24 Eylül 2016 Cumartesi

Roma'dan Part I

Şimdi Eyy Romalılar vatandaşlar yurttaşlar! Diye çığırdıktan sonra sesimi azaltıyorum ve birazcık bahsetmeye başlıyorum. Ama bu böyle çok karmaşık bir yazı olacak çünkü belli bir sırada, düzende bahsetmeyeceğim. Kafam ona müsait değil şu an.
Türkiye'de yaptığım işlemlerden arada bir biraz bahsettim ama belki bir toparlama yazısı da ona yaparım. Şimdi ben naptım, erasmusa başvurdum, seçildim, uçağa bindim. Bir kere eylül sıcağında Roma'ya indiğinizde sizi ilk karşılayan nem ve sıcaklık. Hatta beni azıcık da yaz yağmuru karşıladı ama bu ikisinin yanında onun lafı bile olmadı. Ankara'nın bağrından kopup gelince (tamam karadenizliyim ama 20 senedir orta anadalunun çorak bozkırında kavruluyorum) bu hava insanın suratına çottadanak çarpıyor. Bir de sabahın köründe binmiş oluyorsunuz Esenboğa'dan, uykusuz, yorgun bir halde Roma'ya iniyorsunuz. Fiumicino'ya. Bir de Ciampino var ama bu uluslararası uçuşlar sanırsam hep Fiu'dan. Fiu dediğim havaalanı deniz kenarı, Ciam dediğim de şehrin öte yanında. Fiu'da bir kere çılgıncasına bir kuyruğa giriyorsunuz. Pasaport kontrolden geçmek için. Böyle basık, havasız, izbe bir ortamda, tepenizde havalandırma boruları, böyle milyon tane insanlar bir arada. Eğer baygınlık geçirmez de o sırayı atlatıp, pasaport kontrolden geçerseniz - ki daha burada ilk dakikada italyan insanının rahatlığıyla yüz yüze geliyorsunuz- nihayet bavullarınızı alabilirsiniz. Bavulları da aldık biz ama (biz dediğim bir başka erasmusçu arkadaşım ve ben) sorunumuz büyüktü. Şöyle ki, havaalanından şehre en ucuz ulaşım yöntemi otobüs. O otobüslerin de en ucusu terravision, 4 euro. İnternetten iniş saatimizden bir-bir buçuk saat sonrasına olan otobüse bilet almıştık. Ama pek sevgili sabiha gökçen havaalanından 3 saat kalkamadığımız için, herşeye geç kaldık. Biletimiz yanmasın diye Fiu'ya iner inmez hemen bir sonrakine falan kaydırdık bileti. Ama bu sefer de çıktılarını almamız gerek, çünkü internet sitesinde çıktısız otobüse binemezsiniz diyordu. Ben de her kuralı ciddiye alan en birinci insan olduğum için bunu da ciddiye aldım. Havaalanında güvenlik görevlisine sordum, o da information desk'ten yapabilirsin dedi. Neyseki orda hemen mail atınca bize çıktılarımızı verdiler ama bu sefer otobüsün kalkış yerini arıyoruz ama çok az vaktimiz var. Otobüslerin hepsi 3. terminalin ilerisinden kalkıyormuş. Git git bitmedi. Sonra bir baktık biz tam yaklaşıyoruz, terravision kalktı gitti, hem de tam bizim biletteki saate 5 dakika varken. Laaan diye bavullarla yuvarlana yuvarlana koşturuyoruz ama gitti otobüs. Hemen orada bilet gişeleri var otobüs şirketlerinin. Bir tanesi açık ve önünde güvenparktaki dolmuş sırası var. Bizim terravisin gişesi açık değil. Önüne gidip camdan içeri bakınırken bir kadın geldi, oturdu kulağında telefon, bilgisayarda hem konuşuyor hem birşeyler yapıyor. Dikkatini çekebilmek için camı yumruklamamdan sonra beni baya bir bekletti ve sonunda bana döndüğünde derdimi anlatamadım mı! Kuramadım ya cümle resmen. Demeye çalışıyorum ki bizim bilet buçuk ama demin otobüs gitti, bizim otobüs mü biz ne etcez. Kadın otobüs şurdan kalkacak gidin gidin diyor ısrarla. Çökmüş halde durağa bir gittik, millet doluşmuş otobüs bekliyor. İşte İtalya'da ilk ders: İtalyanlar hiçbir şeyi saatinde yapmaz. Kuralına uymaz ve amaaan modundalardır. Buçuktaki otobüs 20 dakika sonra geldi ve bir saat sonra kalktı. Tabi otobüs gelince önce bir herkes ellerindeki devasa bavulları otobüsün bagajına tıkıştırmaya çalışıyor, sonra da otobüse doluşmaya. İkinci ders: İnsanların bu hayvansı tarafından haritada sola doğru giderek kurtulamazsınız. Eğer Türkiye'de yaşamaya evrimleşmiş, bu konuda gayet başarılı bir insansanız inanın İtalya'da da şahane yaşarsınız. Ama benim gibi 30 yıldır Türkiye'deki hayatta doğru düzgün yaşayamayan bir insansanız aynen Ankara neyse Roma da öyle gelir. Sonraki adımda bir teyzenin benim biletim yok vereyim parasını bineyim dediğine ve çıktılarımızı kontrol eden kadının da tamam bekle şunlar binsin önce hallederiz dediğine şahit olduktan sonra zerre şüphem kalmadı, burası Türkiye'ydi.
