23 Haziran 2011 Perşembe
22 Haziran 2011 Çarşamba
Bram Stoker'ın "Dracula"sı
Dracula, Bram Stoker'ın 1897 yılında yazdığı bir roman. En genel bilgimiz bu. Ama Bram Stoker kimdir, 1897 yılında neler olmuştur, kitap nerede yazılmıştır, bu isim-Dracula-nereden çıkmıştır, ne demektir falan bilmek gerekir önce.
Elimdeki 2003 tarihli 423 sayfalık Niran Elçi tarafından çevrilmiş İthaki basımının en başında yer alan paragrafa göre, Bram Stoker 1847 Dublin-İrlanda doğumlu bir memurmuş. Babası öyle istediği için memur olmuş ancak aşık olduğu tiyatrodan, oyun eleştiri yazarak kopmamış (Sene ha 2000ler olsun ha 1800ler, bu babalar hiç değişmiyor). Bu arada bir dolu da kitabı ve kısa öyküsü mevcutmuş ama tabi bahsi geçen Dracula, en ünlüleri olmuş. 1912 yılında da Londra'da bu dünyadan ayrılmış.
Stoker'ın Dracula'yı yazdığı dönemde İstila Edebiyatı (şeklinde çevirebilirim sanırım) türü en parlak günlerini yaşamaktaymış. Stoker'ın formülü de biraz bu yüzden tutmuş. Ancak tabi öncesinde yaptığı 7 yıllık Avrupa folklörü araştırmalarının da yeri büyük. Zamanında o kadar tutulmamış gene de, 20.yy.a girilip birbiri ardına tiyatro oyunları ve sinema filmleri gelmeye başlayınca şimdiki yerine kavuşmuş. Vampirlerden ilk bahseden de değil Stoker, 1871'den itibaren birçok öykü ve kitapta çeşitli türlerdeki vampirler yer almış.
Stoker'ın Dracula'sının bir farkı kitap boyunca pek çok şekilde tarihi ve coğrafik, kültürel referanslar veriyor olması. Bir kere şeytani vampirimiz Kont Dracula'nın Osmanlı İmparatorluğu zamanında yaşamış bir voyvoda olan III.Vlad olduğunu belirtiyor(Bazı kaynaklarda da II.Vlad diyor, 600 seneden fazla olmuş kim şaşırmaz ki :p ). Ayrıca o dönemde Kont'un savaşlarını, 1400lerdeki ve 1800lerdeki bölge coğrafyasını, etnik analizlerini oldukça detaylı bir şekilde anlatıyor.
Hikaye, genelinde Kont Dracula'nın yaşadığı yerden sıkılıp, İngiltere'ye yeni av bölgelerine yelken açma planlarını, bunları kısmen gerçekleştirmesini ve bu sırada edindiği düşmanları tarafından kovalanarak kendi evinde yok edilmesini anlatıyor (Evet böyle çok basitmiş ve adeta masalmış gibi geliyor ama öyle değil). Karakterlerimiz Jonathan Harker, Mina Murray, Lucy Westenra ve John Seward'ın günlükleri, mektupları ve çeşitli gazete haberleri ile telgraf metinlerinden oluşan kitapta, her bir günü, olayı birkaç farklı kişinin bakış açısından dinleyebiliyoruz. O dönemde tüm konulardaki düşünceleri öğrenmiş oluyoruz, mesela bizim artık kitabın başında bir google aramasıyla aşık olduğu adamın vampir olduğuna karar verip kabullenen Bella'larımız yerine o dönemin doktoru Seward'ın vampirlerin gerçek olduğuna inanması 200 sayfayı buluyor. Stoker'ın olay anlatma, aksiyon yaratma ve beyin jimnastiği yaptırabilme yeteneği de inanılmaz geliyor. Ayrıca orta ve doğu-güney Avrupa ile İngiltere'nin çeşitli yerlerinde geçen olaylar sırasında öyle tasvirler ediyor ki kitabı elinizde tutarken ortama kafanızı daldırmış gibi oluyorsunuz (Ne demeye çalıştığımı biliyorsunuz sayın Harry Potter okuyucuları ;> ). Belki karanlık ve ürkütücü bir hikaye okuyorsunuz ama olaylar o kadar güzel gelişiyor ve sayfalar o kadar güzel akıyor ki neredeyse çoşkun bir mutlulukla 400 sayfayı deviriyorsunuz.
Günümüzün "vampir" kültürüne pek çok katkıda bulunmuş olan Bram Stoker'ın Dracula'sı nasıl peki derseniz, şimdikilerden hem olabildiğince farklı hem de bir o kadar benzer. Çünkü Kont Dracula'nın her bir özelliği günümüzde farklı farklı yazarların yarattığı vampirlerde gözlenebilir olmuş durumda. Bu Dracula bir kere geceleri oldukça güçlü bir vaziyette dolanıp, istediğini yapabilirken gündüzleri zayıf olup, kutsal bir toprakla dolu tabutunda yatmayı tercih ediyor. Ama bu gündüz de dolaşamadığı anlamına gelmiyor. Güneşten etkilenme veya tepki gösterme söz konusu değil. Ayrıca yarasa, köpek, kurt ve toz zerresi, sis haline dönüşebiliyor. İnsanların zihinlerine sızıp, istediğini yaptırabiliyor. Kanlarını ölene kadar içtiği insanlar, vampire dönüşüyor. Vampire dönüşen kadınlar yakıcı bir güzellikte olurken, Dracula oldukça korkutucu görünüyor. Kan içtikçe gençleşiyor ayrıca. Yemek yemiyor ve hayvani derecede güçlü. Hayvanları etkisi altına alabiliyor. Ama sarımsak, yaban gülü, haç, komünyon ekmeği ve kutsal sudan etkileniyor. Kalbine tahta kazık çakılmasının ardından kafası kesilip, içine sarımsak doldurulduğunda yok edilebiliyor.
