22 Ocak 2017 Pazar

Bakın vallahi billahi güzel şeyler yazacaktım, Roma'dan yerler anlatacaktım, bugün Porta Portese'deki bit pazarına gittim gene misal onu anlatacaktım. Ama olmuyor, bu hayat, bu evren, bu artık neyse yakamı bırakmıyor, bana bir saniye bile huzurlu bir zaman yaşatmıyor. Olmuyor.
Sabah telefonu şarjı (doğru mu yazdım?!) dolu halde aldım yanıma. Açıktı yol boyunca. Pazarın girişinde de nasıl olsa kullanmayacağım eşyalara bakıyor olacağım diye çantama attım. Saatlerce çantamda duran telefonu, eve girince çıkardım, elime aldım, aaa o da ne? kapanmış. Açmaya çalıştım, yok. Şarja takayım gene madem bir şey oluyor mu, yok. Elektrik bile geliyor gibi görünmüyor. Ama fiş priz şarj hepsi çalışıyor. Telefon açılmıyor şu an. Yok, gitmiş. Lanet olasıca telefon durup dururken, gitmiş.
Sonra niye karamsarsın, yok niye habire mutsuzsun, böylesin şöylesin. İşte bundan! Böyle salak saçma her şeyin benim başıma geliyor olmasından!

