24 Eylül 2011 Cumartesi

It’s you, Why’s it always you...


Öyle birini hayal edin ki, hayatınızın en anlamsızlaştığını düşündüğünüz anlarda anlamı haline gelsin. En güvensiz olduğunuzda yanınızda durup sadece eliyle elinizin üstüne yavaşça dokunsun ve içiniz en büyük cesaretlerle dolsun. En büyük korkular, en aşılması güç yollar onunla hiçbir şey gibi görünsün. Ya da korktuğunuz ne varsa ona söylemekten, belli etmekten en ufak bir utanç duymayın. Aklınıza ne gelirse, hangi anda gelirse ona söyleyebiliyor olun. Bazen sadece susarak, tek kelime bile etmenize gerek kalmadan saatlerce, günlerce bir arada durabiliyor olun. O varken yanınızda, zamanın, mekanın tasviri kalmasın. Hayat, ondan çıkıp, sizi sarmalayıp, evreni dolaşıyor olsun. Onunla olmak, nefes almak gibi olsun. Kolay, basit, dolaysız, içten gelen, hiç durmayan. Herşey onunla daha kolay olsun, sırf onunla olduğu için güzel olsun. Denemekten çekindiğiniz herşeyi, elinizden tutarak birlikte daha kolay hale getirdiğini hayal edin. Söylemeniz gereken şeyleri, söylemeniz gereken yerlerde siz susarken o söyleyebilsin. Yapmanız gerekenleri, yapabilmenizi sağlasın. En yorgun olduğunuz anlarda, başınızı omzuna yasladığınızda tüm yorgunluğunuzu çekip, alıyor olsun. Yanında olmak bir yandan tüm nefesinize huzur doldururken, bir yandan da tüm damarlarınızdaki kan akışını hissettirebilir olsun. Tek bir bakışıyla dünyanın ayaklarınızın altında dönmeye devam ettiğini hissedin. Yine o tek bakışıyla, derinizi delip geçebilsin. Kimsenin görmediğini görebiliyor olsun. Tek bir bakışınızla, içinizden geçen sayfalarca düşünceyi anlayabiliyor olsun. Onunla konuşmak, herşeyden daha kolay olsun. İçinizden geçen herşeyi, sanki dünyanın en önemli şeyiymiş gibi dinliyor olsun. Dinlemekten yorulmasın, anlatmaktan da. Onunla konuşmak, iç sesinizle konuşmak gibi olsun. Her kelimede, her harfte ne dediğinizi, ne demek istediğinizi, bunu neden söylediğinizi anlayabiliyor olsun. Sizin sorgulamadıklarınızı, sorgulamayı unuttuklarınızı hatırlıyor olsun. Siz tutukluk yaptığınızda, açıcı o olsun. Nehir genişken, derinken o köprü olsun. Siz yanlışsanız, o doğru olsun. Onunla yanlış yapmaktan zerre kadar korkmuyor olun. Kendinize güvendiğinizden daha çok güveniyor olun ona. Güvenebilir olun. Gözlerinizi kapayıp, en derin, en huzurlu uykuyu onun yanında uyuyor olun. Gözlerinizi geri açtığınızda yeni bir güne başlamak, sırf o olduğu için o günde, güneş kadar parlak olsun. Bazen en etkili uyuşturucu gibi olsun onu düşünmek, düşüncelerinizi, bedeninizi, ruhunuzu kaplasın. Bazen de en zihin açıcı düşünce olsun onun varlığı. Bazen bulutların ne kadar üstünde hissettiriyorsa, bazen de en emin adımlarınıza dönüşsün toprak üstündeki. En sevdiklerinizi seviyor olsun, sevmediklerinizi de anlıyor olsun. Bilmediklerinizi bilsin, göremediklerinizi görsün. Bildiklerinizi de bilsin, gördüklerinizi de görebiliyor olsun ki yalnız olmadığınızı bilin. Ne yaparsanız yapın, ne düşünürseniz düşünün, orda, yanınızda birinin hep sizi takdir edeceğini, destekleyeceğini, sizinle gurur duyacağını biliyor olun. Onunlayken, diğer tüm başarıların bir anlamı kalmasın. Oscarlar, Nobeller, Pulitzerler almanıza, gökyüzüne ulaşmanıza gerek kalmasın, o başlı başına en büyük başarı olsun.
Öyle birini hayal edin ki yap-bozun diğer parçası gibi, yarım kalan yanınızı bütünlüyor olsun. O gelene kadar sadece izleyicisi olduklarınız, artık yaşanabilir olsun. Tüm cevaplar, diğer yarısını bulmuş tüm gibi, cevaplanmış olsun.
Öyle birini hayal edin ve onun gerçek olduğunu, oralarda bir yerlerde aynı şekilde sizi hayal ettiğini bilin. Kavuşmanız gerekmiyor, bir arada olmanız gerekmiyor, belki tüm hayatınız boyunca bir kere bile karşılaşmamanız gerekiyor. Ama o, orada. Gerçek. Sadece var olması bile yeterli.
Şimdi o hayale sıkı sıkı tutunun.

