim'in bastığı kitabı alın ve okuyun.
Dediğim gibi ben hiç mutlu olmadım. Ama şöyle karşılaştırın, Tim Burton filmlerini ve Picasso tablolarını da sevmem ben.

28 Nisan 2019 Pazar

Peter Frankopan'dan "İpek Yolu"

Kapağını, o muhteşem kapağın ortasında büyük büyük yazan adını kitapçıda gördüğümde resmen vuruldum. İran'daki Mescid-i Şah'ın o inanılmaz güzellikteki süslemelerinin (herhalde böyle deniyordur, bu konuda hiç de bilgili değilim) yer aldığı kapağında ayrıca şöyle bir ifade de "Batı merkezli tarih yazımına tam bir panzehir." görünce olduğum yerde çığlık çığlığa zıplamamak için kendimi zor tuttum. Hayır batı merkezli tarihi ya da batı tarihini (ki kitapta bu "batı" kavramına da değiniyor) okumaktan, öğrenmekten yana bir sorunum yok, severek okurum, okudum da bu zamana kadar. Ama bir noktada insan satırların arasında kalan yerleri merak ediyor. Tamam hadi Coğrafi Keşifler adı altında İngiltere, İspanya, Portekiz falan ne yapmış okuyorum ama konunun ortasında aklımda sorular, eh bunlar kıyısına ulaştığında Afrika'dakiler ne ediyordu ki acaba? Ya da Hindistan deyince hep bir İngiliz yönetimi, hep bir her şey İngiltere ile ilgili yazıyor. Öncesi nasıldı o koskocaman toprakların? Kimler vardı, neler yaparlardı? Upuzun İpek Yolu, sadece Marco Polo babası ve amcasıyla adımladı diye mi ortaya çıkmıştı? (Bu arada dizinin ilk iki bölümünü falan izleyebilmiştim, o sıralar pek haşin gelmişti, olmadı bir ara yeniden denerim.)
Yıllar yılı kafamda dönüp duran bu sorulara pek de güzel bir anlatı buldum diye coştum tabi ben. Bir an önce okumalıydım. Ama tabi ilk baskısı ocakta yapılan kitabı ben ancak kasımda alabildim, okumam da şubatı buldu. Ve büyük bir heyecanla okumaya başladım. Önsöz'ünde yazar kalbime kalbime sesleniyordu adeta: Çocukluğumda en değerli varlıklarımdan biri, büyük bir dünya haritasıydı.(...)Gençliğe adım attığımda, okulda derslerimin ısrarla dar bir coğrafya ile sınırlı kalması beni rahatsız etmeye başlamıştı.(...)Başkalarını da, alimlerin nesiller boyu yok saydığı kişileri ve yerleri, yeni sorular ve araştırma alanları açarak inceleyecek kadar cesaretlendirebilmeyi umuyorum.(...)Her şeyden öte, bu kitabı okuyanlara, tarihe farklı bakmalarını sağlayacak ilhamı vermeyi istiyorum. Ama nasıl hissediyorum ben anlatamam bu satırları okurken. Neler anlatacak kim bilir diye coşuyorum. (https://www.goodreads.com/book/show/38112709-pek-yolu)
Neyse, kitabı bir dolu bölüme ayırmış. Önce İpek Yolu'nun ortaya çıkışından başlayıp, sonra sırasıyla bu yol üstünde ortaya çıkan, bu yola bir şekilde işi düşen milletlere, kültürlere değinerek o yolu bu yolu şu yolu diye başlıklar oluşturmuş. İlerleye ilerleye zamanın içinde günümüze kadar geliyor. İpek Yolu'nun ortaya çıkışı derken de sözü Persler'den başlatıyor. İlk bölümde böyle başladı işte Persler diyor, oh tam anlatıyor derken önce Yunanlara sonra Büyük İskender'e getirdi lafı. İyi neyse dedim, herhalde hani Persleri anlatırken bu önemli etkileşimleri de anlatması gerekiyor ya ondandır. Sonra baya bir İskender'i falan anlattı. Persler ortaya karışık dağıldı. Sonra birden Han Hanedanı'na gitti