17 Haziran 2012 Pazar

someone who can be a part of the life that you want for yourself

It’s really important for me that you be happy. So I want you to be with someone, whether it be Dawson or New York guy or some man that you haven’t even met yet. But I want you to be with someone who can be a part of the life that you want for yourself. I want you to be with someone who makes you feel like I feel when I’m with you. So, I guess the point to this long run-on sentence that’s been the last 10 years of our lives is just that the simple act of being in love with you is enough for me. So you’re off the hook.
demişti bir keresinde Pacey Witter, esasında tam olarak final bölümünde. Her zaman en doğru, en söylenilesi şeyleri söylerdi zaten Pacey.
Benim canım bu ara fena halde Dawson's Creek çekti.

16 Haziran 2012 Cumartesi

futubol şutubol

Futbola dair ilk hatırladıklarım sene 94'ten kalma. Kocaeli'de bunaltıcı sıcak yaz günlerinin deniz esintili akşamlarında babamın kocaman tüplü televizyonu sehpasıyla birlikte sürükleyerek balkona taşıdığını, antenle yarım saat uğraştıktan sonra karşısına hep birlikte kurulduğumuzu hatırlıyorum. Gece karanlık, bahçedeki zambaklar ve kaktüsler suskun ama bizim balkonda sesler, curcuna, ışıklar, kokular, hayat var. Çay kokusuna buz gibi karpuz kokuları karışıyor. Cırcır böcekleri bile kendinden geçercesine maçı anlatan spikeri bastıramıyor. Okumayı daha önceki yıl sökmüşüm, keloğlan, nasreddin hoca, cin ali kitaplarından başımı kaldırmıyorum, dünya hakkındaki tüm bildiklerim star ve show tv'nin gösterdiklerinden ibaret. Bu yüzden büyük olasılıkla o akşamlarda o ekrandaki yeşil sahada koşturan kötü kesimli formalı, acayip saç şekillerine sahip adamların neler yaptıklarına, ortada dönen olayın ne olduğuna dair pek bir fikrim yok. Ama her şeyi, o anları, o duyguları, o kokuları zihnime kazıyorum. Anlamasam da.
Ta ki 98 fransa'ya kadar. Bu olayın ne olduğunu işte tam olarak orada, o vakitte anlıyorum. Babam hiçbir zaman öyle küfrederek, fanatiklik boyutuna vararak takım tutarak futbol izleyen, takip eden bir insan olmadı. Zevk almak için, kendisi de yıllarca bu oyunu oynadığı için izledi hep. Gollerde heyecanlandı herkes gibi, hatalarda sinirlendi ama hiçbir zaman oturduğu yerdeki istifini, çatalındaki karpuzunu bozmadı. Annem de hep onunla birlikte izledi maçları. Bir gün olsun amaan bunu mu seyredeceğiz demedi. O da izliyordu maçları, o da heyecanlanıyordu, o da inceliyordu futbolcuları, kaleye bir türlü girmeyen topları, saçma kararlar veren hakemleri. Ayağına bir kere bile top değmemiş olsa da o ekranın karşısında elinde iki şiş, bazen dantel işi, kaçırmadan oturdu hep. Yorum yaptı, karıştı, heyecanlandı, sevindi, soru sordu. Ama en önemlisi zevk aldı, eğlendi, sevdi.
İşte belki de tam bu yüzden o öğleden sonrasında, G..teyzelerin salonundaki o kanepeye oturmuş efsane olmuş, bana göre efsane belki de, Arjantin-İngiltere maçını izlerken bende birşeyler yerine oturdu, birşeyler anlam kazandı. Annemler yine yaz sıcağının verdiği bunalmayla balkonda oturmuş çekirdek çitlerken ben sırf onların muhabbetlerinden kaçabilmek için içerde oturuyordum. Açık balkon kapısından sesleri geliyordu, televizyonun kumandası elimde ilerliyordum. Çok iyi hatırlıyorum, önce Athena'nın o ilk klibine rastladım. Skalonga. Bitene