19 Temmuz 2012 Perşembe

Şu Olympos'un taşları çakılları : Bölüm I

Hep böyleydim. Niye, nasıl, hangi genle, hangi kromozom dizilişiyle bilemiyorum. Sadece böyleydim. Annemlere ilk defa "ben ayrı bir eve çıksam ya he nasıl olur" dediğimde 11 yaşındaydım, saçlarım tam tepemden rengarenk (şu lastiğin etrafının rengarenk kumaşla kaplandığı) tokalardan biriyle topluydu. Hee tabi tabi yapmıştı annemler. Televizyon izlemeye devam etmişlerdi. Hırs yapıp, ben de gider yatılı okurum oh olsun demiştim içimden. Liseyi yatılı okuyamadım, üniversiteyi aynı şehirde okudum ve o çantamı sırtıma atıp da kapıyı çekip çıkamadım.
Onun yerine sürekli plan yaptım. Kafamdaki "ben"le gerçekte olduğum "ben" arasındaki uçurum pasifik okyanusunu içine doldurdu bir saatten sonra ama ben devam ettim plan yapmaya, kurmaya. Kafamda ben hep çantası sırtında, hani şu vakti zamanında nil karaibrahimgil'in turkcell reklamlarına çıktığı haldeki gibi birşeydim. Evde yatay pozisyonda film izlemeye bayılan bünyeme rağmen ısrarcıydım, öyle dağ tepe gezebilirdim.
Hakkımı yemeyelim. Denedim. Hatırı sayılır defalar hem de. Üniversitenin üçüncü senesinde staj yapmak yerine (aramızda kalsın, hem de turizm bakanlığına kabul edilmişken gitmeyip) atlayıp orta avrupa turuna gittim o sırt çantasıyla. Peşisıra uçaktan indiğimin ertesi günü aynı çantayla - hem de pek bir akıl sahibi davranış örneği göstererek çadırı ve uyku tulumunu bırakarak - müzik festivaline gittim. 3 gün çadırda gündüz yanarak, gece donarak, sadece bir havlunun üzerinde uyudum. Başka bir keresinde, bir sonbahar günü atlayıp ufacık bir kol çantasıyla eskişehir'e gittim, gidenin peşine takılarak. Haftasonu boyunca hiç tanımadığım insanların öğrenci evinde kaldım, gecenin ayazında incecik battaniyenin altında titredim. Biraz daha planlı, üsturuplu gezilerim de olmadı değil. Konya'yı daha temiz gezdim mesela, Bodrum'a da planlanmış tatil adı altında gitmeyi başardım. Tabi böyle şeyler yazınca bir an sanki acayip maceracı, gezmiş  insan profili yarattım kendime, öyle gösterdim gibi oldu. Sakın. Öyle kendimce olduğuna inandığım insanla alakam bile yok bu konuda, birkaç yere gidip birkaç şey gördüm, o kadar.
sahili gördüm
İşte bir şekilde yıllar geçtikçe kafamdaki o "ben"in belki o kadar da dağ tepe bayır insanı olamayabileceğini düşünmeye başladım. Azıcık hijyenin, rahatlığın kimseye bir zararı yoktu ne de olsa. Sadece para istiyordu. E ben de zaten tüm hayallerimi-kişiliğimi para için satmıştım, belki de öyle şeyler yapmalıydım artık. Diyordum ki bir şey daha hatırladım, madem dedim bu lanetlere giresice para yüzünden vazgeçtim ben herşeyden, en azından bazı hayallerimi gerçekleştirmeme yarasın. Oturdum, ilk iznimde üniversitedeyken ders çalışarak geçirmem gereken gecelerde saatlerce net başında araştırıp, okuyup durduğum Olympos'a nasıl giderim diye bakındım.
