Terminator serisinin ve bu sebeple Arnold Schwarzenegger'in psikolojimdeki yerini, "I would die for John Connor" repliğinin çocuk kulaklarımdaki etkisini anlatabilmem kelimelerle mümkünü olabilecek bir şey değil.
Zaten 1984'te sinemalara düşen ilk filmin sinema izleyicisine ve dünyadaki daha milyonlarca insana ve hatta evrenimize etkisi de böyle bir şey. Henüz evlerde deli gibi bilgisayar-internetin olmadığı, bizim için - yani Türkiye için durumu düşünürsek- cep telefonu vb. şeylerin bir tür hayal olduğu bir dönemde, gelecekte dünyayı ele geçirmiş bir yapay zeka tarafından geçmişe yollanan insan görünümlü bir robotun, bir yokedicinin gelecekteki insan direnişinin liderini öldürmek için gönderilmiş olması inanılmaz birşeydi. (Hele Skynet'in yaptıklarıyla çocukluğunda tanıştıktan sonra gidip o aletlerin mühendisi olmak daha da inanılmaz ama neyse.)
Ama beni derinden etkileyen, asıl yakalayan o ilk film değildi. Ne daha rahmine bile düşmemiş olduğu annesinin peşinde olması yokedicinin, ne John Connor'ın kendinden bilmem kaç sene sonra doğmuş babasını gelecekten annesini kurtarması (ve bir şekilde kendini oluşturması için) için yollaması, ne de bir türlü öldürülemeyen engellenemeyen Terminator'dü beni etkileyen. Nedense çocuk aklımla bile bütün bunlar yeteri kadar mantıklıydı, kolayca kabullenebilmiştim.
Beni asıl vuran ikincisiydi. 1991 yılının sonlarında gösterime girmiş olan Judgment Day. Televizyon ekranından izlerken bile ben de, John'la birlikte deli diye damgalanmış bir annenin köşeye atılmış serseri çocuğu gibi, T-800'ü baba figürü yerine koymuştum. Tamam belki bunda Robert Patrick'in o tamamen sinir bozucu, ürkütücü ve tüyler ürpertici T-1000 tiplemesinin de bir etkisi olabilir. Ama sanırım zaten Arny'ye daha ilk günden içim ısınmış olmalı ki, ikinci seferinde John'u korumaya gelişini nerdeyse bekliyormuşum.
Bu açıdan her bir saniyesi, her bir sahnesi ve repliğiyle Judgment Day'in yeri bende çok ayrıdır. Saf, peşine düşülmüş bir genç kız oluşunun üzerinden geçen 10 yılın ardından Sarah Connor'ın geldiği o nokta, kıyamet gününden bahsedişiyle birlikte ekranda canlanan o kıyamet görüntüleri, dönüştüğü o anne hali ve belki de en çok hastanede kapatıldığı o bit kadar odada yatağını yan tutup, barfiks (ya da şınav) çekişi...
O noktadan sonra aradan tam 12 yıl geçmesini beklemek zorundaydık John Connor'ın büyüyüp, o direnişe liderlik edip etmeyeceğini görmek ve Sarah'nın hakikaten de kıyameti, Skynet'i engelleyip engelleyemediğini öğrenebilmek için. Gerçi 2008'de Terminator:The Sarah Connor Chronicles ile işler biraz ilginçleşmeye başlamıştı ama kısa kestiler, iki sezonun ardından dımdızlak ortada bıraktılar bizi de.
Terminator 3:Rise of the Machines geldiğinde az çok neyle karşılaşacağımız tahmin etmiştik ama bu kadar da kötüleşemezdi. Onca gözümüzde büyüttüğümüz, uğruna terminatorler yollanan John Connor, karizmatiklikten alabildiğine uzak olarak Nick Stahl'ın bünyesinde vücut bulmuştu. Hele ki Edward Furlong'ın 14 yaşında ortaya serdiği o müthiş, of of of nasıl bir John geliyor diye heveslendiren portresinin ardından, olmamıştı. Ama hikaye doğruydu, en azından en başta dediği çizgiyi ilerlediği noktadan, hepimizin beklediği sona doğru bir şekilde ve akıcı olarak getirmişti.
Ama mademki bize taa 1984'te bir gelecek vaadetmişlerdi, artık zamanıydı. Kendi Skynet'lerimize bile sahipken asıl hikayeyi anlatmamazlık olmazdı. Nitekim 2009'da önümüze getirdikleri de bu amacı taşıyordu. Terminator Salvation, nerdeyse beklediğimiz gibi bir John Connor çıkardı ortaya. Christian Bale'in bu tip roller için sinemaya özel olarak gökten indirildiğini düşünmeye başladım nerdeyse. Bryce Dallas Howard'sa Claire Danes'ten belki daha da ilgi çekici bir Kate'ti. Ama bir şeyler tuhaftı bu Terminator'de, bir şeyler eksikti ve pek çok şey de anlaşılmaz gibiydi.
Bir kere en başta havası yoktu, Terminator filmlerinin daha o ilk başlarkenki dırıt dıt dırıt ede ede tüylerimizi ürperten, içimizi buz gibi bir suyla dolduran ve kırmızı gözlerle son bulan açılışı aynı etkide değildi. Aksiyonun alası vardı, efektlerin delirmişi vardı ama havası yoktu, o ruh yoktu. Pek çok gönderme mevcuttu gerçi, eski tanıdık repliklerin hepsi hatta eski ustalara saygı duruşları bile yerli yerindeydi ama gene de birşeyler olmamıştı.
Aslında bir Terminator Salvation incelemesi olacaktı bu ama içimde bunca Arny-Furlong-Linda Hamilton'lı Terminator özlemi varken kendime engel olamadım. Hele ki büyüdükçe, her cevabı bir Spielberg filminde bulabileceğini bilen Dawson gibi, klasikleşmiş filmlerime sığındıkça, daha da yokluklarını hissediyor insan. "Not Fate But We Make" diyerek dolaşıyorsunuz, sizi korkutan her yere giderken, her önemli olayın öncesinde tekrar edip, Sarah Connor'ın keskinliğini, cesaretini üstünüzde bulmaya çalışıyorsunuz. O yüzden de bitiş jeneriği aktıktan hemen sonra aklınızda tek bir sahnesi bile kalmayan bir filmi, bu seriye yakıştıramıyorsunuz.
