22 Nisan 2017 Cumartesi

1998 yapımı Mulan

O kadar özenip bezenip yaptıkları seddi aşıp, imparatorlarına giden yolu yarılayan acımasız Shan-Yu komutasındaki Hunları durdurmak için Çin ordusu toplanmaya başlar. Her köydeki her aileden birer erkek, evlerinin asil bir köşesinde duran zırhını, miğferini kuşanıp, birliklerine ulaşacaktır. Fa ailesinin babası da uymak zorundadır bu çağrıya çünkü annesi, eşi ve tek kızı ile yaşadığı evin tek erkeği odur. Ama baba Fa zaten imparatora daha önceki hizmetlerinde yaralanmış ve aksayan bacağıyla zar zor adım atabilir halde olduğundan kızı Mulan son gece babasının zırhına kuşanır, beline kadar uzanan güzelim saçlarını keser ve atına atlayıp, askeri birliğin yolunu tutar. Onun böyle bir çılgınlık yaptığını gören evin tapınağındaki koruyucu ataları ise peşinden onu koruması için koca ejderhayı yollamak isterler ve bunun içinde ufak - ve çılgın - ejderha Mushu'yu görevlendirirler. Kader karışıktır, babası için kendini feda eden Mulan, yanında Mushu ve şans çekirgesi ile birlikte komutan Shang'in birliğindeki diğer askerlerin arasında buluverir kendini. Erkeklerin dünyası çok farklıdır, askeri eğitim çok daha farklıdır.
Mulan'ın hikayesi aslında Çin'de oldukça bilinen bir efsaneymiş "Ballad of Mulan" olarak adlandırılan bir şiir şeklinde, Disney onu bu kadar şahane bir çizgi film haline getirene kadar. Gerçek bir kişilik kendisi, hakikaten de erkek kılığına girip, uzun süre orduda görev yapmış. Tam tarihine karar veremeseler de Kuzey ve Güney Hanedanları dönemi olan 386-589 yılları arasındaki döneme denk geldiğini söylüyorlar. Gerçekte erkek kardeşi de var ve çok ufak olduğundan, babasının da durumu çizgi filmdeki gibi olduğundan Mulan atlayıp gidiyor orduya. Başarılarından dolayı imparator, çizgi filmde de olduğu gibi, Mulan'a yüksek rütbeli bir danışman görevi vermek istiyor ama Mulan eve dönmesi gerektiğini söylüyor. Çizgi filmin aksine tüm bunlar olurken hiç kimse Mulan'ın kadın olduğunu fark etmiyor. Ancak sonraları, birlikte savaştığı askerler köyüne onu ziyarete gidince anlıyorlar gerçeği. Yalnız var ya tam 12 sene (!!!) savaşta görev alıyor Mulan, acayip başarılı bir general haline geliyor bu seneler içinde. Tam 12 sene erkek olarak herkesi inandırıyor yani. Cidden çok güçlü bir kadınmış demek ki.

Disney'in Mulan portresine gelirsek, bence gayet de başarılı bir iş yapmış görünüyorlar. İlk 3 prensesinden sonra Disney'in girdiği bu "kendini bulmaya çalışan, çevresi tarafından farklı görülen, içindeki kişilik çevresi tarafından kabul görmediği için toplumda bocalayan, arada kalan, olduğu kişiden utanan" prenses imajının çok da güzel bir anlatısı olmuş Mulan. En başta tam olarak nasıl bir insan olduğunu anlıyoruz. Ailesini çok seviyor, onlar da onu. Dönemin kafasıyla da olsa aslında ailesi onun için en iyisini istiyor, iyi bir evlilik yaparak hem toplum içinde güzel bir yeri olsun hem de mutlu olsun istiyorlar. Mulan da ailesini mutlu etmek istiyor, onları utandırmak istemiyor. Evlenmemek de istemiyor, insanlarla iyi geçinmek, mutlu olmak istiyor. Ama işte, Mulan'ın tek suçu, yani aslında insanlar tarafından tuhaf görülmesinin, çok da uyum sağlayamamasının nedeni, biraz sakar, biraz şaşkın, bolca da akıllı olması. Film boyunca hemen hemen her durumdan aklını kullanarak, kendini ve imkanları zorlayarak kurtuluyor Mulan. Ama çoğu zaman iyi niyetle, akıllıca giriştiği işler sarpa sarıyor olduğundan ya da ortalığı her seferinde biraz fazla dağıttığından insanlar onu hiçbir işe yaramaz, onların kıstaslarına göre kadın olmayı bilemeyecek bir tuhaf olarak görüyor.
Disney'in hikayesinde hoşuma giden nokta ise şuydu: Mulan kendini erkek kılığına sokarak, babasının yerine askere gidiyor evet ama hikayenin hiçbir noktasında "erkeksi" bir hali olduğuna dair bir alt metin yok. Yani hikayesinin ana temasını ne bileyim bir Rose of Versailles'teki Oscar karakterinin yaşadığı ikilem oluşturmuyor. Mulan'dan "kadın" olabilmesi beklenirken o da aslında kadın. Sadece onların beklediği davranışlar içinde değil. Yoksa öyle bir "tomboy" değil, kaba değil, hareketlerinde bir cinslik yok. Aksine oldukça zarif mesela ama savaşçı kimliğinde bu zerafetinin aklıyla birleşmesinin ona kuvvet verdiğini görüyoruz. Esas oğlanımız da diğer Disney prenseslerinden bir tık daha farklı tabi. Mulan'ın birliğinin genç komutanı Li Shang, bir yandan ünlü general olan babasını onurlandırmak isterken bir yandan da emrindeki birliğe kendini kanıtlamaya çalışan bir genç. Tumblr'da gördüğüm şu aşağıdaki gif aslında Shang'i ve diğer Disney prensleri çok iyi açıklıyor:
gifler Daily-Disney'den

Diğer karakterlerse bir ayrı güzeldi. Mulan'ın babasında o zarafeti, asaleti ve sevgi dolu kişiliği görebiliyoruz. İmparatorun ekranda belirmesi bile insanın içine huzur dolduruyor mesela. Mulan'ın asker arkadaşları inanılmaz eğlenceli, hele Eddie Murphy'nin sesiyle ortamı ateşe veren Mushu süperdi. Ama asıl, filmin kötüsü, Hun komutanı Shan-Yu herhalde en karizmatik Disney kötüsü olabilir. Miguel Ferrer'in sesi zaten çok delice bir şey, üstüne bir de o çizimi, o gözler, o davranışlar. Ama gene de benim favorim büyükanne. Göründüğü bir iki sahnede bile ortamı ele geçiriveriyor, hem o ilk baştaki çekirge sahnesi hem de sondaki beni de orduya yazdırın temalı bakışı, dünyalara bedel.
Müzikler konusunda ise Disney müzikal olayını hepten ikinci plana atmış gibi duruyorken Mulan'ın öncesinde, burada pek de yerinde müziklere imza atmış durumda. Filmin içindeki şarkılar az ve öz ama mükemmel. Asıl damga vurması beklenen şarkılar bitiş jeneriğine saklanmış.




