23 Şubat 2012 Perşembe

{2012 Oscarları} Neverland'den Akademi'ye Selam 3 - The Help (2011)

-Yine müzikleri ve kıyafetleriyle muhteşem olan bir dönemdeyiz The Help'te.
-ABD'nin bu siyahilerle ilgili maceralarını neredeyse onlardan daha iyi bilir hale geldik bu filmlerle, dizilerle.Bu filmde de konuya diğer bir açıdan,beyaz zenginlerin evlerinde her işi yapan, evi resmen ayakta tutan, çocuklara annelik yapan yardımcıların hikayesinden dalıyoruz.
-Romantik-komedi ya da komedi-kadın filmi gibi görünüp (o renklerde, o atmosferde) okkalı bir hayat-dram-gerçeklik filmi bu.Yani görüntüyle hikaye farklı gibi geliyor insana, kafamız karışıyor, gözlerimizden yaşlar dökülürken gülümsüyoruz.
-Ha evet deli gibi ağlıyoruz.
-Bir de artık devamlı dejavu yaşamaya başladım.Her hikayeyi başka bir yerde yaşamışım gibi.Mesela Aibie'nin oğlunun ölüm hikayesini dinlerken aynısını daha önce yaşadığıma eminim.Belki başka bir filmde, belki başka bir dizide.Ama tıpatıp aynı görüntü Aibie anlatırken gözümde canlandı.Hayal etmiş olamam herhalde.
-Hikaye Emma Stone'un karakteri Skeeter'ın hikayesiymiş ya da o anlatıyormuş gibi başlıyor ama değil.Yardımcıları yine yardımcıların anlatımından dinliyormuşuz aslında.
-En iyi film dışında 3 oscar adaylığı daha var filmin:En iyi kadın oyuncu ve iki tane en iyi yardımcı kadın oyuncu.Viloa Davis, Octavia Spencer ve Jessica Chastain daha birçok yerde ödüle adaydı ve aldı.
-Benim en iyi filmim değil,sanki yapı itibariyle Akademi'nin de olmayabilir.Hala The Artist'i seçebilirlermiş gibi geliyor.Hem daha The Tree of Life'ı ve Extremely Loud & Incredibly Close'ı görmem lazım.

19 Şubat 2012 Pazar

Neverland'den Akademi'ye Selam 2 - The Artist

-Çok ilginç, pek değişik...olmuş biz 80-90-2000'ler izleyicileri için.
-Sadece bir sessiz film yok karşımızda. Daha farklı bir çalışma bu.
-İlk başta ne oluyor, nereye düştüm ben, böyle olamaz dedirtiyor kabul. Ama sonra fark ettirmeden içine düşüyorsunuz filmin, insanın gerilmesi-heyecanlanması-meraklanması-duygulanması için illaki insan seslerine, diyaloglara ihtiyacı yokmuş demek ki. O şahane müzikler de aynı işlevi görebilirmiş.
-En güzel gülüşlü adam mı bilemem de, film boyunca sayısız 32 diş gördüğüme eminim.
-Siyah beyaz olunca herkes güzel görünebilirmiş. Bir denemek lazım.
-Hakikaten hazır aklımıza gelmişken bir ara oturup şöyle güzelce bir 20'ler 30'lar filmleri maratonu yapmak şart oldu.
-Ve o 20'lerde 30'larda giysiler neden bu kadar güzel? Demiş miydim?
-O değil de köpek cidden yetenek abidesi (ya da o rolde görülen 3 ayrı köpek).
-Evet, insanın canı fena halde dans etmek istiyor.
-Hollywood bu sene kesinlikle bir nostalji-kendi kendini takdir etme-kendine değer verme döneminden geçiyor, bu da doruk noktası.
-En İyi Film dışında 9 adaylığı daha var The Artist'in. Bence evet, güzel film. Pek iyi film. Acayip bir emek. Bir sürü yerden de bu ödülü aldı ve daha nicelerini aldı zaten. Ama benim en iyi filmim değil.
-Siz gene de izleyin bir. Çok klasik bir hikayeyi, günümüzde nasıl bu kadar değişik bir biçimde anlatırlarmış görün.

