20 Temmuz 2011 Çarşamba

Where is your heart Elinor?

Saçma. Evet saçma.
Anlayamıyorum. Önce anlamak istemediğimden vazgeçmiş oluyorum. Sonra anlamak istemeye başlıyorum. Anlamaya çabalıyorum. Anlamak istiyorum. Gerçekten.
Ama olmuyor. Aklım almıyor. O ipin ucundan tutsan, başka bir ipe bağlanıyor. O ip de gidip düğüm oluyor. Diğer ipin ucuna gideyim ordan devam edeyim desen, bu sefer o da tutup başladığın yere geri götürüyor.
Bir şey yapmak için değil, sadece anlamış olmak için anlamak istiyorum. Bilmenin, bilginin verdiği tatmin ediciliğin zaferi için bilmek istiyorum.
Ama olmuyor. Saçma bir döngü, dönmeye devam ediyor. Çıkayım diyorum. Elimle itip, dışına atayım döngünün. Elimde bir şey kalmasın, bir sonuca ulaşmasın. Sadece kırayım, çıkayım. Ama ben çıktım zannediyorum, bir bakmışım içerdeyim.
Sarsmak istiyorum, bağırmak istiyorum  "Ne! Ne! Ne!" diye.Sarsılmak istiyorum. Adamakıllı. Yoksa böyle hep ufak ufak sallanıyorum. Geçmiyor.
Bitsin istiyorum. Sonuçlu veya sonuçsuz. Sadece bitsin. Bileyim, bitsin. Öğreneyim, yere veya göğe çarpıp geri geleyim, düzeleyim. Ama yeter ki bitsin.
Çünkü böyle, çok anlamsız.
Ve kanımca çoğu Jane'in suçu. İnandırdı. İnandık. Öyle değilmiş. O da biliyordu ki öyle olmadığını, hep "öyle" olduğunu söyledi bize. İnanmamızı istedi.
Saçma.

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Mikrofon elimde

Ayşe'nin Kitap Kulübü'nde şöyle bir yazı vardı geçen hafta:


Zamanım Yok!..




Çok çalışıyorum Zamanım Yok!..
Tatildeyim Zamanım Yok!..

Yemek yapıyorum Zamanım Yok!..
Yemek yiyorum Zamanım Yok!..

Çocuk bakıyorum Zamanım Yok!..
Çocuk yapıyorum Zamanım Yok!..

Dizi izliyorum Zamanım Yok!..
Çekimlerdeyim Zamanım Yok!..

Konsere gidiyorum Zamanım Yok!..
Gitarımı akord ediyorum Zamanım Yok!..

Bahane....
Bahane....
Bahane....

Bitti mi?


O zaman hemen konuya geçiyorum. Burada uzun uzun yazıp kimseyi sıkmak istemiyorum, merak etmeyin.

Biz gönüllü olarak Altı Nokta Körler Derneğine sesli okuma yapıyoruz. Hemen korkmayın sesinizin özel veya tüzel olmasına gerek YOK :)!.. Önemli olan tane tane okumak. Boş zamanlarımızda bilgisayaramıza yüklediğimiz çok basit bir kayıt programı ile bunu gerçekleştiriyoruz. Eğer siz de katkıda bulunmak istiyorsanız e-mailimizden bize ulaşın : ayseninkitapkulubu@gmail.com !..


Alışveriş yapıyorum Zamanım Yok!..
Saçımı boyatıyorum Zamanım Yok!..

Kitap okuyorum Zamanım Yok!..
Kitap yazıyorum Zamanım Yok!..

Bahane...
Bahane...
Bahane...

Ben kendi adıma evde bulunduğum şu sıralarda - elimdeki kitaplardan, yüklediğim dizilerden, filmlerden- arta kalan biraz zamanım olduğuna karar verdim ve becerebildiğim kadar katkıda bulunmak için harekete geçtim. Aldım elime mikrofonu. Tabi bu arada insanın bilgisayarın parmak kadar mikrofonunu ağzına sokarak ve karşısında duymayan insanlar varmışçasına bağırarak konuştuğunda kendi sesinden ne denli tiksinebileceğini öğrenmiş oldum :p Ha bir de 5 yıllık bilgisayar mühendisliği eğitimi hiç bir işe yaramıyormuş, kafanızda bir ton algoritmayla gene de basit bir ses kayıt programının önünde sesler çıkarıp, sonra da "nereden kayıt ediyormuş ki bu" diye salak saçma bakınabiliyormuşsunuz. Hayır 4 sayfa okuduktan sonra titrek sesle insan nasıl anlamaz ki "ready"nin yanıp sönmekte olduğunu? "Recording" yazdığında ekranda, surat ifademi tahmin edebilirsiniz.
"Haaa...Kaydetmemiş yani." 