17 Nisan 2017 Pazartesi

hiiiç kolay değil

John Steinbeck'ten Kaygılarımızın Kışı [The Winter of Our Discontent]

"Now is the winter of our discontent
Made glorious summer by this sun of York;
And all the clouds that lour'd upon our house
In the deep bosom of the ocean buried."
{Şimdi hoşnutsuzluğumuzun kışıdır
Muhteşem yaz bu York güneşi tarafından ortaya çıkarılmıştır;
Evimizin üzerinden geçen bütün bulutlar
Okyanusun derin koynuna gömülmekte.}

der Shakespeare'in III.Richard oyununun başlarında Gloucester Dükü Richard. Güller Savaşı'nda nihayet galibiyet alıp da İngiltere tahtına çıkan abisi IV.Edward'ın kral olmasını - kendince - böyle ifade eder. Hem hırslı hem kötücül olan Richard, abisini kıskanır, abisinin evlendiği Elizabeth'ten ve onun ailesinden nefret eder. Kendisi çirkindir, kamburdur, bir kral olmaya layık değildir ama içindeki hırs onu kral yapar. IV.Edward ölünce birden bire, iki küçük oğlunu kuleye kapattırır ve tahtı ele geçirir. O, artık III.Richard'dır. Ondan nefret eden bir dünyada, mutsuz, hoşnutsuz bir adam olan Richard adım adım iktidarı ele geçirir.
Steinbeck'in Ethan Allen Hawley'si de bir anlamda içindeki Richard'la tanışıyor, yüzleşiyor, mücadele ediyor. Belki daha sade bir dünyada hiç ortaya çıkmayacak canavarını besleyen karısı, kızı, oğlu ve kasabası sayesinde kendiyle, olduğu insanla, olmayı ummadığı ama olmaktan başka çaresi yokmuş gibi görünen insan arasında kıyasıya bir savaşa tutuşuyor. Yaşadığı kasabanın kurucu ailesi olan ve tüm parlak, zengin dönemlerini kaçırmış Hawley ailesinin son halkası Ethan, önce babasının tüm aile servetinin kaybetmesiyle, sonra da kendisinin elinde kalanlarla iflas etmesiyle Marullo isimli bir İtalyan göçmenin bakkalında tezgahtarlık yapıyor hale gelir. Aslında belki kendi haline bırakılsa çok da - bir nebze de olsa - mutlu mesut yaşayıp gidecektir Ethan ama zaten tüm o geçmiş güzel günlerin hayaletleri kafasının içindedir ve ufak bir ittirmeyle son hızla uçurumdan düşmeye hazırdır. Onu ittiren de kasabadakilerin baskıları ile ailesinin hırsları olur. Tamam ailesi belki o kadar da Yaprak Dökümü ailesi çapında değil ama Hawleylerin de kendilerine özgü, zararsız gibi görünen ama içe işleyen bir hırs anlayışları, herkes öyle olduğu için doğru olduğunu düşündükleri bir yoldan çıkmışlıkları var. Ki zaten tüm kasaba halkında da var bu "o kadar uzun zamandır yanlış şeyler yapıyorlar ki artık bunun yanlış olup olmadığını düşünmüyorlar bile," olması gereken bu diye biliyorlar.
Ah be John..
1961'de yayınlanan "The Winter of Our Discontent" yazıldığına göre Steinbeck'in son romanıymış. 1902'de doğu, 68'e kadar yaşadığı hayatında yüzyılın başlarına, iki dünya savaşına, ekonomik buhranın fakirliğine tanık olmuş Steinbeck'in yazdıklarını anlatırken, yazıldıkları bağlamı da düşünmeden geçirtmiyor hiçbir kaynak esasında. Kitaplarındakiler gibi fiziksel güçle çalışılan işlerde de çalışmış, tezgahtarlık da yapmış. Doğru düzgün devam etmediği ve bitirmediği üniversite eğitimi de yazıyor biyografisinde, başarılı olamadığı ve memleketine geri dönmek zorunda kaldığı gazetecilik kariyeri de. Bir anlamda yazdığı karakterleri, hayatları yaşamış, o düşünce bulutlarının içinde dolanmış, o çukurlara düşmüş, o vicdan muhasebelerini, içsel mücadeleleri yaşamış gibi görünüyor. Kim bilir.
İkinci Steinbeck'im bu benim. İnci'den sonra Steinbeck'e de önyargıyla yaklaşıyordum. 11-12 yaşlarında insan eline Kino'nun ve ailesinin böğrünü deşen hikayesini alınca e haliyle bir sarsılıyor. Çok kötü olduğumdan bahsetmiyorum bile, öylesine sarsmıştı ki iliklerime kadar, yok demiştim, bir daha böyle bir şey yapamam kendime, okuyamam. Ama yeniden gözden geçirdiğim One Tree Hill Kitap Listesi projem kapsamında önümde belirince bu Steinbeck, şans vermeye karar verdim. İyi ki de şans vermişim, arkamı dönmemişim, korkuyla kaçmamışım. "The Winter of Our Discontent" bana çok daha farklı bir Steinbeck'i tanıttı. Daha doğrusu çocukluğumun aklıyla adam akıllı anlayamadığım, tanıyamadığım, takdir edemediğim bir Steinbeck'i gösterdi. Satırlarında ne mucizeler gizliymiş halbuki. İnsan ruhunu bu kadar nasıl bilebilir dedim satırlar ilerledikçe. Mesela, "Babamın ölmeden önce söylediği bir şey geldi aklıma. Derdi ki hakaretin zeka ve güvenle ilişkisi vardır. Yani birisine piç dersen bu ancak annesinin kim olduğunu iyice bilemeyen birisi için hakaret sayılır."  dedi. Ya da "Hiç kimse diğer insanlar hakkındaki gerçekleri bilemez. Yapabileceği en iyi şey onların kendisine benzediği sanmaktır.", "Bir şey sadece ona sahip olmak isteyen kadar değerlidir.". Sonra Ethan'ın içinde birlikte savrulduk. Mahalle baskısını, dünyanın işleyişini gösterip durdu, "İş demek para demektir. Para dost değildir. Belki sen ok iyi sevimli birisin küçük. Ama para sevimli değildir. Paranın daha çok paradan başka dostu yoktur." diyen Marullo ile. Hatta "Para sadece ona sahip olduğunuz zaman tenezzül etmeyeceğiniz ahmak bir maddedir."
Hayatlarımız boyunca bakıyor ama kimseyi gerçekten de görmüyor oluşumuzun Ethan'ın suratında ve de bizim ruhumuzda patlayışı,...
"Hala bilemiyordum. Bir insan karşısındakinin hiç değilse dış yüzünü bilebilir mi? Siz nasıl birisiniz? Mary beni duyuyor musun? Sen kimsin? Nasıl birisin?"
"Ömrüm boyunca kaç kişiye bakıp da görmediğimi merak ettim. Bunu düşünmek bile acı veriyor."
Bilmiyorum, belki de tamamen benimle ilgilidir kitabın bu kadar etkileyici oluşu. Çünkü Steinbeck de diyor: "Herkes öyküden dilediğini ya da alabileceğini alır, bu yüzden de okuyanın ölçülerine göre öykü farklılaşır. Kimi insan öykünün bir bölümünü alır, gerisini görmezden gelir; kimisi önyargılarının çarkında öyküleri çarpıtır; kimisi de zevkine göre boyar. Okuyucunun kendini oradaymış gibi duyabilmesi için bir öykü bazı şeylere sahip olmalı. Ancak o zaman okuyucu mucizelere inanabilir."