Şimdiye kadar sürüsüne bereket uyarlaması yapılmış olsa da, en azından sinemadaki en sadık uyarlaması 1992 yapımı Francis Ford Coppola'nın Dracula'sı. Diğer tüm uyarlamalarda karakterler Stoker'ın yarattığı hallerinden alabildiğine farklıyken bunda büyük ölçüde kitaba sadık kalınmış. Kont'u ziyarete gidip, esir düşen Jonathan Harker, onun İngiltere'de bekleyen nişanlısı Mina Murray, Mina'nın yakın arkadaşı Lucy Westenra, Lucy'nin talipleri Doktor John Seward, Amerikalı Quincey Morris ve Arthur Holmwood, etki altındaki deli Reinfeld ve bilgin profesörümüz Abraham Van Helsing uyarlamada da normal yerlerini almış durumdalar.
"Bizim kanıta ihtiyacımız yok; kimseden bize inanmasını istemiyoruz! Bir gün bu çocuk annesinin ne kadar cesur ve yiğit bir kadın olduğunu anlayacak. Şimdiye dek tatlılığını, sevgi dolu özenini gördü; daha sonra bazı erkeklerin onu neden sevdiğini, onun uğruna neden bunca şeye meydan okuduklarını anlayacak." diyor en sonunda da Van Helsing gönül rahatlığıyla.
![]() |
| Abraham "Bram" Stoker |
Stoker'ın Dracula'yı yazdığı dönemde İstila Edebiyatı (şeklinde çevirebilirim sanırım) türü en parlak günlerini yaşamaktaymış. Stoker'ın formülü de biraz bu yüzden tutmuş. Ancak tabi öncesinde yaptığı 7 yıllık Avrupa folklörü araştırmalarının da yeri büyük. Zamanında o kadar tutulmamış gene de, 20.yy.a girilip birbiri ardına tiyatro oyunları ve sinema filmleri gelmeye başlayınca şimdiki yerine kavuşmuş. Vampirlerden ilk bahseden de değil Stoker, 1871'den itibaren birçok öykü ve kitapta çeşitli türlerdeki vampirler yer almış.
Stoker'ın Dracula'sının bir farkı kitap boyunca pek çok şekilde tarihi ve coğrafik, kültürel referanslar veriyor olması. Bir kere şeytani vampirimiz Kont Dracula'nın Osmanlı İmparatorluğu zamanında yaşamış bir voyvoda olan III.Vlad olduğunu belirtiyor(Bazı kaynaklarda da II.Vlad diyor, 600 seneden fazla olmuş kim şaşırmaz ki :p ). Ayrıca o dönemde Kont'un savaşlarını, 1400lerdeki ve 1800lerdeki bölge coğrafyasını, etnik analizlerini oldukça detaylı bir şekilde anlatıyor.
![]() |
| Tarihteki Vlad |
Günümüzün "vampir" kültürüne pek çok katkıda bulunmuş olan Bram Stoker'ın Dracula'sı nasıl peki derseniz, şimdikilerden hem olabildiğince farklı hem de bir o kadar benzer. Çünkü Kont Dracula'nın her bir özelliği günümüzde farklı farklı yazarların yarattığı vampirlerde gözlenebilir olmuş durumda. Bu Dracula bir kere geceleri oldukça güçlü bir vaziyette dolanıp, istediğini yapabilirken gündüzleri zayıf olup, kutsal bir toprakla dolu tabutunda yatmayı tercih ediyor. Ama bu gündüz de dolaşamadığı anlamına gelmiyor. Güneşten etkilenme veya tepki gösterme söz konusu değil. Ayrıca yarasa, köpek, kurt ve toz zerresi, sis haline dönüşebiliyor. İnsanların zihinlerine sızıp, istediğini yaptırabiliyor. Kanlarını ölene kadar içtiği insanlar, vampire dönüşüyor. Vampire dönüşen kadınlar yakıcı bir güzellikte olurken, Dracula oldukça korkutucu görünüyor. Kan içtikçe gençleşiyor ayrıca. Yemek yemiyor ve hayvani derecede güçlü. Hayvanları etkisi altına alabiliyor. Ama sarımsak, yaban gülü, haç, komünyon ekmeği ve kutsal sudan etkileniyor. Kalbine tahta kazık çakılmasının ardından kafası kesilip, içine sarımsak doldurulduğunda yok edilebiliyor.
Şimdiye kadar sürüsüne bereket uyarlaması yapılmış olsa da, en azından sinemadaki en sadık uyarlaması 1992 yapımı Francis Ford Coppola'nın Dracula'sı. Diğer tüm uyarlamalarda karakterler Stoker'ın yarattığı hallerinden alabildiğine farklıyken bunda büyük ölçüde kitaba sadık kalınmış. Kont'u ziyarete gidip, esir düşen Jonathan Harker, onun İngiltere'de bekleyen nişanlısı Mina Murray, Mina'nın yakın arkadaşı Lucy Westenra, Lucy'nin talipleri Doktor John Seward, Amerikalı Quincey Morris ve Arthur Holmwood, etki altındaki deli Reinfeld ve bilgin profesörümüz Abraham Van Helsing uyarlamada da normal yerlerini almış durumdalar.
"Bizim kanıta ihtiyacımız yok; kimseden bize inanmasını istemiyoruz! Bir gün bu çocuk annesinin ne kadar cesur ve yiğit bir kadın olduğunu anlayacak. Şimdiye dek tatlılığını, sevgi dolu özenini gördü; daha sonra bazı erkeklerin onu neden sevdiğini, onun uğruna neden bunca şeye meydan okuduklarını anlayacak." diyor en sonunda da Van Helsing gönül rahatlığıyla.
