5 Temmuz 2011 Salı

Love and Other Drugs (2010)

Hayır yani suç mu? Bu kadar cefa vermek zorunda mı? Sırf bir oyuncuyu bu kadar seviyorum diye tüm bu kötü filmlere, klişe repliklere, refleks haline gelmiş rollere, bakışlara, hiçbir mesajı olmayan, ne dediğini bilmeyen, ne diyeceğine karar verememiş filmlere katlanmak zorunda mıyım?
Belli ki öyleymişim. Anne Hathaway'i 2001 tarihli The Princess Diaries'de sevimli ve sarsak Mia olarak görüp, aşık olmanın bir bedeli varmış. Bu bedeli de Get Smart, Valentine's Day ve Love&Other Drugs olarak ödüyormuşum. Hakikaten Anne'in giyinik olmadığı, salak saçma, iyi yazılmamış bir rolde olduğu bir film de daha izlersem onca güzelliğinin falan da hatrı kalmayacak. O kadar sinirlendim. Ya da sanırım son birkaç gündür devam eden sinirimin üstüne bu film geldi, iyice zıvanadan çıktım.
Womanizer kardeş ile şişko kardeş
Film Jaime Reidy'nin "Hard Sell : The Evolution of a Viagra Salesman" isimli kitabından senaryolaştırılmış bir Edward Zwick filmi. Zwick Blood Diamond, The Last Samurai ve Legends of The Fall gibi şahane filmlerin de yönetmeni. Ama gelin görün ki elinden böyle bir film çıkmış.Neyse ben direkt suçu Jake Gylenhaal'e attım kendi adıma, öyle rahatlıyorum.
İlk görüş-bu güzelliğe kim hayır diyecek tabiki
Hikayeyse 1996 yılında bu meşhur Viagra haplarının piyasaya çıkmasının hemen öncesinde ve sonrasında geçiyor. Jaime Randall isimli kazık kadar delikanlımız, daha ilk saniyelerden gösterildiği üzere ağzı pek feci laf yapan, kadınlara nasıl hitap edebileceğini bilen, hatta kadınlar konusunda neredeyse bir uzman olan kendini pek bir beğenmiş, -filmin öyle olduğunu düşündüğü ama benim zerre kadar öyle bulmadığım şekilde- yakışıklı bir teknolojik aletler satıcısı. Yani en azından ilk beş dakikada çalıştığı yer bizim teknosa türü bir yer. Sonra kovuluyor ve Pfizer ilaç şirketinde hisseleri ve tanıdıkları olan erkek kardeşi Josh sayesinde Pfizer'in ilaç mümessillerinden biri oluyor. Jaime ile ilgili bilmemiz gereken diğer ayrıntılar da oldukça zengin ve tıp doktorlarıyla dolu bir ailesi olduğu, kendisinin de 5-6 sene tıp okuduktan sonra bıraktığı, gününü gün ederek ve kimseye değer vermeyerek yaşadığı. Bir yerlerden tanıdık mı geldi? Değil mi? Bildiğiniz klasik hovarda yakışıklı genç sendromu. Hollywood'da artık kusma noktasına getirten derecede sık rastladığımız formül. Herneyse sırf bununla da kalmayacak göreceksiniz, anlatmaya devam ettikçe daha ne "klasiklikler" eklenecek!
Kıza güzel laflar etme çabaları
Erkeğin ufak beyninden geçenleri çoktan çakmış olduğuna dair  o hınzır bakış
