Tek kelime söylüyorum : Vaovvv! Beklentilerimiz tavan yapmış halde girdik filme, ona rağmen süperdi diyebiliyorum. Uzun zamandır izlediğim, bu kadar büyük olmasına, saf gişe filmi olmasına rağmen bu kadar temiz bir şekilde şahane olan ilk filmdi. Büyüktü, evet. Senaryo, oyunculuklar, hikayenin ilerleyişi-gelişimi, ayrıntılar, mekanlar, görüntüler herşey tertemizdi ve büyük büyüktü. Ama en çok övgüyü efektler hak ediyordu. Hiçbir detayın sırıtmadığı ve Andy Serkis'in inanılmaz oyunculuğuyla birleşen teknolojik mucizelerin bütünü, bekleyebileceğimizin de üstündeydi. Uzun zamandır bu kadar kendini izleten, bir sürü duyguyu bir arada yaşatabilen bir film izlememiştim sinemada. (Tamam oturup ağlamaya başlamayacağım ama sadece gerçekten iyi bir film izlemiş olmanın verdiği o tarifsiz ruh hali içine girdim gene, toparlanıyorum hemen. Mantıklı konuşmaya geri dönüyorum.)
Ben - ve sanırım muhatabı olduğum bu nesil - bu maymunların zeka gelişimi gösterdiği kıyamet senaryoları ile 2001'den sonra tanıştım - ve tanıştı - haliyle. Bir başka Tim Burton şaheseri olan "Planet of The Apes" bir görev için uzaya giden - kahraman amerikan - astronotlarının tesadüfen indiği bir zeki maymunlar gezegenine rastlamalarını anlatıyordu. Uzaylıların istilasına alışıktık, hem de her türden. Zeki robotların kıyamet günlerine daha alışıktık, hem de gayet insansı olanlarının. Ama maymunların tutup da cakalı cakalı ortada dolanmaları ya da insanları sanki evcil hayvanmış gibi kullanmaları da nesiydi? Tabiki biz yeni görmüştük ama 1968'de Pierre Boulle'nin romanından uyarlanan filmde görmüştü çoktan bunu dünya. 2001'de yaptıkları da bunun yeniden çevriminden başka birşey değildi. 1974'te de tv dizisi haline getirilen bu pek tutan senaryo, sene 2011'e gelindiğindeyse olayı bağlama gereği hissetti. Çünkü 2001'deki olağanüstü filmin sonunda kendimizi devasa sorularla dımdızlak ortada kalmış gibi hissetmiştik, maymun gezegeni gazisi Mark Wahlberg'le birlikte. Yüzbaşı Leo Davidson rolündeki Wahlberg, nihayet memleketim diye taşını toprağını öpmeye geldiğinde kendini, en az kurtulduğu cehennemin bin katı halinde bir dünyada bulmuştu.
İşte Rupert Wyatt'ın yönettiği bu sıfır kilometre filmde de bunu açıklamaya çalışıyorlar. Yüzbaşı Davidson'ın bıraktığı dünyaya ne oldu? Başka bir gezegeni ele geçirebilecek kadar evrimleşen maymunlar, dünyayı nasıl ele geçirdi? Daha doğrusu olayın başlangıcı neydi onu anlatıyor. Kanımca ele geçirilme aşaması bir başka gişe canavarına saklanmış vaziyette.
Herneyse, soruların cevabını diğer tüm "kötülüklerin" kaynağı oluşturuyor : İyi bir amaç uğruna yapılan kontrolsüz zevzeklikler. Sırf Alzheimer olan babasının erimekte olan aklına bir çare bulabilmek için kendini laboratuvara vermiş olan Will Rodman, nerdeyse başarılı olabilecek bir ilaç geliştiriyor. Tabiki deneklerimiz maymunlar. Bir kısım şanssız olay neticesinde yeni doğmuş bir yavruyu eve getirip, bakmak zorunda kalıyor Will ve bu arada ilacı da babasında denemeyi ihmal etmiyor. Yavru maymun büyüyor, adeta evin çocuğu kıvamında. Will'e bir veteriner hanım da ayarlıyor kaşla göz arasında. Bunamış baba da iyileşiyor az buçuk. Ama asıl dikkat çekici nokta en baştan ortaya çıkmayı ihmal etmiyor : Yavru maymunumuz ki bir ismi var lütfen, Sezar, annesine verilen akıl geliştirici ilacı aynen almış damarlarına. Çok pis zeki bu yumurcak da.
Ve onun felaketi de tamamen iyi niyetten oluyor bu arada. Nasıl olayın başlangıcı Will'in babasına duyduğu sevgiyse, Sezar'ın "dark side"a geçmesi de yaşlı babayı agresif komşudan kurtarmak için oluyor. (Ahh dark side ahh! Anakin'e yaptıkların yetmedi mi ha!)
Herşey güzel, herşey hoş. Ciddi ciddi gidin izleyin. 20th Century Fox'ın bizden gelecek paraya ihtiyacı yok ama belki James Franco'nun yüz ellinci doktorasını yapmasına veya Freida Pinto'nun başka bir Oscarlık Hint filminde oynamasına yardımımız dokunur, sevaptır.
16 Ağustos 2011 Salı
15 Ağustos 2011 Pazartesi
Jane Austen Uyarlamaları Dosyası 3 : Mansfield Park
Mansfield Park, Jane'in S&S ve P&P'den sonra yayınlanma sırasına göre üçüncü romanı. 1814'te yayınlanan roman, isminin de belirttiği üzere Mansfield Park adındaki evde geçiyor. Diğer iki kitap gibi sevilerek okunsa da uyarlama açısından biraz geride kalmış gibi görünüyor. Gerçi sonradan göreceğiz, bu konuda en geride olan Northanger Abbey. Neyse, Mansfield Park'ın sadece üç kez tv-sinemaya uyarlanmış olmasının nedeni belki de P&P gibi birçok insanın hayallerini süsleyen bir aşk hikayesi içermiyor olması, esas oğlan Edmund Bertram'ın ne bir Darcy ne de bir Wenthworth olmaması, günümüze oldukça uzak bir temele kurulu olması (başroldeki aşkın kahramanlarının teyze çocukları Fanny ve Edmund olması yani) veya hepsi birden olabilir. Benim de en az sevdiğim, hatta hiç sevmediğim kitabıdır Jane'in. Okurken ne zaman bitecek diye beklediğim tek romanı belki de. Tüm hikaye boyunca - Jane'in de tarzını bildiğimden - ne olacağını neredeyse hiç merak etmemiştim. Sadece bir Henry Crawford twisti beklemiştim, umutsuz bir hevesle, ama Jane bu - her zaman kötüler kötü, iyiler de iyidir ve sonlar hep iyi karakterlerin kavuşup mutlu olmasını barındırır.
Edmund Bertram olayı daha da ilginç. Şimdi zinciri takip edin. 1999'da Edmund'u oynayan Jonny Lee Miller, 1983'teki dizi uyarlamasında Fanny'nin kardeşini oynarken, 2009'da da başka bir Austen uyarlaması olan Emma'da Knightley karakterine hayat verdi. Buna karşılık 2007'deki Edmund Bertram olan Blake Ritson, aynı Emma'da Elton'ı oynadı. Takip edebildiniz mi?
Jonny Lee Miller, Edmund Bertram olarak esasında oldukça iyi. Yani bu kadar sıkıcı ve boş bir karakteri nasıl iyi oynayabilirseniz o kadar işte. Saf, temiz, duygulu, düşünceli ve sıkıcı görünüyor tam anlamıyla. Blake Ritson'ının da ondan aşağı kalır yanı yok. Ama sadece bir parça daha önde olabileceğini düşünüyorum oyunculuk açısından çünkü karşınızda öyle bir Billie Piper'la oynayabilmek hakikaten alkışlanabilecek bir çaba kanımca. Ama gene de Jonny'nin Edmund'u daha uygun gibi.