"What Would Jane Do?"
Bilmem ki Jane olsa ne yapardı, ne yazardı?
Elinor Dashwood gibi içinde kopan fırtınaları dibe itip, sadece yapması gerekenleri yapıp, söylemesi gerekenleri mi söylerdi? Yoksa Marianne Dashwood gibi hiç kimseye hiçbir şeye aldırmadan sadece içinden geldiği gibi, korkmadan hissettiklerini mi yaşardı?
Elizabeth Bennett gibi ince zekası ve kıvrak diliyle cezalandırıp, parlak bakışlarıyla mest mi ederdi?
Fanny Price gibi her zaman en iyisini düşünüp, "o nasıl mutlu olursa" mı derdi?
Emma Woodhouse gibi kendine ve aklına sonsuz güveniyle hepsini çözdüğünü mü düşünürdü?
Anne Elliot'un önce kendine güvensizliğini, sonra pişmanlığını, umutsuzluğunu ve en sonunda da umudunun geri dönüşünü sabırla beklemesi gibi mi beklerdi?
Catherine Morland'ın macera dolu hayal dünyasına mı kaçardı yoksa?
Ya da belki sadece Jane olurdu. Her birinden biraz ve hepsinden daha fazlası.
Hakikaten Jane olsa ne yapardı bu durumda? :)
Elinor Dashwood gibi içinde kopan fırtınaları dibe itip, sadece yapması gerekenleri yapıp, söylemesi gerekenleri mi söylerdi? Yoksa Marianne Dashwood gibi hiç kimseye hiçbir şeye aldırmadan sadece içinden geldiği gibi, korkmadan hissettiklerini mi yaşardı?
Elizabeth Bennett gibi ince zekası ve kıvrak diliyle cezalandırıp, parlak bakışlarıyla mest mi ederdi?
Fanny Price gibi her zaman en iyisini düşünüp, "o nasıl mutlu olursa" mı derdi?
Emma Woodhouse gibi kendine ve aklına sonsuz güveniyle hepsini çözdüğünü mü düşünürdü?
Anne Elliot'un önce kendine güvensizliğini, sonra pişmanlığını, umutsuzluğunu ve en sonunda da umudunun geri dönüşünü sabırla beklemesi gibi mi beklerdi?
Catherine Morland'ın macera dolu hayal dünyasına mı kaçardı yoksa?
Ya da belki sadece Jane olurdu. Her birinden biraz ve hepsinden daha fazlası.
Hakikaten Jane olsa ne yapardı bu durumda? :)
20 Haziran 2011 Pazartesi
One Tree Hill'den Edebiyat Listem
Geçen gün ajandamı karıştırırken elime geldi. Çizgili bir A4'e gayet masum bir şekilde başlık atmışım OTH Book List diye. Altına da otuz küsür yazarı ve bazılarının yanında da eserlerinin isimlerini sıralamışım. Yanlarına, üstlerine, altlarına koyduğum işaretlerden ve aldığım notlardan da anladığım kadarıyla birkaç seneden fazla bir geçmişi var.
O noktadan sonra da hatırladım bu listeyi hazırladığım zamanı. O müthiş hastalıklı takıntılı halimle 6 sezon OTH hatmedişimin üzerinden - Peyton ile Lucas bebek Sawyer'ı da alıp, Comet'e atladıktan hemen sonra, Rory Gilmore'un okuma listesi türünden bir liste Tree Hill için de niye olmasın diyerekten yola çıkmıştım. Tabi bu heves, ikinci sezonun sonuna kadarki bölümler için ancak sürebildi. Çünkü her bölümde yapılan alıntıların, edilen diyalogların ve bahsedilen kitapların-kişiliklerin sonu yoktu. Elimde 33 ismin yer aldığı bir liste uzanıyor şimdi. Bense baktıkça hüzünleniyorum. Zavallı harddiskimin bozulmasıyla elimden kayıp giden o doktora tezi misali OTH klasörümü özlüyorum.
Ve bir o kadar da üzülüyorum tüm o şarkılara, diyaloglara, sahnelere, alıntılara...Emeklerime. Evet en çok da emeklerime. Bu OTH, Lost, Legend of the Seeker, Merlin, Northern Exposure, Freaks&Geeks, Dawson's Creek ve Xena klasörlerine harcadığım zamanı ve çabayı okula harcasaymışım, şimdiye beş kere doktora yapmış olurmuşum, ona üzülüyorum.
Neyse tüm bunlardan da birşeyler öğrenmemiş değilim sonuçta.
Bahsi geçen liste, saygılarımla:
1-William Shakespeare (Julius Ceaser)
2-Ayn Rand (Atlas Shrugged[Bizdeki ismi Atlas Silkindi])
3-Ernest Hemingway (For Whom The Bell Tolls[Bizdeki ismi Çanlar Kimin İçin Çalıyor] )
4-David Mack (Kabuki Scarab)
5-Edward Estlin Cummings
6-John Steinbeck (Of Mice and Men [Fareler ve İnsanlar], The Winter of Our Discontent [Mutsuzluğumuzun Kışı])
7-Dr.Seuss (The Cat in the Hat-bir çocuk kitabı,Türkçe'sini göremedim)
8-F.Scott Fitzgerald (The Great Gatsby [Muhteşem Gatsby])
9-Antoine de Saint-Exupery (The Little Prince [Küçük Prens])
10-Edmond Rostand [Cyrano de Bergerac-tiyatro oyunu bu.]