16 Eylül 2011 Cuma

Perfect Sense (2011)

Hiçbir şeyin farkında değildik. Önce büyük bir pişmanlık duyduk; tüm yaşadıklarımızı, yaşamadıklarımızı, yaşayamadıklarımızı, kötülüklerimizi, hatalarımızı hatırladık. Üzüntüden kahrolup, içimiz dışımıza çıkana kadar hatırlayıp, ağladık, ağladık, ağladık. Ta ki hepsini kaybedene dek. Tüm anılarımızı, bizi biz yapan her bir yaşanmışlığı unuttuk. Geçmişimiz gidince, bir süre bocaladık ama alıştık. Sonra sadece bu günümüzü aklımızda tutabilirken, gelecekten korkmaya başladık. Geleceğin karanlığına dair sanrılarımıza teslim olduk bir anlığına ve bu şu anda, şimdiki zamanda büyük bir açgözlülüğe yol açtı. Dizginlenemez bir iştaha kendimizi bıraktık. Yedik, yedik, yedik. Kusana kadar midelerimizi doldurduktan sonra, artık yaptığımız hiçbir şeyden tat alamaz olduk. Herşey bir anda boş ve yavan oldu. Ama bunun yarattığı kargaşayı da dizginledik, bir yolunu bulduk gene de. Sonra tam böylesine de alışmışken, aslında durumu kabullenemediğimizi fark ettik. Anılarımız yoktu, hiçbir şeyden zevk alamıyorduk. Öyleyse içimizi dökme, aklımızdakileri, yüreklerimizdekileri kusma hakkımızı elimize aldık. Büyük bir sinire, büyük bir bencilliğe bıraktık kendimizi. Zaten orda olanları, sadece ortaya çıkardık. Yaktık, yıktık, kırdık, döktük. Hepimiz büyük korkaklığımızın güç verdiği bencilliğimizle, kendi sesimizi duyurmaya çalıştık diğerlerine. Bağırdık, bağırdık, bağırdık. Ta ki karşımızdaki bizi duymayana, kendi kulaklarımız kendi sesimizden arınana dek. Öyle ki kulaklarımız sadece kendi sesimizle yetinmedi, diğer tüm seslerden de arındırdı kendini. Sonunda elimizde hiçbir şey kalmadığını anladık. Anılarımız yoktu, hayatın zevki yoktu, anlamlar gitmişti. Bir anda birşeyleri anlamaya başladık. Geriye hiçbir şey kalmayınca, aslında önemli olanın ne olduğunu bulmuştuk. İçimizdeki sıcaklığın peşine düştük, çünkü birşeyin yaklaşmakta olduğunu biliyorduk. Ve o şey geldiğinde geriye kalan tek önemli şeyin yanında olmak istiyorduk. Koştuk, koştuk, koştuk. Bulduğumuzda, geri kavuştuğumuzda artık bitmişti. Tüm sorular cevaplanmıştı, tüm sorunlar gitmişti. Çünkü en dipsiz karanlık, aslında en parlak aydınlığı getirirdi. Herşey karardı ve biz ışığa kavuştuk.
Kim Fupz Aakeson'un yazdığı senaryo kısaca bunu anlatıyor. David Mackenzie'nin şiirsel ama tahmin edilebilir ve kalıplar içerisindeki filmi "Perfect Sense", sebepsiz ve öylesine görünen bir şekilde insanların önce koku duyularını yitirmelerini anlatıyor. Salgın şüphesiyle incelenen hastalar beliriyor önce her yerde, ama sonunda herkes koku almayı bırakınca normalleşiyor durum. Ardından tat alma duyularını kaybediyor dünya üzerindeki insanlar. Belli bir panik duygusu hakim oluyor tabi ortalığa ama sonuçta insanlar ya, bunun da üstesinden geliyorlar. Ama durum kötüleşiyor, sonunda duyamaz oluyorlar. Karmaşa, kaos, terör, yıkıntı dört bir yana yayılıyor. En kötüsünü bekliyorlar sonunda. O da oluyor, kör oluyorlar.
Bildiğimizin dışında bir bilim kurgu anlatımını barındıyor bu film. Tüm bu olanları serseri bir lokanta şefi Michael'ın ve salgın hastalıklar uzmanı Susan'ın etrafında dolanarak, Glasgow'un o nemli, ıslak, taştan sokaklarında izliyoruz.
Sessizce, sakince ama yavaş yavaş yarattığı panikle, iç karartan havasıyla güzel, değişik bir bilim kurgu bu ve güzel de bu anlamda. Ama dediğim gibi biraz eksik geliyor sanki, daha vurucu olmasını bekliyorsunuz ister istemez bu gidişattan. Kalıbına uyup, herşeyi yerli yerinde tamamlıyor oysaki. Lokum gibi bir İskoç adamla, fıstık gibi bir Fransız kadınıyla perdeden çok daha fazla birşeyler umuyor insan haliyle. Ewan McGregor ve Eva Green onlardan beklenenleri yerine getiriyor, sadece fazlasını umuyoruz ya o yüzden. Bir de fikir çok güzel, hakikaten güzel.
Ama ben o halde tek önemli olanın gene de "sevgi" olduğunu düşündürmeye çalışmalarını anlamıyorum, anlayamıyorum. Paniğe kapılmışım, ölsem daha iyi gibi bir durumdayken bence o sadece yalnız olmak istememe durumu.

