9 Haziran 2012 Cumartesi

haziranın 9'u

Tam 12 yıl.
En çok sevdiklerimi bile sevmez oldum belki.
Beni en çok mutlu edenleri bile unuttuğum oldu.
Herkese inancımı yitirebildim, herkes anlamsız geldi belki bazen.
Bazılarını düşünmek bazen mutlu etti delicesine, zaman geçtikçe onları düşünmek bile içimi yaktı.
Onlar gitti, onlar değişti, ben de değiştim. Bazı şeyleri yaşamadığıma pişman oldum, bazılarınıysa yaşadığıma.
Ama tek bir şey değişmedi hiç. Tek bir şey beni hiç pişman etmedi.
Hep benimleydi, hep oradaydı. En çıkmaz hale düştüğümde bile ona döndüm.
"Sen olsan ne yapardın Johnny?"
Cevapları hep devam etmemi sağladı.
İyi ki varsın Johnny.

(resim Kediler ve Kitaplar'dan)

6 Haziran 2012 Çarşamba

tabii ki

-Gelecek sefer, bir şey öğrenmek istiyorsan sadece bana sor.
-Pekala soracağım. İlk ve son kez soruyorum..hala Matthew Crawley'e aşık mısın?
-Tabii ki değilim! Benim yerime başkasını seçen birini sevdiğimi hiç itiraf eder miydim?
Bu aralar Downton Abbey'de yaşıyorum ben. En son izlediğim 2.sezonun 7.bölümünde Sir Richard ile Lady Mary arasında aynen böyle geçti diyalog. Downton Abbey'ye ayrıca ayrıntılı bir yazı ile gereken özeni göstereceğim. Ama şimdilik, yukarıdakini gösterip, yavaşça çekileyim.

4 Haziran 2012 Pazartesi

my huckleberry friend, moon river, and me

Dün gece yine o büyülü dolunaylardan biri vardı gökte. Bu gece kapkaranlık, göstermiyor perşembeye kadar orada duracak olan dolunayı. Dolunayın, yeni ayın, ayın her halinin benim için ne kadar değerli  olduğunu, ne kadar tuhaf, tarif edilemez şeyler ifade ettiğini söyledim mi bilmiyorum. Chris'in sözleri de her yeni ay zamanı üşüşür beynime, gözlerim karanlıkta kulaklarımda sesi olur. 20'sinde gelecek belki yeni ay ama madem karanlık bu gece de, koyalım listeye Chris'in çaldıklarını ayın karanlığı üstümüzü örterken uyuyakalalım.


Whenever there’s a new moon looming on the horizon, I’ll inevitably get a call from someone saying, ‘Hey Chris, how bout that sucker.’ And, I’ll usually say something cordial like, ‘Oh yeah, it’s a marvelous night 
for a moon dance,’ or ‘I wonder what old Sun Young Moon is up to tonight.’ But, knowing how we’ve been tossing and turning these past view nights for fear of where our dreams may be taking us, I’m not about to pretend that that man, in that moon, has our best interests at heart. No way, he’s too much of a kidder.
 So until the big fellow packs his bag and hits the road put away those sharp utensils and  stay close to your love ones, if you’re lucky enough to have any. I’ll see you in the morning, folks, or the moonlight, whichever one comes first.

2 Haziran 2012 Cumartesi

Snow White and the Huntsman (2012)

