21 Haziran 2017 Çarşamba

fındık

Ben bir Karadeniz havası alıp geleyim bari yoksa böyle otomatiğe bağlamış gibi film eleştirilerine boğacağım sizi.
Hepimize şimdiden iyi bayramlar olsun neye inanıyor olursak olalım. Sonuçta bayram :)

20 Haziran 2017 Salı

The Disappearence of Eleanor Rigby : Them (2014)

İnanın nasıl başlayacağımı bilemiyorum. Neresinden anlatılır, ne denir, hiç bilemiyorum. Çünkü kendimi bu kadar saçma bir durumda bulduğum çok az film oluyor. Hani ne kadar kötü olursa olsun izlediğim, denk geldiğim film, gene de diyebilecek bir şey oluyor normalde. Ama bunun için, inanın çok karmaşık bir haldeyim. En iyisi mi ben de kendi hikayemi başa sarayım.
İlk cümlem şu olacak: James McAvoy'u çok severim. İlk defa Becoming Jane'de izleyip filmlerinin, yaptığı işlerin peşine düştüğümden beri 10 sene geçmiş. Bu 10 sene içinde en oynadığı birkaç film dışında nerede ne oynadıysa izledim. İlk başta kendine hayran bırakan oyunculuğuydu, sonra zaman ilerledikçe kişiliğini de sevdim (ha diyeceksiniz kişiliğine dair gördüğün ne varsa hepsi gene de bir kamera önünde oluyor olduğu gerçeğini barındırıyor, bu durumda hakikaten de gerçek kişiliğini görebilmiş misindir, haklısınız). Jessica Chastain'i ise tam olarak hangi noktada beğenmeye başladım emin değilim. Herhalde sırf Oscar adaylığı yüzünden izlemek üzere açtığım ve bir daha kesinlikle bir Terence Malick eziyetine daha katlanmayacağımı anladığım The Tree of Life'ta görmüş olabilirim ilk defa. Onunla tanışmam nispeten yeni olsa da fiziksel olarak ve taşıdığı havadan dolayı Chastain'i beğenirim ve oyunculuğundan çok, kadını seyretmeyi seviyorum. Değişik, böyle uçuşan bir havası var. Ama aynı zamanda hep de demir gibi duruyor. Haa öte yandan, onun da gerçek hayatında - benim gibi bir için - çok çekilmez bir insan olduğunu düşünüyorum kendimce. Çok gıcıktır bence yani.
Hah işte bu yüzden bu iki ismi bir filmde, hem de filmin her yerdeki tanıtımlarında "aşk hikayesi" gibi bir konu içinde görünce 3-4 yıl önce, ooo dedim tamam şahane, izlenir bu. Ve süper de bir Beatles şarkısıdır Eleanor Rigby. Ama fragmanları falan da izledikçe, hımm belki tam benlik olmayabilir, neyse bir dursun bir kenarda dedim. Zaten bu yazan ve yöneten Ned Benson isimli şahıs filmi belli ki festivaller için yapmıştı, dahası iki baş karakterin bakış açısından iki ayrı montajını yapıp, göstermişti. Him ve Her olarak. Sonradan iki versiyonu harmanlayıp tek bir normal film gibi Them adıyla gösterime sokmuştu. Bakın gene de umudum vardı. Fragmanlar öyle uyuz görünüyor ama dedim, böyle erkek-kadın bakış açıları falan ooo belki de şöyle esaslı bir aşk hikayesi izleyeceğizdir. İşte böyle böyle, başıma geleceği içten içe bilsem de kabul etmek istemeye istemeye, sonunda ne izlesem kurasından önceki gün bu çıktı.
Bir aşk hikayesi değil. Alakası bile yok. İki genç insanın birbirlerine nasıl aşık oldukları, sonra ayrıldıkları ve her zorluğu aşıp, üstesinden gelip nasıl aşklarına geri döndüklerinin hikayesi falan hiç değil. Neredeyse 7 yıldır birlikte, evli falan olan bir çiftin bebek yaştaki çocuklarını bilemediğimiz bir sebepten kaybetmeleri üzerine kadının yasa bürünmesi, adamın yası ve acıyı reddetmesi, bunun üzerine kadının sen ne odunsun bebeğimiz öldü ben mahvoluyorum diye çemkirip intihar etmeye çalışması, kurtulup ailesinin yanına taşınması ve orta yaş bunalımına girmesi, yani şimdi hayatta ne yapsam gitsem evlendim diye yarım bıraktığım tezimi mi yazsam Paris'te yoksa babamın kodaman arkadaşlarının ayarlamasıyla evin yakınındaki üniversitede tamamen alakasız bir derse mi girmeye başlasam, saçımı mı kestirsem, ben kimim bunalımlarına girmesi. Tabi bu sırada adamımızın da bir yandan kimlik bunalımındaki karısını geri kazanmaya çalışması, restaurantının batıyor olması, falan filan.
Şimdi böyle bir konu üzerine film yaptıysan, bunu bir aşk hikayesi diye lanse etmeyeceksin. Çünkü aslında bebeğini kaybeden bir çiftin bu duruma nasıl tepki gösterdiği senin konun. Aralarında öyle dillere destan bir aşk göremediğimiz gibi, bu yaşadıkları o kadar yapay ve vasat geliyor ki, ulan sizin derdinizin içine edeyim oluyorsunuz. Sen ne anlayacaksın öküz diyebilirsiniz. Haklısınız, böylesi kötü bir durumu anlayamam, umarım, dualar ediyorum ki hiç bir zaman anlamam. Hiçbiriniz de yaşamayın inşallah, orası ayrı. Ama bu kadar şahane iki oyuncuyla bu kadar köklü bir acıyı izleyiciye geçirtemeyen bir film nasıl yapılır, benim derdim o. Zaten dediğim gibi, en başta bir kendimi salak yerine konulmuş hissettim. Ne izleyecektim ne izledim. Sonrasında da sinirlendim. Çünkü bu üst sınıftan, böyle zenginlik içinde yüzen, bir elleri yağda bir elleri balda, New York'un ortasında bisikletleriyle gezinen, metrodan inip tramvaya binen, taksiye atlayıp dolaş sen şehri bir yere gideriz diyebilen beyaz amerikalıların acıları insanı deli ediyor. Evet çok kötü bir acı ama onların bunu yaşıyor olduğunu gösteren bir film yapmak saçma geliyor. Ne demek istediğimi tam anlatamadım burada ama ne yapayım artık.
Bir de montaj sıkıntısı var tabi. Özet akışını okuyunca aslında Him ve Her versiyonlarının daha anlaşılır olduğunu gördüm. Hatta direkt Him versiyonu çok daha etkili bir tek başına film olabilirmiş. Ama Them haline gelen görüntüler bütününden bir şey anlamak, takip etmek, birbirine mantıklı bir şekilde bağlamak mümkün değil. Boşluklarda yüzüyorsunuz. Hayal gücünüze kalıyor artık kim neyi nerede neden öyle yaptı diye.
Cümlelerce kafanızı ütüledim biliyorum. Ama çok saçma. Hakikaten çok saçma ya. Neden böyle bir film yapmak istemiş, neden böyle bir film yapmış Ned Benson kişisi? Dahası neden ve nasıl alet etmiş güzel oyuncuları? Gerçi Jessica Chastain böyle filmlerin insanı gibi duruyor, var ondan o gıcıklık ama James ya sen? Ve ben neden izledim?
İzlemeyin, kesinlikle. Hiçbir versiyonunu. Saçmalık.

