22 Mayıs 2011 Pazar

"The Vampire Diaries" Meselesi

tanıştığım ilk vampirler, sene 1994
(Interview with the Vampire: The Vampire Chronicles)
Benim bu "vampir" şeyiyle-artık neyiyse onunla- tanışmam yine pek çok diğer şeyle tanıştığım şu Braveheart yıllarıma uzanır. Aynı ilkokul-örnek-öğrenci modumdayken tvimizin tüm gün yayın yaptığı Cine5'te Ben Masumum serisinde bahsettiğim çocuk filmlerinin yanında Braveheart türü filmler de izlemişliğim var, doğal olarak. Aynı durumda izlediğim bir film daha vardı ki, vampirlerle tanışmamı sağladı desem hiç de yalan söylemiş olmam.
"Interview with the Vampire". 1994 yapımı bu Anne Rice kitabı uyarlamasını hemen hemen 4-5 yıllık bir gecikmeyle izledim ben. Vampirlerle o tanıştırdı beni. Daha önce görmüş müydüm, bir yerlerden duymuş muydum bilmiyorum, hatırlamıyorum. Vampirlere dair ilk hatırladığım  o buz mavisi gözleriyle kendisiyle görüşme yapmaya gelmiş meraklı bir Christian Slater'ı korkutan Brad Pitt görüntüsü. Benim o yaşımda ortada hala sıkı bir Tom Cruise-Brad Pitt kapışması var ve ben tamamen nedensiz bir şekilde Tom'u tercih ediyorum. Ki yine aynı nedenden ötürü, böyle bir Brad Pitt görüntüsü beni tamamen darmaduman ediyor. O yaşımda bile karşımdaki acımasız, doğanın en vahşi, tehlikeli yaratıkları olduklarını anladığım vampirlere karşı karmaşık duygular edinmeye başlamıştım çok net hatırlıyorum. Tom Cruise'un vahşi Lestat'ına karşılık her sahnede ağlamaklı ama mesafeli duran Brad Pitt'in Louis'ine o yaşımda bile içim eziliyor. Antonio Banderas'ın daha Zorro ya da El Mariachi bile olmamışken ekrandan fışkıran, üstüme çöreklenen karizmasınaysa hiçbir şey yapamıyorum.
Banderas abimizi bile vampir yapan bu zihniyet, cık cık cık
(Interview with the Vampire: The Vampire Chronicles-1994)
Sonuç olarak kafamda vampirizmle ilgili ekilen ilk tohumlar ışıl ışıl bir Brad Pitt, öldürücü bir Tom Cruise, saplayıcı bir Antonio Banderas ve şeytani güzellikte bir Kirsten Dunst'ın oluşturduğu romantik ama acımasız canavarlar olmuştu.
Bu düşüncelerin üzerine Blade eklendi birkaç sene sonrasında. 1998'de sinemalara saldıran kılıçlı Wesley Snipes'ı ben yine tvde izledim ilk olarak. Bu kez güzel ama acımasız vampir kavramımın üzerine bir yarı-vampirlilik ve vampir avcılığı kavramlarını da eklememi sağladı Blade. Anne Rice'ın tamamen duygusal hikayesine artık hiç durmayan, acımayan bir aksiyon da eklenmişti. Vampirler örgütlenebilirdi, kendilerine hayat kurabilirdi ve daha şeytani planlar yapabilirlerdi. Ama, avlanabilirlerdi de.
2002'deki ikinci filmi bu kez bir geceyarısı seansında ılık Samsun gecesinde sinemada izleyebilecek kadar ileri gidebilmiştim. Ama bu filmde ortaya mutant vampirler diyebileceğim, benim o zamana kadar aklıma yerleştirilmiş olan vampir görüntüsünden çok farklı, tamamen Ripley'nin Alien'ları gibi birşeyler çıkınca 2004'teki üçüncü filmden (Blade: Trinity) vazgeçtim. 7 sene oldu, hala izlemedim. Yalnız bu noktada Blade'in kattığı birşey daha vardı çorbaya, Stephen Dorff. Onun resmen benim için tuzla buz edici etkisini ortaya çıkaran karakteri Deacon Frost, yavaş yavaş yeni bir fikri de kafama aşılamıştı. "Kötü çocuğun" çekiciliği.
psikolojik travmalarıma yenisini ekleten,
kötü çocuğa aşık olma sendromuma hiç de iyi gelmeyen
vampirlerin de kötüsü Deacon Frost
(Blade-1998)