Tom Bertram karakteri özel muamele gerektiren bir karakterdir. Hem her şeyin onca dışında görünür, hem de bir o kadar içindedir. Mansfield Park'ın asıl sorununu, tüm dinamiklerini bir şekilde o yansıtır, bakmasını bilen için. 1999'da James Purefoy elindeki senaryonun da sağladığı avantajlarla iyi şeyler yapıyor, ama 2007'de James D'Arcy de harikalar yaratıyor. Görüntü açısından ikisi de uygun bunun dışında.
Bertram kızkardeşler her iki uyarlamada da idare eder vaziyetteler. Victoria Hamilton ve Justine Waddell 1999'da iyi birer Maria ve Julia iken, 2007'de Michelle Ryan ve Catherine Steadman daha parlak ve ilgi çekici görünüyorlar. Ya da belki Michelle Ryan'ın göründüğü her sahne benim için zaten ilginç olduğundan olabilir.
Crawford kardeşler de bu hikayenin kötüleridir. Jane genelde hikayelerinde çekici ve kötü adamlara yer verir iş bozan olarak ama burada bir değişikliğe girişip, olaya bir de kötü kadın eklemiş. Hem de diğer kötü gibi görünen ama aslında saflıklarından, salaklıklarından öyle durumlara düşenlerin aksine, Mary Crawford içten de kötü. Ama bir yandan da aynen erkek kötülerde olduğu gibi onun da oldukça çekici ve iyi karakterleri kendine aşık edici bir yanı olması gerektiğinden, hem 1999'daki hem de 2007'deki Mary Crawford seçimleri oldukça başarılı. Embeth Davidtz'in de Hayley Atwell'in de belli bir cazibesi ve güzelliği var. Üstüne bir de yeteri kadar şeytani görünebiliyorlar. Davidtz duru bir performans sergilerken, Atwell parıltılı bir hava veriyor karaktere.
Mansfield Park'ın hepi topu üç uyarlamasından son ikisini 1999 tarihli Patricia Rozema'nın yazıp yönettiği sinema filmiyle 2007 tarihli ITV1 yapımı televizyon filmini karşılaştırıyoruz:
1999'daki Fanny Price'ımız Francis O'Connor. Kendisi Madame Bovary'lik de yapmış, güzel, çıtı pıtı, pek sevimli bir kadındır normalde. Bu sebeple olsa gerek, Fanny olarak gayet yerinde bir seçim gibi görünüyor. Jane'in karakterlerini genelde fiziki değil de duygusal-düşüncesel olarak tarif etme huyundan dolayı kafamızda canlanabilecek olası Fanny görüntüleri arasında bir parça güzel bile duruyor hatta. Ama 2007 Fanny Price'ı Billie Piper tam bir şaka. Evet tıpkı 1995 yılındaki Jane Bennet gibi bu da toptan bir şaka. Oturup, sanki özellikle, ilginç ve derinlikli gösterilmesi bu kadar zor olan bir karakteri nasıl daha sığ, daha basit gösteririz diye düşünüp taşınıp bulmuşlar gibi. Billie Piper'la kişisel bir meselem yok (evet diğer pek çok kadın oyuncuya var, farkındayım o yüzden belirtiyorum yani) ama zaten beni boğan bir karakteri, tamamen anlatımın dışına taşıyor. Onun yarattığı Fanny, ortalıkta hoplaya zıplaya dolaşan, çiçekler koklayan, gülümseyerek mahzun mahzun bakışlar atan, saftoriğin, çocuğun teki olup çıkıyor adeta. Ayrıca kostüm tasarımcısının bir şakası olsa gerek, Bertram kızkardeşlerden çok daha fazla sokuyor Fanny'nin korseyle fırlatılmış göğüslerini gözümüze gözümüze. Hani nerde kaldı bu kızın dışlanmışlığı, evin dış kapısının mandalı hali, fakir ailesine aitliği, yalnızlığı, çekingenliği? Öte yandan Francis O'Connor'ın çizdiği Fanny portresi de mükemmel değil tabiki. O da işin içine gereğinden fazla zeka ve soğukluk katıyor mesela. Ama elimizdekinin en iyisi gene o.
![]() |
| Fanny Price'larımız |
![]() |
| Edmund Bertram'larımız |
Jonny Lee Miller, Edmund Bertram olarak esasında oldukça iyi. Yani bu kadar sıkıcı ve boş bir karakteri nasıl iyi oynayabilirseniz o kadar işte. Saf, temiz, duygulu, düşünceli ve sıkıcı görünüyor tam anlamıyla. Blake Ritson'ının da ondan aşağı kalır yanı yok. Ama sadece bir parça daha önde olabileceğini düşünüyorum oyunculuk açısından çünkü karşınızda öyle bir Billie Piper'la oynayabilmek hakikaten alkışlanabilecek bir çaba kanımca. Ama gene de Jonny'nin Edmund'u daha uygun gibi.
![]() |
| Tom Bertram'larımız |
![]() |
| Bertram kız kardeşleri-1999 |
![]() |
| Bertram kız kardeşleri-2007 |
![]() |
| Crawford kardeşler |
Ve bu boğucu hikayenin en ilginç karakteri Henry Crawford. Jane'in katı ahlakçılığı ve esnemez kalıpları olmasa, belki de çok daha ilginç bir olaya gidebilecek bir halde olan karakterin canlandırılması için gereken, Jane'in yazdığı haliyle, iyi görünmesinin yanında hemen ilk bakışta "womanizer" olduğu da anlaşılacak, ama bir o kadar da ne yaptığını bilerek cazibesini gösterebilen bir adam. 1999'da Alessandro Nivola hem bir yandan yakışıklı, çekici ve zeki görünürken bir yandan da ufak şeytani bakışlar atabiliyor. 2007'de Joseph Beattie ise işin şeytani yanına daha çok yüklenmiş gibi görünüyor.
Mansfield Park diğer Austen romanlarından oldukça farklı görünür. Tek bir mekanda, sadece burda yaşayan ve buraya sürekli ziyarete gelen insanların arasında olanları, yaşananları, tek tek karakterlerin dünyalarını anlatır. Bu anlatımı da yine bu karakterlerden biri olmasına rağmen tüm bu curcunanın dışındaymış gibi duran Fanny Price'ın keskin gözlemlerinden ve kendine özgü eleştirisinden geçirerek bize ulaştırır. Olaylardan çok düşünceler, hareketler, bakışlar, kişilikler incelenir. Bu yüzden seyredilebilecek bir hale gelmesi için oldukça iyi bir senaryo yazımına ihtiyacı vardır. 1999'da Patricia Rozema bu yüzden oturup, kitaptan aldıklarına, Jane Austen'ın kişisel mektuplarını, kısa hikayelerini katıştırarak ve çok daha eleştirel, çok daha sert, keskin bir Mansfield Park ortaya çıkartarak bunu sağlamaya çalışmış. 2007'de Maggie Wadey ise kitabın olaylarının içine günümüz diyaloglarını-kendi diyaloglarını ve tepkilerini- katarak bir şeyler oluşturma çabasına girişmiş. Kitaptan nerdeyse hiç hoşlanmadığımı söylemiştim, bu yüzden 1999'daki sinema filmi hikayeyi benim için izlenebilir kıldı ama 2007'nin pek bir özelliği yoktu. Sonuçta Patricia Rozema'nın filmine 2007'nin Bertram kardeşlerini (Edmund hariç) katarak, tercih edebilirim.