(Ben kitabı netten uzun didiklemeler sonucunda bulup, indirdiğim rezil bir pdften okudum. Bilgi Yayınevi yazıyor üstünde ama çevirmeni basım yılı falan belli değil. İsmini de Mutsuzluğumuzun Kışı olarak çevirmişler. Bana sorarsanız en uygun çeviri herhalde Hoşnutsuzluğumuzun Kışı olurdu. Discontent kelimesi etimolojik olarak 16.yy.a kadar takip edilebiliyor ve content olmamak gibi düşünülebilir. Eh öyle olunca da durumdan memnun olunmayan durumun kış mevsimi gelmiş, Richard'ın dediği gibi güneşi doğuyor York'un [evladının] ama Richard için bir kış güneşi bu, mutsuz, hoşnutsuz Richard için. Ama gördüğüm kadarıyla Sel Yayıncılık pek şahane bir çeviriyle güzel bir basım yapmış durumda. Piyasada o basımı rahatlıkla bulabilirsiniz. Nette baya indirimli olarak 14 tl'ye bulunabiliyor. Remzi'nin basımı ise tükenmiş görünüyor. İki yayınevi de Kaygılarımızın Kışı olarak çevirmiş ki bence bu da gayet uygun olabilir, içerik açısından. Ne bileyim be çocuklar, sonuçta Shakespeare uzmanı da değilim, hakikaten de belki kaygılarımızın kışıdır söz konusu olan.)

Goodreads'te Kaygılarımızın Kışı-->https://www.goodreads.com/book/show/23264548-kayg-lar-m-z-n-k
Sel Yayıncılık'ın John Steinbeck sayfası-->http://www.selyayincilik.com/yazar/john-steinbeck-373
Steinbeck'in memleketi Salinas kentindeki Steinbeck Merkezi-->http://www.steinbeck.org/ (Mayısta festival bile yapıyorlarmış, vay arkadaş!)
1983'te de bir film uyarlaması varmış-->http://www.imdb.com/title/tt0086592/?ref_=nv_sr_1

16 Nisan 2017 Pazar

Bir muallakta: Assassin's Creed (2006)

Sene 1492. Tapınak Şövalyeleri ile Assassinler (evet suikastçiler olarak çevirebiliriz ama bu kelime ile adlandırmaya devam edeceğim ben) arasında uzun zamandır süregelen mücadele Endülüs topraklarında devam etmektedir. Tapınakçılar, Assassinlerin koruduğu elmayı (ulan ne elmaymış arkadaş, ne mühim meyveymiş! o elma işte, cennetten kovduran elma!) ele geçirebilmek için elmaya sahip olan Sultan XII.Muhammed'in oğlu prens Ahmet'i kaçırır, onu kurtarmaya çalışan assassinleri de kıskıvrak yakalayıp, halka açık yakma töreni gerçekleştirir. Ama iki tanesi, Aguilar ve Maria kaçar ve Sultan elmayı tam tapınakçı üstadı Tomas de Torquemada'ya verirken ortalığı toz duman ederler. Elma yeniden güvendedir, tapınakçılarsa yüzyıllar sürecek arayışlarına devam ederler.

Sene 1986'da Teksas'ın kavruk bir köyünde çatılarda gezen velet Callum Lynch, kapüşonunu kafasına geçirmiş babasının annesini öldürdüğüne tanık olur. Tam bu sırada son model zırhlı arabalarıyla tapınakçıların modern versiyonları eve doluşmaya başlar, babası Cal'e kaç git der. 30 yıl sonra ise çocukluğunda böyle bir travma yaşamış bir insan olarak Cal'in yolu nihayetinde idam sehpasına çıkar. Öldüm sanırken Abstergo Vakfı'nın deney faresi olarak kullanılmak üzere kurtarılır. Tapınakçıların bilim şubesi olan Abstergo'nun başında Alan Rikkin, bilimsel projenin başında da kızı Sofia Rikkin bulunmaktadır. Abstergo'nun geliştirdiği makine, Animus, ona bağlanan deneklerin genetik kodları aracılığıyla önceki atalarının anılarına, yaşamlarına ulaşılmasını sağlamaktadır (keşke bize de gelse, alet şahane). Bahtsız bedevi Cal'in atası ise elmanın en son elinde görüldüğü assassin olan Aguilar'dır.
Baya zamandır böyle uzun uzun "film konusu" yazmamıştım onu fark ettim şu an. Yani uzunluk açısından olmasa da detay açısından abarttım gibi görünebilir ama inanın çok mantıklı bir açıklaması var bunun. Tekrar tekrar kafamda üstünden geçtim filmi izledikten sonra. Anlamaya çalışıyorum nerede sorun, nerede nerede? Yani her şey harika görünürken neden sonunda böyle bir his yaratıyor film?