Peki bu aşamada ne mi oluyor? Tabiki esas oğlan, esas kızla tanıştırılıyor. Maggie Murdock isimli genç, güzel - inandırıcı olamayacak kadar güzel- kızımız sahneye çıkıyor. Ama Türk filmi efekti de peşinden: Maggie Parkinson hastası. Daha ilk aşamada ama yaşı da küçük zaten, 26. Maggie'nin özelliği de hiç orijinal değil tabi. Hasta olduğundan ve zamanının az olduğunu düşündüğünden dolayı o da gününü gün etme peşinde. Herşeye hazır cevap, kısa kesip sadede gelme halinde. Nitekim Jaime'yle de hemen sekse geçmeye karar veriyorlar.
Ve daha birkaç ay önce izlediğimiz "No Strings Attached" haline geçiyorlar. Böyle seks yapalım her istediğimizde, ama bağlanmayalım, romantik olmayalım vesaire. Niye son dönemde bu duruma taktılar onu da anlamış değilim. Tamam, 21.yy. yok bilmem ne, eski aşklar kalmadı muhabbeti falan ama bu "friends with benefits" olayının da suyunu çıkartmak yetmedi mi? Anladık, biliyoruz, öyle dediniz, gördük. Daha ne bu ısrar, ne bu yataktan bir türlü çıkmayan, giyinmeyen genç güzeli insanlarla dolu filmler çekme çabası?
Kısa keselim havası
Dahası bu çiftler mutlaka ama mutlaka filmin bir noktasında bağlanmaya başlıyorlar. İlla da erkek tarafı fark etmeden aşık oluveriyor kıza, sonra kız mücadele ediyor bağlanmamak için, ayrılıyorlar, sonunda da mutlaka mutlu sonla birleşiyorlar. Love&Other Drugs'da da işte bu hikayenin-tıpatıp bu hikayenin-içine biraz Parkinson, biraz ilaç piyasası, biraz doktorluk falan serpiştirilip, "heyy bakıın benim de mesajım varrr" demeye çalışılıyor.
Viagra'ya hücum
Hayır amaç ne ciddi ciddi soruyorum. Parkinson nasıl bir hastalık onu mu göstermeye çalışıyor, yoksa genç ve güzel olunca hasta olsan da manyak seks yapabiliyorsun mu demeye çalışıyor? İlaç mümessilleri ne işlerle uğraşıyor onu mu anlatıyor? Yoksa ilaç şirketleri bize neler yapıyor onu mu gösteriyor? Ya da belki aşkın her engelin üstünden aşabildiğini veya böyle Jaime gibi serseri playboyların bile aşık olup bir kıza bağlanabileceğini anlatma çabasındadır ki gram inandırıcılığı yok. Filmin anlatımı böyle bir inandırıcılık vermiyor. İki karakter de her aşamada en klişe hareketleri yapıyor, bakışları atıyor. Formül o kadar belli ki ikisi de tıkır tıkır işini yapıyor ve bedava para kazanmış olmanın keyfini çıkarıyor.
Ayrılamayız biz hali.
Evet çok sinirliyim. Moralim çok bozuk ve düzeltsin diye açıp izlediğim film daha da berbat etti. Mutsuzum. 15 temmuzda HP&The Deathly Hollows:Part II'yi izleyip doya doya ağlamak açılmak istiyorum.
http://youtu.be/fNsxCjdlHlA