Otobüsle Termini denen istasyon şeysine geliyorsunuz. Burası şehrin göbeğinde, tüm metro ve otobüs ve tren hatlarının buluştuğu nokta. Üstüne de işte dükkanlar açmışlar. Ama hemen dibinde resmen siyahi gettosu var. Böyle duvar boyunca sıralanmış hırsız ve katil kılıklı insanlar ürkütücü bir şekilde gelen geçeni dikizliyor. Ama dedim ya İtalyanların kafalar bir milyon. Hiçbir şey olduğu yok, sadece korku tüneline girmiş gibi oluyorsunuz o kadar. Termini'de indiğinizde de bavulunuzu kendiniz sırtlandıktan sonra işte sorun, nereye gideceksiniz? Bizim hemen ev sahibiyle buluşmamız gerekiyordu evi görmek için. İnternetten konuşmuştuk adamla ama anlaştığımız saatten bir saat sonrasında biz ancak Termini'ye geldiğimiz için acayip paniktik. Evi bulduğumuz yere Giardinetti treniyle gidiliyor görünüyordu, bu yüzden onun kalkış yerini aramaya başladık. Termini'nin en sonunda. Sarı köhne bir tren kendisi. Azcık sarsılsa tüm contaları atacak, dağılacak öyle bir şey. Nostaljik diye kaldırmıyorlarmış. Bindik ama o bavulları trene nasıl kaldırdık, kimse nasıl kılını bile kıpırdatmadı anlatamam. An-la-ya-maz-sı-nız! Hele trenin sürücü, baktı baktı yanımızda dikilip, biz büyük bavullarımızı içeri kaldırmaya çalışırken, resmen dikildi. Sonra yürüdü geçti yanımızdan yerine çıktı. İki tane 50 kiloluk bir buçuk metrelik zavallı kız, 200 kiloluk yükü trene çıkarmaya uğraşıyor ve kimse dönüp bakmıyor biliyor musunuz? En son ineceğimiz durakta bembeyaz saçlı bir teyze indirdi büyük bavulumu. O derece. Evet.
Ev sahibimiz ayrı bir ilginç. Böyle tam elinde evrak çantası, gömleği pantolonu ütülü, saçları beyazlamış ama sırım gibi dikilen, böyle herşeyi kuralına kitabına göre yapan, kendisinden milliyetinden ülkesinden acayip gururlu yani diyeceğim de birşey demeyeyim. Paolo amca bize italyanca konuşturtmaya çalışıyor ısrarla. Paolo amca bize italyan sanatının mimarisinin en güzel örneklerini tanıtmaya çabalıyor, biz sormasak da. Ama hakkını yemeyeyim, o kadar sersefil, perperişan bir halde düştük ki karşısına başkası olsa kaçardı. Ama hakikaten, o akşam eve gelip de Paolo bize evi gösterirken belki de hayatımın en zor saatlerinden bazılarını yaşıyordum. Sıfır enerji, sıfır moral kalmıştı ben de, üstüne bir de tüm yük benim omuzlarımdaydı. Yani arkadaşımın ingilizcesi de italyancası da yok. Ben adamla ingilizce anlaşmaya çalışıyorum ama benimkisi dizi film ingilizcesi. Böyle ciddi işlere uygun değil. Kaldı ki türkiyede bile hiç böylesine ciddi işlerle uğraşmadım ben. Ne ev tuttum, ne fatura yatırdım, ne de başka birşey. Her zaman ailemin sımsıkı kanatları altında, lay lay lom. Paolo'nun ingilizcesi de italyancası süper haliyle. Benim kafam da olmuş yüz milyon, ölmek istedim o an. Buharlaşayım istedim ya. Çöküp ağlayacaktım, yapamıyorum ben yapamıyorum diye. Hem kendimin hem bir başkasının sorumluluğunu yükleniverdim bir anda. Buraya geldiğimden beri bu böyle ama o ilk günde, ilk anda ezildim, suyum çıktı. Adam da şaşırdı biz bu gece burdayız alıyoruz evi deyince. Bakmaya geldik herkes gibi zannetmiş. Anahtarı falan verdi ama şaşkın ve şoka girmişti.
Şimdi 19 gün sonra o günkü halimi yeniden hatırlayınca, hakikaten büyümüşüm diyorum. İnsan bir anda büyüyüveriyor.

