12 Ağustos 2011 Cuma

"Dream, are you a Dreamer?"

Şu ara rüyaların içinde kaybolmaya devam ediyorum. Büyük ihtimalle çok fazla bölük pörçük uyuduğumdan falan. Ya da kafamda bir türlü yüzeye çıkmalarına izin vermediğim, ama içten içe çok büyük stres kaynağı olabilecek düşünceler mevcut. Evet öyle. Ben sadece yokmuşlar gibi davranıyorum.
İşte böyle davranınca da rüyalara vuruyor aklım. Sırasıyla pek maceralı şeyler gördüm bu hafta. Önceki gece bir kafedeydim. Bu rüyamın görüntüleri siyah beyaz bu arada onu da baştan söyleyeyim. Sanki film içinde flash-back görüyorum havasında. Neyse efendim, bu kafede böyle arkadaşlarımla oturuyormuşum. Kim onlar tanıdığımdan değil, sadece öyleymiş işte. Ama hava sanki böyle hafif bir serin, rüzgarlı, üstlerimizde sıkı sıkı  sarındığımız ince ceketler var. Bir ara sıkıldım herhalde o arkadaşlarım dediklerimden, kalkıp kafenin üstü açık kısmına çıktım. Bir nevi teras da diyebiliriz. Hemen bir kuytu duvar arası bulup, sırtımı yaslayıp, önüme bakmaya başladım. Bu arada şey geldi, hımm, biz ona "Tom" diyelim. Hem bu vesileyle bu "Tom" mevzuunu da açıklamış olayım, zira bundan sonra bolca çıkabilir rüya anlatımlarımda. Bu Tom, belirli aralıklarla rüyalarımda kendine yer bulur. Misal, tam birşeye karar veririm, pat rüyama girer, o kararımın tamamen yanlış olduğunu hissettirip, karman çorman düşüncelerle bırakır ortada beni. Ya da uzun bir süre görmem kendisini rüyamda, tamamen aklımdan çıkar gider, ama sonra bir gün gene pat rüyama girer, haydee olurum, demek ki hala orda bir yerlerdeymiş derim (hayır, şizofren değilim. sadece rüya görüyorum ;) ).
Neyse işte bu Tom da kalkıp içerden yanıma geldi. Benimle aynı kuytuya sığışıp, o da aynı şekilde durmaya başladı. Gelmesi beni bir şekilde rahatlattı. Başımı omzuna yasladım. Ve resmen o kısacık birkaç saniye boyunca hayatımda şu son dönemlerde hissetmediğim kadar rahatlamış, huzurlu, mutlu hissettim. Evet, bildiğiniz huzurlu. Sanki üzerimdeki tüm yük, tüm endişeler, tüm düşünceler o birkaç saniye için benden uçtu gitti. Derin bir nefes aldım ve o anda çat! İçerideki arkadaşlarımdan bir tanesi, böyle çok neşeli bir tanesi önümüzde bitiverdi. Ben kafamı kaldırdım omuzundan ve huzur da geldiği hızda yok oldu. Çok sinirlendim o an, çatlayacaktım sinirden ki uyandım.
resim burdan : photo dictionary
Dün gece de yeni evli bir arkadaşımın evinde kaldım ilk defa. Saçmasapan bir yağmur-gökgürültüsü-şimşek durumu vardı tüm akşam ve gece. Tüm o fırtına içinde, onların küçük oturma odalarında güç bela uykuya daldım. Gene Tom'laydım. Ama bu sefer nerde olduğunu bilemediğim bir yerde, açık havada bir merdivene tırmanıyorduk. Parlak gümüş renkli, metalden bir merdiven. El ele tutuşmuş tırmandık uzunca bir süre. Neden tırmandığımızı da bilemedim ya neyse. En sonunda tepesine vardık. Tepede ufak kare bir platform yapılmıştı merdivenle aynı malzemeden. Platformun diğer yanında da bu kez aşağı inmek için ikişer ikişer birleştirilmiş 4 metal çubuk vardı. Öyle bir düzenek ki, o çubukların iki yanından tutunup ayaklarınızı yerleştiriyorsunuz, ikisini de kavrayan başka bir parça yer alıyor çubukların ortasında-ondan da iki elinizle tutunup, kendinizi