17 Ocak 2017 Salı

29'un vedası

20li yaşlarıma ait son gün bugün. Yarın sabah 8.30'dan itibaren tam olarak 30 yılı geride bırakmış olacağımı fark edince bugün, durup düşünmenin tam sırası dedim. Gerçi hep düşünüyorum, devamlı düşünüyorum, ne olacak benim bu halim diye düşünmediğim tek bir an bile yok ama bu düşünme farklı bir düşünme olsun. Şimdi, bugün, son bir kez, tamamını, tüm bir 30 yılı düşünüp, sonunda üstüne çizgiyi çekeyim, hesabı kapatayım, gitsin istiyorum. Ne tam huzurlu bir dönemindeyim hayatımın, ne de günlük güneşlik şu an. Aksine sabahtan itibaren milyonlarca sorunla boğuşarak geçirdim saatleri, hala daha bitmediler, ne yapacağımı bilmiyorum ama...işte. Oturup bir, etraflıca düşünüyorum.
Bu sayıya neden bu kadar önem yüklendiğini, yüklediğimi de bilmiyorum. Altı üstü sayı. İki ile başlamıyor da üç ile başlıyor. Ne olmuş? Ya da doğum günlerine, doğum günlerime olan bu anlamsız saplantı? Yıllardır burada her doğum günümde yazdığım iki üç saçma şeyle aslında hep bunu sorgulamışım ama hala aklımda. Belki gerçekten önemlidir, belki haklıyımdır bu kadar kafaya takmakta.
Ne yazacağımı bile bilmiyorum şu an. Hakikaten ne yazacaktım ben? Ne düşünüyordum?
Keşke bir uygulama, bir program ya da bir insan, bir şey olsa, şimdi tutsa elimden hadi bakalım şimdi şuraya adım at, sonra şuraya, şimdi şu insana şunu de, tamam o köşeden dön, şu dükkana gir, bunu al...falan diye yapmam gereken her bir adımı belirtse. Hiçbir şey için düşünmek zorunda kalmasam. Şimdi yanlış mı karar verdim, acaba doğru şeyi mi yaptım diye içim içimi yemez böylece. Hatta, en önemlisi, içinde bulunduğum bu sıfır çıkmazından nasıl çıkacağıma dair talimatları verseler düzgünce. Kurulum kullanım kılavuzu gibi hani. Tamam bu hayata geldiniz şimdi önce ürünü paketinden çıkarın, numaraları parçalardan ilkini ikincisine şekilde gösterildiği gibi monte edin, sonra şu düğmeye basın diye devam eden bir kılavuzum olsa. Çünkü inanın, hiçbir fikrim yok. Zerre fikrim yok ne yapacağıma dair. Tamamen ortada kalmış durumdayım. Hiçbir şey heyecanlandırmıyor, hiçbir şey yapmak için herhangi bir isteğim yok. Sadece yapıyorum. Ya çok daha önceden kararlaştırıldığı için ya da yapılması gerektiğini söyledikleri için falan yapıyorum. Hiçbir şeye dair umudum da yok. Ayy şöyle olsa ne güzel olur gibi şeyim kalmadı mesela. Neyi severim neyi sevmem, hiçbirinden emin değilim. Neyde iyiyim neyde kötüyüm, bilmiyorum. Yapabildiğim bir şey var mı bilmiyorum. Yapmayı becerebildiğim bir şeyler. Bakın abartmıyorum, samimiyetle, tüm içtenliğimle, içimden gelerek söylüyorum ki bu hayatta ne yapıyorum neden bu hayata geldim niye yaşıyorum şu an hiçbir fikrim yok. Çünkü durup bakıyorum kendime, yaptığım hiçbir şey yok.
Abim boşalt şu kafanı dedi, ben Roma'ya dönmeden hemen önce. Kafanın içindekilerin hepsini boşalt, temizle bir, rahatla, yepyeni bir sen olarak geri dön buraya dedi. Neyi boşaltacağımı bilmiyorum, çünkü zaten bomboş kafamın içi. Hiçbir şeye dair hiçbir fikrim yok. Zaten yıllardan beri, üniversitede delirdiğim o seneden beri hep aynı şeyi söylüyor: Değiş. Kafanı değiştir. Bunu da nasıl yapacağımı bilmiyorum. Bilsem yapmaz mıyım.
Nereye gidiyor bu yazı? Oysa ne diyecektim.
En iyi yaptığım şey düzenlemek sanırım. Evet, evet, düzenlemek. Ama öyle etrafı düzenlemek gibi değil ya da düzen hastasıyım yok aman o simetrik dursun şu burda dursun o orada olacak gibisinden değilim. Ne zaman iyice sıkılsam ya da kafamın sesinden delirecek gibi olsam ya da yapmam gereken bir iş varsa ve zerre yapmak istemiyorsam, kaçmak için falan açıp bir şeyleri düzenliyorum. Mesele bilgisayardaki dosyaları, klasörleri tarih sırasına göre düzenliyorum. Kitaplıktaki kitapları yazarların soyadlarına göre diziyorum bazen, bazen de basım tarihlerine göre, belki denk gelir de bilgilerini bulabilirsem ilk yazıldıkları tarihlere göre. Dolaptaki giysileri renklerine göre, mutfaktaki tabakları bardakları desenlerine, boyutlarına göre. Hiçbir şey yapamazsam evi süpürüyorum. Eşyaları düzeltiyorum. İyi de yapıyorum bunları sanırım. Üşenmeden tüm kitapların yazarlarının hayatlarını