2 Ağustos 2011 Salı

Hem Gerçek Nedir ki?

İstiyorum, gerçekten istiyorum. İnanmak istiyorum.
Ama sonra Eddie'nin sesi geliyor aklımın gerisinden:
Dear Joey, as you know I'm not good at goodbyes. But I guess that's what it is. A real one this time. Because as much as I thought I wanted us to be together, I guess what I want more is to be one of those people who lives every moment of his life without indecision and without regrets. Someone who dares to disturb the universe without a thought to the consequences. And you're not one of those people, at least not yet. Maybe you'll prove me wrong about that one day. I hope you do. But who knows? Maybe people can't change. Maybe we're doomed to repeat the same mistakes over and over again no matter how hard we try. I always hope for a happy ending. How crazy is that? Take care of yourself.

Ve ses uzaklaşırken tekrarlıyor "I hope you do...I hope you do..."

Misunderstanding,Recollections,Inequality

"I imagine the feelings of two people meeting again after many years. In the past they spent some time together, and therefore they think they are linked by the same experience, the same recollections. The same recollections? That's where the misunderstanding starts: they don't have the same recollections; each of them retains two or three small scenes from the past, but each has his own; their recollections are not similar; they don't intersect; and even in terms of quantity they are not comparable: one person remembers the other more than he is remembered; first because memory capacity varies among individuals (an explanation that each of them would at least find acceptable), but also (and this is more painful to admit) because they don't hold the same importance for each other. When Irena saw Josef at the airport, she remembered every detail of their long-ago adventure; Josef remembered nothing. From the very first moment their encounter was based on an unjust and revolting inequality."

Milan Kundera yazdı bu satırları, ben sadece okudum.

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Paul Christopher'dan "Michelangelo'nun Defteri"