İlk fragmanlarla birlikte kendimden geçmiştim halbuki. Aylarca bekledim gelmesini, geri geldiğinde izleyemedim hemen ama gayet de heyecanlıydım. İzlemeye başladığımda da süperdi her şey, yerimde zor oturdum, harika gidiyordu, hiç bitmesin istedim. Bakın ciddiyim, film hiç bitmesin istedim. Sanki o "leap of faith"i ben yapıyordum, filmin başında kulenin kenarında dikilip, başlayınca atladım ve film boyunca süzüldüm süzüldüm süzüldüm...Ama sonra film bitti ve aslında hep kulenin dibinde yerde öylece bağdaş kurmuş oturuyor halde olduğumu fark ettim. Atlayış yalandı. Sonunda hiç bir yere düşmüyordum. Film öylece saçma sapan bir halde bitti. Sadece sonunu kastetmiyorum, sonu ayrı bir saçmalık da zaten, filmin tamamının insanı devamlı bir gaza getirme çabası ile birlikte aslında hiçbir duygunun içine bir türlü girememenizi kastediyorum. Ulan halbuki filmin muhteşem olması için her şey var önümde; bilim kurgusu var, geçmişe yolculuk var, 15.yy.İspanya'sına ait harikulade görüntüler var, kovalama sahneleri süper, dövüş sahneleri bale resitali gibi, kostümlere ölmüşüm zaten, tarih var komplo teorileri var, Marion Cotillard var - bakmalara doyulamayacak bir kadın, bir oyuncu, o ne gözler allahım, o gözlerle ne dese yaparım, o ne zariflik, o kıyafetlerin hepsi mi üstünde o kadar güzel durur, Michael Fassbender var - FASSBENDER diyorum!, ölümcül karışım Fassbender var, müzikleri var Jed Kurzel'in ki beğenmemişler ama o Leap of Faith temasıyla Young Cal teması gibi bir şey yok bu dünya üstünde,...Ama işte. Tüm film boyunca heyecanlanıp heyecanlanıp, gaza gelip, ortada kalıyorsunuz. Kimsenin motivasyonuna tav olamıyorsunuz. Elma neden o kadar önemli mesela, akıl alır gibi değil. Ne tapınakçıların amacı belli adamakıllı, ne assassinlerin gücü heybeti nasıl işliyor belli değil. Yani kim besliyor sizi, nereden çıkıyorsunuz, siz hangi tarafsınız aga? Marioncuğumun tüm film boyunca sanki bir buzlu camın ardındaymışçasına rol yapmasına ne demeli hele? Tamam karaktere çizdiği yön öyle, o yüzden bir tutuk falan filan oynamayı seçmiştir ben uzman değilim metot oyunculuğu karaktere girme şu bu nedir bilmem ama, bir tuhaf bir insanın ağzında tuhaf bir tat bırakan bir hali vardı hep. Callum'un kişiliğine dair hiç doğru düzgün bir fikrimiz oluşmuyor mesela sonra. Neden yalnız değilsin cümlesi bu kadar önemli bir motto onun için, anlayamıyoruz. Hareketlerinin arkasındaki motivasyonunun içine bir türlü giremiyoruz. Bu mücadele neden bu kadar ölümcül yaşamsal, bu insanlar, assassinler neden bu kadar kararlı, motive olmuş ya da çok önemliler...bilemiyoruz. Hani süre yetmedi, yetiştiremedik, hızlı hızlı geçmemiz gerekti olayı da değil bu. Bu kadar sürede de pekala anlatılamaz mıydı? "Sinema" sanatının püf noktası bu değil mi?
Halbuki çok mutluydum izlerken be. Müzikle de gaza gelmiş, ulan yüklesem mi oyunu acaba, oynayabilir miyim ki, hobaaa hiç bitmesin hiç bitmesin diye çıldırıp duruyordum. Anlamadım ki ben niye böyle oldu?

(Bir de oyunu hiç oynamadım, bilgisayarda oyun beceremiyorum, dikkatim sıfır ve algım da çok yavaş olduğundan ancak mal mal bakıyorum ben oyunlara ama yıllardır fragmanlarını, tanıtımlarını falan takip ediyorum. Bir onu yapabiliyorum yani. Demem o ki film için oyunun evreni içinde yeni baştan bir hikaye yazılmış durumda. Oyunun şimdiye kadarki versiyonları Haçlı Seferleri, Rönesans, Koloni Dönemi, Fransız İhtilali, Çin İmparatorluğu, Victoria Dönemi, Sikh İmparatorluğu ve Ekim Devrimi[Bolşevik] dönemlerinde geçiyor. Filmin Animus'taki dönemi ise İspanyol Engizisyonu dönemi, Granada savaşları adı verilen  dönemde İspanya'daki İslam yönetimine son verilmesi zamanına denk geliyor. - Aman yarabbi tarihe bayılıyorum resmen, hep okusam, durmadan onu bunu araştırsam tarihin sayfaları arasında kaybolsam, ahh kader ahh kadeeerr)


15 Nisan 2017 Cumartesi

1995 yapımı Pocahontas

Şef Powhatan'ın özgür ruhlu kızı Pocahontas, rüzgarın sesi kulaklarında, ırmaklar boyunca dolaşıp, çavlanlardan atlar, bir yandan da gideceği yolun hangisi olacağına karar vermeye çalışır. Babasının önüne serdiği kolay yol olan, kabilenin güçlü savaşçısı Kocoum ile evlenip, kabilesine ve geleneklerine sahip çıkmasıdır. Diğer yol ise rüyalarında devamlı gördüğü, dönüp duran okun simgelediği, nereye gittiği, ne olduğu belli olmayan zor yoldur. Su gibi ol der Şef Powhatan, su gibi ırmak gibi sakin ol, yerleşik ol. Ama suya baktığında gördüğü Pocahontas'ın aynı ırmakta iki defa yıkanılamadığıdır. Her şey değişir, her şey yer değiştirir yolunu bulur ve su akar. Tıpkı Pocahontas'ın kendi yolunu kendisinin seçecek olması gibi.
Tam bu sırada yaşlı kıta avrupanın gözü aç ve kibirli insanları doluştukları gemileri ve altın hırslarıyla, Powhatan kabilesinin topraklarının kıyısına adım atar ve ağaçları keser, toprağı delik deşik etmeye başlar. İçlerinden bir tanesi, gözüpek kaptan John Smith, Pocahontas ile ormanda karşı karşıya gelince bu savaşmaya dünden razı iki tarafın kaderi de değişmeye başlamış olur.
Disney bu sefer de - nispeten - yakın zamandan sayılabilecek bir olayı, tarih kayıtlarına hakikaten de düşmüş bir olayı işte böyle romantize ediyor. Tarihler  1607'nin mayısını gösterirken İngiliz kolonistler bugünkü Virginia olacak olan topraklardaki Jamestown yerleşimini kurmak üzere yeni dünyaya ayak bastıklarında cidden de 27 yaşındaki kaptan John Smith yanındaki iki adamla birlikte gezinirken Powhatan kabilesi tarafından yakalanıp esir edilmiş. Diğer iki adamı öldürdükten sonra sıra kaptana geldiğinde şefin ufak kızı atılarak kafasını onun kafasının üstüne koyup, öldürülmesine engel olmuş. Sonra da kaptan ve Pocahontas sayesinde yerleşimci İngilizler ile kabile arasında ilişkiler gelişmiş bir süre. Kabile bu aç bilaç kolonicilere yardım falan etmiş. Tabi bunları çok sonradan John Smith anlatmış, yazmış. Yani ondan başka kaynak olmadığı için dediklerini doğrulayamıyorlar. Ama Pocahontas'ın John Smith'ten sonraki hikayesini tam olarak biliyoruz, çünkü resmen spot ışıkları altında yaşamış bundan sonrasını.
Kaşif kaptanımız John Smith
Kaptan ile tanıştığında 10-13 yaşları arasında olduğu yazılıyor hep, birisi de çıkıp hah tamam tam şu yaştaymış dememiş. Tahminleri bu yönde. 1609'da John Smith hastalanıp, İngiltere'ye geri dönmek zorunda kalmış. Ama asıl hikaye buradan sonra başlıyor. Bu arada iyice rezil hale gelen yerleşime yeni erzakla hızır gibi yetişip, her şeyi yeni baştan kurmaya geliyor bir vali işte adı lazım değil. 1610'da gelen yeni kanla canla birlikte John Rolfe de ayak basıyor kabilemizin kıyısına. Smith gitti Rolfe geldi bir bakıma. Neyse, sene 1613 olunca işler iyice arap saçına dönmüş. İngilizler Pocahontas'ı kaçırıp, kabilesiyle pazarlığa girişmiş. Kaçırıldığı ve tutulduğu süre içerisinde Pocahontas iyice asimile edilmiş, bir de üstüne - diyenlerin yalancısıyım - Rolfe'a aşık olmuş. 1614'te evlenmişler, bir sene sonra oğulları doğmuş, sonraki sene de ver elini İngiltere'ye gidelim demişler. İngiltere'de pek ünlü olmuş tabi Pocahontas, egzotik bir şey sonuçta. Davetler saraylar krallar...Ama çok keyfini sürememiş, 1617'de topraklarına geri dönecekken ölüvermiş.
İşte böyle, esasında Rolfe ile evlenip çocuk yapan Pocahontas artık Smith'in yazdıklarından mı bilinmez daha çok John Smith ile romanslara konu oluyor hale gelmiş. Disney'nin versiyonu da bunu pek sevimli bir hale sokuyor. Görüntü açısından bana ilk başta biraz Sleeping Beauty'yi anımsattı, sanırım tekniğinden. Ama bunun dışında hem hikayesi hem de görüntüleri açısından inanılmaz şahanelikte bir şey duruyor karşımızda. Karakterlerin hareketlerindeki o akıcılık, o ormanın, ağaçların, toprakların, suların, yaprakların büyüsü, o müzik,.. içinizde duyuyorsunuz. Hiçbir zaman çok büyük bir kızılderili kültürü hayranı ya da doğa aşığı, aman toprakla bütünleşelim, doğal yaşayalım, rüzgarı dinleyelim insanı olmadım, hatta hemen hemen hiç olmadım ama bana bile o kadar büyüleyici, içe dokunur geldi ki.
John Rolfe ile çocuk yaşta gelin olan Pocahontas
Ha ama bu görüntü ve hikayenin yanında Disney'in bir şeyden ödün vermeye başladığını, çok sonraları bir nebze olsun toparlayacağı bir şeyi boş verdiğini görüyoruz. Müzikal açıdan çok boşlanmış geliyor animasyon. Ses verenler içinde bir Snow White sesi yok mesela, öyle kaymak gibi seyirciyi yakalayıveren lezzette şeyler yok. Akılda kalıcı bir şarkı yok, filme damga vuran bir tema yok.
Yine de Pocahontas, Disney prenses çizgi filmleri içinde güzel bir yere konuyor tabi. (Bu arada Disney prenses çizgi filmleri diye adlandırıp duruyorum bu izlediklerimi ama bunun sadece bir kategorileştirme olduğunu anlamışsınızdır sanıyorum. Yoksa hepsi illa ki bir şekilde "prenses" ünvanı taşıyan karakterler ya da yalnızca onlar üzerine yapılmış çizgi filmler değil bunlar. Bu mecazi kategoriye dahil olanlar yalnızca.).
Ha bir de neden onca sene testlerde hep Pocahontas çıktığımı da anlamama az buçuk yardımı olmadı değil. Belli ki eski ben, hiçbir yere çıkmayan dolambaçlı yolları seçmekte kararlı, aklı yağmurlarda rüzgarlarda bir Pocahontas'mış. Hiçbir türlü mutlu sona ulaşamamam bundan herhalde.
tüm film boyunca ayrı bir oscarı hak eden saçları ve Pocahontas