22 Eylül 2016 Perşembe

Roma'dan yorgunlukla

Burdayım, Roma'dayım. Sadece ses vermek istedim çünkü hala açıp da buraya yazabiliyor muymuşum diye parmaklarımı, klavyemi, zihnimi bir yoklamam gerekiyor gibi geldi. Eylülün 5'inden beri burdayım, Roma'nın merkezinden uzak sayılabilecek, göçmenlerle dolu bir mahallesinde 3 odalı bir evin bir odasındayım. Bu 16 günde neler yaşadım, neler gördüm, ne hissettim... Ah bir bilseniz ne çok istedim her akşam oturup da klavyenin başına anlatayım hepsini. Ama öyle bir sele kapılıp gitmişçesine geçirdim ki günleri. Ama yavaş yavaş bir düzene oturacak diye umut ediyorum. Yoksa çok daha cangıllı mı olacak bilmiyorum tabi ama, halledeceğiz. Bir şekilde bu sorumsuzca bıraktığım boşluğu telafi edip, üstüne bir de günlük düzeni oturtacağım ve umarım, umuyorum hep beraber manyakçasına hatırlanacak günler yaşayacağız. Siz orada ekranın başında, ben burada kilometrelerce ötede.
Vallahi bakın ya, halledeceğim. O iş bende.