15 Eylül 2011 Perşembe

"Kaz Dağları ve Kör Olası Altın"

Fotoğraf Niko Guido'dan. Kaynak
Aktüel Arkeoloji'nin Eylül-Ekim sayısındaki Aykan Özener imzalı bu yukarıdaki başlıklı yazı, herşeyi o kadar iyi özetliyor ki. İki dakika durup, okumanız gerek. Okuyup, düşünmeniz, karar vermeniz, harekete geçmeniz gerek. Hareket geçmemiz gerek. Birşeyler yapmamız gerek.
"Bilindiği gibi Biga Yarımadası'nda yerüstü-yeraltı su kaynaklarını oluşturan, besleyen, sürekliliğini sağlayan, Bandırma'dan Ayvalık'a ve Midilli'ye kadar yaklaşık 2 milyon insanın temiz, güvenilir su kaynağı Kaz Dağları'dır. Kaz Dağları barındırdığı bitki ve hayvanlarla, temiz havası ve sularıyla can verdiği tarım alanlarıyla yüzyıllardır tüm bölgenin yaşam kaynağı olmuştur.
Şimdi bu bölgede özellikle altın tekelleri sondaj çalışmalarını tamamlayarak işletme aşamasına geçmek üzereler. Fırsat buldukları an işletmeye başlayacaklar. Kaz Dağları'nın birçok yerinde çapı 600 metreye, derinliği 400 metreye varan cehennem çukurları açacaklar, milyarlarca ton kayacı öğütecekler. Binlerce ton siyanür kullanarak kirletilmiş milyarlarca ton zehirli atık barajları ile bizi baş başa bırakacaklar. Bu işlemleri Kaz Dağları'nın doruklarında su kaynaklarının bulunduğu yerde yapacaklar, yeraltı sularımızı, havamızı zehirleyecekler, radyoaktiviteyi artıracaklar. Bölgedeki tarımsal üretimin değerini ve miktarını düşürecekler, insan başta olmak üzere tüm canlıların amansız hastalıklara yakalanmalarına sebep olacaklar, bu bölgede yaşamı bitirecekler. Bölgede yaşayan, hava soluyan, su içen, beslenen tüm canlılar olumsuz etkilenecek.
Ülkemizde altın üretimi çok uluslu tekeller tarafından gerçekleştiriliyor ve üretilen altının tamamı yurtdışına çıkarılıyor. Söz konusu tekeller 1 ton altını yurtdışına çıkarabilmek için ülkemize 1.750.000 ton siyanürle kirletilmiş ve ağır metalleri açığa çıkarılmış atık bırakacaklar. (...)
Biga Yarımadası'nda altın madenciliği etkinlikleri birinci planda Atikhisar ve Bayramiç barajlarını etkileyecek. Yasalara aykırı olmasına rağmen Çanakkale'nin içme suyunu sağlayan Atikhisar barajı havzasında altın madeni arama ve işletmesine izin verilmiştir."