14 Ağustos 2011 Pazar
Jane Austen Uyarlamaları Dosyası 2 : Pride&Prejudice
Jane'in (1811'de) yayınlanan ilk romanı Sense&Sensibility'nin son iki uyarlamasına bakmıştık : http://neverlandhikayeleri.blogspot.com/2011/08/jane-austen-uyarlamalar-dosyas-1-sense.html
S&S'den iki sene sonra 1813'te Pride&Prejudice yayınlandı. Jane'in en çok bilinen ve belki de en çok sevilen-okunulan kitabı olan P&P, yüzyıllardır dünya üzerindeki pek çok kadının başucu kitabı aynı zamanda. Barındırdığı o nefis mizah, eleştiri ve gözlemler, incelikli bir alay duygusuyla dokunmuş iflah olmaz bir romantizmle bu hikaye, bizlere, gururunu yenmeye çalışan Darcy'yle önyargılarına boğulmuş Elizabeth'in aşkının etrafında hiç eskimeyecek bir klasiği anlatıyor. Aynı zamanda Jane bununla, hepimizin ahını almış durumda. Bunca mutsuz kadınla dolu bir dünyaya, Darcy karakterini tanıştırmanın, dahası büyük bir umutla onun varlığına inandırmanın ne gereği vardı diye hayıflanıyoruz her defasında.
Bu yüzdendir ki en çok sinemaya, televizyona uyarlanan romanı da bu olmuş Jane'in. 1940'ta başladığı film ve dizi yolculuğuna hala devam etmekte P&P. Aralarından yine son ikisi sayılabilecek 2005 yapımı Joe Wright yönetmenliğindeki sinema filmi ile 1995 yapımı BBC'nin mini televizyon dizisini karşılaştıracağız.
Dizideki Elizabeth Bennet'ımız Jennifer Ehle ile filmdeki Elizabeth'imiz Keira Knightley'nin tamamen farklı farklı ele alınması gerektiğini söyleyerek başlamak lazım. Çünkü ikisi de aynı kitabın aynı karakterini canlandırmış olsalar da, bu çok sevilen-hayranlık duyulan karakteri kendilerine göre yorumlanmış vaziyetteler. Jennifer Ehle biraz daha Jane'in çizdiği Elizabeth'e yakın durmaya çalışıyor ama gene de onu daha güleryüzlü, daha anaç ve belki bir parça daha sessiz hale getiriyor. Buna karşılık Keira Knightley, tamamen bir erkek-fatmaya çevirdiği Lizzy'nin üzerine bol bol eleştiricilik, canlılık, çenebazlık ve gençlik ekliyor. Esasında Jane'in yarattığı Elizabeth Bennet da tam olarak bu ikisinin karışımı olurmuş gibi geliyor bana. Ehle'nin performansı içimi ısıtsa da sanırım buna göre Keira'nın Elizabeth'ini tercih ediyorum.
İşte en zorlayıcı performans : Darcy. Şimdiye kadar hangi oyuncu bu gömleği giymişse, bu inanılmaz karaktere hayat vermeye çalışmışsa, hepsi de bir şekilde başarılı olmuş. Bu kadar yüksek beklentilere cevap verebilmek için hepsi sorgusuz sualsiz kendini parçalamış. 1995'teki Colin Firth'ün ve 2005'teki Matthew Macfadyen'ın da yaptıkları farklı değil. Yani karakter açısından tabiki farklı şeyler yapmış durumdalar-kısmen. Ama başarmaya çalıştıklarının kesinlikle üstesinden gelmişler. Colin Firth, zaten 2005'e kadar, ki ondan da sonra hala, dünya üzerindeki kadın nüfusunun tek Darcy'si olarak biliniyor. Onun dizide çizdiği gurur abidesi, aşık, güçlü ama kendi zincirlerine hapsolmuş ve onlarında içinde bocalayan, o derinden ama büyük büyük ilerleyen Darcy'si tam anlamıyla Jane'in anlatmaya çalıştığı, yaratmaya çabaladığı mükemmel adam kalıbını oluşturuyor. İnanılmaz bir performans, insanı kendinden geçirtecek denli şahane bir oyunculuk. On yıl sonra Matthew Macfadyen'ın yarattığı Darcy'nin bundan aşağı kalır yanı yok. Fiziksel olarak karaktere daha fazla bir çekicilik katmasının yanı sıra, onunla çok daha iyi empati kurabileceğimiz, hissettiklerini daha fazla içimizde hissedebileceğimiz şekilde bakışlar ve duygular da ekliyor Macfadyen Darcy'ye. Firth'ün göldeki sahnesi ne kadar karizmatik, acı dolu, duygu doluysa; Macfadyen'ın yağmur altındaki evlilik teklifi ondan çok daha unutulmaz, çok daha duygu yüklü, insanın içini acıtacak denli kusursuz bir sahne oluşturuyor. Sanırım bundan sonraki ilk muhtemel Darcy'nin işi oldukça zor olacak.
Jane Bennet karakteri, Jane'in romanlarında yarattığı onca karakter içinde hemen hemen güzellik timsali olarak tanımladığı çok az karakterden biridir. Bu açıdan, bu kadar zor bulunan bir durumu en iyi şekilde sergilemek gerekirmiş gibi geliyor bana. 2005'te Rosamunda Pike'la adeta sayfalardan fırlayıp perdede parlayan masumiyet, güzellik, iyilik ve sevgi timsali Jane Bennet'ı görürken, 1995'te sadece şaka görüyoruz. Susannah Harker bildiğiniz şaka. Öyle söyleyeyim siz anlayın.
Bingley rolü ise onu oynayan her aktörü şaşmaz bir şekilde seyirciye sevdiren bir roldür. Jane'in de büyük ihtimalle yazarken uygun gördüğü ve düşündüğü de buymuş gibime geliyor. Crispin Bonham-Carter da Simon Woods da hem fiziki olarak hem de duruş olarak tam birer Bingley haline gelmişler. Kendilerinden bekleneni fazlasıyla veriyorlar, sadece Simon Woods bir parça daha sevimli gösteriyor Bingley'yi, ki böylesine sevimlilik abidesi bir karakteri daha ne kadar sevimli gösterebilirsiniz siz düşünün artık.
Wickham karakteri ise Jane'in her romanında olmazsa olmaz kötü ama yakışıklı-çekici erkek rolünün P&P versiyonudur. Jane her hikayesinde şaşmaz bir şekilde böyle bir erkek çıkarır karşımıza ve onu tanımayanlar için önce çekici gösterir karakteri, ki bu aslında onun "kötü bu adam" demesinin yoludur biz biliriz, ardından da gerçek yüzünü ortaya çıkartıp, mutlaka ama mutlaka iyi karakterlerimize ufak da olsa bir hasarla birlikte ortadan kaybeder onu. İşte bu yüzden ciddi anlamda, ilk bakışta akılları baştan alacak ama daha sonra iç yüzünü gördüğünüzde "haa anlamıştım bak zaten yüzündeki o bakışlardan bunun içinde bir pislikler olduğunu" dememizi sağlayacak bir oyuncu olmalıdır bu karakterlerin gömleği içinde. Dizideki Adrian Lukis bir anlamda böyle görünebiliyor. Ama filmdeki Rupert Friend önce yakışıklı masumiyet kokan suratı ve ardından korkakça saldıran şeytani görünüşüyle cuk diye oturuyor Wickham rolüne. Ya da tamam, ben yakışıklı deyince sarışın olsun istiyorum karakterlerin, öbür türlüsünü beğenemiyorum :p
BBC'nin senaryosu tabiki kitabın neredeyse birebir kopyası ama Deborah Moggach'ın yazdığı senaryo da barındırdığı pek çok değişikliğe rağmen fena bir iş çıkarmıyor ortaya. Hatta en az kitap kadar güzel hale gelmiş bu şekilde Darcy ve Elizabeth'in hikayesi. Ama bu durumda ortaya sanki kitabın uyarlanmasının dışında birşey çıkmış gibi geliyor bana. Yani 2005'teki bu filmi bir P&P uyarlamasından çok kendi başına ayakta duran ama Jane'in yazdıklarından ilham almış bir sinema filmi gibi görmek lazımmış gibi. Bu anlamda başarılının ötesinde bir Austen uyarlaması izlemek için diziyi, mükemmel bir gurur ve önyargı hikayesi izlemek için de filmi izlemeyi tercih ederim. Ama ikisi arasında bir seçim yapmak, bu çikolata mı yoksa o çikolata mı diye karar vermeye benziyor.