aşağıya doğru dikine kaymaya bırakıyorsunuz. Böyle karmaşık oldu farkındayım. Şöyle diyeyim: Ağaçlara tırmandığımız tahta merdivenin metalini düşünün. Sonra onun arasındaki o basamak niyetine konan yatay parçaların olmadığını ve elinizdeki tek bir yatay portatif parçayla o merdivenin en üstünden kendinizi aşağıya doğru yüzünüz merdivene dönük bıraktığınızı düşünün. İşte iniş yöntemi buydu. Bizim Tom hemen kendi merdivenindeki yerini aldı. Ben platformun üzerinde dikilip kaldım. O kadar yüksekteyiz ki sanki gökyüzünün içinde kaybolmuşuz. Korkudan ölmek üzereyim. Nasıl inerim ben ordan öyle diye gözlerim yuvalarından fırlayacak şekilde bakıyorum ona. Bu arada bir eli merdivende bir eli bende hala. Çekiştiriyor. Yok yok yapamam diyorum. O anda bir kız bitti platformda yanımda. Nerden geldi hiçbir fikrim yok. Hemen hemen 12-13 yaşlarında. O öyle yeni yapıldı, pek denenmedi garanti veremem diyor. Ben de Tom'a dönüp diyorum bak gördün mü ordan inmeyelim bozulabilirmiş diyorum. Tom da ısrarla beni çekiştirip, kızın bozulacağına dair garanti de vermediğini söylüyor. İçimden de manyak mı bu Tom, görmüyor mu yüksekliği boşluğu, korkmuyor mu diyorum. En son yükseklikten başım dönmek üzereyken gözlerimi açmaya zorladım kendimi de, uyandım.
Ama gecenin bir vakti tabi, gözlerimi geri kapayıp yine daldım. Bu kez de böyle açık havaya kurulmuş ufak bir sahnenin önünde 10 sıra kadar sandalye vardı. Hepsi doluydu. Ben de annem sağımda, Blair Waldorf (evet o Blair, Gossip Girl'deki karakter) da solumda, önden 5-6 sıra geride oturuyorduk. Sahnede ne olduğuna dair bir fikrim yok, sanırım tiyatro oyunuydu. Önemli olan tam önümüzdeki sandalyede Jason Momoa'nın oturuyor olması. Hem de onu hep bildiğim Khal Drogo halinde değil, şu geçenlerde Jay Leno'ya konuk olduğu küt saçlı, ceketli gömlekli haliyle oturuyor. Blair'le ben büyülenmiş gibi onu izliyoruz, o yüzden de sahnede ne olduğunu bilmiyorum işte. Bir yerden sonra Blair'le kavga etmeye başladım, Jason'ı paylaşamıyoruz çünkü. Sonunda o da durumun farkına vardı, aramızı düzeltmeye çalıştı ama nafile. Kalkıp, hışımla uzaklaştım. Bu arada otel gibi bir yerlerdeyiz sanırım ve ben deli gibi Jason Momoa'nın peşindeyim. Ne yapacaksam artık, annem de ah vah kızım neden böyle yapıyorsun halinde. Resmen kendimi Uğur Dündar'ı kaçıran anne-kız Adile Naşit-Hülya Koçyiğit ikilisinde gibi hissediyorum.
Tabi bu arada Blair'le tekrardan kavga ettim. Jason yetişip, bizi zor ayırdı. Sonra da beni tuttuğu gibi otelin merdivenlerini çıkarmaya başladı. Evet yine merdiven. Bu arada tuttuğu gibi derken gerçek anlamda onu kastediyorum çünkü görmüşseniz bilirsiniz, Jason benim 35 katım büyüklüğünde devasa bir adam normalde. Beni odama götürmeye çalışıyor sakinleşeyim de Blair'in saçını başını yolmayayım diye. Lan bıktım gene mi merdiven çıkıyoruz diye poflarken uyandım.
Şimdi merak içindeyim. Eğer bu ilk kez kaldığın bir evde rüyanda evleneceğin kişiyi görürmüşsün hurafesi-geleneğinin herhangi bir işlevi varsa...zerre kadar beğenmediğim bizim Tom'la mı yoksa zaten hali hazırda evli-mutlu-bol çocuklu olan Jason Momoa'yla mı evleneceğim?
Ve bu benim akıl sağlığım ne kadar yerindedir böyle?