13 Nisan 2017 Perşembe

13 nisan - Baharın İlk Sabahları

Tüyden hafif olurum böyle sabahlar;
Karşı damda bir güneş parçası,
İçimdeki kuş cıvıltıları, şarkılar;
Bağıra çağıra düşerim yollara;
Döner döner durur başım havalarda.

Sanırım ki günler hep güzel gidecek;
Her sabah böyle bahar;
Ne iş güç gelir aklıma, ne yoksulluğum.
Derim ki: "Sıkıntılar duradursun!"
Şairliğimle yetinir,
Avunurum.


Yine mi gelmiş bir 13 nisan..

12 Nisan 2017 Çarşamba

guardians of the whills suite



Yeni izleme fırsatı bulabildim. Ve çok kötüyüm şu an. İçime çöreklendi bir hüzün. Halbuki "We have hope. Rebellions are built on hope!". Ama işte..
Şarkı şahane, sadece o kadarını söyleyeyim.

9 Nisan 2017 Pazar

1992 yapımı Aladdin

Altın gibi bir kalbi olsa da beş parasız gezinen hırsız Aladdin ve minik maymun dostu Abu, bir gün pazar yerinde çok güzel bir genç kızı hırsızlık suçlamasından kurtarır. Ama güzel kız Agrabah'ın sultanının kızı, prenses Jasmine'dir ve vezi Cafer, Aladdin'i yakalayıp, kendi şeytani planı için kullanmak üzere mucizeler mağarasına gönderir. Cafer'in amacı mağaradaki sihirli lambayı ele geçirip, içindeki cin sayesinde kendini sultan yapmaktır. Ama lambayı ilk alan Aladdin, cinin de yardımıyla zengin bir prens kılığına girip, Jasmine ile evlenmek üzere sultanın sarayına gelir ve prensesi kendine aşık etmeye çalışır. Tabi bu sırada kötü vezir Cafer de boş durmaz, tüm planları alt üst edip gücü ele geçirmeye başlar.
Disney'in evirip çevirdiği, ekleyip çıkardığı masaldan önümüze koyduğu hikaye hemen hemen böyle. Cinderella'da tek cümlelik de olsa bir karakter verilmeye çalışılan, Sleeping Beauty'de nihayet kendi hikaye çizgisine kavuşan, The Little Mermaid'de artık karakteri de hikayesi de ortada olan prens figürlerimize en büyük değişikliği Beauty and The Beast'te izlemiştik. Beauty and The Beast ile Disney prenses filmlerinin yönünün artık birlikte gelişip, hikayeyi oluşturan prens ve prenses karakterlerine evrildiğini gördüğümüzden sonra Aladdin ile yine aynı şeyin devam edişi karşımıza geliyor. Hem de bu sefer filmin ismini birlikte oluşturmayı geçiyor, sadece prensimize verildiğini görüyoruz: Aladdin. Her defasında doğma büyüme asil bir aileden gelip, zengin ve yakışıklı, beyaz olmasa da atlı olan prense karakterimizin kalıbı yıkılıyor ve insanın içine işleyen sıcaklıkta bir Aladdin ile tanışıyoruz. Aladdin sokaklarda büyümüş, karnını doyurabilmek için her an çabalamak zorunda. Agrabah kentinin her bir karesinde atlıyor, zıplıyor, hırsızlık yapıyor elbet ama kötülükle uzaktan yakından alakası yok. Sadece kendinin ve maymun arkadaşı Abu'nun karnını doyurabilmek için. Haksızlığa da karşı, hayalleri de var. O da bir gün bu baldırı çıplak halinden kurtulup, her gece uyurken manzarasına karşı iç geçirdiği sarayda yaşamayı, zengin ve saygıdeğer bir prens olmayı düşlüyor.
Disney prenses sıralamamızın bu seferki karakteri olan Jasmine ise yine önceki prenseslerden aldığı özelliklerine yenilerini eklemiş bir karakter sunuyor. Jasmine yasalara göre evlenmek zorunda ve tonton sultan babası ona her gün yeni bir prensi talip olarak sunuyor. Ama Jasmine de her hikaye kahramanı gibi, aşk için evlenmek istiyor. Ha bir de haklı, çünkü gelen taliplerin hepsi ukala, salak ya da kalbi kötü olunca prensesimiz ne yapsın? Jasmine aynı zamanda zeki, önceki prenseslerimizdekinden - hatta Belle'dekinden de - daha farklı bir aklı var. Dişiliğinin farkında, onu kullanabiliyor, zekasıyla oyunlar oynayabiliyor ve hiç de öyle kenara çekilip, kararlar alınmasına müsaade eden bir yaradılışta değil. Onun da hayali, dışarı çıkılmasına izin verilmeyen o koskoca saraydan, her gün ne yapması ne yemesi ne giymesi gerektiğini söyleyenlerden uzakta özgür olduğu bir hayata kavuşmak.
Aladdin ve sihirli lambadaki cinin hikayesi, yazdığına göre 1001 Gece Masalları'nda Şehrazat'ın anlattığı masallardan bir tanesiymiş (yazanların yalancısıyım çünkü 1001 Gece Masalları'nı okumadım). Ama normalde İslamiyet'in Altın Çağı olarak adlandırılan döneme (ki kabaca Abbasiler dönemi diyebiliriz, Abbasi hükümdarı Harun Reşid ile başlayıp, pek sevimli Moğolların dünyanın içine etmek üzere yola çıkışlarına kadarki bir zaman dilimi) ait olan masalların içinde yer almadığını, Antoine Galland isimli bir abinin 1700lerde derlemeyi yazarken kendi eklediği bir masal olduğunu söylüyorlar. Valla demiş ki Galland, ben bunu Halep'de birinden dinledim gezerken. Tabi Galland'ın aktardığı hali Disney'in sunduğu halinden dünyalar kadar farklı ama eh artık bu zaten bizim için olağan. Arapça kaynaklarda bu masalın izini süremiyormuş araştırmacılar, bu yüzden Galland uydurdu diyorlar. Bir de şöyle bir ilginçliği var ki en eski metninde Aladdin ve sihirli lambasının hikayesinin, Aladdin Çinli bir genç adam. Mekan da Çin gibi bir yerler gibi sanki ama o konuda herkesin kafası karışmış durumda.