12 Eylül 2011 Pazartesi

Explosions In The Sky'dan "Be Comfortable, Creature"


Be Comfortable, Creature from Explosions in the Sky on Vimeo.

Yani albüm "Take Care, Take Care, Take Care" den ev yapımı bir video.

Ben Barnes'lı Filmler 3 : Killing Bono (2011)

İkinci bölümde Ben'i bıraktığımız yer Easy Virtue'nun sonuydu. 2008'i Narnia ve Easy Virtue ile kapatan Ben, 2009'da tek bir filmle perdede göründü : Dorian Gray. Bu Oliver Parker yönetimindeki son Oscar Wilde uyarlamasında Ben Barnes, bir kez daha Colin Firth'le karşılıklı döktürme şansına erişti (Şöyle de yazmış olabilirim : Dorian Gray (2009)). Ertesi yıl Narnia serisine devam ettiği The Chronicles of Narnia : Voyage of The Dawn Treader  ve nette bile pek bulamadığım "Locked In" isimli filmlerde rol almasının ardından 2011'de eski boyband günlerini anabileceği, bol bol şarkı söylediği "Killing Bono" ile farklı bir deneyime yelken açtı.
Killing Bono, Neil McCormick isimli gazeteci-yazar şahsiyetin yazmış olduğu kitap "Killing Bono : I Was Bono's Doppelganger"dan uyarlanan bir tür otobiyografik-biyografik sayılabilecek bir film. McCormick bizim U2'nun solisti olarak bildiğimiz Bono'yu Paul Hewson olduğu günlerden tanıyan ve U2'nun başladığı noktayı, büyüyüşünü, devleşmesini izlemiş, birinci elden tanık olmuş bir İrlandalı. Daha doğrusu Bono'nun çocukluk arkadaşı. Bir dakika, hikayeyi böyle başlayarak karıştırdım. En iyisi film nasıl anlatıyorsa öyle anlatmak.
Film 1987 yılında konser için Dublin'e gelen U2'yu uzaktan izleyerek Bono'ya doğru bir silah doğrultmuş Neil McCormick ile açılıyor. Tam bir manyak gibi görünen bu genç adamı bu noktaya getiren olayları başa sarıp, 1976 yılına dönüyoruz sonra. Dublin'de bir ortaokulda Larry Mullen'ın baterist olarak bir müzik grubu kurmak istediği için ilan tahtasına astığı bir kağıda isimlerini yazan Paul Hewson ve Ivan McCormick ile tanışıyoruz. Evet 70'ler, Beatles'ın İngiltere'den çıkıp ortalığı kasıp kavurmasının gazıyla ve bir yandan coşan punk'ın da rüzgarıyla her köşe başında bir araya gelen iki üç genç bir müzik grubu kuruyor.
Kahramanımız Neil, kardeşi Ivan ile bir müzik grubuna sahip. Öyle kendi kendilerine çalıp, söyleyip, büyük bir rock grubu olacakları zamanın hayalini kuruyorlar. Öte yandan Larry'nin mutfağında toplaşan Paul, Adam ve David bir efsanenin ilk adımını atıyorlar. Tabi bu sırada Ivan da var aralarında. İlk denemeden sonra onu da istiyorlar grupta ama Paul bunu ilk önce ağbi Neil'a sormak gibi bir salaklık yapıyor. O da kardeşini bırakmaya yanaşmadığından direkt reddediyor ve Ivan'a bunun kelimesini bile etmiyor.