kadar ona baktım, delirmiştim resmen, ne manyak şeydi o öyle. Daha önce hiç öyle birşey dinlememiştim. Vay be dedim, çok eğleniyorum şu an. Sonra ilerledim kanallar arasında, maça denk geldim bir tane. İzlemeye başladım. G..teyzelerin koltuklarını hep bizimkilerden daha çok sevmiştim, evlerini de hatta. Zaten küçükken uzunca bir süre diğer evleri ve aileleri hep benimkinden daha çok sevdim. Ama o maç sırasında, o dakikalar boyunca hiçbiri kalmadı etrafımda. O salondan, o kanepeden çıktım, ekrandaki o yemyeşil sahadaydım. O binlerle birlikte o topa kilitlendim. Kulağımda hala Skalonga vardı, içimde kat be kat artan coşkusu.
Ve sonra birşey oldu. Peşpeşe birkaç şey aslında. Etkileri tüm ömrüm boyunca sürecek birkaç zincirleme şey. Spikerin Beckham diye çığırdığı sarışın mı sarışın bir İngiliz topu almış son sürat koşuyordu karşı kaleye doğru. Orta sahayı ya geçti ya geçmedi, Simeone diye bir Arjantinli'ye takıldı, düştü. Boylu boyunca yerdeydi. Hakem daha henüz Simeone'ye kartı göstermişti ki döndü, bir de Beckham'a kırmızıyı bastı. Tüm tribünler ve ekranın karşısındaki ben, manyakça bağırdık. Neler oluyordu, adam Beckham'ı düşürmüştü, öyleyse Beckham niye atılıyordu? Fişek gibi bir sinirle sahanın kenarına gitmekte olan Beckham'ın görüntülerinin arasında pozisyonun tekrarını getirdiler ekrana. Deli fişek sarışın adam, onu düşürene - hem de kendisi daha yerdeyken - tekmeyi basmış, düşürmüştü. Gene de anlamadım ben, anlamak istemedim.
Olmazdı öyle şey, iyi etmişti Beckham. Ya ne yapsaydı, yanına mı bıraksaydı? En az onun kadar delirmiştim. En az İngiltere seyircisi kadar delirmiştim. Ya da durun, onların binde biri kadar bile delirmiş olamazdım. Çünkü İngiltere o kupaya Beckham'ın bu salaklığı yüzünden veda etti büyük ölçüde, maç bir yönde giderken o saniyeden itibaren tam tersi istikamete döndü ve hem İngiltere'nin hem de Beckham'ın kaderi tamamen değişmiş oldu. Yeni yeni parlayan bu yakışıklı, şaheser gibi Manchasterlı futbolcu en dibe, en tepeye tırmanmak üzere düştü. Ama en önemlisi, ben orada o birkaç dakikada pek çok şeyi anladım, pek çok şeyi hissettim. Futbolu anladım, bu oyunun ne demek olduğunu anladım içimde, ta en derinde, hiç gitmemecesine.
Anlamıyorum bu yüzden her iki senede bir futbol şampiyonası olduğunda insanların gitgide daha az heyecanlı, daha fazla herşey normalmiş gibi davranmalarını. Hayat dursun istiyorum, onlar da heyecanlansın, onlar da hissetsin istiyorum. Çayımızı, çerezimizi alıp ekran başına kurulalım, hop oturup hop kalkarak, her bir pozisyonu tartışarak zevkini çıkaralım istiyorum. Gerçek futbol, saf katıksız futbol izleyelim istiyorum. Evimde olduğumu hissetmek istiyorum, uzun bir zamandır bana gerçekten evimdeymişim gibi, kendimmişim gibi hissettiren neredeyse tek futbol kaldı çünkü.
kaynak bbc
Biliyorum bir sürü şey vardı dert edinecek, edinmek gerekecek, haklısınız. Biliyorum. Ama bir başka direnme yoludur bu belki, bir başka isyan etme, karşı çıkma, dimdik durma, birleşme, anlama yoludur. Özgürlüğümüzü elimizden alabilirler bugün, bedenimize söz hakkını tanımayabilirler, biz uykudayken herşeyi halledebilirler, herşeyi satıp, ses çıkaranı susturup, düşünceleri yakabilirler bugün. Ama en azından, bunu alamazlar elimizden, futboldan aldığımız zevki, hissettiklerimizi bugün değil, hiçbir gün alamazlar.