15 Temmuz 2011 Cuma

Ustanın "Hobbit"i : Oradaydık ve Şimdi Buradayız

Biliyorum kötü bir zamandayız, günlerdir herşey pek de iyi gitmiyor. Morallerimiz olabilecek en düşük seviyede. Ya da çoğumuzun. Yok ya da sanırım pek azımızın. Çoğu kişi hiçbir şey yokmuş gibi -ki esasında düşününce onlara dokunan hiçbir şey yok- hayatlarının zevkini çıkarmaya devam ediyor. Neyse sinirlerim yeterince bozuk kurduğum cümlelerden de anlaşılabileceği üzere. En son bitirdiğim "Hobbit : Oradaydık ve Şimdi Buradayız" dan bahsedecektim normalde. Ama anlatabilecekmişim gibi gelmiyor. O yüzden bu seferlik "anlatılanları" derleyip toparlayıp sunacağım.
Öncelikle benim okuduğum, internetteki bir elektronik kitap blogundan yüklediğim bir kopyasıydı kitabın. Altıkırkbeş-Mitos ortak yayını, Emel İzmirli tarafından çevrilmiş bir Temmuz 1996 baskısı.

Hobbit nedir sorusuna Ekşi Sözlük'ten şöyle cevap verilmiş:
"orta dünya nın konuşan ırklarından ve özgür halklarından biri. anduin vadisi boyunca huzur içinde yaşayıp üçüncü çağ a dek diğer ırkları tarafından dikkate alınmadılar ve ilk olarak üçüncü çağ 1050 yılında ortaya çıktılar. o dönemde hobbitler üç ana gruba ayrılmışlardı;samanpostlular, kılayaklar ve ülkenler. kasvetormanı ndan etrafa yayılan kötülükler yüzünden batıya doğru göç ettiler ve sonunda üçüncü çağ 1601 de shire bölgesine ulaşarak bu bölgeye yerleştiler. bir bölümü gezgin olan ve ferah çayırlar da yaşayan bir ülken kolonisi dışındaorta dünya daki tüm hobbitler burada ve bree de toplanacaktı. westron un bir taşra diyalekti olan hobbitçe yi kullanırlar ve kendilerine (bkz:kuduk) adını verirler. sindarin dilinde periannath ya da periain, westron dilinde buçukluk diye isimlendirilirler. aynı zamanda "küçük halk" ve "küçük ahali" de denir. tolkien in hobbit kelimesini "delik açanlar" manasına gelen eski kuzey dillerinden birindeki "holbytlan" dan ürettiğine inanılır."(p l u c k, 06.04.2005 15:50 ~ 26.01.2009 15:05)
"the hobbit'te şöyle tanımlanmışlardır: az bulunur hale gelmeleri ve bize verdikleri isimle büyük halk'tan uzak durmaları yüzünden, bugünlerde onları biraz tanımlamak gerekecek sanırım. hobbitler neredeyse yarı boyumuzda, sakallı cücelerden bile kısa, minik bir halktır (veya halktı). hobbitlerin sakalı yoktu. sizin ya da benim gibi koca bir aptalın, onların bir mil öteden duyabileceği, bir fil gibi gürültüler çıkartarak etrafına bakınmadan yaklaştığında, hızla ve sessizce ortadan yok olmalarına yardım eden sıradan günlük sihirleri dışında ilginç bir numaraları yoktur. göbek bağlamaya eğilimlidirler; parlak renklerde (genelde yeşil ve sarı) giysiler giyerler; ayakları, saçlarına (kıvırcık) benzeyen gür, kahverengi kıllarla ve kalın bir deriyle kaplı olduğu için ayakkabı giymezler; uzun ve becerikli, kahverengi parmakları, tombiş yüzleri ve (eğer mümkünse, özellikle günde iki kez yedikleri akşam yemekleri sonrasında) attıkları gür, şakrak kahkahaları vardır."(yuzdeyuzipek, 22.11.2009 00:57)

YüzüklerinEfendisi.Com'da ise Hobbitler şöyle tanımlanmış:
"-Hobbitler: Yarıminsanlar (Halfling) da denir. İnsanlarla akraba olabilecekleri düşünülür fakat boyları çok küçüktür. (60-100cm) Kovuk adını verdikleri konforlu deliklerde yaşayan, neşeli, gürültücü, altı öğün yemek yiyen, ömürleri insanlardan uzun, garip tüylü ayakları olan, barışçıl bir ırktır. Ortadünya'daki diğer ırklarla ilişkileri olmasına rağmen umursamaz yapıları ve keyiflerinin kaçmasından duydukları korku nedeniyle çok fazla gezgin değildirler. Onlar için huzurlu bir hayat demek; kovuklarında oturup kendi iş-güçleri arasında Pipo otu tüttürmek olarak tanımlanabilir. Övündükleri bir özellik ise Ariflerin bile içmekten hoşlandığı Pipo otu sanatını keşfetmiş olmalarıdır."