Çin'de. Ooo iyi iyi, orası hakkında hemen hemen hiçbir şey bilmiyorum diye hevesle okumaya başladım. Ama o da ne yine durup dururken laf İskender'e geldi. Hatta birden Roma'ya atladık ki sonrasında sayfalarca Roma tarihi, imparatorları, savaşları okudum. Neyse dedim devam ettim, sonraki bölümlerde Sasaniler'e geldi. Sevindim, Hindistan, Özbekistan, Tacikistan falan yazmaya başladı. Ama o da ne? Gene birden Roma'ya atladık, Bizans'a doğru coştuk ama ıhıh, bir türlü batı olmayan bir kültürün tarihini anlatmaya yanaşmıyordu Frankopan. Sonraki bölümlerde ilerledikçe anladım ki kendisi bir doğu kültürleri tarihi yazmaya yeltenmemiş. Batıdaki toplumların ve kültürlerin, doğudakilerle münasebetlerini anlatmak istemiş. Yani yine bütünüyle bir batı tarihi okuyoruz. Tek başına bir doğu toplumunun tarihini ortaya çıktı-gelişti-çöktü diye anlatmıyor. Herhangi bir batı ülkesi o toplumla ilişki kurmaya başladığı noktada o toplum ortaya çıkıveriyor ve sadece ikisi arasında olanları anlatıyor. Hatta bu durum kitabın yarısından sonra öyle bir hal alıyor ki İran tarihi hakkında mesela sadece Amerika ve Britanya'nın neler yaptığını okuyor oluyoruz. Tek başına bir İran yok, bir medeniyeti yok, nasıl ortaya çıktığı, kendi başına ne yaptığı hiç yok.
Peter Frankopan, pek de önemli. Web sitesi: https://www.peterfrankopan.com/
Tabi sinirlerim alt üst oldu okudukça. Frankopan'a saydırmaya başladım. Dahası biyografisini okudukça arka iç kapaktaki, büsbütün köpürdüm. Çocukken aynı şeyleri düşünüp, aynı istekleri duyup da birimizin sırf doğduğu büyüdüğü ülke orası olduğu için bunca şeyi çalışabilecek, okuyabilecek, bunca merak ettiği şeyler ilgilenebilecek şansı olmuşken; birimiz de bu şansın binde birine bile sahip olamamış, ancak oturduğu yerde diğerinin yazdığı saçmalıkları okuyup köpürmek durumunda kalıyor. Adam Cambridge'de tarih okumuş, doktorasını da aynı yerde yapıp, Oxford'da kıdemli araştırmacı ve direktör gibi bir şeyler olmuş. Cambridge, Harvard, Yale, Princeton, NYU, Notre Dame, King's College gibi bir dolu üniversitede de ders veriyor. Kafayı yedim. Aynı şansa sahip olsam bunları ben de yapamaz mıydım? Aynı yerde doğmuş olsam, şimdi gerizekalı bir bilgisayar mühendisi olmak yerine Yale'de tarih anlatan ben olamaz mıydım? Evet sinirlerim, psikolojim çok bozuk. Her anımda mutsuz olacak, kendimi pencereden atmak isteyecek noktaya geliyorum.
Her neyse, yine elim ayağım titremeye başladı sinirden. Ne diyordum? Kitabın basımı güzel, çevirisi güzel. Toplamda 800 sayfa görünüyor ama bunun son 200 sayfası notlar ve dizin. Vaat ettiği şeyin yanına bile yaklaşamasa da, başka bir dolu bilmediğimiz eski ve yeni şeyi anlattığı, söylediği için okunması iyi. 2015'te yazılmış, Pegasus Yayınları'ndan ilk basımı ocak 2018'de Mengü Gülmen çevirisiyle yayınlanmış durumda. Ben netten sipariş etmiştim, Idefix'ten. Kasımda 39,89 tl'ye almışım. Şimdi aynı yerde fiyatı 45,30 tl olarak görünüyor. Ama asıl şaşırtıcı olan bu değil. Kasımda liste fiyatı 44 müş, şimdi 64!!! Yani 5 ayda bir kitabın fiyatı 20 lira birden artmış oluyor. Ben birşey demiyorum. Belli ki herkes mutlu.