İki kıtaya yayılan ve elli yıldan fazla bir süredir devam eden ölümcül bir komplonun içine düşen son derece masum bir kadın...
New York Üniversitesi 'nde tarih eğitimi gören Finn Ryan bir gün rastlantı sonucu Michelangelo tarafından çizilmiş ölü insan bedenlerini inceleme sonuçlarını kaydettiği efsanevi defterden bir sayfa bulur.
Ancak o gece biri Finn 'in dairesine girerek erkek arkadaşını öldürür ve kızın Michelangelo çiziminden aklında kalanları karaladığı not defterini çalar. Yaşamının tehlikede olduğunu gören Finn annesinin ancak olağanüstü durumlarda aramasını tembih ettiği telefon numarası sayesinde eski kitap alım satımıyla uğraşan Michael Valentine 'e ulaşır. Birlikte tüm şehri ve tarihin derinliklerini kapsayan uzun bir yolculuğa çıkarak gizemi çözmeye çalışırlar. Bir yandan da öldürülmeye... Tüm amaç İkinci Dünya Savaşı 'nın son günlerindeki olayın gizeminin açığa çıkartılmasını sağlamaktadır.
Öyle bir gizem ki bu yanıtlar ancak Vatikan'ın karanlık labirentlerinin içinde bulunabilir...
 Kitabın arka kapak yazısı böyle. Ben de pek çok okuyucu gibi hem bu yazıya hem de kitabın isminin ve kapağının vaadettiği şeylere kanarak okumaya başladım. Bir çeşit Da Vinci Şifresi bulma umudu içindeydim. Gerçi 288 sayfalık bir kitaptan Dan Brown'ın olay örgüsüne ulaşabilmek mümkün olur muydu, orasını düşünmemiştim.
Paul Christopher'ın Ender Nail tarafından çevrilen kitabının Koridor Yayıncılık'ın 2005'teki ilk baskısı elimdeydi. Paul Christopher ismi esasında 1949 Kanada doğumlu araştırmacı,editör vb.işler de yapan Christopher Hyde'ın yazarken kullandığı isimlerinden biri. Bu isim altında Michelangelo'nun Defteri'nin yanı sıra The Aztec Heresy, Rembrandt's Ghost ve Templar serisi gibi kitaplar yazmış. Bunlara bakınca ilgilendiği konuların bir çerçevesini çıkarabilmek mümkün aslında.
Bu kitaptaysa öncelikle evet kapak yazısının belirttiği gibi bir Finn Ryan var. Kendisi hafiften kızıl saçlı, yazarın özene bezene tarif etmesinden anlaşıldığı üzere de hakikaten güzel-çekici bir genç kadın. 24 yaşında ve NewYork Üniversitesi'nde yüksek lisansını yapmakta. Zaten sanat tarihi okumuş ve Michelangelo'nun eserleriyle ilgili çalışmak üzere bir süre de İtalya'da bulunmuş. Annesi arazi çalışması yapmakta olan bir arkeolog ve babası da rahmetli olmuş bir antropologmuş. Finn kendine gayet tıkırında sayılabilecek bir hayat kurmuş, beklentilerinden ve yapmak istediklerinden emin, her konuda kendine güvenli, gayet mutlu denebilecek bir genç insan işte. Parker-Hale sanat müzesinde staj yapıyor, dökük dairesinde yaşayabilmek için nü modellik de dahil çeşitli işler (el ayak modelliği, göçmenlere İngilizce öğretmenliği, bebek veya köpek bakıcılığı) yapıyor ve New York trafiğini bisikletiyle atlatıyor.
Bir yandan şikayet ettiği bir yandan da hoşuna giden bu hayatı, bir gün müzenin bir dolabının arkasında bulduğu bir çizimin Michelangelo'nun yüzyıllar önce kaybolmuş defterine ait olduğunu anlamasıyla değişmeye başlıyor. Müze müdürü Crawley öyle olmadığını iddia ediyor ve Finn'i kovuyor. O gece sevgilisi Peter'la eve döndüğünde saldırıya uğruyorlar ve Peter, evi de dağıtmış olan kişi tarafından boğazı kesilerek öldürülüyor. Finn şans eseri kurtuluyor ve yine aynı gece bir kez daha eve girilmeye çalışılınca kaçıyor. Eski bir öğrencisinin ucuz ve kötü bir yerdeki oteline gidiyor. Ama orada da saldırıya uğramak üzere takip edilince atlıyor bisikletine, annesinin zor durumlarda araması için verdiği numaranın sahibinin adresine gidiyor. İşler sarpa sarınca böyle hikayelerde hep bir süper kahramana ihtiyaç duyulur ya, burada bu durum çok bayat bir şekilde ortaya konuyor. Finn'in sığındığı insan Michael Valentine isminde bilgisayar dahisi, çok pis zengin, deli gibi bir kütüphaneye sahip, orta yaşlarında ama karizmatik görünen, sanat simsarı bir suikastçı-ajan. Daha da olamazdı yani, o derece. Bu sırada müze müdürü de dahil olmak üzere ABD'nin çeşitli yerlerindeki bu sanat müzesinden eser satın olan zengin insanlar teker teker acımasız şekillerde öldürülüyor. Ve Finn'le Valentine da başlıyor bu olayları araştırmaya.
Ama kitap bu şekilde ilerlemiyor tabiki. Bir bölüm Finn'e bakıyorsak bir sonraki bölümde II.Dünya Savaşı yıllarından bir kesit okuyoruz. Bir bakmışız İtalya'da bir manastırda bir çocuk var, bir bakmışız Avusturya-İsviçre sınırında bir grup Amerikan askeri, ne yaptıkları belirsiz bir grup Nazi askerini gözlüyor. Sonunda tüm bu hikayeler mutlu bir sonla layığını buluyor.
yazar Paul Christopher
Böyle anlatınca ne güzel görünüyor değil mi? Pür macera, pür olay, güzel insanlar, güzel gizemler, bir parça sanat bir parça komplo teorisi. Ama değil işte. Yani öyle de hiçbiri yeterli gelmiyor, hiçbiri kararında değil. Önce Finn'le tanıştırılınca onun bu Michelangelo zamanından ya da 40lardan bir kişiyle, ne bileyim birşeylerle alakası vardır diyorsunuz, yok çıkıyor. Sadece babasının esasında bir çeşit ajan olduğunu öğreniyoruz Valentine türünde. Olay Michelangelo'nun kayıp çizim defteri üzerinden başlıyor gibi görünüyor ama sonra onunla kesinlikle alakasız bir yerlere gidiyor, hatta bu noktada da yine bir Da Vinci Şifresi durumu bekliyor insan ama nafile. Olayların defterle veya Michelangelo'yla ilgisi yok. II.Dünya Savaşı döneminde ortaya çıkarılan o çocuğun ne olduğu kitabın en sonunda söyleniyor ama önemi sadece bir cümleyle geçiştiriliyor. Daha doğrusu o sebebin neden bu kadar önemli olduğu normal veya dünyanın herhangi bir yerinden bir okuyucu için açıklayıcı olmuyor, bir anlam taşımıyor. "E olursa olsun ne olmuş yani bu kadar büyütülecek" diyorsunuz okuyup ve anlamsız geliyor onca saklama çabası. Sonra yazar bahsettiği, ipucu verdiği gizemlerin, komploların hiçbirine yeteri kadar önem vermiyor. Sadece böyle oldu, böyle gitti diyor ve bitiriyor. Araya aşk, cinsellik katma çabaları çok çiğ duruyor ve tüm bunlarla hakkı verilerek, sansasyonel araştırma bilgileri katılarak yazıldığında 3 tane gişe canavarı film çıkartabilecek malzemeden 300 sayfa bile yazmayı başaramıyor. Kitabın en sonunda yazar açıklama yapıyor burada bahsettiklerim savaş yıllarında olmuş şeyler, defter de kayıp hakikaten falan filan diye ama o kadar duygusuz ki bunları söylerken, insanın içinden açıp da araştırsam mı demek bile gelmiyor.
Sonuçta Michelangelo'nun Defteri ağır kitaplardan bunaldığınızda veya aklınızı dinlendirmek istediğinizde okuyup, etkilenmeden düşünmeden kapağını kapatacağınız hafif bir eğlencelik.