Geldik.Com'da da kitap şöyle özetlenmiş:
"Başlangıçta her şey normaldi. J.R.R. Tolkien bir profesördü. 1937`de kendi çocukları için bir masal yazdı. Tüm iyi masallarda olduğu gibi bu masalda da cüceler, ejderhalar ve ejderhaların el koyduğu altınlar vardı.
Bilbo Baggins, hiçbir hırsı olmayan ve rahatına düşkün bir Hobbitti. Bir gün birçok Cüce ve bir Büyücü gelip ondan ejderin el koyduğu altınları çalmasını istedi. Zavallı Bilbo, hırsız olmadığını anlatmaya çalışa dursun, kafile gönülsüz bir hırsızla yola koyulmuştu bile...
Hırsızlıktan, Dünyadaki en kudretli şeyi yanında gezdirerek Yüzüktaşıyıcılığa yükselen Bilbo Baggins’in macerası, yaşadığınız dünyayı kötülükten kurtarmak için yapılan en görkemli yolculuğun hikayesidir.
Bu yolculukla birlikte Tolkien, yeni bir dünya ve onu çok seven uzun saçlılar kuşağının ve devamındaki çağların başucu eserlerini yarattı."
Tolkien'in yaşam öyküsü ise YüzüklerinEfendisi.Com'da şöyle verilmiş:
"John Ronald Reuel Tolkien 1892 yılında Güney Afrika'da doğuyor, 1911 yılında Oxford'a kaydolup eski İngilizce, eski Almanca ve eski Fince okuyor ve 1. Dünya savaşından sonra Leeds Üniversitesi'nde doçent oluyor. Notlarından öğrendiğimize göre Tolkien 1. Dünya savaşı sırasında cephe gerisinde aldığı görevler esnasında sonradan Middle Earth'de yaşayacak olan Elf lerin dili olan Quenya'yı tasarlamaya başlıyor. Quenya tamamen kendine ait sözcükleri ve gramer yapısı olan, başka bir dilin bir şekilde kodlanması ile yapılmış olmayan bir dil. Ve Quenya ile birlikte Tolkien'in zihninde çok çok çok öncelerinin dünyasını oluşturma fikri başlıyor.
Tolkien'in çalışmalarına yön veren, bir takım arkadaşları ve öğrencileri ile kurduğu kulüpler. Bu kulüplerde Tolkien ve öğrencileri eski dillerde anlatılan masalları anlatıyorlar birbirlerine. Oxford'a profosör olarak girdikten sonra "Inklings" adı altında bir grup kuruluyor ve Tolkien'in dünyası da şekillenmeye başlıyor.
Tolkien uğraşlarının ilk ürünü 1937 yılında yayınlanan "The Hobbit" oluyor. Tüm dünya -farkında olmasa bile- ilk kez elfler, büyücüler, kovuklarda yaşayan hobbitler, cüceler ve Orta Dünya ile tanışıyor. Bugün tüm dünya üzerindeki ister yazılı, ister görüntülü olsun tüm kitap, film vesairelerde kullanılan elinde asası, uzun sivri şapkası, bembeyaz sakalları ve cübbesi ile tipik bir büyücü imajı ilk kez Hobbit'te büyücü Gandalf ile ortaya çıkıyor ve onunla özdeşleşiyor.
Hobbit doğal olarak edebi çevrelerce pek dikkate alınmıyor, hatta eski diller konusunda bu kadar saygın bir profesörden çıka çıka bir "masal" çıkması bazılarını sinirlendiriyor. Tolkien Hobbit hakkında çıkan eleştirilere hiç kulak asmamış olacak ki çalışmalarına tüm hız devam ediyor ve en sonunda 20.yy nin tüm dünya tarafından en başarılı sayılan romanı The Lord Of The Rings - Yüzüklerin Efendisi - ortaya çıkıyor. Hobbit'in hemen arkasından Yüzüklerin Efendisi'ni okuyan bir okuyucu ikisinin arasındaki farkı algılayabilir. Kimbilir Hobbit belki de gerçekten Tolkien'in yalnızca çocukları için yazdığı bir romanken tesadüf eseri basılmıştır. Ama Yüzüklerin Efendisi'nin öyle olmadığı daha ilk bölümlerde anlaşılıyor, artık iyice olgunlaşmış olan Middle Earth'ün tüm ağırlığı hissedilebiliyor.