okuyorum, kitabın ilk basımına bakıyorum, elimdeki basımı yapan yayınevinin bilgilerine bakıyorum, çevirmenin kim olduğunu inceliyorum araştırıyorum. Böyle böyle ne kadar anlamsız, saçma, hayatıma zerre katkısı olmayacak bilgi varsa buluyorum okuyorum, sonra gene üşenmeden ona göre düzenliyorum. Belki de kütüphaneci olmalıydım. Olmalıymışım ya da. Gerçi kütüphanedeki o çalışanların ne iş yaptığını tam olarak bilmiyorum, benimkisi sadece bir tahmin. Eğer bu tür bir şeyse işleri, harika olurmuşum oraya. Tüm gün kimse karışmadan düzenler dururdum. İnternet de varsa okur dururdum bilgilerini. Akşam da saatim gelince çıkıp, evime gider, ayaklarımı kalorifere dayar dizi izlerdim. Maaşım da yatıyor olurdu nasıl olsa, ne zengin edecek ne de aç bırakacak kadar. İzin günlerimde de tiyatroya giderdim, yeni bir yemek dener, eve dönerdim. Ohh mis gibi hayat. Hayal ederken bile içim ferahladı. Kimseye dokunmadan, kimse bana dokunmadan. Büyük büyük şeyler beklemeden, habire debelenmeden, o olacak bu olacak o olmadı bu olmadı diye boğulmadan, sıfır beklenti sıfır hayal kırıklığı dengeli mutluluk. Sürpriz yok, birden bire pat diye önüne bırakılan sorunlar yok, insanlarla uğraşmak yok, muhattap olmak yok, habire kendini geliştirmek zorunda kalmak yok. Mutluluğun formülünü buldum şu an gençler, sadece benim için yapılabilirliği yok, sorun o.
Sandra Bullock'un bir filmi vardı. Tren garında memurdu sanırım, trene bineceklere jeton satan gişedeki görevliydi işte. Yolcular para uzatıyor, o da jetonu uzatıyordu. Geliş saati çıkış saati belliydi, karışanı edeni yoktu, işinin tanımı, sınırları belliydi. Başka yapması gereken birşey yoktu, habire yeni teknoloji çıkıyordu da o öğrenmek zorunda kalmıyordu, kafasını - çok da kullanmasına gerek yoktu, sadece para üstünü hesaplasa yeterdi. Ne severdim o filmi. Tabi Sandra sonra kendine bir sürü dert buluyordu ama olsun. Ya da onun da hayali vardı yapamadığı ama öyle dünyayı ele geçirmek türünden olmadığı için, mutlu bir şeydi (Floransa'ya mı Paris'e bir yere gitmekti hayali sadece, tam gözümün önüne getiremedim araya Practical Magic'ten sahneler karışıyor zihnimde). Ne güzel filmdi be. Artık öyle filmler yok. Nerede o eski bayramlar gibi birşey oldu bu da ama vallahi bakın ciddiyim, artık romantik komediler öyle değil, biz de aynı değiliz tabi sanırım sorunun bir kısmı da bu.
Ne diyordum? İnanın bu yazı nereye gidiyor şu an bilmiyorum.
Yarın sabah kalktığımda tamamen farklı biri olur muyum acaba. Hani şu şey filmleri var ya ben onları çok severdim. Böyle iki kız kardeş mesela ya da anneyle kızı, birbirlerine gıcık olurlar. Bir sabah kalktıklarında birbirlerini bedenlerini değiştirmiş olarak bulurlar. Şimdi her biri diğerinin hayatını yaşamak zorunda kalır. Ya da bir kadın bir gün uyanınca kendini erkek bedeninde bulur ya da bir erkek, bir kadın bedeninde. Hatta en güzeli, yaşlı-orta yaşlı adam bir sabah uyanınca kendini liseye yeni başlarken bulur. Bayılırım bu filmlere. Ama sonlarını sevmem. Çünkü hep sonlarında aslında kendi bedenlerinin, kendi hayatlarının ne kadar da güzel olduğunu anlarlar veya kötü davrandıkları insanlarla empati kurar hale gelirler falan. Çok sinir bozucu.
Sanırım bir de en iyi film-dizi izleyebiliyorum. Yapabildiğim şeylerden biri de bu herhalde. Oturup tüm gün izleyebiliyorum, tüm gece de. Oyuncuların, yönetmenlerin, müzikleri yapan insanların, kostümcünün falan çetelesini tutuyorum kafamda. Farkında olmadan. Eğer böyle bir tanımı olan bir meslek de varsa, sanırım onu da kaçırmışım elimden.
Eleştiride iyi değilim ama. Yorumlamada falan. Birisiyle karşılaşınca kilo mu vermiş saçını mı değiştirmiş tam oturtamıyorum. Sadece bir şey olmuş sana oluyorum, sende bir şey var. Yani bir değişiklik var kafama çınlayan ama öncesinde de o kadar "gözümle" bakmamışım ki şimdi de gözümle algılamıyorum o değişikliği. Evet bir de bunu fark ettim bu yaşımda. Gözümle bakmıyormuşum ben. Çoğu şeyi hissederek algılıyorum, bende yarattığı karşı histen dolayı algılıyorum. Misal birlikte gittik bir yere, biriyle tanıştık. Bir on beş dakika oldu olmadı, adam gitmek durumunda kaldı. O on beş dakika boyunca bende anlam veremediğim bir ilginçlik oluyor, adamı sevmemiş oluyorum, bir rahatsız olmuş oluyorum, içimi bir şeyler tırmalıyor ama anlam veremiyorum. Sonra sen de dönüp bana diyorsun ki ben bu adamı hiç sevmedim çünkü şöyle bakıyordu böyle söylüyordu öyle düşünüyormuş falan. Hah diyorum, tamam işte demek ki haklıymışım. Ben sadece somut bir zemine oturtamıyorum yani. O yüzden birinden hoşlanmadığımda beni dinleyin, beni ciddiye alın. O an görmeseniz bile, yüz yıl görmeseniz bile, o yüz yıl size bir zararı dokunmasa bile, bu insanda beni rahatsız eden bir şeyler var dediğimde gardınızı alın. Çünkü muhakkak ki o insan kötüdür. Bir şekilde içinde bir Sith vardır, kendi bile farkında olmayabilir ama ben bilmişimdir.
Tabi bir demediklerim var, diyemediklerim. Hissedip de kendime bile söylemekten çekindiklerim. Her görüştüğümde zihnimde tuhaf bir tat bırakanlar. Yıllarca seviyorum caaanım, sevimli insan dediklerim. Dediğiniz, dediğimiz. Ama bir türlü anlamdıramadığım. Sonra da o kötülüğü ortaya çıkanlar. Ya da aslında gerçek benlikleri ortaya çıkanlar ve benim ah ulan ama ben nasıl diyecektim ki dediklerim.
Ki bu da diğer sorunuma, en önemlisine getiriyor konuyu. Burada da defalarca dert yandığım şeye. İnsanlara karşı çıkamamama, düşüncelerimi belirtememe, düşüncelerimi savunamama, hakkımı hiçbir koşulda arayamama, habire gülümsememe, yine de gülümsememe ve tamam olur dememe. Kocaman bir korkak oluşuma. Jim Carrey'nin Yes Man diye bir filmi vardı, çok da eski değil. Her şeye hayır diyen bir adamdı Jim, sonra her şeye evet demeye başlayınca hayatı çok daha heyecanlı mutlu güzel falan oluyordu işte, ana fikri buydu. Onun tam tersiyim. Hiçbir şeye hayır diyemeyen sefil insan, ben. Bugün de Jim Carrey'nin doğum günü. Peki ben bu bunu niye biliyorum? Neden aklımı böyle şeyler işgal ediyor? Bunun gibi bilgilerin işime yaradığı bir nokta yok, hayatımı biraz bile olsa iyileştiren bir yanı da yok. Sana ne Jim Carrey'den. İsmini bile bilmene gerek yokken..Ama biliyorum işte. Saçmalıklardan bir tanesi daha.
Her bir paragrafın arasında önümdeki camdan gökyüzüne bakıp kalıyorum. Bulutlarla kaplı çoğunlukla, gri ve beyaz. Ama aralarda mavilikler görünüyor. Arada bir kuşlar uçuyor, görüş alanıma giriyorlar. Burada martı sesleri duyuluyor dışarı çıkınca biliyor musunuz. İlk geldiğimde ilginç gelmişti. Sonra tam karşımda, apartmanların arasında devasa uzunlukta bir ağaç var, o sallanıyor. Acayip rüzgar var bugün Roma'da çünkü. O devasa ağaç bile sallanıyor şiddetinden. Ne ağacı olduğunu bilmiyorum. Belki bir tür çamdır. Kuşların da türünü bilemiyorum. Kötü olduğum bir konu da bu benim. Kuşların, ağaçların, balıkların falan türünü bilmiyorum, ayırt edemiyorum. Belki hiç adamakıllı öğrenmediğim içindir. Belki de hiç önem vermediğim için ya da öyle bir yerde büyümediğim için. Ya da belki bu "gözümle bakmamam" saçmalığı yüzündendir. Bilmiyorum. Doğaya bıraksalar kendi başıma, ölmem iki günü bulmaz herhalde. Açlıktan susuzluktan vahşi hayvanlardan zehirli bitkilerden soğuktan sıcaktan falan değil de gerçi, allah kahretsin burasıyla ilgili hiçbir şey bilmiyorum ne mal bir insanım ben diye oturup ağlamaktan helak olduğum için kahrımdan ölürüm ama, neyse.
20li yaşlarımın son gününü nasıl geçirdiğime de bakın hele. Kucağımda laptop, gökyüzünü izliyorum. Kafamda devasa bir sorun (Allah kahretsin seni yapı kredi!), birazdan oda arkadaşım gelirse ne yapacağım diye düşünüyorum. Kimseyle konuşacak havada değilim, gülümsemeyi geçtim, suratımı düzgün tutacak bir havada bile değilim. Ama somurtursam da ne oldu neyin var nasılsın iyi misin...Değilim. Hiç iyi değilim. Ama sana anlatamam, hayatta benden 10 yıl geridesin ve şu an içinde bulunduğum duruma dair hiçbir fikrin yok. Olduğunu düşünebilirsin ama inan bana, yok. Sabah, yarın ne yapalım diye sordu mesela, yapmak istediğin bir şey var mı diye. Yok. Sadece bu gece gözümü kapamak ve yarın sabah açtığımda tamamen başka bir evrende, tamamen başka biri olarak uyanmak istiyorum. Yarın için yapmak istediğim tek şey bu. Olur mu? Yapabilir miyiz?