11-W.Somerset Maugham (Of Human Bondage[Şehvet Düşkünü ya da Hayatın Esiriyiz ya da Hayat Hüzünleri])
12-T.H.White (The Queen of Air and Darkness-The Witch in the Wood [White'ın Once and Future King beşlemesinin ikinci kitabı bu, son kitap Book of Merlyn'in İngilizce'sine rastlamışlığım var kütüphanelerde ama bu ikincinin bırakın Türkçesini İngilizcesini bile görmedim])
13-Katherine Anne Porter
14-Oliver Wendell Holmes
15-Nathaniel Hawthorne
16-Tennessee Williams
17-Charles Bukowski
18-Arthur Conan Doyle (The Hound of Baskervilles [Baskervillerin Laneti-evet böyle çevirmişler ben de inanamadım], The Final Problem)
19-Joseph Conrad
20-Stephen King
21-Douglas Adams
22-George Bernard Shaw
23-Mark Twain (Tom Sawyer)
24-Henry David Thoreau
25-Henry Wedsworth Longfellow
26-Ralph Waldo Emerson
27-William Ernest Henley
28-Robert Louis Stevenson
29-Ida Scott Taylor
30-Aldous Huxley (Brave New World [Cesur Yeni Dünya])
31-Henry Louis Mencken
32-Henry James
33-George Elliot
Evet ben bir manyağım.Farkındayım.Üzülüyorum da kendime.
O noktadan sonra da hatırladım bu listeyi hazırladığım zamanı. O müthiş hastalıklı takıntılı halimle 6 sezon OTH hatmedişimin üzerinden - Peyton ile Lucas bebek Sawyer'ı da alıp, Comet'e atladıktan hemen sonra, Rory Gilmore'un okuma listesi türünden bir liste Tree Hill için de niye olmasın diyerekten yola çıkmıştım. Tabi bu heves, ikinci sezonun sonuna kadarki bölümler için ancak sürebildi. Çünkü her bölümde yapılan alıntıların, edilen diyalogların ve bahsedilen kitapların-kişiliklerin sonu yoktu. Elimde 33 ismin yer aldığı bir liste uzanıyor şimdi. Bense baktıkça hüzünleniyorum. Zavallı harddiskimin bozulmasıyla elimden kayıp giden o doktora tezi misali OTH klasörümü özlüyorum.
Neyse tüm bunlardan da birşeyler öğrenmemiş değilim sonuçta.
Bahsi geçen liste, saygılarımla:
1-William Shakespeare (Julius Ceaser)
2-Ayn Rand (Atlas Shrugged[Bizdeki ismi Atlas Silkindi])
3-Ernest Hemingway (For Whom The Bell Tolls[Bizdeki ismi Çanlar Kimin İçin Çalıyor] )
4-David Mack (Kabuki Scarab)
5-Edward Estlin Cummings
6-John Steinbeck (Of Mice and Men [Fareler ve İnsanlar], The Winter of Our Discontent [Mutsuzluğumuzun Kışı])
7-Dr.Seuss (The Cat in the Hat-bir çocuk kitabı,Türkçe'sini göremedim)
8-F.Scott Fitzgerald (The Great Gatsby [Muhteşem Gatsby])
9-Antoine de Saint-Exupery (The Little Prince [Küçük Prens])
10-Edmond Rostand [Cyrano de Bergerac-tiyatro oyunu bu.]
12-T.H.White (The Queen of Air and Darkness-The Witch in the Wood [White'ın Once and Future King beşlemesinin ikinci kitabı bu, son kitap Book of Merlyn'in İngilizce'sine rastlamışlığım var kütüphanelerde ama bu ikincinin bırakın Türkçesini İngilizcesini bile görmedim])
13-Katherine Anne Porter
14-Oliver Wendell Holmes
15-Nathaniel Hawthorne
16-Tennessee Williams
17-Charles Bukowski
18-Arthur Conan Doyle (The Hound of Baskervilles [Baskervillerin Laneti-evet böyle çevirmişler ben de inanamadım], The Final Problem)
19-Joseph Conrad
20-Stephen King
21-Douglas Adams
22-George Bernard Shaw
23-Mark Twain (Tom Sawyer)
24-Henry David Thoreau
25-Henry Wedsworth Longfellow
26-Ralph Waldo Emerson
27-William Ernest Henley
28-Robert Louis Stevenson
29-Ida Scott Taylor
30-Aldous Huxley (Brave New World [Cesur Yeni Dünya])
31-Henry Louis Mencken
32-Henry James
33-George Elliot
Evet ben bir manyağım.Farkındayım.Üzülüyorum da kendime.
17 Nisan 2017'de güncelleme: Dostlar vatandaşlar romalılar kayıp çocuklar! İş bu listenin gördüğü ilgi üzerine 6 yıl sonra dosyayı yeniden açmaya karar verdim. Çünkü yukarıdaki hali hakikaten içler acısı, çok üstün körü ve o zamanlar öyle bozulan göçen giden elektronik cihazlarımdan kurtarabildiğim bilgilerle ortaya koyuverdiğim şekliydi. O yüzden bu sene başından itibaren adım adım bu listeyi yeniden oluşturuyorum. Hem yıllar oldu ki OTH'ye dönmeyeli, bir yolculuk olacak benim için. Her bölümü - ilkinden başlayarak - bu sefer "edebiyat" gözüyle izliyorum. Aşağıya bu şekilde damla damla oluşan yeni listeyi başlatıyorum.
Sezon 1 Bölüm 1:
1-John Steinbeck - The Winter of Our Discontent-->Nehir kenarındaki sahada Skillz, Lucas'a bu aralar hangi kitabı okuyorsun diye sorar, Lucas bu kitabı söyler.
2-William Shakespeare - Julius Caesar-->Annesi Lucas'a pek de güzel, eski bir basımını hediye eder Karen's Cafe'de.
Sezon 1 Bölüm 2:
3-Ernest Hemingway-->Bölüm boyunca edebiyat dersinin konusu Hemingway'dir.
4-Ayn Rand - Atlas Shrugged-->Basketbol takımında bocalayan Lucas'a insanlık yapıp, manen yardım eli uzatan Jake Jagielski, kütüphanede Lucas'a bu kitabı önerir. Adamsın Jagielski!
5-David Mack - Kabuki Scarab (Peyton yatağında okur.)
Sezon 1 Bölüm 3:
6-E.E.Cummings-->Bu bölümdeki edebiyat dersinin konusu da E.E.Cummings'tir.
Sezon 1 Bölüm 4: Bu bölümde maalesef hiçbir atıf yok.
Sezon 1 Bölüm 5:
7-John Steinbeck - East of Eden-->Bölüm sonu "voiceover"ında kitaptan bir cümleyi duyarız.
Sezon 1 Bölüm 6:
8-John Steinbeck - Of Mice and Men-->Bölüm sonu "voiceover"ında kitaptan bir cümleyi duyarız.
9-Dr.Seuss (Theodor Giesel) - The Cat in The Hat: Pickerington takımının oyuncuları kendilerine bu kitaptaki karakterlerden isim seçmiş.
5-David Mack - Kabuki Scarab (Peyton yatağında okur.)
Sezon 1 Bölüm 3:
6-E.E.Cummings-->Bu bölümdeki edebiyat dersinin konusu da E.E.Cummings'tir.
Sezon 1 Bölüm 4: Bu bölümde maalesef hiçbir atıf yok.
Sezon 1 Bölüm 5:
7-John Steinbeck - East of Eden-->Bölüm sonu "voiceover"ında kitaptan bir cümleyi duyarız.
Sezon 1 Bölüm 6:
8-John Steinbeck - Of Mice and Men-->Bölüm sonu "voiceover"ında kitaptan bir cümleyi duyarız.
9-Dr.Seuss (Theodor Giesel) - The Cat in The Hat: Pickerington takımının oyuncuları kendilerine bu kitaptaki karakterlerden isim seçmiş.
19 Haziran 2011 Pazar
X-Men First Class (2011)
Sabit Film Uyarısı: Bu ibarenin olduğu her bir film anlatısı-incelemesi için diyorum ki "yok spoiler dı,yok efendime söyleyim film kritiğiydi başıydı sonuydu", yer alabilir, içinde geçebilir, birşeyler olabilir. Ben anlamam, demedi demeyin.Belki üzerinde çok düşünmezseniz, spoiler içermez. Haa ama yok çiseden nem kaparım, olayı hemen abartırım diyorsanız spoiler da içerir, gereksiz muamele de yapar.
Şimdi bütün bildiklerinizi unutun. Yıllar yılı okuldan sonra, ödev yapmanız gereken saatlerde televizyonun karşısına kurulup izlediğiniz çizgifilmi (ya da yaşınıza bağlı, okuduğunuz çizgiromanları) unutun. Patrick Stewart'ın tekerlekli sandalyedeki Profesör X'le özdeşleşmiş görüntüsünü, bir madde yüzünden mutantlıktan normal hale dönen Mystique'i kovan bir Magneto'yu, mutant okulunu, burnunun üstüne oturttuğu yuvarlak gözlüklerinin arkasında ayıdan daha güçlü masmavi Beast'i, kimseyi takmaz Logan'ın nasıl Wolverine olduğunu falan...hepsini unutun. Tamamen tertemiz bir hafızayla, mutantların, değişime uğramış hücrelerin dünyasına doğru bir yolculuğa çıkalım.II.Dünya Savaşı yıllarında, 1944'te Polonya'da, naziler Yahudiler'i toplama kamplarına götürürlerken bir çocuk ve ailesinin ayrılmasıyla başlayan bir trajediye konuk oluyoruz önce. 10'lu yaşlarındaki Erik Lehnsherr kampa götürülen annesini bırakmamaya çalışırken askerler tarafından tutulup, kampın büyük tel kapılarının dışına sürükleniyor. Ama acısı o kapılardan daha büyük olan Erik, askerlerin kolları arasından uzanıp, sahip olduğu manyetik güçle kapıları açmaya başlıyor. Sonunda onu bayıltıp, nazilerin hesabına çalışan bir bilim adamının - Dr. Klaus Schmidt'in- yanına götürüyorlar. Annesini vurmakla tehdit edip, ondan bir madeni parayı hareket ettirmesini isteyen doktorun dediğini başaramayınca Erik, gözleri önünde annesi vuruluyor. Ve doktor da yıllar yılı sürecek olan deneylerine ve bu deneyler yoluyla eğitimine başlıyor Erik üzerindeki.
Bu arada ABD'de refah mı refah, zenginlik içindeki kocaman bir malikanede ise küçük Charles Xavier yatağından kalkıp, mutfakta duyduğu tıkırtıların peşinden gidiyor. Annesini buzdolabını karıştırırken bulan Charles, telepati gücünün de etkisiyle karşısındakinin annesi olmadığını anlıyor ve annesi kılığına girmiş kendisi gibi küçük Raven'la tanışmış oluyor. Raven da istediği kişinin görünümünü alabilen küçük bir kız ve belli ki sokaklarda kalmış, kimsesiz olduğundan hemen Charles ve ailesinin korumasına alınıyor.