28 Ağustos 2016 Pazar

değişmeyen

En başından uyarımı yapayım gene. Bu yazı az biraz uzun ve çok biraz karmaşık, dallı budaklı, oradan oraya ve buraya, öyle bir her şeyden bahsetme yazısı olacak.
En son otobüsteyken, alelacele yazmıştım buraya. Sonra neler neler. Bir kere hayatımla, hayatla, kendimle ilgili tüm düşüncelerim alt üst oldu. Daha önce aynı şey bir kere daha başıma gelmişti, henüz Neverland ortalarda yokken, üniversitenin o meşum ikinci senesinde. 20 yıllık tüm varlığım o sene tamamen yerle bir olmuş, yerine kocaman bir enkaz kalmıştı. Toparlamam yıllarımı aldı sanırım, toparlayabildim mi emin de değilim. Açıkçası hala o enkazın içinden ele avuca gelir bir şeyler inşa etmeye çabalıyor da olabilirim. Her neyse. Şimdi bu geçirdiğim kabaca tahminen 3 haftalık zaman diliminde yine aynı şey oldu. Bir kere ben, kendimi gördüğüm şey değilmişim. Hani bahsediyorum ya, bahsettim mi ya da size de ya da sadece kızlara mı demiştim acaba, neyse kafam gidip geliyor. Hah işte şöyle bir şeyden bahsediyorum. 30 yıldır bir balon oluşturmuşum, beni çepeçevre saran. O balonun içinde bir dünya yaratmışım, dışarıyı görüyorum evet ama balonun çeperinden. Dışarısı da beni görüyor ama bana dokunamıyor. Dokunmaya çabaladığı her seferinde hayretler içinde kalıp, kaçıyorum. Muşum yani, onu fark ettim bu son birkaç sene içinde. İşte bu balonun içinde yarattığım dünyada bir de kendimi görüşüm varmış, bu haftalarda bir de onu anlamış oldum. Ben, en basit haliyle kendimi o küçükken izlediğim filmlerdeki bir Jean-Claude Van Damme, bir Xena, efendime söyleyeyim bir Bruce Willis zannediyormuşum. Vallahi bakın. Yani hobbit boyutlarındayım diye yakınıp durdum evet hep ama içten içe kafamda kendimi istesem hemen şu kanepeden uçan tekme sallayarak inebilir bir şey olarak görüyormuşum. O kadar fazla izlemişim, o kadar içselleştirmişim ki kendimi hayallerle, bir süre sonra kendime söylediğim her şeye inanmışım. 20 yaşındayken insanların o zamana kadar bana söylediği, bana yakıştırdığı, olduğumu sandıkları şeyin yıkılışına şahit olmuştum. 30 yaşına gelirkense kendimi zannettiğim şeyin paramparça oluşuna şahit oldum.
Maceralar bana göre değilmiş. Yani kafamda evet, ama fiziksel olarak atlamak, zıplamak, koşturmak, yok çadırda kalmak, toza toprağa bulanmak, kurumuş otların üzerine uzanıp meteor yağmuru izlemek, kumsallarda sabahlamak, ormanlarda fink atmak türünden şeyler kafamda kurduğum hikayelerde güzelmiş. Deneyim yaşama kısmına geldiğimizde benim pilim bitiyormuş. Ya da şöyle diyeyim, bir film izliyoruz, kahramanlarımız sırf macera olsun diye ıssız yolun ortasında arabalarını durdurup iniyorlar ve hemen yanı başlarındaki ormana dalıveriyorlar. Ormanda ağaçlardan süzülen güneş ışınlarını izliyorlar, sarmaşıkları takip ediyorlar, şırıl şırıl akan nehirden su içiyor, balıkların parlak gümüşi hareketlerini izliyorlar, şelaleden atlıyor, derede yıkanıyorlar, ağaçtan topladıkları elmaları yiyorlar, yüzleri gözleri pırıl pırıl, saçları kuaförde doğal bir ahenk verilmişçesine salınıyor, aman yarabbi bu ne huzur bu ne güzellik..Hah işte ben bu hissi seviyormuşum izlerken. Ama gerçekte ne oluyor biliyor musunuz? Kafamda bu görüntüyle ben iniyorum o arabadan, ormanda iki dakika yürümeme kalmıyor üstüm başım yapış yapış ter oluyor, en rahat dediğim ayakkabı bile ayağımı vuruyor, nefes nefese kalıveriyorum. Zaten en geç yarım saat içinde tuvaletim gelmiş, beni sıkıştırmış oluyor, tansiyonum fırlamış halde aklımda sadece idrar torbam ve dünyadan nefret ediyor oluyorum. Yani işte demeye çalıştığımı anladınız. Ama ben tam olarak ne olduğumu anlamadım. Yani acaba yaşlandım da ondan mı artık rahata kaçmaya meylediyorum yoksa hep bu kadar tembeldim de ekran karşısından okurken izlerken herşey güzel geliyordu, bilemiyorum. Bugün arkadaşım Fer ile telefonda yine o saatler süren konuşmalarımızdan birini yapıyorduk, şey dedi bu sefer, şımarık mıyım şükürsüz müyüm niye böyleyim bilmiyorum. Çalıştığı bir işi var, sabit gelirli, okulunu okuduğu. Tatillerini hep değerlendiriyor, boş vakitlerinde de istediği şeyleri yapıyor, yeni şeyler öğreniyor. Diğer arkadaşlarımız evlenene ve çocuk yapana kadar hep beraber maceralı tatillere de çıktık, her sene en az bir kez bir şehirde toplaştık falan, 20li yaşlarda yapmamız gerekenleri de yaptık yani. Ama o da şu noktada bir şeyler yanlış diyor. İşe gitmek istemiyorum dedi, ama sonra kızıyorum kendime bu işi yapabilmek için ne kadar uğraşan insanlar vardır dışarıda diye dedi. Öyle. Sokakta binlerce insan var. Açta, açıkta. Ne durumlarda. Misal daha birkaç gün önce, abim yengem yeğenim şu hamburgercilerden bir tanesinde oturduk, sırf ben o gün evde pişen taze fasülye yemeğini istemedim canım hamburger çekti diye. Bir gömülmüşken yemeklerimize hemen bahçenin dışında bir çocuk belirdi. Dileniyordu, 10-12 yaşlarında. Bahçenin içinde arsızca yemeklerini yiyen insanlara, bize bakarak. Abim aldı çocuğu, birlikte içerden bir menü de ona aldılar. Elinde paketiyle çıktı çocuk, otur burada ye dedik ama. Sonra kalktık, arabaya binerken bir baktık arabanın yanındaki kaldırıma çökmüş, elektrik kutusunu kendine siper etmiş, orada yiyor. Yeğenimin elinden tutuyordum, bir yeğenime baktım, bir çocuğa bakamadım başımı kaldırıp da. Yerin dibine girdim oracıkta. Benim elinden tuttuğum yeğenime annesi babası anneannesi babaannesi dedeleri doğduğundan beri tonlarca oyuncak giysi alıyor, her gün bir lokma daha yesin gözünün içine bakıyoruz, iki gün beklemiş yemek aman midesini bozar diye hoop çöpe, sabah süt ısıtıyoruz cezvede kalan içemediği kalan sütü hoop döküyoruz. O çocuksa orada utana sıkıla herkesten saklanarak yiyor hamburgeri. Böyle bir dünyada arkadaşımın izinler iptal edildi geri geldi falan diye işine ayaklarını sürüyerek gitmesi ya da benim sırf eksi birinci katta çalışıyorum yok aşırı disiplin var yok başımdaki adam salağın teki diyerek işi bırakmaya ne hakkım nasıl bir hakkım vardı, bilemiyorum.