Tabi bir yaştan ve de "düzenli bir işe sahip insan" olduktan sonra "Olympos'a gidecem ben ya" serzenişleri aynı etkiyi yaratmıyor etrafta. Üniversitedeyken nasıl gideceksin oraya, nasıl kalacaksın, başına birşey gelir adı altında engellemelere girişilirken bu yaşta hepsi şuna dönüyor : Gidip doğru düzgün bir tatil yapsana. Doğru düzgünden ne kastettiklerini ben biliyorum, sanırım siz de biliyorsunuz ve eğer siz de öylesinin "doğru düzgün" olduğunu düşünüyorsanız yol yakınken okumayı bırakın yazdıklarımı. Çünkü ne kadar uğraşsanız da hayata hangi enlemden boylamdan gözlükten atkıdan baktığımı anlayamazsınız, sonra da benim o tüm bitmek bilmeyen iç bunaltıcı "kahrolsun hayat lanet gelsin sana kader" yakınmalarım bir avuç şımarık leblebisi gibi gelir, sıkılırsınız.
pansiyonlardan biri-çamlık galiba
Neyse ben bu ilk aşamada yılmadım gene de. İşyerinde boş bulduğum her an açıp araştırdım, sordum soruşturdum. Benim için "gidebilmek" cebimde artık param olduğundan üniversitedekinden daha kolaydı ama yanına yoldaş bulabilmek o zamankinden daha bir zordu. Denedim, ısrar ettim, bir tek, tek bir tane arkadaşımı ikna edip, yer bakmaya başladım. Esasında kafamdaki yer belliydi, üni.deki ben "Kadir'in Ağaç Evleri"ne ve orasının gösterdiği yaşam biçimine daha gördüğü ilk dakikadan itibaren bitmişti. Ama bu mevsimde tam da izin kağıdını elime alıp izne çıktığımdan yer ayarlamak kolay olmadı. Zaten her bir şeyi iki iç gün içinde halletmemiz gerekiyordu. O yüzden oturduk arkadaşımla, netten pansiyonlara baktık. Aynı sorguyu siz de yaptırdığınızda karşınıza çıkacaklara istinaden söylemek istiyorum, çoğunluğu işinize yaramıyor. Haritalar kesinlikle yanlış, hiçbir pansiyon öyle ayrı ayrı bir yerlerde değil. Dipdibe hepsi ve birkaç yer dışında da çoğunluğu sahile aynı mesafede-ki bu mesafe çok değil. Yapabileceğiniz en yararlı şey netten bulduğunuz o telefonları arayıp pansiyondakilerle konuşmak. En sağlıklı bilgiyi o şekilde alıyorsunuz. Misal biz netten yer var mı baktığımız pek çok yerde Olympos'a indiğimiz sabah hiçbir yer olmadığını gördük. Hoş olmuyor tabi.
Bir de gideceğiniz vakitleri iyi ayarlayamanız lazım. Mesela kader bana bol miktarda taş koydu, ben yılmadım ama çok zorlandım. Gitmeyi planladığımız gün, cumartesi sabahı bir uyandım hastayım. Üstüne otobüs biletini ancak pazartesi akşamına bulabildik. Onun da üstüne pazar akşamı birşeyler atıştırırken dişim kırıldı, yarısıyla birlikte tüm dolgu elime geldi. Zorladım, pazartesi tüm gün çanta toplayıp hazırlandım, akşamında dişçiye gittim (ki aşık olmuş olabilirim :D ah bu başımdaki yaz havası :D ), tamamen uyuşmuş bir çene ve yüzle dolmuş yakalayıp otobüse yetiştim. Oluyor, olmuyor değil ama siz gene de zorlamayın, rahat rahat gidin.
Ankara'dan Olympos'a Finike otobüslerine binilerek gidilebiliyormuş, biz öyle öğrendik. Yaklaşık 9 saatlik bir yolculuğun ardından otobüs Olympos kavşağı denilen bir yol üstünde bırakıyor sizi ve sizin gibi gelmiş birkaç deliyi. Hep birlikte yol ortasında kalmış ördek yavruları gibi ana yolun karşısına geçiyorsunuz sabah mahmurluğunda ve aşağıya, Olympos'un içine giden minibüslerin durağına hoşgeliyorsunuz. Sabah güneşi yakmaya başlamışken manzara, ilk defa gelenler için, şok edici oluyor. Aralıktan görünen denizin mavisiyle parlayan göğün mavisini ayırmaya çabalayan bir dolu dağ, tepe, yeşillik. Tahta masalara, sıralara çantasını indiren ya bir sigara yakıyor ya da çay alıyor.
