2 Temmuz 2011 Cumartesi

Robin Hood : Prince of Thieves (1991)

90'lı yılların son zamanlarında, başındaki durumun tekrarı olurcasına, kuzenimin bir tanesi gene bizde kalıyordu bir süreliğine. 5-6 sene öncesinde üniversite sınavına hazırlanmak için gelip, kalmıştı. Üniversitesini okuyup, bitirince de bu defa iş bulmak amacıyla bize gelmişti.
Küçükken, pek mülkiyet hakkınız yoktur evde. Bizim zamanımızda öyleydi yani. Gelen misafir, akraba, evin ufağının odasına yerleştirilirdi. Benden 8 yaş büyük kuzenim de ranzanın altına yerleşti doğal olarak o zamanlar. O  çeşitli işler bulup, çalışırken o sürede, ben de okula gittim, geldim. Pek çok şeyi yeni yeni öğrendiğim-keşfettiğim yıllar tabi. Misal genç bir insanın günlüğünü dolaba, giysilerinin arasına saklamaması gerektiğini bizzat elime düşüveren bir tanesinden öğrenmiştim. Neymiş, büyüklerinden hatalarından ders al ama onlara hatalarını çaktırma.

O vakitlerde bir gün de elinde bir kasetle çıkagelmişti kuzenim. Evet kaset, sadece kaset, kabı kağıdı falan yoktu. İşyerinde mi bulmuştu artık, yoksa geri kalanını oralarda unutmuştu da gelmiş miydi bilemedim, bilmiyorum. Kağıdı olmadığı için de bana hiç ilgi çekici gelmemiş bir Bryan Adams kasedi. Üzerinde beyaz harflerle "Waking Up The Neighbours" yazıyordu. Görünüşünün ilgimi çekmemiş olmasının yanında, o zamanlarki İngilizce müzik zevkim Backstreet Boys-Britney Spears denizlerinde gezdiğinden haliyle kasedin içi de bir ışık vermiyordu. Azimle koyup, dinlemeye çalışmam sonuç vermemişti. Şarkı dağarcığım "uuuu beybiiiiiii yapmam böyle etmem şöyle ug ug ug beybiiiii" şeklinde olunca, Bryan Adams'ın yeteri kadar anlam dolu, düzgün cümleleri pek sıkıcıydı benim için.
Kudüs'te esir düşmüş Locksleyli Robin

Ku Klux Klan tribindeki Nottingham şerifi

Britanya topraklarında belki de ilk namaza duran insan olan Azeem
O kadar dikkat etmemişim ki o kasete, içinde "(Everything I Do) I Do It For You" olduğunu bile çok sonradan öğrendim. Artık zamanın birinde nereden bulduysam yükleyip, dinledikten sonra "Summer of 69"u Bryan Adams dinlemeye başlamamın ardından kasedi dinlemeyi aklıma getirebilmiştim.
Evet çok uzun bir giriş oldu, olayı en en en başından aldım farkındayım ama neden bu filme de Bryan Adams'dan girdiğimi anlamışsınızdır. Zaten televizyonda her sene en azından bir defa yayınlanan ve çoğumuzun hayatından en azından birkaç sahnesini görmüş olduğu bir filmi yeni baştan açıp, baştan sona izlemem için motive eden şey de buydu.
Leydi Marion Dubois
Tabi Kevin Costner'la aynı doğumgününü paylaşıyor olmamım da bir etkisi yok desem yalan olur. Jason Segel'le birlikte bu duruma sahip olduğum az sayıdaki insandan biri olduğu için kendisi, ayrıca kanım kaynar, filmlerine daha farklı bir ilgi duyarım.
Dürbün icat olundu
Hikayenin bu 1991 tarihli uyarlamasının dışında başka bir sürü hali mevcut. En erken 1902 tarihine rastlanabilen uyarlama listesinin sonuncusunu daha geçen sene izleme şansımız olmuştu. Britanya'nın Kral Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri'yle birlikte en bilindik ve meşhur hikayesi bu anlamda Robin Hood. Ama söylemek gerek ki 1991'deki bu Kevin Reynolds yönetmenliğindeki filmin yeri bir ayrı.
Hayır o bir insan-Will Scarlet