Bir gün yaşımıza uygun bir film bulacağız gitmek için. Tutturabileceğiz, umutluyum.
Tüm o fragmanlar, görüntüler, resimler, müzikler...Hepsi acayip iyi bir reklam çalışmasıymış. Filmin sinema adına hiçbir artısı, katkısı, birşeyi yok.
Bildiğimiz pazar sabahı filmi. Hani kalktınız, kahvaltı daha masaya bal reçel çıkarılması aşamasında ve yatağa dönmemek adına yapabileceğiniz tek şey kanepeye yayılıp televizyonu açmak olduğunda magazin programlarından sıyrılıp anlamsızca izlediğiniz çocuk filmleri olur ya. Ondan.
kristen böyle bakarken
Masaldan yola çıktıkları için demiyorum bunu. Sonuçta Yüzüklerin Efendisi de bir anlamda masal olarak görülebilir ki Hobbit misal, direkt o amaçla yazılmıştı. Ama Rupert Sanders ne bir Peter Jackson'mış ne de senaryo ekibi ( Evan Daugherty, John Lee Hancock ve Hossein Amini ) JRRT veya GRRM'miş.
Masaldan birşey çıkaramamışlar. Evet çok iyi niyetliler, belli oluyor. İstemişler de, o da belli oluyor. Ama olmamış.
charlize ise böyle bakıyor
Senaryo bir şekilde boş. Varmış gibi görünüyor ama yok. Herşey boşlukta sallanıyor.
Görsel yönden üstünde baya bir çalışıldığı belli oluyor ama o kadar. Her kavga, dövüş, savaş sahnesi inanılmaz özenle hazırlanmış ama o kadar. Her bir "act" her bir söz klişe.
Bunun üzerine diyorsunuz "acaba oyuncular kurtarabilir mi bu işi", o da yok. Charlize Theron'u her anlamda sevdiğimizden hoşumuza gidiyor. Kötü kraliçe olmanın verdiği zevki çıkarıyor oynarken, bizi de eğlendiriyor. Aslında bence fena da değil, filmin belki de tek iyi yanı o.
kendini "green arrow" zanneden beyaz olmayan atlı prens-pardon dükün oğlu
Kristen Stewart'ın neden orada olduğuna dair kimsenin - kendisi de dahil - bir fikrinin olduğunu zannetmiyorum. Pamuk Prenses değil, güzel değil - tamam senaryo bunu söylüyor zaten, önemli olan dış güzelliği değil kalbininki demeye çalışıyor ama -, masum veya sevecen de bakmıyor. Kalbinin nasıl olduğuna dair bir şey söylemiyor Kristen'ın hareketleri, bakışları. Boş bakıyor, tuhaf bakıyor, dışarıda nasıl uyumsuz bir ergense Pamuk Prenses olarak da o kadar uyumsuz, ürkek, sosyofobik duruyor.
beyaz atlı prens numarası yapan avcı ve iskoç yaylalarından hallice cüceler
Güzel değil derken Pamuk Prenses anlamında bir güzelliği kastediyorum. Hani bu Audrey Tautou Amelie'yken de güzeldi, Hors De Prix'te de güzeldi demek gibi birşey. Kristen'ın sorunu Amelie türünden güzellik gösterememesi.
çok pis gaza geldim bakışı
Chris Hemsworth'ü izlemesi her zaman keyifli. O kadar. Fazlası yok.
Ha ortada beyaz atlı prens falan yok. Kendisi gamzeleriyle öyle bir dolaşıyor, anlamsız anlamsız.
Cüceler, ah cüceeleeeeeeeeeeeeeeeeeerrrrr.
Altını doldurma çabaları, kötülüğe sebep verme çalışmaları, kadın gücüne, kadının bakış açısından olaylara açıklık getirme denemeleri, feminist söylemler...bir yerlere götürmek istemiş Sanders bu masalı, belli. Kısmet gerisi.
"Williaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaammmmmm!!!!!" diye böğüren sevgili Hunstman, iyi ki bizimleydin.
Nachos hiç hoş birşey değil, yemeyin. Hele ki peynir sosuyla. Sakın.
gollum botoks yaptırmış