27 Nisan 2019 Cumartesi

A Simple Favor (2018)

İlk fragmanları dönmeye başladığından beri izlemek istediğim bir filmdi bu. Ancak şimdi izleyebilmiş olmam da büyük başarı. Blake Lively'ı hepimiz Gossip Girl'de gördük, eh oradan sonra da insan kendini onu takip etmekten alamıyor haliyle. Bunun sadece dış görünüşüyle alakası olması çok yetersiz bir açıklama gibi kalıyor. Sadece muhteşem bir siluete sahip, uzun ince bir sarışın olması bu kadar kendine baktırtması için yeterli değil. Bence o bedeni, kendini öyle bir taşıyor ki gözlerimizi cezbeden bu. Yani öyle bir havası var ki gördüğümüz anda vaay oluyoruz, bakıyoruz kalıyoruz.
İşte bu her zamanki muhteşem halini daha da öne çıkaran bir tarza sahip bir karaktere bürünmüş olarak görünce Blake'i "A Simple Favor", Anna Kendrick'ten hiç hazzetmeme rağmen, izlemem gereken bir film gibi göründü. Çocuğunu tek başına büyüten bir anne olan Stephanie (yani sinir bozucu Anna Kendrick) küçük oğlunun sınıf arkadaşının annesi Emily ile tanışır. Emily ünlü bir moda devinin şirketinde halka ilişkiler müdürü gibi bir şey olarak acayip bir kariyere sahip, muhteşem görünen, kendine güveni inanılmaz tepelerde bir kadındır. Stephanie ise tam zamanlı anneliğe ayırmıştır kendini, çocuğu ve onun okuluyla çılgınca meşgul olmakta, günlük vloglarında da yemek tarifleri vermektedir. Bu iki kadın bir şekilde arkadaş olurlar, görünüşteki tüm farklılıklarına rağmen birbirlerini tanımaya başlarlar. Ama günün birinde ansızın Emily ortadan kaybolur. Stephanie de artık en iyi arkadaşım dediği Emily için, olayların peşine düşer. (IMDb'de-->https://www.imdb.com/title/tt7040874/)
Temelde hikayemiz böyle ama hiçbir şey beklediğimiz gibi gitmiyor filmde. Darcey Bell isimli Amerikalı bir yazarın aynı isimli kitabından uyarlama filmin hikayesi birkaç noktada kitaptan ayrılıyormuş, ben yazanların yalancısıyım (Bu arada kitabı Doğan Kitap Türkçe'ye Küçük Bir Rica ismiyle çevirerek yayınlamış. Filmden önce bir kapağı var, bir de filme yakın basılan film görüntülü kapağı olan basımı var.). Film için parlak ama yer yer korkutucu bir ton tutturmuşlar. Yani aslında komedi ortamında bir gerilim hikayesi izliyoruz. Normalde sevmeyeceğim bir atmosferdir bu, ufak ufak absürdlüğe kaçma şansı olduğundan. Ama "A Simple Favor"da bu hiç rahatsız etmedi, gayet eğlenerek ve sıkılmadan, gözlerimi ayırmadan izledim. Ha tamam öyle şahane bir sürükleyicilik yok ama yine de zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. Tahmin edebildikleriniz de oluyor tabi ama genelinde hikayenin, "twist"ler gayet sürprizli gidiyor.
Pek çok başka karakter de olaya dahil oluyor ama tüm hikaye bu iki kadın üzerinden döndüğünden tanıdık bir dolu oyuncuyu üç beş dakikalık görüveriyoruz. Aslında Emily'nin eşi Sean da hikayenin ortasında diyebiliriz, bu sebeple de Henry Golding'i de oldukça izliyoruz ama tabi ikisi kadar değil. Henry Golding'i bu ikinci izleyişim. Çok da uzun zaman olmadı sanırım, "Crazy Rich Asians"da görmüştüm ilk olarak. O filmi de yazacaktım, aklımdaydı üşenmişim demek ki. Kendisi baya sevimli bir arkadaş, yarı İngiliz yarı Malezyalı'ymış. Onun dışında Rupert Friend'i, Eric Johnson'ı, Linda Cardellini'yi ufak ufak izliyoruz.
Film dediğim gibi eğlenceli, sürükleyici denilebilecek, keyifli bir izlemelikti. Ama öyle çok da merak edilecek, izlemezsem olmaz bir hikaye değilmiş. Sadece Blake'i izlerken benim kadar keyif alıyorsanız ya da "Freaks&Geeks"i de yapan hatta Bridesmaids'i de yöneten Paul Feig'in ortaya koyduğu bir filmi izlerim diyorsanız, olabilir. Yalnız müzik seçimleri müthiş. Bir de Blake'in kostümleri, tarzı harika.
Neyse ne diyordum, hah müzikler. Hikayenin hemen hemen her anında 60'lardan bir Fransız şarkısı kulaklarımıza ulaşıyor. Spotify listesini bırakıyorum: