14 Mayıs 2011 Cumartesi

Les amours imaginaires (2010)

Bu hafta vizyona giren "Hayali Aşklar"ı birkaç ay önceki Ankara Film Festivali'nde izleyip, beğenmiş biri olarak ancak şimdi bahsetmek aklıma geldi ya,buna da şaşırıyorum.Kabul ediyorum,festival programında görünce tek amacım gidip Xavier Dolan meselesini görmek ve çözmekti.Öyle ya 89lu bu Kanadalı'nın benim mühendislik eğitimiyle boğuştuğum yaşta ilk uzun metrajlısını çekmiş olması fazlasıyla haset malzemesiydi benim için.
Durmadım,ne olacağından habersiz (-neyle ilgili bu gideceğimiz film? -bir kızla oğlan var arkadaşlar.sonra bir oğlan daha geliyor,ikisi de ona aşık oluyor,öyle. -ha,tamam.) bir arkadaşımla birlikte Batı Sineması'nın buram buram sinema kokan yer dibi salonuna koştum.Salonun ortasındaki projeksiyondan yansıyan görüntüleri en önden boynumuz tutularak da olsa izledik ve o bir buçuk saat bizim için,değişik ama beğendiğimiz bir deneyim oldu.Yer yer korkutucu bir sivrilikte geldi ama kesinlikle beğendiğimiz bir deneyim oldu.Üstüne bizimle aynı fikirlerde ve anlayışta bir salon dolusu insanla bol bol gülerek ve eğlenerek izlemenin hoşluğu da eklenince,eminim ki Dolan'ın da bizden umduğunu yerine getirmiş olduk.
Ayrıca festival bahanesine vizyonda 8 tl vereceğim mis gibi bir filmi 2,5 tl'ye izlemiş olmanın haklı gururu içindeyim,mesudum.
Filmin pek beğendiğimiz ve eğlendiğimiz iki sahnesinden biri (ki bu şarkının belleğe yapışmaması mümkün müdür?):


Bu da kopulan sahnedir,arz ederim:


Yeriz biz seni Louis Garrel :)

Yaylalar Hasretine Bir Kaşık Bal

Savaş Özbey'in bugünkü Hürriyet Cumartesi ekindeki İskoçya ile ilgili yazısından birkaç birşey:

scotland XIII by ~max702 on deviantART


Bir başkadır benim memleketim
Anadolu’ya yeşil / cennet diyorsak İskoçya’ya ne demek lazım, bilmiyorum... Bütün bir memleketin Doğu Karadeniz gibi olduğunu düşünün. Highlands denilen derin İskoçya’ya doğru bir shuttle’ın içinde yolculuk ediyoruz: Git git ne çayır bitiyor, ne ağaç; ne manzara. Derenin, ırmağın, gölün haddi hesabı yok. Her yan kartpostal. Sonra tertemiz, korunmuş! Su, musluktan içiliyor. Ama ne su! Spey nehrinden senenin 12 ayı sekiz kiloluk somonlar çıkıyor. Sebze meyve bol, her yan koyun, et ucuz! Evler bakımlı, yerleşim düzenli... 
TAKSİ ŞOFÖRÜNÜN HAYALİ
Kişi başı yılda 50 bin dolar kazanıyorlar. Nüfusları beş milyon kadar ama Britanya’nın üçte biri onların topraklarından oluşuyor. Tarihleri, İngilizlerle mücadele tarihi. William Wallace (daha bilinen adıyla Mel Gibson / Braveheart) öncülüğünde İngilizleri yenip bağımsızlık ilan ediyorlar ama sonrası tipik üzerinden güneş batmayan imparatorluk hikayesi. Şimdi kendi bayrakları, parlamentoları ve resmi dilleri var ama 1960’lardan itibaren alevlenen bağımsızlık tartışması hala bir nihayete kavuşmuş değil. Taksi şoförü Wallace’a göre kabahat yine İskoçlarda: “Demokrasi var, oy hakları var ama bağımsızlıktan yana oy kullanmıyorlar!” Wallace’ın istediği oldu. İskoçlar ayrılıkçı SDN’yi tek başına iktidar yaptı. 
KİLTİN ALTINA ÇAMAŞIR GİYİYORLAR MI
Soru bendenize değil, Habertürk Gazetesi’nden Nilay Örnek’e ait. Böyle bir efsane varmış ama kıvranıyoruz kıvranıyoruz, konuyu kitle falan getiriyoruz, bir ton şey öğrendik kiltler hakkında fakat kimseye de soramıyoruz, “Bunun altına don giymiyormuşsunuz, doğru mu” diye... Keklenmediysek eğer, gerçekten de öyleymiş. Dikkat ettim, bizim gibi langur lungur da eğilip kalkmıyorlar. Frikik vermemek için oldukları yerde dizlerini kırarak hanım hanımcık eğiliyorlar. Askerde talimleri bile kiltle yapıyorlarmış. En zor yanı sürünmek. Dizleriniz nasır tutuyormuş: “Her-şey-İskoçya-için!”
KANLI SOSİS VE HAGGİS
İskoçya’da asla aç kalmazsınız. Lezzetli peynirleri, taze somonları, güzel etleri ve şarküterileri var. Tek yapmanız gereken Haggis’ten uzak durmak. Hemen her kasabada / restoranda / evde bu geleneksel yemekten var. Midenizi bulandırmamak için kabaca geçiyorum: Kremayla tatlandırılmış bir işkembe yemeği... Durun dahası var: Hala kusamadıysanız size İskoçların kanlı sosislerinden tavsiye ederim. Bildiğiniz hayvan kanını baharatla karıştırıp, bağırsaklara dolduruyorlar! Bir de onu kahvaltıda yiyorlar.
ÖZGÜRLÜK VE VİSKİ BİRLİKTE YÜRÜR
İskoç milliyetçiliğinin sembollerinden olan şair Robert Burns “Özgürlük ve viski birlikte yürür” demiş. E daha ne desin? Bölgede bilinen ilk viski 15. yüzyılda yapılmış. O gün bugündür de viskinin anavatanı olarak anılıyor İskoçya. Ve bu konuda oldukça hassaslar: Eğer bir İskoç barında tutup Jameson viski isterseniz hiddetle “Ama o İskoç değil ki, İrlanda markası” cevabını alıyorsunuz garsondan/barmenden...
JB, Chivas,Jack Daniel’s gibi Türkiye’de çok bilinen markaların İskoçya’da esamesi okunmuyor. Memleketin en meşhur viskisi Famous Grouse. Adını yine ülkenin en meşhur kuşu, keklikten alıyor. Damıtımevi adeta bir müze gibi işliyor. Avrupa’nın her yanından viski severler, meraklılar ve öğrenciler gruplar halinde bu damıtımevini gezmeye geliyor. Rehberler eşliğinde fermantasyondan distilasyona, şişelemeye kadar bütün aşamaları gösterip, birer viski uzmanı olarak sizi mezun ediyorlar. 
Ama damıtımevleriyle ilgili en güzel ayrıntıyı Famous Grouse’un değil Macallan’ın damıtımevinde öğrendim. Viski yapıldıktan sonra dinlenmesi için meşe fıçılara alınıyor. Bu fıçıların içinde beklerden küçük bir yüzdesi meşe tarafından emilip buharlaşıyor. Her fıçıda verilen bu kayba ‘meleklerin payı’ diyorlar.
ÜLKENİN SEMBOLÜ NESSIE
Loch Ness, İskoçya’nın Highlands bölgesinde yer alan İngiltere’nin en büyük tatlısu gölü. Yüzeyi 56.4 kilometrekare, en derin yeri 230 metre. 1500 yıldan beri bu gölde bir su canavarı yaşandığına inanılıyor. İnanılmasını bir kenara bırakın, İngiliz hükümeti canavar Nessie’yi 1975’te koruma altına bile aldı. Canavar gerçekten var olsun olmasın, ‘İngiltere’nin Lazları’ denen İskoçlar bundan para kazanmanın yolunu bulmuş. Bölgeye düzenlenen turlar önemli bir turizm kalemi.



scotland glencoe by ~max702 on deviantART

Tüm yazı için http://www.hurriyet.com.tr/cumartesi/17776264.asp?gid=66

"only to discover freedom's end"

Son zamanlarda süregiden bu "yasaklar,sansürler,şifreler" durumlarından belki de bilemedim, gözlerimin önünde şu sahne dönüyor:


Her izlediğimde ağlama nöbetlerine sebebiyet veren filmin özellikle bu sahnesinde, Neil'ın boş sırası ekrana geldiği anda başlıyorum vızıldamaya, Keating'in "O Captain My Captain" sözünü ilk işitip arkası dönük halde durup kaldığı anda hık hıklarım durdurulamaz hale geliyor.Her, hayatının bir döneminde ve belki de her döneminde istedikleri ve kişiliği için savaşmış-savaşmak zorunda kalmış Neil için bu etkiyi yapar herhalde diye düşünüp,kendimi avutuyorum, bir film boyunca bu kadar harap olmama mazeret olarak. Devam eden her "O Captain My Captain" nidasının ardından Cameron'ın o turuncu kafasını sırasına vurasım geliyor.Thoreau'nun en saf satırlarıyla başlayan filmin Whitman'ın duygu seliyle bitişine hayran kalıyorum hep, tüm babası "tıp okumasını" istemiş (dayatmış) olan Neillar adına.
Filmde Ölü Ozanlar Derneği'nin manifestosu şeklinde şiir tadında okunur ama Walden Gölü'nün kenarına yerleşmesini anlattığı kitabının girişinde düzyazı halinde uzatır bize Thoreau:

"i went to the woods to live deliberately,
to front the facts of life,
to see if i could not learn
what it had to teach,
that i should not die
and learn that i had not lived.
i went to the pond to breathe fresh air,
to amble about,
only to discover freedom's end,
penned between barbed wire and meshed nets
to see nature taught how men live,
to learn of its death - all
to preserve one man's words."






Ki Walt Whitman'ın Dead Poets Society ile öğrendiğimiz dizeleri de şöyledir:

O Captain! My Captain, our fearful trip is done, 
The ship has weather'd every rack, the prize we sought is won, 
The port is near, the bells I hear, the people all exulting, 
While follow eyes the steady keel, the vessel grim and daring; 
But O heart! heart! heart! 
O the bleeding drips of read, 
Where on the deck my Captain lies, 
Fallen cold and dead. 
O Captain! my Captain! rise up and hear the bells; 
Rise up---for you the flag is flung---for you the bugle trills, 
For you bouquets and ribbon'd wreaths---for you the shores a-crowding, 
For you they call, the swaying mass, their eager faces turning; 
Here Captain! dear father! 
The arm beneath your head! 
It is some dream that on the deck, 
You've fallen cold and dead. 
My Captain does not answer, his lips are pale and still, 
My father does not feel my arm, he has no pulse nor will, 
The ship is anchor'd safe and sound, its voyage closed and done, 
From fearful trip the victor ship comes in with object won; 
Exult O shores and ring O bells! 
But I with mournful tread, 
Walk the deck my Captain lies, 
Fallen Cold and Dead.