Hatırladığım kadarıyla 2002'deki Blade 2'den sonraki 7 sene boyunca vampirlerle bir daha karşılaşmadım. Zaten uğraşmam gereken çok şey vardı, keşfettiğim bir o kadar fazla şey daha. Böyle hayatınızın büyük bir kısmında yoğun bir şekilde yorucu-bezdirici şeylerle uğraşmak, devamlı ama devamlı çalışmak zorunda olduğunuzda, çoğu zaman zayıf düştüğünüz durumlar meydana gelebiliyor. Siz fark etmiyorsunuz, sadece temponuza devam ettiğinizi düşünüyorsunuz. Zaten öyle fiziksel bir zayıflık da olmuyor bu, içten içe beyin kıvrımlarınızı kemirdiğinizi fark ediyorsunuz. Aynen böyle bir yorgunluğun sonucunda tamamen zayıf kaldığım bir zamanda işte ben de bu Twilight hadisesiyle karşılaştım. Hayatım görebildiğimden de daha kalın ve ağır bir sis bulutu-kümesi altına girmişken, sadece debeleniyordum. Finaller haftasından bir ya da iki hafta öncesinde iki manyak arkadaşımın(en az benim kadar manyak:p) ısrarlarıyla, artık saga olmuş Twilight'ın ilk filmini alıp, evin yolunu tuttum.
20 yaşından sonra ergenliğe yeni girdiren,
ışıldayan vampirli Twilight, sene tabiki 2008
Kitapları okumamıştım, doğru düzgün haberim bile yoktu varlıklarından. Dünyadaki ve burdaki yavaş yavaş alevlenen delilikten de zerre kadar haberim yoktu yine. Sadece çok tavsiye edilmiş bir filmi koymuş, izliyordum. Devam etmem gereken ödevler, projeler ve çalışmam gereken sınavlar vardı. En fazla iki buçuk saat sonunda onlara dönecektim. Ama bir noktada, bende ipler koptu. Şalterler attı. Saçma bir halde, Edward'ın ikisi Bella'nın yatağında uzanırlarken, Bella'nın uyku sersemi ona sarılarak yatması sırasında elini Bella'nın başına bile koymaya kıyamayan görüntüsü ekranımdan geçti ve ben deli gibi ağlamaya başladım. Ağlamak durumunun bu noktada benim için taşıdığı anlamın büyüklüğünü ancak şöyle açıklayabilirim: Şeker Kız Candy izleyerek büyüdüm ben.
Herneyse, o an ve onu takip eden bir iki sene içinde anladığım şey, zayıf düştüğümde kolaylıkla birşeylere bağlanma ihtiyacı hissettiğimdi. Ve bu bir şeyler genellikle aklımı oyalayabilecek, beni kendiminkinden başka bir dünyada yaşatabilecek evrenler yaratan filmler-diziler-kitaplar oluyordu. Bu yüzden en fazla dizi bölümlerini sınav haftalarında izliyordum, en kalın kitapları proje zamanları bitirebiliyordum. Hastalıklıydı ama insanın en azından kendini tanıması ve buna göre hareket etmeye başlaması da bir şeydir.
bu da ne ki diyen mutlu ve sağlıklı zihinli insanlar için bunu da belirtiyorum, Twilight-2008
Twilight serisinin saçmalığını, olayın saçmalığını, kitapların basitliğini hala biliyorum, anlıyorum. Kabul ediyorum en önemlisi, ama bir şekilde bağımlılık yaratan bir yanı olduğunu inkar edemiyorum. Zayıf bir anında denediğin, denenmemesi gereken bir madde gibi, saçma olduğunu bile bile içinde hep bir parça kalmasından memnun oluyorsun.
Ancak Twilight'ın pek de uzun sayılmayan vampir meseleme baya katkısı da olduğu bir gerçek. Artık ahlaklı ve aile canlısı vampirlerle karşı karşıyaydım. Herşey daha düz bir zemine inmişti ve şu güzel vampir görüntüsüne pek çok şey eklenmişti. Lestat'la çıktığım yolda artık herşey biraz daha parıltılı, biraz daha romantik ve şiirseldi.
Salvatore Brothers
The Vampire Diaries'den.
Ama tüm bunlara rağmen gene de çözemediğim bir şey vardı. Yıllar boyu anlam veremediğim ve beni rahatsız eden bir şey. Vampirleri seviyor muydum sevmiyor muydum? Sevenlerinin ne kadar çok olduğu inanılmaz bir gerçek, evet. Ama benim için böylesi durumlar çok daha karmaşıktır, bir ufak çikolatayı bile habire test ederim. Anlamaya çalışırım, kusana kadar yesem de sevmeye devam edebilecek miyim yoksa her defasında bu kadar az yemeye çalıştığım için mi bana cazip geliyor falan filan meselesi dahilinde içimi kurcalarım. Çoğu zaman birşeyi sevdiğimden emin olamam, sevmediğimden de olamadığım gibi.