Küçük John
Bu uyarlamada hikayemiz her zamanki gibi Haçlı Seferleri zamanına uzanıyor. 1194 senesinde Kral Aslan Yürekli Richard'ın gazıyla kendilerini Kudüs'te bulmuş olan İngiliz soyluları-şövalyelerinin kimisi eve dönebilmişken kimisi de orada esir düşüyor. Locksley'li Robin de onlardan, arkadaşı Peter Dubois ile bir zindanda, barbar Türklerin (el kesen hem de o derece :p ) kendilerine ceza vermelerini beklemekteler. Ama tabi bu Robin, bir aldatmaca, bir yürekli davranış, bir şaşırtmaca sonucunda kaçmayı başarıyor oradan. Peter'ı kaybetse de Azeem (bizde Azim işte) adlı bir Mağripli'nin kendisini koruma yeminiyle birlikte sisli puslu ülkesine doğru yola koyuluyor.
Kankalar

Rahip Tuck
Ama ülkesi bıraktığı gibi değil. Ortamdan faydalanan Nottingham şerifi her şeyi ele geçirmiş. E Robin'e de Sherwood ormanındaki kanun kaçaklarıyla ve onların fakir aileleriyle kendi saltanatını oluşturmaktan başka yol kalmıyor. Kralın kuzeni Leydi Marion'la kalplerin havada uçuşması da olaya renk katıyor. Hikayeyi çoğumuz biliyoruz zaten, zenginden alıp fakirleri doyuran bu sırada da bizim Spiderman gibi hem dövüşüp, hem çene yapan Robin, birçok maceradan sonra mutlu sona ulaşıyor.
Perili Sherwood ormanı

Sherwood yerleşimi
Otuzlarındaki bir Kevin Costner, bu Robin Hood'a cuk oturuyor tabiki. Saf bir güzelliğe sahip Mary Elizabeth Mastrantonio incelikle Leydi Marion olurken, Alan Rickman (bizim Snape'imiz, herşeyimiz, Severus'umuz) harikulade işler yapıyor Nottingham şerifi olarak. Kanımca ekranda izlenebilecek en güzel komedi performanslarından birini sergiliyor, hem de üstündee gençliği, hareketliliği varken. Bir de Sean Connery'den güzel bir geçiyordum, kral lazımmış uğradım kısmı var. Es geçmeyelim.
Meşhur ok

Duvar aşan bro's

Kral lazım dediler geldik.
Hikayenin en ilgi çekici yanıysa bu uyarlamada, Morgan Freeman'ın canlandırdığı Mağripli Azeem. Başından sonuna, ettiği her laf, yaptığı her hareket, her bakışı, sahnede her bulunuşu birer hazine değerinde. Gerçi çoğu izleyicinin tepkisini çeken de bu oldu yıllarca. Bir deri parçasını rulo yapıp, iki ucuna birer cam parçası koyup dürbün yapan Azeem, Robin'in bunu anlayamamış haline "Senin bu cahil ırkın nasıl oldu da Kudüs'i ele geçirdi acaba?" diye soruyor mesela. "Tanrı bilir." derken Robin, biz kopuyoruz. Ama insanlar nasıl olur da o zamanın bir Mağriplisi Çinlilerin bulduğu barutu oralarda kullanır diye akıl yürütüyor, beğenmiyorlar işte.


Haa bir de, siz bu "Everything I Dooo, I Do it for youuu" diye kendini paralayan Bryan Adams'ın sözlerinin Robin'i mi kastettiğini sanıyorsunuz? Nottingham şerifinin baronlarla işbirliği yapıp, kralı ortadan kaldırmayı planladığını, kuzenine onun iyiliği için iletmesini söylediğinde Robin Leydi Marion'a, "Hayır" diyor Marion. Robin de korkudan söylemek istemediğini sanıyor önce. Ama sonra devam ediyor Marion, "Senin için yapacağım."