Bu noktadan sonra aynı okuldan yola çıkan iki gruptan biri dünya devi olmaya doğru yol alırken diğeri, Neil'ın üst üste yaptığı salaklıklar, başarısız seçimler, kıskançlıklar, çenesi düşüklükler yüzünden gittikçe dibe sürükleniyor. Daha doğrusu bir anlamda Neil McCormick ve onun kendisi dahil çevresindeki herkesin hayatını mahvedişinin hikayesini izliyoruz. O bu sırada devamlı surette hayatındaki her bir yanlışı Bono'ya bağlıyor, her bir hatasını ona yüklüyor. Çünkü en başından beri hayalini kurduğu ama salak düşünceleri yüzünden hak etmediği hayatı gözlerinin önünde Bono tarafından çatır çatır yaşanılıyor. Kedi de ulaşamadığı ete mundar diyor.
Gerçi sorun kedinin ete ulaşamaması değil burada, kedinin etin attığı her adıma karşı sırtını dönüp, sonra da aç kaldım diye delilenmesi asıl mesele. Film boyunca kendi egoizmi ve kardeşine duyduğu suçluluk içinde gittikçe daha da boğulan Neil'ın her bir defasında kıskançlıkla dolu reddedişlerine karşılık, Bono'nun tüm iyi niyetiyle adeta bir melek gibi devamlı bu çocukluk arkadaşlarına elini uzatmasını izliyoruz. Bir taraf o kadar iyi ve diğer taraf da o kadar kötü ki cidden bir süre sonra sinir bozucu oluyor.
(Gerçek Neil'ın film hakkındaki röportajı için : http://www.telegraph.co.uk/culture/film/starsandstories/8376077/Neil-McCormick-on-Killing-Bono.html)
Tabi bir yandan McCormicklerin grubunun şarkılarını ve U2'nun erken dönem hitlerini, dönemin güzel müziklerini dinliyoruz bu gitgide çığrından çıkan adamın hikayesini izlerken. Ben Barnes belli ki kariyerine bu "tür" rollerden katma vaktinin geldiğine inanmış ve onu denemeye çalışmış. Bol bol şarkı söyleyip, gittikçe psikopatlaşan acemi müzisyeni oynayarak fena bir iş çıkarmamış. Robert Sheehan da oldukça iyi, tabi bir de o gözlerin nasıl öyle yemyeşil görünebildiğini çözebilseydim daha iyi olacaktı. Ayrıca Pete Postlethwaite'nin o hasta haliyle rol aldığı son film olduğundan da önem arz ediyor (unutmuştum önce ben, sonra izlerken bu adam niye bu kadar hasta gibi dedim cidden rolde bile öyle olduğu çok belli oluyordu, sonra imdbyi açınca hatırladım tabi, ocakta aramızdan ayrılmıştı kendisi.).
Sonuçta eğlenceli, müzik dolu ve genç oyuncuları başarılı bir "gerçek" hikaye izlemiş oluyoruz Killing Bono ile. Orta seviye olabilir biraz, benzerlerine veya benzetilmeye çalışıldıklarına nazaran da hafif kaçabilir ama bununla birlikte oturup bir kez daha "Across The Universe" ve "I'm Not There" izlenip, üzerine de cila niyetine bir "Taking Woodstock" geçilirse, daha da iyi olabilir.
Ben Barnes'ı bundan sonra 2012'de iki ufacık yan rolde, 2013'te de kocaman bir başrolle bekliyor olacağım ben. Şimdiye kadarkilerle size de başarılı gelmişse, bekleriz birlikte ;)