Sonunda nihayet birkaç ay önce bu durumu çözebildim. Yine zayıf bir anımda (master dersleri için devasa sunumlar hazırlamam gerektiğinde) açıp, "The Vampire Diaries" izlemeye başladım.
Başladığımda ikinci sezonu ortalamış olan dizinin tüm yayınlanmış bölümlerini ki neredeyse 40'a yakındı, bir haftadan kısa bir sürede gece gündüz izleyip bitirdim. Kendimden nefret etmekle, vicdan azabı arasında kıvranırken de birşey fark ettim. Vampirlerden bu zamana kadar hoşlanmamışım, çünkü tüm o sıçrayan, fışkıran, boyundan emildiğinde cokur cokur sesler çıkaran kanlı durumlarda beni kan tutuyor! Kendime hala gülüyorum. Saçma bir haldeyim. Yapay bir hikayenin yapay kanlarından bile içim kötü oluyor.
The Vampire Diaries'in kötü çocuk-iyi kız aşkısıları Damon ve Elena
The Vampire Diaries esasında L.J.Smith'in 1991 ve 1992'de 4 kitabını (Uyanış,Savaş,Öfke,Karanlık Buluşma) yazdığı ve sonrasında 2009'da eklenen geri dönüş serisiyle (yayınlanan Çöken Karanlık ve yayınlanmamış Shadow Souls ve Midnight) birlikte oluşturmuş olduğu bir kitap serisi. Twiligth serisinden neredeyse 10 yıl önce ve Anne Rice'ın Interview with the Vampire kitabının yayınlanmasından 12 yıl sonra yazılmış bu vampir hikayesi Stefan ve Damon Salvatore adındaki iki 15.yy.İtalya'sından kalma vampir erkek kardeşin arasında kalmış Elena Gilbert'ın macerasını anlatıyor. 2009'da ise CW kanalının bu bahsetmeye çalıştığım dizisine çevrildi Elena'nın hikayesi.
Kitapların anlattığı Elena sarışın, lacivert gözlü, okulun popüler kraliçesi modunda, her istediğini ve herkesi elde edebilen bir kız görüntüsünde. Ancak dizinin yarattığı Elena, başroldeki Bulgar asıllı Nina Dobrev'in de etkisiyle, depresif, sıkıcı, koyu renk saçlı ve gözlü, endişeli bir kız haline gelmiş durumda. Zaten Salvatore kardeşler de kitaptakinin aksine Amerikan İç Savaş yıllarında yaşamış ve vampire dönüşmüş, İtalyan asıllı Amerikalı olarak gösteriliyorlar. Elena'nın orijinal hikayede Margaret adından bebeklik çağında bir kız kardeşi varken, dizide daha ilginç olacağını düşündükleri Jeremy adındaki 15 yaşında bir erkek kardeş yaratmışlar. Bunlar ve daha nice farklılık var Smith'in hikayesiyle dizi arasında. Ama dizide yaratılan hikayenin de daha ilginç olduğunu kabul etmek gerek.
Hello, brother.
Neyse anlatmaya çalıştığım yere baya uzun yollardan geldim. Asıl anlatmak istediğim The Vampire Diaries'in önüme serdiği bu uçsuz bucaksız vampir-kötü çocuk-aşk üçgeni-lostvari sır dünyası. Şu an ikinci sezonu final yapmış, üçüncü sezona kadar ara vermiş olan dizide her sezon ortalama 24 bölüm yayınlanıyor ve bu bölümlerin hepsi 40ar dakikalık sürelerinde habire bir şeyler ortaya döküyorlar. Durmadan yeni gizemler, çözülmesi gereken saçma iplikler beliriyor. Yan-orta-ana karakterler bozuk para gibi harcanıyor her bölüm ve hikayenin saçmalığını bildiğiniz halde kendinizi ne olacak diye tırnaklarınızı yerken buluyorsunuz (yani tabiki yemiyorsunuz, mecazi anlamda, yemeyin lütfen, çok sinir oluyorum.).
nereden Damon Salvatore alabiliyoruz?
Üstüne karakterlerin sağladığı o müthiş malzeme var: Çemçük Stefan, Allah belanı versin Elena ve Ahh Damon. Evet ucuz, evet "teenage drama" ama acayip de işleyen bir formül. İki sezonluk dolu dolu bir dizide neler olduğunu anlatmayacağım tabiki burda, en az sezonların sürdüğü kadar vakit geçer yoksa. Sadece - benim için ve belki de bazılarınız için- en müthiş görünen-gelen sahnelerden ve müziklerden bahsedeceğim, bir miktar fikir versin izlememişler için diye. Ve tabiki izlemişlerin de bu sezon arasında eğlenmelerine sebep olsun diye.