11 Haziran 2012 Pazartesi

çelişki

”Dolu dolu yaşanmış bir hayatın aranması, çelişkili gözükse de, yalnızlığa mahkumdur. Sanıyorum ki 'yalnızlık' dediğimiz şey, bir insan için çok önemlidir. Yeter ki ona gerçekten zarar vermesin.”
[N.Ray]

10 Haziran 2012 Pazar

Nevermore, Poe. Nevermore.

‘Bu kitabı, düşlerin tek gerçeklik olduğuna inananlara adıyorum!’ O kendi varlığıyla başlı başına bir protestoydu ve protestosunu kendine özgü yollarla ilân etti.”
Popüler kültürü, yaşadığı dönemden bu yana edebiyatın her alanını, yazmaya başlayan herkesi ve 200 yıldır imgelemimizi bu kadar etkileyen başka bir 19.yy.yazarı-şairi-insanı var mıdır bilemiyorum. En basitinden, bilinçsizce izlediğimiz pek çok - yabancı - dizinin, filmin; okuduğumuz kitabın en azından bir yerinde bir defa da olsa Poe'ya dair birşey geçer. Farkında olmadan tanışırız onunla çoğu kez, bazen de fark eder aklımızın bir köşesine yazarız. Şanslıysak, haybeden eğitim sistemimizin erken dönemlerinde tanışmışızdır ki ondan sonrası bilinçli bir tanışıklık olur. Ama genelde, çoğunluk gibi, 20'li yaşlarımıza gelmeden bihaber oluruz Poe'dan.
Ben de böyle gördüğüm her bir şeyde rastladıktan sonra bir köşeye not etmiştim, kitapçıda da tam teşekküllü derlemeleri çıktığını gördükçe şu elimdekileri bitireyim de oturup bir tam dalarım içine demiştim. Seneler geçti, üniversiteyi bitirdim ama o vakit hiç gelmedi. "So many books, so little time (ne kadar çok kitap, ne kadar az zaman gibisinden çevirebiliriz belki)" demişti ya hani Frank Zappa aynı o hesap. Aklımda, hakkında okuduğum onca şey, izlediklerimde rastladığım göndermeler ve ortaokulda okuduğum İngilizce öykü kitaplarındaki birkaç öyküsü ile Poe'yu merak etmeye devam ettim.
Ta ki, geçenlerde John Cusack'in Poe'yu canlandırdığı, beklediğim The Raven vizyona girene kadar. Filme gidecek vakti bulamamış olabilirim ama en azından gelişi bir şeyleri tetikledi ve o günlerde gidip kütüphanede ne kadar Poe derlemesi varsa aldım. Hepi topu 4 tane kendinden geçmiş kitap bulabildim gerçi.
Bir tanesi hakikaten eskiydi, ki bayılırım eskilere ama otobüslerde servislerde heba olmasına katlanamazdım o yüzden onu bıraktım. Diğer üçü Adam Yayınları'ndan Memet Fuat'ın çevirisiyle 1995 basımı "Morgue Sokağı Cinayeti", Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları'ndan İffet Evin'in çevirisiyle 1985 basımı "Edgar Allan Poe'dan Seçme Hikayeler" ve Kabalcı Yayınları'ndan Hamide Koyukan'ın çevirisiyle 1999 basımı "Ölümcül Öyküler" di. İlkinde 5, ikincisinde 8, sonuncusunda da 9 öyküsü vardı Poe'nun. Bazı öyküler iki kitapta birden vardı, elimde önce hangisi varsa oradan okudum tabi. Ama çevirileri de karşılaştırma imkanım oldu böylece.
Dizgi olarak tabiki en eskisi beğendiğim Kültür ve Turizm'inkini, hem başlangıcında çok da güzel bir Poe öyküleri incelemesi vardı. Ama genel olarak bu üç derlemede de Poe'nun o bolca kullandığı Latince, Fransızca gibi dillerdeki deyişlerine dair açıklamalar yoktu. Bazı çeviriler belli yerlerde içinden çıkılamaz hale gelmişti. Ve bu sadece yabancı deyişler yüzünden değil, öykünün kendi dilinden ötürüydü.
Toplamda