Ve yıllar hepsi için geçip, Charles ve Raven'ı Oxford Üniversitesi'ne, Erik'i ise eski nazi komutanlarının peşine düşürüyor. Charles, bu mutasyona uğramış hücreler ve gelişen organizmalarla ilgili genetik çalışmalarını tamamlayıp, akademik anlamda profesör ünvanını almışken, Erik sadece intikamının peşinde öfkeyle bu dünyada onun gibi başkalarının da olduğunu bilmeden yol alıyor.
Bu aşamada bizim eski nazi doktorun aslında Sebastian Shaw adında, güçleri ve enerjileri absorbe edebilen bir mutant olduğunu öğreniyoruz. Kendisine yardım eden telepatik Emma Frost, alev saçan Azazel ve öldürücü kuyruklu Riptide ile dünya üzerindeki büyük planını gerçekleştirmeye çalışıyor. ABD ve Rusya arasında Türkiye ve Küba'nın da yer aldığı bir füze yerleştirme krizi başlatıp, ikisinin nükleer savaşa girmelerini sağlamaya çalışıyor ki böylece güçsüz olan insan ırkı yok olurken güçlü mutantlar kalacak yeryüzünde.
Bunu bir şekilde öğrenen ajan Moira MacTaggert'ın çabalarıyla Charles ve Raven'ın başını çektiği bir mutant timi kurulmaya başlanıyor. Erik'i dahil ediyorlar bir şekilde, canavar ayaklarına sahip, müthiş zeki bilim adamı Hank McCoy, kanatlı Angel Salvadore, yıkıcı ses dalgaları yaratan Sean Cassidy, bir tür ateş gücü çıkarabilen Alex Summers ve her tür ortama uyum sağlama yeteneğine sahip Armando Munoz'un da katılımıyla ekip tamamlanmış oluyor.
Ama Shaw'ın gelip, FBI'yı dağıtıp, Armando'yu öldürmesi ve Angel'ı kendi saflarına katmasıyla işlerin rengi değişiyor. Geriye kalan ekip üyeleri, Charles'ın ailesinden kalan o büyük malikanede birbirlerine daha çok bağlandıkları ve birbirlerini keşfettikleri bir eğitim dönemine girip, devletten ayrı çalışmaya başlıyorlar. Kendi hesaplarına Shaw'u durdurmak için Beast, Mystique, Magneto, Profesör X, Banshee ve Havok ortaya çıkmış oluyor. Ajan Moira MacTaggert'ın da yardımlarıyla iki ülke arasında her geçen saniye iyice gerilen soğuk savaşın tam ortasında kendi savaşlarını veriyorlar.
Tüm bu olup bitenlerin arasında da görüş ayrılıkları, kişilik farklılıkları, tekerlekli sandalyeler, dostluklar ve düşmanlıklar X-Men dünyamızdaki yerini alıyor. Matthew Vaughn'ın yönetmenliğinde, müthiş bir senaryonun ve olağanüstü oyuncuların aksiyon ve derin fikirler, tanıdık düşüncelerle bezeli harika bir dansı ortaya çıkmış oluyor böylece. Nefesimizi tutarak, koltuklarımıza çakılarak, herşeyiyle doyurucu bir sinema deneyimi yaşamış olmanın o ince tadıyla da bitiş jeneriğinin akışına kapılmış kalıyoruz.
Aynı şeyi aralık 2012'de Zack Snyder'ın da (Man of Steel ile) gerçekleştirebilmesi dileğiyle.
18 Haziran 2011 Cumartesi
Ne Ola ki?
www.pottermore.com adresine giderseniz ve de baykuşlara tıklarsanız, ne dediğimi anlayacaksınız. Tabi bir de ilgili haberi okumak isteyebilirsiniz: http://blog.movies.yahoo.com/blog/1589-a-mysterious-harry-potter-site
Terminator Salvation (2009)
Terminator serisinin ve bu sebeple Arnold Schwarzenegger'in psikolojimdeki yerini, "I would die for John Connor" repliğinin çocuk kulaklarımdaki etkisini anlatabilmem kelimelerle mümkünü olabilecek bir şey değil.
Zaten 1984'te sinemalara düşen ilk filmin sinema izleyicisine ve dünyadaki daha milyonlarca insana ve hatta evrenimize etkisi de böyle bir şey. Henüz evlerde deli gibi bilgisayar-internetin olmadığı, bizim için - yani Türkiye için durumu düşünürsek- cep telefonu vb. şeylerin bir tür hayal olduğu bir dönemde, gelecekte dünyayı ele geçirmiş bir yapay zeka tarafından geçmişe yollanan insan görünümlü bir robotun, bir yokedicinin gelecekteki insan direnişinin liderini öldürmek için gönderilmiş olması inanılmaz birşeydi. (Hele Skynet'in yaptıklarıyla çocukluğunda tanıştıktan sonra gidip o aletlerin mühendisi olmak daha da inanılmaz ama neyse.)
Ama beni derinden etkileyen, asıl yakalayan o ilk film değildi. Ne daha rahmine bile düşmemiş olduğu annesinin peşinde olması yokedicinin, ne John Connor'ın kendinden bilmem kaç sene sonra doğmuş babasını gelecekten annesini kurtarması (ve bir şekilde kendini oluşturması için) için yollaması, ne de bir türlü öldürülemeyen engellenemeyen Terminator'dü beni etkileyen. Nedense çocuk aklımla bile bütün bunlar yeteri kadar mantıklıydı, kolayca kabullenebilmiştim.
Beni asıl vuran ikincisiydi. 1991 yılının sonlarında gösterime girmiş olan Judgment Day. Televizyon ekranından izlerken bile ben de, John'la birlikte deli diye damgalanmış bir annenin köşeye atılmış serseri çocuğu gibi, T-800'ü baba figürü yerine koymuştum. Tamam belki bunda Robert Patrick'in o tamamen sinir bozucu, ürkütücü ve tüyler ürpertici T-1000 tiplemesinin de bir etkisi olabilir. Ama sanırım zaten Arny'ye daha ilk günden içim ısınmış olmalı ki, ikinci seferinde John'u korumaya gelişini nerdeyse bekliyormuşum.
Bu açıdan her bir saniyesi, her bir sahnesi ve repliğiyle Judgment Day'in yeri bende çok ayrıdır. Saf, peşine düşülmüş bir genç kız oluşunun üzerinden geçen 10 yılın ardından Sarah Connor'ın geldiği o nokta, kıyamet gününden bahsedişiyle birlikte ekranda canlanan o kıyamet görüntüleri, dönüştüğü o anne hali ve belki de en çok hastanede kapatıldığı o bit kadar odada yatağını yan tutup, barfiks (ya da şınav) çekişi...
O noktadan sonra aradan tam 12 yıl geçmesini beklemek zorundaydık John Connor'ın büyüyüp, o direnişe liderlik edip etmeyeceğini görmek ve Sarah'nın hakikaten de kıyameti, Skynet'i engelleyip engelleyemediğini öğrenebilmek için. Gerçi 2008'de Terminator:The Sarah Connor Chronicles ile işler biraz ilginçleşmeye başlamıştı ama kısa kestiler, iki sezonun ardından dımdızlak ortada bıraktılar bizi de.
Terminator 3:Rise of the Machines geldiğinde az çok neyle karşılaşacağımız tahmin etmiştik ama bu kadar da kötüleşemezdi. Onca gözümüzde büyüttüğümüz, uğruna terminatorler yollanan John Connor, karizmatiklikten alabildiğine uzak olarak Nick Stahl'ın bünyesinde vücut bulmuştu. Hele ki Edward Furlong'ın 14 yaşında ortaya serdiği o müthiş, of of of nasıl bir John geliyor diye heveslendiren portresinin ardından, olmamıştı. Ama hikaye doğruydu, en azından en başta dediği çizgiyi ilerlediği noktadan, hepimizin beklediği sona doğru bir şekilde ve akıcı olarak getirmişti.
Ama mademki bize taa 1984'te bir gelecek vaadetmişlerdi, artık zamanıydı. Kendi Skynet'lerimize bile sahipken asıl hikayeyi anlatmamazlık olmazdı. Nitekim 2009'da önümüze getirdikleri de bu amacı taşıyordu. Terminator Salvation, nerdeyse beklediğimiz gibi bir John Connor çıkardı ortaya. Christian Bale'in bu tip roller için sinemaya özel olarak gökten indirildiğini düşünmeye başladım nerdeyse. Bryce Dallas Howard'sa Claire Danes'ten belki daha da ilgi çekici bir Kate'ti. Ama bir şeyler tuhaftı bu Terminator'de, bir şeyler eksikti ve pek çok şey de anlaşılmaz gibiydi.
Bir kere en başta havası yoktu, Terminator filmlerinin daha o ilk başlarkenki dırıt dıt dırıt ede ede tüylerimizi ürperten, içimizi buz gibi bir suyla dolduran ve kırmızı gözlerle son bulan açılışı aynı etkide değildi. Aksiyonun alası vardı, efektlerin delirmişi vardı ama havası yoktu, o ruh yoktu. Pek çok gönderme mevcuttu gerçi, eski tanıdık repliklerin hepsi hatta eski ustalara saygı duruşları bile yerli yerindeydi ama gene de birşeyler olmamıştı.
Aslında bir Terminator Salvation incelemesi olacaktı bu ama içimde bunca Arny-Furlong-Linda Hamilton'lı Terminator özlemi varken kendime engel olamadım. Hele ki büyüdükçe, her cevabı bir Spielberg filminde bulabileceğini bilen Dawson gibi, klasikleşmiş filmlerime sığındıkça, daha da yokluklarını hissediyor insan. "Not Fate But We Make" diyerek dolaşıyorsunuz, sizi korkutan her yere giderken, her önemli olayın öncesinde tekrar edip, Sarah Connor'ın keskinliğini, cesaretini üstünüzde bulmaya çalışıyorsunuz. O yüzden de bitiş jeneriği aktıktan hemen sonra aklınızda tek bir sahnesi bile kalmayan bir filmi, bu seriye yakıştıramıyorsunuz.
Unutmadığımız o bitiş için : http://youtu.be/DEMICfWLOig
Zaten 1984'te sinemalara düşen ilk filmin sinema izleyicisine ve dünyadaki daha milyonlarca insana ve hatta evrenimize etkisi de böyle bir şey. Henüz evlerde deli gibi bilgisayar-internetin olmadığı, bizim için - yani Türkiye için durumu düşünürsek- cep telefonu vb. şeylerin bir tür hayal olduğu bir dönemde, gelecekte dünyayı ele geçirmiş bir yapay zeka tarafından geçmişe yollanan insan görünümlü bir robotun, bir yokedicinin gelecekteki insan direnişinin liderini öldürmek için gönderilmiş olması inanılmaz birşeydi. (Hele Skynet'in yaptıklarıyla çocukluğunda tanıştıktan sonra gidip o aletlerin mühendisi olmak daha da inanılmaz ama neyse.)
Ama beni derinden etkileyen, asıl yakalayan o ilk film değildi. Ne daha rahmine bile düşmemiş olduğu annesinin peşinde olması yokedicinin, ne John Connor'ın kendinden bilmem kaç sene sonra doğmuş babasını gelecekten annesini kurtarması (ve bir şekilde kendini oluşturması için) için yollaması, ne de bir türlü öldürülemeyen engellenemeyen Terminator'dü beni etkileyen. Nedense çocuk aklımla bile bütün bunlar yeteri kadar mantıklıydı, kolayca kabullenebilmiştim.