31 Temmuz 2011 Pazar

Neden Bu Gerçek Olmadığı Anlamına Gelsin ki?


I Open at the Close by ~EmmilyTM on deviantART

Bu, Deviantart'taki Harry Potter gruplarından birindeki yarışmanın ikincisi olan resim. Aynı zamanda benim de birinci olması için oy vermiş olduğum resim:p Herneyse asıl NPR.org'da okuduğum ve hemen hemen her cümlesine katıldığım şu yazıyı göstermek istedim, ondan tüm bunlar:
Goodnight, Sweet Wizard: Letting Go Of A Cultural Touchstone

We work in your offices. We're on the road with you in the morning. Odds are you know one of us. And tonight, as you drift to sleep, we'll be standing outside movie theaters, dressed like cult members. We're Harry Potter fans, and forgive us if we look a bit tired tomorrow.
Friday is a special day for us — it's The End. When we walk out of one of the many midnight screenings of Harry Potter and the Deathly Hallows Part 2, things will be different. The books are already long gone, but then, there'll be no new movies either. We can re-read and re-watch — and oh, you better believe we will — but the feverish excitement that became a part of our daily lives for the last 13 years ain't coming back. And the strange thing?
We're feeling pretty good about that.
That's the funny part of coming to the end of a pop-culture behemoth — it doesn't have to be a painful breakup. Harry Potter will continue to be important to just about anyone under the age of 25, but starting tomorrow, it'll mean something new. With nothing to look forward to, fans have no choice but to look back and consider the seven books and eight movies as a whole. And for a lot of us, that means turning an eye towards childhood.
Unlike a Star Wars or a Lord of the Rings, Harry Potter always put the kids first. An entire generation — my generation — grew up alongside the characters. Sure, Luke Skywalker changed between A New Hope and Return of the Jedi, but not in a way that seemed familiar to the audience. Compare that to some of the ordinary problems faced in Potter's world: making friends at a new school, handling bullies, struggling to reveal your feelings to a crush. Harry wasn't the only one facing these issues — we were, too.
And that's why Harry Potter is different. It's not just a cultural touchstone for those of us on the verge of adulthood. It has been for the better part of our lives. Hell, I can plot most of my awkward teenage bumbles through the series.
November 2002: Against your parents' wishes, sneak out to the midnight showing of The Chamber of Secrets. Try smoking a cigarette, double over coughing. Spend next fifteen minutes begging mall cop to not call parents.
June 2003: Invite girl to bookstore release party for Order of the Phoenix. Blush in shame when she doesn't recognize you. Go anyway, with your mom waiting in the parking lot.
Mid-July 2005: Swear off those "kid" books. You're not a kid anymore — you have a (provisional) driver's license, damn it!
Late-July 2005: Decide that adulthood isn't all it's cracked up to be. Discreetly borrow a friend's copy of The Half-Blood Prince, then devour it in a weekend.
July 2007: Cry a little bit while reading Deathly Hallows. Cry a lot more when you finish. Go see Order of the Phoenix in theaters for the second time. Start packing for college.
You get the idea — when we think about Harry Potter, we're not explicitly thinking about J.K. Rowling's stories. We're remembering how those stories intersected with our own. It's an invaluable alleyway into our teenage struggles and development — it lets us peering at who we once were. And that's why it's tough to say goodbye.
There's a scene towards the end of Deathly Hallows Part 2where Harry asks about reality and imagination. What's real? What isn't? How can you tell the difference? The answer is strikingly important to the movie (as it was in the book), but not for any narrative-specific reason. It speaks not just to The Boy Who Lived — it addresses our fandom, our attachment to a story that's nearing its end.
"Of course it's all happening in your head," Harry is told. "Why should that mean it's not real?"
In other words: Harry Potter may be finished, but we're far from over.
Asıl kaynağı da böyle:http://www.npr.org/blogs/monkeysee/2011/07/14/137848082/goodnight-sweet-wizard-letting-go-of-a-cultural-touchstone
Bugün gayet başarılı bir şekilde Pottermore'a erken kayıt olan şanslılardan biriydim de, heyecanımdan aldırmayın işte. Hem zaten kaç tane 31 Temmuz oluyor bir yılda ki?