Tolkien ölümü olan 1973 yılına kadar çalışmalarını sürdürüyor, Middle Earth hakkında başka kitaplar yazıyor. Bu kitaplardan en önemlisi ölümünden sonra oğlu Christopher Tolkien tarafından yayına hazırlanan Silmarillion oluyor. Bu kitapta Tolkien Middle Earth ün binlerce yıllık tarihini anlatıyor. Oğlu babasından kalan mirası güzel bir şekilde devam ettiriyor ve neredeyse babasının bütün notlarını kitaplaştırarak büyük bir Middle Earth tarihi ortaya çıkarıyor.
Tolkien'in Middle Earth'ü ve onun üzerinde yaşanan olayları anlattığı kitapları ister edebi çevreler tarafından sevilsin, ister nefret edilsin, iş artık bir grup otoritenin elinden çıkmış durumda. Tüm ülkelere yayılmış milyonlarca Tolkien hayranını bir kenara bırakın, Tolkien'in eserlerinde geçen isimler ile şirketler kurulmuş, sanatçılar bu isimleri kullanmışlar (İngiliz Sting'in ismi Hobbit ve LOTH'da adı geçen bir kılıcın ismi, Marillion adlı Rock grubunun ismi Silmarillion'dan geliyor vb..). Tolkien'in eserlerindeki sahneler ressamlar tarafından canlandırılmış ( belli bir kalitede olan 300 ün üzerinde illüstrasyon mevcut). Yüzüklerin Efendisi pek çok ülkede tiyaro oyunu olarak sahnelenmiş, bilgisayar oyunları, masa üstü kart oyunları yapılmış ve tamamen kendine ait başka bir kültür barındıran FRP (fantasy role playing) adı verilen oyunların ortaya çıkmasını sağlamış.
John Ronald Reuel Tolkien 3 Ocak 1892'de İngiliz sömürgesi olan Güney Afrika'nın Bloemfontein şehrinde doğdu. Ronald'ın babası Arthur Tolkien banka müdürü idi ve aslen İngiltere Birmingham'lı olan aile kendilerine yeni bir hayat kurmak amacıyla Güney Afrika'ya yerleşmişti. Fakat iklimin getirdiği olumsuzluklar kısa zamanda anne Mabel'i Ronald ve küçük kardeş Hilary'i de alıp İngiltere'ye dönmeye itti. Aile bir süre sonra baba Arthur'un da dönmesi ile eski günlerine kavuşacaktı. Fakat 15 Şubat 1896'da Güney Afrika'dan Arthur'un ölüm haberi geldi. Bunun üzerine Mabel çocukları alıp küçük bir köy olan Sarehole'a yerleşti. Bu köy Ronald da derin etkiler bırakacak ömrünün kısa bir süresini burda geçirmesine rağmen hayallerinde yarattığı Hobbit diyarı Shire ile defalarca Sarehole'u ziyaret edecekti. Sarehole'da Tolkien'i etkileyen sadece yemyeşil doğası değildi. Köy yakınındaki Moseley Bataklığı, kardeşi Hillary ile her zaman oynamaya gittikleri Cole Bank Road değirmeni ve devamlı kendilerini kovaladığı için "Beyaz Org" adını taktıkları değirmencinin oğlu da Ronald üzerinde derin izler bıraktı.
Ronald Birmingham'daki King Edward's Okulu'na başlayınca aile bir kez daha taşınmak zorunda kaldı. Fakat bir süre sonra aile tekrar taşınmak zorunda kaldı ve Ronald yeni taşındıkları Oliver Road'a yakın olan St.Philips okuluna verildi. Bir sene sonra burs kazanınca tekrar King Edward's Okulu'na dönen Ronald bir kaç sene sonra 1904 yılında şeker hastalığı yüzünden annesi Mabel'i kaybetti. Bunun üzerine çocuklar teyzeleri Beatrice'in yanına gitti ve Peder Francis Morgan'ın gözetimine verildi. King Edward's Okulu'nda iken Ronald'ın dillere büyük yatkınlığı olduğu ortaya çıktı ve bu dönemlerde Ronald kendine ait bir dili tasarlamaya başladı. Böylece Elf dillerinin temelleri atılmıştı.