Beni asıl vuran ikincisiydi. 1991 yılının sonlarında gösterime girmiş olan Judgment Day. Televizyon ekranından izlerken bile ben de, John'la birlikte deli diye damgalanmış bir annenin köşeye atılmış serseri çocuğu gibi, T-800'ü baba figürü yerine koymuştum. Tamam belki bunda Robert Patrick'in o tamamen sinir bozucu, ürkütücü ve tüyler ürpertici T-1000 tiplemesinin de bir etkisi olabilir. Ama sanırım zaten Arny'ye daha ilk günden içim ısınmış olmalı ki, ikinci seferinde John'u korumaya gelişini nerdeyse bekliyormuşum.
Bu açıdan her bir saniyesi, her bir sahnesi ve repliğiyle Judgment Day'in yeri bende çok ayrıdır. Saf, peşine düşülmüş bir genç kız oluşunun üzerinden geçen 10 yılın ardından Sarah Connor'ın geldiği o nokta, kıyamet gününden bahsedişiyle birlikte ekranda canlanan o kıyamet görüntüleri, dönüştüğü o anne hali ve belki de en çok hastanede kapatıldığı o bit kadar odada yatağını yan tutup, barfiks (ya da şınav) çekişi...
O noktadan sonra aradan tam 12 yıl geçmesini beklemek zorundaydık John Connor'ın büyüyüp, o direnişe liderlik edip etmeyeceğini görmek ve Sarah'nın hakikaten de kıyameti, Skynet'i engelleyip engelleyemediğini öğrenebilmek için. Gerçi 2008'de Terminator:The Sarah Connor Chronicles ile işler biraz ilginçleşmeye başlamıştı ama kısa kestiler, iki sezonun ardından dımdızlak ortada bıraktılar bizi de.
Terminator 3:Rise of the Machines geldiğinde az çok neyle karşılaşacağımız tahmin etmiştik ama bu kadar da kötüleşemezdi. Onca gözümüzde büyüttüğümüz, uğruna terminatorler yollanan John Connor, karizmatiklikten alabildiğine uzak olarak Nick Stahl'ın bünyesinde vücut bulmuştu. Hele ki Edward Furlong'ın 14 yaşında ortaya serdiği o müthiş, of of of nasıl bir John geliyor diye heveslendiren portresinin ardından, olmamıştı. Ama hikaye doğruydu, en azından en başta dediği çizgiyi ilerlediği noktadan, hepimizin beklediği sona doğru bir şekilde ve akıcı olarak getirmişti.
Ama mademki bize taa 1984'te bir gelecek vaadetmişlerdi, artık zamanıydı. Kendi Skynet'lerimize bile sahipken asıl hikayeyi anlatmamazlık olmazdı. Nitekim 2009'da önümüze getirdikleri de bu amacı taşıyordu. Terminator Salvation, nerdeyse beklediğimiz gibi bir John Connor çıkardı ortaya. Christian Bale'in bu tip roller için sinemaya özel olarak gökten indirildiğini düşünmeye başladım nerdeyse. Bryce Dallas Howard'sa Claire Danes'ten belki daha da ilgi çekici bir Kate'ti. Ama bir şeyler tuhaftı bu Terminator'de, bir şeyler eksikti ve pek çok şey de anlaşılmaz gibiydi.
Bir kere en başta havası yoktu, Terminator filmlerinin daha o ilk başlarkenki dırıt dıt dırıt ede ede tüylerimizi ürperten, içimizi buz gibi bir suyla dolduran ve kırmızı gözlerle son bulan açılışı aynı etkide değildi. Aksiyonun alası vardı, efektlerin delirmişi vardı ama havası yoktu, o ruh yoktu. Pek çok gönderme mevcuttu gerçi, eski tanıdık repliklerin hepsi hatta eski ustalara saygı duruşları bile yerli yerindeydi ama gene de birşeyler olmamıştı.
Aslında bir Terminator Salvation incelemesi olacaktı bu ama içimde bunca Arny-Furlong-Linda Hamilton'lı Terminator özlemi varken kendime engel olamadım. Hele ki büyüdükçe, her cevabı bir Spielberg filminde bulabileceğini bilen Dawson gibi, klasikleşmiş filmlerime sığındıkça, daha da yokluklarını hissediyor insan. "Not Fate But We Make" diyerek dolaşıyorsunuz, sizi korkutan her yere giderken, her önemli olayın öncesinde tekrar edip, Sarah Connor'ın keskinliğini, cesaretini üstünüzde bulmaya çalışıyorsunuz. O yüzden de bitiş jeneriği aktıktan hemen sonra aklınızda tek bir sahnesi bile kalmayan bir filmi, bu seriye yakıştıramıyorsunuz.
Unutmadığımız o bitiş için : http://youtu.be/DEMICfWLOig
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
Previously on Neverland : March Drizzles
Yağmurlarla sonlanan bir Mart oldu. Bir de oturup, kendimi, kafamı dinlediğim. Belirli tarihleri beklediğim. Acele etmediğim. Hiçbir yere k...
-
20li yaşlarındaki Kim Sol Ah (esas kızımız kendisi) bir tasarım şirketinde çalışıyor, tüm gün oturup müşterilere, firmalara, şirketlere f...
-
Çoook eskiden, şimdinin Polinezya diye adlandırılan adalarından birinde, ada halkının şefinin sevimli mi sevimli kızı Moana, babasının t...
-
Joseon Dönemi'nde bir zamandayız. Krallığın başkentinde Sim Jung Woo isimli kahramanımız, devlet sınavını en genç yaşta en birinci olara...






