Unutmadığımız o bitiş için : http://youtu.be/DEMICfWLOig
18 Haziran 2011 Cumartesi
17 Haziran 2011 Cuma
Bir Armada Sineması Macerası
Bir Kentpark Sineması Macerası'ndan sonra bunu da yaşadım.
Esasında 19 mayıs tarihli bir yazı olacaktı bu ama netin dışında berbat derecede işle güçle dolu bir hayatım (!) olduğundan bir ay sonraya kısmet.
Dediğim gibi, 19 mayısta yine her Johnny filmi vizyon günü yaptığım gibi Depp-görevimi yerine getirmek üzere bir vizyon gününe daha kalkmıştım. Öğlenden sonra araştırma ve incelemelerim sonucunda, netten Karayip Korsanları : On Stranger Tides'a Armada sinemasından 17.30 seansına iki güzel biletimi aldım. Film saatinden yaklaşık bir buçuk saat kadar önce de Armada'ya ayak bastım.
Önce en alt kattaki markete girdik annemle. Birkaç ihtiyacı hallettik, bir de sinemada yeriz diye sinemanın büfesinde bulamayacağımız çeşitli atıştırmalıklardan depoladık. Ancak marketin içinde dolaşırken bir ara elektrik gitti. Şaşırtıcı bir durum evet, ama böyle yerlerde genellikle gitmesini takip eden 4-5 saniye içinde geri gelir elektrik-jeneratörün devreye girmesiyle. Orada bu süreç bir dakikayı buldu nerdeyse. Ardından birkaç sefer daha gitti ve geldi elektrik. En çok da kasadayken olması sinir bozar ya kasada yaşamadan ordan çıkabildik biz neyseki.
En üst kattaki sinemaya ulaşabilmek için en alt kattan yola çıktık. Giriş kata geldiğimizde asansöre binelim nasıl olsa en üst kat daha çok yolumuz var deyip asansöre yönelmiştik ki gene elektrik gitti. Bekledik. Biz asansörün başındayken yarım saat içinde defalarca elektrik gitti, geldi. Sonunda pes edip, merdivenleri denedik. Normal merdivenlerden en üst kata çıkmaya başladık. Elektrik yine hareketliydi.
Sonunda en üst katta sinema gişelerine ulaştığımızda önümüze çıkan manzara daha hoştu. Gişelerin önünde insan kalabalığı, gişelerde ne yapacağını bilememiş bekleyen veya oradan oraya koşturan görevliler. Elektrik kesintisinden dolayı sistemler gitmiş (şu gerizekalı bilgisayar işte) ve geri gelmelerini bekliyorlar. Ama elektrik bu sırada habire gitmeye devam ettiğinden bilgisayarlar kendilerini bir türlü toparlayamıyor.
Ben de bu durumda ne akla hizmet mybilet'in bilet aletlerinden internet biletimi bastırabileceğimi düşünmüşsem. Aletlerin önünde durdum ve boş boş bakındım. Çünkü ekranları karanlıktı. Sonra gelir gibi olup, gene gitti. Nihayet elektrik geri geldiğinde aletler kendilerini bir türlü açamadı. Ekranlarda hata mesajları belirdi. Filmin başlamasına yarım saat kala, parasını çoktan ödediğim biletimi bile alamamıştım elime. Neyse, sabırsız bir bekleyişin sonucunda biletlerimi bastırdım ve son hızla üst kata-sinema salonları katına koşturduk.
Ama tabiki burda da durum daha vahimdi. Burda da jeneratör devreye girmiyordu ve biz beklerkenki elektrik kesintiler olduğu gibi salonlarda film izlemekte olanlara yansımıştı. Düşünün, sinemada oturmuş filminize dalmışken, birden ekran gidiyor. Mutlak bir karanlık. Hiçbir görevli de gelmiyor salona. Hatta çıkan bir kadının müdüre şikayetine kulak misafiri olduğum kadarıyla projektör odasının camına vurmaları da işe yaramamış. Böyle bir ortam.
Film saatine beklemeye başladık oturup tabi. Sonuçta her şeye rağmen o gün Depp-görevi günüm ve başarısız olamam. Salonların önündeki bekleyişimiz sırasında tanık olduklarımızsa tam şenlikti. Şikayet eden insanlar, odasından elindeki telefona bağırarak fırlayan sinema müdürünün oradan oraya koşturması ve telefondaki kişiye daha da çok bağırması..."Jeneratörü çalıştırmıyorlar, olur mu böyle şey! Sinemada elektrik gider mi ne salak adamlar bunlar bir sürü aradım söyledim anlamıyorlar insanlar burda mağdur..." diyerek bağırıyordu müdür. Mısır aldığım görevliyse daha da gerçekçiydi: "Valla bence biletinizi açık bilete falan çevirttirin aşağıdan ya da şikayet falan edip paranızı geri alın." Güldüm, mısırdan ağzıma tıktım bolca ve beklemeye devam ettim. O filmi o gün görmeliydim.
Saat nihayet 17.30'a geldiğinde üç boyut gözlüklerimizi aldık ve salona girdik. Ama tedirginliğimizi ve her an elektrik gidecekmiş hissimizi anlatamam. Neyseki ekranda Johnny'nin ve o bildik Karayip Korsanları havasının görünmesiyle yatıştık ve kazasız belasız bir film izledik.
Belki bu maceradan dolayı ya da belki de hakikaten öyle olduğu için, bu seferki korsanlar beni yeterince içine çekemedi gibime geldi. O ilk filmde yarattıkları ve ikinci filmde tavan yaptırdıkları şaşırtma-dalavere duygusu beni sarmadı, ortaya çıkmadı. Herşey daha yumuşak geçişliydi, Kaptan Jack hep tahmin edilebilir hareketlerde bulundu, o bile üzerine bir ağırlık çökmüş gibiydi. Penelope Cruz ise ilk gördüğüm andan beri nefret ettiğim bir kadın olmasına rağmen (kesinlikle Tom Cruise etkisi), hoşuma gitmeyi başardı, bu filmin sanırım tek artısı bu oldu bana. Onun dışında Geoffrey Rush'ın o görünmeyen etkisini ve yerini su yüzüne çıkardı seri içinde. Yeni bir üçlemenin başlangıcı olarak da fena sayılmazdı. Filmin ardından deniz kızına ve genç rahibe kanı kaynamamış, hallerini merağa düşmemiş kimse kalmamıştı.