19 Haziran 2017 Pazartesi

Veronica Roth'tan yeni bir serinin ilk kitabı: Bir İz Bırak

Birbirine düşman iki ayrı ırkın ikiye ayırdığı gezegen Thuvhe'nin bir tarafında Thuvheliler kar kıyafetleriyle dolanırken diğer tarafında Shotetler, savaş eğitimleri içinde büyüyerek, kollarına her öldürdükleri insan için birer çizik atarak, galaksideki diğer gezegenlere yağma seferleri düzenleyerek yaşar. Koca galaksideki Thuvhe gibi gezegenlerin her birinde üçer tane kahin bulunur. Gezegenler meclisinin ortak yönetimi altındaki bu sistem içinde kahinler, kader bahşedilmiş ailelerin üyelerinin kaderlerinde ne olduğunu görürler ve bunu meclise bildirirler. Her seferinde böyle devam eden düzenin tekerine bir gün çomağı sokarlar tabi. Meclise bildirilmiş bu kaderler tek tek televizyonda okunur, galaksinin her bir köşesine ulaşır. Kaderlerinin birbirini bağladığı Thuvheliler Akos, Eijeh ve Ori ile Shotet olan Cyra ve Ryzek'in ve daha nicelerinin mücadele dolu hayatları böylece başlamış olur. Gezegenleri çevreleyen bir "akım" bariyerinden gelen bir tür gücün her bir insanın içinde dolanıp, zamanı geldiğinde ona "akım-armağanı" bahşettiği bu galakside artık her biri kahinlerin bildirdiği kaderi bir şekilde yenebilecek ilk insan olabilecek midir?
Veronica Roth'u Uyumsuz serisinden biliyor musunuz, bilmiyorum. Ben hem kitaplarını okumuş hem de filmlerini izlemiş bir okuyucu-izleyici olarak bir yandan hem takdir ediyorum Roth'u bir yandan da kıskançlıkla karışık beğenmiyorum. Beğeniyorum çünkü yazdıkları bir şekilde elinize aldığınızda okunuyor. Macerası bol, temposu yüksek anlatımı içinde karakterleri ilginç ve en önemlisi yarattığı dünyalar gayet sağlam temeller üzerine kurulu oluyor. Argümanlarını iyi oluşturuyor ve yan karakterlerle, hikayelerle desteklerken yine de çok karmaşıklaşmadan, sade kalabilmeyi başarıyor. Beğenmiyorum,çünkü hitap ettiği kesim ve içinde yer aldığı tür (genre diyorlar ya hani o) onu edebi bir çerçevede ele aldırmaya müsait değil. Yani bu tür içindeki herhangi bir yazarın bir kitabını açarken kimse bir Hemingway ya da Tolkien ya da ne bileyim bir Ursula K.Le Guin dili, anlatımı beklemiyor. Eh haliyle de duyulan saygının türü ve derecesi daha farklı oluyor. Bir Philip K.Dick'in kaleminden çıksa aynı konu, hepimizin bakışı ve ele alışı daha farklı olacakken, Roth yazdığı için nasıl olduğunu ve ne ifade edeceğini tahmin edebiliyoruz. Saygı duyulmuyor demiyorum, sonuçta Uyumsuz serisiyle geçtiğimiz yıllarda en çok satan ve en çok kazanan yazarlar listesinin tepesine tırmanmış bir yazar oldu Roth. Ama işte "bir şeyler" tam hissettirmiyor. Yani bu tür kitapları okuduğu için bile insan arada bir ufaktan huzursuzluk duyuyor. Ya da okurken, kitabın içinde ilerlerken bazı yerler geliyor siz de "hafifliği" fark ediyorsunuz, ister istemez o "şeyi" düşünüyorsunuz. Misal bir insanın tokat yemesi olayının iki türde meydana gelişini okumak gibi bu. Birinde bir babadan veya anneden yenilen tokatı okurken diğerinde bir arkadaştan şakalaşırken yenilen tokadı okuyorsunuz. Olay aynı ama işte. Bunun içinde en büyük örneğim hep Açlık Oyunları olmuştur mesela. Bu kadar içler acısı, bu kadar devasa bir konuyu o "tür" yazarı olarak ele aldığı için serinin yazarı kitapları okurken hep içime oturmuştur, bunu şöyle kallavi bir yazar ele alsaymış ne olay olurmuş diye. O yüzden filmleri daha çok etkilemiştir beni, yamulmuştum filmlerini izlerken. Çünkü konu hakikaten pek çok açıdan ele alınıp, pek çok katmanı olan bir konu ve yazarının yazım biçiminden dolayı aslında vermesi gereken etkiyi veremiyor.
Veronica Roth,
fotoğraf veronicarothbooks'tan
Veronica Roth içinde hemen hemen böyle demeye getiriyorum. Okunmakta, bu kadar satmakta haklı evet, ama kıskançlığıma yol açması da işte tam bu ve yukarıda bahsettiğim durumdan ötürü. Yani bu şekilde hepimiz yazabiliriz. O ve onun gibi, bu türün içindeki kitapların yazarlarının anlatım biçimlerine baktığınızda görebilirsiniz bunu. Hepimizin yazabileceği şekilde anlatıyorlar. Eh diyorum öyleyse bizim suçumuz ne? Yani sırf yanlış ülkede yanlış dilde yazıyor olmamız mı? Ben de gittim yazma atölyesine. Roth'un Uyumsuz serisi tıpkı böyle bir yazma kursunda ortaya çıkmış. Ama benim gittiğim kursun yazımıma pek bir etkisi olmadığı gibi, düşünüyorum da kurs sırasında ben yazsaydım öyle bir şey herhalde hem diğer öğrenciler hem de hoca önce bir yerleriyle gülerdi bana, sonra da sen boşver artık gelme derlerdi. Oysa bu türü en çok okuyan ülkelerden biri bizizdir herhalde. En çok satılanlardan da. Ama işte sorun hangi aşamada bilmiyorum ve bu durum o kıskançlıkla karışık beğenmemezliğe yol açıyor. Haa ama sezarın hakkını sezara teslim ediyorum, yazma biçimleri dediğim gibi olsa da bu yazarların anlattıkları hikayeler, yarattıkları karakter belki de bizim yaratamadıklarımız, bizim yapamadıklarımız.
Kitabın içine girersek ucundan kıyısından, diyebilirim ki genişçe bir esinlenme mevcut. Kendi web sitesinde bile Star Wars etkisinde diye lanse etmeyi uygun bulmuş Veronica Roth. Bir Star Wars değil tabiki, hemen celallenmeyin. Bu akım olayı bolca "force" esintilerinde orası açık. Ama burada akım olarak icat ettiği şeyi belirli grupta toplamamış, herkese farklı yetenekler veren bir şey olarak dağıtmış yazar. Bu da haliyle kitap boyunca her karşılaştığımız karakterde olaya göre türlü türlü ilginç özellik bulmak anlamına geliyor. Özellikle ana karakterlerimizden Cyra'nın akım-armağanı yani yeteneği, üzerine oldukça düşünülebilecek, sayfalarca felsefesi yapılabilecek bir şey (Bu arada aklınıza geldi biliyorum, parlayan bir vampire dönüşüp de yetenek kazanan ergenler diye kıs kıs gülüyorsunuz. Yapmayın, etmeyin.). Bu akım durumu dışında hikayenin içinde çöl gezegeni, buz gezegeni, habire yağmur yağan su gezegeni gibi konuklarımız da oluyor ve artık allah ne verdiyse aklımıza üşüşüyor Dune, Star Wars...Ama yine de her şey bir şekilde keyifle bir araya geliyor ve okunuyor. Bir diğer takdir edilesi yönü de bu kitapla birlikte Roth'un kendine has bir dil geliştirmiş olduğunu da görüyor olmamız. Yani o belirgin tınıyı oturttuğunu hem konu olarak hem de yazım tarzı olarak özgünlüğünü oturttuğunu görüyoruz.
Dediğim gibi, her ne kadar kendime özgü nedenlerden dolayı kıskanıp kıskanıp burun kıvırsam da çoğunlukla beğeniyorum Roth'u ve bu kitap da uzun bir zamandan sonra elimden bırakamayıp, keyifle okuduğum ilk kitap olduğu için benden bir takdiri hak ediyor. Valla okuyun ya, hakikaten. Zaten çok sürmez kesin filmini de yaparlar ama okuyun, kötü değil. Hadi ama neler okuduk neler, inanın onlardan daha sığ değil (Yalnız okumuş olan kardeşler galiba biraz öyle, netteki yorumlara şöyle bir göz gezdirince insan hakikaten bunca kıtlığa ve kafaların basmamasına hayret ediyor. Daha okuduğunu anlayamayan, her şeyden bihaber olsa da hala kendini kitap okuyor sanan ve - of allahım yazarken bile sinirden titriyorum devam edemeyeceğim. Ne kadar salak bir jenerasyon yetişiyor yarabbim!).

[Bu arada benim okuduğum pdf, kitabın ilk baskısının e-kitabıydı. Uyumsuz serisi gibi bu da Artemis Yayınları'ndan. Uğur Mehter'in çevirisi. Nette en ucuz Idefix'te gördüm ben, 21,76 tl olarak.]

Veronica Roth'un resmi web sitesi-->http://veronicarothbooks.com/
Yazarımızın instagramı-->https://www.instagram.com/vrothbooks/

Bizim jenerasyonumuzun Wolverine'ine veda: Logan (2017)

Takvimler 2029 yılını gösterirken Profesör X ve onun X-Men'inin altın çağı artık uzak birer hayal gibidir. Neredeyse 20 yıldır hiç başka mutant doğmamış ve yeryüzündekiler de tükenme noktasına gelir. Wolverine olarak X-Men'in en başa bela elemanlarından biri olan Logan bile yaşlanır, limuzin şoförlüğü yaparak kazandığı parayla artık bunama noktasına gelmiş Profesör'e ilaç almakta, Caliban isimli mutantla birlikte ona göz kulak olmaktadır. Dünya artık onların bildiği dünya değildir, bu "evrimin mucizeleri" artık hastalıklı ve yaşlıdır. Ama günün birinde Meksikalı bir kadın ulaşır Logan'a. 10 yaşlarında bir kız çocuğunu ve kendisini Güney Dakota'ta bir yere götürmesi için neredeyse yalvarır. Kadın ve çocuğun peşindekiler Logan, Caliban ve Profesör'ün de peşine düşünce onun için artık son bir kez daha Wolverine gibi mücadele etme vaktidir.

James Mangold'un hikayesi hemen hemen böyle bir gelecek anlatıyor bize. Aynı zamanda filmi yöneten de o ve Wolverine'imize, Logan'a böyle Meksika'nın toz uçuşan kuraklığında, ıssız yollarda, en hareketli dövüşler sırasında bile sessizlik ve durağanlık içinde veda etmeyi, veda ettirmeyi tercih etmiş. Tüm film sanki bunaltıcı, sıkıcı, kurak bir yaz gününün öğleden sonrasıyla yerini havanın bozmaya başladığı, gündüzün o sıcak bunaltıcılığını yerini üşüten ve hüzünlü bir gece serinliğine bıraktığı akşamın ilk saatleri arasında geçiyor gibi hissettiriyor. Ne o X-Men filmlerinin atmosferi ne de başka herhangi bir süper kahraman filminin havası var. Neredeyse distopik bir gelecek portresi bu. Normal insanlar için, bildiğimiz dünya için herhangi bir distopikliği olmayan bir gelecek. Ama işte bir şekilde o gün batımına tutuluyoruz.