Biz arkadaşımla aynı şekilde indik, geçtik, manzaraya yuh dedik ama sonra durduk, aklımıza geldi. Kalacak yerimiz yoktu. Arkadaşım önce orada bekleyen gençlere - evet gençlere, çünkü onlar bizim gibi geç kalmamış güzel güzel üniversitedeyken gelmişlerdi buraya - sordu, öğrendi nerede kalıyorlar, neresi iyi, nerede ne var. Sonra oturduk her yeri aradık, yer var mı, tur var mı, uzaklık ne kadar falan diye sorduk. Uzaklık az önce de dediğim gibi hemen hemen aynı, pansiyonlar da sağladıkları konfor açısından benzer. Fiyatlar 35-65 arasında değişiyor sadece. O da yatakhane tipinden lüks odaya uzanan bir yol çünkü. Etkinlikler adı altındaki şeylerse bir yerde size kalmış. İster büyük bir yere gidip hazır ayağınıza gelen turlara, gezilere katılabilirsiniz isterseniz de daha ufak bir yerde kalıp sadece tur düzenleyen yerlerle konuşup ayarlayabilirsiniz. Her durumda türlü türlü yere tekne turuna gidebilir, kano gezisi, rafting, tırmanış, yanartaş gezisi gibi şeyler yapabilirsiniz.
kavşaktan bir baktık
Minibüslerin beklediği bu kavşak-durak ilk başta insana garip gelebiliyor, kimin nereye ne zaman gittiğini kimin neyi beklediğini kimin ahbap kimin yabancı olduğunu anlamak hayli çaba gerektiriyor ama hoş bir ortam. İleride aynı şekilde bir tane daha var bu duraktan minibüsleriyle, iki ayrı firma gibi birşey anlayacağınız. Biz o ikincisini sonraki günlerde denedik ama pek sevmedik, nedense o ilk indiğimiz bildiğimiz daha iyi geldi. Sonunda nerede ineceğimize karar verdiğimizi zannedip minibüse atladığımızda saat 9'a geliyordu. Güneş çoktan kızdırmıştı ve minibüsün içi beytepe ringlerinden halliceydi. Aşağıya iniş ücreti 4 lira-sanırım. Doğru hatırlıyor gibiyim. Bir amca içeri binip o minicik alanda ayaktakilerden kalan yerde  dikilip herkesten ücreti topluyor yolculuğun başında yavaş yavaş ilerlerken minibüs. Duraklar pansiyonlar. Herkes şurada var burada var diyor, zaten sürücü falan da soruyor. Biz herkesinkini dinleyip aklımıza geleni söyledik. Bekledik, bekledik minibüs en son ne kadar aşağıya - ki aşağı terimi burada bizim için denize yakınlığın bir ölçütüydü - gitmiş olursa orada inip, sora sora dolanacaktık pansiyonları. Tabi en son Türkmen pansiyonun olduğu o sırada durdu minibüs. Daha ilerisi için müşterisi yoktu. Biz de indik ve hemen oda var mı sorduk. Vardı, fiyatı diğerlerine oranla biraz fazla da geldi bize ama o saatte o kadar yolculuğun üzerine açıkçası benim içimden hiç gelmedi sırtta bavullar dolanıp oda sormak. Tamam hadi kalalım deyip, odaya çantaları attığımız - ve de bikinileri alta geçirdiğimiz gibi - kahvaltıya oturduk.
Devamında, tüm günkü tekne turu ve çıralı tırmanışını ikinci bölümde anlatacağım. Tabi artık onu da kaç günde yazarım bilmem. Bu kadarcık şeyi bile döndükten 4 gün sonra bitirebiliyorsam, varın siz düşünün gerisini :)
[bir de resimlerin tüm hakkı arkadaşımın fotoğraf makinesine ait. kimini o çekti kimini ben. benim pek zarar ziyan fujim açılmamakta ısrarcıydı da biraz.]