15 Ocak 2017 Pazar

The Passing Light of Day



2017'nin ilk yazısı-blog postu böyle olsun madem. Daniel "it's ok, it's ok" diyor ya sakince, anlayarak, ben de öyle diyerek başlamak istedim. Geçmişin içine habersizce atlayarak başlayan şarkı, tek tek hatırlatarak, önce can yakarak, sızım sızım sızlatarak devam edip, tek tek her biri için pişmanlığı yüzüne çarpa çarpa ilerliyor. Ama sonra çözmeye başlıyor hepsini, bitiriyor, geçiriyor, iyileştirmese bile sonlandırıyor, kapatıyor ve nihayet sona eren gün gibi, koşturmayı bırak diyor. Artık koşturma, gün bitiyor ama "it's ok, it's ok"...Söylenen her şeye, söylenmiş her şeye gülümse ve korkmana bile yer bırakmayan o boğucu acını yavaşça yere, geçtiğin, arkanda kalan yola bırak. Ve biten günü seyret yalnızca. Çünkü "It somehow strangely feels ok/It is what it is/I'll find my way/Through this passing light..."

19 Aralık 2016 Pazartesi

laterna

Hayat bazen, dün gece bıraktığın yerden başlamaz.
Yanında güçlü olmak zorunda olmadığımız insanlara ihtiyacımız vardı, o kadar.
Gidenler rahat uyur. Arkasını dönüp gidenler, yön değiştirenler, gözünü kapayabilenler... Seninse daha fazla zamana ihtiyacın vardır... Daha fazla ayık kalıp meseleyi kavraman, kendine anlatman, sonunda da kabul etmen gerekir. Olanı çabuk unutup yine aynı hatayı yapma ihtimalin hep vardır. Tek silahın tekrarlardır. Günün ortasında midenin ortasına ağrısı saplandığında bir yerlere kapanıp tekrarlaman gerekir, yolun ortasında kafanı duvara dayayıp bağıra bağıra tekrarlaman gerekir. Aynı yolları tekrar tekrar kat edip, biraz sonra yeniden unutana kadar, aynı sonuca ulaşman gerekir. Bu yüzden kaybedenler, kimsenin sifonunu çekmediği benzinlik tuvaletlerini, anlatacak çok şeyi olan arkadaşları, en çok da geceleri kullanırlar...
Bu yüzden herkesin bir yöntemi vardır. Herkesin farklı bir tekrarı... Ama yöntemine sadıktır herkes. O da yeniden doğmak için yapıyordu bunu. Tekrar ve tekrar ölüyordu. İşte bu yüzden sen de O’na benziyorsun.
Bu hikâye, olmasa da olurların, olsa da fark etmezlerin hikâyesi... Bu hikâye önemsiz şeyler yaşayanların, anlatacak bir şeyi olmayanların hikâyesi. Muhabbetlere katılamayacak kadar sıradan şeyler yaşayanların hikâyesi. Benim hikâyem. Senin hikâyen. Ki zaten, her şeyi biliyorsun...

Koray Biber'in Laterna kitabının tanıtım yazısı bu. Kitabı okumadım, varlığından ilk haberim oldu hatta ama bu yazıyı siz de okuyun istedim. İnsana dokunan bir şeyler var bu satırlarda, tanıdık bir şeyler. Kitabı da alıp, okuyabilirim umarım kısa bir zamanda.

15 Aralık 2016 Perşembe

Alexandre Dumas'nın "Üç Silahşor"u

"Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için!"