S&S'den iki sene sonra 1813'te Pride&Prejudice yayınlandı. Jane'in en çok bilinen ve belki de en çok sevilen-okunulan kitabı olan P&P, yüzyıllardır dünya üzerindeki pek çok kadının başucu kitabı aynı zamanda. Barındırdığı o nefis mizah, eleştiri ve gözlemler, incelikli bir alay duygusuyla dokunmuş iflah olmaz bir romantizmle bu hikaye, bizlere, gururunu yenmeye çalışan Darcy'yle önyargılarına boğulmuş Elizabeth'in aşkının etrafında hiç eskimeyecek bir klasiği anlatıyor. Aynı zamanda Jane bununla, hepimizin ahını almış durumda. Bunca mutsuz kadınla dolu bir dünyaya, Darcy karakterini tanıştırmanın, dahası büyük bir umutla onun varlığına inandırmanın ne gereği vardı diye hayıflanıyoruz her defasında.
Bu yüzdendir ki en çok sinemaya, televizyona uyarlanan romanı da bu olmuş Jane'in. 1940'ta başladığı film ve dizi yolculuğuna hala devam etmekte P&P. Aralarından yine son ikisi sayılabilecek 2005 yapımı Joe Wright yönetmenliğindeki sinema filmi ile 1995 yapımı BBC'nin mini televizyon dizisini karşılaştıracağız.
![]() |
| Elizabeth Bennet'larımız |
![]() |
| Darcy'lerimiz |
![]() |
| Jane Bennet'larımız |
| Bingley'lerimiz |
![]() |
| Wickham'larımız |
| Bennet sistalar |
12 Ağustos 2011 Cuma
Jovano, Jovanke
Bir Makedonya halk şarkısı bu. Jovana kızın ismi, Jovanke de hani Jovanacığım demek gibi. Bir tür Romeo&Juliet durumunu anlatıyor ucundan kıyısından. Ama neşeli olanını. Ya da en azından bana öyle geliyor. Tekrara koyup, üst üste üst üste dinleyebilirim her defasında onlarla birlikte el çırparak.
Esasında Yale Slavic Chorus'un söylediği pek çok şeye aynı işlemi yapabilirim :p Onlarla seneler evvel henüz youtubeları, tam teşekküllü bir web siteleri falan yokken, iki sayfalık sitelerinden sadece iki parçacık indirilebilir haldeyken tanışmıştım. Gelişimimi baya bir etkileyen Xena'nın jenerik müziğinin sözlerini ararken rastlamıştım koroya. Tabi sonraki adımlarda da Magic of Bulgarian Voices ve diğerleri geldi ama Yale'in bu korosu ben gidemedikçe onların Wine&Cheese partilerine, youtube'a yüklemeye devam ettiler benim için (evet kendi üstüme alınıyorum olamaz mı?) görüntülerini. Haa ne mi diyorlar bu arada burda? O da şöyle:
Esasında Yale Slavic Chorus'un söylediği pek çok şeye aynı işlemi yapabilirim :p Onlarla seneler evvel henüz youtubeları, tam teşekküllü bir web siteleri falan yokken, iki sayfalık sitelerinden sadece iki parçacık indirilebilir haldeyken tanışmıştım. Gelişimimi baya bir etkileyen Xena'nın jenerik müziğinin sözlerini ararken rastlamıştım koroya. Tabi sonraki adımlarda da Magic of Bulgarian Voices ve diğerleri geldi ama Yale'in bu korosu ben gidemedikçe onların Wine&Cheese partilerine, youtube'a yüklemeye devam ettiler benim için (evet kendi üstüme alınıyorum olamaz mı?) görüntülerini. Haa ne mi diyorlar bu arada burda? O da şöyle:
Jovano, Jovanke
Kraj Vardarot sedish mori, (Vardar'ın kıyısında oturuyorsun)
Belo platno belish, (beyaz ketenini yıkıyorsun)
Belo platno belish dusho, (beyaz ketenini yıkıyorsun sevgilim)
Se nagore gledash. (tepelere bakarak)
Jovano, Jovanke,
Jas te tebe cekam mori, (seni bekliyorum)
Doma da mi dojdes, (evime gelmeni)
A ti ne doagjas duso, (ve gelmiyorsun sevgilim)
Srce moje jovano. (aşkım jovano)
Jovano, Jovanke,
Tvojata majka mori, Tebe ne te pusta, (annen izin vermiyor)
So mene da dojdes duso, (benimle gelmene sevgilim)
Srce moje Jovano. (aşkım jovano)
Willy Wonka & The Chocolate Factory (1971)
"Charlie & The Chocolate Factory" Roald Dahl'ın ilk kez 1964'te yayınlanan "Uslu bir çocuk olursan belki Şirinler'i bile görebilirsin" mantığıyla yazdığı, çocuklara akıllı uslu olmaları için bol bol mesaj verme kaygısındaki ve büyümek zorunda kalmış her çocuğun çocukluk hayallerini somutlaştırdığı neredeyse en ünlü kitabı. 1916 doğumlu Gallerli yazar, 1990 öldüğünde arkasında sadece çocuk kitapları değil, büyükler için fantastik romanlar, oyunlar, şiirler ve senaryolarına katkıda bulunduğu birçok film bırakmış. Bizim daha çok bildiğimiz Johnny Depp'in oynadığı 2005 tarihli Charlie&The Chocolate Factory filminin uyarlandığı kitabı içlerinden en çok bilineni. Bir de hatırlayan varsa 1996 tarihli Matilda filmi de yine onun aynı adlı kitabından.
Tamam biz Johnny'yi ve Tim Burton'ın sihrini dokundurduğu filmi biliyoruz ama 1971'de Dahl henüz hayattayken senaryosunu da bizzat yazdığı bir uyarlaması daha varmış kitabın. Daha ilgi çekici olduğunu mu düşünmüşler ne, o zamanki filmin adını kitapla aynı bırakmamış, Willy Wonka'ya mal etmişler ismi.
Bu versiyonda Charlie Bucket babasını kaybetmiş, annesi ve iki büyükbaba artı iki büyükannesi ile birlikte yaşayan fakir mi fakir bir çocuk. Annesi çamaşır yıkıyor, Charlie de gazete dağıtıcısı olarak üç beş kuruş getiriyor eve. Hikayenin gerisi hatırladığımız gibi. Altın biletler, çocuklar, fabrika, Willy Wonka, mutlu son. Ama arada bizim hatırladığımız versiyonla oldukça farklılıklar var. Tabi sene 1971 olduğu için, altın bilet sahtekarlığı bir Paraguaylı mafya babası tarafından yapılıyor mesela. Mike Teevee karakteri kovboy gibi giyinen, kovboy tabancası taşıyıp, çok fazla televizyon izleyen bir çocuk halinde gösteriliyor. Wonka'nın cam asansörüyle şehri yukarıdan seyrediyorlar sadece, 2005'teki gibi Charlie'nin evine sonradan gelmiyor yani.
Bu versiyonda henüz CGI teknolojisi falan da olmadığından herşey, her görüntü doğal. O kadar tuhaf geldi ki izlerken, bir yandan da bol bol takdir ettik. Düşünsenize tüm o anlatmak zorunda oldukları hayal dünyasını, çikolata fabrikası görüntülerini. Hepsini tek tek set çalışanlarının hazırladığını, herşeyin tek tek en ince ayrıntısına kadar elle yerleştirildiğini düşününce hakikaten akıl karı değilmiş gibi geliyor şimdiye göre.
Çocuk oyuncular bu versiyonda da döktürüyor. Ama Charlie Bucket'ın 1971 hali bende pek o Freddy Highmore'un uyandırdığı acıma, şefkat, köpek yavrusu duygularını oluşturmadı. Peter Ostrum'un Charlie'si sadece saf saf bakıyor gibi geldi bana. Gene Wilder'ın Wonka'sıysa Johnny'ninkinden oldukça farklı. Çok sakin ve normal görünüyor çoğu zaman. Sadece arada birden duygu değişikliği gösteriyor ama onlarda da çok ısrar etmiyor. Yani Johnny'nin altını doldurduğu kadar bir alt metne sahip görünmüyor Gene Wilder. Ama senaryonun güzelliği olarak, arada pek şahane cümleler ediyor sessizce, çaktırmadan (ki hemen hemen hepsi okkalı birer edebiyat eserinden aşırma). Bir de güzel şarkıları var tabi.