10 Ağustos 2011 Çarşamba

TiMER (2009)

Şu hikayeyi herkes duymuştur değil mi, hani çoook, çok eskiden insanların bir kadın-bir erkek ruhtan oluştuğu ama bir şekilde tanrıları kızdırdıklarından Zeus'un yıldırımlarıyla ikiye ayrılıp, birbirlerinden uzaklara düştükleri ve o zamandan beri yeryüzündeki her bir yarım ruhun, diğer yarısını arayıp durduğunu? Hemen hemen tüm bu "ruh eşi" hikayelerinin kökenidir bu.
kaynak: fuck yeah john patrick amedori
Peki ruh eşini illa bulmak mı gerekir? Yarım olmanın ne sakıncası var? Ayrıca bu "ruh eşi"yle direkt, dakika bir, herşey hallolmuş mu olacak? Böyle bir garanti var mı? Ya da tüm hayatınızı birlikte geçirmeniz gereken kişi o mu? Bu mu demek ruh eşi? İnsan, kendisini her yönden tamamlayacak, tüm eksikliklerine, kusurlarına çare olacak kişiye mi aşık olur? Yoksa kendisine her yönden mükemmel gelene mi? Ama zaten ruh eşiniz de size her yönden mükemmel gelmez mi? Olayın doğası bu değil mi? Yani aslında, ruh eşiniz olmayan birine aşık olabilir misiniz?
Jac Schaeffer'in yazdığı ve yönettiği "TiMER"ın gerçekliğinde, insanlar 14 yaşlarından itibaren isterlerse yazı yazdıkları kollarının bilek iç kısmına bir sayaç taktırabiliyorlar. Bu sayaç - ki ismi "timer" - ruh eşinizle karşılacağınız zamanı yazıyor. Devamlı geriye sayan bu sayaç, sıfırlandığından itibaren 24 saat içinde ruh eşinizle göz göze gelirseniz ikinizin de timer'ı biplemeye başlıyor ve anlıyorsunuz ki buluştunuz. Timer'ınızdaki süre 2 gün de olabiliyor, 20 yıl da.
Kahramanımız Oona O'Leary'nin timer'ında ise taktırdığından beri hiç rakam yok. Çünkü ruh eşi bir yerlerde, artık nerdeyse, timer taktırmadığından karşılıklı saymıyor oluyor. Oona'nın annesi ve babası ruh eşi olmadıklarından boşanmışlar ve annesi ruh eşiyle evlenmiş. 30'una birazcık bir zaman kalan Oona da böylece bu evlilikle kazandığı üvey kız kardeşi Steph'le yaşıyor. Steph'in timer'ıysa 43 yaşında ruh eşiyle karşılaşacağını söylediğinden o kendince hayatını yaşıyor. Gündüzleri bir huzurevinde danışma olarak görev yapıyorken, geceleri bir barda barmenlik - ya da kadınlar için farklı birşey mi deniyordu bilmiyorum herneyse - yaparak, her gün de farklı bir adamla gününü gün ederek takılıyor öyle. Oona'ysa tam tersi, usanmadan ruh eşini bulmak için uğraşıyor. İlişki yaşadığı her timer'ı olmayan adama - ki bu yüzden hep timer'ı olmayanları denemek zorunda - gidip, birlikte timer taktırtıyor ve biplemeyi bekliyor. Tabi hiç birinde tutturamıyor.