O bebeğin oraya geleceğini de biliyordum ayrıca, göstermelerine bile gerek yoktu;)
Esasında 19 mayıs tarihli bir yazı olacaktı bu ama netin dışında berbat derecede işle güçle dolu bir hayatım (!) olduğundan bir ay sonraya kısmet.
Dediğim gibi, 19 mayısta yine her Johnny filmi vizyon günü yaptığım gibi Depp-görevimi yerine getirmek üzere bir vizyon gününe daha kalkmıştım. Öğlenden sonra araştırma ve incelemelerim sonucunda, netten Karayip Korsanları : On Stranger Tides'a Armada sinemasından 17.30 seansına iki güzel biletimi aldım. Film saatinden yaklaşık bir buçuk saat kadar önce de Armada'ya ayak bastım.
Önce en alt kattaki markete girdik annemle. Birkaç ihtiyacı hallettik, bir de sinemada yeriz diye sinemanın büfesinde bulamayacağımız çeşitli atıştırmalıklardan depoladık. Ancak marketin içinde dolaşırken bir ara elektrik gitti. Şaşırtıcı bir durum evet, ama böyle yerlerde genellikle gitmesini takip eden 4-5 saniye içinde geri gelir elektrik-jeneratörün devreye girmesiyle. Orada bu süreç bir dakikayı buldu nerdeyse. Ardından birkaç sefer daha gitti ve geldi elektrik. En çok da kasadayken olması sinir bozar ya kasada yaşamadan ordan çıkabildik biz neyseki.
En üst kattaki sinemaya ulaşabilmek için en alt kattan yola çıktık. Giriş kata geldiğimizde asansöre binelim nasıl olsa en üst kat daha çok yolumuz var deyip asansöre yönelmiştik ki gene elektrik gitti. Bekledik. Biz asansörün başındayken yarım saat içinde defalarca elektrik gitti, geldi. Sonunda pes edip, merdivenleri denedik. Normal merdivenlerden en üst kata çıkmaya başladık. Elektrik yine hareketliydi.
Sonunda en üst katta sinema gişelerine ulaştığımızda önümüze çıkan manzara daha hoştu. Gişelerin önünde insan kalabalığı, gişelerde ne yapacağını bilememiş bekleyen veya oradan oraya koşturan görevliler. Elektrik kesintisinden dolayı sistemler gitmiş (şu gerizekalı bilgisayar işte) ve geri gelmelerini bekliyorlar. Ama elektrik bu sırada habire gitmeye devam ettiğinden bilgisayarlar kendilerini bir türlü toparlayamıyor.
Ben de bu durumda ne akla hizmet mybilet'in bilet aletlerinden internet biletimi bastırabileceğimi düşünmüşsem. Aletlerin önünde durdum ve boş boş bakındım. Çünkü ekranları karanlıktı. Sonra gelir gibi olup, gene gitti. Nihayet elektrik geri geldiğinde aletler kendilerini bir türlü açamadı. Ekranlarda hata mesajları belirdi. Filmin başlamasına yarım saat kala, parasını çoktan ödediğim biletimi bile alamamıştım elime. Neyse, sabırsız bir bekleyişin sonucunda biletlerimi bastırdım ve son hızla üst kata-sinema salonları katına koşturduk.
Ama tabiki burda da durum daha vahimdi. Burda da jeneratör devreye girmiyordu ve biz beklerkenki elektrik kesintiler olduğu gibi salonlarda film izlemekte olanlara yansımıştı. Düşünün, sinemada oturmuş filminize dalmışken, birden ekran gidiyor. Mutlak bir karanlık. Hiçbir görevli de gelmiyor salona. Hatta çıkan bir kadının müdüre şikayetine kulak misafiri olduğum kadarıyla projektör odasının camına vurmaları da işe yaramamış. Böyle bir ortam.
Film saatine beklemeye başladık oturup tabi. Sonuçta her şeye rağmen o gün Depp-görevi günüm ve başarısız olamam. Salonların önündeki bekleyişimiz sırasında tanık olduklarımızsa tam şenlikti. Şikayet eden insanlar, odasından elindeki telefona bağırarak fırlayan sinema müdürünün oradan oraya koşturması ve telefondaki kişiye daha da çok bağırması..."Jeneratörü çalıştırmıyorlar, olur mu böyle şey! Sinemada elektrik gider mi ne salak adamlar bunlar bir sürü aradım söyledim anlamıyorlar insanlar burda mağdur..." diyerek bağırıyordu müdür. Mısır aldığım görevliyse daha da gerçekçiydi: "Valla bence biletinizi açık bilete falan çevirttirin aşağıdan ya da şikayet falan edip paranızı geri alın." Güldüm, mısırdan ağzıma tıktım bolca ve beklemeye devam ettim. O filmi o gün görmeliydim.
Saat nihayet 17.30'a geldiğinde üç boyut gözlüklerimizi aldık ve salona girdik. Ama tedirginliğimizi ve her an elektrik gidecekmiş hissimizi anlatamam. Neyseki ekranda Johnny'nin ve o bildik Karayip Korsanları havasının görünmesiyle yatıştık ve kazasız belasız bir film izledik.
Belki bu maceradan dolayı ya da belki de hakikaten öyle olduğu için, bu seferki korsanlar beni yeterince içine çekemedi gibime geldi. O ilk filmde yarattıkları ve ikinci filmde tavan yaptırdıkları şaşırtma-dalavere duygusu beni sarmadı, ortaya çıkmadı. Herşey daha yumuşak geçişliydi, Kaptan Jack hep tahmin edilebilir hareketlerde bulundu, o bile üzerine bir ağırlık çökmüş gibiydi. Penelope Cruz ise ilk gördüğüm andan beri nefret ettiğim bir kadın olmasına rağmen (kesinlikle Tom Cruise etkisi), hoşuma gitmeyi başardı, bu filmin sanırım tek artısı bu oldu bana. Onun dışında Geoffrey Rush'ın o görünmeyen etkisini ve yerini su yüzüne çıkardı seri içinde. Yeni bir üçlemenin başlangıcı olarak da fena sayılmazdı. Filmin ardından deniz kızına ve genç rahibe kanı kaynamamış, hallerini merağa düşmemiş kimse kalmamıştı.
14 Haziran 2011 Salı
"Hope has a warrior" DI...