(Can Yücel çevirisi:
Oy reis, koca reis, alnımızın akıyla döndük seferden.
Savuşturup onca belâ, onca fırtınayı, sonunda murada erdin.
İşte liman, bak, çanlar çalıyor, bayram ediyor ahali,
Gördüler pupa yelken geliyor, gözüpek, gözü yeşil yelkenli.
Neyleyim, neyleyim ki ama...
Bu kan damlalarını nideyim?
Gayri uzanmış güverteye reis,
Soğumuş ellerini mi öpeyim?
Oy reis, koca reis, kalk da şu çanları dinle bari!
Baksana, senin bayrağın çekilen, senin şarkın söyledikleri!
Senin için bu çiçekler, senin için toplaştılar sahillerde,
Seni çağırıyorlar, bak, senin adın geziyor dillerde!
Gel, reis ağacığım benim,
Kolumun üstüne yatırayım seni.
Çoktan öldüğünü unuttum ama,
Bu kan damlalarını nideyim?
Reis cevap vermiyor sözüme, dudakları söylemez olmuş,
Ağam kolumu duymuyor bile, ne yüreği ne kalbi kalmış.
Sağ salim demir attı gemi, bitti artık sona erdi sefer,
Savuşturup onca belâyı, kazanılan bir güzelim zafer.
Bayram etsin sahil, çalsın davullar!
Yalnız bırakın beni gideyim!...
Reisin yattığı güvertenin üstünde
Böyle dolaşmayıp da nideyim?)
Rica ediyorum, bilinçaltımdan. Durup dururken böyle şeyler çağırmasın.

10 Mayıs 2011 Salı

Steven Pressfield'dan "SON AMAZON" : Tal Kyrte, Son Özgür Kadınlar

Son Amazon (Last of the Amazons), Steven Pressfield'ın Savaş Dalgaları ve Ateş Geçitleri romanlarından sonra bir kez daha Antik Yunan'a göz alıcı bir yolculuk gerçekleştirdiği romanı.Bilge Kültür Sanat'ın çıkardığı kitabın Türkçesi Sinem Sancaktaroğlu Bozkurt'tan.
M.Ö.1250 dolaylarında bugünkü Yunanistan,Türkiye ve Kırım ile Rusya'nın güneyini içerisine alan bir coğrafyada, sayfalar üzerinden de olsa bozkırın kadınlarıyla birlikte at üstünde uçmanıza sebep oluyor kitap. Yunanlıların Amazon ismini verdiği ancak kendilerine Tal Kyrte (özgür ulus) diyen bu özgür kadınlardan biri olduğunu tahmin ettiğimiz Çiroz Ana'nın anlatımıyla başlıyor Pressfield destanına. Çiroz Ana'nın etrafında olan kızlara hitap ettiği konuşma, diğer bir Amazon kadınının öyküsünü aktarıyor. Atina'da savaş esiri olarak kalmış ve bir ailenin iki kızına dadılık yapmış Selene'nin kaçması ile onu yakalamak üzere peşine düşen bir Yunan birliğinin Atina'dan Amazon topraklarına yolculuğuna konuk oluyoruz sonra. Ancak bu sırada da birlikteki eski kıdemli askerlerin aracılığıyla da bir yandan Selene'nin de katıldığı Atina kuşatmasına dair o destansı öyküyü de dinliyoruz.
Çeşitli Antik dönem tarihçilerinin bahsettikleri savaşçı kadınların Atina'ya saldırılarından yola çıkan Pressfield, bu konudaki diğer pek çok şöhretli ismi de(Antiope,Hippolyta,ve şu sıralar Henry Cavill'in ete kemiğe büründüreceği Theseus gibi.) hikayesinin ana yerlerine yerleştirerek alternatif bir tarih yazıyor belki ama bu o kadar da kötü birşey değil. Kitabın sonunda kendisinin de söylediği gibi gerçekte var olduklarını söyleyemediğimiz gibi, var olmadıklarını da söyleyemiyoruz.
Kitabın içerisinde yaratılan destanla birlikte kaybolurken, bir yandan da Pressfield'ın tarafsızlığını koruma çabalarında yer yer delikler açtığını görebiliyor insan.Bir kadın olarak ister istemez Amazonların tarafında düşünürken insan,yazarın da düzdüğü methiyelere,kadınların özgürlüğüne dair attığı söylevlere de kaptırıveriyor kendini.Bir yerde artık öyle bir hale geliyor ki durum, kadınla erkeğin eşitliği-eşitsizliğinden, yerleşik yaşamın göçebe yaşamla savaşına,uygarlıkla vahşiliğin ayrıldığı çizgiye dolanıyor.
Öte yandan Pressfield'ın o döneme ait, her adımda aktardığı detaylar inanılmaz. O anlatırken Atina'nın her bir taşını, çift ağızlı baltasını sırtından çeken her bir Tal Kyrte kızını, uçsuz bucaksız bozkırda özgürce koşturan atları, hilal şeklindeki kalkanları gözünüzle görüyor, elinizle dokunsanız hissedecekmiş gibi oluyorsunuz. Bazı eleştirilerde kitabın olayı fazlasıyla kanla ve vahşilikle aktardığına dair şeyler belirtilmiş ama sonuçta öyle bir dönemi (ya da en azından öyle olduğu sanılan bir dönemi-hiçbirimiz gidip görmediğimize göre bilen olabilir mi?) anlatmak için kullanılabilecek yöntemlerden birinin de bu olduğu su götürmez. Hem zaten Spartacus:Blood and Sand'i bile izlemiş bir canlı türü olarak artık hiçbir şeyden kanlı diye bahsedilebilineceğini sanmıyorum.
"Kana kan, Demire demir" ve "Eleuthera, Hürriyet demektir."

