Bu Zooey Deschanel gerekli şeyleri yaparak, kendini çok güzel, çok sevimli, çok mucizevi gösterebilen o nadir insanlardan. Bunca senedir izledim, dinledim, baktım, sonunda çözdüm. Deschanel ailesi kadınları olarak tamam, belli bir güzellik ve yetenek silsilesiyle kutsanmış durumda orası ayrı. Ama bunların üstüne acayip şeyler katıp, kendini mükemmele yakın hale getirdi. Bizzat gördüm, takip ettim, şahidim yani.
Eh haliyle herşeyinin zirvesindeyken de tvye bir adım atmasa olmazdı. "New Girl"ün ekranlara geleceği haberi yaz başından beri ortalıkta dolanmaktaydı. Sonunda merkezine Zooey'yi almış, 20 dakikalık komedinin ilk üç bölümü yayınlandı.
İlkokul öğretmeni (anaokulu muydu ki, neyse) olan Jess, Deschanel'in şahsında vücut bulduğundan dolayı haliyle şahsına münhasır, ilginç bir adet kızımız. Biraz saf, biraz kaçık, kendine ve her duruma şarkılar uydurup söyleyen bir insan. Bir süredir birlikte olduğu ve aynı evi de paylaştığı sevgilisi Spencer'a bir gün romantik-seksi bir sürpriz yapmak üzere, günün ortasında evin salonunda çıplak bir halde beliriyor. Ama tam da bu sırada Spencer yeni bulduğu bir kızla birlikte olduğundan, Jess bir nevi onları basmış oluyor. Gayet gözyaşı ve salya sümük dolu bir ayrılıktan sonra Jess ilanlardan kendine ev arıyor. Kız olduklarını sanarak görüşmeye gittiği üç kişi, Schmidt, Nick ve Coach, erkek çıkıyor. Bu üçü evlerine bir dördüncü ararken Jess'in bu yeni ayrılmış-yarı çılgın-yarı depresif haline acıyıp falan evlerine kabul ediyorlar onu. Sonrası 3 erkekle yaşamaya başlayan bir deli manyak kızın maceraları.
Esasında eğlenceli, gayet ilginç bir hali var dizinin ama nedense insanda çok fazla güleceğiz, obaa şimdi ne matrak olacak hissi uyandırmasına rağmen çok orta seviyede ilerliyor. Bazı yerlerde tıkanıyor, çoğu yerde anlamsız kalıyor. Hem de o anlamsız ama tam da bu yüzden komik olan şekillerde değil. Zaten Jess'in eve kabul edilmesi ve erkeklerin onu o kadar önemseyecek kadar alışması tamamen üstünkörü geçildiğinden, hiçbir şey anlamıyoruz. Altı doldurulsa, sonrasında gelen özenli sahnelerin üstümüzdeki etkisi tam da yerinde olacakken, oralara bir anlam veremediğimiz için güzelim sahneler de boşa gidiyor. Zooey'nin sesinden delice şarkılar dinlemek gene de güzel oluyor bu arada. Erkek tarafını oluşturan kadro ilk bölümde uyumlu görünürken, ikinci bölümden itibaren Coach gidiyor, yerine Winston geliyor. Bunu da açıklamadılar yeterince mesela.
Bilemiyorum, dizi şimdilik idare eder. 20 dakikalık bölümler sonuçta, iki dakika açıp gülüyoruz. Ama çoktan birinci ikinci sezonunu garantilemiş bir dizinin daha fazla birşeyler göstermesi gerek. Sadece Zooey'nin şirinliğe güvenerek 10-20 bölüm yazmamışlardır umarım.
5 Ekim 2011 Çarşamba
4 Ekim 2011 Salı
3 Boyutlu Gözlüklerle "The Lion King"
Çizgifilmler aslında hiçbir zaman çocuklar için yapılmadılar. Hiç oturup da çizgifilm yapan bir çocuk gördünüz mü? Onlar hep büyüklerdi, çocukluğu çok sevmiş, bir şekilde hep çocuk olanlardı. Ama bütün çocuklar büyürdü ve onların da bir parçaları hep büyüdü. Bu dünyayı, bu dünyanın saçmalığını, acımasızlığını, pisliğini, griliğini görüp geçirdikten sonra, istedikleri kadar çocuk kalsalar da diğer parçaları etkilenmişti bir kere.
Bu yüzden çocuk kalan parçalarının isteğiyle, çocuklar için, çizgifilmler yaptılar ama diğer büyümeyen parçaları yolu gösterdi hep. 1994'te de modern bir efsane haline dönüşecek olan "The Lion King"in hikayesini yazdı Walt Disney'in yaklaşık 30 kişilik çocuk kadrosu. Genelinde çocuklara sorumluluğu, bilinci, cesareti, dürüstlüğü ve iyiliği anlatmak, bu tür dersler verme amaçlı hikaye, temelinde dünya kadar eski bir Shakespeare trajedisiydi.
Afrika'nın güzel mi güzel, bereketli mi bereketli bir arazisinde aslanların kral olduğu ve antiloplardan, kuşlardan, zürafalardan, zebralardan, fillerden ve çeşit çeşit hayvanından oluşan tebaasının da mutlu mesut yaşadığı bir zamanında Aslan kral Mufasa'nın yeni doğan oğlu Simba ile birlikte alemin mutluluğu katlanırken, Mufasa'nın kıskanç ve sinsi kardeşi Scar'ın keyfi hepten bozulur. Hemen hain planlarını işleme koyar Scar, aç ve acımasız sırtlanlarla işbirliği yaparak.
Simba'nın gençliği ve saflığından faydalanıp, Mufasa'yı oyuna getirir. Cesur, yenilmez aslan kral Mufasa ölürken, Simba'yı da buna onun neden olduğuna inandırıp, uzaklara yollar.
Zavallı Simba kendini yollara vurur, bir yandan vicdanından ölürken. Ama kader, iyilerin yok olmasına izin vermeyecektir ya, (ne cins olduğunu anlayamadığım) Timon ve saf domuzcuk Pumbaa onu bulup, evlerine-ormana götürür. Senelerce ölümüne kankayız şeklinde kendi dünyalarında mutlu mutlu yaşar giderler. Simba da geçmişini, ailesini, kimliğini unutur.