Sabah erkenden yine o saçma sapan mülakatlardan birine gitmem gerek. Ama bünyem reddediyor. Bir köşeden Zedd'in büyülerini duymak istiyorum, Richard kılıcını savursun, Kahlan saçlarını savura savura kötülerle savaşırken, Cara ortalığı toza dumana katsın istiyorum. Beni kurtarsınlar istiyorum. Umudun hala oralarda bir yerlerde olduğuna inandırsınlar beni istiyorum. Uğruna savaşacak bir şeylerimiz kaldı desinler, savaşsınlar istiyorum. Ruhumu, özgürlüğünü satın alabileceğimi sandığım paraya satmıyor olduğumu söylesinler, direndin, başardın, onlar gibi olmadan deyip, beni de yanlarında Midlands'e götürsünler istiyorum.
Ya da biri herşeyi durdurup, "şaka" desin lüften. "Şaka yaptık, tamam. Şimdi yaşaman gereken hayata geçebilirsin."
Ya da biri herşeyi durdurup, "şaka" desin lüften. "Şaka yaptık, tamam. Şimdi yaşaman gereken hayata geçebilirsin."
Ben de yazdım, benim de hikayem yayınlandı :)
Öyle. İlk hikayem değildi belki, son da olmayacak ama "yayınlanan" ilk hikayem - Kahvaltı -, AltKitap'ın 2010 Öykü Seçkisi Veda'da. Bu adresten indirebilirsiniz diğerlerinin de olduğu e-kitabı: http://altkitap.com/kitap.asp?kitapid=60
Eugene Schoulgin'den "ŞEFTALİLİ KIZ"
İnançlar, hüzünler, sevinçler, yitirilenler, vazgeçmeler ve yaşam denen yalanlar üzerine öykülerle örülmüş bu kitapta Eugene Schoulgin usta kalemiyle yeni Rus dünyasının, yeni Rus topraklarının ve o topraklarda yaşayan insanların çarpıcı tablolarını veriyor. Valentin Serov’un tablosu “Şeftalili Kız” yeni bir yaşam kazanıp yaratılışını kapsayan acı ve üzüntü dolu dönemin sessiz tanığı oluyor. Yeşillikler içinde, heykellerle süslü güzelim bahçelerin çevrelediği bir yazarlar köyünün konukevinde, Putin döneminin beklenmedik sansürü karşısında ne düşüneceklerini şaşıran sanatçılar birbirine düşmüşler. Eski eser koruyucusu, eski komünist Anna İsmailovna yıkık bir kilisedeki Meryem Ana tasvirini on armaya çalışırken kendisini saran her şey bir bir çözülüp dağılmakta. Sahipsiz topraklarda arabaları yolda kalan bir çift kendi yaşamlarının enkazıyla yüzleşiyor. Eski hayaller hep sönmüş, ama umut tükenmiyor.---Arka Kapak
Geçen ay bir ara böyle bir süre sebepsiz burnumda şeftali kokusuyla dolanırken, resmen "evrenin" bir tür oyunuyla, kütüphaneden amaçsızca dolaşırken rastladım bu kitaba. Eugene Schoulgin'in "Şeftalili Kız"ı. İpince-135 sayfalık-kitap, raflar arasında gözümün seçmesi mümkün değil, ellerim kendi kendine uzanıp buldu sanki. Ama bu 135 sayfayı neredeyse bir aydır okuyorum ki bilenler bilir gerektiğinde 300+ sayfalık kitaplar bir gecede bitirilebilir. Normal olmayan bu durumun suçlusu tabiki Bahadır Alkım, Tahsin&Nimet Özgüç, Algaze ve diğerleriyle birlikte JSTOR'du. Çok şükür geçtiler, ben de oturup sakin kafayla Schoulgin'in anlattıklarını dinledim.
Orijinal adı "Pike Med Ferskener" olan kitap, Norveç'te 2006'da yayınlanmasının ardından 2007'de İthaki ilk basımı gerçekleştirmiş. Elimde de bu ilk basıma ait Deniz Canefe'nin çevirisi mevcuttu. Kitap Schoulgin'in 12 sayfalık "İyi Geceler Semyon,Seni Seviyoruz", 43 sayfalık "Şeftalili Kız", 29 sayfalık "Anna İsmailovna'nın Kutsal Örtüsü" ve 50 sayfalık "Enkaz" adlı hikayelerinden oluşuyor.
"İyi Geceler Semyon,Seni Seviyoruz" ; Semyon'un Rusya'nın bir bölgesinde ziyaretine gittiği dostları Mişa ve Tanya ile yediği akşam yemeği süresince düşündüklerini, hissettiklerini ve sezdiklerini anlatıyor.
"Şeftalili Kız" ; Oystein adındaki Norveçli anlatıcımızın birlikte olduğu Galina adlı Rus bir kadın ve onun Lidiya adlı çok yakın arkadaşıyla geçirdiği bir piknik-müze gezisi gününü anlatıyor. Şeftalili Kız tablosu eşliğinde Rus devriminin ve bunun insanlarına, sanatına, dünya görüşlerine yaptığı geri dönülemez etkisini anlıyoruz. Bir hayaletin yarattığı yansımada, bir evin, ailenin dramına; bu dramın açtığı ekranda da diğer tüm dramları görüyoruz.
"Anna İsmailovna'nın Kutsal Örtüsü" ; Rusya'nın en eski kiliselerinden birinde duvar resimlerini restore eden oldukça yaşlı ateist Anna İsmailovna ve ona bu görevde yardımcı olan dinine çok bağlı ve inançlı Lidiya'nın bir öğleden sonrasına konuk oluyoruz. Bu birbirinden alabildiğine farklı iki kadının kilisenin içinde, birbirlerinin ruhunda konuşarak çıktıkları yolculuğa, dışarıda polislerden saklanan minibüsteki kaçak-hırsızlar eşlik ediyor.
"Enkaz"da ise Rusya'nın tüm devrimler ve yıkımlardan sonraki günümüzdeki taşrasında, kanunsuz ve korkutucu insanların arasında bir araba yolculuğu paylaşan eski karı-kocanın hakikaten de enkaz olmuş ilişkilerine dahil oluyoruz.