David Baggett ve Shawn E.Klein'dan "HARRY POTTER VE FELSEFE"

"Harry Potter ve Felsefe" David Baggett ve Shawn E.Klein'ın editörlüğünde 17 yazar-felsefeci tarafından yazılan 16 makaleden oluşan bir Harry Potter felsefesi kitabı.Türkçesi Gökçen Ezber tarafından çevrilmiş ve Güncel Yayıncılık'ın Açık Felsefe dizisi dahilinde 2005'te yayımlanmış.
Çoğunluğu ABD'deki üniversitelerde akademisyen olan yazarlar, sırayla HP dünyasındaki çeşitli olayları ele alıyorlar.Hogwarts'taki 4 ev gibi kitapta da konular 4 ayrı ev başlığı altında toplanıp,dahil oldukları konulara göre inceleniyorlar.

Cesareti temsil eden Gryffindor başlığı altında 'Harry'nin Dünyasındaki Karakterler' cesaretleri,toplumsal konumları ve kişilik özelliklerine göre ele alınıyorlar.Adaleti ve çalışkanlığı temsil Hufflepuff başlığı altında 'Rowling'in Evreninde Ahlak Anlayışı' masaya yatırılıyor.Sosyal adalet,kişisel arzular,sihrin bilimle ilişkisi ve cennet-cehennem konuları irdeleniyor.
Hırsı temsil eden Slytherin başlığında 'Knockturn Yolu ve Karanlık Sanatlar' gözden geçiriliyor.Özellikle sevdiğim bir konu olan Slytherin Neden Hogwarts'ın Bir Parçası sorgulaması yapılıyor.Slytherin evinden yola çıkarak tüm karakterleri de kapsayan genel bir kötülüğün doğası incelemesi yapılıyor.En son da mantığı ve zekayı temsil Rawenclaw başlığında 'Çeşitli Metafizik Konular' kitaplardan da oldukça güzel örneklerle tartışılıyor.Platform Dokuz Üç Çeyrek,zaman yolculuğu ve kehanet konuları oldukça ciddi felsefik altyapılar dahilinde açıklanmaya çalışılıyor.