Oompa Lumpa'larsa evlere şenlik. Ayrı bir takdir konusu. 2005'te tek bir bilgisayar tıklamasıyla tek bir oyuncudan yüzlerce Oompa Lumpa yapılırken, 1971'de aynı gibi görünmeleri için boyanmış, giydirilmiş yüzlerce ayrı cüce oyuncuyla uğraşılmış. Cidden nerden nereye gelmişiz.
Ben filmleri sayarken izleyebileceğimiz indirdiklerimi, arkadaşım bunu seçtiğinde hatırlatmıştı, Gilmore Girls'de birinci sezonda Dean ve Rory çıkmaya başladıklarında, Dean'i evlerine ilk davet ettiklerinde izledikleri film buymuş. Biz de o duyguyla izledik, içimizde birer Lorelai, kendimizi o efektsiz renklere, boyanmış Oompa Lumpa'ların şarkılarına bıraktık.
Güzel oluyor, tavsiye ederim ;)
Tamam biz Johnny'yi ve Tim Burton'ın sihrini dokundurduğu filmi biliyoruz ama 1971'de Dahl henüz hayattayken senaryosunu da bizzat yazdığı bir uyarlaması daha varmış kitabın. Daha ilgi çekici olduğunu mu düşünmüşler ne, o zamanki filmin adını kitapla aynı bırakmamış, Willy Wonka'ya mal etmişler ismi.
Bu versiyonda Charlie Bucket babasını kaybetmiş, annesi ve iki büyükbaba artı iki büyükannesi ile birlikte yaşayan fakir mi fakir bir çocuk. Annesi çamaşır yıkıyor, Charlie de gazete dağıtıcısı olarak üç beş kuruş getiriyor eve. Hikayenin gerisi hatırladığımız gibi. Altın biletler, çocuklar, fabrika, Willy Wonka, mutlu son. Ama arada bizim hatırladığımız versiyonla oldukça farklılıklar var. Tabi sene 1971 olduğu için, altın bilet sahtekarlığı bir Paraguaylı mafya babası tarafından yapılıyor mesela. Mike Teevee karakteri kovboy gibi giyinen, kovboy tabancası taşıyıp, çok fazla televizyon izleyen bir çocuk halinde gösteriliyor. Wonka'nın cam asansörüyle şehri yukarıdan seyrediyorlar sadece, 2005'teki gibi Charlie'nin evine sonradan gelmiyor yani.
Bu versiyonda henüz CGI teknolojisi falan da olmadığından herşey, her görüntü doğal. O kadar tuhaf geldi ki izlerken, bir yandan da bol bol takdir ettik. Düşünsenize tüm o anlatmak zorunda oldukları hayal dünyasını, çikolata fabrikası görüntülerini. Hepsini tek tek set çalışanlarının hazırladığını, herşeyin tek tek en ince ayrıntısına kadar elle yerleştirildiğini düşününce hakikaten akıl karı değilmiş gibi geliyor şimdiye göre.
Çocuk oyuncular bu versiyonda da döktürüyor. Ama Charlie Bucket'ın 1971 hali bende pek o Freddy Highmore'un uyandırdığı acıma, şefkat, köpek yavrusu duygularını oluşturmadı. Peter Ostrum'un Charlie'si sadece saf saf bakıyor gibi geldi bana. Gene Wilder'ın Wonka'sıysa Johnny'ninkinden oldukça farklı. Çok sakin ve normal görünüyor çoğu zaman. Sadece arada birden duygu değişikliği gösteriyor ama onlarda da çok ısrar etmiyor. Yani Johnny'nin altını doldurduğu kadar bir alt metne sahip görünmüyor Gene Wilder. Ama senaryonun güzelliği olarak, arada pek şahane cümleler ediyor sessizce, çaktırmadan (ki hemen hemen hepsi okkalı birer edebiyat eserinden aşırma). Bir de güzel şarkıları var tabi.
Oompa Lumpa'larsa evlere şenlik. Ayrı bir takdir konusu. 2005'te tek bir bilgisayar tıklamasıyla tek bir oyuncudan yüzlerce Oompa Lumpa yapılırken, 1971'de aynı gibi görünmeleri için boyanmış, giydirilmiş yüzlerce ayrı cüce oyuncuyla uğraşılmış. Cidden nerden nereye gelmişiz.
Ben filmleri sayarken izleyebileceğimiz indirdiklerimi, arkadaşım bunu seçtiğinde hatırlatmıştı, Gilmore Girls'de birinci sezonda Dean ve Rory çıkmaya başladıklarında, Dean'i evlerine ilk davet ettiklerinde izledikleri film buymuş. Biz de o duyguyla izledik, içimizde birer Lorelai, kendimizi o efektsiz renklere, boyanmış Oompa Lumpa'ların şarkılarına bıraktık.
Güzel oluyor, tavsiye ederim ;)
"Dream, are you a Dreamer?"
Şu ara rüyaların içinde kaybolmaya devam ediyorum. Büyük ihtimalle çok fazla bölük pörçük uyuduğumdan falan. Ya da kafamda bir türlü yüzeye çıkmalarına izin vermediğim, ama içten içe çok büyük stres kaynağı olabilecek düşünceler mevcut. Evet öyle. Ben sadece yokmuşlar gibi davranıyorum.
İşte böyle davranınca da rüyalara vuruyor aklım. Sırasıyla pek maceralı şeyler gördüm bu hafta. Önceki gece bir kafedeydim. Bu rüyamın görüntüleri siyah beyaz bu arada onu da baştan söyleyeyim. Sanki film içinde flash-back görüyorum havasında. Neyse efendim, bu kafede böyle arkadaşlarımla oturuyormuşum. Kim onlar tanıdığımdan değil, sadece öyleymiş işte. Ama hava sanki böyle hafif bir serin, rüzgarlı, üstlerimizde sıkı sıkı sarındığımız ince ceketler var. Bir ara sıkıldım herhalde o arkadaşlarım dediklerimden, kalkıp kafenin üstü açık kısmına çıktım. Bir nevi teras da diyebiliriz. Hemen bir kuytu duvar arası bulup, sırtımı yaslayıp, önüme bakmaya başladım. Bu arada şey geldi, hımm, biz ona "Tom" diyelim. Hem bu vesileyle bu "Tom" mevzuunu da açıklamış olayım, zira bundan sonra bolca çıkabilir rüya anlatımlarımda. Bu Tom, belirli aralıklarla rüyalarımda kendine yer bulur. Misal, tam birşeye karar veririm, pat rüyama girer, o kararımın tamamen yanlış olduğunu hissettirip, karman çorman düşüncelerle bırakır ortada beni. Ya da uzun bir süre görmem kendisini rüyamda, tamamen aklımdan çıkar gider, ama sonra bir gün gene pat rüyama girer, haydee olurum, demek ki hala orda bir yerlerdeymiş derim (hayır, şizofren değilim. sadece rüya görüyorum ;) ).
Neyse işte bu Tom da kalkıp içerden yanıma geldi. Benimle aynı kuytuya sığışıp, o da aynı şekilde durmaya başladı. Gelmesi beni bir şekilde rahatlattı. Başımı omzuna yasladım. Ve resmen o kısacık birkaç saniye boyunca hayatımda şu son dönemlerde hissetmediğim kadar rahatlamış, huzurlu, mutlu hissettim. Evet, bildiğiniz huzurlu. Sanki üzerimdeki tüm yük, tüm endişeler, tüm düşünceler o birkaç saniye için benden uçtu gitti. Derin bir nefes aldım ve o anda çat! İçerideki arkadaşlarımdan bir tanesi, böyle çok neşeli bir tanesi önümüzde bitiverdi. Ben kafamı kaldırdım omuzundan ve huzur da geldiği hızda yok oldu. Çok sinirlendim o an, çatlayacaktım sinirden ki uyandım.
