5 Mayıs 2011 Perşembe

"Mind is a razor blade"

Bugün çiseleyen yağmurun kararttığı gökyüzü eşliğinde dersten eve dönerken otobüste sebepsiz yere aklıma şu sahne geldi:

(-Oh, Tanrım!Bu inanılmaz!
-Evet! Bu bir hayalinin gerçeğe dönmesi.
-Ee, yanında kimin olmasını istiyorsun?...Git.Tamamdır. Git.
-Hey! Güzel şut.
-Güzel bacaklar... birazcık sütün gibi.
-Görüşeceğiz.
-Görüşeceğiz....Hey, Peyton!Sensin.
- Ne?
-Hayallerim gerçeğe döndüğünde,yanımda olmasını istediğim kişi sensin.Sensin, Peyton.)
6 sene soluksuz,ardından bir sene de baştan sona izlemenin neticesinde beynim kendi anılarımmışçasına çeşitli sahneleri geri çağırabiliyormuş demek ki.
İlginçtir bu "tüm hayallerin gerçek olduğunda yanında olmasını istediğin kişi" konusu.Tam herşey işte şimdi oldu,dilediğimin de üstünde mutlu oldum dediğiniz anda gözünüzün buluştuğu kişi kim olmalıdır?Sadece çok sevdiğiniz,aşık olduğunuz,hayatınızın kilit anlarında yanınızda olduğunun farkına vardığınız kişi mi olmalı?Yoksa o andaki bakışlarınıza aynı bakışlarla karşılık verebilecek,sizin "o anınızı" aynı şekilde anlayabilecek olan kişi mi olmalı?Yani bir anlamda hayaller gerçek olduğunda yanınızda olmasını istediğiniz insan sizin için mutluluğun kaynağı olan mı yoksa o mutluluğu sırf sizin için önemli olduğundan dolayı kendi mutluluğuymuş gibi karşılayabilecek olan mı?
Bu noktada beynimin çağırdığı bir diğer görüntü de şu oluyor:Dawson's Creek'in 6.sezonunun ilk bölümü "The Kids Are Allright"ta tüm yaz görüşmemelerinin ardından Dawson,doğumgünü hediyesini vermek üzere Joey'nin yurt odasına geliyor ve şu lafları ediyor:
Hayallerimi gerçekleştirmenin bana yakıştığını söylemiştin ya?Bunu düşünüyordum ve sen olmasaydın hiçbir hayalimi yaşayamazdım herhalde.Kendimi sürekli gerçek üstü durumlar içinde buluyorum ve her seferinde beynimin arka taraflarında küçük bir ses "Joey beni görse ne düşünürdü?" diyor.Sanırım herkes kendisini zorlayan ve daha ileri gitmelerini sağlayan birine sahip.O kişi benim için sensin.Belki bu yaz konuşmamış olabiliriz.Kim bilir? Belki giderek daha da az konuşacağız.Ama itiraf etmeliyim Joey, bunu hissetmiyorum.Çünkü nereye gitsem sen de benimlesin.Doğum günün kutlu olsun.
(Orijinali:You know what you were saying before, about how living my dream agrees with me? I've been thinking about that and I want you to know that I probably would not be living any dream at all if it weren't for you. I mean, more and more I keep on finding myself in these incredibly surreal situations and every time... I always kind of, in the back of my head just think, "what would Joey think if she could see me right now?" You know, I guess everyone has someone who challenges them and makes them shoot for something just beyond their reach. You're that person for me. So, yeah, maybe we didn't talk this summer, and who knows, maybe we'll find ourselves talking less and less as time goes on and life gets more and more in the way, but... I gotta say, Jo, I don't feel it. 'Cause you're with me everywhere I go. Happy birthday.)
Hayallerin gerçek olduğunda bunları gerçekleştirmeni sağlayan biri de olmalı yani.Onun varlığı bu hayalleri gerçek kılmalı,sen bile inanmazsan o inanmış olmalı.Sırf "senin hayallerin" oldukları için onlara değer vermiş olmalı.Nereye gitseniz,ne yapsanız,kafanızın içinde,mantığınızın gerisinde bir yerlerde sesini duyduğunuz biri olmalı.
O hayalleri sırf bu kadar olağanüstü,sırf bu kadar "başarılmış" yapan da onları "o" kişiyle paylaşacak olduğunuzu bilmek bu durumda.Ama bu da şunu düşündürtüyor:Mutlu olduğunuzda,herşey gerçekleştiğinde yanınızda birini istiyor musunuz?Mutluluğun göğsünüzü yırtarcasına sizi aşıp,havalara fırlattığı o durumda olduğunuzu hayal ettiğinizde yanınızda birinin olduğunu görebiliyor musunuz?Gözlerinizi kapayıp,o ana gittiğinizde ilk kimi görüyorsunuz?O ilk saniyede,delicesine mutlu olduğunuz o ilk saniyede size aynı şekilde taşan bir mutlulukla baktığını gördüğünüz kişi kim?
Sanırım ufak çapta mutlu hissedince kendimi aklıma geldi sadece.
"Çünkü nereye gitsem sen de benimlesin."