Bir araya gelmiş, kılıçlarının ucunu birleştirmiş 4 adamın bu haykırışı o kadar bilindik, o kadar genel geçer bir şey ki, o kadar tüm dünyanın kültürüne işlemiş ki, sanki tarihin başlangıcından beri var olmuş gibi görünen bir öykünün mottosu gibi. Halbuki açıp şöyle bir bakınca daha ancak 200 yıl önce - 1844'te -  yayınlanmış bir öyküden çıktığını görebiliyoruz. Bir öykü diyorum ama neresinden baksanız 700-800 sayfalık koskoca bir kitap bu ve sonrasında gelecek olan diğer kitaplarda devam eden bir alternatif tarihin de başlangıcı.
Alternatif tarih denebilir mi gerçi onu da bilmiyorum. Çünkü Alexandre Dumas'nın bizi peşine katarak maceradan maceraya sürüklediği D'Artagnan, Athos, Portos ve Aramis esasında Fransa tarihinde bir şekilde kıyıda köşede ismi geçen gerçek şahsiyetler. İllaki Dumas'nın anlattığı gibi insanlar olmamışlarsa bile, en azından esinlenecek malzeme vermiş olmalılar yazara, ne bileyim. Onların etrafındaysa daha da gerçek karakterler var; dönemin Fransa kralı XIII.Louis, evlerden uzak Kardinal Richeliu, kraliçe Anne ve Buckingham dükü gibi. Bizden 200 yıl önce yaşamış Dumas da kendinden 200 yıl önceki Fransa'da at üstünde, elinde kılıç dolanıyor yani.
Herşey genç Gaskonyalı (ki bunu her fırsatta dile getiriyor hikayemiz, çünkü karakterin kişiliğini anlamak için ilk ve en baskın ipucumuzun bu olması gerekiyor. Fransa-dışı okuyucular olduğumuz için bize birşey ifade etmeyecek olmasından endişe duyduğu noktalarda da Gaskonyalılar Fransa'nın İskoçlarıdır demeye getiriyor, ben bunu belki bir nebze Türkiye'nin Karadenizlileri olarak çevirebilirim her "tarafın" iyiliği adına.) D'Artagnan'ın kasabasından çıkıp, Paris'e, büyük şehre, başkente ekmeğinin ve kariyerinin peşine düşmek için yollanmasıyla başlıyor. Yolculuğunun daha ilk başlarında belaya bulaşmasından alıyoruz biz ipucunu, çok eğleneceğiz. Daha bu ilk macerasından kendine hikayenin sonuna kadar peşinde olacağı bir düşman ediniveren genç adam, Paris'e vardığındaysa diğer efsanelerimizle münasebete girişiyor. Bir şekilde hem Aramis'le hem Athos'la hem de Portos'la düelloya girişmesinin sonucu pek tabiki hepimiz birimiz içine bağlanıyor. Odağımızda D'Artagnan'ın başına açıp durduğu belalarla akıllı ve ihtiyatlı Athos'un, saman altından su yürüten Aramis'in ve gösterişçi, gösterişli Portos'un maceralarını anlatıyor Dumas. Tabi dönemin entrikaları, politik olayları, iki ulusun tarihleri içerisinde. Dumas'nın erkekleri silahşorler, her durumda kılıçlarını çekmekten geri durmayan, kadın peşinde koşan ama kadınları parmağında oynatan, eline geçen para iki dakika o elde durmayan, "an"ı yaşayan, gözüpek erkekler. Ya da işte Kardinal Richeliu gibi olanları. Silahşorlerin yaptıkları aslında çoğu zaman ipe sapa gelmiyor, mantıken doğru ya da mantıklı şeyler yapmıyorlar. Sağlıklı kafayla baktığımızda aslında tamamen kendileri için ne iyi gelirse, kafalarına ne eserse onu yapıyorlar. Kadınları ise hep güzel. Bu güzelliği az biraz kullananları ve çatır çatır  kullananları olarak ikiye ayırır gibi yapsa da aslında Dumas'nın hikayesinde kadınlar hep erkeklerin aklını çelme, onları maceralara koşturma, olayları karıştırma rolündeler. Dumas'nın kendisi de ara ara satırlarına eklemeden edemiyor, bu ne biçim ahlak anlayışı demeyin sayın okuyucu, vallahi de billahi de o zamanlar öyleydi, ben de takdir etmiyorum ama naparsınız cinsinden veryansın eder gibi yapıyor. Gel gelelim, Dumas'nın da orduda görev yapmış bir babanın, siyahi bir köle kadından doğma ve askeri okulda eğitim görmüş, asker bir oğlu olarak tıpkı anlattığı silahşorler gibi bir hayat yaşamış olduğunu az çok tahmin edebiliyoruz.