İlk görüntü, bayık kardeş Stefan'ın ortalarda olmayışından dolayı Damon'ın öne çıkarak Elena'yı kurtarması. Bu aynı zamanda ikilinin ilk dansıdır ve Elena'nın da Damon'ın sihrini ilk fark edişidir. Ki aynı sihre biz de kulaklarımıza ulaşan "All I Need"le kapılırız.


Sonraki videomuz, Damon'ın üzülüp reddedildiğinde ne hale geldiğini gösterene sahne. Demiştim, bu dizide her an her karakter harcanabilir.


Bu video ise nette hiçbir şekilde embed edilebileninin bulunmadığı bir sahneyi gösteriyor. Damon, Elena'yı kurtarmalarının ardından uzun zamandır ortada olan gerçeği ona itiraf ediyor. Ama bunun kimse için bir yararı olmayacağını bildiğinden en azından zarar vermesinden diye ardından, unutturuyor. Linki şöyle: http://youtu.be/bgCGxnJj1gM
Ve en önemlisi, yayınlanmasından sonraki haftalarda nette ortalığı yıkan o tek damla gözyaşı akıttığı anı görmüş oluyoruz. Resmi bile var:
o gözyaşının hesabını vereceksin karaçalı Elena
Diğer bir sahnemiz, gizliden gizliye Elena'yı memnun etmek için iyi adam rolünü oynamaya dayanamayan kötü vampir kardeş Damon'ın ikinci sezonda bol bol tekrarladığı zevk-için-avla-dertleş sahnelerinden birinin bir dizi hayranı tarafından yapılan versiyonu:


Dizinin en iyi yanlarından birine örnek, danslar: Damon&Vicki Dansı

Ve görüp görebileceğim en güzel vampirin onuruna,meseleyi kapatalım: Rose's Death

Bu arada hatırlamak isterseniz, Xena'nın ikinci sezon 4.bölümünde Antik Yunan Mitolojisinden Vampirizme Giriş:Bacchus ve Bacchae'lar dersi mevcuttu. Biraz tekrarlı-sinir bozucu olmuş ama video;)

21 Mayıs 2011 Cumartesi

{2010 Oscarları} PRECIOUS(BASED ON THE NOVEL "PUSH" BY SAPPHIRE) (2009)

"Life is hard. Life is short. Life is painful. Life is rich. Life is....Precious." diyor film Precious. İnsanın oturduğu yerden haline o sağlayan, böyle hayatlar da var veya dünyanın bir yerlerinde, bir köşesinde böyle şeyler de yaşanıyor dedirten filmlerden. 2 saat boyunca ekranda gördüğünüz, olan biten, gelip giden herşey karşısında siz de Clarieece "Precious" gibi tamamen başka şeyler düşünebilmek, hayal kurabilmek istiyorsunuz. Herşey o kadar çirkin, o kadar ezici ve pisken; Precious'ın yüzünde beliren o çığlık çığlığa sessizliği söküp almak istiyorsunuz. Babasının tecavüzü sonucu doğurduğu ilk çocuğu down sendromu taşıyor, ikincisi karnında, annesi kocası kızını tercih ettiği için ondan nefret ediyor ve devamlı aşağılıyor, hakaret ediyor,ona hayatı zindan ediyor, ayrıca okuldan da hamile olduğu için atılıyor ve alternatif bir dışarıdan bitirme kursuna gönderiliyor. Sonrası da biraz bu kurs ile başlıyor denebilir.
Amerika'nın Harlem'inde, yoksul ve çoğunlukla belalı siyahilerin aslında Hollywood filmleri aracılığıyla artık pek de yabancı olmadığımız hayatlarından çarpıcı olduğu kadar gerçekçi sayılabilecek bir hikaye de sunuyor film bize. Adından da anlaşıldığı üzere Amerika'da ilgi gören Push romanından uyarlanmış. Çekimleri ise sadece 5 hafta sürmüş. Mariah Carrey ve Lenny Kravitz gibi çeşitlilikleriyle birlikte başroldeki Gabourey Sidibe'nin arkadaşının zorlamasıyla denemelerine katıldığı ve de göründüğü üzere kazandığı ilk rolüne sahip olduğu filmin, en iyi kadın ve yardımcı kadın oyuncu, en iyi yönetmen, senaryo ve düzenleme dallarında da adaylıkları vardı. Özellikle Mo'nique'nin en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülünü alacağına kesin gözüyle bakılıyordu ki aldı. Ayrıca en iyi uyarlama senaryo dalında da Oscar'ı kazandı.
İzlerken insanı depresyona sokan,karnına sancılar girdiren zor filmlerden Precious. İzlememiş, görmemiş, bilmemiş olmayı dilemek gelebilir içinizden.