Çocukluktan delikanlılık yıllarına geçerken Ronald'ı etkileyen iki büyük yapı vardı oturdukları Birmingham kentinde. 29 metrelik Perrott's Folly kulesi o yıllara göre olağanüstü büyüklüğü ile Ronald'ın beynine kazınmıştı. 1758 yılında John Perrott tarafından yapılan bu kule tuhaf mimarisi ile "Perrott'un divaneliği" ismini almıştı. Hemen bu kulenin yanında ise bir başka kule vardı. Ve bu İki Kule daha zonra yazacağı The Lord Of The Rings için esin kaynağı oldu. Ronald'ın gençlik yıllarına dair bir diğer önemli not ise Gamgee ismi ile o yıllarda tanışmış olmasıdır. Bu yerel pamuk markası Gamgee, Ronald'ı etkilemiş olmalı ki Frodo'nun sadık dostu Sam'e bu soyadı vermiş.
16 yaşındayken hayatını değiştirecek bir olay oldu ve hayattaki tek gerçek aşkı olan Edith ile tanıştı. Fakat Peder Morgan iki gencin görüşmelerini yasakladı. 1911 yılında Tolkien klasik diller eğitimi almak için Exeter Koleji'ne gitti ve 21 yaşını doldurduğunda hiç bir zaman unutamadığı Edith'i buldu (Söylenir ki Edith ormanda dolaştıkları bir gün onun için dans etmiş ve bu dans genç Tolkien'i çok etkilemiştir). Gençler 22 Mart 1916'da evlendiler. Üstelik Tolkien onu ikinci kez bulduğunda Edith bir başkası ile nişanlıydı.
Bu arada I. Dünya Savaşı başlamıştır. Kısa bir süre sonra Tolkien'de orduya katıldı ve Fransa cephesinde savaşı. İki yakın dostunu bu savaşta kaybeden Tolkien çok yakınında patlayan bir bomba yüzünden İngiltere'ye geri döner. Fakat savaş bu genç insan üzerinde unutulmaz etkiler bırakmıştır. Savaştan döndükten sonra hayatının büyük bir kısmını Oxford'da geçirdi. Savaş bittiğinde Tolkien de Oxford English Dictionary'de iş bulur. 1945 yılında Oxford'da Profesör olmasına kadar geçen zaman içerisinde 4 çocuk sahibi olur. Bu süre içerisinde devasa hayal dünyası Orta Dünya'yı oluşturmaya devam eder. İlk kitabı bir çeviri olan "Sir Gawain and The Green Knight"'ı yayınlanır. Entellektüel bir topluluk olan "Inklings" i yakın dostu C.S. Lewis ile kurar ve 1937 yılında "The Hobbit" i yayınlar. Roman hem olumlu hem de olumsuz tepkiler alır. Oxford'da profesör olan Tolkien'den nasıl olup da bir masal kitabı çıktığını sorar bazıları. Ama olumsuz eleştiriler bir işe yaramaz ve Hobbit kısa zamanda popüler olur. Bundan sonra Tolkien The Lord Of The Rings için çalışmaya başlar.
1954 yılında destansı The Lord Of The Rings'in ilk iki bölümü İngiltere'de yayınlanır ertesi sene ise üçüncü bölüm yayınlanır. Roman Hobbit'den bile daha fazla tepki alır. Bir kısım eleştirmen tarafından Hobbit'dekinden çok daha fazla eleştiriye maruz kalır Tolkien. Oysa o sadece hayalindeki dünyayı yazıya dökmüştür o kadar. 1965 yılında LOTR'un Amerika Birleşik Devletleri'nde yayınlanması ile her şey birden değişir. Amerikalılar özellikle genç nüfus romanı çok sevmiştir ve roman hızla kült olur. Bundan sonra Tolkien için ilginç bir hayat başlar. Zaman zaman aşırı ilgiden bunalır Tolkien. Bir çok defa adres değiştirir. Sayısız kere telefon numarası değişir. Ama her zaman meraklı bir okuyucu ona ulaşıp sorar "Balrog nedir? Blue Wizards'lara ne oldu?". 29 Kasım 1971'de karısı Edith öldü. Tolkien bunun üzerine sadece bir sene yaşayabildi ve 2 Eylül 1973'de Kraliçe'den CBE ünvanını almasından kısa bir süre sonra 81 yaşında öldü."