16 Temmuz 2012 Pazartesi

Son bir haftayı Olympos'ta birazcık Kemer'de çok az da Antalya'da geçirdim. Hepsini, her birşeyini anlatacağım tabi ama önce ufak bir şeyi çözmem gerekiyor. Tek bir telefon görüşmesi, zor dengede tuttuğum moralim, ruh halimi hiç olmadığı kadar alt üst edebilir. Önce bir ondan kurtulmam gerekiyor.
Sonra, benim "bucket list"in bazı adımlarını nasıl gerçekleştirdiğimi anlatmaya girişeceğim.

3 Temmuz 2012 Salı

just like heaven (2005)

Sonunda kabul da ediyorum, itiraf da. Romantik komedileri seviyorum. En sevdiğim tür olmasa bile en azından iki numarada diyebilirim yani. Evet, seviyorum. Bunca yıl onlarcasını sektirmeden, ayırt etmeden izledikten sonra kararım bu.
Utanmıyorum da bundan. Haklıyım çünkü. Sevmekte haklıyım. Bu tamamen yapay, sırf mutluluk dolu, klişelerden ibaret, her bir adımını tahmin edebildiğimiz dünyalara bayılıyorum. Başka nerede güzel kadınların utangaç çocuğa veya fıstık gibi adamların çirkin kıza aşık olduğunu ve sonsuza kadar mutlu yaşadıklarını görebiliriz ki? Başka nerede yalnız kalmış iki ruhun tanışması kaderdir? Başka hangi dünyada en olmadık yerde, en olmadık zamanda, en olmadık şekilde hayatınızın aşkıyla, ruh eşinizle tanışırsınız ki?
Başka nerede aşık olduğunuz insan yüzünüze gülümsediğinde gözlerinde parıltılar olur, yumuşacık teni pürüzsüzce hemen karşınızda durur, her daim saçları yapılıdır - sizinkiler de - , hep en olması gereken anda, en olması gereken şekilde öpüşürsünüz? Başka hangi gezegende herşey bu kadar kolay, bu kadar tatlı, bu kadar güzel olabilir?
Ve hayır gerçekliği reddetmiyorum, kafamı kuma gömmüyorum, sorumluluklardan, fikirlerden kaçmıyorum. Bir iki saatliğine oradaki dünyanın içinde kendimi mutlu hissetmem, buradaki kötü-her gün içinde olmak zorunda kaldığım dünyayı görmezden geldiğim anlamına gelmiyor. Bazıları - büyük çoğunluk - gibi tamamen kafam başka bir partinin, eğlencenin içinde diğer herşeyi sallamamazlık etmiyorum. Çünkü içindeyim herşeyin. Her gün evden çıkıp lanet trafiğin içinde saatler geçiriyorum, daha bir hafta önce iş çıkışı yürüyerek şehrin merkezine gittiğim yolda göçük olduğu için işe saatlerce geç kalıyorum, tvyi her açtığımda karşıma yeni bir şehit haberi gelecek, bu sefer acaba hangi arkadaşımın olduğu yerden gelecek diye spazm geçirerek bakıyorum, otobüste yanına oturduğum adam katil mi, cani mi, benimle aynı durakta inip beni takip edecek mi diye paranoyakça düşüncelerle durakta zor iniyorum, evin kapısını yüz kere kilitliyorum, otobüste herkes kokuyor, serviste herkes burnunu çekiyor. Ben bu dünyada yaşıyorum tüm gün, bu dünyaya katlanıyorum ve ondan kaçmıyorum. Düzelmesi için elimden geleni yapıyorum.
Ama bunun için de işte o diğer dünyaya gitmem gerekiyor. Orada sonsuza kadar mutlu yaşadılar halini görüp rahat etmem gerekiyor. Orayı yaşayıp, herşeye inancımı - temelsiz de olsa - geri kazanmam gerekiyor ki ertesi sabah kalkıp yine bu dünyaya katlanabileyim.
Neyse, asıl anlatmak için yola çıktığım "Just Like Heaven"dı. Türün olmazsa olmazı kızla erkek tanıştılar, aşık oldular, ayrılır gibi oldular, zorluk çıktı ama muratlarına erdiler olay örgüsüne bir miktar değişik bir bakış açısı katmış olması güzel. Çünkü burada karakterlerimiz biri hayaletken tanışıyor ve aşık oluyorlar. Bu aşamada koma vakalarında fişin çekilmesi konusunda ufak tefek tehlikeli sulara girebilecek olsa da sonuçta asıl amacı romantik komedi olduğundan kimse o kadar takmıyor.
Yönetmen Mark Waters zaten türün yabancısı değil, işi iyi çeviriyor ama elinde de Reese Witherspoon ile Mark Ruffalo var, formül tutacak besbelli. Nitekim su gibi izlenip gidiyor Just Like Heaven.
Ben yine böyle en  olmadık zamanlarımda oturup bir romantik komedi koyup izleyeceğim. Sadece romantik olmayacak ha. Komedi de olacak ki salak saçma güleyim, gülümserken aşık olayım, gülümserken tek tük gözyaşı dökeyim. Bunda utanılacak birşey yok çünkü. Hepimiz bu dünyada yaşıyoruz ve orası, romantik komedinin orası, bir çeşit cennet gibi.