Kitap her ne kadar hem HP dünyası sakinleri hem de bu dünyaya ciddi ciddi Muggle kalanlar için yazılmış olsa da işini oldukça iyi toparlamış.Sadece Muggle yazarlarının sırf sözkonusu makaleleri yazabilmek için bahsedecekleri bir kitabı okumuş veya filmini izlemiş oldukları çok belli oluyor.Hatta HP dünyasına dahil olduklarını söyleyen yazarlarının bile çoğunda kitapların hepsinin okunmamış olduğu,çoğu ayrıntının bilinmiyor olduğu göze çarpıyor.Sarfettikleri cümleler,bahsettikleri olayın önünü arkasını,içeriğini anlamamış olduklarını gösteriyor çoğu makalede.Ancak gene de kitaplardan yola çıkarak verdikleri örneklere dair yaptıkları felsefik açıklamalar,tartışmalar ve bilimsel kanıtlara varan titiz araştırma sonuçları oldukça kayda değer.
Bir de elimdeki şubat 2005 tarihli birinci basıma ait ciltteki yazım yanlışlarını saymazsak tabi.
Kitaptan oldukça güzel bölümler şöyle:

  • Aslında çocuklar birer filozof olarak doğuyorlar.Çocukların bu anlama tutkusunu kesinlikle,"Neden?"soruları karşısında bunalan yetişkinlerin çabaları engeller.
  • Cesaret doğru olanı yapmaktır ve bu her zaman kolay değildir.Cesaret fiziksel açıdan güvenli olanı ya da sosyal açıdan kabul edileni yapmaktansa,ahlaki açıdan gerekli görüneni yapmaktır.Cesaret,kişinin kendisi için en iyi olanı yapmasındansa,genel olarak en iyi olanı yapmasıdır.
  • Büyük filozof Aristoteles,cesaretin,tehlike karşısında verdiğimiz tepkinin iki uç noktasının tam ortasında yer aldığını belirtir:korkaklığın ve budalaca bir atılganlığın arasında kurulan bir dengedir cesaret.
  • Cesaret bir erdemdir.Güven ise bir tavır.
  • Ayn Rand,insanlardaki kötülüğün,gerçeklerden kaçış ve düşünmeye karşı direniş sonucunda oluşan zihinsel sisin ve kaosun doğal bir sonucu olduğunu söylemiştir.
  • Hoş olmayan gerçekleri görmezden gelmek için duyduğumuz "güçlü dürtü","gerçeğe giden yolda hayallere kapılmamızı engeller".Böylesine bir kendini aldatma,kendi benliğimizde bir "birlik ve denge"oluşturmamızı sağlar ve bizi "olmak istediğimiz ile gerçekte olduğumuz" arasındaki tehlikeli uçurumdan korur.
  • Aslında,Aristoteles'in de belirttiği gibi,bir dost,kişinin öteki benliğidir.
  • Descartes şöyle der:Duyularımızın bazen yanıltıcı olduğunu fark ettim;bu da bize,gerçekliğe ulaşmaya çalıştığımız yolda duyularımıza tam olarak güvenemeyeceğimizi açıkça göstermektedir.".Eğer Descartes bu yanılgılar konusunda haklıysa,gerçek olarak kabul ettiğimiz birçok şeyin salt görünenden ibaret olduğunu da kabul etmemiz gerekmektedir.
  • Descartes'in söylediği gibi:"uykuda olmakla uyanık olmak arasında kesin ayrımlar bulunmamaktadır."
  • Öte yandan düşlerin yalnızca birer görüntü olduğunu ve gerçeklerle bir olmadığını da biliriz;bu yüzden düşler bize bilgi veremez.
  • Yanılmak ya da salt görünene aldanmak için,kişinin öncelikle var olması gerekmektedir.