Şimdi her gözümü kapattığımda orada beliriyor o çocuk. Kazıda geçirdiğim günler arkeolojinin bana göre olmadığını anlamamı gayet net bir şekilde sağlamıştı zaten ama üzerine bu da tuz biber oldu. Sanırım evrenin bir tür bana ders verme şekli bu. Ben memur yaşantısının disiplininden şikayet edip kaçtım, kazıya bir gittim memurdan beter bir düzen var. Üstüne memurken tüm gün oturabiliyorsunuz (gerçi benim durumumda oradan oraya koşturmak, evrak götürmek getirmek, misafir almak yol etmek, maillere telefonlara cevap vermek, arızaları çözmek, sunucuları kontrol etmek şeklinde tamamen koşturmacayla geçiyordu ama sonuçta oturmak diyebiliriz) ama kazıda 8 saatin üstünde ayakta dikiliyorsunuz, güneşin alnında, tozun toprağın içinde. Hiç de o Stargate'teki, Indiana Jones'taki, Relic Hunter'daki, Tomb Raider'daki sahneler oluşmuyor. Aksine adeta bir Survivor yaşıyorsunuz. Babama her konuda karşı çıktım şu zamana kadar ama tek bir şeydeki haklılığını anladım. Ben senin masa başı bir işte daha iyi olacağını düşündüğüm için ona yönlendirdim dedi telefonda babam. Haklıymışsın dedim. Sonuna kadar haklıymışsın. Evet ben de isterdim bir Lara Croft olmayı ama elimdeki malzeme bu. Bu hastalıklı, zayıf bedeni maceradan maceraya koşturmaya çalıştıkça tıkanıyorum.
Bir de döngü meselesi var tabi. İçimdeki bu devamlı kaçma hevesi. Şimdi gittim mesela yine yeni bir ortama girdim, insanlarla tanıştım, muhabbet kurdum, samimi oldum, sevdim sevildim, yeni dostluklar edindim falan ya, hah işte yine bastırdı o kaçma dürtüsü. Bir an önce buradan da kaç, bu insanlardan da kaç, unut, unuttur, hiç olmamışsın gibi olsun, başka bir yerde yeniden başla dürtüsü. Çünkü buraya da kendimi ait hissedemedim. Hep bir tam anlamıyla kendimi o ortama, o hayata verememe hali. Hep bir, bir şeyler saklıyorum, dibine kadar kendim olamıyorum durumu. Hep bir karşımdakilerin gözlerinde o beni sevmeye başladıklarını, ruhlarına dokunmaya başladığımı görmemle birlikte duyduğum o vicdan azabı. Ama ben sizden neler saklıyorum ki, ama ben burada ne arıyorum ki ile gelen o vicdan azabı ve arkamı dönüp, son sürat kaçma isteği. Hep bir geç kalmışlık. Keşke en başından olsaymışım burada diye içim içimi yedi. Sanırım her gittiğim yerden kaçma isteğimin temelinde bu var. Köklenmiş olmuyorum orada. Hep sonradan gelen, hep yeni gelen oluyorum ve her yerde oturmuş olan o düzenin içine kaynamaya çalışıyorum. Ama hep eğreti hissediyorum ve neden en başından ben de orada değilmişim, şimdi bu insanlar gibi olabilirdim eksikliğiyle kopuveriyorum oradan da. Başka bir yere gidip, kök salabileceğim bir yer bulabilirim belki umuduyla, kaçıyorum. Şimdi de öyle oldu. Bu kez de denediğim hayata ait olamadım.
Döngü dedim ya. Büyüyememe döngüsü. Neverland'de gerçek anlamda kalma durumu benimkisi. O balon var ya o balon, hah işte o balonun içinde ben hiç büyümemişim. Yolculuğum devam ederken ben bazı noktalarda bir takılı kalmışım. İlerliyorum gibi yapmışım ama her defasında o noktalara dönmeye, bakmaya, dikilmeye devam etmişim. Süper Mario gibi, o noktalardaki o kutuları patlatmadan yoluma devam edememişim aslında. Ama o kutuları patlatmak için dönmeye çabaladığım her seferinde etraftaki herşey değişmiş, zaman geçmiş. Sonsuz bir döngü içinde devamlı kafamda takılı kaldığım o noktalara dönüp duruyormuşum. O noktalar orada olduğundan doğru düzgün ilerleyemiyorum, nihayet bir noktayı tamamlamaya döndüğümde ise artık ne o noktanın değeri kalıyor, ne de ben oyunda, yolculukta olmam gereken yerde ve güçte olmuyorum. Geçtiğim haftalar içinde benden tam 10 yaş küçük bir genç insanla, o kadar çeşitli yaşlardaki gençlerin arasında bir onunla en iyi anlaşıp, muhabbetinden zevk aldığımı fark edince beynimde şimşekler çaktı. Ben akıl yaşı olarak bir noktada çakılı kalmışım, santim ilerlememişim. Bunu ezici bir şekilde söylemiyorum o arkadaşın aklına ya da o yaştakilerin aklına bir şey söylemek olarak değil. Demeye çalıştığım kafamın işleyiş şekli, hayata bakışım, hayal kuruşum, düşünüş tarzım bir 10-15 yıl öncemde, benim öncemde, kalmış. Yıllar geçmiş ama ben çakılı kalmışım orada. Bunun, bu büyümeme durumunun fiziksel görünüşten çok daha fazla bir sebebi olduğunun farkına vardım artık. Benim aklım büyümüyor ki. Ben dünyayı algılayamıyorum ki bir türlü. O balonda kendimi korumakla, kendi dünyamda hülyalara dalmakla o kadar meşgulmüşüm ki herşey, yıllar öylece akmış üstünden şeffaf balonun.
Şu an kafam her zamankinden daha allak bullak. Büyümeliyim, ama nasıl yapacağımı bilmiyorum. Ardıma hiç bakmamalıyım artık, ama herşeyi yine bitirmemiş, kapanmamış halde bırakamam. Rüzgarda savrulmayı, sürüklenmeyi bırakmalıyım, ama kendimi sabitleyebileceğim hiçbir şey yok (ahh Desmond brother..). Yani Roma'ya gitmem ne işe yarayacak ki. Bu kafamı değiştirmeyecek. Sadece dünyayı, gerçek dünyayı gördükçe biraz daha şaşıracağım ve vaaay böyle şeyler de varmış diyeceğim her seferinde, o kadar. Sonra yine balonuma çekileceğim. Şansım varsa bu saflığım ve salaklığıma rağmen başıma kötü bir şey gelmez bu arada umarım. Bir de en fazla kendi kendime bir yerleri bulmayı, bir yerlere gitmeyi, işte işlerimi halledebilmeyi falan öğrenmiş olurum, o yani. Ama bu balon, bu kafam, hep yerli yerinde olacak. Ben büyümeyeceğim, o çocuk da o hamburgeri hep o kaldırımda saklanarak yemek zorunda kalacak. Hiçbir şey değişmeyecek.