sherlock holmes : akıl oyunlarının gölgesinde

Bu dünyada yaşıyorsanız bir şekilde Sherlock Holmes'ü duydunuz, mecburen, popüler kültürün dedektiflik alanında bize sunduğu neredeyse tek ve kesin karakterdir çünkü Holmes.
Gene de, mesela benim yaptığım gibi 25 yaşına kadar hiç bir elinize alıp da neymiş ne değilmiş bu bir okuyayım dememiş olabilirsiniz. Ben de hakikaten bunca yıl ne yapmışsam, tüm klasik sayılabilecek şeyleri, popüler her bir şeyi daha yeni adamakıllı inceliyorum. Herhalde ansiklopedilerle, antik mısır temalı romanlarla pek bir vakit geçirmişim, kafamı kaldırıp da bunlara bakmamışım.
Sherlock Holmes'a dair okuduğum ilk şey, yaklaşık ortaokul yıllarıma denk gelen, Oxford'un şu stage'ler şeklinde dizilmiş ingilizce kitaplar serisinden "The Hound of Baskervilles"ti. Tabi o zamanlar bir elimde kafam kadar sözlükle ne anladım, orası tartışmalı. Mesela bakıyorum da şimdi önümde duran kitaba, "hound"un altını çizip "av köpeği" yazmışım, tıpkı "mist"e de ok çıkarıp "sis" demem gibi. Sayfalar kurşun kalemle yazılmış Türkçe anlamlarla dolu, evlere şenlik resmen. Bu halde, kitabın içindeki hiçbir kelimeyi bilmezken nasıl okuduysam artık.
2009'da şimdiki serinin ilk filmi çıktığında da elime düzgün bir kitabını geçirmeyi gene de başaramamışım demek ki, geçen sene ikinci film geldi, bu arada ortalığı kasıp kavuran BBC uyarlaması dizi ekranları işgal etti ama ben gene de kendimi kasmadım. Ama işte, geçen ayın başında kütüphanenin yeni gelenler kısmında görünce, hem de doğru düzgün bir derleme olarak bulunca, vaktidir dedim aldım elime. Bir hafta bile sürmedi neredeyse okumam. Tahmin edebileceğiniz gibi bir solukta okunuyor Holmes'ün "case"leri.
Benim gibi bilmeyenler için yapısını anlatayım. Sherlock Holmes hikayeleri, kitapları, 1800'lerin sonunda Afganistan'dan dönen Dr.John Watson'ın Sherlock Holmes'ün yanında ev arkadaşı olmasıyla başlar. Herşeyi de bize zaten Watson anlatır, Holmes'ün çözdüğü-çözemediği olayları gazeteye-dergiye seri halinde yazar. Holmes'ün yöntemleri hakkında ne düşünüyorsa anlatır, önceleri takdir etmese de sonradan anladıkça ve gözlemledikçe ona hayran olmaya başlar. Holmes da aynı şekilde Watson'ı dünya üzerinde en güvendiği insan olarak görür, her olayında mutlaka yanında ister onu, çıkarımlarını, gözlemlerini sorar, kendininkileri onunla paylaşır.
en son dönem sinema holmes ve watson'ımız
Gayet beğendim diyorum ben bu anlamda Sherlock Holmes hikayelerini ama tam da tatmin olmadım demem gerek. Belki ben çok hızlı okudum, aç bir hevesle tükettim diye belki de ama bana her bir olayın çözümlenmesi çok basit ve üstünkörü geldi nedense. Herşeyin başlangıcı şahane, ne olduğunu merak içinde beklediğimiz karakterler gelip yardım istiyor, heyecanlanıyoruz tamam. Sonra Holmes çıkarımlara, tümdengelimlere girişiyor o da tamam. Olayı çözmek için harekete geçiyorlar, heyecanımız tavan yapıyor, düşüncelerimiz vızır vızır işliyor peki. Ama sonra zırt diye aslında böyleymiş oluyor, tüm heyecanımız sönüyor. Yani benim öyle oldu en azından. Hani vauvvv öyle miymiş olmadım, bu  kadar mıydı dedim kaldım. Bunca yüzyıllık bir efsaneye, klasiğe, bu kadar önemli bir yazına kötü demeye çalışmıyorum, hayır ne haddime de. Ben sanki biraz yüksek beklentilerle okumuşum, o kadar yüksekten bakınca da bir türlü içime sinmedi gibi birşey oldu işte.
bunlar da tv holmes ve watson'ımız
Neyse en azından Martı Yayınları böyle güzel bir toparlama olayına girişmiş, o iyi. Bu benim okuduğum serinin ilk kitabı. Ardından bir de Sherlock Holmes : Suç Detayda Saklıdır çıkarmışlar ama kütüphanedeki iki kopyası da okuyucudaydı ve resmen eylüle kadar rezervasyonluydu (evet yuh, bence de yuh), o yüzden henüz elime geçiremedim. Ayrıca gördüğüm kadarıyla bir de üçüncüsünü Sherlock Holmes : Şüphe Asla Uyumaz'ı basmışlar. Bir de Ankara'da yaşıyorsanız veya yolunuz düşerse, Dost Kitabevi kocaman bir Sherlock Holmes kitaplığı yapmış hemen girişe yakın bir yerine. 5-6 raf toptan her türlü Sherlock Holmes kitabıyla kaplı. İstediğiniz her bir hikayesini bulabilirsiniz.
"Benim işim, karanlıkta kalmış bu insanların yol açtığı kötülükleri sona erdirmek. Suçluları ayrı ayrı çözümleyip, her kılığa bürünebilme yeteneğimle doğru izlerin peşinden gittiğime inanıyorum. Uyguladığım yöntemler ise, en az izini sürdüğüm suçlular kadar farklı. Ve şunu bilmenizi isterim ki, kesinlikle hepsi işe yarıyor." diyor Holmes, ben de katılıyorum ona ve en kısa zamanda maceralarına kaldığım yerden katılacağımı haber ediyorum.