17 Şubat 2012 Cuma

YAŞ ETTİ...1


Yaşamlarımıza tanıklık edecek birine ihtiyacımız var. Bu gezegende milyarlarca insan var. Söylemek istediğim şu, hangimizin hayatının gerçek bir anlamı var? [Shall We Dance-2004]


Neverland'de Hikayeler anlatmaya başlayalı tam bir yıldı oldu bugün. Bir yıl önce bugün, artık içimde anlatılmak için duran onca şeyin patladığı bir saatte oturup, Johnny Angel'ı yazmıştım.
Hiçbir zaman derdini konuşarak anlatan bir insan olmadım. Yazmayı öğrendiğim andan itibaren evde bulduğum defterlere önce çocuk dergilerindeki şiirleri, Ayşegül kitaplarındaki yemek tariflerini, gazetedeki tv yayın akışlarını, aralarına bol bol "bugün kalktım, kahvaltı yaptım, yüzümü yıkadım, okula gittim."ler serpiştirerek yazmakla başlayan bir şeydi bu benim için.
En iyi yapabildiğim şey hep bu oldu. Kendimi anlatabildiğim tek şey bu oldu. Yazdım hep, önce defterlere, sonra günlüklere, en sonunda da bloglara.
En başından beri burada olanlar, hikayeleri dinleyenler var. Yolda yakalayanlar, duyup gelenler, son zamanlarda katılanlar var. Teşekkür ederim. Hayatıma tanıklık ediyorsunuz. En önemlisi anlattıklarımı dinliyorsunuz, yaşadığımı hissetmeme katkı sağlıyorsunuz.

12 Şubat 2012 Pazar

Neverland'den Akademi'ye Selam 1 - Midnight In Paris


-Cole Porter şarkıları şahanedir.
-Owen Wilson'ı hiç bu şekilde görmemiş, bu şekilde bakmamıştım. Ses tonu, konuşması, o yüz ifadelerini yapabilmesi...Önyargılı olmamak lazımmış.
-Esas adamımız Gil, film boyunca kendimi mi izliyorum hissi yarattı bende. Yaşadığı dönemden, zamandan, hayattan bir türlü mutlu olamama, hep geride bir zamanda yaşasa daha güzel olacağı düşüncesi, hep bir nostalji havası, eskiye özlem...Woody'nin bir yerlerde benimle görüşmüş olması ihtimali var mı, bilemiyorum.
-Marion Cotillard hep böyle güzel, zarif, pırıl pırıl olmaya devam edecek. Hiç gitmesin, bizi hiç bırakmasın. Ve de film boyunca giydiği her bir şeyi çok sevdim, biz de öyle gezsek ya.
-Gil ile Inez'in nasıl bir alaka sonucu bir araya gelmiş iki insan olduğunu anlayabilmek çok güç. Bu kadar farklı iki insanı - tamam senaryonun gelişmesiyle ayıracaksınız bu belli de - neden en baştan bir arada olduklarına dair tatmin edici bir açıklama yapmadan sunmak, akıl karı değil. Hayır aşık da olmuş olamazlar, sadece inanılmaz bir çekimle birbirlerini bulmuşlar desem. Inez iki saniye durup da Gil'i dinleyen, suratına bakan, onun varlığından hoşnut bir insan değil ki. Ben anlamadım. Ama senaryoya böyle bir ilişki gerekiyordu, yapmışlar.
-Hemingway, Fitzgerald, Picasso, Dali, T.S.Eliot, Matisse ve Degas'la karşı karşıya gelip, aynı ortama düşüp, muhabbet etseyim Gil kadar bile kendime hakim olabilir miydim, aklımı koruyabilir miydim bilmiyorum.
-Ama o Adrien Brody'nin Dali'si ne manyak olmuş :)
-Paris nasıl bir şehirdir böyle. Neden bu kadar güzeldir.
-Inez ve ailesini de anlıyorum bir parça. Yani tamamen Gil kafalı olsam da, onların şimdiki zamandan, içinde oldukları hayattan, bu zamanın sağladıklarından memnun olmaları da anlaşılabilir sonuçta.
-Mutlu olmak için, düşünmek için, gülmek için, tablo gibi sahneler izlemek için ve içten yüzler görmek için bir Woody Allen filmi izlenebilir. Bir kere daha görmüş oldum.
***Midnight In Paris En İyi Film dışında 3 adaylığa daha sahip : En İyi Sanat Yönetimi, En İyi Yönetmen ve En İyi Orijinal Senaryo. Bu üçünü bilmem ama - bence çok güzel bir film olmasına rağmen - en iyi film değil.