30 Temmuz 2011 Cumartesi

Umberto Eco'dan "Gülün Adı" ve Der Nome Der Rose (1986)


Sen ki ey gül, çayırda kızarıp
kurumlanıyorsun
kıpkırmızı, bürünmüş allara
kır şen ve hoş
ama mutsuz olacaksın
nice güzel olsan da.

"Gülün Adı" orijinal adıyla "Il Nome Della Rosa" Umberto Eco'nun 1980'de yayınlanan ilk romanı. 1962 yılından beri profesör kendisi ve bildiğim kadarıyla halen daha Bologna Üniversitesi'nde şanslı insanlara dersler vermekte.
Eco'yu ilk duymaya başladığımdan itibaren merak etmiştim, söyledikleri, onunla yapılan röportajlar, yazdıkları...o kadar ilgi çekiciydi ki insanda ister istemez "bu nasıl bir adamdır bu nasıl bir beyindir" düşüncelerini oluşturuyordu. Zaten bana da hep bir hınzır ama feci bilgili yaşlı büyük amca tipi barındırır gibi gelir. Hem nasıl ilgi çekici olmasın ki? Ortaçağ hakkında resmen sayfalar dolusu macera-aksiyon-neredeyse birinci elden bilgi veren ve bunu da böylesine keyifli bir şekilde yapabilen kaç yazar var ki?
Evet, ortaçağ. Hani şu "ehem kehem kilise çok önemliydi, skolastik düşünce vardı (bunu öğrendin mi pek bilgilisin), kimse kitap okumuyordu, derebeyler vardı, avrupa karanlık dönemindeydi." olan. E peki? "Sonra Rönesans oldu, herşey düzeldi, onlar aldı başını gitti." Nasıl yani öyle pattadanak mı? Birden gökten Rönesans düştü. Peki o derebeyleri kimlerdi, gerçekten ortada bir dere mi vardı, insanlar nerdeydi, kilise bir bina değil miydi, kimse birşey bilmez miydi? Cevap yok. E bu 1500 yıllık bir dönemde iki saniyede bahsettiğiniz şeylerden başka birşey olmadı mı? Hiç mi birşey olmadı? İşte hastalık, veba falan. Peki bu insanlar neden sonra Rönesans ve Reform gibi şeylere yöneldiler? Kısmet.
Biz hiç sormadık, onlar da söylemediler. Koskoca öğrenim hayatımız, ortaçağın karanlık bir dönemden ibaret olduğu bilgisiyle geçti. Ama sonra yavaş yavaş bazı şeyler duyduk. Hakikaten de birşeyler vardı bu ortaçağda. Hatta pek  çok şey vardı. Sonraki 700-1000 yıl boyunca ne olmuşsa, o zamanda temeli atılmıştı.
Gülün Adı'nda da esasında Eco bütün bunları anlatmaya çabalıyor. Görkemli ama dağ başında bir manastırdaki Avrupa'nın dört bir yanından gelmiş rahipler aracılığıyla 14.yy.ın ortalarında kilisenin durumunu, papalığın içinde yüzdüğü çalkantıları, büyüklü küçüklü krallıkları, şehir devletlerini ve inançların sorgulanmasını izliyoruz. Karanlık olduğuna inandırıldığımız bir dönemin aslında aydınlığa çıkılması için gerekli olan birçok düşüncenin, sorgulamanın ve üretimin kaynağı olduğunu görüyoruz.
Eco en başta böyle birşeyi neden yazdığını anlatmakla giriyor lafa. Kendisinin dediğine göre 80lerde bir zaman Avrupa'da yolculuk ederken eline geçen bir elyazmasında okudukları onu çok etkiliyor ve çeşitli nedenlerden dolayı elyazmasına artık sahip olmadığında da onu böyle romanlaştırma ihtiyacı hissediyor. Elyazması Melkli Adso adından bir rahibin, yaşamanın son zamanlarında oturup, gençliğinde olmuş olan birtakım şeyleri anlattığı bir günce bir anlamda. 1327 yılının kasımında henüz genç bir çömez olan Melkli Adso (ki bu kendisi Alman demek) İtalya'nın dağlık kesimindeki bir manastardaki bir rahibin ölümü olayını sorgulamak üzere oraya gönderilen Baskervilleli William (ki bu da Britanyalı demek) ın yardımcısı olarak yola çıkıyor. Manastır içinde döneminin en önemli kütüphanesini barındıran oldukça görkemli bir yapı. Birçok rahibe, çömeze ve çalışanlara sahip manastırın kütüphanesinin yanısıra hastanesi, hamamı, kilisesi, yatakhaneleri, toplantı salonu, ağılları, demirhanesi vs. var. Rahip Adelmo'nun kütüphane pencerelerinin altında ölü bulunması olayını araştırmaya başlıyor bizim SherlockTan bozma Baskervilleli William. Manastırda kaldıkları 7 gün boyunca rahipler Venentius, Berengar, şifalı bitkiler uzmanı Severinus, kütüphaneci Malachi de ölüyor. William ve Adso bir yandan bu ölümlerin ardındaki gerçekleri bulmaya çalışırken bir yandan da manastırda yapılacak olan iki karşıt görüşün toplantısını zayiatsız geçirmeye çalışıyorlar.