Kitabın filme -hem de birer yıl arayla gösterime girecek olan iki filme- çevrildiğinden bahsetmiştim. İlgilenenler için filme dair web siteleri şöyle incelenebilir:

14 Temmuz 2011 Perşembe

Sağ Kalan Çocuğa

"Felsefe Taşı"nın o ciltli, bembeyaz sayfalarını elime aldığımda 14 yaşımı bitirmek üzereydim. Lisenin hazırlık sınıfına başlayalı çok az bir zaman olmuştu ve o zamana kadar sadece Backstreet Boys şarkılarından bildiğim İngilizce'mi Victoria Road kahramanlarıyla dolu Hotline kitaplarının eskimiş sayfalarında test etmekle meşguldüm. Yabancısı olduğum o kocaman okuldan her gün yabancısı olduğum küçük bir servise binip, en az okul kadar yabancısı olduğum yeni taşınılmış devasa ama devasa olduğu kadar da soğuk bir eve geliyordum. Terasa açılan üst kattaki odam Ankara'nın yaklaşmakta olan kışının etkisiyle buz tutmaya başladığından, alt kattaki küçük oturma odasına yerleşmiş, Hotline kasetlerinden diyalogları dinleyip dinleyip temize çekmeye çalışmakla geçiyordu günlerim.
İşte o günlerden birinde babam bir akşamüstü elinde kağıt bir torbayla eve döndü. Eve dönerken gördüğü kitap fuarından benim için bir kitap seçmişti. Babamın henüz kitap okumamı desteklediği yıllardı tabi bunlar, sonradan olayı fazlasıyla abarttığımı gördükçe şiddetle karşı çıkmaya başladı o ayrı. "Harry Potter ve Felsefe Taşı" yazıyordu kapağında. O küçük oturma odasında, o kitabın cildini ilk defa açışımı hala gözümün önüne getirebiliyorum. O kadar net ki o görüntü. O his. Neye adım attığımın, hayatıma neyi kattığımın farkında bile değildim. Sadece her zamanki gibi bir akşamüstüydü, her zamanki gibi bir sonbahardı. Günlük pembe dizi izleme seansımı savuşturmuş, ana haber bültenleri karşımda belirmeye başlarken ödevlerden sıkılmış elime bir kitap almıştım.
Sonrası çorap söküğü gibi geldi. İlk dört kitap (Felsefe Taşı, Sırlar Odası, Azkaban Tutsağı ve Ateş Kadehi) koltuğum altında evin içinde o odadan bu odaya dolaştığım yıllar oldu arada. Beşinci kitap Zümrüdüanka Yoldaşlığı çıkana kadar lisenin taşlı yollarında bir hayli ilerlemiştim. Ama yeni yeni keşfettiğim internette artık sanal olsa da Hogwarts'a devam edebiliyordum, Quidditch takımında oynayabiliyordum. Kitabın çıkacağı gün büyükleri ziyarete köyümüze gitme vaktiydi. Sabahın köründe arabayla çıktık evden, babam benim için şehrin merkezinden geçmeyi kabul etti köye doğru yola çıkmadan önce. O, arabada beklerken ben annemle inip, Yapı Kredi Yayınevi'nin camına dayandım. 9'da açılacaktı kitap satış yeri. Saat 9'a 10 vardı. Camdan içeri kitapların dizili olduğu raflara yiyecek gibi baktığımı gören bankanın içindeki görevli dayanamayıp geldi ve erkenden açtı kitapçıyı. Hemen bir tane kaptım Zümrüdüanka Yoldaşlığı'ndan ve kasanın önünde dikildim. Ama görevli şaşkındı, "bilgisayarın açılmasını beklemek zorundayız" diyebildi. ABD'de İngiltere'de insanların geceler öncesinden kitapçıların önüne çadırlar kurup beklediği kitap için burada, başkentte benden başka kimse yoktu ortalıklarda sabahın o vaktinde.
O yaşıma kadar arabada, otobüste kitap, dergi okuyamayan insanlardandım ben de. Ama beşinci kitabın tuğla gibi cüssesi elimde tüm bir Ankara-Ordu yolunu katettim. Ne başım döndü, ne de midem bulandı. Aynı şekilde köydeki evin küf kokulu odasında da devam ettim. Yaklaşık 3-4 gün boyunca etrafımda akıp giden hayatın, zamanın farkında bile olmadım. İnsanlar geldi, insanlar gitti. Ben sadece nefes alıp vermeye devam ettim gözlerim Rowling'in cümlelerinden kayıp akarken. Sirius'un tülün ardına düşüşünün etkilerini anlatmama bile lüzum yok. Hayatımda başka birşey için bile daha fazla ağladım mı bilemiyorum.
Yıllar geçti, filmler yaptılar, ben liseyi bitirdim. Hatta üniversiteyi bile bitirdim. Dünya üzerindeki diğer milyonlar gibi ben de büyümeyi reddettim. Her kötü anda, her ters giden "gerçek"te, Rowling'in kapısını bize açtığı dünyaya sığındım. 14-24 yaş arası çocukluk mu demeyin. Biz çocukluğunda pembe diziler izleyip, Cin Ali kitapları okuayan bir nesildik. Çocuk kitaplarını, çocuk hikayelerini çoğumuz gençliğimizin ikinci yarısında öğrendik. Bu yüzden de bir türlü büyüyemedik. Çocuk olmamız gereken yaşlarda çocukça şeylerle ilgilenmeyip, büyümemiz gereken yaşlarda çocukluğu keşfettik. 20 yaşımın mayısında genç oldum ben mesela. O zamana kadar çocukluğumu yaşadım, ondan sonra gençliğin anlamının peşine düştüm.
O yüzden dün Harry, Hermione ve Ron ile son kez maceraya atıldık hep birlikte. Son kez ele ele tutuşup atladık tehlikenin ortasına ve son kez güvendik koşulsuzca birbirimize. Harry'nin acımayı bırakan yara izi gibi, bundan sonra tehlikeyi haber verecek birşey kalmadı çünkü. Bundan sonra çocukluğumuzu ve asalarımızı bir sandığa bırakıp, Hızır Otobüs geçiyor mu diye yolları dikkatlice gözlemekten vazgeçiyoruz. Bundan sonra Muggle dünyasının o hep kaçtığımız ama bizi sabırsızlıkla bekleyen gri sokaklarına dalıyoruz. Belki arada bir Seçmen Şapka seramonisine katılırız ya da Cadılar Günü şöleninde kendimize bir ziyafet çekeriz. Hatta belki bir sabah Kovuk'un çalılarla kaplı arka bahçesine damlarız, Molly Weasley'nin hazırladığı o mis gibi kahvaltılardan birine otururuz.
Ama sadece arada bir. Çünkü sonra yine Muggleların arasına dönmemiz gerekir.