Baltimore'daki Poe heykeli
  1. Morgue Sokağı Cinayeti [The Murders in The Rue Morgue] (Bir diğerinde Morg Sokağı Cinayeti)
  2. Kuyu ve Sarkaç [The Pit and The Pendulum] (Bir diğerinde Kuyu ve Rakkas)
  3. Maelström'e Düşüş [A Descent into The Maelström]
  4. Geveze Yürek [The Tell-Tale Heart]
  5. Amontillado Fıçısı [The Cask of Amontillado] (Bir diğerinde Amontillado Şarabı)
  6. Ligeia
  7. Usher'ların Yıkılışı [The Fall of The House of Usher]
  8. Kızıl Ölümün Maskesi [The Masque of The Red Death]
  9. Altın Böceği [The Gold-Bug]
  10. Çalınan Mektup [The Purloined Letter]
  11. Şişede Bulunmuş Yazma [MS.Found in a Bottle]
  12. Berenice
  13. Morella
  14. Bir Aslanın Yaşamından Bazı Parçalar [Lionizing]
  15. Bon-bon
  16. Gölge-Bir Mesel [Shadow-A Parable]
  17. Hans Pfaall'ın Duyulmadık Serüveni [The Unparalled Adventure of One Hans Pfaall]
  18. Buluşma [The Assignation]
  19. Soluğu Yitirmek [Loss of Breath]
olmak üzere 19 öyküsünü okumuş oldum. Ve acayip şaşırdım. İnanılmazlıkları, harikalıkları ya da ne bileyim Poe'nun kalemine yakıştırılabilecek ne özelliği varsa ondan değil de tamamen beklediğim şeyin çok dışında çıkmasından dolayı şaşırdım. Onca sene az az biriktirdiğim Poe ve yazdıklarına dair fikirlerimin sonucunda oluşan beklentilerimin çok çok dışındaydı okuduklarım. Morgue Sokağı Cinayeti'nde Sherlock Holmes, Hans Pfaall'da Jules Verne okur gibi, Soluğu Yitirmek'te Tim Burton filmi izler gibiydim. Ben katıksız bir Hollywood korku öyküsü beklerken Poe inanılmaz sularda dolaşıyordu. Gerilimin, psikolojinin, insan ruhunun  en dibine, en unutulmuş köşelerine sızıyordu. Matematiğin, fiziğin, kimyanın, şifre bilimin, tarihin her bir sahnesinde en benim diyenin bile kıskanacağı kadar bilgiler sıralayabiliyordu. Her konu hakkında fikirleri vardı, bunları en açık şekilde belirtiyordu. Her öyküye belli bir miktar beyin fırtınasından, okuyanı düşündürecek, kendi içine bakmaya sürükleyecek çoğu zaman felsefi çıkarımlarla dolu kısımlardan sonra giriyordu. Hatta ben en yüzeysel halimle bir olay, bir cinayet, bir hayalet beklerken korkmak için o sadece düşüncelerini belirterek geriyordu ortamı.