Kitap boyunca olayları Adso'nun gençliğini eleştiren yaşlı aklının bakış açısından okuyoruz. Hristiyanlığın onlarca inanışa bölündüğü, kafasına esenin dinimiz böyledir diyerek peşinden milyonları sürüklediği bir dönemde ölümler ve cinayetler sadece manastırın içinde olmuyor. Avrupa'nın her bir yanında insanlar sapkın olarak birilerini bulup, yakma-kazığa geçirme-işkence etme halinde. Papalık cebine olabildiğince para doldurup, daha da zevk ve sefa içinde yüzme derdine girmişken; diğer bir grup Hz.İsa'nın ve havarilerinin mülkiyetleri olmadığını ve bu nedenle Hristiyan din adamlarının da fakir olmaları gerektiğini savunmaya çalışıyor. Antik dünyanın en muazzam ve akıl dolu eserlerinin saklandığı bir kütüphanede rahipler bunların okunmaması gerektiğine, dahası gülmenin bile günah olduğuna, tüm sapkınlıkların göstergesi olduğuna inanıyorlar.
Benim okuduğum Can Yayınları'nın 1987'de yapılmış 4.baskısında önce Eco'nun elyazmasını anlattığı bir kısımla başlıyor kitap. Ardından çevirmen Şadan Karadeniz'in Gülün Adı Üstüne söylediği şeyler var. Öndeyiş bölümüyle birlikte Adso'nun anlatısı başlıyor ve gün gün, saat saat anlatıyor herşeyi. Ama beni asıl memnun eden kitabın sonunda Eco'nun Alfabeta dergisinde 1983'te yayınlanan "Sonrası" adlı yazısı. Gülün Adı'nın yazılış sürecini, düşündüklerini, sonrasında başına gelenleri anlattığı, irdelediği bu yazı resmen bir yazarlık kursu gibi. En azından benim için bunca senedir öğrenmeye çalıştıklarımdan daha yararlı oldu diyebilirim. Kitabın adının nasıl konulduğuna dair güzel açıklamaları var örneğin. Ki insanı yazdığı birşeyin adının neden önemli olduğunu, ne işe yarıyor olduğunu ve nelere yol açtığını düşündürtüyor. Çok işe yarar şeyler söylüyor tabi bu arada Eco:
  • Yazar, yazdıktan sonra ölmelidir. Metnin gidişini bozmamak için.
  • Yazar esinine kapılarak yazdığını söylüyorsa yalan söyler.(...) Hangi ünlü şiiri için bilmiyorum, Lamartine, o şiirin fırtınalı bir gecede, bir ormanda bir çırpıda doğduğunu yazar. Öldüğü zaman şiiirin, üstünde düzeltmeler ve değişiklikler olan müsveddesini buldular; böylece o şiirin, tüm Fransız yazınının belki de en çok "üstünde çalışılmış" şiiri olduğu ortaya çıktı.
  • Bir roman yazdım, çünkü canım bir roman yazmak istiyordu. Yazmaya koyulmak için bunun yeterli bir neden olduğuna inanıyorum. İnsan doğuştan uyduran bir yaratıktır.(...)Bir rahip zehirlemek istiyordum. Sanırım roman bu tür bir düşünceden doğar; geri kalan yol aldıkça eklenen etli kısımdır.
  • Bir söyleşide dediğim gibi, şimdiki zamanı yalnızca televizyon ekranı aracılığıyla biliyorum, oysa Ortaçağın doğrudan bilgisine sahibim. Köyde çayırlıkta ateş yaktığımızda karım, ağaçların arasından yükselip ışık demetleri boyunca uçuşan kıvılcımlara bakmayı bilmemekle suçluyordu beni. Sonra yangın bölümünü okuyunca şöyle dedi: "Kıvılcımlara bakıyordun demek!" Yanıtladım: "Hayır, ama bir ortaçağ rahibinin onları nasıl göreceğini biliyordum."
  • Böylece yazarların hep bildikleri şeyi yeniden keşfettim : kitaplar her zaman başka kitaplardan sözederler ve her öykü daha önce anlatılmış bir öyküyü anlatır.
  • Uzun öğretici parçaların bir başka nedeni daha vardı. Elyazmasını okuduktan sonra yayınevindeki arkadaşlar çok zorlayıcı ve usanç verici buldukları ilk yüz sayfayı kısaltmamı öğütlediler. Hiç kuşkunuz olmasın, reddettim; çünkü, diye öne sürüyordum, bir insan manastıra girip orada yedi gün yaşamak istiyorsa onun ritmini kabul etmek zorundadır. Bunu başaramazsa kitabın bütününü okumayı da hiçbir zaman başaramayacaktır. Bu nedenle ilk yüz sayfanın bir kefaret ve başlangıç işlevi vardır;  her kim bundan hoşlanmazsa kendi bilir, tepenin eteklerinde kalır.