Şimdilik 70 yaşında olan Norveçli yazar, bir ressamın oğlu olmasının yanında, klasik arkeoloji-klasik diller-sanat tarihi okumuş ve İstanbul'da yaşıyormuş. Bu kitaptaki hikayelerinde olayların içindeki bir karakter hep anlatıcımız rolünde. Dolayısıyla bir yandan anlatıcılarımızın iç dünyalarındaki yolculukları dinlerken, bir yandan onların diğer kahramanlarımızı ve yazarın anlattığı dünyayı nasıl gördüklerine şahit oluyoruz. Bu dünya ise 1800lerin sonundan günümüze kadar Rusya coğrafyası, insanları ve zaman zaman da bir Norveçli'nin bunları görüdüğü haliyle Bolşevik Rusya ya da Sovyet Rusya. Hikayeler oldukça kısa sürelerde gerçekleşse de anlattıkları genelde birkaç zaman dilimini kapsıyor. Bol bol hisler, düşünceler ve hayaller içeriyor. Yazarın geniş penceresi sayesinde de tarih ve sanat kokuyor.
Gene de ben bu Rusya'yı bir türlü sevemedim.
Geçen ay bir ara böyle bir süre sebepsiz burnumda şeftali kokusuyla dolanırken, resmen "evrenin" bir tür oyunuyla, kütüphaneden amaçsızca dolaşırken rastladım bu kitaba. Eugene Schoulgin'in "Şeftalili Kız"ı. İpince-135 sayfalık-kitap, raflar arasında gözümün seçmesi mümkün değil, ellerim kendi kendine uzanıp buldu sanki. Ama bu 135 sayfayı neredeyse bir aydır okuyorum ki bilenler bilir gerektiğinde 300+ sayfalık kitaplar bir gecede bitirilebilir. Normal olmayan bu durumun suçlusu tabiki Bahadır Alkım, Tahsin&Nimet Özgüç, Algaze ve diğerleriyle birlikte JSTOR'du. Çok şükür geçtiler, ben de oturup sakin kafayla Schoulgin'in anlattıklarını dinledim.
Orijinal adı "Pike Med Ferskener" olan kitap, Norveç'te 2006'da yayınlanmasının ardından 2007'de İthaki ilk basımı gerçekleştirmiş. Elimde de bu ilk basıma ait Deniz Canefe'nin çevirisi mevcuttu. Kitap Schoulgin'in 12 sayfalık "İyi Geceler Semyon,Seni Seviyoruz", 43 sayfalık "Şeftalili Kız", 29 sayfalık "Anna İsmailovna'nın Kutsal Örtüsü" ve 50 sayfalık "Enkaz" adlı hikayelerinden oluşuyor.
"İyi Geceler Semyon,Seni Seviyoruz" ; Semyon'un Rusya'nın bir bölgesinde ziyaretine gittiği dostları Mişa ve Tanya ile yediği akşam yemeği süresince düşündüklerini, hissettiklerini ve sezdiklerini anlatıyor.
- "Siz batılılar durmadan biz Rusları anlamadığınızı söylüyorsunuz.Biz de aynı şeyi söylüyoruz-aynen iade etmek için-ardından birbirimiz çözmeye çalışıyoruz.Biz de beceremiyoruz siz de.Niye biliyor musun?Çünkü batı tarihi kendini o kadar uzun zamandır ileri geri incelemelerin eline bıraktı ki artık kendi kuramlarının tutsağı oldu.Böylece batı her zaman ne yapacağı bilinebilen bir yer oldu,bu da arkasından belli bir düzeni ve durağanlığı getirdi.Nazilikten kaynaklanan beyin kanamalarını bile didik didik parçalayıp neden,sonuç ilkesine göre yeniden birleştirdiniz.Bizde bu çözümlemeler işe yaramaz.Ruslar düzenden anlamazlar.Bir Rus şöyle ya da böyle değildir,ikisi birdendir o-aynı anda!"
"Şeftalili Kız" ; Oystein adındaki Norveçli anlatıcımızın birlikte olduğu Galina adlı Rus bir kadın ve onun Lidiya adlı çok yakın arkadaşıyla geçirdiği bir piknik-müze gezisi gününü anlatıyor. Şeftalili Kız tablosu eşliğinde Rus devriminin ve bunun insanlarına, sanatına, dünya görüşlerine yaptığı geri dönülemez etkisini anlıyoruz. Bir hayaletin yarattığı yansımada, bir evin, ailenin dramına; bu dramın açtığı ekranda da diğer tüm dramları görüyoruz.
- "Arkadaşlarım başka türlü düşünüyorlar ama onlar Rusları okumamışlar.Ben Rusları okudum.İsterseniz sorun.Sorun bakalım Dostoyevski'yi okumuş muyum.Üf biraz daha zor birşey sorun,Dostoyesvki'yi okudum elbette.Sologub'u ya da Klebnikov'u okumuş muyum onu sorun?Bu adları siz duymamışsınızdır bile herhalde.Hayır değil mi,ben de öyle düşünmüştüm.Cahil sersemler, ama ben okudum görüyorsunuz.Hepsini birer birer okudum hem de niye?Çünkü onlar dosdoğru yüreğime hitap ediyorlar.Başka hiçbir şey Çehov'la sarhoş olmaya,Oblomov'a dalıp gitmeye,Leo'yla rüyalara dalmaya benzemiyor ya da,-yok artık kessem iyi olacak.Benim anlatacağım bu değildi."
"Anna İsmailovna'nın Kutsal Örtüsü" ; Rusya'nın en eski kiliselerinden birinde duvar resimlerini restore eden oldukça yaşlı ateist Anna İsmailovna ve ona bu görevde yardımcı olan dinine çok bağlı ve inançlı Lidiya'nın bir öğleden sonrasına konuk oluyoruz. Bu birbirinden alabildiğine farklı iki kadının kilisenin içinde, birbirlerinin ruhunda konuşarak çıktıkları yolculuğa, dışarıda polislerden saklanan minibüsteki kaçak-hırsızlar eşlik ediyor.
- "İnanç,dostum, bir insanın ruhunun pek çok yerinde yaşayabilir. Vatan için verilen büyük savaştan sonra yetişen bizleri yaşam sert bir elle biçimlendirdi. Üzerimize aldığımız görev kişisel kaygılara izin vermiyordu. İnsanın çabalarının içine işlemiş bir duygu vardır, seninki gibi insana uzak bir inançtan pek farkı olmayan bir tutku. En azından senin inanç dediğin şey kendini uzak tutmayı içeriyorsa. Ben yaşamımı işimle ayrılmaz biçimde birleştirdim, böyle olması gerekiyordu, çok fazla gözyaşı dökmem pahasına olsa bile."