Ve evet öyle bir veda ki bu sanki hepimizden birer parçaya veda ediyor gibiyiz. Tamamen kurgu bir karakteri, bizden kilometrelerce uzakta yaşayan tamamen tanımadığımız bir aktörün canlandırıyor olduğu gerçeği ve hepsinin aslında sadece işini yapıyor olduğu bilinci bu durumu değiştirmiyor. Yine de içimizden bir şeyler kopuyor Logan ile birlikte. Çünkü aslında tüm bunlardan bağımsız olarak bir döneme veda ediyoruz. Yaşamlarımızın kocaman bir dönemine. Hepimizin farklı şekilde yaşadığı dönemler ama yine de bizi biz yapan birçok şeyin olduğu bir dönem. İlk defa 2000 senesinde hayatımıza dahil olan ve bizimle birlikte büyüyen, gelişen, hayat hikayesi oluşan, yaşlanan bir karaktere veda ediyoruz. Sizi bilmem ama benim için hayatımın bir dönemini kapatıyormuşum hissi verdi Logan'ı izlemek ve Wolverine olarak Hugh Jackman'a veda etmek. O karaktere büründüğünde 13 yaşındaydım, senelerle birlikte süper kahramanların yeniden ortaya çıkışına, türün yeni baştan yaratılışına ve altın çağına tanıklık ettim. 30 yaşına geldiğimde, artık tüm o dünyayı değiştirebiliriz hezeyanları içindeki gençlik çağlarını atlatıp, bir şekilde gerçekliğin ortasına düşüverince tüm bunlara eşlik eden süper kahramanların da benimle birlikte evrilmiş olması bir şeyler ifade ediyordur gibime geliyor. Saçlarına aklar düşen Logan gibi, artık benim de gençliğime, çocukluğuma dair bir şeyler geride kalıyordur belki. Sanırım filmin hikayesini anlatışından çok, izlerken eşlik eden bu hüznün bilinciydi beni etkileyen. Logan'la birlikte bildiğim, tanıdığım bir şeylere, bir parçama, kendime veda ediyor gibi oldum. Film her bir anında sanki o mesajı vermeye çalışıyor gibiydi, bırak artık geçmişi, gitmesine izin ver. Artık genç değilsin, artık senin X-Men'in, Wolverine'in, Batman'in, Spiderman'in gitti, gençliğimizi, tüm o heyecanları yaşadık bitti. Huzurla veda et artık.
Sanırım bu yüzden bir oyuncunun yarattığı karakterden çok, kendi gençliğimize veda ettik.

IMDB'de Logan-->http://www.imdb.com/title/tt3315342/

18 Haziran 2017 Pazar

2016 yapımı Moana

Çoook eskiden, şimdinin Polinezya diye adlandırılan adalarından birinde, ada halkının şefinin sevimli  mi sevimli kızı Moana, babasının tüm engellemelerine rağmen adalarını çepeçevre saran okyanusa olan aşkıyla büyür. Babasının da kendine göre nedenleri vardır tabi, okyanus adanın az ilerisindeki resifleri aşan her tekneyi alabora eden yıkıcı bir güçtür. Eh o da biricik kızının sırf bir macera için böyle bir tehlikeye atılmasına tüm gücüyle engel olmak istiyordur. Moana böylece kabilesini şimdiye kadarki atalarının yaptığı gibi en iyi şekilde yönetebilmek, refahın, sağlığın ve bereketin devam edebilmesi için gerekli ne varsa öğrenerek büyür. Ama adanın çılgını büyükannesinin de söylediği gibi, okyanus onu seçmiştir ve çağırmaktadır. Çünkü bin yıl önce haylaz yarı-tanrı Maui'nin yol açtığı bir lanetin etkileri kendisi göstermeye başlamıştır. Adaların ormanları, ağaçları, meyveleri, okyanusun balıkları, her şey bozulmaktadır. Tüm bunlara engel olmak için okyanus Moana'yı seçer ve Moana şimdi Maui'yi bulup, yaptığı haylazlığı düzelttirmek için yola çıkar.
Moana Disney'in prenses listesindeki en son prensesimiz (eh yani tv dizisi olarak bu sene yeni başlattıkları Elena'yı saymazsak). Bu sefer yine dünyamızın en bilinmedik noktalarından birine yelken açıyor Disney ve hoop Polinezya'dayız. Polinezya dediğimiz yer esasında Pasifik Okyanusu'nda Avustralya'nın doğusunda kalan suların ortasında, üç tane adalar grubundan biri. Mikronezya, Melanezya ve Polinezya grupları bunlar. İşte bu Polinezya grubumuzda şöyle adalarımız var: Kauai, Oahu, Lanai, Maui ve Hawaii. Moana da hikayesini burada yaratıyor işte. Bu adalar arasında. Dışarıdan baktığımızda hep cennetten birer köşeymiş gibi duran bu adaların tarihinde çok ilginç şeyler de var. Dünyanın her yerine virüs gibi yayılmasını bilmiş insanlığın haliyle bu adalara ulaşması çok da kolay olmadığından medeniyet tarihlerini çok çok eskiye götüremesek de bulundukları konum itibariyle bu tarihlerini daha da ilginçleştiriyor. Bizler Mezopotamya'nın, Anadolu'nun medeniyetine alışığız, aşinayız. Hiçbir zaman bir "su" kültürü damarlarımıza girememiş olduğundan dolayı da tamamen karasal bir kültür sayılabiliriz. O yüzden bize çok çok uzak ve işte tam da bu yüzden pek keyifli ve ilginç geliyor Moana'nın arka planı ve anlattığı hikaye. Gerçi hikayesi çok da alışılmadık değil. Son yüzyılımızın genel geçer sorununa göz kırpıyor gibi bir anlamda, dünyamız, çevremiz, yiyeceklerimiz, doğamız bozuluyor sorunsalı. Bu şimdiye kadar izlediğimiz (yani Neverland'de yazdıklarım arasında) Disney prenses çizgi filmlerinde pek ele almadıkları bir konu gibi. Evet yine o "kendini bulma" hikayesi ana noktamız, tüm hikaye onun etrafında şekilleniyor. Ama sanki bu sefer o kadar da üstünde durulan, kahramanımızı o kadar da motive eden bir tema değilmiş gibi geldi bana. Yani tamam yine bir iç sesini dinleyen, onu çağıran bir şeyin peşine düşme ihtiyacı hisseden ama bir yandan da ailesine, geleneklerine, bildiği her şeye karşı olan sorumluluklarına ters düşmek, onları yüz üstü bırakmak istemeyen kahramanımızın yolculuğunu izliyoruz ama bu durum bu kez o kadar da üstüne düşülen, zorlayıcı, abartılı bir durummuş gibi anlatılmadı Moana'da. Gerçi çizgi filmin tamamı bu havadaydı. Bir Tangled'daki kadar ya da Mulan'daki, hatta The Little Mermaid'deki kadar vurmuyor hikaye bir türlü. Yani alabildiğine değişik ve rengarenk bir dünya, okyanusta bir teknede tamamen bilmediğimiz bir sudayız, maceralar güzel, diğer ana karakterimiz Maui pek eğlenceli falan ama hikaye bizi gene de o kadar çırpmıyor. Ne bileyim belki de beni o kadar etkilememiştir. Kötü demek değil bu, hayır kesinlikle. Aksine o kadar güzel ki her bir görüntüsü, eğlencesi, hızı, karakterlerin çizgileri, tepkileri, şarkıları, diyalogları...Sadece hikayenin kendisi o kadar ulaşmadı bana.

Bir de bu okyanus olayı çok güzel bir şey ya. İnsan senelerini Anadolu'nun çorak orta noktasında heba edince daha da bir enfes geliyor. Daha önce izlediğim filmlerde, dizilerde de Hawaii mesela o kadar şahane bir yer gibi görünüyor ki insan düşünmeden edemiyor, ulan bu kadar güzel yerler varsa dünya üstünde habire bizi ne demeye kandırıyorlar cennet vatanımız cennet vatanımız diye. Gittim işte her yerine güneydoğusu hariç. Okyanus adaları, Hawaii gibi yerler süper görünüyor işte. Ya da öyle göstermeyi çok iyi biliyorlar, orasını bilemem. Bir çizgi filmde bile insanın bu kadar içine dokunmasını sağlayabiliyorlarsa ortamın, artık takdiri hakikaten doğanın kendisi mi yoksa bunu bu kadar mükemmel göstermeyi başaranlar mı hak ediyor, bir şey diyemem.
Keşke oralara yerleşebilseymişiz.