{2010 Oscarları} UP IN THE AIR (2009)

İşte film denen sanat eseri böyle olmalı. Düzenli başlayan, yükselen, inişleri çıkışları olan, hayatı sorgulayan, insanların içlerine seslenen, samimi...Arada hüzünlendiren, bazen karakterle birlikte ciddi şoklara sokan ama gene de her anında içinizde bir mutlu son umudu taşımanızı ve bunu kaybetmemenizi sağlayan, içinizden bir hikaye anlatmalı. Film denilen şey böyle olmalı.
Zaten Juno'dan da belliydi. Jason Reitman bize taşıdığı her hikayede samimiliği koruyacak gibi görünüyor. Öyle ki o hiç hazzetmediğim George Clooney'nin yamuk gülüşü bile içimi ısıttı.Vera Fermiga'nın inanılmaz karizmatik güzelliğine tapacak hale geldim. En iyi yardımcı kadın oyuncu adayı olmuş Anna Kendrick ise şaşırtıcı gülümsemelere yol açtı.
George Clooney'nin canlandırdığı Ryan Bingham, şirketlerin işten çıkaracakları elemanlarına bu kötü haberi açıklamak üzere tutulan bir işten çıkarma şirketi çalışanı. Bunun için yılın hemen hemen her günü, ülkenin her bir yerine uçarak, şirket şirket dolaşıyor. Hayatı, kendisinin de keyifle belirttiği üzere havaalanlarında, uçaklarda ve otellerde geçiyor. Evi olarak oraları görüyor ve oralarda rahat ediyor. Kimseye ya da hiçbir yere bağlanmıyor. Konuşması çok etkileyici ve ikna edici. Hayatı oldukça düzenli ve rahat. Ancak bir yolculuk sırasında tanıştığı Alex, şirketinde yeni işe başlayan Natalie ve evlenen kızkardeşinin düğünü ile birlikte tüm bildiklerini, sevdiklerini, hayatını sorgulamaya başlıyor. Tabi tüm bunların yanında film esprili bir şekilde ekonomik krizi ve bunun yol açtığı herşeyi bizlere anlatmaya çalışıyor.Yine o şahane gitar tınıları eşliğinde.
Oscar adaylığı sadece en iyi film dalıyla kalmıyor tabiki. En iyi yönetmen, senaryo, erkek oyuncu, yardımcı kadın oyuncu dalları da olmak üzere toplamda 6 oscar adaylığı var.Tahminim en azından bir ödül alacağı yönündeydi ama hiç alamadı.
İzlenmesi, düşünülmesi, tebessüm edilmesi ve belki de biraz kendine dönülmesi gereken bir film olmuş sonuçta. İnsanın koşa koşa havaalanına gidesi ve ilk uçağa atlayıp, neresi olursa olsun gidesi geliyor. 
"How much does your life weigh? Imagine for a second that you're carrying a backpack. I want you to pack it with all the stuff that you have in your life... you start with the little things..."

NINE (2009)

Sabit Uyarı: Bu ibarenin olduğu her bir film anlatısı-incelemesi,önceki senelere aitti.O yüzden "yok spoiler dı,yok efendime söyleyim film kritiğiydi başıydı sonuydu", yer alabilir, içinde geçebilir, birşeyler olabilir. Ben anlamam, demedi demeyin.


7 inanılmaz kadın ve bir serseri adam...Devasa müzikler, parıldayan kostümler ve tenler, hepsinin ortasında bir adet "Be Italian". Rob Marshall'ın Chicago'dan sonra önümüze ve kulaklarımıza sunduğu ikinci müzikal Nine'ın bir nevi özetini böyle düşünebiliriz.
Müzikal-filmimiz 1960larda İtalya'da geçiyor. Kah bir Roma sokakları görüntüsü kah bir Milano manzarası eşliğinde kısır dönemine girmiş yönetmen Guido Contini'nin kadınlarla ve iniş-çıkışlarla dolu hayal dünyasına adım atıyoruz. Hayatı ve hayal dünyası her an içiçe geçerken, gözlerimizin önünde bir adamın aslında kendinin bile farkında olmadan nasıl ufaldığını, ezildiğini, yanlışlara saplandığını izliyoruz. Maestro Contini, vakti zamanında müthiş filmler yapmış ancak son yıllarında büyük fiyaskolara imza atmış bir yönetmen. Üstüne bir de yapımcısına ve tüm ekibine yeni bir film yapmakta olduğunu söylemiş, tek bir kelime senaryosu bile olmadan elinde. Basın konferansları yapılıyor, kostümler hazırlanıyor, setler inşa ediliyor ama Maestro'nun elinde aslında bir film yok. Tek bir fikri bile yok.
Tabi bu sırada karısı (Marion Cotillard), metresi (Penelope Cruz), ilham perisi olan başrol oyuncusu (Nicole Kidman), kostümcüsü ve dert çanağı (Judi Dench), Amerikan Vogue'undan bir moda yazarı (Kate Hudson), çocukluğunun bir anısı olan sahildeki fahişe (Fergie) ve annesinin hayaleti (Sophia Loren) ile uğraşıyor. Tabi bizler de izlerken aynı derde düşüyoruz bunca muhteşem kadının arasında. Hepsi zamanı gelince kendi şarkısını söylüyor sahneyi devralıp. Hikaye Guido'nun gibi görünse de o aslında sadece hikayesini oluşturan kadınların elinden tutup sahneye çıkmalarına eşlik ediyor. Bunlar olurken Guido'nun kadınlar arasında harabeye dönen ama sonra yine aynı şekilde kendi benliğini bulmasını sağlayan akli gelgitlerini Daniel Day Lewis pek yerinde bir şekilde yansıtıyor. O hafif yandan yürüyüşü, o çiroz silueti ve hiç sekteye uğramadan yalan söyleyebilen yüzüyle izleyicisi olan her kadını da kendinden tiksindirmeyi başarıyor.
En kıpır kıpır danslar ve şarkı Kate Hudson'ın. En şahane dans-müzik sahnesi de Fergie'nin, bence. Marion Cotillard'a insan bir kez daha aşık olurken, Nicole Kidman'ın parıltısı gözleri acıtıyor. Penelope Cruz'u ise sokakta görsem o incecik boynunu çıttadanak kırmak hissi bir kez daha kuvvetlendi bende.