"Enkaz"da ise Rusya'nın tüm devrimler ve yıkımlardan sonraki günümüzdeki taşrasında, kanunsuz ve korkutucu insanların arasında bir araba yolculuğu paylaşan eski karı-kocanın hakikaten de enkaz olmuş ilişkilerine dahil oluyoruz.
- "-Şimdi ayrılıp eskisi gibi,sanki bu buluşma hiç gerçekleşmemiş gibi devam edemez miyiz?Göstergeyi yeniden sıfıra getiremez miyiz?Bütün o hissettiklerim-senin hissettiklerin-yalnızca kesilip atılmış bir evliliğin hayali sancıları mı? Erkek derin bir soluk aldı,kadına döndü.Gözleri birbirlerinin çaresizliğini yansıtıyordu. 'Yaa,' dedi, erkek alçak sesle, 'en kötüsü de bu işte.Sanırım yapabiliriz.Bu bana yaşamın öğrettiği bir şey.İnsan her zaman yaşamda yoluna devam etmeli.'"
![]() |
| Schoulgin İstanbul'u dinliyor elinde bardağı. Kaynak: information.dk |
Gene de ben bu Rusya'yı bir türlü sevemedim.
13 Haziran 2011 Pazartesi
10 Bölümün Ardından "Camelot"
Evet, bu hafta itibariyle Camelot'ta 10 bölümü geride bıraktık. Nisan ayında başlayan ilk sezonun bu on bölümünün ardından pilot bölümde tanıştırıldıklarımızın nerelere geldiklerini görmüş olduk. (Bu arada yayınlanan son bölümün-10.bölümün-sezon finali olup olmadığı konusunda kesin-yeterli bir malumat edinemedim, ama Britanya'daki bu konudaki geleneğin bildiğim haline göre sezonlar 8-13 bölüm arasında değişir. Camelot'ta da 10 bölümlük bir sezon durumunu bekliyorum, bakalım.)
Sir Thomas Mallory'nin derlediği Fransızca'dan çeviri hikaye tomarlarına uygun sayılabilecek bir şekilde başlamıştı Camelot'taki Arthur-Merlin-Yuvarlak Masa hikayesi. Uther Pendragon'ın ölümüye birlikte Arthur'u ve kardeşi Kay'i eski Camelot kalesine getiren Merlin, karışıklık içerisindeki ülkeye kral getirmiş, hırslı kardeş Morgan da bunu kabullenmeyip, kendine güçlü ama hanzo bir müttefik olarak Kral Lot'u edinmişti. Camelot bu noktadan itibaren oldukça düzgün yollara girdi esasında. Belirli ölçülerle Morgan'ın kendi mücadelesini ve kendince haklılığını, reddeden bir babanın ve sürgün edilmişliğin ruhunda meydana getirdiği yaraları ve en önemlisi doğaüstü güçlere ulaşma nedenlerini gösterdi.
Öncelikle Morgan'dan gazı almış halde Kral Lot, salakça bir hamleyle Camelot'a saldırdı. Arthur bu saldırıda babası bildiği Sir Ector'u kaybetmiş olurken, Morgan da müttefiğini yitirdi. Böylece James Purefoy bize erkenden veda etti. Bu sırada rüyalarında gördüğü kız Guinevere ile karşılaşan Arthur, onun gayet onurlu ve adam gibi adam şövalyelerden olan Leontes'in nişanlısı olduğunu öğrendi. Bu sırada yuvarlak masa şövalyelerim toplanmaya başlamıştı. Leontes ve Kay, çapulcu sürüsü halinde olan Camelot halkından bir şövalyeler grubu oluşturabilmek için en başta bir eğitmene ihtiyaçları olduğunu düşünüp, methini duydukları Gawain'i bulmaya gitti. Yuvarlak Masanın en nadide şövalyelerinden olan çift kılıçlı Gawain ile birlikte artık ekibimizde Ulfius ve Boreastas da vardı.
Yine tam bu sıralarda Camelot'un ilk düğünü Leontes ile Guinevere arasında gerçekleşti. Kral olarak nikahı kıyan Arthur'un büyü yoluyla gözlerinin içinden olayı ve duyguları izliyordu Morgan. Morgan'ın müttefiğini kaybetmesiyle birlikte yeni planı kardeşine yakınmış gibi davranmak oldu. Morgan'ın ekibine katılan tam anlamıyla çatlak rahibe Sybill ve köleden bozma Vivian da durumu eşitlemeye başlamıştı.
Ancak efsaneye bağlı kalma hamlesi olarak Camelot, Guinevere ve Arthur arasında ikisinin de karşı koyamadıkları bir yasak aşk oluşturdu. Neredeyse 2.bölümden itibaren gözüme soktukları bu durumu 8 bölüm boyunca acaba nasıl olacak da Lancelot-Arthur-Guinevere üçgenine bağlayabilecekler diye merak ettik. Saçma bir twistle Leontes ve şövalyeler gerçekleri öğrendi, Leontes Arthur'u korurken öldü ve Guinevere de Arthur'a kalmış oldu.
İyi kız kardeş rolünü arkasında, türlü planlarla Morgan, insanları önce Arthur'dan soğuttu, ardından kendine bağladı. Hatta Bardon Geçidi Savaşı yaratarak, yeni kralımızı tuzağa düşürüp öldürtmeye çalıştı. Tam kralın öldüğü haberiyle birlikte çaresiz halkın başına geçmeye hazırlanmıştı ki Arthur döndü ve tacını geri aldı.
10 bölümün sonunda geldiğimiz noktada artık Leydi Igraine, Sybill ve Leontes yok. Yuvarlak Masanın somut olarak tahtalarının bir kısmı yerine yerleşti. Arthur tarafından dışlanmış ve sindirilmiş Morgan, Guinevere kılığında kralın yatağına girdi ve büyük ihtimalle sonradan başımıza musallat olacak olan Mordred'e hamile kalmış olarak odayı terk etti. Merlin tüm Camelot'u biraz dinlensin diye arkasında bırakarak sırtına vurdu çantasını gitti.