Sonunda Oona da bir gün bıkınca bu deneme-fos çıkma-bekleme durumunda, markette kasiyerlik yapan Mikey'le tanışıyor ve kız kardeşinin tarzını denemeye karar veriyor. Karşında timer'ı olan ve kendi ruh eşiyle karşılaşacağı zaman belli olan bir adamla, gecelik günlük kısa süreli gönlünü gün etmece. Nasıl olsa ikisi de birbirlerinin ruh eşi olmadıklarını bilen iki insan böylelikle hiç bir sorumluluk, hiç bir düşünce taşımak zorunda kalmadan gayet rahat bir ilişki yaşayabiliyorlar.

Oona da bu düşünceyle yola çıkıyor ama Mikey'le  o kadar eğleniyorlar, o kadar sevimli bir ilişkileri oluyor ki görüşmeye devam ediyorlar. Mikey'nin timer'ında 4 aylık bir süre görünüyor bu arada. Oona da buna güvenerek zaten kendisini ayarlıyor, nasıl olsa  o kadar sürmeyecek ilişkileri diye endişe etmiyor. Çünkü Oona, başta da dediğim gibi esasında tek amacı kendi ruh eşini bulup, onunla mükemmel bir şekilde mutlu olmak olan, 30una yaklaşmış bir Ortodontis (herhalde böyle yazılıyordu, aman neyse dişçi işte :p). Mikey'se 22 yaşında, gündüz kasiyerlik yapıp, gece barda sahneye çıkan bir müzik grubunda baterist ve 4 arkadaşıyla bir evde kalıyor. Yani Oona'nın düşündüklerinin ve hayal ettiklerinin çok dışında bir tablo çiziyor Mikey.
Filmin geri kalanını izlemeniz gerek. Bu noktada  bunu söylüyorum. Çünkü hakikaten diğer pek çok romantik-komedi veya artık hangi kategoriye sokulabilirse onlardan, dahil olduğu grubun diğer filmlerinden oldukça ayrı bir yerde TiMER. Özene bezene yazılmış bir senaryosu, ilginç fikirleri var. Oona rolündeki Emma Caulfield idare eder bir performans gösterse de, onun dışındaki oyuncular özellikle şahane. Steph rolündeki Michelle Borth çok iyi. Desmond Harrington'ı Ghost Ship'ten sonra uzun bir aranın ardından yeniden görmek beni sevindirdi. John Patrick Amedori oynadığı için yönlendiğim filmde, bir saniye bile sıkılmadım. Sadece sonunda veya sonuna doğru olayların bağlanmasında sinirim bozuldu o kadar.



Ne düşünmemiz gerektiğine karar veremedim filmin ardından. Yani kimin ruh eşimiz olduğunun bir önemi yok da, aşık olacağımız insanı içimizden bir şekilde hissederiz mi, bu durum içgüdüsel bir şey mi diye düşündüm ben. Birlikte izlediğim arkadaşım da belki de filmin bize, ruh eşinin olmasının yanında, başka birine aşık olup, gerçekten çok mutlu olabileceğimizi söylemeye çalışmış olabileceğini söyledi. Ama bir yandan da garantici olmamayı, aşık olduğumuzda içimizde bunu bize söyleyen sesi mantığımızla bastırmamamızı söylemiş olabilir TiMER, çünkü bunu kabul edecek kadar cesur olamazsak pek çok şeyi kaybedebileceğimizi gösteriyor bir yandan da.

Andrew Kaiser tarafından yapılan müziklerini şöyle dinleyebilirsiniz, saat tiktakları arasında...