7 Şubat 2012 Salı

Şurada, "Tek Kişilik Konuşmalar"da okudum az önce.

-artık onun bana bir şeyler anlatmasını istemiyorum.
-Neden?
-çünkü o anlatınca dinliyorum. dinleyince onu çok özlüyorum. kurduğu her cümle beynime kazınıyor ve her birini tek tek hatırlamak beni çok mutsuz ediyor.
-Ne olacak peki?
-keşke benimle konuşmayı sonsuza kadar kesse, kendiliğinden. birden yok olsa ortadan sanki hiç varolmamış gibi.
-O zaman sen onu arayıp bulmaz mısın?
-büyük ihtimalle ararım. belki bulurum. o benimle konuşmasa da ben yine gider ona gülümserim, kaçamak kaçamak bakarım. onu severim.
-Neden böylesin, neden kendini üzmeye bu kadar meyillisin?
-ne bileyim. bi sorun var bende. bak yine hep bende. halbuki anlatan o, neden suçlu hep ben oluyorum?
-Belki o da sadece sana anlatmak istiyordur. sana bir şeyler anlatmayı seviyordur.
-ne kadar iyimsersin. ne zaman senin istediğin şeyle gerçekte olan şey bir olmuştur ki. ben pek görmedim.
-Belki dedim zaten, belki'nin muğlaklığına inanıyorsundur herhalde.
-ben hiçbir şeye inanmıyorum, sen de bunu çok iyi biliyorsun. 

Bunun üstesinden gelebilen var mı? Bir yolu, bir çözümü var mı?

6 Şubat 2012 Pazartesi

janie's first dream was dead

"Now, women forget all those things they don't want to remember, and remember everything they don't want to forget. The dream is the truth. Then they act and do things accordingly."
"Janie's first dream was dead, so she became a woman."

Bir kadınla, bir kitapla tanıştım bugün.

4 Şubat 2012 Cumartesi

Debbie Macomber'dan "Bir Yumak Mutluluk"