4 Mayıs 2011 Çarşamba

AWAY WE GO (2009)

Sabit Uyarı: Bu ibarenin olduğu her bir film anlatısı-incelemesi,önceki senelere aitti.O yüzden "yok spoiler dı,yok efendime söyleyim film kritiğiydi başıydı sonuydu", yer alabilir, içinde geçebilir, birşeyler olabilir. Ben anlamam, demedi demeyin.


Aile kurmak zor zanaat. Ne yapacağına, nasıl yaşayacağına veya belki de nasıl yuvarlanıp gideceğine karar vermek daha da zor zanaat. 
Burt ve Verona'nın öyküsü de bir anlamda bu sorularla boğuşmalarının eğlenceli, sıcak, bolca da komik versiyonlarından biri. Dağınık ama telaşsız, dertsiz bir ev görüntüsünden şişmiş bir karın görüntüsüne geçişle başlıyor film böylece. Burt ve Verona 30larını yarılamak üzere iki sevgili. Aslında tam bir "birlikte hayat" kurmuşlar, sadece evli değiller. Burt'e kalsa hemen evlenecekler ama Verona istemiyor. Sadece evliliği gerekli görmüyor. Burt sigortacı, Verona ise kendi çizim ajansı gibi bir şeyde çalışıyor. Hamileliğinin altıncı ayında Burt'ün ailesi Belçika'ya yerleşeceklerini söyleyince, tüm plan alt üst oluyor. Verona'nın anne-babası ölmüş (neden bilmiyoruz), bu yüzden bebeği büyütürken yanlarında olacaklarına güvendikleri büyükanne ve büyükbaba figürü de gideceklerini söyleyince çiftimiz bir parça umutsuzluğa bir parça da kendilerini sorgulama durumuna düşüyorlar.
Bunun sonucunda da onları şu an yaşadıkları yere bağlayan bir şey kalmadığını anlayıp, çocuklarını nerede büyütmek istediklerine dair düşünmeye başlıyorlar ve yollara düşüyorlar. Verona'nın eski patronunun yanına Phoenix'e, Verona'nın kız kardeşinin yanına, Montreal'deki üniversite arkadaşları bir ailenin yanına ve en son olarak da karısı tarafından terk edildiğini haber verdiği için apar topar Burt'ün erkek kardeşinin yanına Miami'ye uzanan yollarında tuhaf hatta kaçık insanlarla, nasıl çocuk yetiştirileceğine dair saçma sapan deneyimlerle, dünyanın adaletsizliğiyle, ilginç aile tipleriyle, terk etmenin ya da edilmenin çirkin yüzüyle karşılaşıyorlar. Yolla birlikte yeni şeyler görüyorlar, yeni tecrübeler ediniyorlar ama hep aynı kalıyorlar. Çünkü hikayenin başından beri birbirine aşık, birbirinden asla kopmayan bu çiftin farkında olmadan anlatmaya çalıştığının da aslında bu olduğunu görüyoruz. Onlar kendilerinin düşündükleri gibi beceriksiz ya da çuvallamış değiller, değişmelerine, değiştirmelerine gerek yok çünkü zaten dünyaya getirecekleri çocuk için de birbirleri için de mükemmeller. 
Yönetmen Sam Mendes sakin ama tablo gibi yol görüntüleriyle yolculuğu aktarıyor film boyunca. Burt ve Verona'nın aşkınıysa tutkulu ya da aksiyonlu bir halde almıyoruz bünyemize. Onlar kadar sakin, onlar kadar gerçek ve samimiyet dolu olarak hissediyoruz. Başrollerde The Office'den bilinebilecek John Krasinski ile Saturday Night Live'ın en yeteneklilerinden Maya Rudolph var. Ama yetenekli oyuncular geçidi film boyunca Catherine O'Hara, Jeff Daniels, Maggie Gyllenhaal ve Josh Hamilton gibi isimlerle sürüyor. Away We Go bir buçuk saatlik, sıcak, sakin, gülümsetici ve belki bir parça da düşündürücü bir film. George Harrison'ın filmde duyulan sesinin söylediği gibi "Tell me, what is my life without your love,Tell me, who am I without you, by my side".
Bu arada soundtrackinin de ayrı bir güzel olduğunu söylemek gerek.