8 Ağustos 2016 Pazartesi

Benjamin Button değil ben bizzat kendim

Hey ! Noldu nerde kaldım ben ? Şu an otobüsteyim, Kayseri'ye gidiyorum ve telefonun ufacık ekranından yazıyorum. Daha az önce tüm otobüsü kendime güldürmeyi başarmış olarak yolculuğa devam ediyorum. Şöfor tuvalet için bir benzinlikte durdu. Ben de peşi sıra koşturdum fırsat bu fırsat ben de gideyim diye. Tuvaletlerin önündeki merdivenlere kapaklandım. Şöfot amca endişelendi bekleriz yahu acele etme koşturma diyor bir yandan.
Kazıya gidiyorum. Bakalım bu gece kampın yolunu bulup da sağsalim bir varabilecek miyim bilmem. En son taşıttan indiğim noktadan sonra iki km yürüme yolum var. Sırtımdaki çantayla çok zevkli olacak.
Roma'ya uçak biletimi 5 eylüle aldım. Kalacak yer için bir ev sahibiyle yazıştık buradan birlikte gideceğim arkadaşla. Yani bulabileceğimiz en ucuz odayı tuttuk ama gidip de anahtarı alana kadar ben kendimi rahat hissetmeyeceğim.
Şu yaştan sonra giriştiğim işlere bakın. 3 haftadır abimlerde kanepede yatıyordum. Şimdi büyük ihtimalle koğuş gibi bir yerde kalmaya gidiyorum. Bahara kadar da sadece faceden yazıştığım ama henüz yüzünü görmediğim biriyle aynı odayı paylaşacağım. Sanırım benim de payıma düşen bu, hayatı tersten yaşamak.

Kazıdan güzel şeylerle yazmak umuduyla..

29 Temmuz 2016 Cuma

çünkü bazen odadaki tabancayı en yakın arkadaş taşımak zorunda kalır

Şimdi, durup dururken buraya koymak istedim bunu. Zamanında okurken kaydetmişim, mutlaka göstermeliyim size de diye. Çünkü okurken nasıl da birden bire gözlerimden yaşların boşalmasına, hıçkırarak ağlamaya başlamama sebep olduğunu çok net hatırlıyorum. Ama neden o anda da şimdi de bu cümlenin beni bu kadar vurduğunu anlayamıyorum. Yani bu cümlenin dışında kocaman bir aşk hikayesi dönüyor mesela, ona çarpılmış yamulmuş olmam lazım falan diyor insan ama o beni zerrece etkilemezken bu cümle, bu cümleye gelen cümleler..Ne bileyim, bu da böyle birşey işte.

Zamanında “asla söylemeyeceksin” deyip mektup yutan, ama gelinlik denerken “sır ne olacak, söyleyecek misin?” diyen Nihan’ı da anlıyorum, çünkü bazen odadaki tabancayı en yakın arkadaş taşımak zorunda kalır.

(Ranini Tv'deki Kiralık Aşk'ın sezon finali bölümüne dair inceleme yazısından bu cümle.)

27 Temmuz 2016 Çarşamba

24 Temmuz 2016 Pazar

"Fantastic Beasts and Where to Find Them"den en son fragman


"I wanna be a wizard.."

Justice League ve Wonder Woman'dan ilk fragmanlar

Saat olmuş kaç, zaten saatlerdir bilgisayarın başında roma'daki her bir öğrenci evini incelemekle geçirmişim, burnum genzim yanıyor gene hasta mı olacağım ya, bir yandan yeğen uyanmasın diye süperötesi sessiz olma çabasında nefes bile almıyorum ama...Bir baktım comic con coşmuş! Sonunda Wonder Woman'ıma ve Arthur Curry'me kavuşmuşum!


23 Temmuz 2016 Cumartesi

Teen Wolf final sezon fragmanı

Umarım bir ara oturup, günlerimin nasıl geçtiğini de anlatabilirim bu sıra. Ama ondan önce, azıcık normalleşme çabasıyla, Teen Wolf'un beni birazcık da olsa mutlu eden final sezonuna dair bir fragman.

18 Temmuz 2016 Pazartesi

nell'oscurità

Çok, çok karanlık.
Güneş doğacak mı?
Güneş doğsa bile ne getirecek?
Keşke benim zamanımda olmasaydı. Keşke benim zamanımda olmasaydı. Keşke benim zamanımda olmasaydı.
Nelere üzülmüşüm değil mi? Nelerle bocalamışım. Ne çok vakit kaybetmişim.
Bilseydim bu kadar daha karanlık olacağını.