1993'ün stil sahibi(!?) silahşorleri, o saç kesimleri resmen kabusluk
Tabiki yargılamıyorum (içimdeki Jane Austen'ın kafasına vurdum şu an, endişe yok) ama sanırım kitabı okurken, Dumas'nın silahşorlerini okurken kafa karışıklığına sebep olan, şimdiye kadar popüler kültürün belleğime çizmiş olduğu Athos-Porthos-Aramis-D'Artagnan kalıpları. Gözümü kapasam John Malkovich'in Athos'unu görebiliyorum. Ya da Jeremy Irons'ın Aramis'ini. Gerard Depardieu'nun adeta bir oburiks gibi olan Porthos'unu. D'Artagnan içinse şaşırtıcıdır (beni tanıyorsanız o kadar da şaşırtıcı değil aslında, dış görünüşe baktığım kadar hiçbir şeye bakmadım şunca yıldır ya eyvahlar olsun) Chris O'Donnell var. 90lı yılların çocukluğuma yaptıkları ortada.
1998 The Man in The Iron Mask'teki silahşorlerimiz
Her neyse, demem o ki kafamda kalıplar varken, işte tam da bu kalıplardan ötürü, olayın temeline ineyim istedim. Tıpkı Edmund Dantes'in o saf gençten nasıl Monte Kristo Kontu'na evrildiğini ilk elden okuduysam şimdi de XIII.Louis'nin silahşorlerini ilk haliyle göreyim dedim. Aa şimdi gördüm, 2011'de de bir The Three Musketeers izlemişim ben. Hem de kimler kimler...Ama demek ki ne kadar kötüyse artık, zerre aklımda kalmamış. Yazık olmuş Luke Evans'a, Matthew Macfadyen'a. (Tabi bu arada son döneme ait bir güzel uyarlama daha var, onu da söylememek ayıp olur. BBC'nin "The Musketeers"i pek bir güzel.)
2011 The Three Musketeers'tekiler
Kitabı okumak isterseniz hemen hemen her "klasik"te olduğu gibi birçok seçeneğiniz var. Ama tabi en temizi ve özenlisi İş Bankası Kültür Yayınları'nın Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi kapsamında basılmış olanı. Fransızca aslından çevirisi Volkan Yalçıntoklu tarafından yapılmış.
BBC'nin soldan sağa Aramis'i D'Artagnan'ı Athos'u Porthos'u
Kitabını mutlaka ama mutlaka okuyun gibisinden bir tavsiyem yok, ama bu hikayenin bir köşesinden tutmak insana güzel vakit geçirtebiliyor. Tabi böyle deyince tamamen hay huylu bir eğlence gibi gösteriyor olabilirim baba Dumas'nın 200 yıllık hikayesini, hakkını yememeli, o kadar da boş değil kendisi. "Her zaman her ülkede, özellikle de bu ülke mezhep çatışmalarıyla bölünmüşse, din uğruna işkenceyi göze alan fanatikler çıkacaktır." diyen, zehir akıllı bir Kardinal Richeliu çiziyor Dumas. Ya da tüm o fettan, ortalık karıştıran şeytani güzellikteki kadın imajının altına çok sağlam bir temel katabiliyor "Yine de, erkek olsa bütün bu kaçma girişimlerini deneyecek ve belki de başarılı olacaktı, Tanrı bu erkeksi ruhu böyle narin ve çelimsiz bir ruhun içine yerleştirerek nasıl da yanılmıştı!" diye köpüren Milady ile. O yüzden en mantıklısı, yine en mantıklı hareketleri yapan saygıdeğer Athos'un dedikleriyle kendi kararınıza bırakmak:
"Genellikle tavsiyeler uymamak için istenir," diyordu Athos, "ya da tavsiyeye tavsiye veren kişiyi sonradan suçlamak için uyulur."