2 Mayıs 2011 Pazartesi

BEN MASUMUM! (BÖLÜM 4-SON)

Birinci,ikinci ve üçüncü bölümlerde anlattıklarımı böylece bitirmiş oluyorum.Bu vesileyle de tekrar etmiş oluyorum:Böyle olmamım suçlusu tamemen bu filmler.Ben masumum!

16)Stargate (1994)

Zaten Indy'den hızımı almışım,kopmuş geliyorum,üstüne bir de bu yapılır mı?Hayallerin gerçeğe dönüşmesi,ete kemiğe bürünmesi gibi birşey o yaştaki bir çocuk için.Howard Carter efsanesi gibi bir dekorda bulunan gizemli bir nesne,Mısır'ın herşeyi tozu toprağı kumu,sadece öğrenmek için uğraşan yaşlı bir teyze,kimsenin iplemediği ama herşeyi ortaya çıkaracak olan zeka-Dr.Jackson ve 90'ların popüler olayı-kafayı yemiş-kendi problemleri olan eski asker.Eski Mısır'ı da ortaya çıkaran güçlerin yeni hakimiyet alanı olan galaksiye açılan bir yıldız geçidi.Ardından gelen birçok dizinin,devam filminin ilham kaynağı olmasına rağmen artık pek az kişi Stargate'i gerçek Stargate'i hatırlayabiliyor.Ben de çok denedim izlemeyi o diğerlerini ama hiçbir şey gerçek olanın,o ilk olanın tadını vermiyor,izleyemedim bir türlü.Yıllarda da hep bir gazetenin ön sayfasından şekiller görmeyi,birleştirebilmeyi hayal ettim durdum.Bana etkisi:Artık dizginlenemez hale gelmiş saplantı.Dr.Daniel Jackson olmak gibi anlamsız bir istek.Çok zor koşullarda ulaşmaya çalıştığım kaynaklarla kendi kendime hiyeroglif okumayı öğrenebileceğim düşüncesi.Beni de evden bir milyon ışık yılı uzağa götür ey Yıldız Geçidi!

17)Indiana Jones Üçlemesi (1981,1984 ve 1989)

Hala düşünürüm,o adamı elinde kamçısı ve başında şapkasıyla görmemiş olsaydım o yaşımda,şimdi hayatım nasıl olurdu acaba?Daha mutlu olur muydum?Herşey daha kolay olur muydu?

18)Tosun Paşa (1976)

Haddi hesabı yok.Mısır valisi,Yeşil Vadi,konaklar,hamamda kavga,...Bana etkisi:Abimin taklitte annemi geçmiş olduğu gerçeğini öğrenmem.Tabi bir de her yol Mısır'a...

19)Bloodsport (1988)

Van Damme seneler sonra buralarda BBG evlerinde madara olmadan önce kalplerimizdeki yeri buydu,böyleydi.Gerçi olsun ben inatla unutuyorum o hadiseyi,hep eski Jean-Claude'u hatırlamaya çalışıyorum.Gözümde büyüttüğüm asil bir dövüşçü var nihayetinde,gün gelecek büyüyeceğim ve onun gibi kötü adamları benzeteceğim.Bana etkisi:Bodur ve çelimsiz olmanın olduğun yerde sıçrayıp,uçan tekme atabilmeye engel olmadığını kanıtlama serüveni ve sonucunda arka üstü yere çakılma-her defasında.