Ancak Aslan Kayası'nda Simba'nın yokluğunda herşey tepetaklak olmuştur. Scar kral olarak yan gelip yatarken, sırtlanlar ortalıkta yiyecek içecek namına ne varsa kurutur. Diğer hayvanlar da kıtlıktan göç eder. Kalan dişi aslanlar çaresizce yiyecek ararlar. Simba'nın çocukkenki en iyi arkadaşı olan dişi aslan Nala da bir gün ormana kadar yiyecek peşinde koşarken domuz Pumbaa'yı kovalamaya başlar. Böylece Simba'ya yeniden kavuşur ve onu eve dönmeye, herşeyi düzeltmeye ikna etmeye çalışır. Ancak Simba, duyduğu vicdan azabı ve suçluluk duygusundan dolayı iyice korkak, sorumsuz bir aslan olmuştur. Babası cesur ve adil Mufasa'nın öğrettiklerini unutmuştur.Oraların Yoda'sı maymun Rafiki gelir ve yodalığını yapar. Babasının gökyüzünde gördüğü ruhunu, sonunda kendi içinde bulan Simba da evine, herşeyi düzeltmeye, öcünü almaya gider.
Müziklerini Tim Rice ve Elton John'un birlikte yaptığı mükemmel şarkıları, diyalogları, hikayesiyle "The Lion King" hakikaten de bir 17 yıl sonra bile perdeye getirilmesi gereken bir klasik. Açılış şarkısı Circle of Life'ı ve o cümbüşü izleyip, ekranda birden beliren "The Lion King" yazısını görünce kimbilir daha kaç nesil titreyecek...
"Hakuna Matata"
Afrika'nın güzel mi güzel, bereketli mi bereketli bir arazisinde aslanların kral olduğu ve antiloplardan, kuşlardan, zürafalardan, zebralardan, fillerden ve çeşit çeşit hayvanından oluşan tebaasının da mutlu mesut yaşadığı bir zamanında Aslan kral Mufasa'nın yeni doğan oğlu Simba ile birlikte alemin mutluluğu katlanırken, Mufasa'nın kıskanç ve sinsi kardeşi Scar'ın keyfi hepten bozulur. Hemen hain planlarını işleme koyar Scar, aç ve acımasız sırtlanlarla işbirliği yaparak.
Simba'nın gençliği ve saflığından faydalanıp, Mufasa'yı oyuna getirir. Cesur, yenilmez aslan kral Mufasa ölürken, Simba'yı da buna onun neden olduğuna inandırıp, uzaklara yollar.
Zavallı Simba kendini yollara vurur, bir yandan vicdanından ölürken. Ama kader, iyilerin yok olmasına izin vermeyecektir ya, (ne cins olduğunu anlayamadığım) Timon ve saf domuzcuk Pumbaa onu bulup, evlerine-ormana götürür. Senelerce ölümüne kankayız şeklinde kendi dünyalarında mutlu mutlu yaşar giderler. Simba da geçmişini, ailesini, kimliğini unutur.
Müziklerini Tim Rice ve Elton John'un birlikte yaptığı mükemmel şarkıları, diyalogları, hikayesiyle "The Lion King" hakikaten de bir 17 yıl sonra bile perdeye getirilmesi gereken bir klasik. Açılış şarkısı Circle of Life'ı ve o cümbüşü izleyip, ekranda birden beliren "The Lion King" yazısını görünce kimbilir daha kaç nesil titreyecek...
"Hakuna Matata"
2 Ekim 2011 Pazar
"The Secret Circle" Vampire Doyan Bünyeye Cadı Merhemi Olsun Madem
"The Secret Circle" L.J.Smith'in (evet o Smith, hani şu The Vampire Diaries'den falan da sorumlu olan) 1992'de yayınlanmış üçlemesinin adı esasında. The Initation, The Captive ve The Power adlı kitaplardan oluşan üçlemeyi diziye çevirmeye karar vermişler haliyle. Smith'in bu anlamda fikir ortaya çıkarmadaki yeteneği kusursuz bence. Ama tek ve en büyük sorunu, kendine seçtiği yol olan edebiyat konusunda sıfır olması. Yazdığı kitaplar gerçekten kötü. Öyle böyle değil. Ama gelin görün ki o kitaplardan senaristlerin vücuda getirdiği şeyler, olağanüstü olma belirtilerine sahipler.
Sanırım bunda Kevin Williamson etkisinin varlığı gözardı edilemez. Tvye gelmiş ne kadar başarılı gençlik dizisi varsa altında mutlaka imzası var. TVD'den sonra The Secret Circle ile fantastik-sabun-köpüğü-aksiyon-gençlik dizisi türüne bu kez tamamen cadı ve büyücülük odaklı bir iş çıkarmış oldu.
Dizinin şimdilik sadece üç bölümü yayınlandı. Lost ile birlikte adeta gelenek haline gelen bu sadece dizi isminin ekrana geldiği sessiz ama etkili jenerik durumu bunda da var. Ama öyküyle ilginç bir bağlantısı olacağını düşündüğüm bir melodinin tüyler ürpertici mırıldanışıyla birlikte ekrana geliyor yazı, bu açıdan hiç de fena değil. Ayrıca görüntüler, dekor seçimleri, atmoster ve efektler de artık işinin ehli olmuş Amerikan dizi sektörü için oldukça güzel. Senaryo zaten olması gerektiği gibi. Yormuyor, düşündürmüyor, gerektiğinde hızlanıyor, gerektiğinde anlamsız dramalara giriyor, romantizmle süslüyor. Ama bu artılarının yanında dizinin şimdilik çok büyük bir sorunu var : Oyuncuları ve onların rol kesememeleri. Hepsinden bahsetmiyorum gerçi. Genç oyuncularda sorun asıl. Özellikle Thomas Dekker'a sektörde geçirdiği bunca yıldan sonra birinin cidden gerçeği söylemesi gerek. Oynayamıyor. Sırf Terminatörler ve Lina Headey'nin hatrına iki sezon Sarah Connor Chronicles'da dayandık ona ama artık gerçekten işi berbat ediyor. Britt Robertson'ı ilk kez izliyorum ama umarım hep böyle değildir ve bölümler ilerledikçe düzelir. Bunun dışında Natasha Henstridge'i görmek gerçekten güzel.