1 Temmuz 2016 Cuma

Arthur Conan Doyle'dan "Baskerville'lerin Köpeği"

"Çorak manzara, yalnızlık duygusu ve görevin gizemiyle aciliyeti, hepsi kalbimi titretiyordu." diye yazıyor kitabın arka kapağında. Hatırlarsanız (bilmem hatırlar mısınız), eski işyerimin tek sevdiğim yanı olan devasa kütüphanesinde kendimi kaybettiğim zaman diliminde Doyle'un tüm Sherlock külliyatını okumuştum. Hatta senelere yayılan basımlardan dolayı oldukça seçici bir şekilde, planla programla okumuştum hikayeleri. "Baskerville'lerin Köpeği" de daha küçükken İngilizcesini, külliyatı okurken de çizgi roman şeklindeki basımını okuduğum Sherlock hikayesiydi. "Baskerville'lerin Köpeği"nde bu sefer İngiltere kırsalına gerilim dolu bir yolculuğa çıkıyoruz Doktor Watson ve Sherlock Holmes ile. Dehşet dolu bir geçmişe sahip Baskerville ailesinin son üyesi de korkutucu ama gizemli bir ölümle bu dünyadan ayrılınca, bir arkadaşı Sherlock ve Watson'a konuyu araştırması için gelir. Çünkü ölen Baskerville'den sonra tek bir hayatta kalan aile üyesine ulaşılmıştır ve genç Baskerville malikaneye geldiğinde onun da başına aynı şeylerin gelmesinden korkulmaktadır.
Hikaye orijinalinde 1902 yılında yayınlanmış. Doyle 1894 tarihli "The Memoirs of Sherlock Holmes"un son öyküsünde Sherlock'u öldürdükten sonra 8 yıl boyunca yazmayıp, sonra "The Return of Sherlock Holmes" kitabında Sherlock'un kendini ölü gösterdiğini ve geri döndüğünü yazmış. Baskerville roman olarak "The Sign of the Four" ile "The Valley of Fear" arasında yer alıyor. İlki 1914'te olmak üzere çılgınlar gibi uyarlamaları yapılmış. Bizim bilebileceklerimiz Benedict Cumberbatch ve Martin Freeman'in yer aldığı BBC dizisinin "The Hounds of Baskerville" bölümü ve Jonny Lee Miller ile Lucy Liu'nun yer aldığı dizi Elemantary'nin "Hounded" bölümü.
Neyse, en iyisi Cumberbatchli bir fragmanla bırakayım sizi.



Böylece 10 kitaplık gotik serimi bitirmiş ve huzura ermiş oluyorum.

Gotik Serisi:
1-gotik edebiyatın başlangıç noktası, Horace Walpole'un "Otranto Şatosu"
2-Friedrich Schiller'in Hayaletgören'i
3-Ann Radcliffe'ten "Sicilya'da Bir Aşk Hikayesi"
4-Friedrich de la Motte Fouqué'nin "Undine"si
5-E.T.A.Hoffman'ın "Gece Tabloları" 
6-ilk dişi vampir, Joseph Sheridan Le Fanu'dan Carmilla

7-Robert Louis Stevenson'dan "Dr.Jekyll ve Mr.Hyde ve Diğer Fantastik Öyküler"
8-Grazia Deledda'nın "Sardinya Efsaneleri"

Harper Lee'den giderayak "Tespih Ağacının Gölgesinde"