Bir bu telefon çok hoşuma gitti. Onu demek istedim.

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Waiting For Forever (2010)

Eteğimden Dökülen Taşlar'da görünce geçen gün mutlaka izlemeliyim diye düşündüm, birkaç saatlik bir uğraş sonucunda da oturdum, izledim. Öncesinde haberim yoktu, ki üniversite yıllarından kalan bir alışkanlıktır çıkan tüm romantik-komediler kısa zamanda tüketilir. Bu yüzden bunu görmemiş-duymamış olduğuma şaşırdım ilkin, ama sonra cevap gayet açıktı, The O.C. zamanlarından kalan kadim bir nefretten ötürü Rachel Bilson'a duyduğum kıskançlık, film radarımı ona kapamıştı. Fragmanın ve Tom Sturridge'in bakışlarının o güzelliği olmasa gene de izlemezdim, eminim.
Yollarda Emma Emma diye fısıldayan Willy
Neyse, durum ne şimdi ona bakalım. İsmine inat, filmde bir kere sonsuza kadar bekleme durumu yok. Tabi bu güzel kısmı, mutlu sonu. Gerçi bir anlamda kahramanımız Willy'nin kendini sonsuza kadar Emma'nın aşkını beklemeye adadığını da kastediyor olabilir filmin ismi. O ayrı.
Elimizde bir adet Will Donner var. Belli ki 20lerinde ama 10 yaşının saflığından güzelliğinden bir gün bile büyümemiş. Will ve Emma 10 yaşına kadar aynı okula gitmişler. Her günü birlikte geçirmişler, hiç konuşmalarına gerek olmadan saatleri geride bırakırlarmış.
Ölümle tanışan Emma'nın ailesi
Ama 10 yaşındalarken bir gün Will'in annesi ve babası trenle eve dönerken kaza geçirmiş ve ikisi de ölmüş. Will'le ağbisi Jim'i amcalarına yollamışlar bu durumda, iki küçük çocuğa bakması için. Bu da Will'le Emma'nın en azından fiziksel şekilde ayrılması demek olmuş.
Bankacı Ağbi Jimbo
Gelin görün ki aradan geçen yıllar boyunca Will, kendi yarattığı o güvenli ve saf dünyada yaşamaya devam etmiş. Sabit bir iş, sabit bir ev edinmemiş, sokaklarda jonglörlük yaparak para kazanmış, köhne otellerde kalmış. Başında Charlie Chaplin şapkası (Benny'ye selam olsun efendim), üstünde çizgili pijamaları ve ayağında kırmızı converseleriyle ordan oraya sürüklenmiş. Esasında sürüklenmemiş, tam olarak Emma nerdeyse orda bulunmaya çalışmış. Onunla konuşmasa da, yanına gidemese de, hep onun olduğu yerde olmuş.
Emma'ysa üniversitenin ardından kötü bir tv dizisinde rol almış, yeni bir oyuncu haline gelmiş. Ama Will'in bıraktığı ya da onun deyişiyle "gece uyurken nefes gibi içine çektiği ve kalbine kan pompalayan damarlarında dolaşan" Emma değil artık bu Emma. Diziden arkadaşı Aaron ile birlikte ve ayrıca onu da başka bir arkadaşıyla aldatmış.
Her Eve Lazım Kanka Joe
Emma'nın babası rahatsızlanınca Emma da Will de eve dönüyorlar tabi. Will bu sefer kararlı, ona herşeyi anlatacak ve hep hayalini kurduğu gibi birlikte olacaklar, evlenecekler. Ama işler hiç de umduğu gibi gitmiyor. Ağbisi Jim, onun karısı Sarah ve çocukları, en iyi dostu Joe ve onun karısı ile küçük oğulları, Emma'nın annesi ve ölmekte olan babası, Aaron, Emma'nın Aaron'ı aldattığı Dennis ve otostopçu alan yaşlı çiftin de dahil olduğu bir hikaye yumağının içinde hala ölen anne ve babasıyla konuşan Will'in Emma'ya olan aşkını izliyoruz.
Tom Sturridge'in yarattığı Will, tam anlamıyla o köpek yavrusu cazibesine sahip, film boyunca alıp bağrına basmak geliyor insanın içinden. Hayat onun gördüğü şekilde o kadar güzel, o kadar temiz ki. Emma'nın ve diğerlerinin yüzüne bas bas bağırdığı gerçekler, Will'in saflığına zorla atılan lekeler gibi kalıyor.
James Keach'in yönettiği filmin, Steve Adams'ın yazdığı hikayenin görüldüğü gibi romantik-komediyle alakası yok. Bana göre hatta, oldukça üzücü, yer yer trajik bir dram. Her ne kadar sinir olsam da, Rachel Bilson'ın hayat verdiği Emma Twist, çocukluğun üzerine düşen gölgeleri, hayatın gerçeği sandıklarımızın kararttığı ruhumuzu çok iyi yansıtıyor. Hele bir de Scott Mechlowicz ile Tom Sturridge'in o çipil çipil gözleri ayrı bir dram yaratıyor, nasıl seçtilerse iki öksüz erkek kardeş olarak.
O kadar güzel ki filmin tüm hikayesi, görüntüleri...Söylenebilecek tonla şey var bu anlamda ama burda sadece birşeylerden bahsetmek zorunda olduğumdan bu kadar diyeceklerim. Esasında Will'in film boyunca ettiği laflardan bir başucu kitabı bile çıkarılabilir. Neyse ben gene de o sözlerin bir tanesiyle son vereyim.