Hı, ne mi anlatıyor peki TSC? 16 yaşındaki ergenimiz Cassie'nin babası o doğmadan falan ölmüş, o da annesiyle yaşıyor. Bir gece evdeki yangın-patlamadan dolayı annesi ölünce, büyükannesinin yanına New Salem diye bir kasabaya taşınıyor Cassie. Kasaba tuhaf, insanları daha da tuhaf. Kısa sürede Diana, Faye, Melissa, Nick ve Adam ile tanışmış oluyor. Ortada birşeyler döndüğü belli, annesi burayı o doğmadan önce geri dönmemek üzere terk etmiş zaten. Yavaş yavaş annesi ve babasının geçmişleriyle ilgili parçaları bir araya getirmeye başlarken bir yandan da normal ergen durumlarının ortasında kalıyor tabi. Adam'la aralarındaki karşı konulamaz çekimi fark ediyor ama Adam, Diana ile birlikte. Faye ortamın "bitch" gibi davranan kötü görüneniyken, Melissa onun "side-kick"i. Nick de karşı pencereden devamlı üstsüz görünen, cool çocuk. Tabi bir de şöyle bir durum var, ki hikayenin özü bu, bu veletlerin hepsi cadı.
Şimdilik gayet eğlenceli, izlenebilir göründü bana TSC. Baydığı, bunalttığı yerler de var, iyi gittiği yerler de. Biraz fazla çaba gösterirlerse, bu sezon izlenebilecek iyi diziler arasına girebilir gibi görünüyor. Vaktiniz varsa, vampirli, kurt adamlı, hayaletli, süper kahramanlı, hırsızlı dizi çizelgenize bunu da ekleyebilirsiniz.
Dizinin sitesi : http://www.cwtv.com/shows/the-secret-circle
Fan sitesi : http://thesecretcircle.net/
Sanırım bunda Kevin Williamson etkisinin varlığı gözardı edilemez. Tvye gelmiş ne kadar başarılı gençlik dizisi varsa altında mutlaka imzası var. TVD'den sonra The Secret Circle ile fantastik-sabun-köpüğü-aksiyon-gençlik dizisi türüne bu kez tamamen cadı ve büyücülük odaklı bir iş çıkarmış oldu.
Dizinin şimdilik sadece üç bölümü yayınlandı. Lost ile birlikte adeta gelenek haline gelen bu sadece dizi isminin ekrana geldiği sessiz ama etkili jenerik durumu bunda da var. Ama öyküyle ilginç bir bağlantısı olacağını düşündüğüm bir melodinin tüyler ürpertici mırıldanışıyla birlikte ekrana geliyor yazı, bu açıdan hiç de fena değil. Ayrıca görüntüler, dekor seçimleri, atmoster ve efektler de artık işinin ehli olmuş Amerikan dizi sektörü için oldukça güzel. Senaryo zaten olması gerektiği gibi. Yormuyor, düşündürmüyor, gerektiğinde hızlanıyor, gerektiğinde anlamsız dramalara giriyor, romantizmle süslüyor. Ama bu artılarının yanında dizinin şimdilik çok büyük bir sorunu var : Oyuncuları ve onların rol kesememeleri. Hepsinden bahsetmiyorum gerçi. Genç oyuncularda sorun asıl. Özellikle Thomas Dekker'a sektörde geçirdiği bunca yıldan sonra birinin cidden gerçeği söylemesi gerek. Oynayamıyor. Sırf Terminatörler ve Lina Headey'nin hatrına iki sezon Sarah Connor Chronicles'da dayandık ona ama artık gerçekten işi berbat ediyor. Britt Robertson'ı ilk kez izliyorum ama umarım hep böyle değildir ve bölümler ilerledikçe düzelir. Bunun dışında Natasha Henstridge'i görmek gerçekten güzel.
Hı, ne mi anlatıyor peki TSC? 16 yaşındaki ergenimiz Cassie'nin babası o doğmadan falan ölmüş, o da annesiyle yaşıyor. Bir gece evdeki yangın-patlamadan dolayı annesi ölünce, büyükannesinin yanına New Salem diye bir kasabaya taşınıyor Cassie. Kasaba tuhaf, insanları daha da tuhaf. Kısa sürede Diana, Faye, Melissa, Nick ve Adam ile tanışmış oluyor. Ortada birşeyler döndüğü belli, annesi burayı o doğmadan önce geri dönmemek üzere terk etmiş zaten. Yavaş yavaş annesi ve babasının geçmişleriyle ilgili parçaları bir araya getirmeye başlarken bir yandan da normal ergen durumlarının ortasında kalıyor tabi. Adam'la aralarındaki karşı konulamaz çekimi fark ediyor ama Adam, Diana ile birlikte. Faye ortamın "bitch" gibi davranan kötü görüneniyken, Melissa onun "side-kick"i. Nick de karşı pencereden devamlı üstsüz görünen, cool çocuk. Tabi bir de şöyle bir durum var, ki hikayenin özü bu, bu veletlerin hepsi cadı.
Şimdilik gayet eğlenceli, izlenebilir göründü bana TSC. Baydığı, bunalttığı yerler de var, iyi gittiği yerler de. Biraz fazla çaba gösterirlerse, bu sezon izlenebilecek iyi diziler arasına girebilir gibi görünüyor. Vaktiniz varsa, vampirli, kurt adamlı, hayaletli, süper kahramanlı, hırsızlı dizi çizelgenize bunu da ekleyebilirsiniz.
Dizinin sitesi : http://www.cwtv.com/shows/the-secret-circle
Fan sitesi : http://thesecretcircle.net/
30 Eylül 2011 Cuma
Dokunmayın heyecanıma-->Merlin'in 4.sezonu başlıyor
Yarın akşam BBC kendi memleketine Merlin'in 4.sezonunun ilk bölümünü The Darkest Hour'u yayınlayacak. 4 sene ne çabuk geçti, ne ara 4 sene oldu, Bradley ile Colin'in küvette örümcek yakaladıkları, Angel'a eşek şakası yaptıkları videolarını daha dün izlemedik mi, bilemiyorum ben. Önemli olan bu değil zaten. Önemli olan yarın en geç gece yarısında The Darkest Hour'un nete düşecek olması.