  • Ritm, soluk, kefaret...Kimin için, benim için mi? Hayır, kesinlikle okuyucu için. İnsan bir okuyucuyu düşünerek yazar. Tıpkı bir ressamın resme bakacak kişiyi düşünerek resim yapması gibi.
  • Cinsellik ve sonunda suçun ortaya çıkarıldığı bir suç örgüsü ve birçok eylem istediğinizi sanırsınız, ama aynı zamanda ölümün ve manastır işçilerinin elleriyle yapılmış saygın bir döküntüyü kabul etmekten utanırsınız. Sözün kısası, sana Latince, az kadın, bol bol tanrıbilim, Grand Guignol'deki gibi litrelerce kan sunacağım, öyle ki, "ama yanlış bu ben yokum!" diyeceksin. İşte bu noktada benim olacaksın ve dünyanın düzenini boşa çıkaran Tanrı'nın sonsuz herşeye gücü yeterliliğinin ürpertisini duyacaksın. Sonra da, eğer akıllıysan, seni nasıl tuzağa düşürdüğümün farkına varacaksın, çünkü eninde sonunda bunu her adımda söylüyordum sana; seni cehennemlik olmaya sürüklemekte olduğum konusunda iyice uyarıyordum seni; ama şeytanla yapılan anlaşmaların güzel yanı, insanın onları kiminle iş yaptığını bile bile imzalamasıdır. Yoksa cehennemle ödüllendirilmenin nedeni nedir?
  • Gerçek şu ki, herkesin Ortaçağ hakkında, genellikle yoz olan kendi düşüncesi var. Yalnızca bizler, o zamanın rahipleri, biliriz gerçeği, ama bunu söylemek bazen yakılmaya götürür insanı.
Jean-Jacques Annaud'un 5 yıllık bir hazırlık sürecinin sonunda meydana getirdiği aynı adlı film ise 1986'da gösterime girmiş (buralarda 87nin baharını beklemiş olsa da). Film, her ne kadar kitaptan uyarlama olduğunu iddia etse de pek çok yeri ve pek çok şeyi değiştirilmiş, oynanmış, tuhaflaştırılmış.
Annaud'un kendi ifadesiyle "daha gerçek görünmesi için çirkin insanları seçmesi" yüzünden karakterlerin hemen hemen hepsi birer karikatür gibi duruyor. Kitabın da yarattığı ve filme aktarılabilmiş olan o ağır manastır atmosferinin içinde bu tipler gerçek olmanın dışındaki herşeye yarıyorlar.
Sean Connery'ye bayılıyor insan, neredeyse kitabın sayfalarından ete kemiğe bürünmüş halde fırlıyor çünkü.
Christian Slater 15 yaşının verdiği saflıkta olduğundan belki de, kitaptakinden çok daha fazla heyecanlı ve şaşkın bir Adso tiplemesi ortaya koyuyor.
Kambur Salvatore rolünde Ron Perlman, manastır sakinleri arasında tek şahane kısmı oluşturuyor kendi adına.
Filmin gösterdiği manastır yapıları ve kütüphanenin dahil olduğu Aedificium hemen hemen kitaptaki gibi yaratılabilmiş. Ama olaylar daha en baştan kitaptan farklı zikzaklar çizmeye başlıyor. William'ın düşünme sistemini ve bir anlamda mantık&akıl insanı oluşunu gösteren at sahnesi yerine, kısaca geçiştirilmiş bir tuvalet bulma hadisesi konulmuş. Kitapta her ne kadar papalık delegeleriyle Fransiskenlerin arasındaki bir münazaraya dahil olmak için gitse de bir yandan da başrahip tarafından ölüm olayı için çağrılmış olduğu belirtilen William, filmde sadece münazara için oraya gitmişken, tesadüfen başrahip tarafından "şu işe bir el at hacı" durumuna getiriliyor. Adso'nun malum kızla tanışması farklı gelişiyor, kütüphaneyi keşfediş ve araştırma evreleri ise tamamen farklı. Meraklı Benno filme hiçbir şekilde dahil edilmemiş. Camcı ustası da öyle. Ve en büyük farklılık, mutlu sonda ortaya çıkıyor. Evet, kitapta hiçbir karakter için mutlu denebilecek bir son yokken, filmde iyiler kazanıp, kötüler ettiğini buluyor hesabı her bir şey güzele bağlanmış.
Bu anlamda belki filmi, kitaptan farklı düşünmek ve o gözle bakmak gerekiyor. Kendi başına bir sinema eseri olarak "dönemine göre" oldukça başarılı aslında. Ama her saniyesinde benim aklımdan bu senaryoyu bugün ele alsalardı resmen aksiyondan, maceradan örülü bir halde öttürürlerdi diye geçip durdu. Aa hayır, haşa, Annaud'a değil lafım, sonuçta "Seven Years in Tibet" ve "Enemy At the Gates" i bizlere armağan etmiş bir yönetmen kendisi. Sadece 80ler biraz rahatsız ediyor beni :p