13 Haziran 2017 Salı

Arrival (2016)

Günlerden bir gün dilbilim profesörü Louise Banks yine her gün yaptığı gibi dersini anlatmaya gittiğinde üniversiteye, sınıftaki öğrencilere gelen mesajlardan dersi anlatamaz olur. Açar bir bakarlar ki haberlere, o olmaz dediğimiz, hadi canım sen de diye dalga geçtiğimiz şey olmuş, uzaylılar dünyaya gelmiştir. Dünyanın 12 ayrı noktasına 12 tane aynı görünüşlü uzay gemisi gelip, park etmiştir. Ama içlerinden hiç uzaylı çıkmaz, sadece belirli aralıklarla gemilerin bir noktasındaki bir kapı açılıp, insanların içeri girmesine izin vermektedir. Tüm dünya alt üst olur, her yerde insanlar dünyanın sonunun geldiğine, uzaylıların dünyayı istila edeceğine dair düşüncelerle ayaklanır, sokaklar karışır, ekonomi çökme noktasına gelir. Bu sırada bizim kireç yüzlü dilbilimcimiz ise çantasını koluna takmış, hiçbir şey olmamış gibi okula ders anlatmaya gitmektedir. Okulda kimseyi bulamadıkça da hiç bir tepki vermeden, sahildeki büyük büyük camlı evinde tek başına şarabını yudumlayıp, haberleri izler. Ama sonra tabi kapısına askerler dayanır, ülkesinin ona ihtiyacı vardır. Bir dilbilimci olarak, hadi tamam en iyisi işte o çemçik ağzına rağmen, gidip uzaylıların dilini çözmesi, dünyaya neden geldiklerini anlaması ve de anlatması gerekmektedir. Pek "bilimsel" bir teorik fizikçi ile birlikte helikoptere atlayan Louise, bir yandan bu tuhaf uzaylılarla iletişime geçerken bir yandan da kafasında gidip gelen, anlam veremediği görüntülerle boğuşmaya başlar.
Ted Chiang'ın yazdığı öykünün senaryolaştırılması ile önümüze gelen filmin konusu hemen hemen böyle özetlenebilir. Aday olduğu 8 daldan sadece "Sound Editing" kategorisinde Oscar ödülünü almasından da anlayabileceğimiz gibi, tüm film boyunca rahatsız edici, devamlı tekrarlanan saçma sesler silsilesi eşliğinde yeni çağın bilim kurgu anlayışına - bir kere daha - tanık oluyoruz. Eskiden, yani bizim daha taso oynadığımız ve Müge Anlı'nınkiler gibi programlara kimsenin ihtiyaç duymadığı zamanlarda, bilim kurgu ile görürdük her şeyi, tanırdık, ne maceralara atılırdık. Bilim kurgu ile hakikaten de yeni yeni şeyler icat olunurdu, ufkumuzun ötesine atlardık, hakikaten de olmaz dediğimiz şeyleri izlerdik. Aksiyon olurdu kıyamet gibi, esas kahramanlarımız havada uçan arabalarda oradan oraya atlardı, dokunarak yönlendirebildiğimiz ekranlar vardı, ışınlanarak galaksinin bir ucundan diğerine giderlerdi, 3 boyutlu mesajlar gönderirlerdi. Bilim kurgu, harbiden de bilimin kurgulanmasıydı. Bilimi kullanarak yapabileceklerimizi hayal ederdik. Diğer galaksileri, ışık hızındaki uzay gemilerini, zaman yolculuklarını, ışın tabancalarını, havada beliren bilgisayar ekranlarını,..hayal ederdik.
Ama işte bir gün gerçekten de yapabileceğimizi düşünmemiştik. Düşünmüştük de yani, belki tam olarak anlayamamıştık yapabileceklerimizi. Şimdi artık ne hayal ettiysek yaptık (tamam hala ışınlanamıyoruz ama zaman yolculuğundan kıllanmıyor değilim). Ama hayallerimizi elde etmiş olmamızla birlikte bir şeyler de değişti. Pek çok değişti aslında. Sanki artık bilim kurgunun o altın çağındaki gibi değiliz, yapabileceklerimizin farkında olduklarımızdan dolayı artık çok da çılgın gelmiyor hayal etmek. Hal böyle olunca da hayal etmenin bir cazibesi kalmamış gibi. Aç olan topluluklar sadece karnını doyurmaya çalışırken, karnını her türlü doyurabilen topluluklar sanat yapmaya, oturup düşünmeye başlar boşluktan dolayı gibi, bilim kurgu da artık işin felsefesine yönelmiş durumda. Artık her şeyi nasıl olsa üç beş yıla kalmaz yaparız diye bildiğimizden belki de, yaparsak ne olur diye düşünmeye başlamış gibiyiz. Işınlanırsak nerede hangi aksiyonu yaparız, hangi maceraya atılırızı bıraktık. Artık ışınlanırsak bunun ruh sağlımıza etkisi ne olur diye düşünüyoruz, dünya ekonomisine katkısı ne olur, nerede hangi insanı nasıl etkiler.
Bu nedenler artık dünya dışı yaşam ile ilgili senaryolarımız da vurdulu kırdılı, atlamalı patlamalı versiyonları bırakmış durumda. Neden buradalar, ne anlatmaya çalışıyorlar, onlar kim, nasıl hissediyorlar, nasıl düşünüyorlar diye sorguluyoruz artık. Aslında bu soruların hepsi de tek bir şeyi anlamaya yönelik, biz kimiz? Diğer yaşamların anlamını çözmeye çalışarak aslında kendi var oluşumuzu da anlamlandırmaya çalışıyoruz bir şekilde. Bilim kurgu senaryolarında artık tüm o uzayı, bilimi, teknolojiyi birer ayna gibi kullanıp, kendimizle ilgili bir şeyleri çözmeye çabalıyoruz.
Arrival işte tam da bunu yapmaya çalışıyor gibi görünüyor. Yani kabaca takip ettiği akım bu. Bilim kurgunun bu dönemde geldiği noktada filmin ana hatlarını bu"tarz" oluşturuyor. Ama alt metninde söylemeye çalıştığı başka bir şeyler de varsa - ki belli ki var - görmek istemediğiniz sürece rahatsız etmiyor. Ama bakın sadece o alt metnindeki mesajlar diyorum çünkü genelinde film bildiğiniz rahatsız edici. Ya da rahatsız edici kavramı tam olarak doğru değil, daha çok sıkıcı, bunaltıcı. Yönetmeninin de ifade ettiği gibi yağmurlu böyle iç bunaltıcı bir salı sabahı okula giderken otobüste camdan dışarı bakarken böyle yarı uykulu yarı ayık kafayla hayal ettiğiniz bir şey gibi. Her şey donuk, soluk, karanlık.
Diyeceğim o ki bence izlemenize gerek yok. Yepyeni bir şey söylemiyor, hani zamana ve insan beynine, seçimlerimizin yapısına dair bir-iki bir şey var belki ama inanın o 2 saatlik ruh bunaltıcı görüntülere katlanmanıza değmez. Ha ben çok seviyorum böyle dura dura, ekrana öyle baka baka düşüneyim de düşüneyim diyorsanız, orasını bilemem. Tutmayayım.

8 Haziran 2017 Perşembe

karanlığımızın içindeki ışık, Wonder Woman (2017)