Random Thoughts diyeceğim ben buna,siz anlayın
Hani tam da sabahları uyandığınızda yatağın içinin vücut ısınıza denk düşmüş, ılık mı ılık olduğu ama yatağın dışının ürpertici bir serinlikle elinizi, kolunuzu, burnunuzun ucunu karşıladığı; kafanızı kaldırıp pencerenin dışında grisinden koyu mavisine sarısına çeşit çeşit bulutlarla kaplı, güneşin saklambaç oynadığı gökyüzünü görüp, yataktan bir türlü kalkamadığınız, kalkmamak için kendinize bahaneler yaratmada usta olduğunuz mevsim var ya...Hah işte tam o mevsimdeyiz şu an. Fark etmişsinizdir. Sabahları ve akşamları donmak, gündüzleri de güneş gören bir yerdeysek bunalmak suretiyle ortalarda dolandığımız mevsim de diyebiliyoruz tabi buna. Bir yandan her görüntüsüne, her hissettirdiğine bayıldığım mevsime (sonbahardı ismi herhalde) doğru giderken havanın hali, bir yandan da üşümekten nefret ettiğimi hatırlıyorum ben kendimce. Bu hangi mevsim insanısın, efendime söyleyim hangi mevsimi daha çok seversin türü soruların cevapları bu yüzden, benim için diğer pek çok konuda olduğu gibi çift kişiliğe uygun bir şekilde. Üşümekten nefret ederim, sıcağa bayılırım, hiç şikayet etmem ama kurşun gibi gökyüzünden yağmur boşandığı zaman tüm renklerin daha canlı hale geldiğine inanırım, içim müthiş fikirlerle dolar.
Mevsime uygun şarkılar dinlemeye başladılar, orada burada. Evet eylül de bana hep "A Lonely September"ı düşündürür ve hayır, soğuk ya da sonbahar-kış bana hüzünlü gelmiyor. Gene de içimde inanılmaz bir Coldplay dinleme isteği var. Her zaman dinleyip de, bir köşede hep var olduklarından dolayı asla öyle obaa dedirtecek gruplardan değillermiş gibi gelen gruplar-insanlar vardır ya, Coldplay benim için onlardanmış. Yeni anladım. "Fix You"nun, "The Scientist"in, "Clocks"ın ve diğerlerinin içimdeki yerinin farkında değilmişim. Şimdi yeni albümle birlikte dönüp, her birşeyi bir kez daha dinleme, doyasıya tatlarına varma vakti. "Home, home, where i wanted to go" diyorum ayrıca.
Şarkılardan bahsetmişken, Switchfoot'un da yeni albümü çıktı sanırım "Vice Verses" diye. İlk kez Haley ve Nathan'ın ilk öpüştükleri sahnede duymuştum ben "Dare You To Move"u. O sahne ve o ikisinin aşk hikayesi bu kadar etkiliyse, nerdeyse tamamı Switchfoot sayesindedir zaten. Jon, Chad, Jerome,Tim ve Drew hep çalsın, söylesin.(http://www.switchfoot.com/)
Bir de kafamı karıştıran şarkılar var. Geçen François De La Rochefoucauld'un (ki kendisi 17.yy.da yaşamış Fransız bir yazarmış gayet sırma saçlısından) şu sözüne rastladım önce : "True love like ghosts, which everyone talks about and few have seen." Ardından şu ara ciddi ciddi taktığım The Civil Wars'un Poison&Wine şarkısını dinledim, şöyle diyorlardı : "I don't love you but i always will.". Beynimdeki karmaşa merkezinin tetiklendiği bu cümleyle, hemen Paolo Nutini'nin No Other Way'de dediklerini hatırladım : "Cause i love you girl, i don't want you, i need you.". Birini sevmediğinizi ama hep seveceğinizi söyleyebiliyorsunuz, birini sevdiğinizi ama onu istemediğinizi sadece ona ihtiyaç duyduğunuzu da söyleyebiliyorsunuz. Tabi bu arada 400 yıl önce biri de durumu çözmüş, gerçek aşkı somut olarak bulamazsınız, sadece hayali dolaşır ortalıkta diyor. Kafam harbiden karıştı.
Joseph Delaney'nin bu Wardstone Günlükleri serisi var ya Tudem'in gençlik kitapları serisine dahil olarak yayınlanan, Ben Barnes'ın bir sonraki projesi olduğunu öğrendiğim için geçen gidip serinin ilk kitabını aldım "Hayaletin Çırağı" onu okuyorum şimdi. Evet çocuk kitabı gibi, evet çok kolay yazılmış ve evet, ürkütücü. Arka kapakta karanlık basınca okumayın uyarısı var, buraların en kuralcı insanı olarak ben uydum tabiki. Gündüzleri, bol güneş ışıklı otobüs-dolmuş yolculukları esnasında okuyorum. Şimdilik pek iyi kitap, bitince yazacağım.
Keira Knightley bir sonraki Anna Karenina olacakmış, haberi aldım. Öyleyse bir sonraki kitabımız da Anna Karenina olsun. Ruslardan hiç hoşlanmıyorum ama ilk cümlesi "Bütün mutlu aileler birbirine benzer; her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır." olan bir kitabı nasıl okumaz ki insan?
"Hayaller, Takıntılar ve Diğerleri" blogunda okudum bugün, "The Music Never Stopped" filmini. İzlemem gerek, bir sonraki filmim de o olsun.
Bu arada ders seçimlerimi yaptım bugün bir de. Hep karmançorman bir şekilde boşa kürek çekiyormuşum gibi gelen yüksek lisansın ikinci döneminde, sanırım sadece 3 dersle paçayı sıyırabileceğim. İlk dönem onca uğraşıp da kapı gibi bir B2 aldığım dersi göstermeyen pis sistem, sana sesleniyorum bir de. Sarah Connor'ın olurum senin, John Connorlar koyarım karşına, T2011ler gelse "Hasta la vista baby!" dedirtir, ona göre.