Dün gece de yeni evli bir arkadaşımın evinde kaldım ilk defa. Saçmasapan bir yağmur-gökgürültüsü-şimşek durumu vardı tüm akşam ve gece. Tüm o fırtına içinde, onların küçük oturma odalarında güç bela uykuya daldım. Gene Tom'laydım. Ama bu sefer nerde olduğunu bilemediğim bir yerde, açık havada bir merdivene tırmanıyorduk. Parlak gümüş renkli, metalden bir merdiven. El ele tutuşmuş tırmandık uzunca bir süre. Neden tırmandığımızı da bilemedim ya neyse. En sonunda tepesine vardık. Tepede ufak kare bir platform yapılmıştı merdivenle aynı malzemeden. Platformun diğer yanında da bu kez aşağı inmek için ikişer ikişer birleştirilmiş 4 metal çubuk vardı. Öyle bir düzenek ki, o çubukların iki yanından tutunup ayaklarınızı yerleştiriyorsunuz, ikisini de kavrayan başka bir parça yer alıyor çubukların ortasında-ondan da iki elinizle tutunup, kendinizi aşağıya doğru dikine kaymaya bırakıyorsunuz. Böyle karmaşık oldu farkındayım. Şöyle diyeyim: Ağaçlara tırmandığımız tahta merdivenin metalini düşünün. Sonra onun arasındaki o basamak niyetine konan yatay parçaların olmadığını ve elinizdeki tek bir yatay portatif parçayla o merdivenin en üstünden kendinizi aşağıya doğru yüzünüz merdivene dönük bıraktığınızı düşünün. İşte iniş yöntemi buydu. Bizim Tom hemen kendi merdivenindeki yerini aldı. Ben platformun üzerinde dikilip kaldım. O kadar yüksekteyiz ki sanki gökyüzünün içinde kaybolmuşuz. Korkudan ölmek üzereyim. Nasıl inerim ben ordan öyle diye gözlerim yuvalarından fırlayacak şekilde bakıyorum ona. Bu arada bir eli merdivende bir eli bende hala. Çekiştiriyor. Yok yok yapamam diyorum. O anda bir kız bitti platformda yanımda. Nerden geldi hiçbir fikrim yok. Hemen hemen 12-13 yaşlarında. O öyle yeni yapıldı, pek denenmedi garanti veremem diyor. Ben de Tom'a dönüp diyorum bak gördün mü ordan inmeyelim bozulabilirmiş diyorum. Tom da ısrarla beni çekiştirip, kızın bozulacağına dair garanti de vermediğini söylüyor. İçimden de manyak mı bu Tom, görmüyor mu yüksekliği boşluğu, korkmuyor mu diyorum. En son yükseklikten başım dönmek üzereyken gözlerimi açmaya zorladım kendimi de, uyandım.
Ama gecenin bir vakti tabi, gözlerimi geri kapayıp yine daldım. Bu kez de böyle açık havaya kurulmuş ufak bir sahnenin önünde 10 sıra kadar sandalye vardı. Hepsi doluydu. Ben de annem sağımda, Blair Waldorf (evet o Blair, Gossip Girl'deki karakter) da solumda, önden 5-6 sıra geride oturuyorduk. Sahnede ne olduğuna dair bir fikrim yok, sanırım tiyatro oyunuydu. Önemli olan tam önümüzdeki sandalyede Jason Momoa'nın oturuyor olması. Hem de onu hep bildiğim Khal Drogo halinde değil, şu geçenlerde Jay Leno'ya konuk olduğu küt saçlı, ceketli gömlekli haliyle oturuyor. Blair'le ben büyülenmiş gibi onu izliyoruz, o yüzden de sahnede ne olduğunu bilmiyorum işte. Bir yerden sonra Blair'le kavga etmeye başladım, Jason'ı paylaşamıyoruz çünkü. Sonunda o da durumun farkına vardı, aramızı düzeltmeye çalıştı ama nafile. Kalkıp, hışımla uzaklaştım. Bu arada otel gibi bir yerlerdeyiz sanırım ve ben deli gibi Jason Momoa'nın peşindeyim. Ne yapacaksam artık, annem de ah vah kızım neden böyle yapıyorsun halinde. Resmen kendimi Uğur Dündar'ı kaçıran anne-kız Adile Naşit-Hülya Koçyiğit ikilisinde gibi hissediyorum.
Tabi bu arada Blair'le tekrardan kavga ettim. Jason yetişip, bizi zor ayırdı. Sonra da beni tuttuğu gibi otelin merdivenlerini çıkarmaya başladı. Evet yine merdiven. Bu arada tuttuğu gibi derken gerçek anlamda onu kastediyorum çünkü görmüşseniz bilirsiniz, Jason benim 35 katım büyüklüğünde devasa bir adam normalde. Beni odama götürmeye çalışıyor sakinleşeyim de Blair'in saçını başını yolmayayım diye. Lan bıktım gene mi merdiven çıkıyoruz diye poflarken uyandım.
Şimdi merak içindeyim. Eğer bu ilk kez kaldığın bir evde rüyanda evleneceğin kişiyi görürmüşsün hurafesi-geleneğinin herhangi bir işlevi varsa...zerre kadar beğenmediğim bizim Tom'la mı yoksa zaten hali hazırda evli-mutlu-bol çocuklu olan Jason Momoa'yla mı evleneceğim?
Ve bu benim akıl sağlığım ne kadar yerindedir böyle?
İşte böyle davranınca da rüyalara vuruyor aklım. Sırasıyla pek maceralı şeyler gördüm bu hafta. Önceki gece bir kafedeydim. Bu rüyamın görüntüleri siyah beyaz bu arada onu da baştan söyleyeyim. Sanki film içinde flash-back görüyorum havasında. Neyse efendim, bu kafede böyle arkadaşlarımla oturuyormuşum. Kim onlar tanıdığımdan değil, sadece öyleymiş işte. Ama hava sanki böyle hafif bir serin, rüzgarlı, üstlerimizde sıkı sıkı sarındığımız ince ceketler var. Bir ara sıkıldım herhalde o arkadaşlarım dediklerimden, kalkıp kafenin üstü açık kısmına çıktım. Bir nevi teras da diyebiliriz. Hemen bir kuytu duvar arası bulup, sırtımı yaslayıp, önüme bakmaya başladım. Bu arada şey geldi, hımm, biz ona "Tom" diyelim. Hem bu vesileyle bu "Tom" mevzuunu da açıklamış olayım, zira bundan sonra bolca çıkabilir rüya anlatımlarımda. Bu Tom, belirli aralıklarla rüyalarımda kendine yer bulur. Misal, tam birşeye karar veririm, pat rüyama girer, o kararımın tamamen yanlış olduğunu hissettirip, karman çorman düşüncelerle bırakır ortada beni. Ya da uzun bir süre görmem kendisini rüyamda, tamamen aklımdan çıkar gider, ama sonra bir gün gene pat rüyama girer, haydee olurum, demek ki hala orda bir yerlerdeymiş derim (hayır, şizofren değilim. sadece rüya görüyorum ;) ).
Neyse işte bu Tom da kalkıp içerden yanıma geldi. Benimle aynı kuytuya sığışıp, o da aynı şekilde durmaya başladı. Gelmesi beni bir şekilde rahatlattı. Başımı omzuna yasladım. Ve resmen o kısacık birkaç saniye boyunca hayatımda şu son dönemlerde hissetmediğim kadar rahatlamış, huzurlu, mutlu hissettim. Evet, bildiğiniz huzurlu. Sanki üzerimdeki tüm yük, tüm endişeler, tüm düşünceler o birkaç saniye için benden uçtu gitti. Derin bir nefes aldım ve o anda çat! İçerideki arkadaşlarımdan bir tanesi, böyle çok neşeli bir tanesi önümüzde bitiverdi. Ben kafamı kaldırdım omuzundan ve huzur da geldiği hızda yok oldu. Çok sinirlendim o an, çatlayacaktım sinirden ki uyandım.