If you wanna be my lover, you gotta get with my friends


En salak, saçma, kontrolsüz hallerinizi görmelerinde hiçbir sakınca bulmadığınız insanlar var mı? Ya da yanlarında durup dururken herhangi bir şekilde aklınıza gelen birşeyden bahsetmeye başlayabildiğiniz, sadece öylesine hiçbir şey konuşmadan sessizce - ama birlikte -durabildiğiniz, yanlarında en tuhaf-en çirkin-en salmış hallerde olmaktan zerre kadar çekinmediğiniz, en sıkıcı-en bunaltıcı durumlarda veya yerlerde bile bir şekilde birlikte kendi eğlencenizi yaratabileceğinizi bildiğiniz, oturup saatlerce oturduğunuzu bile fark etmeden saatlerce konuşabileceğiniz veya hiç konuşmasanız da birbirinizden sıkılmış olduğunuzu düşünseniz de karşılıklı oturmaktan vazgeçmediğiniz-vazgeçmenin aklınıza bile gelmediği, her bir bakışınızın-suratınızın aldığı her bir ifadenin ne anlama geldiğini bilen-anlayan, tüm geceyi uykusuz geçirip sabahın 4'ünde "Eric Forman'ın bodrumundaki yuvarlak masa konuşmaları" tarzında en sosyolojik-felsefik-psikolojik muhabbetleri ettiğiniz, uzun yorucu saatler boyunca ödev-rapor-proje yaptıktan sonra deliler gibi dans ettiğiniz, en saçma kahkahaları gözlerinizden yaşlar fışkırana kadar birlikte attığınız insanlar var mı?
Benim var.

8 Ağustos 2011 Pazartesi

Jane Austen Uyarlamaları Dosyası 1 : Sense&Sensibility

Sense&Sensibility, Austen'ın 1811'de yayınlanan ilk romanı. Elinor ve Marianne Dashwood adlı iki kız kardeşin hayatlarını merkeze alarak, aşkta ve ilişkilerde, yaşamda zıt karakterlerin duruşlarını, tepkilerini anlatıyor. Babalarının ölümünün ardından, üvey erkek kardeşleri tarafından neredeyse kovulmuş kadar olup, yaşadıkları hali vakti yerinde evden ve yaşamdan ayrılmak zorunda kalan Dashwoodlar, bir anne ve üç kızkardeşten oluşuyor. Elinor ve Marianne yakın yaşlarda (18-20 civarı), en küçük Margaret ise 10'lu yaşlarının başında. Yeni yerleştikleri oldukça fakir sayılabilecek yerde, yeni insanlarla ve aşkla tanışıyorlar. Erkek karakterlerimiz Edward Ferrars, John Willoughby ve Albay Brandon. İlk başta sıkıcı gelse de ilerleyen bölümlerinde oldukça güzel hale gelen bir hikayesi var S&S'in. Özellikle benim gibi ara ara Elinor'la aranızda bağlantılar kuruyorsanız, daha da ilgi çekici olabiliyor.
Pek çok uyarlamasından son ikisini; Ang Lee'nin 1995 yapımı sinema filmini ve BBC'nin 2008'deki tv dizisini karşılaştıracağız:
Elinor'larımız
1995'teki Elinor'umuz Emma Thompson şahane bir oyuncu olmasına ve karakteri inanılmaz oynamasına rağmen benim için bir türlü Elinor gibi görünmedi. O senede neredeyse anneleri yaşında ve olgunluğunda görünüyor. Keşke sadece senaryoyu yazıp, geri çekilseymiş. Ya da bir 15 yıl önce Elinorluğu deneseymiş.
Bunun yanında 2008'deki Hattie Morahan müthiş. Hem görüntüsüyle, hem de çizdiği Elinor portresiyle. Sayfalardan fırlayıp, önünüzde kanlı canlı, tüm o ciddiliğiyle ama içinde fırtınalar esen haliyle Elinor'u önünüzde buluyorsunuz. Gözleri her bakışında bir şey anlatıyor, duruşu her sahnede kuralları gösteriyor. Tek kelimeyle muhteşem.
Marianne'lerimiz
1995'in Marianne'i Kate Winslet karakterin yaşına uygun görünüyor, canlılığını oldukça iyi yansıtıyor. Filmin içinde yerinde bir Marianne seçimi gibi. İlk baştaki pervasızlığını da sonraki değişimini de iyi bir şekilde hissettiriyor.
2008'in Marianne'i de Charity Wakefield. İlk bakışta seneler öncesinden ilham alınmış, Kate Winslet'in yeni bir versiyonu bulunmuş gibi görünüyor. Ama izlemeye devam ettikçe, onun da neredeyse Winslet'inkini katlayan oyunculuğuna hayran kalıyorsunuz.
Edward Ferrars'larımız, resmin kaynağı : knigtleyemma
Edward Ferrars meselesi ayrı bir sorun. Kitaptan dolayı herkesin kendi kafasında yarattığı bir şekli vardır Ferrars karakterinin ama sinema filminde Hugh Grant sayesinde tamamen sümsük ve zerre ilginçliği olmayan bir karakter haline gelmiş durumda. Ama tv dizisindeki Dan Stevens resmen Edward'a yeniden kan veriyor. Öylesine olağanüstü duygu dolu, derinliği olan, düşünceleri olan bir karakter ortaya koymuş ki Stevens, kitabı okurken o kadar da etkilenmediğiniz bu aşk, dizideki en etkileyici hikayeye dönüşüyor.
Willoughby'lerimiz, resmin kaynağı : a lovely time
Willoughbylerin ilki Greg Wise, 95'te iyi bir iş çıkarmış olsa da pek göze batmıyor. İkincisi Dominic Cooper ona göre 2008'de daha canlı ve duygulu bir Willoughy portresi çizmiş.
Albay Brandon'larımız
Ve en doldurulması zor karaktere geldik. Albay Brandon, her iki uyarlamada da resmen izleyeni kendinden geçirtecek performanslarla hayat bulmuş durumda. 1995'te Alan Rickman'ın o müthiş Brandon'ınına karşılık, 2008'deki David Morrissey mucizesi var. İkisi de gururlu, doğrucu ve acı çekmiş, aşık Brandon ruhunu o kadar başarılı bir şekilde sunuyor ki hangisi daha iyi karar vermek söz konusu bile olamaz.
Dashwood kardeşlerimiz
Hikaye açısındansa Emma Thompson'ın film senaryosu biraz tutuk ve durağanken, dizinin süre avantajından da dolayı Andrew Davies'in senaryosu kitaba oldukça bağlı olmasının yanında bir o kadar da akıcı ve eğlenceli.
Sonuç olarak ben izlenmesi için 2008 tarihli BBC versiyonunu tercih ederim ve öneriyorum. Sinema filmi de belki Kate Winslet ve Alan Rickman için izlenebilir. Ama önermem. Ang Lee'nin kafasına domatesler fırlatmak isteyebilirsiniz.