niye sevdik seni downton abbey

Var ya saatlerdir ellerim klavyede ne yazacağıma karar vermeye çalışıyorum. Hastayım günlerdir, bugün de iki günlüğüne istirahat aldım, evde yatıyorum. Hazır dinlenirken, artık içimde kalmasın bahsedeyim şundan dedim ama yok, yazamıyorum. Yazıyorum, kalkıyorum gidip haplarımı içiyorum, geliyorum siliyorum yazdıklarımı. Bir türlü hoşuma gitmedi, içime sinmedi, tam düşündüklerimi, hissettiklerimi geçiremedim cümlelere gibi geldi.
O yüzden doğrudan, lafı dolandırmadan, girizgaha gerek görmeden, ilkokul standartlarında yazacağım. Bayıldım ben bu Downton Abbey'ye! Başlayacağı vakitler görmüştüm nette, haberini almıştım ama bir türlü vaktim olmamıştı, sınavlar, ne yapacağım derdi, tarih, yüksek lisans, iş bulayım kaosu içinde yeni bir maceraya atılamadım. Aklımın bir köşesine koydum, ilerledim. Eylül 2010'da başlayan diziyi ben ancak geçtiğimiz aylarda - 2 sezonunu birden - izlemiş oldum. Keşke bu kadar geç kalmasaymışım dedim ama bir yandan da iyi oldu, bir bölüm bittiğinde bir hafta beklemek veya sezon bitiminde gelecek seneyi beklemek zorunda kalmadım. Çıldırırmışım herhalde. Gerçi şu anki durumum hemen hemen bu ama olsun. En azından o iki sezonun vermiş olduğu bir rahatlama var az biraz.
Downton Abbey bir ITV yapımı, İngiliz yani. Böyle demekte fayda gördüm çünkü hemen anlamanızı istedim. Buradan çıkan yapımlarda hepimizin artık bildiği üzere sezonlar eylülde başlayıp aralıkta biter ve 8-13 arasında değişen bölüm sayısına sahip olurlar. Hiç öyle Amerika'daki gibi tüm bir eğitim öğretim sezonu boyunca sürelim, 20-25 bölüm boyunca tempoyu artıralım da artıralım, arada salak saçma bölümler yapıp vakit geçirelim demezler oralarda (Dikkatinizi çekti mi bilmem ama bizimkilere hiç girmedim bile). Sakin sakin, bir önceki seneden dolu dolu senaryolarını yazarlar, mart-nisanda başlarlar çekmeye, ağustosta bitirirler. Eh tabi ellerinde az ve öz birşey olunca tüm paralarını prodüksiyona, kostümlere, mekanlara harcayabiliyorlar. Ayrıca o kadar rahat bir takvimleri olduğundan oyunculara rollerine dibine kadar girebilme imkanı doğuyor, ki zaten "doğaüstü" oyuncular (bakınız deyip bir listeye girişecektim ama delirtmeyim dedim, sadece Maggie Smith diyeyim şimdilik dağılalım) oluyor hep ellerinde. Sonuçta izlettikleri kalite, verdikleri devasa sezon aralarını ve tadımlık bölüm sayılarını telafi ediyor.
Neyse, ne diyordum, asıl olay Downton Abbey tabi. Anlayacağınız üzere (Northanger Abbey, Mansfield Park gibi falan işte) diziye adını veren evdeyiz. Artık ev mi dersiniz, malikane mi, köşk mü, arazi mi bilemem. Sonuçta ev işte. Bu evin ve arazinin sahibi Grantham Lordu, ailesiyle tıngır mıngır yaşamakta. Amerikalı karısı Cora, 3 kızı - Mary, Edith ve Sybil - ve ufak köpeği var. Üst kattaki ailesi onlarken alt katta da bu koca evi ayakta tutan asıl ailesi var; başkahya Bay Carson, kahya kadın Bayan Hughes, evin hanımının özel yardımcısı Bayan O'Brien, baş hizmetçi Anna, uşaklar Thomas ve William, hizmetçi Gwen, aşçı Bayan Patmore, aşçı yamağı Daisy. Bunlara sonradan hizmetçi Ethel ve Mary, şoför Branson, lordun özel yardımcısı Bay Bates ekleniyor. Evin dışındansa lordun annesi Kontes Violet, Downton'ın varisi avukat Matthew ve annesi Isobel dahil oluyor aileye.