Böyle toptan bakınca dizide çok şey olmuş gibi görünüyor olabilir. Ama inanın olmadı. Yani Camelot'un bir bölümünde bir hafta veya iki hafta bekleyip de çok şey görmek, olayların ilerlemesine tanık olmak mümkün değil esasında. Koca bir 40 dakika geçiyor ve karakterler sadece 100 metrekare içinde ordan oraya yürümüş oluyor. Olayın akmamasının dışında zaten bir türlü ikna da edemiyor izleyiciyi. Arthur'un neden ve ne akla hizmet kral olduğunu bir türlü anlayamadım ben bu haliyle. Bildiğimiz hovarda, kız peşinde, aklı bir karış havada, kılıç ya da diğer bir konuda meziyeti olmayan bir çocuğu-evet bildiğiniz çocuk gibi burda Jaime Campbell Bower-sırf ölen kralın kanından olduğu ve gördüğü kehanetleri önleyeceği düşüncesinden dolayı Merlin tutup, kral yapıyor. Daha doğrusu ilan ediyor, ortamı, insanları buna uygun hale getiriyor. Sonrada başlıyor uğraşmaya bu malzemeden bir kral yapmaya. Ama olmuyor, olmuyor. 10 bölüm boyunca Arthur'dan hiçbir parıltı göremiyoruz. Ne ahlakı ahlak(baş şövalyesinin karısıyla düğün sabahı birlikte olmaktan tutun da habire ayartmaya kadar), ne zekası zeka, ne de gücü güç. Zaman zaman cesaret çıkışları gösteriyor ama onlar da tamamen zayıf kaldığı durumlarda kendini ispat etme çabasından. Onun dışındaki diğer herkes, bir krala ya da yöneticiye yakışan hareketler sergiliyor.
Hatta bu noktada en dikkat çekici şey de Morgan'ın iddialarının haklılığı. Her hareketiyle, bu hareketlere sunduğu gerekçelerle ve mantığıyla, Morgan Arthur'dan daha fazla hakediyor insanları yönetmeyi. Yani Camelot'un anlattığı şekliyle bu böyle anlaşılıyor.
Joseph Fiennes'inse bu Merlin'le ne yapmaya çalıştığını anlayan beri gelsin. Hakikaten neden bu kadar içten konuşmalar, karizmatik ama acı çeker güçlü adam pozları? Sevmediğimden değil, Fiennes'lerin bu halleri hep güzeldir, lazımdır. Ama durumu tuhaflaştırıyor. Bu salak çocuğa neden bu kadar rütuş diye bağırmak geliyor insanın içinden.
Bilmiyorum, Camelot bu haliyle sadece Kral Arthur hikayesi olduğu için izlenir bir yapıma dönüşmüş durumda benim için. Hiçbir heyecanı, merak duygusu, sevdiriciliği yok. Hatta çok para da harcamış gibi durmuyorlar çoğu yerinde. Ellerinde bu kadar esaslı (ama evet iyice bayatlamış artık) bir hikaye varken neden ellerine yüzlerine bulaştırıyorlar, anlamıyorum. Bir kerecik de Sean Connery'nin Kral Arthur'uyla, İoan Gruffudd'ın Lancelot'unu görebilmek istiyorum birlikte. Tamam belki Eva Green'in Morgan Le Fay'ini de katmak yerinde olur. Ama Merlin...O işte bir türlü tutmuyor. (Colin Morgan "Merlin"de uygun olabilir, yani o formülde tam yerinde ama bildiğimiz Merlin değil işte.)
Bu Camelot'un vermeye çalıştığı mesaj ise, efsaneler olağanüstü olaylar değildi, onları biz yarattık, kendi ellerimizle, kendi uydurmalarımızla. Tuğla tuğla, adım adım, her bir ilmeğini biz attık, sırf kendimize efsaneler yaratabilmek için. Bunu en güzel gösteren ve belki sezonun şimdilik en iyi sahnesi şöyle:
Ya da hala aklım Baelor'da, Game of Thrones'un 9.bölümünde. Ondan belki bu huysuzluğum.
Lanet olsun Lannisterlara. Hep mi kötüler kazanır, o dünyada da bu dünyada da.
Sir Thomas Mallory'nin derlediği Fransızca'dan çeviri hikaye tomarlarına uygun sayılabilecek bir şekilde başlamıştı Camelot'taki Arthur-Merlin-Yuvarlak Masa hikayesi. Uther Pendragon'ın ölümüye birlikte Arthur'u ve kardeşi Kay'i eski Camelot kalesine getiren Merlin, karışıklık içerisindeki ülkeye kral getirmiş, hırslı kardeş Morgan da bunu kabullenmeyip, kendine güçlü ama hanzo bir müttefik olarak Kral Lot'u edinmişti. Camelot bu noktadan itibaren oldukça düzgün yollara girdi esasında. Belirli ölçülerle Morgan'ın kendi mücadelesini ve kendince haklılığını, reddeden bir babanın ve sürgün edilmişliğin ruhunda meydana getirdiği yaraları ve en önemlisi doğaüstü güçlere ulaşma nedenlerini gösterdi.
Öncelikle Morgan'dan gazı almış halde Kral Lot, salakça bir hamleyle Camelot'a saldırdı. Arthur bu saldırıda babası bildiği Sir Ector'u kaybetmiş olurken, Morgan da müttefiğini yitirdi. Böylece James Purefoy bize erkenden veda etti. Bu sırada rüyalarında gördüğü kız Guinevere ile karşılaşan Arthur, onun gayet onurlu ve adam gibi adam şövalyelerden olan Leontes'in nişanlısı olduğunu öğrendi. Bu sırada yuvarlak masa şövalyelerim toplanmaya başlamıştı. Leontes ve Kay, çapulcu sürüsü halinde olan Camelot halkından bir şövalyeler grubu oluşturabilmek için en başta bir eğitmene ihtiyaçları olduğunu düşünüp, methini duydukları Gawain'i bulmaya gitti. Yuvarlak Masanın en nadide şövalyelerinden olan çift kılıçlı Gawain ile birlikte artık ekibimizde Ulfius ve Boreastas da vardı.
Yine tam bu sıralarda Camelot'un ilk düğünü Leontes ile Guinevere arasında gerçekleşti. Kral olarak nikahı kıyan Arthur'un büyü yoluyla gözlerinin içinden olayı ve duyguları izliyordu Morgan. Morgan'ın müttefiğini kaybetmesiyle birlikte yeni planı kardeşine yakınmış gibi davranmak oldu. Morgan'ın ekibine katılan tam anlamıyla çatlak rahibe Sybill ve köleden bozma Vivian da durumu eşitlemeye başlamıştı.