1 Haziran 2012 Cuma

buz ve ateşin şarkısı üzerine

Kılıçların Çarpışması'nın ikinci cildinin son sayfasını da okuyup kapağını kapattım bu akşamüstü. Çok mutsuzum, üzgünüm, küskünüm, bıkkınım, fenayım. Tükendim. Toplamda 3067 sayfa, 5 cilt kitap, 10+2 dizi bölümü sonunda tamamen tükendim.
Oysa herşey çok güzel başlamıştı. Geçen sene ocak-şubat civarında nette görmüştüm haberleri. Şu hezimete dönüşen Camelot ile birlikte, hemen hemen aynı vakitlerde çıkmıştı tanıtımlar, görüntüler. Daha önce duymamıştım, görmemiştim George R.R.Martin'in bu ortaçağ fantastiğini. O yüzden Camelot konusu beni daha çok ilgilendiren taraftan olaya daldığı için, daha bir ilgimi çekmişti. Tamam Game of Thrones'un görüntüleri de heyecanlandırmıştı (hatta şöyle demişim : Game of Thrones fragmanı) beni ama Camelot'taydı aklım, iyi iyi dedim geçtim.
kaynağını bilemiyorum, bir yerlerden görmüştüm, gene de yapanın eline sağlık diyelim.
Sonra nisanda bölümler gelmeye başladı. İzledim, izledik, sarsıldım, hep birlikte sarsıldık. Çok geçmedi, sezon bittikten kısa bir süre sonra - sanırsam ki temmuzda - ilk kitap çevrildi, kaptığım gibi okudum bir solukta. Dizide izlerken rahatsızlık vericiydi evet, bir miktar. Sonra kitapta detayları öğrendikçe daha bir zevk aldım. Daha farklı bakış açıları edindim, tabi bir de görüntüleri önce izlemiş olmanın belki avantaj diyebileceğimiz bir yönüyle, kitabı okurken herşeyi gözümde daha canlı görebildim.
oysa ne kadar da mutlular
Ama ne olduysa bundan sonra oldu. G.R.R.M.'nin daha önce görmediğim, tatmadığım bir dünyayı örmekte olduğunun farkına varmamıştım ki ikinci kitap (iki cilt halinde) çevrildi. Daha ikinci sezonun gelmesine aylar vardı ve o açlıkla o iki cildi de yuttum. Ama dedim ya, bu seferki yutuş önceki gibi değildi. Boğazıma çöreklendi, topak topak oldu, yutsam yutamadım, kussam kusamadım. Sorgulamaya başladım noktada "ben napıyorum" diye. "Bu sevdiğim birşey mi? Bu hoşlandığım bir şey mi? Bilmek istiyor muyum, devam etmek istiyor muyum?" Her soruya hayır cevabının içinizden yükseldiğini bile bile devam edersiniz ya hani, durduramazsınız kendinizi, o kenarda duruyorsunuzdur ve istemediğinizi bildiğiniz halde istiyorsunuzdur daha da ileri dalmaya. Tutamıyordum kendimi. İstemiyordum, ama tutamadım. İkinci sezon başladı, bir bölüm, iki bölüm,...derken izlemeyeceğim dedim. Nasıl olsa ne olacağını biliyorum dedim kendime. Kabuslarımı arttırmaya ne lüzum var.
Ama kaşınmaya devam ettim. Üçüncü kitap (yine iki cilt) geldi, durmadı. Yine okudum, yine yaptım. Hani insanı tüketen, iliğini kemiğini emen, içinizi bomboş bırakan kitaplar vardır ya, aynen öyleydi üç. Tüketti beni. İçimi salak bir boşluğa terk etti.
Gerçek bir fantastik dünya yarattığını söylemişti GRRM röportajında. Ortaçağ gibi bir yerde insanlar öyle temiz temiz şövalyeler şeklinde dolaşmıyordu sırf, herkes gururlu herkes kahraman değildi demeye getirmişti söylediklerini. Gerçek şekilde anlatmaya çabalıyordu o, öyle demişti. Ben gerçeği sevmezmişim, onu gördüm sayesinde. Fantastik edebiyat uzmanı değilim hiç, biliyorum. Sadece, o kadar da cahil sayılmam, onu da biliyorum. O yüzden diyorum, Dune'un kimsenin yaşamak istemeyeceği o bilim-kurgu-fantastik dünyası bile bu etkiyi yapmamıştı bana - 11 kitaptan sonra. Bu "buz ve ateşin şarkısı" orası gibi bile değildi.
sana gelsin GRRM.
Kimseye, hiçbir şeye bağlanmana izin vermiyor bir kere GRRM. Herkesi, herşeyi bir şekilde öldürdü, işkence etti, kaybetti, yok etti. Bir kerede 20 karakterle tanışıyorsam, iki dakika sonra onları yok edip yerlerine yenilerini koydu. Birinin iyi olduğunu düşündüğüm anda onu en pislik adam yaptı. Birinin saf kötü olduğuna karar vermişsem o karakterin yapabileceği en değişik hareketleri yaptırdı, adam gurur kaynağı haline geldi mesela. Kafam allak bullak oldu, içim bomboş kaldı. Paranoyak oldum, güvensizlikten  kafayı sıyırdım. Bir yerden sonra artık hiçbir şeyi merak etmemeye başladım. Öyle ya niye meraklanayım ki, zaten bir iki dakika sonra ya ölürler ya da dünyanın en saçma şeyini yaparlardı. Hayır bu hikayenin sürprizli devam etmesi demek değil, bu, hikayenin hiçbir yere gitmemesi demek. Bir çemberin içinde baş aşağı dönüyormuşum gibi. Dönüp durup hiçbir yere gidememek, hiçbir şeye ulaşamamak gibi.
Bilmiyorum, fazlasıyla mutsuzum şu an. Belki de ondan hepsi. Yoksa ne GRRM'nin ne de o malum düğünü yazmış olmasının suçu var. Muhtemelen beni kan tutuyor. Tek suçlu o.

31 Mayıs 2012 Perşembe

uzak

gidelim hadi dedi adam
çok uzağa değil dedi kadın
çok uzak da ne ki dedi adam
olduğun yer dedi kadın

Irvin D.Yalom'dan Spinoza Problemi (The Spinoza Problem)

(Bu kitabı da aslında çok sevip, anlatacağım burada diye düşünüp, sonra bir türlü yazamamıştım. Bu bahaneyle bahsetmiş olayım.) Buna da ağus...