    The Bounty Hunter (2010)

    Bodrum'dan 12 saatlik geri dönüş yolculuğunun ilki iki saatini benim için çekilir kılan buydu. Kanallarda ne var diye gezinirken rastladım ve bu zamana kadar sırf o sinir ötesi kadın oynuyor Gerry'nin karşısında diye bakmamak için kendime engel olduğum filmi izledim.
    film boyunca giydikleri kareli gömlek ve siyah kalem elbise
    Bu tür çiftlerin birbirleriyle mücadele-kavga-dövüş ettiği romantik komedilerin adamı olan Andy Tennant'ın yönettiği film, gayet eğlenceli aslında. Kendini ciddiye almıyor, size de aldırtmaya çalışmıyor bu yüzden. Tamamen saçma ama komik olan bir durumdan, yeterli derecede bir eğlencelik çıkarıyor biraz aksiyon, biraz gizem ve biraz da romantizmle.
    kumar oynayan kaybeder
    Milo ve Nicole yaklaşık 3 yıldır ayrı bir çift. Birkaç ay çıkıp, evlenip, birkaç ay da evli kalmışlar, boşanmışlar. Sebebine gayet aşinayız. Nicole sorumluluk ve ciddiyet timsali taraf, Milo da sorumsuzluk ve çocukluk tarafı. İkisi de sonuçta karşısındakinin kendisini sevmediğine ikna olarak ayrılmış ve hayatlarına devam ediyorlar.
    Mı acaba? Çünkü film bizi onlarla tanıştırdığında Nicole bir intiha vakası haberi üzerine giden hırslı bir gazeteci olarak görünürken, Milo tamamen batırmış bir ödül avcısı rolünde. Zaman ilerledikçe de anlıyoruz ki esasında Milo ayrılmalarından sonra batırmış hayatını. Nicole ise kendini tamamen kariyerine vermiş ve ara ara kalbindeki Milo yarasını hatırlıyor.
    bizi de götür gerry
    Ama bir polis atına çarpmasından dolayı aldığı ceza için mahkemeyi kaçıran Nicole'e tutuklama kararı çıkınca, Milo hemen ödülün sahibi olmak için harekete geçiyor ve böylece kalbi kırık boşanmış çiftimiz, birbirleriyle yüzleştikleri, kumar borcundan, uyuşturucu kaçakçısı polislerden ve kendilerini öldürmeye çalışan şapşallardan kaçmaya çalıştıkları bir maceraya atlamış oluyorlar.
    Film diyor ki anlamadan dinlemeden birbirinizi bırakmayın. Farklı insanlar olabilirsiniz ama birbirinizi sevmenizin bir nedeni mutlaka vardır ve bu sevgiye bağlanın. Sizinle ilgili en ufak ayrıntıları bile hatırlayan bir insanın olması gerçek bir sevgi göstergesidir. Ve bir de bu hikayenin saçma ve uydurulmuş olduğunu unutmayın.
    av kafeste
    Gerard Butler'ın ve sinir kadının kimyaları uymuş mu etmiş mi bilemem ama filmin her açıdan tatmin edici geldiğini düşünürsek bir şekilde olayı kurtarmışlar demek ki. Gerry'nin bu önüne gelen her role ayırt etmeden atlaması bir açıdan - onu devamlı görebiliyor olmamız açısından- güzel olsa da kariyeri için endişe verici. Jennifer Aniston içinse söylemek istediğim tek şey : Bir kaşık suda boğmak istiyorum seni Jennifer!