20)Braveheart (1995)

Çocuk aklıma yanlış fikirlerin-özgürlük,mücadele,cesaret,iskoçya-girmesinin başlı başına sorumlusu.Highlander'ın sunduğu İskoçya simgesi ne kadar fantastik ve heyecan verici olduysa Braveheart'ınki bir o kadar tokatlarcasına gerçek gelmişti.Gözümü kapadığımda hala Wallace'ın elinden düşen o mendili görebiliyorum mesela.Bana etkisi:Freedooooooooooooooom!diyeyim siz anlayın.

1 Mayıs 2011 Pazar

The Runaways (2010)


Rock'n Roll, 1940'ların sonuyla 50'lilerin başına denk düşen yıllarda Amerika'da ortaya çıkmış bir müzik türü. İlk başlarda blues, country, jazz ve gospel gibi türlerin etkilediği bir karışımdan oluşmuş olsa da o zamandan bu yana geçen 60 yılda, 20'nin üzerinde türe bölünerek en fazla dinlenen ve satan müzik türü olmayı başardı.
Runaways grubu ise "She started dancing to that fine fine music/Her life was saved by rock and roll" dediğinde yıl 1976'yı gösteriyordu.The Runaways bu sırf (15-16 yaşlarındaki) kızlardan oluşan rock grubunun kuruluşunu ve bir anlamda birkaç yıl içerisindeki ani yükselişi ile dağılışını anlatıyor. Asi ve sert kızımız Joan Jett elinde elektrogitarıyla hep hayalini kurduğu müziği yapmak için fırsat kollayarak ortalıkta takılırken, bir gece zamanın ünlü ama kaçık ruhlu prodüktörü Kim Fowley'la karşılaşıyor ve derdini anlatmayı başarabiliyor. Fowley, diğer bir aynı yaştaki bateri çalan Sandy West ile Joan'ı bir araya getiriyor ve Runaways'ın temelleri atılmış oluyor. Basçı Lita Ford ve gitarist Robin ile de grup nerdeyse tamamlanıyor. Vokalleri ilk başta Joan yapıyor olsa da Fowley, zamanın ruhuna uygun olması için bu kızların ön sırasına bir tane de sarışın bir bomba niyetine bir eleman geçirmek amacıyla Cherrie Currie'yi buluyor.
Amerika'nın orta ve alt sınıfının 70'lerin sonundaki hali içinde dağılmış aileler, ilgisiz anneler,alkolik babalar,uyuşturucu,şöhret ve rock müziğin neon ışıklarla ve dumanlı görüntülerle dansı ortaya seriliyor böylece hikayede. Başıboş gençlerin ani gelen şöhret ve istediğini yapma ortamında nasıl ani yükselişler ve düşüşler yaşadıkların gibi klasikleşmiş konuların etrafında dönmesinin yanında film çoğunlukla yaşanmış gerçek durumları gösteriyor, yer yer değiştirilmiş ayrıntılarla. Cherrie Currie'nin yaşadığı o yıllara dair yazdığı Neon Angel kitabından uyarlanan senaryo gerektiğinde yavaş gerektiğinde hızlanarak rock ruhunu yansıtmaya çalışıyor, tabiki 70'lerin rock'ından bahsediyoruz. Led Zeppelin'in Stairway To Heaven'ının, Queen'in Bohemian Rhapsody'sinin, Sex Pistols'ın Anarchy in the UK'nin ve The Ramones'in olduğu yıllar.
Runaways hakkında daha önce birçok program ve film hazırlanmış ancak böyle sansasyonel oyuncularla çekilen ilk anlatım bu seferki. Kim Fowley karakterinde Michael Shannon belki durumu iyiye çevirmeye çabalasa da Dakota Fanning'in baygın bakışları Cherrie Currie'yi yeteri kadar hissettirememenin yanında Fanning'i resmen dayanılmaz kılıyor. Kristen Stewart'a ise tarafsız bakmak - tüm filmografisini izlemiş bir sinefil olarak en azından benim açımdan- mümkün değil. Film birşeyler anlatmaya çabalıyor, gösteriyor ama gene de en iyi kısımları oyuncuların kendileri tarafından yapılan performanslar oluyor. Bu yüzden en azından kulaklarımızda Cherry Bomb'ın lezzeti kalarak bitirelim.