Şimdi böyle yok hizmetçi yok kahya şoför şudur budur dedim ama doğal bunlar, sene 1912 çünkü. Ama nisan ayındayız ve Downton Abbey, Titanic'in batışıyla güne uyanıyor. Her bir karakterin tepkisinden, anlıyoruz ki artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Downton Abbey'nin tam olarak anlatmaya çalıştığı da bu zaten. En klasik sayılabilecek bir dönemden alıp bizi, sırayla dünyayı değiştiren olaylarla tanıştırıyor ve bu değişime tanık olmamızı sağlıyor. Titanic batıyor, Çanakkale geçilmiyor, kadınlar haklarını arıyor, İrlanda bağımsızlığını soruyor, dünyanın gördüğü en anlamsız savaşlardan bir tanesi - I.Dünya Savaşı - başlıyor bitiyor, elektrik geliyor evlere, telefon kullanılmaya başlanıyor. Ve tüm bunları bu evin içinde, etrafında imkansız aşkların, fedakarlıkların, terbiye kurallarının, yıkılmaya çalışılan dogmaların, kötülüklerin, insan doğasının her bir köşesinin keskinliğinin içinde, arasında izliyoruz.
Her bir bölüm yaklaşık 50 dakika sürüyor, hatta "Christmas Special"ı ile ilk bölümü 1 saatin üzerinde. Gene de o dakikaların nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. Koca koca aksiyon sahneleri olmuyor önünüzde, drama sonuçta bu ama gene de kendi dinamiği içinde siz de o merdivenden o merdivene, o odadan o mutfağa kütüphaneye koşturup duruyorsunuz. Arada ilginç sürprizler olmuyor değil mesela, Türk karakter Kemal Pamuk gibi (1912'de nasıl soyadı vardı bu adamın demeyin hemen, o ufacık adada nereden bilsinler böyle şeyleri yazıyorlar işte).
Diyeceğim o ki tek kelimeyle bayıldım ben Downton Abbey'ye. Öyle böyle değil, yeni bir diziye alışmamı sağladı, izleyeceğim bir şeyden ne bekliyorsam verdi - tarih, dönem, bilgi, romantizm, hakikaten iyi bir espri anlayışı, incelikle yazılmış karakterler, dantel gibi işlenen olay örgüsü ve niceleri - , kendimi iyi hissettirdi, mutlu etti. Hele ki bir gardırop olayı var ki, efsanevi neredeyse. Karakterlerin, özellikle Mary Crawley'nin giydiklerini hazine niyetine alıp başucuma koyabilirim. Eşyalarsa hepten ayrı bir mesele.
Bilmem tam anlatabildim mi derdimi bilemiyorum ama, izleyin izlettirin demek istiyorum ayrıca. Şimdilik en son 1920'ye girdik Downton'da karlar altında. Bu yılın eylülünde kaldığımız yerden devam edeceğiz ama herşey daha da değişmiş, daha da ilginçleşmiş olacak. Savaşları - şimdilik - atlatan Downton dünyası bakalım "roaring 20's"i, bu düşüşten önceki son büyük partiyi nasıl geçirecek?