"Truth is nothing. What you believe to be true is everything."

Robin Hood : Prince of Thieves (1991)

90'lı yılların son zamanlarında, başındaki durumun tekrarı olurcasına, kuzenimin bir tanesi gene bizde kalıyordu bir süreliğine. 5-6 sene öncesinde üniversite sınavına hazırlanmak için gelip, kalmıştı. Üniversitesini okuyup, bitirince de bu defa iş bulmak amacıyla bize gelmişti.
Küçükken, pek mülkiyet hakkınız yoktur evde. Bizim zamanımızda öyleydi yani. Gelen misafir, akraba, evin ufağının odasına yerleştirilirdi. Benden 8 yaş büyük kuzenim de ranzanın altına yerleşti doğal olarak o zamanlar. O  çeşitli işler bulup, çalışırken o sürede, ben de okula gittim, geldim. Pek çok şeyi yeni yeni öğrendiğim-keşfettiğim yıllar tabi. Misal genç bir insanın günlüğünü dolaba, giysilerinin arasına saklamaması gerektiğini bizzat elime düşüveren bir tanesinden öğrenmiştim. Neymiş, büyüklerinden hatalarından ders al ama onlara hatalarını çaktırma.

O vakitlerde bir gün de elinde bir kasetle çıkagelmişti kuzenim. Evet kaset, sadece kaset, kabı kağıdı falan yoktu. İşyerinde mi bulmuştu artık, yoksa geri kalanını oralarda unutmuştu da gelmiş miydi bilemedim, bilmiyorum. Kağıdı olmadığı için de bana hiç ilgi çekici gelmemiş bir Bryan Adams kasedi. Üzerinde beyaz harflerle "Waking Up The Neighbours" yazıyordu. Görünüşünün ilgimi çekmemiş olmasının yanında, o zamanlarki İngilizce müzik zevkim Backstreet Boys-Britney Spears denizlerinde gezdiğinden haliyle kasedin içi de bir ışık vermiyordu. Azimle koyup, dinlemeye çalışmam sonuç vermemişti. Şarkı dağarcığım "uuuu beybiiiiiii yapmam böyle etmem şöyle ug ug ug beybiiiii" şeklinde olunca, Bryan Adams'ın yeteri kadar anlam dolu, düzgün cümleleri pek sıkıcıydı benim için.
Kudüs'te esir düşmüş Locksleyli Robin

Ku Klux Klan tribindeki Nottingham şerifi

Britanya topraklarında belki de ilk namaza duran insan olan Azeem
O kadar dikkat etmemişim ki o kasete, içinde "(Everything I Do) I Do It For You" olduğunu bile çok sonradan öğrendim. Artık zamanın birinde nereden bulduysam yükleyip, dinledikten sonra "Summer of 69"u Bryan Adams dinlemeye başlamamın ardından kasedi dinlemeyi aklıma getirebilmiştim.
Evet çok uzun bir giriş oldu, olayı en en en başından aldım farkındayım ama neden bu filme de Bryan Adams'dan girdiğimi anlamışsınızdır. Zaten televizyonda her sene en azından bir defa yayınlanan ve çoğumuzun hayatından en azından birkaç sahnesini görmüş olduğu bir filmi yeni baştan açıp, baştan sona izlemem için motive eden şey de buydu.
Leydi Marion Dubois
Tabi Kevin Costner'la aynı doğumgününü paylaşıyor olmamım da bir etkisi yok desem yalan olur. Jason Segel'le birlikte bu duruma sahip olduğum az sayıdaki insandan biri olduğu için kendisi, ayrıca kanım kaynar, filmlerine daha farklı bir ilgi duyarım.
Dürbün icat olundu
Hikayenin bu 1991 tarihli uyarlamasının dışında başka bir sürü hali mevcut. En erken 1902 tarihine rastlanabilen uyarlama listesinin sonuncusunu daha geçen sene izleme şansımız olmuştu. Britanya'nın Kral Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri'yle birlikte en bilindik ve meşhur hikayesi bu anlamda Robin Hood. Ama söylemek gerek ki 1991'deki bu Kevin Reynolds yönetmenliğindeki filmin yeri bir ayrı.
Hayır o bir insan-Will Scarlet