Amazing Grace (2006) - Britanya yine kendini aklıyor


"Yüce İnayet/Ne tatlıdır o ses
Benim gibi bir zavallıyı kurtaran/Bir zamanlar kaybolmuştum
Ama şimdi hak yolu buldum/Kördüm/Ama artık görüyorum."


Amazing Grace, 1700'lerin sonunda İngiliz protestan din adamı John Newton tarafından söylenmiş bir ilahi esasında. Aynı adı taşıyan filmimiz de Hristiyanlar arasında oldukça bilinen bu ilahinin ardındaki olayları, insanları ve o insanları oluşturan dünyayı anlatıyor.
kalbimdeki yerin ayrı, tarihi kostümler içerisindeki Ioan Gruffudd
William Wilberforce, 1780li yıllarda İngiliz Parlamentosu üyesi, zengin bir tüccarın oğlu ve bu sebeple de hali vakti yerinde. Parlamentoda genç yaşında iyi bir konuma gelmek üzere. Arada Lordlar Kamarasıyla dalaşıyor, soylulara karşı fikirlerini açıkça beyan ediyor, şahane evinin bahçesinde çimenlere yatıyor, örümcek ağlarının güzelliklerine dalıp gidiyor, fakirlere yemek dağıtıyor, öyle mutlu mesut geçinip gidiyor. Derken arkadaşı William Pitt, başbakanlık konusundaki hırsını açıklıyor Wilber'a. Pitt'in bu konuda planları detaylı, herşeyi düşünmüş, başbakan ne zaman ölecek,o yerine nasıl geçecek, kimi ne bakanı yapacak, hepsi belli. Ama politikada yapılması gereken bazı oyunlar var ve Pitt de bunun için Wilber'dan yardım istiyor. Wilber'ın yapması gereken, köle ticaretinin kaldırılmasına dair yasa tasarısı hazırlamak ve bunu savunarak geçmesini falan sağlamak.
hem güzel hem yetenekli, daha ne yapsın bu Romola Garai
Evet, köle ticareti. Canlı canlı, bildiğimiz, saf köle ticareti. Afrika'nın kendi halindeki, hayatından memnun kabilelerinden binlerce siyahi, soylu İngilizlerin ve sonradan görme tüccarlarının para hırsı sebebiyle, gemilere doldurulup, Jamaika'ya şeker üretiminde çalıştırılmak üzere götürülüyor. Tabi sadece oraya değil, sonuçta köle bunlar, insan değil, çeşitli yerlerde çeşitli şekillerde kullanılabiliyorlar.
Evet sene 178...'i gösteriyor ve İngiliz parlamentosundaki peruk takmış, pudralı suratlar için bu olağan birşey. Wilber da önceleri sadece diğerleri gibi kulaktan duyduğu şeylerle bu işe karşı. Ancak yapacağı siyaset için arkadaşı Pitt aracılığıyla işin erbaplarıyla tanışıyor. O zaman köle ticaretine karşı cephe oluşturmuş aynı zamandan devrimci Thomas Clarkson, kölelikten kurtulabilmiş Afrikalı Olaudah Equiano, avukat James Stephen gibi isimlerle işin aslını öğrenmeye başlıyor. Ama insanların günahı çok büyük, bir kişinin yüklenebileceğinden de büyük. Nitekim Wilber da gördükleri, duydukları, öğrendikleri ve yaşadıkları ile başaramadıkları arasında can çekişmeye başlıyor, kabuslarla allak bullak olup, yataklara düşecek vaziyete geliyor.
henüz 30 yaşında bir Cumberbatch
Film, Wilber'ın yıllarca uğraşıp, yasa tasarısını kabul ettiremeyişi üzerine neredeyse yenilgisini kabul etmiş halde, hasta ve bitkinken, genç takipçisi Barbara Spooner ile karşılaşması ve tüm yaşadıklarını ona anlatması ile yol alıyor. Wilber Barbara'ya anlatırken biz de dinliyoruz onunla birlikte kah şöminenin karşısına oturup, kah yeşil çayırların içinde dolanarak.
İlahinin kaynağı John Newton'la da karşılaşıyoruz, Wilber'a destek olup olayın seyrini değiştirenlerden biri olan Lord Charles Fox'la da. Kara bir tarihin ünlü şahsiyetlerini, yetenekli İngiliz oyuncuların suretlerinde canlanmış izliyoruz. Hornblower'luktan sonra benim için Le Morte D'Arthur'un tek Lancelot'u olan Ioan Gruffudd, Wilber olarak her zamanki gibi temiz, yerinde. Filmi görmeme sebebiyet veren Romola Garai, Barbara Spooner olarak ekranda pek uzun kalamasa da hakkını veriyor. Michael Gambon, Rufus Sewell ve Ciaran Hinds filmin içinden her bir notayla birlikte etkiyi katlıyor. Tarihi filmlerden, özellikle dönem kostümleri ve dekorlarıyla, yetenekli oyunculardan hoşlananlar için bulunmayacak fırsat. Bir de tabi işin içyüzünü biraz da İngiliz gururu süslenmiş halde görmek de cabası.
[IMDb'de Amazing Grace-->http://www.imdb.com/title/tt0454776/]