Masalı bir kenara bırakırsak çizgi filmde artık her şey bizim bildiğimiz seviyeye ulaşmış durumda. Yani çoğumuzun 90ların çizgi filmlerine aşina olduğunu düşündüğümden diyorum bunu, bol renkler bol hareket, aksiyon macera romantizm. Ama tabi bu çizgi filmin bir iç burkan özelliği de var, Robin Williams'ın sesiyle alıp sizi çok uzak bir yerlere götürüyor her dakikasında. Yeniden çocuk oluveriyorsunuz, sırtınızda külçe gibi ağır çantayla buz gibi bir sabahta en iyi arkadaşınız kapıda sizi bekliyor okula gitmek üzere. Uykulu uykulu Peter Pan düşleri kuruyorsunuz, Jack olup o ağaç eve sığışmaya çalışıyorsunuz ve kulaklarınızda bir goood moooorniiiiing vietnaaaaam sesi çınlıyor. İnsanın hiç tanışmadığı, konuşmadığı, gülüşmediği bir insanın, insanların bu dünyadan göçüp gitmesine üzülmesi böyle mümkün oluyor demek ki. Gidenlere üzülmüyorsunuz aslında, hayatınızda bir şeylerin bittiğine, size ait bir şeylerin kaybolduğuna, bir parçanızın artık geri gelmeyecek oluşuna üzülüyorsunuz. Kendinize ağlıyorsunuz bir anlamda, kendinize, eski size veda ediyorsunuz. Bir anda etmek zorunda kalıyor oluşunuza ağlıyorsunuz.
(Kendimi de, yazıyı da) Toparlamam gerekirse, Aladdin artık - bizim bildiğimiz anlamda - klasik Disney çizgi filmi. Bekleyebileceğimiz ve alabileceğimiz her şeyi var. Bir sonraki - dijital - çağına kadar Disney'in en güzellerinden ve en kazandıranlarından biri. Ama nedense kendinden öncekiler gibi tam olarak yakalayıcı, akıldan vurucu bir şarkısı yok. Genel olarak bütününü keyifle izliyoruz ama hah işte şurası şurası diyebileceğimiz bir sekansı bulamıyoruz.


Project Gutenberg'de Arabian Nights (yani işte 1001 Gece Masalları) metni-->http://www.gutenberg.org/ebooks/128
Arabian Nights'ın değişik düzenlemeleri-->http://www.wollamshram.ca/1001/index.htm

6 Nisan 2017 Perşembe

neden

3 gün içindeki ikinci iş görüşmem geldim bir saat önce. Moralim sıfır. Ama aklınıza gelen nedenden ötürü değil. Neyim var benim ya, niye böyleyim, neden neden...diye kendi kendimi yediğimden. Tüm aile, arkadaşlarım seferber oldu bana iş arıyorlar demiştim ya, herkes her gün bir yeri haber vermeye başladı, ben de iki tanesine gittim işte geçtiğimiz günlerde. Ama bildiğim, duyduğum, insanlardan dinlediğim iş görüşmelerinden çok farklı geçiyor benimkiler. Bir kere 30 yaşında bir mühendis bekleyen karşımdakiler, beni görünce bir şoka giriyorlar. Sonra iki saniye içinde dönüşümü görebiliyorum, bir tür abla-kardeş, dayı-yeğen samimiyetine dönüveriyorlar. Bir bakıyorum hep konuşma benim hayatımda neler yapabileceğime, kendime güvenmem gerektiğine, evlenmeme, hayatımı kurmama falan gelmiş. Yarım saat karşımdakinin hakkımdaki güzel düşüncelerini dinliyorum. Ama kafamın karışıklığının aynen yansımasını da okuyabiliyorum yüzlerinde. Neden böyle acaba diye bir kafaları karışıyor onların da. Ama hiçbir türlü benimkisinin karışıklığı kadar olmuyor tabi onlarınki.
Evet iş istiyorum. Yani çalışmam gerektiğini düşünüyorum çünkü hayatta kalabilmemizin yolu para kazanmaktan geçiyor. Para kazanmak istiyorum yani, daha doğrusu param olsun istiyorum. Ama görüşmelere gittiğimde kendimi o kadar kötü hissediyorum ki..Tarif edemiyorum. O kadar saçma, o kadar tuhaf bir his ki. İlk defa iş aramak zorunda olduğum ve bulduğum zamanki gibi değil. O zamanki de çok kötü bir duyguydu ama çıkış noktası belliydi. Başka bir şey yapmalıydım, bir hayalim vardı ve onun peşinden gitmeliydim. Bu işler hep önüme engeldi, yanlıştı yollar, sapıyordum. Bir kavşakta gitmek istediğim yöne koşmaya çalışırken kolumdan tutup öbür tarafa sürüklüyorlardı. O zamanki öyle bir histi.
Ama şimdiki..öyle de değil. Hayalim yok artık, puf oldu o hayal. Hayatımın hiçbir döneminde böyle olmamıştım. Hiç hayalsiz kalmamıştım. Hikaye bile yazamıyorum. Kendimi tamamen yıkılmış gibi hissediyorum. Saçma sapan, eğri büğrü bir bina dikmiştim yıllar boyunca ama geçtiğimiz birkaç yılda o binanın hayalet temeller üzerine yığıntı şeklinde dikildiğini fark etmemle birlikte o yılların birikimi yıkıldı. Bina çöktü, yerle bir oldu. Yeni baştan başka bir bina dikmem gerekiyor ama nasıl yapacağımı bilmiyorum çünkü bildiğim tek yöntemle diktiğim bina yıkıldı. Kendimi yıktım, kendimi yerle bir ettim. Yeniden oluşturmam gerekiyor. Ama bilmiyorum. Nereye yönelsem eğreti duruyor, midem kabul etmiyor. Nereye gitsem ne yapıyorum ben burada diyorum. Burada olmamam gerekiyor, öyle hissediyorum ama oradan fırlayıp çıktığımda nereye gitmem gerektiğini, nereye gideceğimi de bilmiyorum. Ve insanlar görüyor bunu. Fark ediyorlar içimdeki çatışmayı. Birilerine, birşeylere hayır demek istiyorum, çünkü istemiyorum ama neden hayır dediğime, demek istediğime bir sebep bulamıyorum. Sadece istemiyorum diyorum kendi kendime ama kendim de soruyor kendime "neden?". Kendime de bir cevap veremiyorum.
30 yaşında huzur evine kabul ediyorlar mıdır? Abimler öder belki parasını.