Nine tümden güzel bir müzikal işte.
Bu da dans-şarkı'lardan bence en kayda değer olanı:

TAKING WOODSTOCK (2009)

Sabit Uyarı: Bu ibarenin olduğu her bir film anlatısı-incelemesi,önceki senelere aitti.O yüzden "yok spoiler dı,yok efendime söyleyim film kritiğiydi başıydı sonuydu", yer alabilir, içinde geçebilir, birşeyler olabilir. Ben anlamam, demedi demeyin.

"Özgürlük, bazen kendi adından başka adlar altında görünür."
15 Ağustos 1969 günü 17.07'de Richie Havens White Lake'deki o arazide sahneye çıktığında başlayan şey, 40 yılı aşkın süredir kimilerince böyle adlandırılıyor: Özgürlük.Yılların biriktirdiklerinin 68'te tavana vurmasından bir yıl sonra 3 buçuk gün boyunca Amerika'nın bir köşesinde yarım milyon insanın dahil olduğu bu olay belki de bir müzik festivalinden daha fazlasıydı. Hatta kesinlikle, evet kesinlikle, çok daha fazlasıydı.
Festivalin gerçekleşmesini sağlayanlardan biri olan Elliot Tiber'ın kitabından uyarlanan senaryoyu filme dönüştürme işini Brokeback Mountain ve Sense&Sensibility'den hatırlayabileceğimiz Ang Lee üstlenmiş. Hikaye, 1969 yazında Elliot Tiber'ın anne ve babasının işlettiği El Monaco tatil köyünün (ismi sadece tatil köyü, yoksa filmin de ilk dakikalarında gülümseyerek gördüğümüz gibi kesinlikle tatil köyüyle alakası yok.) yaz sezonu için yardıma gelmesiyle başlıyor bir anlamda. Elliot, resim yapan, büyük şehirde bir hayatı olan ya da en azından olabilmesini uman bir genç. Ancak akranlarının aksine ailesinden kopamamış, annesinin hiç minnet duymayan haline ve babasının gıkını çıkarmayan haline karşın gene de belli bir evlatlık dürtüsüyle onların yanıbaşından ayrılamıyor. İstiyor ama bırakamıyor. Çünkü zaten işler çok kötü, para sıkıntısı had safhada. İşlerini kaybetmek üzereler ve babası kısa bir süre önce kalp krizi geçirmiş.
Tüm bunların arasında Elliot bir çıkış yolu ararken, Woodstock müzik festivalinin düzenlenecek yer aradığını görüyor. Gözünü karartıyor ve düzenleyenleri arayarak, kendi arazilerinde yapabileceklerini söylüyor. Ancak Michael Lang ve diğerleri araziyi festival için iyi bulmuyorlar ve Elliot bunun üzerine komşuları Max Yasgur'un arazisini öneriyor. Sonunda anlaşmalar sağlanıyor, Yasgur'un arazisinde festival için hazırlıklar başlıyor ve Elliot da festivalin basın danışmanı oluyor.
Ondan sonra olanlarsa, sadece insanların kendi ufak dünyalarını değiştirmekle kalmayıp, belki de tüm bir dünyayı değiştiren bir özgürlük çağrısının melodilerine dönüşüyor. Aynı yerde yatıp kalkan, aynı battaniyelere sarınan, aynı kaplardan yiyen yarım milyon insan ve yağan yağmurla bataklığa dönüşen çamur, zamanı-geleni-gideni belli olmayan sahne ve Jimi Hendrix'in de sonradan diyeceği gibi "iyi müzik, hakiki müzik".
Filmin bir diğer güzelliği de Woodstock kayıtlarından görüntü kullanılmadan her sahnenin bugünden oyuncularla yeniden oluşturulmuş olması. Bu açıdan bir belgeselden ziyade tamamen bir sinema filmi olma yolunda başarılı bir adım atmış gibi görünüyor. Ayrıca Harry Potter serilerinden hatırlayabileceğimiz Imelda Stunton (Dolores Umbridge-cidden sinir bozucuydu) bu kez de Elliot'un kirli çıkı annesini canlandırırken harikalar yaratıyor. Emile Hirsch de Vietnam gazisi rolünde. Onun olduğu her filmi severiz ziyadesiyle.
Woodstock Generation 1969-...