  • Nozick'e göre Deneyim Makinesi'ni tercih etmemizin bir nedeni,belli şeyleri yapmak istememiz,fakat bunlara ilişkin tek bir deneyime sahip olmak istemeyişimizdir.
  • "Belli bir biçimde olmak isteriz,belli bir insan olmak isteriz."
  • Burada söylenebilecek en genel şey,önyargının kimsenin haketmediği bir davranış biçimi olduğudur.Kısaca söylemek gerekirse,herkes ahlaki saygıyı hak ettiği için,önyargıdan kaynaklanan bir ayrımcılıktan uzak durmak gerekmektedir.
  • "Kayıtsızlık ve ihmal,düpedüz sevmemekten daha fazla hasar yaratır çoğu kez."(...)Benzer biçimde,bireylerine yöneltilen önyargıya kayıtsız kalan,belli düzeyde bir adaletsizliğe göz yuman bir toplum da,düşmanları karşısında kendisini güçsüz hissetmeye mahkum bir toplumdur.(...)Kayıtsızlık,toplumdaki bireyleri bir arada tutan bağları sinsice ve sessizce kopartarak,bizi kendi ilgisizliğimiz ve sevgisizliğimiz içinde boğmaya çalışır.
  • Tam anlamıyla insan olmak,doğru şeyleri yapmak,doğru şeyleri sevmek ve doğru şeylerin peşinde koşmaktır.
  • Ahlaki anlamda kötülük,iradenin özgür seçiminden doğar.Büyük değerler dururken daha küçük değerleri seçtiğimizde,yoksunluklarla karşılaşırız.
  • Bir Ölüm Yiyen bile iyilik yapmaya karar verebilir ve iyi insanlar da kesin olarak kusursuz varlıklar değildir.
  • Büyümenin bir gereği de,önümüzdeki koşulları ve durumları açıkça görmektir.
  • Kötülüğün maskesi düştüğünde karşımızda ölümü görürüz,yaşamı değil.Kötülük kolay bir seçim olarak göründüğünde,Cedric Diggory'yi hatırlayın.
  • Boethius'a göre,kişi kendi karakterini,yaptığı seçimler ve gerçekleştirdiği eylemlerle belirler.
  • Cisimlenme daha çok bir tür karadelik ya da bunun büyü dünyasındaki karşılığı olan bir kanal aracılığıyla yapılan yolculuktur.Karadelikler uzay ve zamandan oluşan birer tüneldir;iki farklı uzay ve zaman ortamını birbirine bağlar.
  • Zaman,bir güç değildir-evren yalnızca,farklı uzay ve zaman çerçevelerinden oluşmuş bir yapıdır.
  • Bertie Botts'un Fasulyeleri gibi,ılımlı deterministler de farklı görüşlere sahip olabilmektedir,fakat genellikle şuna benzer bir görüş benimserler:özgür irade,kişinin dilediğini yapmasıdır.Eğer kişi dilediğini yapabiliyorsa,eğer hiçkimse ya da hiçbir güç buna engel olamıyorsa,bu durumda özgür bir eylem gerçekleşmiş demektir.
  • Kısacası Harry Potter'ın dünyası gerçek kehanetlerin gerçek olduğu bir dünyadır.Peki kehanetler özgür iradeyi tehdit eder mi?Evet eder;dinsel önbilgi özgür iradeyi nasıl tehdit ediyorsa,kehanetler için de aynı şeyi söyleyebiliriz.
  • Aquinas ve Ockham'ın belirttiği gibi,Tanrı'nın bireyin özgür seçimine ilişkin önbilgisi,o seçimin kendisini biçimlendirmediği sürece,kişinin seçimi üzerinde gerçek bir baskı yok demektir.
  • Harry Potter'ın dünyası tıpkı bizimkisi gibi,gerçek kararları aslında bizim verdiğimiz,güç ve gizem dolu bir dünyadır.