Öyleyse Celtic Woman'dan gelsin filmimize ismini veren ilahi:

ALEXANDER (2004)


 "Talih, cesareti olanlara güler."miş ünlü Aeneid'inde Virgil öyle diyor. "Ben kazananım ama hatırlayacak kimse kalmamışsa bunun ne önemi var ki?" diyen ise "Alexander"ın ilk beş dakikası içinde karşımıza artık ak sakallı tonton bir dede olarak çıkan Ptolemaios. Hatırlayanlar için, evet Mısır'daki o ünlü (sonunda Kleopatra'yı da çıkarmış olan) Ptolemaios Hanedanının kurucusu, ilk Ptoleme kendisi. Büyük İskender'in 33 yaşındaki kimilerine göre erken, beklenmedik, şaibeli; kimilerine göreyse geç bile kalınmış, oldukça olağan ölümü üzerine Mısır'ın yönetimini elde eden Ptoleme.

Oliver Stone'un Alexander anlatısı, İskender'in komutanlarından ve yakın arkadaşlarından biri olan Ptoleme'nin artık yaşlanmış ve gidici olduğunu anladığı bir zamanda tarihe ve bir bakıma da insanlığa karşı görevini yerine getirmek, günahlarından arınmak veya sadece başta da söylediği cümlesinden anlaşılacağı üzere "hatırlanmak" için İskender'in hayatını yazdırması şeklinde gelişiyor. İhtiyar Ptoleme anlattıkça yazıcıları yazıyor, anlattıkça o günleri hatırlayan tonton Ptoleme'nin gözlerinden ekranımıza M.Ö.356'dan 323'e kadar kanla, savaşla, entrikayla dolu günler yansıyor. 
İskender'in doğduğu ortamı görüyoruz, onu şekillendiren aileyle tanışıyoruz, fikirlerini ve hayallerini filizleyenleri izliyoruz ve büyüyüşünü takip ediyoruz, adım adım bir çeşit deliliğe giden sonuna doğru onunla birlikte yürüyoruz. Ptoleme çoğu kez pişman bir adam görüntüsü çiziyor esasında ama önünde durduğu mavili, sarılı, geniş, ferah, sıcak Mısır manzarası ve etrafında fırıl fırıl dönen ihtişam ile rahatlık arasında pek de pişmanmış gibi hissettirmiyor nedense.
Oliver Stone ve Christopher Kyle'ın senaryosuna göre film bize neredeyse tamamen çatlak annesi ve ayyaş babası yüzünden tüm hayatı etkilenmiş, alabildiğine hassas, sevgi dolu ama kendine bir ev bulamayan, her bulduğu yeni yeri evi gibi gören, bir durduğu yerde duramayan, devamlı bir şeyler arayan ama bulamayan bir İskender portresi çiziyor. Tahta geçene kadarki entrikaların ardından olay örgüsü hemen Gaugamela Savaşı'na savuruyor bizi. Arada tahta ilk geçtiğinde ayaklanan Yunan şehir devletlerini nasıl dize getirdiği, Perslerle ilk karşılaşması olan Granikos Çarpışmasında nasıl ölümden döndüğünü falan atlıyoruz. Annesi Olympias'ın kendi elleriyle şekil verdiği aklı, kendini antik dönemin büyük kahramanları Achilles ve Herakles'le özdeşleştirdiği mantığı ve baba sevgisi arayan kalbi ile İskender sonunda çoğu hayalini gerçekleştirememiş mutsuz ve ihanete uğramış bir adam olarak ölüyor.