Post Grad (2009)

Hikayemiz, adından da anlaşıldığı üzere üniversitesini (oralarda college dedikleri şeyi) yeni bitirmiş hatta mezuniyetini gerçekleştirmek üzere olan gayet başarılı ve de tumturaklı hedeflere sahip 22 yaşındaki Ryden Malby'nin bir üniversite mezunu olarak yaşadıklarını anlatıyor. En azından bunun için yola çıkmışlar, film tanıtımlarının dediği bu.
Film de bu amaçla, Ryden'ın mezuniyet töreninin hemen öncesinde VideoBlog'una ilettikleriyle açılıyor. Bu sahneyle belli ki şaşkın kızımızın bundan önceki hayatına dair bilgi verme işlevi yerine getiriliyor. Böylece ana karakterimizin kişiliğini ve neden böylesi bir Post-Grad sendromu yaşadığını anlayabilmiş olacağız. Ancak filmin ilerleyen kısımlarında da fark edildiği üzere, bunu asla tam olarak anlayamıyoruz. Daha doğrusu o hissi kazandırmakta zorlanıyor film. Karşınızda boncuk boncuk gözleri parlayan, al yanaklı, manken siluetinde zarafetle arz-ı endam eden bir Alexis Bledel olunca bu daha da zorlaşıyor.
Ryden çocukluğundan beri kitap kurdu olmuş, bildiğimiz edebiyat düşkünü ineklerden olduğunu daha ilk iş görüşmesinde açıkça belirtiyor. İngilizce-edebiyat gibi bir bölümde iletişim dalında uzmanlaşarak mezun olmuş ve hayalini kurduğu büyük şirkette çalışmak için başvuruyor. Ancak filmin asıl dönemecini oluşturan kısım burda ekrana geliyor. İşe alınmama durumu. Kendine gayet güvenli, herşeyden emin bir halde Ryden görüşmeyi yapıyor, ancak onun da öğrenmek zorunda kaldığı üzere gerçek dünya, okulda kurulan kariyer hayallerinden çok farklı şeyler sunuyor insanın karşısına. Esas anlamıyla, sunmuyor da. Ryden da zaten ilk reddedilişinin akabinde iş bulamama durumu yaşıyor. Hayal ettiği işte çalışıp, Los Angeles manzaralı bir dairede yaşama hayallerini çöpe bırakıp, ailesinin şehir dışındaki karışık evine dönmek ve her gün iş arama problemiyle uğraşmak zorunda kalıyor.
Bu sırada Ryden'ın sadık ama gururlu çocukluk arkadaşı-kankası Adam ve müzik yaparak hayallerinin peşinden gitmek mi, kabul edildiği hukuk fakültesine giderek babasının ondan beklediği kariyeri gerçekleştirme mi şeklindeki bocalamasını görüyoruz. Tabi bu seçimde tek etken Adam'ın yalnız ve hayatından memnun olmayan babası değil. Dawson's Creek halinden bildiğimiz gibi, Adam Ryden'a aşık ama bir yandan da kanka olduklarından ve Ryden'ın gözü kariyerdi edebiyattı diye dışarılarda dolanırken, idare ediyorlar durumu. Ta ki yan komşunun seksi mi seksi bir Brezilyalı-serseri ruhlu yönetmen olduğunu görene kadar (Rodrigo Santoro'yu Lost'ta az da olsa öz görmüştük. Ayrıca "300"den "Che"ye, "Love,Actually"den "I Love You Phillip Morris"e uzanan bir filmografisi olan gözlere bayram tadında bir Brezilyalı olduğunu da unutmamak gerek.). Ryden da sonuçta kanı kaynayan bir genç. Ev de havuzlu sonuçta, orası California. Nitekim üstüne bir tuhaf Malby ailesi de eklenince pek keyifli ama hiçbir şeyi tam veremeyen bir seyirlik ortaya çıkıyor.
Çok fazla şeyler beklenmemesi gereken, insanın ağzında hoş ama geçici tadlar bırakan filmlerden Post Grad. Alexis Bledel gerçek hayatında da hep bir Rory Gilmore-ayakları yere basan-ne yaptığını bilen-sorumluluk sahibi-kitap kurdu-erkeklerin aşık olduğu insan mıdır diye hep bir merak duygusu sağlıyor. Ya da bir insanın böyle gözlere sahip olması akıllara zarar değil midir?
Bu sırada film boyunca kulaklarımıza zuhur eden o muhteşem müziklere de dikkat çekmeden geçmek büyük haksızlık olur. The Kooks, Lilly Allen,Control Machete,Gym Class Heroes ve daha birçoğunun olduğu soundtrack ise tam bayramlık.
1. Pony (It's OK) - Erin McCarley
2. Don't Give Me A Hard Time - The Locarnos 
3. Take What You Take - Lily Allen
4. One Day - Jack Savoretti
5. What Happened To It - The Bird And The Bee
6. Main Titles - Christophe Beck 
7. Always Where I Need To Be - The Kooks
8. The Queen And I - Gym Class Heroes
9. Turn Back Around - Lucy Schwartz
10. Happerman & Browning - Christophe Beck
11. Wake The Sun - The Matches
12. Brand New Day - Joshua Radin
13. Si Señor - Control Machete
14. I Say I Go - Kevin Drew
15. Ryden & Adam - Christophe Beck