![]() |
| resim burdan : photo dictionary |
Ama gecenin bir vakti tabi, gözlerimi geri kapayıp yine daldım. Bu kez de böyle açık havaya kurulmuş ufak bir sahnenin önünde 10 sıra kadar sandalye vardı. Hepsi doluydu. Ben de annem sağımda, Blair Waldorf (evet o Blair, Gossip Girl'deki karakter) da solumda, önden 5-6 sıra geride oturuyorduk. Sahnede ne olduğuna dair bir fikrim yok, sanırım tiyatro oyunuydu. Önemli olan tam önümüzdeki sandalyede Jason Momoa'nın oturuyor olması. Hem de onu hep bildiğim Khal Drogo halinde değil, şu geçenlerde Jay Leno'ya konuk olduğu küt saçlı, ceketli gömlekli haliyle oturuyor. Blair'le ben büyülenmiş gibi onu izliyoruz, o yüzden de sahnede ne olduğunu bilmiyorum işte. Bir yerden sonra Blair'le kavga etmeye başladım, Jason'ı paylaşamıyoruz çünkü. Sonunda o da durumun farkına vardı, aramızı düzeltmeye çalıştı ama nafile. Kalkıp, hışımla uzaklaştım. Bu arada otel gibi bir yerlerdeyiz sanırım ve ben deli gibi Jason Momoa'nın peşindeyim. Ne yapacaksam artık, annem de ah vah kızım neden böyle yapıyorsun halinde. Resmen kendimi Uğur Dündar'ı kaçıran anne-kız Adile Naşit-Hülya Koçyiğit ikilisinde gibi hissediyorum.Tabi bu arada Blair'le tekrardan kavga ettim. Jason yetişip, bizi zor ayırdı. Sonra da beni tuttuğu gibi otelin merdivenlerini çıkarmaya başladı. Evet yine merdiven. Bu arada tuttuğu gibi derken gerçek anlamda onu kastediyorum çünkü görmüşseniz bilirsiniz, Jason benim 35 katım büyüklüğünde devasa bir adam normalde. Beni odama götürmeye çalışıyor sakinleşeyim de Blair'in saçını başını yolmayayım diye. Lan bıktım gene mi merdiven çıkıyoruz diye poflarken uyandım.
Şimdi merak içindeyim. Eğer bu ilk kez kaldığın bir evde rüyanda evleneceğin kişiyi görürmüşsün hurafesi-geleneğinin herhangi bir işlevi varsa...zerre kadar beğenmediğim bizim Tom'la mı yoksa zaten hali hazırda evli-mutlu-bol çocuklu olan Jason Momoa'yla mı evleneceğim?
Ve bu benim akıl sağlığım ne kadar yerindedir böyle?
10 Ağustos 2011 Çarşamba
TiMER (2009)
Şu hikayeyi herkes duymuştur değil mi, hani çoook, çok eskiden insanların bir kadın-bir erkek ruhtan oluştuğu ama bir şekilde tanrıları kızdırdıklarından Zeus'un yıldırımlarıyla ikiye ayrılıp, birbirlerinden uzaklara düştükleri ve o zamandan beri yeryüzündeki her bir yarım ruhun, diğer yarısını arayıp durduğunu? Hemen hemen tüm bu "ruh eşi" hikayelerinin kökenidir bu.
Peki ruh eşini illa bulmak mı gerekir? Yarım olmanın ne sakıncası var? Ayrıca bu "ruh eşi"yle direkt, dakika bir, herşey hallolmuş mu olacak? Böyle bir garanti var mı? Ya da tüm hayatınızı birlikte geçirmeniz gereken kişi o mu? Bu mu demek ruh eşi? İnsan, kendisini her yönden tamamlayacak, tüm eksikliklerine, kusurlarına çare olacak kişiye mi aşık olur? Yoksa kendisine her yönden mükemmel gelene mi? Ama zaten ruh eşiniz de size her yönden mükemmel gelmez mi? Olayın doğası bu değil mi? Yani aslında, ruh eşiniz olmayan birine aşık olabilir misiniz?
Jac Schaeffer'in yazdığı ve yönettiği "TiMER"ın gerçekliğinde, insanlar 14 yaşlarından itibaren isterlerse yazı yazdıkları kollarının bilek iç kısmına bir sayaç taktırabiliyorlar. Bu sayaç - ki ismi "timer" - ruh eşinizle karşılacağınız zamanı yazıyor. Devamlı geriye sayan bu sayaç, sıfırlandığından itibaren 24 saat içinde ruh eşinizle göz göze gelirseniz ikinizin de timer'ı biplemeye başlıyor ve anlıyorsunuz ki buluştunuz. Timer'ınızdaki süre 2 gün de olabiliyor, 20 yıl da.
Kahramanımız Oona O'Leary'nin timer'ında ise taktırdığından beri hiç rakam yok. Çünkü ruh eşi bir yerlerde, artık nerdeyse, timer taktırmadığından karşılıklı saymıyor oluyor. Oona'nın annesi ve babası ruh eşi olmadıklarından boşanmışlar ve annesi ruh eşiyle evlenmiş. 30'una birazcık bir zaman kalan Oona da böylece bu evlilikle kazandığı üvey kız kardeşi Steph'le yaşıyor. Steph'in timer'ıysa 43 yaşında ruh eşiyle karşılaşacağını söylediğinden o kendince hayatını yaşıyor. Gündüzleri bir huzurevinde danışma olarak görev yapıyorken, geceleri bir barda barmenlik - ya da kadınlar için farklı birşey mi deniyordu bilmiyorum herneyse - yaparak, her gün de farklı bir adamla gününü gün ederek takılıyor öyle. Oona'ysa tam tersi, usanmadan ruh eşini bulmak için uğraşıyor. İlişki yaşadığı her timer'ı olmayan adama - ki bu yüzden hep timer'ı olmayanları denemek zorunda - gidip, birlikte timer taktırtıyor ve biplemeyi bekliyor. Tabi hiç birinde tutturamıyor.
Sonunda Oona da bir gün bıkınca bu deneme-fos çıkma-bekleme durumunda, markette kasiyerlik yapan Mikey'le tanışıyor ve kız kardeşinin tarzını denemeye karar veriyor. Karşında timer'ı olan ve kendi ruh eşiyle karşılaşacağı zaman belli olan bir adamla, gecelik günlük kısa süreli gönlünü gün etmece. Nasıl olsa ikisi de birbirlerinin ruh eşi olmadıklarını bilen iki insan böylelikle hiç bir sorumluluk, hiç bir düşünce taşımak zorunda kalmadan gayet rahat bir ilişki yaşayabiliyorlar.
Oona da bu düşünceyle yola çıkıyor ama Mikey'le o kadar eğleniyorlar, o kadar sevimli bir ilişkileri oluyor ki görüşmeye devam ediyorlar. Mikey'nin timer'ında 4 aylık bir süre görünüyor bu arada. Oona da buna güvenerek zaten kendisini ayarlıyor, nasıl olsa o kadar sürmeyecek ilişkileri diye endişe etmiyor. Çünkü Oona, başta da dediğim gibi esasında tek amacı kendi ruh eşini bulup, onunla mükemmel bir şekilde mutlu olmak olan, 30una yaklaşmış bir Ortodontis (herhalde böyle yazılıyordu, aman neyse dişçi işte :p). Mikey'se 22 yaşında, gündüz kasiyerlik yapıp, gece barda sahneye çıkan bir müzik grubunda baterist ve 4 arkadaşıyla bir evde kalıyor. Yani Oona'nın düşündüklerinin ve hayal ettiklerinin çok dışında bir tablo çiziyor Mikey.