Okulun başlamasını, derslerin olacak olmasını içten içe sevenlerden olduğum için de ayrıca kötü hissediyorum. Pottermore sağolsun bir isim koydu bize, yalnız olmadığımızı gösterdi gerçi. Ravenclaw evinin üyeleriyiz biz. Doğuştan böyleyiz. Korkuyorum kendimden, Freaks&Geeks'in bir bölümünde gizli öpüşme dolabına girdiklerinde şımarık kızın Hoverchuck'a dedikleri geliyor aklıma, "Hep kendi kendine çok güzel, heyecanlı bir hikaye anlatıyormuşsun içinden gibi, bu yüzden yüzünde hep mutlu bir ifade var.". Geek ve Nerd terimlerini biliyor musunuz bilmiyorum ama ben resmen Hoverchuck gibi oluyorum bu durumda, özellikle de gözlüklerim burnumun üstündeyken. Freaks&Geeks'i de özledim ben. O altın değerindeki 18 bölüme sarılıp, Bad Reputation söyleyesim geliyor.
Özlemek demişken, bu Royal Wood'un "A Mirror Without"ı beni çok kötü yaptı. Son cümlesi ve onu söylerkenki sesi...Onunla bitireyim lafımı.
I think i miss you even more...Demiştim Random Thoughts diye.
28 Eylül 2011 Çarşamba
Munéca Brava : Pembe Dizilerin Vahşi Başkaldırışı
![]() |
| ahh o yeşil gözlerin natalia ahh |
İlk pembe dizimi ne zaman izlediğimi çok net hatırlıyorum. 80'lerde bu ülkede doğup, özel kanalların birbiri ardına kurulmasına şahit olmuş bir nesle dahil olduğumdan dolayı 90'lar boyunca saf çocuk beyinlerimize neler yapıldığını gayet net hatırlayabiliyorum tabiki. Marimar'la başladım ben pembe dizi kitabına. Sonra da arada değişik denemeleri (sıcakkanlı latin amerika'nın çeşit çeşit ülkelerini) araya katıştırmanın dışında, Thalia serisine sadık kaldım geneli itibariyle (Maria La del Bario olsun, Maria Mercedes olsun vs.).
Bu, yaşlandıkça kafası ve dudakları büyümesine rağmen vücudu incelen ve karşısındaki jönlerin yaşı küçülen Thalia'nın Rosalinda manyaklığının oluştuğu dönemde, zaten Candy ile birlikte Anthony'nin yasını tutmaktan içimiz dışımıza çıkmış bünyelerimize yepyeni bir soluk gelmişti. Arjantin semalarından resmen taze bahar havası gibi koşup gelen, "Munéca Brava"ydı. Çoğu dizi-filmi manyakça şekillerde çevirip, önümüze sunanlar bunda, nedense olayı korumayı başarmış, az çok ne anlama geliyorsa o şekilde yayınlamışlardı "Vahşi Güzel" diyerek (tamam muneca tam olarak güzel falan demek olmayabilir ama vahşi bebek demek de ayıp olacakmış haliyle değil mi?).
Pembe dizi mantığını hepimiz biliriz. Genellikle zengin bir esas oğlan, fakir bir genç kız vardır, ya da tam tersidir. Bunlar her durumda aşık olurlar ama kavuşamazlar. Çünkü zenginler kötüdür, fakirler de iyi. Şeytan kılıklı zenginler her zaman zavallı aşıkları ayırır, fakir kızımız/oğlumuz külkedisiyle saflıkta ve salaklıkta yarışır bir mizaçta olur hep. Olay ya aşıkların kavuşması (ki bu o topraklarda ve burada-hala-evlenmeleri anlamına gelir) ya da kayıp bebek-çocuklarını bulmaları, hafızalarını geri kazanmaları ve kötülerin layığını bulmalarıyla beraber kavuşmuş olmaları ile son bulur. Formül budur, bellidir, tıkır tıkır işler. Aralara da bol bol uzun, mahmur bakışmalar, hafif aralanmış dudaklar, eblek ifadeler, salak saçma diyaloglar ve sinsi bakışlar serpiştirilir.
İşte böyle bir dünyaya gönderilen MB, tüm bu formülü kendine göre yorumlamıştı 1998'ten 1999'a hafta içi her gün yayınlanırken anavatanında. Bir kere fakir kızımız kesinlikle eli armut toplar bir tip değildi, ağzı bol küfürlü, hakkını söke söke almasını bilen bir erkek-fatmaydı. Zenginlerimiz ne tam siyah ne de tam beyazdı, her kötülüklerinin içinde bir iyilik, her iyiliklerinin içinde bir kötülük vardı. En büyük farklılıksa, işin içine katılan komediydi. O bayık aşk hikayeleri, baygın baygın bakışmalar yerini saf bir komediye, absürdlüğe varan bir espri anlayışına bırakmıştı.