Söylemek istediğim o kadar çok şey var ki. Ama hepsi de öylesine düzensiz, sırasız, alakasız biçimde dolanıyor ki aklımda, klavyenin üstündeki parmaklarımın tüm bu düşünceler bütününden şöyle eni konu okunabilecek, bir şeyler ifade edebilecek biçime getirebilmesi mümkün değilmiş gibi geliyor. Harper Lee'nin yazdığı - her iki - kitapla da bana neler yaptığını anlatabilmemin bir yolu yok belki de.
4 yıl önce okumuşum "Bülbülü Öldürmek"i, şimdi Neverland'e baktığımda gördüm. Cey'in doğumgünü hediyesi olan kitabı raftan alıp baktığımda o yazısı karşılıyor beni ilk sayfada. "25 oldun ama ne mutlu ki hayalgücünü kaybetmedin sen." diye okuduğumda içime oturuyor yine, tıpkı Harper Lee'nin yazdıkları gibi ilerleyen sayfalarda. Ülke çamurlu bir yokuştan aşağı son sürat yuvarlanıyorken, ben o hayalgücümün 29 yaşımda hala peşimi bırakmayan o hayalgücümün, kafamdaki şeytanların beni sürüklediği yerdeyim, sürükleniyorum. "Bülbülü Öldürmek"te beni Scout'la birlikte ağaçların tepesinde fındık kavsuklarının üzerindeki yazlara götüren Lee, bu kez de ben 29'uma gelmişken Scout'u 26 yaşında bir Jean Louise olarak önüme getiriyor. Ben artık beni sarıp sarmalayan o kabuğu yırtıp, parçalayıp, "ev" kozasından çıkmaya, kendimi büyütmeye çabalarken Jean Louise, tüm o "ev" kavramından bağımsızlaşmış olduğunu düşünen Jean Louise ise eve dönüyor ve aslında hiç de büyümediğini, o kozayı hiç delmediğini fark ediyor. Çünkü,
"...şimdi sen, bir vicdanla doğmuş genç bayan, yaşamının bir yerlerinde onu bir deniz kabuğu gibi babanın vicdanına yapıştırmışsın. Büyürken, büyüdüğünde, yaptığın şeyden tamamen habersiz bir şekilde, babanı Tanrı ile karıştırmışsın. Onu hiçbir zaman bir erkeğin yüreğini ve bir erkeğin kusurlarını, zaaflarını taşıyan bir erkek olarak görmedin - kabul ediyorum, görmen gerçekten zor olurdu, çünkü çok az hata yapıyor, ama o da hepimiz gibi hata yapıyor. Sen duygusal anlamda sakattın, ona dayanıyor, aradığın yanıtları ondan alıyor ve kendi yanıtlarının mutlaka onun yanıtlarıyla örtüşeceğini varsayıyordun.Sonra bir gün, tesadüfen onu vicdanının - tabii senin de vicdanının - tam da antitezi olan birşeyi yaparken gördüğünde, bunu sözcüğün gerçek anlamıyla kaldıramadın. Bu seni bedenen hasta etti. Hayat senin için yeryüzündeki cehenneme döndü. Kendini öldürmek zorundaydın ya da ayrı, bağımsız bir varoluş sürdürebilmen için o seni öldürmek zorundaydı."
Jean Louise gibi ben de adeta bir tanrı gibi baktığım Atticus'u öldürmek zorunda kaldım. "Atticus'la çoğu yerde aynı düşündüğümü, aynı tepkileri verdiğimi gördüm. İçimdeki Atticus'la tanıştım. Eğer olsaydı öyle bir ihtimal, günün birinde aynen onun gibi bir ebeveyn olmak istedim." diye yazmışım 4 yıl önce. Meğerse ben de tıpkı o 6 yaşındaki Scout gibi vicdanımı, yargılarımı Atticus'a yapıştırmışım. "Tespih Ağacının Gölgesinde"yi okurken de o sonsuz güvenimin çıktığı o gökdelenin çatısından pat diye düşüp milyonlarca parçaya ayrılmasını izledim. Bu yüzden nefret ettim zaten kitaptan, Harper Lee'den, Atticus'tan. O kozayı parçalamak içerden bakınca tek bir darbeye bakıyor gibi geliyorken, o kozanın kendim olduğunu anladım. Delip geçmek için, parçalamak atmak için kendimi önce parçalamam, öldürmem gerekiyormuş. Günün birinde olur da bir çocuk yetiştirmem gerekirse aynen Atticus'un Scout ve Jem'i yetiştirdiği gibi, onun davrandığı, konuştuğu gibi bir ebeveyn olmak istemiştim o zaman onunla tanıştığımda. Hatta o güne kadar aklımda olan düşünceye uyuyor, bunu destekliyordu. İnsanlar belli bir seviyeye, akıl mantık gücüne, yetkinliğine, anlayışına sahip olana kadar, olmadıkça çocuk da yapmamalı diyordum. Sonra ortada böyle bizler gibi bir sürü ne yaptığını, ne olduğunu bilmeyen, zarar ziyan insanlar çıkıyor diyordum. Bunu da yerle bir etti "Tespih Ağacının Gölgesinde". Şimdi her şeyin ne kadar da gri olduğunu görebiliyorum. Öylesine mükemmel olup, o mükemmeliyetimin sarsılmaz küresinde bir çocuk yetiştirmenin yanlışlığını görebiliyorum. Çocuklarımızın da bizim de ayrı ayrı hatalarımız, doğrularımız, gelgitlerimiz olmalı ve onları bırakmalıyız ki o bağlayıcı vicdanımızdan, bilincimizden kendilerini büyütebilsinler, kendi kendilerine birer insan olabilsinler.
Şimdi ben de kendimi ve tanrılarımı öldürerek, zor olan yoldan, Jean Louise gibi gitmeye çabalıyorum:
Hemen hemen aşıktı Hank'e. Yo, olanaksız bu, diye düşündü: ya aşıksındır ya değilsindir. Aşk bu dünyada sarih olan, su götürmeyen tek şey. Sevginin pek çok çeşidi var, tamam, ama hepsinde de "ya seviyorsun ya da sevmiyorsun" önermesi geçerli.Jean Louise kolay bir çıkış yoluyla karşılaştığında, mutlaka zor yolu seçen biriydi. Şu anki kolay yol, Hank'le evlenmek ve kendine baktırmaktı. Birkaç yıl sonra, çocuklar beline geldiğinde, asıl evlenmesi gereken adam ortaya çıkacaktı. Kalp yoklamaları, telaşlar, alevlenmeler ve kızgınlıklar, postanenin basamaklarında uzun bakışmalar; kısacası herkesin payına bolca düşecek bir bedbahtlık. Bütün o harala gürele ve alicenaplık bitince, geriye kalan tek şey, Birmingham taşra kulübü tarzı bir başka küçük, pespaye gönül macerası olacaktı, bir de Westinghouse marka son model mutfak aletleriyle dolu, kendi elinle inşa ettiğin, sana özel bir cehennem. Hank bunu hak etmiyordu.Hayır. Jean Louise şimdilik evde kalmışlığın taşlı patikasında ilerlemeyi seçecekti.