1 Temmuz 2012 Pazar

Schönwerth masallar toplamış 150 yıl önce

kaynak : Sally Poyton
Mart ayında The Guardian'da bir haber çıktı, Almanya'da 150 yıldır bir arşivde kilitli duran yeni yeni masallar bulundu. Bizim Grimm kardeşlerle hemen hemen aynı vakitlerde dağ tepe dolaşıp da o köylü senin bu papaz benim dolaşan  Franz Xaver von Schönwerth böyle bir derleme kitap yapıp, bırakmış. Bunca yıl da unutulan kitap sonunda günışığına çıkarılınca elimize de türlü türlü ucuz aksiyon filmi olacak senaryo çıkmış oldu.
Yine aynı haberin devamında bu yeni ortaya çıkarılan masallardan biri de var, ben de yapabildiğim kadarıyla çevireyim hep birlikte okuyalım dedim (çeviri çok saçma olmuş olabilir, mazur görün):
Şalgam Prenses
Genç bir prens ormanda yolunu kaybetmiş ve bir mağaraya gelmiş. Geceyi orada geçirdikten sonra uyandığında karşısında yaşlı bir kadınla bir ayı ve köpek duruyormuş. Yaşlı cadı prensi çok güzel görmüş ve prensin burada kalıp onunla evlenmesini ummuş. Prens cadıyla evlenmemiş ama orayı da terk etmemiş.
Bir gün ayı, prensle yalnız kaldıklarında konuşmaya başlamış : "Duvardaki şu paslı çiviyi çekip de çıkarırsan ben düzeleceğim, sonra da tarladaki bir şalgamın altına yerleştirirsen çok güzel bir karın olacak." Prens çiviyi duvardan öyle bir çekmiş ki mağara sarsılmış ve çivi gökgürültüsü gibi ses çıkararak çatlamış. Arkasında, ayı başında bir taçla ve yüzünde bir sakalla bir insan olarak ayağa kalkmaya başlamış.
"Şimdi de kendime güzel bir prenses bulmalıyım." diyerek dışarı fırlamış prens. Bir şalgam tarlasına gelmiş ve tam çiviyi bir şalgamın altına yerleştirecekken karşısına bir canavar çıkmış. Prens çiviyi düşürmüş ve parmağını bir çit parçası kesmiş, o kadar çok kanamış ki en sonunda prens bayılmış. Ayıldığında başka bir yerde olduğunu ve uzun süredir baygın olduğunu anlamış, öyle ki yumuşak çenesinde artık keskin sarı bir sakal varmış.
Kalkmış ve tüm tarlayı ve ormanı geçerek her bir şalgamın altına bakmış ama aradığını bulamamış. Gün ve gece geçmiş, ve bir akşam bir dalında kırmızı çiçekler açmakta olan bir karaçalının olduğu bir çalılığın ardındaki bir sırtta oturmuş. Çalıları koparmaya başlamış çünkü önünde, diğer şeylerin arasında yerde, büyük beyaz bir şalgam duruyormuş. Karaçalı dalını şalgamın içine sıkıştırmış ve uyuyakalmış.
Ertesi sabah uyandığında önündeki şalgam büyük, içinde çivinin durduğu açık bir kabuk gibi görünüyormuş ve şalgamın kabuğu prensin bir şekle benzettiği bir fındık kabuğu gibiymiş. Prens orada küçük ayağı, ince eli, tüm bedeni hatta dünyanın en güzel kızının sahip olacağı saçı bile görmüş.
Prens kalkmış ve aramaya başlamış, en sonunda ormandaki eski mağarayı bulmuş, ama kimse yokmuş. Çiviyi almış ve mağaranın duvarına sıkıştırmış, ve birden yaşlı kadınla ayı belirmiş. "Bana doğruyu söyle" diye sinirle bağırmış yaşlı kadına, "güzel kızı nereye götürdün?" Yaşlı kadın kıkırdamış : "Beni yakaladın, o zaman neden küçümsüyorsun?"
Ayı başını sallamış ve duvardaki çiviye bakmış. "Dürüstsün, o kesin." demiş prens, "ama yaşlı kadının oyuncağı olmayacağım bir daha." "Çiviyi çek sadece." diye homurdanmış ayı. Prens çiviyi tutmuş ve yarısına kadar dışarı çekmiş, ayıya bakmış ve onun yarı yarıya bir adama dönüştüğünü görmüş, iğrenç yaşlı kadın da neredeyse güzel bir kıza gibi görünüyormuş. Bunun üzerine çiviyi tamamıyla duvardan çekip çıkarmış ve kıza sarılmış. Onu sarmış olan büyü bozulmuş ve çivi alev almış gibi yanmaya başlamış. Ve genç çift babalarıyla, kralla, onun krallığına doğru yola çıkmış.
Haberin aslı ve masalın orijinali için : link ve link.

Previously on Neverland : March Drizzles

 Yağmurlarla sonlanan bir Mart oldu. Bir de oturup, kendimi, kafamı dinlediğim. Belirli tarihleri beklediğim. Acele etmediğim. Hiçbir yere k...