Hep savaşıyoruz. Şu dünya üzerinde belirdiğimizden beri savaşıyoruz. Toprak için savaşıyoruz, para için, daha fazlası için, gururumuz için, kibrimiz için; hiçbir şey bulamazsak kendi kendimizle savaşa tutuşuyoruz. İnsan olmanın gerekliliğiymiş gibi, durmadan savaşıyoruz. Yakıyoruz, yıkıyoruz; yine yıkacağımızı bile bile hep yeniden inşa edip de durmaktan geri kalmıyoruz. Ve bu yıkımlarımız için hep bir bahane yaratıyoruz. Tarih boyunca dinlerle, mitolojilerle, fikir akımlarıyla artık o dönem ne modaysa onunla açıklamaya çalıştık bu yıkımlarımızı. Şeytan yaptırıyor dedik, savaş tanrıları/tanrıçaları yaptırıyor dedik, ama önce onlar saldırdı dedik, ama önce biz saldırmazsak onlar saldıracaktı dedik, özgürlüğümüzü alacaklar dedik, özgürlük vereceğiz dedik, biz haklıyız dedik, hep ama hep biz haklıyız. Oysa bir türlü asıl gerçeği kavrayamıyorduk. Kabullenemiyorduk, aklımızın ucundan bile geçirmeye yanaşmıyorduk. Böyle doğmuştuk. Fabrika ayarlarımızda vardı o karanlık, bu kadar basitti. Kötüydük, şeytan da bizdik Ares de.
İşte tam da bu yüzden arada bir - ama o araları çok açmasak iyi olurdu - bize sadece bu kopkoyu karanlığımızdan ibaret olmadığımızı, aydınlık bir yanımız da olduğunuz hatırlatacak bazı şeylere ihtiyaç duyuyorduk. Tıpkı - biraz daha büyüyünce Wonder Woman olacak olan - Themiscyra prensesi Diana'nın siperden tüm o ışıltısıyla fırlayıp, taraflar arasındaki meşhur "no man's land"i aydınlatması gibi. İçindeki o hala yenilmemiş, kirlenmemiş saf inançla, iyiliğin hala var olabileceği inancıyla dolup taşmış Diana bir elinde kalkanı, bir elinde kılıcı, İtilaf Devletleri'nin siperinden fırlayıp, Alman siperinden gelen yoğun ateş altında koşturuyor evet ama işte iyilik de ayrıntıda gizli, bu sahne sadece İtilaf Devletleri siperindeki askerleri gaza getirmiyor. Diana, karşıda Alman askerlerini öldürmek üzere yola çıkmıyor, o yoğun kurşun yağmurunu yapan aletleri yok etmeye gidiyor. Çünkü insanlığa dair inancı sapasağlam ayakta. O askerlerin de suçu yok diye düşünüyor, Ares kandırdı onları. Tüm bu savaşın, yıkımın sebebi Ares. İnsanları aslında yapmayacakları şeylere sürüklüyor, diye düşünüyor.
Bu inançla Ares'in peşine düşüyor. Çünkü görevinin de bu olduğunu biliyor, Zeus Amazonları insanlığa sevgi ve barış getirmeleri için yaratmış. Bu yüzden de dinlemiyor mesela annesi Amazon kraliçesi Hippolyta'yı. Hippolyta seni hak etmiyor insanlar diyor Diana'ya. Senin bu saf inancını, güvenini hak etmiyorlar. İnsanlıkla henüz tam anlamıyla tanışmamış Diana inanmıyor tabi ilk başta. Ama o da tüm bir film hikayesi boyunca acıyla, kayıpla, hayalkırıklığıyla öğreniyor bizim de çağlar boyu kabullenemediğimiz gerçeği. Kötüyüz, karanlığız. Ama tüm bu karanlığımızla Diana yine de yıkılmıyor. Çünkü o, bize ışığımızı hatırlatacak olanlardan biri. Ve yine de görüyor içimizdeki ışığı, yine de hatırlatıyor bize. Umut, Pandora'nın Kutusu'nda - ilk başta - saklı kalmış olabilir ama Diana bize inanıyor ve umut ediyor, severek o karanlığı zaptedebiliriz belki diye.
Bu mesajı anlatmaya çalışıyor işte Wonder Woman. Ne çok bekledik, neler umduk, nasıl yükselttik beklentilerimizi bu film için. Sanki tek bir Wonder Woman gelecek ve tüm bu kötülüğün, dünyanın karanlığının ilacı olacakmış gibi, öyle umut ettik yani. Tamam film o kadar da devasa bir yere ulaşmıyor, önce onu söyleyeyim. Aksine o kadar naif, o kadar sade bir anlatımı var ki bir süper kahraman filminden çıkmış gibi olmuyorsunuz. Bir tuhaf bir hafiflikle baş başa kalıyorsunuz film bitince. Bir Man of Steel izledikten sonra ya da bir Avengers, Captain America filmi izledikten sonra o koltuğa yapıştıran, kafanızı ağrıtan, boynunuzun tutulmasına yol açan ağırlıkla dolu keyif gibi değil; bir başka bir keyiflilik, bir hafiflik. Yavaş çekimde neredeyse kare kare takip edebildiğiniz savaş sahnelerinin estetikliğinden, güzelliğinden mesela tekrar tekrar izlemek istiyor insan. Diana'nın bu dünyaya ilk defa düşen masum köylü halleri ya da, oraya buraya savrulan Thor gibi kahkahalar attırmıyor ama gülümsetiyor, çok daha doğal duruyor. Tüm diyaloglarında kararlılık dolu sonra, her türlü yere çekilebilecek, saçma yerlere gidebilecek, klişeye gömülebilecek konular hakkında gayet tadında, kararında, akıl dolu, mantık dolu diyaloglar izliyoruz. Hikayenin ana mesajına, asıl kahramanına yönelik bir film izliyoruz. Bir dolu olay, karakter, mesaj birbirine girmiyor. Dört bir yandan teknolojiler, aletler, kötüler, kahramanlar uçuşmuyor. Kafamızı arap saçına döndürmüyor Wonder Woman. Uzun zamandır izlemediğimiz bir şeyi yapıyor, sade bir hikaye ve ışık dolu bir kahraman sunuyor.
Ama dediğim gibi, dört dörtlük bir film de değil bu. En başından itibaren güzellikle dolu savaş, mücadele sahnelerinin ardından filmin sonunda olayı bağlayacak son mücadele çok daha saçma kalıyor. İyi hazırlanmış, altına mesajları iyi döşenmiş asıl kötümüzün alt edilmesi, onunla mücadele bizi etkilemediğinden filmin vuruculuğu zedeleniyor. Orası da tam olsa mesela, yine o hafiflikle ama vohooo diye kalkacağız koltuğumuzdan. Ya da çok çok iyi anlatılan Diana'nın karakter gelişiminin yanında, oluşan ekibin ekip olmasına dair bir aksiyon göremiyoruz. Yani Diana çok iyi oluşuyor, esas oğlanımız Steve Trevor'ın da hikayesi bir şekilde Chris Pine'ın oynamasından halloluyor ama ekibin üyeleri Sameer, Charlie ve Chief'in Diana ile bir dinamiklerini göremiyoruz. Tek tek hepsine bir alt metin yazılıyor ama dolduran bir şey göremiyoruz. Ama Gal Gadot, hakikaten inanılmaz. Hem fiziksel olarak hem oyunculuğu açısından. Büyük ihtimalle yazılan hikayeden ve yönetmenden dolayı her hareketi, her sekansı yerinde, kararında. Adeta su gibi akıyor. Fiziksel olaraksa hem duru bir güzellikle büyülüyor, hem de ne çok kaslı ne de hantal, ne çok kadınsı ne de cinsiyetsiz duruyor.
Yine de - bence - alabildiğine kıymetli, birçok açıdan kararında, izlemesi keyifli, düşünmesi keyifli bir film olmuş Wonder Woman. Tamam belki bekleme sürecinde çok aşırı yükselttiğimden beklentimi, biraz az kaldı bana ama o adeta tanrıların mucizesi tema müziği eşliğindeki evde dövüş sahnesi için bile saygıyla eğilirim önünde. Böyle filmlere ihtiyacımız var, böyle hikayeler anlatmaya ihtiyacımız var.