7 Mayıs 2011 Cumartesi

Oturan Mühendisin En İyi 10 Dans Sahnesi

Gün boyu eller klavyede,wordün,pdfnin içinde kaybolan bünye haliyle sandalyeye yapışmış kısmını kaldırmak istiyor bir saatten sonra.Yoksa bir tür "Black Swan'daki Natalie Portman ayak parmakları" vaziyetine girmemek içten bile değil sandalye ile.Neyse, insanın canını çektiren sahneler geriye sayımı gerçekleştireyim dedim bu vaziyette.İlk anda aklıma gelen 10 dans sahnesinden oluşan bu liste kişisel hafızam kısa süreli olduğundan dolayı en fazla son 20 yıllık filmleri hadi bilemedik 10 yıllık filmleri içerebilir,ben anlamam,çok birşey beklememek lazım.

10) Save The Last Dance (2001)-->Son sınav dansı
Filmin tamamı benim için önemlidir de gerçi bir sahne seçmek gerekirse.


9)Becoming Jane (2007)-->Jane ve Lefroy'un son balo dansı
Her defasında mideme taş koymuş gibi yapan,bacaklarımı tutmaz hale getiren birkaç sahneden biridir bu.
Onun için gidersin oraya,büyük umutlarla.Ararsın,yoktur.Beklersin,beklersin,umutların tükenir,yok olur.Tam vazgeçtiğin anda sana geri döner,yaşamın da içine geri dolduğunu hissedersin, o da hisseder.

Ne yaptın sen bize Jane...

8)HP&The Deathly Hollows Part I-->Harry&Hermione Dansı
Biliyorum,ama utanmıyorum.Herşeye rağmen,ne olursa olsun,gerçek arkadaşlığın aslında ne demek olduğunu,en karanlık anların önüne geçebilecek,herşeyi aydınlatabilecek böyle birşeye sahip olabilmenin ne demek olduğunu anlattığı için...


7)Step Up 2 The Streets (2008)-->Yağmur altında son dans
İşte sırf heyecan,hareket.En saf haliyle,hap niyetine 21.yy.dansı.

Benim göbeğim-bel çevrem de bir gün böyle olabilir mi diye düşünmekten,hayallere dalmaktan kendini alamıyor insan:)

6)Swing Kids (1993)
Akıllara zarardır bu...


5)Frida (2002)-->Tango
Söze gerek var mı ki?

4)The Mask of Zorro (1998)-->Tango
Artık tango mu paso doble mi ben bilemem.Tek bildiğim bu müziği her duyuşumda tüylerimin diken diken olduğu ve Catherine Zeta-Jones'un bir daha hiçbir zaman bu kadar güzel olmadığı,olamadığı.

3)Dirty Dancing Havana Nights (2004)-->Salsa Yarı Finali
Tüm film,Küba,Romola,Diego,herşey...Aslında bu filmin ikinci en sevdiğim dansı ama ilkini şimdilik anmayalım.
Youtube'daki bu sahneye ait tüm videolar embed edilemez olduğundan dolayı sahneden bir resimle linki veriyorum: http://youtu.be/A414fDJeljw







2)Moulin Rouge (2001)-->Roxanne
Küçüktüm,ufacıktım,ağlattılar,içim dışıma çıktı.Ama bir bunu unutmadım.

Her masal mutlu mu olacak...

1)Dirty Dancing Havana Nights (2004)-->Silver Screen Dance(böyle geçiyor valla)
Dediğim gibi,herşeyini sevdiğim filmin en iyi dansı budur.Biraz art niyetle 18+ görülebilir ama değildir.Diğer sahnelerden ayıran onların üstüne taşıyansa Heitor Pereira'nın o inanılmaz, bu notalar dünya üzerinde bir araya gelmiş olamaz dedirten melodisi.
Yine aynı şekilde-sanırım tüm Dirty Dancing görüntülerine uygulanan birşey bu-embed yapılamaz olduğundan sahneden bir resim ve link:http://youtu.be/zJLfHXMnHP8




Hadi bakalım oturmaya devam öyleyse:)

Healer {힐러} (2014)

 Seo Jeong Hu oğlumuz, "healer" kod adıyla tanınan bir çeşit gece kuryesi. Ahjumma kod adlı bir hacker'ın kulaklıklarından ver...