"Bir meltem çıktı, mürekkep rengi göğün altında sessizce, düzenli bir biçimde uzanan, şaşırtıcı şeylerin en son olabileceği bu sokağın, Privet Drive'ın tertemiz çalılıklarını titretti. Harry Potter uyanmadan, battaniyenin içinde bir yandan bir yana döndü. Minicik eliyle yanındaki mektubu kavramıştı; uykudaydı, özel biri olduğunu bilmiyordu, ünlü biri olduğunu bilmiyordu, birkaç saat sonra süt şişelerini koymak için kapıyı açacak olan Mrs Dursley'nin çığlığıyla uyanacağını bilmiyordu, önündeki birkaç haftayı kuzeni Dudley'nin tarafından itilip kakılarak, çmdiklenerek geçireceğini de bilmiyordu...Nereden bilsin, o anda ülke boyunca gizlice toplanıp kadeh kaldırıyordu insanlar, "Harry Potter'a," diyorlardı fısıltıyla, "sağ kalan çocuğa!" "

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Kitaplara Boğulmaca

Şu sıralarki ruh halimi açıklamaya çalışsam ne burasına sığabilir ne de inanın ben yazmaya yeterli olabilirim. Her neyse, en son önceki gün 2004 tarihli "Ils se marièrent et eurent beaucoup d'enfants" filmini(Imdb sayfası için:http://www.imdb.com/title/tt0381270/) açtığım hızda kapayınca bugün kendimi onca yolu bu sıcakta teperek kütüphanenin kocaman raflarının arasına atarken buldum. Zaten geçen hafta da Taht Oyunları'nın önsiparişini vermiş, beklemekte olduğumdan, dedim bu yazın bu ruhsuzluğunu kitaplarla boğayım. Yaz mevsiminin bu ruhsuz güneşi üstüme her geldiğinde, ben de ona kitapları fırlatayım. Bu yüzden çarşamba günü vereceğim devasa bir Harry Potter molasından sonra şununla başladığım maratona,
salı günü elimde olmasını umduğum bununla devam edip,
ardından şunlarla devam edeceğim:
Bir süre Neverland'in konuları bunlar olabilir, haber edeyim dedim ;)

10 Temmuz 2011 Pazar

Hobbitler, Cüceler...Neler Etmiş Peter'ler...

"The Hobbit: An Unexpected Journey" ve "The Hobbit: There and Back Again" sırasıyla aralık 2012 ve aralık 2013'te perdelerdeki yerini alacak. Mart'ta çekimlere başlayan Peter Jackson ve ekibimiz, en son yayınladıkları videonun ardından eylüle kadar tatile girmiş durumda.O sebeple şimdiye kadar gerek Jackson'ın Facebook sayfasından gerekse Ian McKellen'ın Twitter'ından takip ettiğimiz kadarıyla şunlara sahibiz diye toparlamak istedim:
Bu Jackson'ın setten ilk videosu (videoların Türkçe altyazılılarını http://www.tekyuzuk.com/filmler/hobbit/haberler/hobbit-kamera-arkasi-goruntuleri-turkce.html buradan izleyebilirsiniz):


Bu da ikinci video:



İlk film için resmi site: http://www.thehobbitblog.com/
Oin olarak John Callen, Gloin olarak Peter Hambleton resmi:

Jed Brophy - Nori olarak, Adam Brown - Ori olarak ve Mark Hedlow - Dori olarak resmi:
12 Temmuz'da bir ekleme yapıyorum:Fili (Dean O'Gorman) ve Kili (Aidan Turner)nin fotoğrafı da yayınlandı:
14 Temmuz'daki güncelleme de şöyle: Bombur olarak Stephen Hunter , Bofur olarak James Nesbitt ve Bifur olarak William Kircher'in fotoğrafı yayınlandı:
15 Temmuz'da nete düşenler; Balin olarak Ken Stott ve Dwalin olarak Graham McTavish:
Ve 17 temmuzda nihayet Thorin'e (Richard Armitage) de kavuştuk:

Empire dergisinin geçenlerde yaptığı Gandalf ve Bilbo'lu kapak (haber için:http://www.empireonline.com/news/story.asp?NID=31328):
EW'nin yayınladığı, setten 3 fotoğraf:



8 Temmuz 2011 Cuma

Last Night (2010)