IMDb'de Wonder Woman-->http://www.imdb.com/title/tt0451279/

5 Haziran 2017 Pazartesi

2011 yapımı Jane Eyre

Annesini babasını kaybettikten sonra dayısının ailesiyle birlikte yaşamaya başlayan küçük Jane'in hayatı, dayısını da kaybetmesiyle onu hiç sevmeyen yengesinin ve küçük birer şeytan olan kuzenlerinin elinde iyice bir işkenceye dönüşmüştür. En başından itibaren onu hiç sevmeyen, sevmeye çabalamayan, dahası nefret eden yengesi sonunda Jane'i kızlar için olan bir yatılı okula gönderir. Victoria dönemi İngiltere'sinin en katı ahlakçılığı ve mantıksız kuralcılığının egemen olduğu bu okulda geçirdiği yıllar boyunca da hiç sevgi veya sıcaklık görmeyen Jane, talihin yüzüne güldüğü bir gün Thornfield'e mürebbiye olarak işe başlamak üzere yola çıkar. Alabildiğine genç ve deneyimsiz Jane Eyre, bu kasvetli ve karanlık yerde hayatla tanışır, kendi hayat yolculuğunu çizer.
Hiç bilmeyenler, şimdiye kadar hiç bir şekilde kıyısından köşesinden haberleri olmamış olanlar için Jane Eyre 101 dersine giriş böyle yapılabilir. Charlotte Bronte'nin 1847'de yayınlanan romanını ilk defa okunduğu o yıllarda şimdikinden daha farklı eleştirilerle karşılaşmış tabi. İlk bakışta genç, hiç bir pırıltısı yokmuş gibi görünen, sıradan bir mürebbiyenin orta yaşlı, ruhunu karanlığa hapsetmiş bir adamla imkansız aşkını anlatıyor gibi görünüyor belki roman. Ama daha o günlerde bile pek çoklarının yergisine maruz kalmasına neden olacak çok daha köklü, çok daha can alıcı bir konusu var aslında. Yalnız bir insanı anlatıyor Jane Eyre. Yalnızlığı elinde olmadan yaşamak zorunda kalmış, içinde sevmeye hazır bir çocuk olmasına rağmen hiç bir şekilde sevgi görmemiş, dürüst bir insanı anlatıyor. O dürüstlük ki kafasını giyotine koysalar yalana razı gelmeyen bir insan yaratıyor. Sevgisizlikten alabildiğine ürkek bir çocuktan önce yalnız, el değmemiş bir kar tanesi kadar saf ve kaskatı bir genç kadına dönüşmüş bir insanın yaşadıklarıyla, hayatla, deneyimleriyle birlikte artık kendini tanıyan, yapabileceklerinin ayırdında olan, kendine ve sevgisine, değer verdiği şeylere sahip çıkabilen bir kadın haline gelmesini anlatıyor. Saçma sapan yazısız kurallarla bir toplumun belleğine yerleşmiş anlayışların insanları ne hale getirdiğini, hayatlarını hiç yoktan yere zorlaştırdığını, mahvettiğini gösteriyor.
Böylesine bir hikayeyi anlatmak kolay iş değil. Şimdiye kadar birçok defa uyarlanmış olsa da sinemaya, televizyona, hangisi ne kadar hakkıyla yerine getirebildi bunu bilmiyorum. Çünkü evet, izlediğim ilk uyarlamasıydı bu Jane Eyre'nin. Moira Buffini'ninn yazdığı senaryoyu Cary Joji Fukunaga yönetmiş, Jane olarak Mia Wasikowska, Rochester olarak da Michael Fassbender önümüze gelmiş. Kitabı ilk ne zaman okuduğumu bile hatırlamıyorum ama çok sonra, artık üniversiteyi bitirdiğim, Jane'in yaşından az biraz daha büyük olduğum ve anlatılan hikayeyi ilk defa okuduğum çocukluk yaşlarıma göre daha iyi anlayabileceğim yaşlarda bir daha, adamakıllı okumuştum. Yaşadığımız çağda artık eskisine göre daha temiz bir kafayla okuyamıyoruz kitapları. İnternetin, bilgisayarın, cep telefonlarımızın olmadığı dönemlerde kitap okurken tam olarak kendi bilincimizle, hayalgücümüzle hareket edebiliyorduk ya mesela, şimdi bu mümkün değil. Kitabı elinize aldığınızda karakterleri kendiniz hayal edemiyorsunuz artık. Önünüze dayatılan resimler var, dört bir yandan maruz kaldığımız görüntü kirliliği var. O kadar çok dizi film izlemişiz ki kitapta bir evden bahsediyorsa hemen gözümüzün önüne geliveren görüntüler oluyor mesela. Tertemiz bir hayalgücüyle okuyamıyoruz hiçbir şeyi. Neyse, nereden geldim buraya? Aslında hiç böyle şeyler söylemek yoktu hesabımda. Hayal ettiğim Jane'i düşününce sanırım yol aldık buraya. Çünkü Mia Wasikowska bana fiziken bir Jane Eyre veremedi. Ama hakkını yemeyeyim, ruhen oydu. Bir parça. Onun Jane'i daha keskin hatlı geldi bana. Ve en büyük hatası bu uyarlamanın, Rochester rolünde bir Michael Fassbender. Bronte kardeşlerin yazdıklarının en büyük farkıdır bu konu, esas kadınlarımız alabildiğine gösterişsiz, kimsenin dikkatini çekmeyen yapıdalarken esas adamlarımız da ruhlarındaki şiddetten, karanlıktan ya da ortalığı kasıp kavuran havalarından başka bakılacak bir şeye sahip değilmiş gibi dururlar. Bu anlamda baktığımızda Fassbender gibi adeta ilahi güzellikte yaratılmış bir adamı Charlotte Bronte'nin anlattığı Rochester kalıbına sokarsanız, hikayenin ana elementlerinden birini yerle bir etmiş olursunuz. Jane'le birlikte adım adım, yaşayarak, gözyaşlarımızı içimize akıtarak aşık olacağımız bir adamdansa daha ilk görüşte ayaklarına kapanılacak bir Rochester çıkarırsanız karşımıza, eh hissedemeyiz haliyle o acıları. Wasikowska bize tüm o dünyayı tanımak, görmek arzusuyla tutuşan, yaşama karşı taşıdığı kocaman iştahla hiç bir erkekle bile konuşmadan ölecek olmaktan korktuğunu söyleyen Jane'in yalnızlığını, umutsuzluğunu iliklerimize kadar hissettirirken Fassbender daha ekranda ilk göründüğü andan itibaren hem bizle hem Jane'le adeta flört ediyor (gene de tabi Wasikowska'nın Jane'i yüzde yüzlük bir performans göstermiyor, böyle bir iki yerde parlıyor ama genelinde "duygusuz" kalıyor). Oysa beni yakışıklı buluyor musun dediğinde biz de Jane gibi hissederek, hesapsızca hayır diyebilmeliyiz ki sonrasında tıpkı Jane gibi farkında olmadan, ince ince aşık olalım Rochester'ın ruhuna. Çünkü ancak o zaman biz de sonrasında o büyük yıkımla kahrolup, Jane gibi kendimizi yeniden ayağa dikebilecek kudreti, St.John Rivers'ın kuralcı dayatmasına kadın gibi bir haklı gururla karşı koyabilecek gücü bulabilelim. Ama olmuyor.
Filmle ilgili olmamış bir diğer nokta da çocukluk bölümü. Biraz daha yavan, biraz daha üstünkörü gibi kalıyor izlediğinizde. Jane'in ruhunun yapıtaşını oluşturan asıl temeli görebileceğimiz bu kısımlarda kuzeniyle olan sahne hariç çok da yaşayamıyoruz gibi geldi bana. Ama bunun dışındaki hikaye anlatımı için seçilen yol filmin en azından görsel açıdan güzel olmasını sağlıyor. Düz ve sıralı bir anlatım yerine geri dönüşlerle birbirine bağlanan sahneler oldukça keyifli hale geliyor.
Yine de filmi izlemenizi tavsiye eder miyim, bilemedim şimdi. Çünkü büyük ihtimalle daha hakkını veren uyarlamaları vardır gibime geliyor. Misal, ilk iki bölümünü izlediğim 2006 yapımı bir mini dizisi var ki atmosfer olarak o daha uygun göründü bana. Oradaki Jane de fiziksel olarak olmamış olsa da, oynayan oyuncuya - Ruth Wilson'a - kanınız ısınıveriyor. Hele Rochester olarak Toby Stephens çok daha iyi bir seçim gibi duruyordu ilk iki bölümde. Hem oradaki çocuk Jane ve çocukluk kısımları daha iyiydi. Bunun dışında bahsedebileceğim bir de 1996 yapımı sinema filmi var Charlotte Gainsbourg ve William Hurt'lü ama ona hiç bakmadım. Siz bilirsiniz, Fassbender izleyeyim, azıcık da Victoria dönemi romantizmi yaşayayım derseniz, izleyin.
ah jane ahh keşke kardeş keşke...

IMDb'de Jane Eyre (2011)-->http://www.imdb.com/title/tt1229822/

14 bölümde Little Dorrit (2008)