Dedi kuzgun, "Bir daha asla."
Ha böylesi daha mı iyi geldi bana, emin değilim pek bundan. Beklediğim normal, karanlık ama hani "cheezy" Cadılar Bayramı öyküleriyken Poe'nun çok daha üst bir seviyede, çok daha hayran olunası satırlar yazmış olması hoşuma gitmedi haliyle. Ben yerimden sıçrayarak korkmayı beklerken o fırtınalı yağmura karşı pencereyi kapatıp arkasını döndüğünde karşılaştığı ruha dizlerinin üzerine çökerek ağlamaya başlayınca mutsuz oldum ben. Korkup unutacaktım ne güzel. Poe habire dürttü bunun yerine, aklımın sınırlarını zorladı, güneşin daha yüzünü göstermediği o yağmur-gri bulut dolu ilkbahar günlerinde karanlık, kuytu köşeler buldurttu aklıma. Söylediklerini kendim söylüyormuş gibi hissettim çoğu yerde, hayır hayır böyle düşünüyor olamam deyip durdum. 1800'lerin başında yalnız, mutsuz, alkolik ve uçmuş bir yazarın düşüncelerime ses vermesi olacak şey değildi.
Büyük ihtimalle bundan sonra da bol bol karşılaşacağım Poe ile. Yine mutsuz edecek beni, kendimi tutamayacağım okuyacağım. Bir şekilde hep bizimle olacak çünkü Poe, 200 yıl 2000 yıl geçse de. İnsan bilinci orada öylece durduğu sürece.

Pek yararlı Poe linkleriyle siz devam edin ilerlemeye:
Toplum Düşmanı'nda Poe üzerine -- link
Annabel Lee ve Kuzgun şiirlerinin çevirileri ile orijinalleri -- Annabel Lee, Kuzgun
Poe müzesi için -- link
Baltimore'daki Edgar Allan Poe Society -- link
Poe öyküleri -- link
Kayıp Rıhtım'dan pek şahane bir Poe incelemesi -- link
Poe'nun elyazısı -- link

"Hiç para kazanamadım. Hâlâ, tüm hayatımda olduğu kadar fakirim. Bir tek umudum var, o da para etmiyor."

9 Haziran 2012 Cumartesi

did you enjoy your story?

Lonely Planet'ta rastladığım iki video var aşağıda. Birinde Kosta Rika'ya gidenlerin çektiği görüntüler, öbüründe de Şili ve Patagonya'yı santim santim gezen bir çiftin oluşturduğu acayip dokunaklı görüntüler var. Müsaadenizle ben bir iki saat ağlamaya gidiyorum, siz de bu arada tam ekran yapıp, arkanıza yaslanın ve kendinizi bu hikayelere bırakın.






haziranın 9'u

Tam 12 yıl.
En çok sevdiklerimi bile sevmez oldum belki.
Beni en çok mutlu edenleri bile unuttuğum oldu.
Herkese inancımı yitirebildim, herkes anlamsız geldi belki bazen.
Bazılarını düşünmek bazen mutlu etti delicesine, zaman geçtikçe onları düşünmek bile içimi yaktı.
Onlar gitti, onlar değişti, ben de değiştim. Bazı şeyleri yaşamadığıma pişman oldum, bazılarınıysa yaşadığıma.
Ama tek bir şey değişmedi hiç. Tek bir şey beni hiç pişman etmedi.
Hep benimleydi, hep oradaydı. En çıkmaz hale düştüğümde bile ona döndüm.
"Sen olsan ne yapardın Johnny?"
Cevapları hep devam etmemi sağladı.
İyi ki varsın Johnny.

(resim Kediler ve Kitaplar'dan)

6 Haziran 2012 Çarşamba

tabii ki

-Gelecek sefer, bir şey öğrenmek istiyorsan sadece bana sor.
-Pekala soracağım. İlk ve son kez soruyorum..hala Matthew Crawley'e aşık mısın?
-Tabii ki değilim! Benim yerime başkasını seçen birini sevdiğimi hiç itiraf eder miydim?
Bu aralar Downton Abbey'de yaşıyorum ben. En son izlediğim 2.sezonun 7.bölümünde Sir Richard ile Lady Mary arasında aynen böyle geçti diyalog. Downton Abbey'ye ayrıca ayrıntılı bir yazı ile gereken özeni göstereceğim. Ama şimdilik, yukarıdakini gösterip, yavaşça çekileyim.

Previously on Neverland : March Drizzles

 Yağmurlarla sonlanan bir Mart oldu. Bir de oturup, kendimi, kafamı dinlediğim. Belirli tarihleri beklediğim. Acele etmediğim. Hiçbir yere k...