Alexander rolünde, ünlü Pompei freskindeki görüntüsüne ne kadar benzediği tartışılır Colin Farrell var. Farrell'ın normalde kendi halindeki olağanüstü karizması, sarıya boyanmış zaman zaman tavus kuşu misali kabarık, zaman zaman post-işle uzatılmış olduğu pek bir belli olan tuhaf saçlarla ve her daim köpek yavrusu bakışları sarf ettiğini belirten eğik kaşlarıyla yerle bir olmuş. Senaryo zaten eline oynaması gereken hassas bir Alexander koyunca onun da yapabileceği pek bir şey kalmamış. Generallerini oluşturan Jared Leto, Jonathan Rhys Myers gibi bildiğimiz isimlerse görüntüyü ve hikayeyi kurtarabilen istisnalar. Myers sanki sonrasında 4 sezon boyunca ortalığı yıkacağı 8.Henry'nin işaretlerini veriyor hırslı Cassender rolünde. Alexander'ın aşık olduğu ve tüm hayatı boyunca tek gerçek dostu Hephaistion olarak Leto'ya ise o halinde herhalde aşık olmayacak kimse yoktur:) Alexander'ı her şeyiyle şekillendiren annesi Olmpias olarak Angelina Jolie'se resmen tek başına ekranı kasıp kavuruyor. Bu kadın bunun için doğmuş dedirtecek kadar var.

Film birçok Razzie ödülüne aday olmuş, hiç almamış ama gene de o kadar kötülenecek, beğenilmeyecek bir yanı yok. Evet eleştirilecek pek çok şeyi barındırıyor olabilir ama her şeyden önce büyük paralarla yapılmış bunca özenli savaş sahnesi, işinin ehli ünlü oyuncular ve görkemli setlere eşlik eden müzikleriyle dişe dokunur bir seyirlik sunduğu kesin, yaklaşık iki buçuk saat boyunca.

THE TOURIST (2010)


Johnny Depp ve Angelina Jolie'nin birlikte bir filmde rol aldıkları haberi internete, gazetelere, basının herhangi bir organına düştüğü ilk andan itibaren zaten gişesini garantilemiş, seyredileceğini belgelemiş bir yeniden çevrimle (2005 tarihli Fransız filmi Anthony Zimmer'ın yeniden çevrimiyle) karşı karşıya olduğumuzu aklınızın bir kenarına not edip öyle okumaya başlarsanız ve hatta filmi izlemeye hazırlanırsanız herşey daha da kolaylaşacak.