Amy Dorrit, Marshalsea borçlular hapishanesinde doğmuş, büyümüştür. 21 yaşına gelse de ufak tefektir, sevimli ve canayakındır; ailenin de en küçüğü olunca herkes ona Little Dorrit demektedir. Yaşlı babası William artık neredeyse 25 yıldır o hapishanededir. William dışarı çıkamaz ama onunla birlikte yaşayan Amy her gün kapı kapanış ziline kadar işlerini halletmek üzere, arkadaşlarıyla görüşmek için falan dışarı çıkıp, geri gelebilmektedir. Yaşlı William'ın ziyaretçileri de olur elbet, her gelen bir iki ufak bir şey bırakır acıyarak. Hapiste de olsa bir şekilde karınlarını doyurmaları gerekir, bu yüzden Amy, yaşlı ve tekerlekli sandalyede evinden hiç çıkmayan Mrs.Clennam'ın yanında dikiş nakış işleri yapmak üzere kendine bir iş bulmuş olur. Bu sırada Mr.Clennam uzaklarda, 20 yıldır oğluyla birlikte iş yaptığı Çin'de ölür ve ölürken oğlu Arthur'a annesine götürmek üzere bir cep saati verir. Elinde bu saat ve kafasında aile sırlarına ilişkin bir dolu soruyla Arthur Clennam tam da Amy'nin işe başladığı sıralarda evine döner ve kendisine bile doğduğundan beri adeta bir taş duvar gibi davranan annesinin bu zavallı kızcağıza acıyıp, iyilik ediyor oluşuna şaşıp kalır. Kendi kendine senaryolar yazmaktan geri kalmaz, düşünür ki bizimkiler zamanında herhalde feci bir iş etti, bu kızın da ailesine falan zararı oldu bunun. O gazla soluğu Marshalsea'da alır ve Dorritlerin durumunu derinlemesine öğrenince de kendini ailenin koruyuculuğuna atayıverir. William Dorrit oraya neden düştü, nasıl düştü, nasıl kurtulur, Amy'e, sorumsuz ve gerizekalı abisi Edward'a, görgüsüz ablası Fanny'e nasıl yardımım dokunur diye dört döner. O bunlarla uğraşadursun, Amy çoktan aşık olmuştur bu orta yaşlı adama. Eh ama bir yandan da doğduğundan beri bir arada olduğu, hapishanenin baş gardiyanının oğlu John Chivery de ona aşıktır. Arthur Clennam, Dorritleri kurtarma peşinde koşarken, Amy de hem yaşlı babasına sahip çıkmaya çalışır hem de kader bu iki aileyi (Clennam ve Dorritleri) iyice birbirine bağlarken geleceğin ona getirdikleriyle baş etmeye çabalar.
İnanın Little Dorrit'in konusunu böyle tek bir paragrafta özetlemeye çalıştığım için madalya hak ediyorum. Çünkü konu Amy imiş gibi görünüyor ama dizi 14 bölüm boyunca Amy'nin yanında milyon tane karakteri ve onların milyon tane sorununu da anlatıyor. Amy'nin klarnet çalarak hayatını kazanan yaşlı amcası Frederick, Bleeding Hart Yard diye bir mahalle-sokak gibi bir yerdeki evlerde yaşayanların ev sahibi durumundaki Mr.Casby, kiraları toplamakla görevli ve bir yandan da her olayı araştıran kendi çapında dedektif Mr.Pancks, Casby'nin kızı ve aynı zamanda Arthur Clennam'ın çocukluk aşkı Flora, Casby'nin kiracılarından ve bir şekilde hep her olayın içine dahil olan Plornish ailesi, Clennam evindeki kahya Flintwinch ve evin diğer bir çalışanı Affery, Arthur Clennam'ın eve dönerkenki yolculuğunda tanışıp kaynaştığı Meagles ailesi ve yine aynı yolculuktaki Miss Wade, Meaglesların kızı Pet'in uzun zamandır aşık olduğu ailesi sosyetik ama kendisi çulsuz ve sorumsuz ressam Henry Gowan, Mr.Meagles'in mucit arkadaşı Daniel Doyce, Amy'nin ablasının salak aşığı Edmund Sparkler ve onun annesi ile üvey babası büyük bankacı Mr.Merdle, katil Fransız Rigaud ve İtalyan Cavaletto,...Sayfalarca ama sayfalarca karakter. Hepsi de birbirinden ilginç ve şahsına münhasır bu karakterler bir şekilde ana olaya ucundan kıyısından dahil oluyorlar. Yani direkt olmasa da, Amy ve Arthur üzerinden dokunuyorlar diyelim. Esasında bir ana olay da var mı, onu tam olarak söyleyebilir miyim bilmiyorum. Yani birçok olay var hikayenin merkezinde, birbirine geçmiş bir sürü tema var ama sanırım iskeletin ağırlık merkezi bir şekilde hep Amy.
Amy ve ablası Fanny
Dizinin hikayesinin parçalarını oluşturan ilk öğe Amy'nin ve babasının hapishane ortamı. Borçlarını ödeyemeyen insanların kaldığı bu bir çeşit fakir oteli görünümlü yerin saçmalığı ilk temamız diyebiliriz. Borçlarını ödeyemediği için burada kalmak zorunda kalan insanların orada kaldıkları için o borçları ödemek için para kazanma, bir şekilde durumu telafi etme şansları da yok. İkincisi Clennam ailesinin uhuu çok karanlık denilen geçmişi. Mrs.Clennam öylesine sarsılıyor, öylesine dudaklarını mühürlüyor ki bu geçmişin her bir bağlantısında ulan herhalde bunlar karı koca bir köye daldı, hepsini aç karnına yedi yamyam gibi, sonra da örtbas etti diyorsunuz. Öylesine bir algı yaratıyor hikaye. Sonra Meagles ailesinin saçmalıkları var. Kızları Pet'in istemedikleri Gowan ile evlenmesi ve sonrasında Henry Gowan'ın evlilikteki saçma sapan tutumunu izliyoruz. Ha asıl, kesinlikle anlam veremediğim Tattycoram ve Miss Wade hikayesi var. Meaglesların yanlarına aldıkları ailesiz Tattycoram'ın isyanları ve Miss Wade'in kendi karanlık geçmişinden dolayı ona yanaşması durumu. Miss Wade'in ona, yaptıklarını yapmasına sebep olan motivasyonu veren geçmişi için de bölümlerce ama bölümlerce tıpkı Clennamlarda olduğu gibi bir algı yarattıktan sonra dizi, pöh bu muymuş dedirten bir açıklama getiriyor. Herşey, her bir iplik böyle böyle bir şekilde birbirine bağlanıyor tabiki ama her olay, her geçmiş o kadar da büyütülecek bir hikaye konusu sunmuyor.
Ya da belki beklentilerle ilgili bir şeydir bu. Dizinin konusundan üç beş haberim vardı izlemeye başladığımda ama yine de kendimce ana konuyu Amy ve Arthur arasında gelişmesi gereken romantizme dayandırmış olabilirim. Ki bu durum da, diğer bir çok yan hikayeyi ilginç bulmuş ve izlemek istemiş olsam da son bölümün yarısına kadar hiçbir şekilde ilerleme kaydetmeyen bu hikayeyi beklerken ömrümü çürütmüş olmama sebebiyet vermiş olabilir. Üstüne bir de hiçbir türlü kimyalarını gözümde bir yere oturtamadığımdan, sonunda ortaya çıkan tablo tatmin edicilikten çok uzaktı. Şimdi o konuya geliyorum.
Little Dorrit ve babası Marshalsea'deki hapishane odasında
Arthur Clennam rolünde, seneler evvel Colin Firth'ün Darcysi'sini görmemişken izleyip aşık olduğumuz Matthew Macfadyen var. Kendisinden MM diye bahsedeceğim. MM bu diziden yalnızca üç sene önce hayat verdiği, adeta ruhuna büründüğü Mr.Darcy olarak bambaşka biriyken, Little Dorrit'te tamamen başka biri. Ohoo şahane oyuncu o zaman ne istiyorsun diyorsunuz değil mi? Oyunculuğunu kastetmiyorum, bilakis oyuncu olarak çok da farklı şeyler ediyor gibi görünmüyor. Adamda zaten direkt 19.yy.insanı tipi var, inanın bıraksak oraya zerre sırıtmaz. Beni rahatsız eden fiziksel görünüşü. Tamam insanların görünüşüne takık vaziyetteyim ama bir insan sadece 3 yıl içinde 20 yıl yaşlanır mı? Olabilir mi böyle bir şey ya?! Kilolu insanlara garezim yok, yanlış anlamayın ama hem kilo almış hem yaşlanmış. Tamam belki hikayenin özünde (ki oraya da birazdan geleceğim) karakter tam da böyle anlatılmıştır bilemem, ama öyle bir uzaktan seveni, takdir edeni olarak, en büyüğü onun Darcysisini bağrına basmış bir insan olarak üzüldüm, yağmur altında sokak ortasında dizlerimin üstüne çöküp "nedeeeen" diye ağladım. MM böyle bir Arthur Clennam vermişken bize, Little Dorrit rolünde Claire Foy tabiki ışıldıyor. Daha az bir zaman önce Crown'da kasıntı kraliçe Elizabeth olarak izledikten sonra yıllar yıllar öncesinin bu toy, tazecik Claire Foy'unu tüm o duygu karmaşası yığını içinde Amy Dorrit olarak izlemek çok güzel. Ama bu dizide oyunculuk anlamındaki asıl övgüyü alanlar diğer karakterlerimiz. Öyle bir William Dorrit oynuyor ki mesela Tom Courtenay, hem nefret ediyor hem böğüre böğüre ağlıyorsunuz. Sonra kardeşi Frederick Dorrit olarak James Fleet çıkıyor yanına, yutkunamıyorsunuz. Yeminle James Fleet'i bir yerde görürsem dünya gözüyle, boynuna sarılacağım, a be amcaaaam ah ah ah diye ağlayacağım. Ki o artık nasıl bir oynamaksa Outlander'daki Peder Wakefield olarak izlemişim Fleet'i ama şimdi bile iki karakteri yan yana koysam yine de aynı adam diyemem. Hele sonra bir Mr.Pancks var, Eddie Marsan resmen harikalar yaratıyor, şovu çalıveriyor ellerinden. John Chivery rolünde Russell Tovey öyle bir aşık ki, öyle bir yüreğimize dokunuveriyor ki, atlayıp Arthur'a iki yumruk sallamak, Amy'e de a benim salağım şu çocuğu üzeceğine kendini kuleden atsana diyesim geldi. Cavaletto olarak Jason Thorpe her diziye lazım müthiş keyif veren karakter olarak gözümüzün önünde coşsa da, asıl her şeyi ele geçiren, diziye karakterini kocaman bir mühürle basıveren kesinlikle Andy Serkis'in Rigaud'u. Ekranda belirdiği her saniye tüyleriniz diken diken oluyor, nefesinizi tutuyorsunuz istemsizce.
Rigaud rolünde Andy Serkis
Ha peki bunca şahane performansa şahitlik eden bir hikaye bize ne sunuyor? Bir kere hikaye anlatımı bizi sıkıyor. 14 bölüm olarak yayınlanmış dizinin ilk ve son bölümleri birer saat, diğer bölümler yarım saat. İlk bölümü izlemesi biraz zor oluyor haliyle, bunalıyorsunuz. Sonra olaylar ve karakterler harekete geçtikçe aralardaki bölümlerde keyifleniyor hikaye ama yine de bir şeyler yerine oturmuyor. Belki hikayenin anlatımında belki de senaryonun oluşumunda bir sorun var, bilemiyorum. Bir dolu yan hikaye ve karakterin ele alınmasında zaman zaman insanı sıkan, off hadi ama dedirten şeyler oluyor.
Esasında Charles Dickens'in 1855 ile 1857 arasında aylık olarak yayınlanan romanından uyarlanan dizinin belki de bu kadar dolu bir hikayeyi 8 saate sığdırmaya çalışmasından kaynaklanıyordur sorun. Eminim Dickens onlarca sayfada adamakıllı yazmıştır ama dizinin senaryosu birçok yan hikayede anlamsız çıkışlar gerçekleştiriyor. Yeterli alt metni sağlayamadığı noktalarda e bu şimdi sebebi neydi ki diye geçiveriyorsunuz. (Halbuki bizde çekilse dizisi herhalde bir Arka Sokaklar'dan daha uzun sürerdi.)
Yine de bir Dickens kitabı uyarlaması olarak Little Dorrit'i izlemek keyifli ve yine her Dickens hikayesinde olduğu gibi kendi dönemine, toplumuna, insanlarına, dünyasına yaptığı eleştirileriyle allah kahretsin 200 yıl sonra yine de hiçbir şey değişmemiş dedirten umutsuzluğuyla ama bir yandan da her şeyi ne olursa olsun kötülerin kaybedip iyilerin kazandığı bir mutlu sona bağlamasıyla güzel bir seyirlik. Hem belki hikayelerde mutlu sonları yazmaya devam edersek, bir gün hakikaten biz de kavuşuruz o mutlu sona.

IMDb'de Little Dorrit-->http://www.imdb.com/title/tt1178522/
Tv.com'da Little Dorrit-->http://www.tv.com/shows/little-dorrit/

2 Haziran 2017 Cuma

Muteriz



Bazen, böyle arada bir, bazı şarkılara takar ya insan. Bu da öyle. Takılmış plak gibi, durmadan dönüyor bende bu ara.
Ama siz albümü de dinleyin. (Haykırmadan Anlatamam)

güçlü kadınlar



Cuma ilhamı olsun.