Küçük John
Bu uyarlamada hikayemiz her zamanki gibi Haçlı Seferleri zamanına uzanıyor. 1194 senesinde Kral Aslan Yürekli Richard'ın gazıyla kendilerini Kudüs'te bulmuş olan İngiliz soyluları-şövalyelerinin kimisi eve dönebilmişken kimisi de orada esir düşüyor. Locksley'li Robin de onlardan, arkadaşı Peter Dubois ile bir zindanda, barbar Türklerin (el kesen hem de o derece :p ) kendilerine ceza vermelerini beklemekteler. Ama tabi bu Robin, bir aldatmaca, bir yürekli davranış, bir şaşırtmaca sonucunda kaçmayı başarıyor oradan. Peter'ı kaybetse de Azeem (bizde Azim işte) adlı bir Mağripli'nin kendisini koruma yeminiyle birlikte sisli puslu ülkesine doğru yola koyuluyor.
Kankalar

Rahip Tuck
Ama ülkesi bıraktığı gibi değil. Ortamdan faydalanan Nottingham şerifi her şeyi ele geçirmiş. E Robin'e de Sherwood ormanındaki kanun kaçaklarıyla ve onların fakir aileleriyle kendi saltanatını oluşturmaktan başka yol kalmıyor. Kralın kuzeni Leydi Marion'la kalplerin havada uçuşması da olaya renk katıyor. Hikayeyi çoğumuz biliyoruz zaten, zenginden alıp fakirleri doyuran bu sırada da bizim Spiderman gibi hem dövüşüp, hem çene yapan Robin, birçok maceradan sonra mutlu sona ulaşıyor.
Perili Sherwood ormanı

Sherwood yerleşimi
Otuzlarındaki bir Kevin Costner, bu Robin Hood'a cuk oturuyor tabiki. Saf bir güzelliğe sahip Mary Elizabeth Mastrantonio incelikle Leydi Marion olurken, Alan Rickman (bizim Snape'imiz, herşeyimiz, Severus'umuz) harikulade işler yapıyor Nottingham şerifi olarak. Kanımca ekranda izlenebilecek en güzel komedi performanslarından birini sergiliyor, hem de üstündee gençliği, hareketliliği varken. Bir de Sean Connery'den güzel bir geçiyordum, kral lazımmış uğradım kısmı var. Es geçmeyelim.
Meşhur ok

Duvar aşan bro's

Kral lazım dediler geldik.
Hikayenin en ilgi çekici yanıysa bu uyarlamada, Morgan Freeman'ın canlandırdığı Mağripli Azeem. Başından sonuna, ettiği her laf, yaptığı her hareket, her bakışı, sahnede her bulunuşu birer hazine değerinde. Gerçi çoğu izleyicinin tepkisini çeken de bu oldu yıllarca. Bir deri parçasını rulo yapıp, iki ucuna birer cam parçası koyup dürbün yapan Azeem, Robin'in bunu anlayamamış haline "Senin bu cahil ırkın nasıl oldu da Kudüs'i ele geçirdi acaba?" diye soruyor mesela. "Tanrı bilir." derken Robin, biz kopuyoruz. Ama insanlar nasıl olur da o zamanın bir Mağriplisi Çinlilerin bulduğu barutu oralarda kullanır diye akıl yürütüyor, beğenmiyorlar işte.


Haa bir de, siz bu "Everything I Dooo, I Do it for youuu" diye kendini paralayan Bryan Adams'ın sözlerinin Robin'i mi kastettiğini sanıyorsunuz? Nottingham şerifinin baronlarla işbirliği yapıp, kralı ortadan kaldırmayı planladığını, kuzenine onun iyiliği için iletmesini söylediğinde Robin Leydi Marion'a, "Hayır" diyor Marion. Robin de korkudan söylemek istemediğini sanıyor önce. Ama sonra devam ediyor Marion, "Senin için yapacağım."