5 Nisan 2017 Çarşamba

Bir zaman yolculuğu dizisi-->Timeless

Zaman ve zaman yolculuğu takıntılı yazarınızdan en son baskı, 16 bölümlük ilk sezonunu yemeyip içmeyip (mecazi anlamda, çünkü tam da aksine hep bir şeyler yerken dizi açıp izliyorum) izleyip bitirip, karşınızdayım. NBC'de 3 ekim-20 şubat arasında pazartesi akşamları yayınlanan Timeless'ı diyorum hani.
Ele başı Garcia Flynn isminde eski bir ajan olan bir terörist grubu, bir akşam Connor Mason'ın şirketinin (gizli) yaptığı zaman makinesini çalar ve ortadan kaybolur. Terörist-hırsızlar makineyi çalıştırabilmek için bir de proje ekibinin başındaki Anthony'i de kaçırmıştır. Zora giren Mason hemen devletin güçlerine haber verip, yardım ister. Artık FBI mı hangisiyse işte onlar bir tanesi hemen olaya el koyup, Flynn ve adamlarının peşinden yollayıp, onları yakalayıp, zaman makinesini de devlete millete zarar vermeden geri getirecek bir ekip toplayıp, makinenin "lifeboat"u olarak üretilen beta versiyonuna bindirir. Ekibimiz, proje ekibinde çalışmış bilgisayarcı-teknik eleman-zaman makinesi pilotu Rufus Carlin, yetenekli asker Wyatt Logan ve tarihçi Lucy Preston'dan oluşmaktadır. Hemen iki üç telefonla Mason Industries'e toplanan bu birbirinden alakasız üç insan, hiç bilmedikleri bir yolculuğa çıkarlar.
Ben böyle anlatınca baya ilgi çekici ve eğlenceli görünüyor değil mi? Öyle, tersi bir durum söz konusu değil, onu demeye çalışmıyorum zaten de, ben dizi ilk başlarken ekimde, bakılacaklar listeme ekleyip, bırakmışım. Bir türlü elim gitmemişti şimdiye kadar. Evet zaman yolculuğu, havada kaparım normalde ama ne bileyim, pek böyle bir parıltılı parıltılı değildi dışarıdan bakınca dizi. Ama açıp ilk bölüme bir bakmak gerekiyormuş, bir şans vermek gerekiyormuş. Çünkü hemen ilk bölümüyle olmasa bile, ilerledikçe tam bir çılgınlık halini alıyor Timeless. İlginç bir şekilde hiç böyle kendini pazarlayamayan bir dizi görmemiştim. Yani dışarıdan bakınca, ilk etapta bir basit geliyor, sanki çok uydurukmuş gibi. Ama izleyince sarıveriyor, eğlendiriyor, kafayı çok yormuyor ve kesinlikle uyduruk gelmiyor. Hikayeyi katmanlaştırıyor ve kendi mantık çerçevesini oluşturabiliyor dizi. Tamam öyle ahım şahım, akıl uçurucu bir zaman yolculuğu fikri sunmuyor, öyle bir iddiada bulunmuyor. Ama kendi çizgisinde ilerliyor. Sadece geçmişe gidebiliyorlar, şimdiye kadar içinde bulundukları tarihten daha ilerisine gitme gibi bir olasılıktan söz bile edilmedi. Geçmişte de kendi bulundukları yerlerde bulunamıyorlar. Bir de aslında göz önüne alıp, azıcık üstünde uğraşsalar belki çok daha manyak şeyler çıkabilecek olmasına rağmen tamamen göz ardı ettikleri bir durum var. Her yolculuktan sonra geçmişte yaptıkları şeyler yüzünden geri döndükleri gelecekte ufak çağlı değişiklikler meydana geliyor. Üç beş insan kayboluyor, ortaya çıkıyor. Gazete manşetleri değişiyor, kitaplar değişiyor falan. Ama hiç bir türlü mesela kendi varlıklarını ya da makinenin varlığını değiştirmiyorlar. O paradoksa hiç yanaşmıyor dizinin senaryo ekibi. Çok akla gelecek seçimlerde de bulunmuyor genelde. Bir şey illa olacaksa da daha aşamalı olarak, olay örgüsüne, hikayenin gidişatına yedirerek, böyle bir diziden hiç beklenmeyecek kadar naif bir şekilde oluyor mesela. Eh tabi bir de hep Amerika tarihinin önemli dönüm noktalarına gittikleri için Amerika sınırları içinde kalıyorlar. Bir kere falan sanırım Almanya'ya gittiler. Şimdilik zaman çizgisi de çok geniş değildi, en fazla 1700lere yolculuk yaptılar ama her defasında dekor, kıyafet gibi detaylar gayet tatmin edici görünüyor.
Oyuncular açısından da öyle çok atomu parçalamaları gereken bir durum oluşmuyor oyunculukları için ama her biri kendi kısmında oldukça iyi iş çıkarıyor. Ben hepsini ilk defa izledim, Goran Visnjic hariç tabiki. Benim için hep Practical Magic'te o çocukluğumun ürkütücü Jimmy'sidir Visnjic. Timeless'ta bir çok sayfası olan bir kitap gibi oynuyor kötü adamı.
Demem o ki şans verin Timeless'a. Evet sizi ihya etmeyecek ama yüz üstü de bırakmayacak. Çılgıncasına bir amerikan tarihi bilgisi katacak ki okuldaki tarih dersleri yerine bizim tarihi öğretmede böyle bir yol izleseler hepimiz şu an çok farklı tarih bilgisi seviyelerine sahip olabilirdik. Ha tabi bir de devam eder mi, henüz onu bilmiyorum. En azından keyifli bir 16 bölüm, tek sezon sizi bekliyor.