Öncelikle Fransa'nın güzel giyimli insanları ve sokaklarıyla bezeli başkenti Paris'te buluyoruz kendimizi. Her zamanki gibi etrafını umursamadan, havasına, tavrına kurban olunacak şekilde yürüyen bir Angelina Jolie'yi takip eden Fransız polislerinin arasına dalıyoruz sonra. Elise (Angelina Jolie)'in sevgilisi olan adamın bir süredir kaçak olduğunu ve uluslararası bir operasyon dahilinde arandığını öğreniyoruz. Alexander Pearce isimli bu kaçak, Reginald Shaw denen gangster-mafya babası kılıklı zengin bir adamın muhasebecisi ve baya yakın bir adamıyken, Shaw'ın yüklü bir miktar parasını çalıp, kayıplara karışmış. Elise'le de bir süredir sadece mektuplar ve notlar şeklindeki gizli yazışmalarla haberleşiyor. Shaw, Elise ve Pearce esas itibariyle İngiliz. Kendilerinden kaçırılan bu 744 sterlinlik verginin peşine düşen İngiliz polisi (direkt Scotland Yard'ın operasyon esasında) de haberleştiği diğer Avrupa polisleriyle birlikte Pearce'ın peşinde tabiki.
Yalnız bu arada öğrendiğimiz bir ufak detay daha var. Pearce bunca takipten dolayı, tanınmaması gerektiğine karar vermiş olacak ki polisin öğrendiğine göre estetik yaptırmış. Ama estetikten sonraki yüzünü bir türlü bulamadıklarından dolayı tüm peşindekilerin umudu Elise olarak kalıyor. Alexander da boş durmayıp, Elise'e not bırakıyor ve diyor ki "Şu saatte Venedik'e giden trene binip, benim ölçülerimde bir adam bul ve polisleri onun ben olduğuma inandır."Böylece peşlerindekileri şaşırtmaca yoluyla oyalayıp, sevgilisiyle kaçabilme şansı bulacak. Elise de o dünya üzerinde karşı koyabilecek bir canlının bulunmadığı cazibesiyle trene atlayıp, Frank'e kancayı atıyor görev icabı.
Filmin başından itibaren ilk yarısında hikayenin bize verdiği ipuçlarıyla birlikte takık Scotland Yard dedektifi olarak o ince silüetiyle Paul Bethany'yi, acımasız ve esprili gangster olarak Steven Berkoff'u ve şef dedektif Jones rolünde de Timothy Dalton'u izliyoruz. Bu arada sahnelerin çeşitli yerlerinde sanki gizemli bir durum olduğu gözümüze gözümüze sokulmak isteniyormuş gibi karşımıza çıkarılan sokaktaki adam olarak da Rufus Sewell'ı görüyoruz ki ben kendi adıma ondan hiç sıkılmadığımdan olsa gerek güzel bir seçim olarak görüyorum.
Filmin bu oyuncu,mekan gibi parçalarının güzelliği ve göz dolduruculuğunun dışında söylenebileceklerse pek öyle parıltı içermediği olur herhalde. Yani iki saat boyunca oturduğumuz yerden güzeller güzeli Paris sokaklarını, Venedik kanallarını, pahalı otelleri, baloları görmüş oluyoruz ki bunda şikayet edilebilecek bir yan yok. Ama daha filmin yarısına bile gelmeden aklımızı ekrandan koparan birşeyler buluyoruz.
Angelina Jolie tüm ihtişamıyla perdeyi dalgalandırırken karşısında kafası karışık, anormalliğini nasıl normalleştirebileceğine karar verememiş bir Johnny Depp sıklım püklüm bakınıyor gibimize geliyor. Alelade bir Matematik öğretmeni olarak pek de dikkat çekmemesi gereken bir adam olarak görmek isteyeceğimiz karakter, Johnny'nin karizmasının ve    deli deli koşuşturmasının altında kaybolup gidiyor. Hikaye deseniz, normal bir hafta içi akşamı televizyon izlencesinin barındıracağı eğlence, aksiyon ve dozunda romantizmle birlikte ele avuca gelir başka hiçbir şey sunmuyor.İniş, çıkış, meraklandıracak bir nokta, tahmin edilemeyecek bir gizem, üzülecek, sevinecek, heyecanlandıracak bir aksiyon barındırmıyor. Johnny'nin kişisel gayretiyle belki bir miktar komedi ilişmiş o kadar.
Sadece oyuncu fetişistleri ve sinemaya gidip hep birlikte eğlenceli bir 2 saat geçirmek isteyecekler için bir film. Ciddi ciddi Johnny Depp onca manyak karakter arasında dinlenmek istemiş dedirtiyor.Önümüzdeki maçlara bakacağız artık.


Healer {힐러} (2014)

 Seo Jeong Hu oğlumuz, "healer" kod adıyla tanınan bir çeşit gece kuryesi. Ahjumma kod adlı bir hacker'ın kulaklıklarından ver...