1 Temmuz 2011 Cuma

30 Haziran 2011 Perşembe

Ben anlamıyorum. Hakikaten. Anlamıyorum. Anlayamıyorum.
Biri bir şekilde düşünmem için - belki de onun istediği şekilde düşünmem için - birşey söylüyor. "Acaba mı?" diyorum. Sonra tesadüfen bir başkası, onunla ilgili bir şey anlatırken tam da diğerinin o düşünmemi istediği için sarf ettiği şeyin tüm gerçekliğini yıkan bir durumdan bahsediyor. "Ee" diyorum o zaman kendi kendime, "ne yapmaya çalışıyor? Hangisi gerçek? Bana dediği gerçekse, diğer şey ne?" Ki bu sırada diğer şeyi söyleyen kişinin  de dürüstlüğünden yüzde yüz eminim.
Ama acayip de anlamak istiyorum. Gerçeği çözüp, öğrenmek istiyorum. Artık birşey olmasından çok, sadece gerçeği öğrenmek istiyorum. Hangi hareketin neden yapıldığını, hangi sözün altında hangi anlamlarla birlikte söylendiğini ve ne düşünüldüğünü öğrenmek istiyorum. Ne düşündüğünü öğrenmek istiyorum artık, ne yapmaya çalıştığını.
Çünkü herşeyi kendi kendime hayal etmediğimi bilmem gerek. Çiseden nem kapmadığımı, en ufak detaydan büyük sonuçlar çıkarmadığımı görmem gerek. Haklıymışım diyebilmek istiyorum. Ya da tamam, diğer türlüsünü de kabul ettim, tamamen hiçbir şey yokmuş demek ki diyebilmek istiyorum. Hiçbir şey yokmuş, ben hayal etmişim, kendi kendime abartmışım ve şimdi hayatıma devam edebilirim. Bu bölümü, bu "chapter"ı kapayabilmek istiyorum.
Biliyorum ki kapayamazsam, hep böyle devam edecek. İyi veya kötü, olumlu veya olumsuz, bir şekilde bu "hesabın" kapanması gerek. Aklımda hep soru işaretiyle sözlere, olaylara, bakışlara aldırmaya ama aldırmıyor gibi  yapmaya devam edemem, biliyorum. Etmemeliyim, bir noktada kontrolü kaybedebilirim çünkü. Dağılabilirim, ne yaptığımı da anlamazlar sonra. Anlam veremezler, neden öyle yaptığıma. Hiç sebep vermedim çünkü ellerine.
Anlamıyorum. Sadece bilmek istiyorum. Anlamaya çalışmaktan yoruldum. "Ne anlama geliyor?" demek istemiyorum artık, herşeyi açık açık duymak istiyorum. "Peki" diyebilmek için, "ben de aslında böyle düşünüyorum..."
Sadece bilsem.

I need to know...

Hakikaten tuhaf. Yani bazen oturur, onlarca şarkı dinlersiniz peşpeşe listenizden. Ama bir türlü birşey ifade etmez ya hiçbiri. Sanki birşeyler arıyormuşsunuz gibi, eliniz devamlı sonrakine atlama tuşu üzerinde durur, dinlersiniz, dinlersiniz...Uyku sıfırdır saatlerce, ama gözleriniz kan çanağına dönmüş, sırtınız tutulmuştur. Sadece kulaklarınızla yaşamsal belirtiler gösterirsiniz uzunca bir süre.
Ama sonra bir anda, hiç ummadığınız bir köşede, onu bulursunuz. Başından beri aradığınızdır. Artık herşey anlamlıdır. Artık tüm kelimeler, tam olarak anlatmak istediğinizi anlatmaktadır. Söylemek istediğiniz ne varsa, o, söyler.


Cevapları bilemeseniz de.