Goodreads'te Üç Silahşor
Wikipedia'da Üç Silaşörler
2011 yapımı The Three Musketeers
1993 yapımı The Three Musketeers

Jason Momoa'nın "Canvas of My Life"ı



İçimden bir şey yazmak gelmiyor bu ara ama, bu yukarıdaki gibi şeyler, güzel şeyler.

Bir saat sonra eklemek istedim: Bunlar neden güzel şeyler mesela, onu diyeyim. Yukarıdaki videoda Jason Momoa şimdiye kadar bizde yarattığı algının dışında da sahip olduğu başka yönleriyle karşımızda beliriveriyor. Önce kendini keşfe çıkan genç bir insan, sonra aslında kendi çocukları aracılığıyla hayatı ve kendini keşfeden bir baba. Hak verirsiniz veya vermezsiniz, aklınıza yatar veya yatmaz ama bir baba olarak keşfettiği şeyler ve çocuklarına kendi annesinden aldığı, büyüdüğü küçük kasaba sayesinde edindiği hayat görüşüyle katmaya çalıştığı şeyler, onları yetiştirme yöntemi olarak benimsediği bu karma düşünceler ve onları bu videoda aktarış şekli - her ne kadar sonunda markanın reklamına bağlansa da ve esasen bu amaca hizmet etmek için çekilmiş olsa da - insana umuda benzer şeyler fısıldıyor.
İşte bu yüzden güzel.

13 Aralık 2016 Salı

(Bugün Sirenin Sesi'nde okudum bu 4 cümleyi. Oradan görmediyseniz, buradan okuyun istedim.)

Kalbimi paramparça etmiyor mu, ediyor elbette, her günün her saniyesi kalbimi olduğundan daha fazla parçaya ayırıyor. Kendimi, sessiz değil, suskun biri olarak bile düşünmemiştim, hiçbir şey düşünmemiştim ama her şey değişti. Benimle mutluluğum arasına saplanan mesafe dünya değildi, bombalar ve yanan binalar değildi, bendim, düşünmemdi, bir şeyleri asla koyveremiyor olmanın kansersi hali. Cehalet mutluluk mudur, bilmiyorum ama düşünmek çok acı verici ve söyleyin bana, düşünmek bana ne verdi, beni hangi üstün mertebeye getirdi?

9 Aralık 2016 Cuma

"Assassin's Creed"den yeni fragman



Ulan ne yazacağımı bilemedim şuraya be! Her yeni fragmanıyla daha da şok giriyorum, süper lan!

8 Aralık 2016 Perşembe

parkinson



Parkinson'un tedavisine yönelik birçok başka şey var, biliyorum ama bu da ilginç geldi, göstermek istedim. Dedemde vardı, en son noktada artık tüm yaşamını ileri derecede etkilediği bir haldeydi öldüğünde. Geçen sene teyzemde de çıktı, şimdilik durumu ne bilmiyorum. Anne tarafımda sinsice ilerleyen bir şey bu benim için yani, o yüzden çok küçükkenden beri hakkında hep okuduğum, araştırdığım bir konu oldu. Bu videodaki şey en başta çok da mantıklı gelmedi bana ama, belki de işe yarar bir şeydir.

6 Aralık 2016 Salı

Neverland'i genişlettik gel vatandaş gel

Kafamı toplamaya çalışıyorum, evet. Madem yapabildiğim, bırakmadan yapabildiğim tek şey bu, burası, o zaman bari bunu düzgünce yapayım dedim. Üstteki menüdeki sayfaları yan bloglara taşımaya başladım. Tabi içerikleri 5 yıl öncesine dayandığı için bir güzel de elden geçiriyorum. Aman yarabbi ne saçma şeyler yazmışım nidaları arasında. Kitap yazılarını Neverland Parşömen Rafları'na taşıyorum, film yazılarını da Neverland Laterna Magika'ya. Seyahat yazılarını ise Neverland Jolly Roger'a. Bu arada kitapları Goodreads'te (https://www.goodreads.com/sesrabs), filmleri de IMDb'de (http://www.imdb.com/user/ur13116551/?ref_=nb_usr_prof_0) oylamaya devam ediyorum, merak ederseniz.

"The Mummy"den ilk fragman



En bir sevdiğim, şöyle yerinde, tam bir aksiyon, fantastikle, bilim kurguyla, tarihle ama bolca da saçmalıkla harmanlanmış..Bazen diyorum ki, yok her zaman diyorum ki iyi ki filmler var.