Tadımlık olsun diye filmden Jack Savoretti'nin "One Day"i:

The Imaginarium of Doctor Parnassus (2009)

Sabit Uyarı: Bu ibarenin olduğu her bir film anlatısı-incelemesi,önceki senelere aitti.O yüzden "yok spoiler dı,yok efendime söyleyim film kritiğiydi başıydı sonuydu", yer alabilir, içinde geçebilir, birşeyler olabilir. Ben anlamam, demedi demeyin.


İhtiyar Parnassus, şeytanla bir iddiaya tutuşur. İnsanoğlunun doğası üzerine bahse girince insan, yenilgi de bir yerde kaçınılmaz olur. Ama şeytan bu ya, Parnassus'u hep yeni iddialara girmeye ikna eder. Nitekim Parnassus da bir insandır.
The Imaginarium of Doctor Parnassus, sinemalarımıza Doktor Parnassus diye çevrilerek geldi. Imaginarium kısmının bizimkileri pek ilgilendirmeyeceği öngörülmüş besbelli ki. Haksız da sayılmamışlar aslında. Film sırasında sinema salonundaki tepkiler, izleyicilerin düşüncelerini gayet net-açık ifade etmişti çünkü.
"Bu ne yaaa?"
"Nasıl film bu yaaa?"
Hemen hemen aynı tepkileri iki hafta sonra Bal'da da gördüğümden gülüyorum şimdi ama o da bir ayrı konu.
Esasında film, hikayesinden çok Heath Legder'ın beklenmeyen kaybından doğan kimi durumlar yüzünden konuşuldu. Ancak böyle bir hikayenin, böylesi bir görselliğin arka planda kalması iyi olmadı. Senaryoyu ortaya çıkaran Terry Gilliam ve Charles McKeown en azından böylesine değişik, göndermeli, felsefeli,cümbüşlü ve düşündürücü bir metin yazdıkları için tebrik edilmeli.
Mr.Nick nam-ı diğer şeytan rolündeki Tom Waits, ağzında her koşulda taşıdığı ağızlıklı sigarası, ütülü takımı ceketi ve fötr şapkasıyla benim favorimdi. Ancak Heath Ledger da dahil olmak üzere Tony'ler de inanılmaz bir iş çıkarıyorlar ortaya. Kimin kim olduğunu anlayamıyorsunuz. Dördü de birbirinden bu kadar farklı şahane adamın nasıl olup da aynı insan gibi göründüklerine, davrandıklarına inanamıyorsunuz.
Başta da dediğim gibi, Parnassus şeytanla bir bahse tutuşuyor. İnsanların onun anlattığı hikayeleri mi şeytanın anlattıklarını mı dinleyecekleri üzerine. Ancak her bahis yenisini getiriyor. Şeytan, Parnassus'a ölümsüzlük veriyor eğlencesini bölmemek için. Tabi bir de aşık bir kadınla mutlu bir evlilik. Ancak tek çocukları doğacakken anlaşma istiyor şeytan. Kız 16 yaşına girdiğinde onun olacak. Parnassus'un elinden birşey gelmiyor. Kabul ediyor. Yıllar geçiyor, kızının doğumgününe 2 gün kala, şeytan yeni bir iddia teklif ediyor. Kızını kurtarmak için son şans olarak. Parnassus'un eli mahkum, en ufak bir şansa bile tutunmak zorunda. Tam da bu sırada Tony ile yolu kesişiyor gezici Doktor Parnassus gösteri arabası ve yolcularının. Tony'yi Parnassus'a şeytan mı gönderiyor yoksa tanrı mı, onu da olağanüstü bir görsel cümbüş içinde çözmeye çalışıyoruz.
Zaten tuhaf bir dünyada yaşıyoruz,"Hiçbir şey kalıcı değil, ölümün kendisi bile." diyor Tony de filmde.

Previously on Neverland : March Drizzles

 Yağmurlarla sonlanan bir Mart oldu. Bir de oturup, kendimi, kafamı dinlediğim. Belirli tarihleri beklediğim. Acele etmediğim. Hiçbir yere k...