1 Temmuz 2011 Cuma

30 Haziran 2011 Perşembe

Ben anlamıyorum. Hakikaten. Anlamıyorum. Anlayamıyorum.
Biri bir şekilde düşünmem için - belki de onun istediği şekilde düşünmem için - birşey söylüyor. "Acaba mı?" diyorum. Sonra tesadüfen bir başkası, onunla ilgili bir şey anlatırken tam da diğerinin o düşünmemi istediği için sarf ettiği şeyin tüm gerçekliğini yıkan bir durumdan bahsediyor. "Ee" diyorum o zaman kendi kendime, "ne yapmaya çalışıyor? Hangisi gerçek? Bana dediği gerçekse, diğer şey ne?" Ki bu sırada diğer şeyi söyleyen kişinin  de dürüstlüğünden yüzde yüz eminim.
Ama acayip de anlamak istiyorum. Gerçeği çözüp, öğrenmek istiyorum. Artık birşey olmasından çok, sadece gerçeği öğrenmek istiyorum. Hangi hareketin neden yapıldığını, hangi sözün altında hangi anlamlarla birlikte söylendiğini ve ne düşünüldüğünü öğrenmek istiyorum. Ne düşündüğünü öğrenmek istiyorum artık, ne yapmaya çalıştığını.
Çünkü herşeyi kendi kendime hayal etmediğimi bilmem gerek. Çiseden nem kapmadığımı, en ufak detaydan büyük sonuçlar çıkarmadığımı görmem gerek. Haklıymışım diyebilmek istiyorum. Ya da tamam, diğer türlüsünü de kabul ettim, tamamen hiçbir şey yokmuş demek ki diyebilmek istiyorum. Hiçbir şey yokmuş, ben hayal etmişim, kendi kendime abartmışım ve şimdi hayatıma devam edebilirim. Bu bölümü, bu "chapter"ı kapayabilmek istiyorum.
Biliyorum ki kapayamazsam, hep böyle devam edecek. İyi veya kötü, olumlu veya olumsuz, bir şekilde bu "hesabın" kapanması gerek. Aklımda hep soru işaretiyle sözlere, olaylara, bakışlara aldırmaya ama aldırmıyor gibi  yapmaya devam edemem, biliyorum. Etmemeliyim, bir noktada kontrolü kaybedebilirim çünkü. Dağılabilirim, ne yaptığımı da anlamazlar sonra. Anlam veremezler, neden öyle yaptığıma. Hiç sebep vermedim çünkü ellerine.
Anlamıyorum. Sadece bilmek istiyorum. Anlamaya çalışmaktan yoruldum. "Ne anlama geliyor?" demek istemiyorum artık, herşeyi açık açık duymak istiyorum. "Peki" diyebilmek için, "ben de aslında böyle düşünüyorum..."
Sadece bilsem.

I need to know...

Hakikaten tuhaf. Yani bazen oturur, onlarca şarkı dinlersiniz peşpeşe listenizden. Ama bir türlü birşey ifade etmez ya hiçbiri. Sanki birşeyler arıyormuşsunuz gibi, eliniz devamlı sonrakine atlama tuşu üzerinde durur, dinlersiniz, dinlersiniz...Uyku sıfırdır saatlerce, ama gözleriniz kan çanağına dönmüş, sırtınız tutulmuştur. Sadece kulaklarınızla yaşamsal belirtiler gösterirsiniz uzunca bir süre.
Ama sonra bir anda, hiç ummadığınız bir köşede, onu bulursunuz. Başından beri aradığınızdır. Artık herşey anlamlıdır. Artık tüm kelimeler, tam olarak anlatmak istediğinizi anlatmaktadır. Söylemek istediğiniz ne varsa, o, söyler.


Cevapları bilemeseniz de.