29 Mayıs 2017 Pazartesi

Sanayi Devrimi zamanında bir Pride&Prejudice güzellemesi, 4 bölümlük North&South (2004)

Sene 1851'de, neredeyse 10 yıldır Londra'daki akrabalarının yanında kalıp, nasıl hanım hanımcık bir kadın olunur öğrenen 19 yaşındaki Margaret Hale, kuzeni Edith'in Captain Lennox ile olan düğününden hemen ertesinde evine, güneyin cennet gibi bir köşesi olan Helstone'a döner. Oradaki kilisenin rahibi olan babası bir süre sonra çok da açıklama yapmadan kuzeydeki sanayi kenti Milton'a taşınacaklarını söyler. Annesi ve Margaret, baba Hale'le birlikte Milton'ın soğuk, gri ve fakirlikle dolu ortamına balıklama dalar böylece. Eski rahip baba Hale, kilisenin öğretileriyle ilgili - kendi içinde - bir sorun yaşamaktadır ve çareyi başka bir yere taşınmakta bulmuştur. Yer olarak da eski arkadaşı Mr. Bell'in tavsiyesiyle Milton'ı seçmiştir. Baba Hale bu bildiklerinden çok farklı bir yer olan Milton'da tüccar ve sanayici kesimin erkekleriyle dolu bir ortamda arkadaş edinip, yeni şeyler öğrenmeye çabalarken iş olarak da öğretmenlik yapmaya çalışır. Margaret ise ilk bakışta hiç de kollarını açmış gibi durmayan bu soğuk ve renksiz yerin kurallarını, hayatını anlamaya çabalar. İşçi kesimiyle tanışır, kendine arkadaşlar edinir. Güneyden getirdiği geleneklerle onların yollarına uyum sağlamaya çalışır. Hale ailesi hayatlarını bu yeni düzene alıştırmaya çalışırken Sanayi Devrimi kollarını örümcekler gibi sarmıştır etrafa. İşçilerin haklarını aramaya başladıkları, her geçen gün yeni teknolojilerin makinelerin ortaya çıktığı ve insanlığın yüzyıllardır bildiği kuralların yeni baştan yazılmaya uğraşıldığı bu dönemde Milton'daki pamuk atölyelerinden birinin sahibi olan Thornton ailesi de yeni gelen Hale ailesi ile arkadaş olur ve John Thornton ile Margaret Hale ilk görüşte birbirlerine karşı yıkılamaz önyargılarla örülürler.
kitabın kapağı da tabiki diziden
Hemen hemen böyle özetlenebilecek bir konusu var North&South'un. Elizabeth Gaskell'in 1855 tarihli aynı adlı romanından uyarlama 4 bölümlük bir mini dizi (Kitap Türkçe'ye 2014'te çevrilerek Altın Bilek Yayınları tarafından yayınlanmış-->Goodreads). 1975'te yapılmış bir de filmi varmış. Elizabeth Gaskell döneminin önemli yazarlarından, öyle söylüyor kaynaklar. Şöyle bir dönem ki, Charles Dickens, Gaskell'in romanını gösterdiği bir otorite ve ismini de mesela o değiştirtiyor ve yayınlanmasına ön ayak oluyor. Hastalıklı ve solgun Charlotte Bronte, Jane Eyre'nin başarısıyla Dickens ve Gaskell'in olduğu ortamlara giriyor, onlarla muhabbetler ediyor. Briyanya adasında madenler çılgınca kazılır, gökyüzü kömür dumanına boğulurken fakir kesim sokaklarda dileniyor ve yepyeni bir kesim, işçiler, her gün sabahtan akşama makinelerle kol kola üretim yapıyor. İşte kendine böyle bir fon seçmiş dizimizin solgun ve karanlık aşk hikayesi. Daha doğrusu Elizabeth Gaskell yazarlığın bir başka kuralına uymayı tercih etmiş ve en iyi bildiği şeyi, en iyi bildiği yeri yazmış. Kendisinin de içinde yaşadığı bir sanayi kentinden ilham alarak, Victoria Dönemi'nin sorunlarına dokunduran bir aşk hikayesi oluşturmuş.
Yayınlandığı günden beri pek çok eleştirmenin ve okuyucunun da zaman zaman dile getirdiği gibi, biraz fazlasıyla Pride&Prejudice kokuyor North&South. İzlerken ben kendi kendime kızıp durdum, yapma etme sen sırf seviyorsun diye önüne gelen her şeyde o hikayeyi bulmaya çalışıyor olabilirsin dedim kendime. Ama o kadar fazla benzerlik bulmaya başlıyor ki insan aklı, artık bir noktada olayları bekliyor bile oluyorsunuz. Tabi bu benzeme durumu kesinlikle bugünün "fan-fiction"ları tarzı bir durum yarattığından değil. Aksine sadece benziyor ve yine de çok da özgün bir hikaye sunuyor. Jane Austen'ın o büyülü gerçekliğinin yanında Gaskell'inki daha koyu, daha sert ve daha gerçekçi geliyor.
Burada esas kahramanlarımız Margaret ve John'un ilk karşılaşması insanda hakikaten karakterlere hak verdirtiyor, her ne hissediyorlarsa. Margaret o ilk durumda John'u hiçbir şekilde bir erkek veya bakılacak biri olarak göremiyor haliyle, yalnızca karakteri hakkında kocaman bir önyargı oluşturuyor kafasında. Haklı da, ama orası ayrı mesele. John ise daha ilk görüşte belki de vuruluyor Margaret'a ama hem durumun harareti hem de diğer etkenler yüzünden önce bir algılayamıyor. Sonrasında adım adım John'un aşkının harlamasını, umutsuzluğunu, çabalamasını izlerken; Margaret'ın duruşu ve karakteriyle kendine baktıran bir adamın gerçek karakterini ve ruhunu adım adım tanımasını, kabuğun altından sızan güneş ışıklarını göre göre kendine bile itiraf edemeden aşık olmasını izliyoruz.

John Thornton rolünde Richard Armitage adeta devleşiyor (yazarınız burada ince bir söz oyunu etti, hani bilmem bildiniz mi:)), gönlümüze Victoria dönemi Darcysi olarak resmen taht kuruyor. O iç parçalanışları, o umutsuzluğu, o sağlam duruşunun ardında kendine güvensizliği, o anasının kuzuluğu, o -yine de- çabalayışları...Yalnız arada falsoları da yok değildi oyunculuk adına, bazen bazı "bakış" olaylarını abartıya varacak şekilde teatral hale sokuyordu ki allahtan adam güzel, absürtçe gülüp geçiyorsunuz. Margaret olarak ise Daniela Denby-Ashe'ı ilk defa izledim ve tanıştığıma çok memnunum. Asıl hikayede kitapta karakter nasıl bilmiyorum ama dizideki haliyle Margaret çok "düzgün" bir şekilde oynanıyor. Yani her şeyiyle ölçüler içinde oyunculuğu, düzgün, kalıpları belli. Thornton karakteri gibi içinizi savurmuyor, ama görevini de iyi yapıyor. Dizinin ana hikayemizin iç içe geçtiği bir diğer önemli yan hikayesi ise dönemin işçi ve işveren durumları. Paranın sahibi kesimi Thornton ve diğer ailelerle izlerken, çalışan ve üreten kesimi de işçi lideri Nicholas Higgins ve kızları Bessy ile Mary irdeletiyor. Atölye sahibi eve de giriyor Margaret, Higginslerin ve diğer işçilerin yaşadığı virane çamurlu sokaklara da. Bu iki zıt kutup arasında adeta bir köprü oluşturuyor Margaret hikayede. Nicholas Higgins rolünde Brendon Coyle'a rastlayınca tabi eski bir dostumu görmüş kadar oldum. 5 sene boyunca Downton Abbey'de izleyince, insan ister istemez içselleştiriyor tabi. Downton Abbey'nin yeri bende ayrı çünkü. Hayır bir de adamda herhalde bir emekçi bir fakir ama gururlu ve düzgün adam tipi var, şimdilik hep öyle izledim nedense. Bessy Higgins olarak ise daha geçen gün izleyip bahsettiğim Death Comes to Pemberley'deki "hiç de olamamış" Elizabeth (Bennet)Darcy olan Anna Maxwell Martin vardı, inanın buradaki soluk benizli işçi kızı hali daha "olmuş"tu.

Dediğim gibi, veya şuraya kadar yazdıklarımdan demeye çalıştığım gibi, North&South gayet izlenesi bir hikaye sunuyor bize. Öylesine güzel müzikler eşlik ediyor ki bir de, o müzikler olmadan aynı duyguları hissettirebilir miydi tüm o hikayeye ve oyunculuklara rağmen, bilemiyorum. Hem odağına aldığı aşk hikayesiyle hem de yanı sıra sürüklediği temalarıyla, uçuşan bembeyaz pamuk tozlarıyla gayet başarılı bir 4 saat oluşturuyor.
şu sahnede kalp sızısından ölmezseniz, hiç ölmezsiniz
(Yalnız nette Türkçe altyazılı olarak en fazla 360p kalitede bulabiliyorsunuz. Ben 480p'lik bir tane bulup oradan izledim ama o da Yunanca altyazılıydı. O yüzden izlemek isterseniz tavsiyem, sabır ve emek harcayıp torrent ve diğer indirme yöntemlerini denemeniz ve en azından 480p ve üstü kalitede versiyonlar bulmanız. Eh çünkü misal Richard Armitage mimik yapıyor 360p'de adamın gözü ağzı burnu seçilmiyor, adam aşık mı şamdana mı bakıyor anlayamıyorsunuz. Ona göre.)
mesela yani