Bunun sebebi de Keira Knightley, önce onu belirteyim. Benim bu oyuncu odaklı film izleme takıntımın bir diğer sonucu yani. Onca film arasında en sevdiğim, her zaman tek favorim olan 2002 tarihli "Bend It Like Beckham"ın Jules'u olan Keira'yı o zamandan bu zamana dikkatlice izlerim.
Massy Tadjedin'in hem yazıp hem yönettiği "Last Night" Tadjedin'in ilk yönetmenlik denemesi. Keira'nın Adrien Brody'yle birlikte rol aldığı "The Jacket"'ta da senaryo yazarı olarak görev almış. Tadjedin'in "Last Night" hikayesi 4 karakterin duygularına, iç hesaplaşmalarına ve akıl oyunlarına yer veren hemen hemen bir gün+bir gece süresince meydana gelen ilişkileri anlatan romantik bir drama.
Joanna ve Michael Reed çifti henüz 20lerinde ve 3 yıllık evliler. Ondan önce de 4 yıldır birliktelermiş. Joanna esasen yazar ama şimdilik serbest moda makaleleri yazıyor. Michael da bir şirkette emlak reklamları falan yapıyor. Michael yaşadıkları New York'tan Philadelphia'ya bir iş seyahatine çıkıyor, şirkette birlikte çalıştığı Andy ve Laura ile. Laura burada afet rolünde. Bu iş seyahati sırasında da geride kalan Joanna, eski arkadaşı-sevgilisi Alex ile karşılaşıyor ve zamanını onunla geçiriyor. "Last Night" bu iki ayrı çiftin eşzamanlı ihanet-sadakat oyunlarını başlıyor anlatmaya.
Tabi şöyle durumlar var: Joanna, bir gece öncesinde bir partide gördüğü Laura'ya ifrit oluyor hemen. Michael'a trip atmaya başlıyor neden bu kadınla çalıştığından bahsetmedin bana vs. diye. Bu aşamada Joanna'ya gıcık olmamak, eline bir odun alıp dövmek isteğine engel olmak mümkün değil. Laura'yı gördüğü andan itibaren Michael'a resmen işkence ediyor. Yok aranızda birşey kesin olmuştur, bak itiraf et kabul et ben de affedeyim, bu kadının bu kadar seksi olduğunu neden hiç söylemedin bık bık bık. Ama Sam Worthtington'ın canlandırdığı Michael tüm bu triplerin ortasında öylesine saf, masum ve sakin duruyor ki Joanna'ya daha da sinir oluyorsunuz. Belli işte adam hiçbir şey yapmamış, aklının ucundan bile geçmemiş. Öylesine masum ve karısına aşk dolu bakıyor çünkü Michael. Zaten Joanna araları düzeldikten sonra da yok biz erken mi evlendik, aramızdakiler aynı kalmadı mı falan filan muhasebesine giriştiğinde de en güzel cevabı veriyor Michael : hayır erken evlenmedik hatta aramızdakiler daha da iyiye gitti, önceki gün bir ara sana baktım ve aramızda resmen bir bağ vardı, onu hissettim.
Ama şeytan bu ya, gıcık Joanna dedikleriyle şeye çöp düşürüyor (böyle bir deyim vardı hatırlayamadım şu an ama siz ne demek istediğimi anladınız). Laura'yla iş seyahatine giden masum Michael, telefonlarını açmayan karısının da etkisiyle, tuhaf işlere girişiyor.
Tabi bu sırada Joanna'nın Michael'la ayrıldığı bir ara Paris'te kaçamak yaptığı Alex'le tanışıyoruz. Bildiğiniz çok yakışıklı olmamakla birlikte şeytan tüyü barındıran o Fransız erkeklerinden Alex. Üstüne üstlük dakikalar ilerledikçe öğreniyoruz ki Joanna'ya çok pis aşık, ayrıca o da bir yazar ve Joanna'nın neden onu değil de Michael'ı seçtiğini sorguluyor. İşin tuhaf yanı Joanna da ona aşık. Yani izlerken gösterilen bu. E peki soruyorum ben o zaman, niye birlikte kalmadınız siz? Bu gıcık bık bık Joanna neden gelip de Michael'la evlendi? Hadi Michael buna aşık görünüyor da Joanna neden böyle? Ha bir de bu Laura'yı oynayan Eva Mendes'in neresi çekici-seksi? Gayet yüzü gözü şiş duruyor, gözleri kısıkta kalmış ve dudaklarının üstünde ince siyah bir şerit var sanki bıyık gibi. Ben anlamadım.
Sonuçta da kimin kime ihanet edeceğine, kimin ne hissedip düşüneceğine dair meraklar içinde hikayenin sonunu getiriyoruz. Pek yavaş ya da ağır sayılmaz film ama öyle koşturmuyor da. O bildik drama piyano melodileri eşliğinde emin adımlarla ilerletiyor herşeyi.
Film türüne göre ve anlatmaya çalıştıkları açısından oldukça iyi, başarılı ve yerinde. Oyuncu seçimleri -Eva Mendes'i seksi bulmuyor olabilirim o ayrı ama- güzel. Alex rolündeki Guillaume Canet'yi de böyle arada sırada Amerikan yapımlarından görmek insanın içini açıyor.

Bu Joanna'nın sinir etmeye başladığı sahne, izleyin bana hak vereceksiniz:

Previously on Neverland : March Drizzles

 Yağmurlarla sonlanan bir Mart oldu. Bir de oturup, kendimi, kafamı dinlediğim. Belirli tarihleri beklediğim. Acele etmediğim. Hiçbir yere k...