10 Eylül 2011 Cumartesi

Ben Barnes'lı Filmler 2 : Easy Virtue (2008)

İlk bölümde (Ben Barnes'lı Filmler 1 : Bigga Than Ben (2007)) "Bigga Than Ben" ile perdeye transfer olduğunu gördüğümüz Ben Barnes'ı aynı sene bir Hollywood yapımında ufak bir rolde de gördük. Süperötesi yazar Neil Gaiman'ın aynı adlı romanından uyarlanan "Stardust"ta Ben, ana karakterin babasının gençliğini oynadığı yaklaşık 5 dakikayla kendine yer buldu. Ki bu Matthew Vaughn'ın yönettiği ve Michelle Pfeiffer, Claire Danes, Robert De Niro, Sienna Miller, Henry Cavill gibi oyuncuların geçit töreni gerçekleştirdiği bir film için hiç de fena bir çaba sayılmaz.
"Stardust"ta bir göründüm, kaçtım yapmasını Hollywood yeterli bulmamış olacak ki ertesi sene, 2008'de ilk "gişe" filmine adım attı Ben. "The Chronicles of Narnia : Prince Caspian" ile ilk gişe başrolünü gerçekleştirdi böylece. Ve nerdeyse Narnia serisinin keskin bir düşüş gösteren film serüveni, tamamen onun omuzlarına bindirildi.
Kendisi üzerine kurulu büyük bütçeli bir filmin başrolünü oynamanın yükünden sonra aynı yıl "Easy Virtue" isimli bir tiyatro oyunu uyarlamasıyla perdelere konuk oldu. İngilizlerin pek bayıldığı oyun yazarı Noel Coward'ın 1920'lerin sonlarında geçen oyununun, Hitchcock uyarlamasının aksine tam bir komedi haline dönüştürülmüş olduğu "Easy Virtue"da Ben Barnes'a düşen rol de zengin aristokrat çiftlik ailesi olan Whittakerların parlayan, umut saçan, hayat dolu ve tasasız oğlunu oynamaktı.
1920'lerin sonunda İngiltere'nin kırsal kesiminde geniş arazilerinin içindeki kocaman evlerinde yaşayan burnu havada Whittaker ailesine konuk oluyoruz "Easy Virtue" ile. Baba Jim ilk dünya savaşında savaşmış, esasında biz sinema izleyicisinin oldukça aşina olduğu savaş-sonrası-psikolojisine oldukça batmış, devamlı ortalıkta toplanmamış bir yatak gibi gezen, herşeyi boşvermiş, hiçbir şeye karışmayan bir adam. Savaştan sonra eve dönmemiş esasında, Fransa'da kendini hayatın zevklerine vermiş halde bir süre dolanmış. Onun bu önce fiziksel ardından psikolojik yokluğunda karısı yani annemiz Veronica da katı ahlakçılığı, kuralcılığı ve İngilizliği ile evi ve herkesin yaşamını çekip çevirmeye vermiş kendini. Tabi bu durum da onu filmin en baştaki tek otoritesi yapıyor. İki kız kardeş Marion ve Hilda ise birbirlerinden tuhaflar. Marion ölen nişanlısı Edgar için yas tutuyor hala, Hilda ise kanlı-vahşi-skandal dolu olan herşeye bayılıyor, gazete küpürleri falan biriktiriyor.
Böyle bir ailenin oğlu olan John ise Monaco'da araba yarışlarında tanıştığı Amerikalı yarışçı Larita'ya aşık olup, evlenip, onu bir de eve, bu aileyle tanıştırmaya getiriyor. Larita Detroit'te büyümüş, tam bir afet. Araba yarışçısı, başın buyruk, şehir insanı, deneyimli, hayatı dolu dolu yaşamaya çalışan, biraz da "rahat" bir kadın. Birlikte bu eski moda aristokrat evine adım atıyorlar ve bir çeşit rekabet hikayesi başlıyor.
Filmin görüntü olarak vermeye çalıştığı mesaj da bu : Gelin kaynana çekişmesi. Ama değil. Yani öyle başlatıp, romantik komedi süsü verilmeye çalışılıp, bambaşka yerlere gidiveriyor hikaye. Savaş sonrası durumu gösteriyor biraz, kuralcı eski kafalı aile değerlerini bulaştırıyor işin içine, "basit erdemlerin" iyi mi kötü mü olduğuna dair mesajlar içermeye çalışıyor, eski "geçmiş" ile yeni "gelecek"in çarpıştığını söylüyor bir yandan. Evliliğin ne olduğundan ve sınırlarından çok, aşkın ne olduğundan ne kadar olduğundan yana söyleyeceklerini söylüyor.
Evet bir sürü şey söylemeye çalışıyor böyle ve yazdığımda "vaay" falan gibi gelmeye başlamış olabilir ama değil. Tüm bunlar anlatılmaya çalışılan dönemin atmosferine pek benzemeyen jazz ritimleriyle birlikte sadece bir romantik komedi kalıbında geliyor önümüze. Hani bazen elde en güzel malzemeler varken en kötü yemek ortaya çıkar ya aynen öyle oluyor bu filme de. "Birazcık" olmuş bir film. Yani elde inanılmaz bir Colin Firth, rolüne cuk oturan bir Kristin Scott Thomas, tertemiz oynayan birer Jessica Biel ve Ben Barnes varken, film gene de kanı canı çekilmiş bir şeye benziyor.
Nedeni aslında açık. Colin Firth ve Kristin Scott Thomas, kariyerlerinin en alışıldık rollerine büründürülmüş bir kere. Hiç risk alınmamış, gayet kalıpları dahilindeler. Ben Barnes ve Jessica Biel tek başlarına parıldayan insanlar olabilirler ama birlikte, aşık bir çifti canlandırırken berbatlar, ruhsuzlar, uyumsuzlar. Zengin bir "countryside" evi olması gereken malikane ise dönemin fakir evlerinden ikinci sınıf eşyayla döşenmiş gibi. Bunlar ne biçim aristokrat böyle dedirtiyor.
Film kötü değil, bu arada onu söyleyeyim. Yani "o kadar da" kötü değil. Sadece bunca mükemmel elementle insan çok daha fazla birşey beklerken orta karar bir romantik komediyle karşılaşınca haliyle dır dır ediyor. Ben Barnes da muhtemelen benim gibi "elementlere" kanıp, rol almış olmalı. Ben ona o düşünceyi yakıştırıyorum ve "Killing Bono"ya doğru yol alıyorum.
Bu arada filmlerden dans sahnelerime bir yenisi daha eklemekten memnum değil miyim, kesinlikle memnunum. Buyrunuz dayanılmaz cazibesine tango yapan bir Colin Firth'ün (tamamı değilse de bir kısmı):