    29 Temmuz 2011 Cuma

    Love,Wedding,Marriage (2011)

    Harry Potter'ı da izledikten sonra en azından bir ay falan sinemaya gitmemek lazımdı ama işte, canımız sıkıldı, birşeyler izleyelim dedik ve önümüzde pek fazla seçenek yoktu. Zaten yaz ayları genelde büyük bütçeli aksiyon fırtınalarının belirli haftalarda vizyona girdiği, herkesin tatil havasında bu filmleri izlediği dönemdir. Romantik-komediler ve daha ufak eğlenceli filmler sonbahar-kış sezonunda gelirler sırayla; soğuktan uyuşmaya başlayan kanımızı ısıtırlar.
    Ama sıcak bir yaz gecesinde gönül ufak bir eğlencelik eşliğinde kendini patlamış mısıra gömmek istediğinde izlenebilecek birşey olması umuduyla girdik biz "Love,Wedding,Marriage"e. Hala kafa atmak istediğim Dermot Mulroney'nin (ki sebebi hatırlarsınız : My Best Friend's Wedding) ilk yönetmenlik denemesi olduğu gibi senaristleri Anouska Chydzik ve Caprice Crane'in de ilk film senaryosu. Bu yüzden en başından söylüyorum: Baştan sona tek bir inişi çıkışı olmayan, herşeyi sırf hikayede o anda öyle birşeye ihtiyaç duydukları için uydurdukları gayet ortada olan, belirttiği gibi aşk, düğün ve evlilikler konusunda işe yarar veya mantıklı hiçbir şey söylemeyen, karakter derinliği-alt metni falan boşuna aramamanız gereken türünün en vasat hatta en basit örneklerinden biri. Yani hiçbir şey yok bu filmde. Mısır yerken arkada ses olsun diye açılmış izlenimi veren ve film boyunca da herkesin yanındakiyle muhabbet edip, şakalaşabileceği öylesine bir şey işte.
    Hikayesi mi? Tamam gene de anlatacağım. Önce Love kısmını anlatıyor kendince film. 28 yaşındaki Ava ve 2,5 yıllık sevgilisi Charlie, Charlie'nin videoya çektiği evlenme teklifiyle evlenmeye karar veriyorlar (Nerede nasıl tanıştıklarını falan filan Ava düğün hazırlıkları görüntüleri eşliğinde dış ses olarak anlatıyordu da biz o sırada içeceklerimizin pipetlerini değiştirmekle meşguldük, konsantre olamadık, bilemiyorum arada bir Berkeley ve Martha's Vineyard falan geçti ama kısmet). Sonra işte peri masalı havası vermeye çalıştıkları bir düğün sahnesi izliyoruz, Ava'nın çöpçatan annesi Betty, Yahudi babası (neydi ismi?neyse), onların deyimiyle sürtük kızkardeşi Shelby ve Charlie'nin zampara kankası Gerber ile tanışmış oluyoruz. Bu da işte Wedding kısmı.
    Neyse bu arada Ava aşırı romantik, aşk insanı bir evlilik terapisti ve Charlie de Napa Vadisi'nde şarap bağları falan filan olan zengin bir insan işte. Sonra aradan 6 hafta geçiyor ve Marriage kısmına geliyoruz. Ava'nın annnesi ve babası boşanmak istediklerini belirtiyorlar ve Ava da başlıyor onları birleştirmeye çalışmaya. Neden? Çünkü bu zamana dek onlarıın mükemmel olduklarını ve evliliğin süper birşey olduğunu düşünerek büyümüş. Ama bu noktadan sonra Ava bir psikopata, Charlie karısından istediği şekilde seks karşılığı göremeyen şımarık bir kocaya, Gerber Polonyalı bir göçmene aşık olup evli bir adama, Shelby aşk-evlilik uzmanına dönüşüyor. Anne ve babanın hikayesi de güldürmeyen Yahudi esprilerine gömülüyor. Önce herkes küsüyor sonra barışıyor falan filan.
    Mandy Moore'dan hiç hazzetmiyordum, Kellan Lutz'ı da Twilightlar dışında görmek nasıl olur diye merak etmiştim ama artık etmiyorum. Bir tek Jessica Szohr izlemiş oldum Gossip Girl dışında ki bir daha kendisi Vanessa olmayabilir, iyi oluyormuş. Ve Dermot Mulroney'nin yönetmenliği böyle bir şey çıkaracaksa...Diyecek birşey yok. Zaten Julia'yı seçmediği an kaybetmişti benim gözümde, oh iyi oldu.

    Previously on Neverland : March Drizzles

     Yağmurlarla sonlanan bir Mart oldu. Bir de oturup, kendimi, kafamı dinlediğim. Belirli tarihleri beklediğim. Acele etmediğim. Hiçbir yere k...