Welcome To The Rileys (2010)

"Welcome to the Rileys" Ben Hixon'ın yazdığı, Jake Scott'un yönettiği bir drama. en kısa ve açık şekilde böyle tanımlanabilir. Üç oyuncu arasında geçen, sessiz sahnelere katılan insani tepkilerle ve net açılarla çekilen görüntülerle hikayesini en sade şekilde anlatan bir film.
James Gondolfini, Melissa Leo ve Kristen Stewart'ın döktürme eğilimde olduğu bir iki saat boyunca ABD'nin Indiana'sından New Orleans'a uzanan bir yolculuğa çıkıyoruz Riley ailesi ile birlikte. En azından ondan geriye kalanlarla.
Baba Riley (ehehe evet şarkı gibi oldu) ile anne Riley, kızlarını 15 yaşında bir araba kazasında kaybetmişler. Üzerinden 7 yıl geçmiş bu olayın ardından, ikisi de bu filmlerde bolca gördüğümüz aile travması halinden çıkamamış durumdalar. Baba Doug, her perşembe gecesi yaptığı gibi arkadaşlarıyla poker oynuyor ve çıkışta da bir kafeye gidip waffle'ını yiyor. Kafenin sevimli garsonu Vivian ile de bir ilişkisi var. Anne Lois ise o olaydan beri evden dışarı adımını atmamış, bir ton ilaç alıyor her gün ve evin içinde büyük bir düzen ve titizlik içerisinde dolaşıyor.





Ve alışık olduğumuz üzere, birlikte yaşayan iki yabancı durumundalar. Sadece evliliğin gerektirdiği kadar konuşup, yan yana geliyor hale gelmişler. İkisi de kızlarının ölümünden veya içlerinde tuttukları dertlerinden konuşmuyor, kendi köşelerinde gizli gizli ağlıyorlar.
Bir iş toplantısı için New Orleans'a gidecek olan Doug'ın sevgilisi Vivian kalp krizi geçirip ölüyor. Tek başına olduğu bir toplantı gününün ilerleyen saatlerinde daralan Doug, sokaklara vuruyor kendini ve bir striptiz kulübüne geliveriyor.
Burada kendisine yapışan striptizcinin ısrarlarına yanıt vermiyor. Sadece konuşmak istiyor, çünkü karşısındaki kız hakikaten kızı yaşında görünüyor. Ama striptizci onu polis sanıp kovuyor mekandan. Gene de birkaç saat sonra dışarıdaki kafede rastlaşıyorlar ve konuşmaya başlıyorlar. Doug daha sonra evine bıraktığı kıza - ki kullandığı isim Mallory- bir şekilde kol kanat germeye başlıyor.
Bu sırada tüm olanlarla birlikte artık kabuğunu kırması gerektiğine karar veren Lois de atlıyor arabaya, New Orleans'a geliyor. Kocasının peşinden. "Sen terk etsen de ben seni bırakmam." diyerek. Bir şekilde Doug da durumu karısına açıklıyor ve ikisi bu kendileri gibi öksüz kalmış genç kıza aile olmaya çalışıyorlar. Onlar Mallory'ye yardım etmeye çalışırken aslında kendilerine yardım ettiklerinin farkına varmıyorlar. Kendi yaralarını, bu genç kız üzerinden onarmaya çalıştıklarını anlayamıyorlar.
Tabi ilerisinde ve sonucunda ne olduğunu söylemeyeceğim, filmin hikayesi de bu zaten. Bu haliyle de film, güzel bir hikayeyle lokum gibi boğazınızdan kayıp giden şahane bir tad bırakan oyunculuklar ortaya çıkarıyor. Alınması gereken bir mesaj yok, öğrenilmesi gereken bir ders yok. Sadece insanlar var, duyguları ve ufak yaşamlarıyla.
Film boyunca duyulan o güzel melodiyle noktalayalım:

Previously on Neverland : March Drizzles

 Yağmurlarla sonlanan bir Mart oldu. Bir de oturup, kendimi, kafamı dinlediğim. Belirli tarihleri beklediğim. Acele etmediğim. Hiçbir yere k...