Filmin geri kalanını izlemeniz gerek. Bu noktada bunu söylüyorum. Çünkü hakikaten diğer pek çok romantik-komedi veya artık hangi kategoriye sokulabilirse onlardan, dahil olduğu grubun diğer filmlerinden oldukça ayrı bir yerde TiMER. Özene bezene yazılmış bir senaryosu, ilginç fikirleri var. Oona rolündeki Emma Caulfield idare eder bir performans gösterse de, onun dışındaki oyuncular özellikle şahane. Steph rolündeki Michelle Borth çok iyi. Desmond Harrington'ı Ghost Ship'ten sonra uzun bir aranın ardından yeniden görmek beni sevindirdi. John Patrick Amedori oynadığı için yönlendiğim filmde, bir saniye bile sıkılmadım. Sadece sonunda veya sonuna doğru olayların bağlanmasında sinirim bozuldu o kadar.
Ne düşünmemiz gerektiğine karar veremedim filmin ardından. Yani kimin ruh eşimiz olduğunun bir önemi yok da, aşık olacağımız insanı içimizden bir şekilde hissederiz mi, bu durum içgüdüsel bir şey mi diye düşündüm ben. Birlikte izlediğim arkadaşım da belki de filmin bize, ruh eşinin olmasının yanında, başka birine aşık olup, gerçekten çok mutlu olabileceğimizi söylemeye çalışmış olabileceğini söyledi. Ama bir yandan da garantici olmamayı, aşık olduğumuzda içimizde bunu bize söyleyen sesi mantığımızla bastırmamamızı söylemiş olabilir TiMER, çünkü bunu kabul edecek kadar cesur olamazsak pek çok şeyi kaybedebileceğimizi gösteriyor bir yandan da.
Andrew Kaiser tarafından yapılan müziklerini şöyle dinleyebilirsiniz, saat tiktakları arasında...
![]() |
| kaynak: fuck yeah john patrick amedori |
Jac Schaeffer'in yazdığı ve yönettiği "TiMER"ın gerçekliğinde, insanlar 14 yaşlarından itibaren isterlerse yazı yazdıkları kollarının bilek iç kısmına bir sayaç taktırabiliyorlar. Bu sayaç - ki ismi "timer" - ruh eşinizle karşılacağınız zamanı yazıyor. Devamlı geriye sayan bu sayaç, sıfırlandığından itibaren 24 saat içinde ruh eşinizle göz göze gelirseniz ikinizin de timer'ı biplemeye başlıyor ve anlıyorsunuz ki buluştunuz. Timer'ınızdaki süre 2 gün de olabiliyor, 20 yıl da.
Kahramanımız Oona O'Leary'nin timer'ında ise taktırdığından beri hiç rakam yok. Çünkü ruh eşi bir yerlerde, artık nerdeyse, timer taktırmadığından karşılıklı saymıyor oluyor. Oona'nın annesi ve babası ruh eşi olmadıklarından boşanmışlar ve annesi ruh eşiyle evlenmiş. 30'una birazcık bir zaman kalan Oona da böylece bu evlilikle kazandığı üvey kız kardeşi Steph'le yaşıyor. Steph'in timer'ıysa 43 yaşında ruh eşiyle karşılaşacağını söylediğinden o kendince hayatını yaşıyor. Gündüzleri bir huzurevinde danışma olarak görev yapıyorken, geceleri bir barda barmenlik - ya da kadınlar için farklı birşey mi deniyordu bilmiyorum herneyse - yaparak, her gün de farklı bir adamla gününü gün ederek takılıyor öyle. Oona'ysa tam tersi, usanmadan ruh eşini bulmak için uğraşıyor. İlişki yaşadığı her timer'ı olmayan adama - ki bu yüzden hep timer'ı olmayanları denemek zorunda - gidip, birlikte timer taktırtıyor ve biplemeyi bekliyor. Tabi hiç birinde tutturamıyor.
Sonunda Oona da bir gün bıkınca bu deneme-fos çıkma-bekleme durumunda, markette kasiyerlik yapan Mikey'le tanışıyor ve kız kardeşinin tarzını denemeye karar veriyor. Karşında timer'ı olan ve kendi ruh eşiyle karşılaşacağı zaman belli olan bir adamla, gecelik günlük kısa süreli gönlünü gün etmece. Nasıl olsa ikisi de birbirlerinin ruh eşi olmadıklarını bilen iki insan böylelikle hiç bir sorumluluk, hiç bir düşünce taşımak zorunda kalmadan gayet rahat bir ilişki yaşayabiliyorlar.
Oona da bu düşünceyle yola çıkıyor ama Mikey'le o kadar eğleniyorlar, o kadar sevimli bir ilişkileri oluyor ki görüşmeye devam ediyorlar. Mikey'nin timer'ında 4 aylık bir süre görünüyor bu arada. Oona da buna güvenerek zaten kendisini ayarlıyor, nasıl olsa o kadar sürmeyecek ilişkileri diye endişe etmiyor. Çünkü Oona, başta da dediğim gibi esasında tek amacı kendi ruh eşini bulup, onunla mükemmel bir şekilde mutlu olmak olan, 30una yaklaşmış bir Ortodontis (herhalde böyle yazılıyordu, aman neyse dişçi işte :p). Mikey'se 22 yaşında, gündüz kasiyerlik yapıp, gece barda sahneye çıkan bir müzik grubunda baterist ve 4 arkadaşıyla bir evde kalıyor. Yani Oona'nın düşündüklerinin ve hayal ettiklerinin çok dışında bir tablo çiziyor Mikey.
Filmin geri kalanını izlemeniz gerek. Bu noktada bunu söylüyorum. Çünkü hakikaten diğer pek çok romantik-komedi veya artık hangi kategoriye sokulabilirse onlardan, dahil olduğu grubun diğer filmlerinden oldukça ayrı bir yerde TiMER. Özene bezene yazılmış bir senaryosu, ilginç fikirleri var. Oona rolündeki Emma Caulfield idare eder bir performans gösterse de, onun dışındaki oyuncular özellikle şahane. Steph rolündeki Michelle Borth çok iyi. Desmond Harrington'ı Ghost Ship'ten sonra uzun bir aranın ardından yeniden görmek beni sevindirdi. John Patrick Amedori oynadığı için yönlendiğim filmde, bir saniye bile sıkılmadım. Sadece sonunda veya sonuna doğru olayların bağlanmasında sinirim bozuldu o kadar.
Ne düşünmemiz gerektiğine karar veremedim filmin ardından. Yani kimin ruh eşimiz olduğunun bir önemi yok da, aşık olacağımız insanı içimizden bir şekilde hissederiz mi, bu durum içgüdüsel bir şey mi diye düşündüm ben. Birlikte izlediğim arkadaşım da belki de filmin bize, ruh eşinin olmasının yanında, başka birine aşık olup, gerçekten çok mutlu olabileceğimizi söylemeye çalışmış olabileceğini söyledi. Ama bir yandan da garantici olmamayı, aşık olduğumuzda içimizde bunu bize söyleyen sesi mantığımızla bastırmamamızı söylemiş olabilir TiMER, çünkü bunu kabul edecek kadar cesur olamazsak pek çok şeyi kaybedebileceğimizi gösteriyor bir yandan da.
Andrew Kaiser tarafından yapılan müziklerini şöyle dinleyebilirsiniz, saat tiktakları arasında...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
Kitaplığıma Veda Eden Kitaplar
Kitaplığımda temizliğe giriştim. Yıllar yıllar önce de bir kere aynısını yapmıştım ama o zaman artık kitaplığımda yer almasını istemediğim,...
-
20li yaşlarındaki Kim Sol Ah (esas kızımız kendisi) bir tasarım şirketinde çalışıyor, tüm gün oturup müşterilere, firmalara, şirketlere f...
-
Çoook eskiden, şimdinin Polinezya diye adlandırılan adalarından birinde, ada halkının şefinin sevimli mi sevimli kızı Moana, babasının t...
-
Dedektif Lee Dong Shik, bir zamanların başarılı polis dedektifiyken birkaç yıl önce yaşanan olaylar sonucunda şimdi doğup büyüdüğü küçük ka...

