Filmin resmi sitesi : http://easyvirtuethemovie.co.uk/

9 Eylül 2011 Cuma

Yalnızım, Yalnızız, Yalnızlıklar.

Bugün böyle bir gün yaşadım da. Gece boyunca salakça bir rüya silsilesiyle boğuştum önce. Ne gördüğümü hatırlamıyorum (iyiki de hatırlamıyorum), sadece her defasında ağlayarak uyandığımı ve geri toparlanıp uykuya daldığımda bir önceki kısımda nerede kaldıysam ordan görmeye devam ettiğimi biliyorum. Güzel birşeyler olsa ve devamını görmek istesem hayatta göremem, bu salak kabusu sanki çok gerekliymiş gibi devam ettirdim.
Sonunda kalkıp, mutfağın yolunu tuttuğumda daha da kötü bir duygu çöreklendi resmen içime. O kadar zaman tek başıma olmuşluğum vardır ama bu sabah o uykudan kurtulup da mutfağın boşluğuyla karşılaşınca iyi hissetmedim. Normalde kalktığımda hep hazır olur kahvaltı o masada. Çay da ocakta. Bu sabah da sanırım içten içe onu bekledim. Gidip gene tasasızca oturayım ve herşey önüme gelsin istedim. Gelmedi tabi.
Sadece kahvaltının hazır olmaması durumu da değil. Evde hiç ekmek yoktu. Önceki günden dişlediğim bir küçük parça, bir dilim kurumuş ekmek parçası vardı ekmeklikte. Oturup ağlamak istedim zırıl zırıl. Daha dün markete gittim ve evde sanırım şu an en az 5 çeşit cips var. Ama ekmek yoktu işte sabah. Birşeyler unuttuğumu düşünmüştüm zaten eve döndüğümde marketten. O cipsleri, bebe bisküvisini, dondurma sosunu bile unutmamışım da bir ekmeği, ufacık bir ekmeği unutmuşum.
Aç bilaç elimde anahtar ve para, sabah güneşine çıktım. Evin karşısında bir büfe var. Ama ben belediyenin şu küçük boyutlu, çörek gibi olan ekmeklerinden istiyordum. İnat edip, o büfeyi es geçip, yokuşu tırmanıp, belediye büfesine gittim. Sabah dedikosunu etmekte olan büfeci teyzeyi ve dedikoducu teyzeyi zor ayırıp, ekmek istedim. Ama ne benim istediğim ekmekten vardı, ne de teyze paramı bozabiliyordu. Orda sokağın ortasında durup, yeri tekmeleyerek zırlıyacaktım. Neyse dedim, geri döndüm evin oraya. Ama o büfeye gene uğramadım ve ana yolun üstündeki belediye büfesine bakmaya karar verdim. Bir ton da oraya yürüdüm. Midem sırtıma yapışmış, kan ter içinde kalmış ve mutsuzluğun dibine vurmuş halde ana yola gittim. O büfe de kapalıydı. Büfenin önündeki gölgede otobüs bekleyen adama kafa atmak istedim. Ama derin nefesler eşliğinde yine geri döndüm ve eve dönüş yolundaki bir başka büfeden herhangi bir ekmek almaya razı oldum. Acaba cipsleri reçele batırıp da mı yesem diye düşünmedim değil tabi.
Sonunda evden çıkıp, okula gidebildim. Bu arada ben evden çıktıktan yarım saat sonra kargocu aradı. Paket getirmişler bana, telefonda önce yan ve karşı komşuların kapısını çaldırdım, sonra da alt komşunun. Ama üçü de evde yoktu nasıl şanssa. Sonunda saat 4'ten sonra şubeden almamı söylediler. Telefonu kapattıktan sonra aklıma ne gelsin? Ya kocaman bir paket gelmişse (evet bazen geliyor) ve ben geri dönerken onu almaya çalışırsam ne olacaktı? Çünkü geri dönerken kargo şubesi merkezle ev arasında kalıyor. Yani bindiğim otobüsten inip, karşıya geçip, paketi alıp, gene karşıya geçip, iş çıkışı saatinde otobüs bulup, kendim taşıdığım paketle eve dönmeye çalışacaktım. Gene zırlamak istedim. Ama sustum.