Milagros Esposito bir manastırın yetimhanesinde doğup, büyümüş, 18'ine merdiven dayamış bir genç kızdı. Erkek çocuğu giysileri içerisinde dolanıp, deliler gibi futbol oynardı. Cholito'ydu lakabı, manastırdaki diğer çocuklardan oluşan futbol takımında harikalar yaratırdı. Yetimhanede birlikte büyüdükleri tek kaş Gloria'yla kardeş gibilerdi. Peder Manuel babası, Rahibe Cachete ablası sayılırdı. Rahibe Ana evin sert annesi gibiydi, ondan korkarlar, yanaşmazlardı. Bir gün sokaklarda yine manastıra gelir olsun diye ufak tefek dini şeyler satarken, Di Carlo'ların tek oğlu Ivo'yla yolları kesişti. Cholito bildiğimiz serseri veled kıvamındaydı, Ivo'yla kavga etti, arabasına tekme falan savurdu. Sinirlenen Ivo, sonradan aynı çocuğu manastırın bahçesindeki maçta görünce üstüne gitti. Ivo Di Carlo, sarışın, masmavi gözlü, biraz büyük burunlu, sırım gibi bir gençti. 20'lerinin başında, ailesinin malikanesinde lüks içinde yaşayan bir playboydu. Cholito'yla kavga ederken sonunda onun güzeller güzeli bir genç kız olduğunu görünce, çapkın aklı çalışmaya başladı. Kankası Bobby ile iddiaya girdi, bu saf gördüğü güzeli kendine aşık edip, yatağa atacaktı. Milagros ise Ivo'ya gördüğü ilk anda abayı yakmıştı. Ama Cholito'ydu o öte yandan, öyle aşık oldum diye bulutlara çıkacak göz yoktu onda. Bu sırada kaderin cilvesi işledi, yetimhaneden şutlanması gereken Milagros, Di Carlo'ların evine hizmetçi olarak işe sokuldu. Bundan sonrası Ivo ve Mili arasında bir iddialar-intikamlar-oyunlar savaşıyla güçlenip, gelişen bir aşkı doğurdu. Adı "La Soledad" (yalnızlık) olan malikanede her biri kendi hikayesine sahip diğerleriyle (odasına kapanmış ihtiyar büyükanne Angelica, baba Federico Di Carlo, anne Louisa, dayı Damian Rapallo, dayının tekerlekli sandalyeli ressam oğlu Pablo, şımarık kızkardeş Victoria Di Carlo, kuralcı uşak Bernardo, anaç aşçı Socorro, aşçıya aşık bahçıcan Ramon, evin kızına aşık şoför Rocky, her yanı kelebekli şeylerle kaplı kızıl saçlı saf hizmetçi Lina, aşçının kızı-sinsi hizmetçi Martha ve ara ara bunlara eklenen sekreter Andrea) birlikte eğlenceli bir hikaye ekrana geldi.
Formül aynı gibi görünüyor değil mi bu haliyle? Sadece böyle kalsaydı, hakikaten de öyle olabilirdi. Ama bu hikayeye ciddi ciddi alt metinler, kendi başlarına birer novela'ya imza atabilecek yan karakterler, toplumsal çözümlemeler, güncel olaylar, ünlüler, ekonomik-sosyal mesajlar ve nicesi eklendi. Ve bunların hepsi, inanılmaz inandırıcı ve keyifli oyunculuklarla desteklendi. Sonuçta ortaya çıkan şey, pembe diziden çok daha müthişti. Dünya çapında kitleleri peşinde sürükleyen, her ülkenin kendi yeniden çevrimini yaptığı bir fenomene dönüştü. Natalia Oreiro ve Facundo Arana, varlıklarından bile haberleri olmadığı ülkelerde evden birileri gibi görülmeye başlandı. O kadar kabul görmüş, tutmuş bir kimyaları vardı ki ikisi de kendi ailelerini kurdukları yıllardan sonra bile insanlar onları bir arada görmek istiyordu. 5 yıl sonra "Sos Mi Vida" ile saygı duruşlarını gerçekleştirdiler.
Bizde yayınlanışının üzerinden 10 yıl geçtikten sonra, eğer bir kere daha açıp keyifli bir gün geçirmek isterseniz ya da şimdiye kadar hiç izlememiş o şanssız nesildenseniz, http://ravensubs.blogspot.com/ adresinde de görüldüğü gibi, bir grup azimli hayran ispanyolca orijinal bölümlere özenle ingilizce altyazılar oluşturup, youtubea yüklüyor. Siteden ayrıca ispanyolca dersleri de edinebiliyorsunuz. (RavenSub youtube kanalı : http://www.youtube.com/user/RavenSub)
Dizinin Natalia'yı kendisine aşık ettiren (ki olmamak elde mi? ayrıca isteyen Sos Mi Vida'nın bir bölümünde yaptığı Sweet Dreams eşliğindeki striptiz sahnesini [http://youtu.be/G9tIj-MYtm8] izleyebilir, kendisi doğuştan bir yetenek ve güzellik abidesidir) jeneriğini de hatırlıyor muyuz peki?
Bu, yaşlandıkça kafası ve dudakları büyümesine rağmen vücudu incelen ve karşısındaki jönlerin yaşı küçülen Thalia'nın Rosalinda manyaklığının oluştuğu dönemde, zaten Candy ile birlikte Anthony'nin yasını tutmaktan içimiz dışımıza çıkmış bünyelerimize yepyeni bir soluk gelmişti. Arjantin semalarından resmen taze bahar havası gibi koşup gelen, "Munéca Brava"ydı. Çoğu dizi-filmi manyakça şekillerde çevirip, önümüze sunanlar bunda, nedense olayı korumayı başarmış, az çok ne anlama geliyorsa o şekilde yayınlamışlardı "Vahşi Güzel" diyerek (tamam muneca tam olarak güzel falan demek olmayabilir ama vahşi bebek demek de ayıp olacakmış haliyle değil mi?).
Pembe dizi mantığını hepimiz biliriz. Genellikle zengin bir esas oğlan, fakir bir genç kız vardır, ya da tam tersidir. Bunlar her durumda aşık olurlar ama kavuşamazlar. Çünkü zenginler kötüdür, fakirler de iyi. Şeytan kılıklı zenginler her zaman zavallı aşıkları ayırır, fakir kızımız/oğlumuz külkedisiyle saflıkta ve salaklıkta yarışır bir mizaçta olur hep. Olay ya aşıkların kavuşması (ki bu o topraklarda ve burada-hala-evlenmeleri anlamına gelir) ya da kayıp bebek-çocuklarını bulmaları, hafızalarını geri kazanmaları ve kötülerin layığını bulmalarıyla beraber kavuşmuş olmaları ile son bulur. Formül budur, bellidir, tıkır tıkır işler. Aralara da bol bol uzun, mahmur bakışmalar, hafif aralanmış dudaklar, eblek ifadeler, salak saçma diyaloglar ve sinsi bakışlar serpiştirilir.