Welcome To The Rileys (2010)

"Welcome to the Rileys" Ben Hixon'ın yazdığı, Jake Scott'un yönettiği bir drama. en kısa ve açık şekilde böyle tanımlanabilir. Üç oyuncu arasında geçen, sessiz sahnelere katılan insani tepkilerle ve net açılarla çekilen görüntülerle hikayesini en sade şekilde anlatan bir film.
James Gondolfini, Melissa Leo ve Kristen Stewart'ın döktürme eğilimde olduğu bir iki saat boyunca ABD'nin Indiana'sından New Orleans'a uzanan bir yolculuğa çıkıyoruz Riley ailesi ile birlikte. En azından ondan geriye kalanlarla.
Baba Riley (ehehe evet şarkı gibi oldu) ile anne Riley, kızlarını 15 yaşında bir araba kazasında kaybetmişler. Üzerinden 7 yıl geçmiş bu olayın ardından, ikisi de bu filmlerde bolca gördüğümüz aile travması halinden çıkamamış durumdalar. Baba Doug, her perşembe gecesi yaptığı gibi arkadaşlarıyla poker oynuyor ve çıkışta da bir kafeye gidip waffle'ını yiyor. Kafenin sevimli garsonu Vivian ile de bir ilişkisi var. Anne Lois ise o olaydan beri evden dışarı adımını atmamış, bir ton ilaç alıyor her gün ve evin içinde büyük bir düzen ve titizlik içerisinde dolaşıyor.





Ve alışık olduğumuz üzere, birlikte yaşayan iki yabancı durumundalar. Sadece evliliğin gerektirdiği kadar konuşup, yan yana geliyor hale gelmişler. İkisi de kızlarının ölümünden veya içlerinde tuttukları dertlerinden konuşmuyor, kendi köşelerinde gizli gizli ağlıyorlar.
Bir iş toplantısı için New Orleans'a gidecek olan Doug'ın sevgilisi Vivian kalp krizi geçirip ölüyor. Tek başına olduğu bir toplantı gününün ilerleyen saatlerinde daralan Doug, sokaklara vuruyor kendini ve bir striptiz kulübüne geliveriyor.
Burada kendisine yapışan striptizcinin ısrarlarına yanıt vermiyor. Sadece konuşmak istiyor, çünkü karşısındaki kız hakikaten kızı yaşında görünüyor. Ama striptizci onu polis sanıp kovuyor mekandan. Gene de birkaç saat sonra dışarıdaki kafede rastlaşıyorlar ve konuşmaya başlıyorlar. Doug daha sonra evine bıraktığı kıza - ki kullandığı isim Mallory- bir şekilde kol kanat germeye başlıyor.
Bu sırada tüm olanlarla birlikte artık kabuğunu kırması gerektiğine karar veren Lois de atlıyor arabaya, New Orleans'a geliyor. Kocasının peşinden. "Sen terk etsen de ben seni bırakmam." diyerek. Bir şekilde Doug da durumu karısına açıklıyor ve ikisi bu kendileri gibi öksüz kalmış genç kıza aile olmaya çalışıyorlar. Onlar Mallory'ye yardım etmeye çalışırken aslında kendilerine yardım ettiklerinin farkına varmıyorlar. Kendi yaralarını, bu genç kız üzerinden onarmaya çalıştıklarını anlayamıyorlar.
Tabi ilerisinde ve sonucunda ne olduğunu söylemeyeceğim, filmin hikayesi de bu zaten. Bu haliyle de film, güzel bir hikayeyle lokum gibi boğazınızdan kayıp giden şahane bir tad bırakan oyunculuklar ortaya çıkarıyor. Alınması gereken bir mesaj yok, öğrenilmesi gereken bir ders yok. Sadece insanlar var, duyguları ve ufak yaşamlarıyla.
Film boyunca duyulan o güzel melodiyle noktalayalım:

28 Haziran 2011 Salı

Connor söylerken...