3 Nisan 2017 Pazartesi

Ken Follett'ten Fall of Giants

"Why did you do it, Billy? Why did you join up?"

"Because we are at war," Billy said. "Like it or not, we have to fight."
"But can't you see-" Da stopped and held up his hands in a pacific gesture. "Let me start again. You don't believe what you read in the newspapapers about the Germans being evil men who rape nuns, do you?"
"No," said Billy. "Everything the papers said about coal miners was lies, so I don't suppose they're telling the truth about Germans."
"The way I see it, this is a capitalist war that has got nothing to do with the workingman," Da said.

Genç Billy Williams'ın babasının - Da'nın - bu saçmasapan savaş ile ilgili söylediği şey dibine kadar doğru. Bizim ona verdiğimiz isimle I.Dünya Savaşı, yüzyıllarca bulundukları toprakları domine etmiş, birbirlerine diklenmiş, hep daha fazlasını istemiş imparatorlukların, eski dünyanın kabadayılarının ve onların yancılarının saçmasapan güç gösterisinden başka birşey olmamasına rağmen, o zamana kadar bilinen dünyayı tamamen silip süpürmüş, herşeyi birbirine katmış, hala sürmekte olan bütün savaşların, anlaşmazlıkların, mücadelelerin ortaya çıkmasına sebep olmuş, belki de insan ırkının en büyük savaşıydı. Bize hep Avusturya-Macaristan İmparatorluğu veliahtının Saraybosna'da suikaste uğraması ile Almanya'nın, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun ve Osmanlı İmparatorluğu'nun, İngiltere, Fransa ve Rusya'yla savaşa girdiğini söylediler yıllar yıllar boyunca o bunaltıcı tarih derslerinde. İtalya da vardı işin içinde evet, ama orası biraz karmaşıktı. Kim kime neden bunu yapmıştı, orası belli değildi. Yani belliydi aslında, madde madde ezberletirlerdi. Herkes sömürgeciydi, diğer herkes Osmanlı'yı paylaşmak istiyordu, bir de tabi Almanlar yenilince biz de yenik sayılmıştık. Çanakkale ve Kafkasya dışında cephelerden bahsedildiğinde ben 25'imi geçmiştim çoktan biliyor musunuz? Girmediğimiz II.Dünya Savaşı'nın her bir çıkarmasını, cephesini, bombalamasını er ryan'ın peşinde, ince kırmızı bir hat üstünde, Wladyslaw Szpilman'ın piyano sesi eşliğinde kalplerimize işleyen ürkek bakışlarıyla öğrenmiştim. Ama ilkini, o devasa savaşı sadece Çanakkkale'yi geçemediler, İzmir'i, İstanbul'u işgal ettiler, Mondros, sonra hooop Kurtuluş Savaşı olarak ezberlemiştim. Fazlası yoktu, dahası yoktu. İkincisi filmlerle o kadar parlatılmıştı ki ilkini artık kimse merak etmiyordu.
Ama sanırım bu değişmiş durumda. Benim de son beş-altı yıldır kendi kendime araştırmama, okumama sebep olan o ince merak, dünyaya da sızmış demek ki. Son yıllarda daha fazla kitap, daha fazla film görüyorum büyük savaşın kıyısını köşesini anlatan. Bu sene vizyona girecek olan The Ottoman Lieutenant var mesela. Onunla aynı şeyden - ki şimdi buraya yazmak istemiyorum çünkü bir defa yazarsam tüm google aramalarında çıkmaya başlayacak - bahseden The Promise, Russell Crowe'u mahallemizden biri yapan The Water Diviner ve durdukları adadan habire her şeye karışıp karışıp sonra da ah vah çok acı çektik diyen Britanya'nın bir başka ahlaması vahlaması olan Testament of Youth da bahsedilebilecekler arasında.
Ken Follett'in ta kendisi,
çok gıcık birine benziyor
ama tabi
Peki Ken Follett ne anlatıyor Fall of Giants'ta? 22 Haziran 1911'de, V.George'un Britanya tahtına çıktığı günden başlayıp, tüm bir savaş nasıl çıktı, kim kime ne zaman neden savaş ilan etti bir bir anlata anlata 1924 Ocak ayına gelip, bırakıveriyor bizi. 2010'da yayınlanan kitap aslında 3 kitaplık Century serisinin ilk kitabı. Savaşın öncesini, sonrasını, ortasını hayali kahramanlarımızın yaşadıklarıyla takip ediyoruz. Tabi gerçek olayların ve tarihin kilometre taşı olan insanların zaman zaman dokundukları olay örgümüzde Gallerli madenci ailesi Williamsların ufak oğlu Billy ve akıllı ablası Ethel'ın, yine Gallerli asil ve toprak sahibi aile Fitzherbert'ların başı Fitz ile döneminin feministi "suffragette" Maud'un, Alman imparatorluğunun asil bir ailesinden Walter von Ulrich'in, Walter'ın Avusturyalı bir asilzade olan kuzeni Robert'ın, dönemin ABD başkanı Woodrow Wilson'ın danışmanlarından olan genç Gus Dewar'ın, artık kokuşmuş hale gelmiş Rus Çarlığı'nın en bedbaht bir kesiminden insanca yaşamak için Amerika'ya kaçmaya çalışan Grigori Peshkov'un ve onun hovarda kardeşi Lev'in adımlarını takip ediyoruz. Herkes bir şekilde birbiriyle karşılaşıyor örgünün bir noktasında, hafifçe de olsa değiyor kaderleri ve yine de herkes kendi yoluna gidiyor.
Anlattığı hemen hemen 13 yıllık zaman diliminden ötürü, tabi kitap biraz 920 sayfa kadar. Konuya meraklıysanız ve dahası olaylar olaylar okumaktan hoşlanıyorsanız Follett'in satırları akıp gidiyor. Direkt amaca yönelik bir anlatımı var, çok süslemeden püslemeden, bol bol konuşturarak, yılların içinde kovalıyor kahramanlarını. Tabi koca bir savaşı anlatıyor dedim ama sadece kendi bildiği ya da ona cazip gelen sanırım, yönlerini anlatıyor. 900 sayfada Osmanlı bir veya iki kere ancak geçiyordur. Fransa'nın orta-alt kısmından başlayıp, eğimle yükselterek Rusya'ya doğru bir hat çekmiş ve ABD'yi de dahil ederek tamamen bu çizgi içinde kalan yerde dönüp duruyor Follett. Bu anlamda tam bir dünya savaşı anlatımı yok içinde. Zaten amacı da savaşı anlatmak değil, insanları anlatmak olmuş bence. Bu yüzden de daha yakın olduğu hayatları ve coğrafyayı seçmiş olmasında bir sorun yok tabi.
Kitabı ben Ciampino'daki havaalanında beklerken oradan almıştım, arkasındaki etikette 11.40 euro yazıyor. Pandora'da tükenmiş görünüyor şimdi baktım da. Bendeki Signet baskısının ve Pan MacMillan baskısının e-kitap hali D&R'da ve Idefix'te var.