İşte böyle bir dünyaya gönderilen MB, tüm bu formülü kendine göre yorumlamıştı 1998'ten 1999'a hafta içi her gün yayınlanırken anavatanında. Bir kere fakir kızımız kesinlikle eli armut toplar bir tip değildi, ağzı bol küfürlü, hakkını söke söke almasını bilen bir erkek-fatmaydı. Zenginlerimiz ne tam siyah ne de tam beyazdı, her kötülüklerinin içinde bir iyilik, her iyiliklerinin içinde bir kötülük vardı. En büyük farklılıksa, işin içine katılan komediydi. O bayık aşk hikayeleri, baygın baygın bakışmalar yerini saf bir komediye, absürdlüğe varan bir espri anlayışına bırakmıştı.
Milagros Esposito bir manastırın yetimhanesinde doğup, büyümüş, 18'ine merdiven dayamış bir genç kızdı. Erkek çocuğu giysileri içerisinde dolanıp, deliler gibi futbol oynardı. Cholito'ydu lakabı, manastırdaki diğer çocuklardan oluşan futbol takımında harikalar yaratırdı. Yetimhanede birlikte büyüdükleri tek kaş Gloria'yla kardeş gibilerdi. Peder Manuel babası, Rahibe Cachete ablası sayılırdı. Rahibe Ana evin sert annesi gibiydi, ondan korkarlar, yanaşmazlardı. Bir gün sokaklarda yine manastıra gelir olsun diye ufak tefek dini şeyler satarken, Di Carlo'ların tek oğlu Ivo'yla yolları kesişti. Cholito bildiğimiz serseri veled kıvamındaydı, Ivo'yla kavga etti, arabasına tekme falan savurdu. Sinirlenen Ivo, sonradan aynı çocuğu manastırın bahçesindeki maçta görünce üstüne gitti. Ivo Di Carlo, sarışın, masmavi gözlü, biraz büyük burunlu, sırım gibi bir gençti. 20'lerinin başında, ailesinin malikanesinde lüks içinde yaşayan bir playboydu. Cholito'yla kavga ederken sonunda onun güzeller güzeli bir genç kız olduğunu görünce, çapkın aklı çalışmaya başladı. Kankası Bobby ile iddiaya girdi, bu saf gördüğü güzeli kendine aşık edip, yatağa atacaktı. Milagros ise Ivo'ya gördüğü ilk anda abayı yakmıştı. Ama Cholito'ydu o öte yandan, öyle aşık oldum diye bulutlara çıkacak göz yoktu onda. Bu sırada kaderin cilvesi işledi, yetimhaneden şutlanması gereken Milagros, Di Carlo'ların evine hizmetçi olarak işe sokuldu. Bundan sonrası Ivo ve Mili arasında bir iddialar-intikamlar-oyunlar savaşıyla güçlenip, gelişen bir aşkı doğurdu. Adı "La Soledad" (yalnızlık) olan malikanede her biri kendi hikayesine sahip diğerleriyle (odasına kapanmış ihtiyar büyükanne Angelica, baba Federico Di Carlo, anne Louisa, dayı Damian Rapallo, dayının tekerlekli sandalyeli ressam oğlu Pablo, şımarık kızkardeş Victoria Di Carlo, kuralcı uşak Bernardo, anaç aşçı Socorro, aşçıya aşık bahçıcan Ramon, evin kızına aşık şoför Rocky, her yanı kelebekli şeylerle kaplı kızıl saçlı saf hizmetçi Lina, aşçının kızı-sinsi hizmetçi Martha ve ara ara bunlara eklenen sekreter Andrea) birlikte eğlenceli bir hikaye ekrana geldi.
Formül aynı gibi görünüyor değil mi bu haliyle? Sadece böyle kalsaydı, hakikaten de öyle olabilirdi. Ama bu hikayeye ciddi ciddi alt metinler, kendi başlarına birer novela'ya imza atabilecek yan karakterler, toplumsal çözümlemeler, güncel olaylar, ünlüler, ekonomik-sosyal mesajlar ve nicesi eklendi. Ve bunların hepsi, inanılmaz inandırıcı ve keyifli oyunculuklarla desteklendi. Sonuçta ortaya çıkan şey, pembe diziden çok daha müthişti. Dünya çapında kitleleri peşinde sürükleyen, her ülkenin kendi yeniden çevrimini yaptığı bir fenomene dönüştü. Natalia Oreiro ve Facundo Arana, varlıklarından bile haberleri olmadığı ülkelerde evden birileri gibi görülmeye başlandı. O kadar kabul görmüş, tutmuş bir kimyaları vardı ki ikisi de kendi ailelerini kurdukları yıllardan sonra bile insanlar onları bir arada görmek istiyordu. 5 yıl sonra "Sos Mi Vida" ile saygı duruşlarını gerçekleştirdiler.
Bizde yayınlanışının üzerinden 10 yıl geçtikten sonra, eğer bir kere daha açıp keyifli bir gün geçirmek isterseniz ya da şimdiye kadar hiç izlememiş o şanssız nesildenseniz, http://ravensubs.blogspot.com/ adresinde de görüldüğü gibi, bir grup azimli hayran ispanyolca orijinal bölümlere özenle ingilizce altyazılar oluşturup, youtubea yüklüyor. Siteden ayrıca ispanyolca dersleri de edinebiliyorsunuz. (RavenSub youtube kanalı : http://www.youtube.com/user/RavenSub)
Dizinin Natalia'yı kendisine aşık ettiren (ki olmamak elde mi? ayrıca isteyen Sos Mi Vida'nın bir bölümünde yaptığı Sweet Dreams eşliğindeki striptiz sahnesini [http://youtu.be/G9tIj-MYtm8] izleyebilir, kendisi doğuştan bir yetenek ve güzellik abidesidir) jeneriğini de hatırlıyor muyuz peki?
Ben hiç unutmadım çünkü.
26 Eylül 2011 Pazartesi
"The Civil Wars" Takıntısı, Ziyadesiyle
Önce, tvyi karıştırırken şu "Later with Jools Holland" ya da "Tonight Show with Jay Leno" da (şu an tam olarak hatırlayıp da karar veremedim) bir performansa denk geldim. Yaşlı bir teyze (veya amca, orasını da silmişim)nin vokal yaptığı grubun biri şarkısını sunuyordu gayet hoş bir biçimde. Hoşuma giden melodiden, müzikten, sözlerden dolayı durakladım elimde kumanda, dinlemeye devam ettim. Bu sırada gözüme teyzenin hemen yanı başındaki gitarlı eleman takıldı. Gözlerimin resmen yerinden fırladığını hissettim. O ne yahu Johnny orda ne geziyor şeklinde düşünceler geçmeye başlamıştı ki aklımdan, saniyelik görüntünün beni yanılttığını anladım. Zaten şarkının bitiminde de sunucu insan yanaşıp, ikisinin de ismini cismini belirtti. Ben de youtubedan bulup, bir kaç kere daha dinledim, ruhuma iyilik ettim.