Bright Eyes'ı One Tree Hill sayesinde dinledim ben ilk. "I Must Belong Somewhere" ve "It's Cool, We Can Still Be Friends" di büyük ihtimalle ilk duyduğum Connor Oberst sözleri. Punk dinleyen "cheerleader" Peyton sessizliğin ortasında yalnız kalmamak için müzik dinlerken, benim tam tersine diğer tüm sesleri bastırmak için müziğe ihtiyacım olduğunu da hemen hemen aynı zamanlarda fark etmiştim. Connor'ın yazdığı her bir kelime, her bir cümleyse diğer sesleri sadece bastırmakla kalmamıştı, kendim yazmak istediğim pek çok şeyi de anlatmıştı bana.
Bu yüzden henüz (Çekme Kaset'te)yeni rastladığım bir şeyi göstermek istedim.

"I don't know if you all read the newspaper, or whatever, or watch the television, but today, on this very day, we started our third war as a country, right now. Started our third war. It's kind of incredible. Doesn't even matter anymore, right? No-one even, it doesn't bother anyone. But today is very day they dropped bombs from planes, they landed on houses where children were asleep. And people died. That's exactly what happened today in the country of Libya. Actually four wars: Iraq, Pakistan, Libya, Afghanistan. Anything with a "-stan" at the end, we just blow it up. So I think it's worth noting... It's worth noting that today we murdered children. As a country.Sorry to bring it down like that, but that's what's actually happening."

("Bilmiyorum gazeteleri okudunuz mu, veya televizyonda seyrettiniz mi, ama bugün, tam da bugün, biz ülke olarak üçüncü savaşımıza girdik. Üçüncü savaşımız başladı. İnanılmaz. Artık kimse umursamıyor değil mi? Hiç kimse, hiç kimseyi ilgilendirmiyor. Ama bugün uçaklardan bombalar atıldı, içinde çocukların uyuduğu evlerin üzerine düştüler. Ve insanlar öldü. Bugün Libya'da olan, tam da bu. Aslında dört savaş: Irak, Pakistan, Libya, Afganistan. Sonunda "-istan" olan her ülkeyi patlatıyoruz. Yani aklınızda bulunsun. Aklınızda bulunsun, bugün çocukları öldürdük. Bir ülke olarak. Bunu böyle söylediğim için üzgünüm, ama olan tam da bu.")

Johnny ile 90'lar : Cry-Baby (1990)

Johnny'nin işe yeni başladığı seneleri daha öncesinde 80'lerde Johnny başlığı altında anlatmıştım. Artık sıra Johnny'nin tam anlamıyla kendini bulduğu 90'lara geldi.
Johnny 90'lara son 3 senedir rol aldığı 21 Jump Street'in kendisi için son sezonu ile başlarken bir yandan, bir yandan da Tim Burton'la seneleri devirecek iş birliğine ilk adımını atıyordu. Edward Scissorhands'le sinemaya ilk ikonik JD karakterini hediye etmeye hazırlanırken başka bir karaktere daha hayat veriyordu Johnny, bir John Waters filmi olan Cry-Baby ile.

Cry-Baby John Waters'ın hem senaryosunu yazdığı hem de yönettiği, bir anlamda ilk büyük stüdyo filmi. Daha önce Johnny'yle birlikte 21 Jump Street'te de rol almış olan Waters aynı zamanda Hairspray'in de yönetmeni.
İlk söylenmesi gereken şu: Cry-Baby diğer müzikallerle- özellikle Grease zamanı müzikalleriyle- dalga geçen bir müzikal-komedi. Kötü anlamda dalga geçmek değil tabi, doğru kelimeyi bulamadığımdan böyle kötü bir çeviri yaptım sanırım. Birçok müzikalden esinlenilmiş sahnelerle ve anlattığı dönemin büyük yıldızlarından esinlenilmiş karakterleriyle, mükemmel müzikler barındıran bir şölen aslında.

Hikayemiz 1954 yılında bir Baltimore kasabasında lisedeki aşı günüyle başlıyor. Okulun iki tür öğrencisi var: Burjuvalar ve Serseriler. Burjuvalar, şu korkutucu Stepford Wives temizliği ve düzenliliğinde, kendi çay partileri ve şarkı yarışmaları olan bir kesim. Serserilerse tam James Dean havasındaki Asi Gençlik.