Ancak efsaneye bağlı kalma hamlesi olarak Camelot, Guinevere ve Arthur arasında ikisinin de karşı koyamadıkları bir yasak aşk oluşturdu. Neredeyse 2.bölümden itibaren gözüme soktukları bu durumu 8 bölüm boyunca acaba nasıl olacak da Lancelot-Arthur-Guinevere üçgenine bağlayabilecekler diye merak ettik. Saçma bir twistle Leontes ve şövalyeler gerçekleri öğrendi, Leontes Arthur'u korurken öldü ve Guinevere de Arthur'a kalmış oldu.
İyi kız kardeş rolünü arkasında, türlü planlarla Morgan, insanları önce Arthur'dan soğuttu, ardından kendine bağladı. Hatta Bardon Geçidi Savaşı yaratarak, yeni kralımızı tuzağa düşürüp öldürtmeye çalıştı. Tam kralın öldüğü haberiyle birlikte çaresiz halkın başına geçmeye hazırlanmıştı ki Arthur döndü ve tacını geri aldı.
10 bölümün sonunda geldiğimiz noktada artık Leydi Igraine, Sybill ve Leontes yok. Yuvarlak Masanın somut olarak tahtalarının bir kısmı yerine yerleşti. Arthur tarafından dışlanmış ve sindirilmiş Morgan, Guinevere kılığında kralın yatağına girdi ve büyük ihtimalle sonradan başımıza musallat olacak olan Mordred'e hamile kalmış olarak odayı terk etti. Merlin tüm Camelot'u biraz dinlensin diye arkasında bırakarak sırtına vurdu çantasını gitti.
Böyle toptan bakınca dizide çok şey olmuş gibi görünüyor olabilir. Ama inanın olmadı. Yani Camelot'un bir bölümünde bir hafta veya iki hafta bekleyip de çok şey görmek, olayların ilerlemesine tanık olmak mümkün değil esasında. Koca bir 40 dakika geçiyor ve karakterler sadece 100 metrekare içinde ordan oraya yürümüş oluyor. Olayın akmamasının dışında zaten bir türlü ikna da edemiyor izleyiciyi. Arthur'un neden ve ne akla hizmet kral olduğunu bir türlü anlayamadım ben bu haliyle. Bildiğimiz hovarda, kız peşinde, aklı bir karış havada, kılıç ya da diğer bir konuda meziyeti olmayan bir çocuğu-evet bildiğiniz çocuk gibi burda Jaime Campbell Bower-sırf ölen kralın kanından olduğu ve gördüğü kehanetleri önleyeceği düşüncesinden dolayı Merlin tutup, kral yapıyor. Daha doğrusu ilan ediyor, ortamı, insanları buna uygun hale getiriyor. Sonrada başlıyor uğraşmaya bu malzemeden bir kral yapmaya. Ama olmuyor, olmuyor. 10 bölüm boyunca Arthur'dan hiçbir parıltı göremiyoruz. Ne ahlakı ahlak(baş şövalyesinin karısıyla düğün sabahı birlikte olmaktan tutun da habire ayartmaya kadar), ne zekası zeka, ne de gücü güç. Zaman zaman cesaret çıkışları gösteriyor ama onlar da tamamen zayıf kaldığı durumlarda kendini ispat etme çabasından. Onun dışındaki diğer herkes, bir krala ya da yöneticiye yakışan hareketler sergiliyor.
Hatta bu noktada en dikkat çekici şey de Morgan'ın iddialarının haklılığı. Her hareketiyle, bu hareketlere sunduğu gerekçelerle ve mantığıyla, Morgan Arthur'dan daha fazla hakediyor insanları yönetmeyi. Yani Camelot'un anlattığı şekliyle bu böyle anlaşılıyor.
Joseph Fiennes'inse bu Merlin'le ne yapmaya çalıştığını anlayan beri gelsin. Hakikaten neden bu kadar içten konuşmalar, karizmatik ama acı çeker güçlü adam pozları? Sevmediğimden değil, Fiennes'lerin bu halleri hep güzeldir, lazımdır. Ama durumu tuhaflaştırıyor. Bu salak çocuğa neden bu kadar rütuş diye bağırmak geliyor insanın içinden.
Bilmiyorum, Camelot bu haliyle sadece Kral Arthur hikayesi olduğu için izlenir bir yapıma dönüşmüş durumda benim için. Hiçbir heyecanı, merak duygusu, sevdiriciliği yok. Hatta çok para da harcamış gibi durmuyorlar çoğu yerinde. Ellerinde bu kadar esaslı (ama evet iyice bayatlamış artık) bir hikaye varken neden ellerine yüzlerine bulaştırıyorlar, anlamıyorum. Bir kerecik de Sean Connery'nin Kral Arthur'uyla, İoan Gruffudd'ın Lancelot'unu görebilmek istiyorum birlikte. Tamam belki Eva Green'in Morgan Le Fay'ini de katmak yerinde olur. Ama Merlin...O işte bir türlü tutmuyor. (Colin Morgan "Merlin"de uygun olabilir, yani o formülde tam yerinde ama bildiğimiz Merlin değil işte.)
Bu Camelot'un vermeye çalıştığı mesaj ise, efsaneler olağanüstü olaylar değildi, onları biz yarattık, kendi ellerimizle, kendi uydurmalarımızla. Tuğla tuğla, adım adım, her bir ilmeğini biz attık, sırf kendimize efsaneler yaratabilmek için. Bunu en güzel gösteren ve belki sezonun şimdilik en iyi sahnesi şöyle:
Ya da hala aklım Baelor'da, Game of Thrones'un 9.bölümünde. Ondan belki bu huysuzluğum.
Lanet olsun Lannisterlara. Hep mi kötüler kazanır, o dünyada da bu dünyada da.
9 Haziran 2011 Perşembe
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Healer {힐러} (2014)
Seo Jeong Hu oğlumuz, "healer" kod adıyla tanınan bir çeşit gece kuryesi. Ahjumma kod adlı bir hacker'ın kulaklıklarından ver...
-
20li yaşlarındaki Kim Sol Ah (esas kızımız kendisi) bir tasarım şirketinde çalışıyor, tüm gün oturup müşterilere, firmalara, şirketlere f...
-
Joseon Dönemi'nde bir zamandayız. Krallığın başkentinde Sim Jung Woo isimli kahramanımız, devlet sınavını en genç yaşta en birinci olara...
-
Çoook eskiden, şimdinin Polinezya diye adlandırılan adalarından birinde, ada halkının şefinin sevimli mi sevimli kızı Moana, babasının t...
