Sonra bir arkadaşım facebookta bir şarkı paylaştı. "Dance me to the end of love". Neredeyse müzelik bir tablonun içindeki narin mi narin bir kadınla karizmanın çeperlerini zorlayan sağlam bir adam, Harry Potter dünyasındaki fotoğraflar gibi salına salına adeta gökten indirilmiş bir şarkıyı mırıldanıyorlardı. İnanamadım. Kendimden geçtim. Ama bununla da bitmemişti.
Sonunda geçen hafta, The Vampire Diaries'e 3 aylık bir aranın ardından kavuşmanın hevesiyle, bölüm üstüne bölüm müziklerini dinleme seansına geçmiştim ki olan oldu. "Barton Hollows"a denk geldim. O kadar gördüm geçirdim, gene de ilk birkaç saniyede Johnny'yi gördüm gibi oldum. Sonra toparladım gerçi. Ama ne fayda. Hani bazen öyle bir şarkıya denk gelirsiniz ki kulaklarınız asla yeteri kadar işitemiyormuş gibi gelir, duyduklarınız hiç bitmesin, o his hiç kaybolmasın diye ne yapacağınızı şaşırırsınız. Bu şaşkınlığın üstüne bir de şarkının verdiği o zevk eklenir. Karnınızdan midenize, oradan da tüm ciğerlerinizi süpürerek boğazınıza ulaşır bir şey ve tüm nefesinizi verdiğinizi hissedersiniz, nefessiz kalırsınız. İşte tam öyle bir şarkıydı o anda benim için "Barton Hollows".
John Paul White ve Joy Williams, karşılıklı durup, terennüm ederek ortaya koyuyorlar bu "The Civil Wars"u. Her bir şarkılarında, videolarında sanki yanıbaşınıza bağdaş kurmuş da size söylüyorlar gibi söylüyorlar. Benimse onlara diyecek lafım kalmıyor. Siz sadece dinleyin, ne demeye çalıştığımı anlayacaksınız (sadece aşağıdakini de değil, aynı isimli albümdeki diğer tüm parçaları ve özellikle, özellikle "Billie Jean" gibi canlı performanslarını).
Sonra bir arkadaşım facebookta bir şarkı paylaştı. "Dance me to the end of love". Neredeyse müzelik bir tablonun içindeki narin mi narin bir kadınla karizmanın çeperlerini zorlayan sağlam bir adam, Harry Potter dünyasındaki fotoğraflar gibi salına salına adeta gökten indirilmiş bir şarkıyı mırıldanıyorlardı. İnanamadım. Kendimden geçtim. Ama bununla da bitmemişti.
Sonunda geçen hafta, The Vampire Diaries'e 3 aylık bir aranın ardından kavuşmanın hevesiyle, bölüm üstüne bölüm müziklerini dinleme seansına geçmiştim ki olan oldu. "Barton Hollows"a denk geldim. O kadar gördüm geçirdim, gene de ilk birkaç saniyede Johnny'yi gördüm gibi oldum. Sonra toparladım gerçi. Ama ne fayda. Hani bazen öyle bir şarkıya denk gelirsiniz ki kulaklarınız asla yeteri kadar işitemiyormuş gibi gelir, duyduklarınız hiç bitmesin, o his hiç kaybolmasın diye ne yapacağınızı şaşırırsınız. Bu şaşkınlığın üstüne bir de şarkının verdiği o zevk eklenir. Karnınızdan midenize, oradan da tüm ciğerlerinizi süpürerek boğazınıza ulaşır bir şey ve tüm nefesinizi verdiğinizi hissedersiniz, nefessiz kalırsınız. İşte tam öyle bir şarkıydı o anda benim için "Barton Hollows".
John Paul White ve Joy Williams, karşılıklı durup, terennüm ederek ortaya koyuyorlar bu "The Civil Wars"u. Her bir şarkılarında, videolarında sanki yanıbaşınıza bağdaş kurmuş da size söylüyorlar gibi söylüyorlar. Benimse onlara diyecek lafım kalmıyor. Siz sadece dinleyin, ne demeye çalıştığımı anlayacaksınız (sadece aşağıdakini de değil, aynı isimli albümdeki diğer tüm parçaları ve özellikle, özellikle "Billie Jean" gibi canlı performanslarını).
"In some ways, music doesn't get much more modest or minimalist than it is in the hands of The Civil Wars, a duo comprised of California-to-Nashville transplant Joy Williams and her Alabaman partner, John Paul White. They travel without a backup band, and on their first full-length album, Barton Hollow, the bare-bones live arrangements that fans hear on the road are fleshed out with just the barest of acoustic accoutrements. Each song is an intimate conversation, and no third wheels or dinner-party chatter are going to interrupt that gorgeous, haunting hush." (http://thecivilwars.com/ ve http://www.youtube.com/user/TheCivilWars)
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
Previously on Neverland : March Drizzles
Yağmurlarla sonlanan bir Mart oldu. Bir de oturup, kendimi, kafamı dinlediğim. Belirli tarihleri beklediğim. Acele etmediğim. Hiçbir yere k...
-
20li yaşlarındaki Kim Sol Ah (esas kızımız kendisi) bir tasarım şirketinde çalışıyor, tüm gün oturup müşterilere, firmalara, şirketlere f...
-
Çoook eskiden, şimdinin Polinezya diye adlandırılan adalarından birinde, ada halkının şefinin sevimli mi sevimli kızı Moana, babasının t...
-
Joseon Dönemi'nde bir zamandayız. Krallığın başkentinde Sim Jung Woo isimli kahramanımız, devlet sınavını en genç yaşta en birinci olara...

