Filme ismini veren Cry-Baby, Wade Walker adındaki Serseri delikanlımız. Lakabının özelliği şu: Babası Alfabe Bombacısı adı verilen bir deliymiş ve orayı burayı bombalıyormuş. Onu ve ona engel olmaya çalışan karısını tutuklayıp, elektrikli sandalye ile idam etmişler. Buna kızgın olan Wade de her gün Burjuvalara karşı kötü birşey yapıp, ardından tek bir damla gözyaşı dökmeye yemin etmiş.

Öksüz olan Cry-Baby'yi büyükannesi Ramona ve onun on yıllık sevgilisi Belvedere Amca büyütmüş. Kız kardeşi Pepper, annesi ve babası kilise gönüllüleri gibi birşey olan Milton, annesi ve babası baca gibi sigaracı olan Balta-Surat lakablı Milton'ın sevgilisi Mona ve annesi trafik polisi-babası okul otobüsü sürücüsü olan Wanda Cry-Baby'nin dostları ve çetesi.

Ancak bir de Burjuvalarımız var ve güzeller güzeli Alison Vernon-Williams kızımız da onlardan biri. O da anne ve babasını aynı anda ayrı uçaklarda kaybetmiş bir öksüz. Büyükannesi tarafından büyütülmüş ve burjuvalardan bolca sinir olduğu bir sevgilisi var, Baldwin.
Alison Cry-Baby'nin o serseri ama gözü yaşlı haline vuruluyor ve çıkmaya başlıyorlar. Cry-Baby'nin çetesine görünüş ve şarkı söyleme edası değişiklikleriyle birlikte katılan Alison'ın bu halinden gıcık kapan burjuva Baldwin, Serserilerin mekanına çetesiyle dalıp, Cry-Baby'nin motorunu yakmaya kalkışınca olanlar oluyor.
Yargıç, Cry-Baby çetesini dağıtıp, Wade'i ıslahevine gönderiyor. Sonrası çetenin Wade'i kurtarma çabaları ile Alison'ı geri kazanma kavgalarıyla devam ediyor. Dönemin ruhunun bir parçası olan arabalı "tavuk" yarışının gerçekleştirilmesiyle mutlu sonuna ulaşan hikayemiz de böylece tek bir saniye bile sıkmayan şarkılarıyla keyifli bir müzikal haline geliyor.
Cry-Baby rolünde döktüren Johnny'nin dışında filmde Northern Exposure'un Woody Allen filozofu kızılderilisi Ed olarak mucizeler yaratmış Darren E.Burrows'u Milton rolünde görüyoruz. 80'lerdeki ilk büyük filmi Platoon'da Johnny'nin eşlik ettiği Willem Defoe kısa bir süreliğine gardiyan olarak görünüyor. Ayrıca hoş bir ayrıntı olarak da Iggy Pop yer alıyor Belvedere Amca olarak.
Tüm parçalar da şöyle:
1-"King Cry-Baby"
2-"Doin' Time For Bein' Young"
3-"High School Hellcats"
4-"Cry Baby"
5-"Fingertips"
6-"Sh Boom"
7-"A Teenage Prayer"
8-"Teardrops Are Falling"
9-"Bunny Hop"
10-"Mister Sandman"
11-"Please,Mister Jailer"
Ayrıca fonda çalanlar da böyle:
"The Flirt" - Shirley and Lee
"Women in Cadillacs" - Doc Starkers and the Nightriders
"Gee!" - The Crows
"Jungle Drums" - Earl Bostic
"(My Heart Goes)Piddly Patter,Patter" - Nappy Brown
"I'm So Young" - The Students
"Cherry" - The Jive Bombers
"In The Jailhouse Now" - Webb Pierce
"Jailbird" - Sonny Knight
"I'm a Bad, Bad Girl" - Little Esthe"
"Nosey Joe" - Bull Moose Jackson
"Rubber Biscuit" - The Chips
"Bad Boy" - The Jive Bombers

Healer {힐러} (2014)

 Seo Jeong Hu oğlumuz, "healer" kod adıyla tanınan bir çeşit gece kuryesi. Ahjumma kod adlı bir hacker'ın kulaklıklarından ver...