Neyse okula kütüphaneden aldığım kitapları bırakmaya uğramıştım. Yeri gelmişken söyleyeyim, Beytepe bu mevsimde, tam da bu dönemde en güzel halini yaşıyor. Okulda olmak istediğim bir zaman varsa  zaman, kesinlikle bu zaman. Öğrenciler henüz gelmemiş oluyor, sadece tek tük kayda gelmiş çömezlerle anne-babalar oluyor etrafta. Birbirleriyle şakalaşan güvenlikler gölgede toplaşıp, oturmuş oluyorlar. Hocalar bile olmuyor. Güneş vuran yerlerde çok terlemiyorsunuz, gölgede üşümüyorsunuz. Çimenler yeni biçilmiş oluyor, kokusu burnunuzu doldururken gölge bir ağacın altına kıvrılabiliyorsunuz. Otobüsler, ringler, dolmuşlar rahat oluyor. İstediğiniz gibi taşıt bulabiliyorsunuz. Sessiz oluyor ağaçlıklı yol, sadece rüzgarın sesi kaşındırıyor kulaklarınızı. Herşey daha güzel görünüyor bu mevsimde Beytepe'de, herşey mümkünmüş gibi geliyor.
Okulda işim bitince bünyem de bitmişti. Hem kargo şubesine gitmem gereken saati getirememiş olduğumdan hem de kafamdaki o yarı kilom kadarlık paket görüntüsünü bu boş mideyle nasıl taşıyacağım sorununa mantıklı bir çözüm üretemediğimden, ev tarafı yerine ters yöne bindim ve cepa'ya gittim. AVM kendisi. Girip, kendime oburca bir burger king ziyafeti çektim. Oturup, ilk kez yemek görmüş gibi steakhouse burger'imi mideye indirdikten sonra da D&R'a girip, birkaç birşey aldım (Tabi bir de fantastik bölümünde aradığım kitabın gençlik-çocuk bölümünde olduğunu öğrenmem biraz utanç vericiydi.).
Elimde yeni kitaplar dergiler biraz mutluluk vermişken kargo paketi geldi aklıma. Yolun yarısında kös kös indim otobüsten. Paketim vardı, dedim şubedeki kadına. Ararken paketi bir yandan sordu bana, büyük bir paket mi bekliyordunuz siz diye. Yutkunduğumu görmemiştir umarım. Tam gözüm arkamdaki kocaman kolilere takılmışken kadın elinde bir test kitabı boyutundaki paketle önümde belirdi. O an ona sarılabilirdim, biliyorum. Altı Nokta Körler Derneği için sesli okuma yapmıştım, onun ikincisi için yeni bir kitap daha gelmişti yani. Sırıtarak yola çıktım ama sırıtışım, önümden geçip giden hıncahınç dolu otobüsleri, durmayan dolmuşları görünce suratımda dondu tabi.
Eve gelebildim sonunda. Mühim olan o değil. Mühim olan tüm bu anlattıklarımı tek başıma yapmış olmam. Tüm o yolları tek başıma, sallana sallana kat etmiş olmam. Tamam, telefonda 4 ayrı kişiyle konuştum bu sırada, bir dolu da insanla diyalog kurdum, aralarında yürüdüm, seyahat ettim, yemek yedim. Ama her adımda yalnızdım işte. Ailemin en yakın üyesi en az 6 saatlik karayolu uzağımdaydı (Hala öyleler). Ve ben sadece yalnızdım işte.
İşin kötüsü tüm bu yalnızlığıma rağmen bana tek koyan, neden elimde bir özel şoförle arabam olmadığı ve beni tüm yerlere taşımadığıydı.

Previously on Neverland : March Drizzles

 Yağmurlarla sonlanan bir Mart oldu. Bir de oturup, kendimi, kafamı dinlediğim. Belirli tarihleri beklediğim. Acele etmediğim. Hiçbir yere k...