Geçmişte yaşadıklarım bana şunu öğretti : Hepimiz bu dünyaya, hayatımızı en iyi şekilde yaşamak için geliyoruz ve inanın bana, hayat saklanarak, umutsuzluklarla, pişmanlıklarla harcanamayacak kadar kısa. Dertler ve sıkıntılarla boğuşurken her gün, bir öncekinin aynısı gibi görünmeye başlıyor. Oysaki her yeni gün kendi mucizelerini de beraberinde getiriyor. Hem de en beklenmedik anlarda...
Böyle yazınca arka kapağında, aynı şeyleri bana da hissettirmesi umuduyla doğumgünü hediyesi olarak geldi bana Bir Yumak Mutluluk. İsminin ve içeriğinin vaat ettiği kendi mutluluğumuzun desenlerini örebileceğimizi ve örmemiz gerektiğini görmemiz haliyle bu durumda. Debbie Macomber kendi deyimiyle en sevdiği iki uğraşı, örmek ve yazmayı birleştirip, kolay, anlaşılır cümlelerle, kafa karıştırmayan, düzgün ilerleyen bir olay örgüsüyle oku-mutlu et kendini kitabı yazmış. Tabi bu okuyup, mutlu olma durumu normal insanlarda işe yarayan birşey. Ben maalesef unutup, bir heves daldım kitaba. Ama olmadı. Mutlu olmadım.
Çünkü ben normal insanların vereceği tepkileri vermiyorum. Biri kanserle boğuşup, yıllarını harcadığını ve yendiğini, bunun üzerine de sırf çok istediği için sevdiği birşeyin dükkanını açtığını anlatınca ben daha da heyheyleniyorum. Ne yani şimdi hayat çok kısa diye tüm işi gücü bırakıp, deliler gibi para harcayıp çikolata dükkanı mı açayım diyorum. Ya da bir diğeri annesini kaybedip, büyükannesinin yanına taşınmak zorunda kaldığı halde, öbürü 20 yıllık kocası tarafından terk edilip iş aramak zorunda kaldı, diğeri de birikimleri mahkemelik oldu diye üzülüp, sonra kendi mutluluklarını yarattı diye "oh ne de güzel oldu, bak görüyor musun her şeyde ufak bir mutluluk varmış" diyemiyorum. Yok çünkü. Biliyorum ben olmadığını adım gibi. Dahası tüm bu "çözüm" hikayeleri benim çözümsüzlüğüme zerre kadar iyi gelmiyor. Tepemin tası daha da atıyor. Bu hikayelerde insanlar ani kararlar verip, elindekileri bırakıp başka bir şeye geçebiliyorlar. Hep en sevdikleri şeyler, işleri haline geliyor. Asla yalnız kalmıyorlar. Seviliyorlar, seviyorlar. Hep bir şekilde "ve sonsuza dek mutlu yaşadılar" oluyor ki bu sinirimi daha bozuyor. Çünkü yazar ve insanlar bu saçma hikayeler üzerinden "siz de mutlu olabilirsiniz" mesajı vermeye çalışıyorlar. Olamayız efendim. Mutlu falan olamayız. Burası Seattle değil, burda örgü örerek herşeyi yoluna koyamam. Burada sadece zenginler istedikleri işleri yaparlar ve daha da zengin olurlar. Burada biz sadece mühendis olmak, nefret ettiğimiz bir işi günde 12 saat yapmak ve istemediğimiz bir hayatı yaşamak zorundayız. Öyle hayat kısa diye boşvermişim dünyaya dersek, işi bırakıp beş parasız sokağa atarsak kendimizi, mucize falan olmaz. O yüzden biz burada hayatı saklanarak, umutsuzluklarla ve pişmanlıklarla harcamalıyız. Hiç kimse bana martaval okumasın.
Evet fena dolmuşum farkındayım. Kitabın suçu değil ama. Orası kesin. Bu yüzden kitaptan bahsedeyim gene de biraz. Orijinal ismi "A Good Yarn" olan Bir Yumak Mutluluk'un, Martı yayınlarından ilk baskısı aralık 2011'de çıkmış. Ozan Aydın'ın çevirdiği kitap 474 sayfa. Ama büyük büyük yazıları, kısa cümleleri var. Ana karakterimiz Lydia Hoffman'ın bakış açısından anlatılan bölümlerin arasında diğer 3 karakter Courtney Pulanski, Elise Beaumont ve Bethanne Hamlin'in yaşadıkları da anlatılıyor. Macomber esasında bundan önceki kitabı "Küçük Mucizeler Dükkanı"nda yaratmış anladığım kadarıyla bu Lydia ve örgü kursu macerasını. Orda Alix, Carol ve Jacqueline adındaki karakterler bu kitapta da karşımıza çıkıyor. Okurlar o kadar sevmiş ki bu hikayeyi - Macomber öyle söylüyor - devam etmesini istemişler, o da yeni bir kursla devam ettirmiş işi. Ana karakterimiz Lydia tüm 20li yaşlarında hastanelerde kanser tedavisi görmüş, sonunda kurtulunca kendine bir örgü dükkanı açmış bir kadın. Ablası Margaret dükkanda ona yardım ediyor. O sokaktaki dükkanlara kargo getirip, götüren eleman Brad ile beraber Lydia. Bu kitapta bir çorap örme kursu açmaya karar veriyor ve böylece 17 yaşındaki Courtney, 30lu yaşlarındaki iki çocuk annesi yeni boşanmış Bethanne ve 60lı yaşlarındaki emekli kütüphaneci Elise ile tanışıyoruz. Kadınların her birinin ayrı dertleri var ve kitap boyunca örgü örerek, arkadaş olarak bunları birer birer atlatıyorlar.
Örgü örmeyi beceremiyorum, daha önce denemiştim. İpin nerden nasıl geçeceğini tasarlamak bana göre değil, zaten ince iş elim yatkın değil. Mutlu olmaksa örgü örmekten çok daha yeteneksiz olduğum bir konu. Bu yüzden üzgünüm gönül, kitap beni mutlu edemedi. Ama teşekkür ederim, en azından denedik.

Previously on Neverland : March Drizzles

 Yağmurlarla sonlanan bir Mart oldu. Bir de oturup, kendimi, kafamı dinlediğim. Belirli tarihleri beklediğim. Acele etmediğim. Hiçbir yere k...