"Dune adıyla bilinen Arrakis gezegeni sonsuza dek onun vatanıdır."


Benim için hepsi - Dune - Joe Wright'ın Pride&Prejudice'ıyla başladı. Çok alakasız görünüyor olabilir şu an ama anlattığımda gayet açık bir yol olduğunu göreceksiniz. Hatta bazen sırf Arrakis'in kumsoluncanlarına, Leydi Jessica'nın Bene Gesserit'liğine, Müeddib'e, Tanrı-Kral'a ulaşmam için kaderin bilerek önüme çıkardığını bile düşünüyorum tüm olanları.
Kader, seveceğimi bildiği birşeyle çekti önce kendine ilgimi. 2005 yılının şubatında Pride&Prejudice'e bilet alıp, izledik arkadaşımla. Üniversiteye yeni başlamış, 18 yaşımızın en güzel zamanında iki genç kız olduğumuzdan Türkçesi yıllarca Aşk ve Gurur olarak geçen bir kitabın filmine bayıldık tabi. tüm film boyunca bir kez bile birbirine doğru düzgün dokunmamış iki insanın aşkı, bizi derinden etkiledi (evet burda Avrupa versiyonu son gösterildi, Amerika versiyonundaki evdeki o son sahneyi görmemiştik biz.). Darcy fenomeniyle tanışmıştık, Jane Austen'a balıklama dalmıştık.
Kendimizi kaybetmiş halde Jane Austen olayına giriştik tabi. Ben kendi adıma, yazdığı 6 kitabı sular seller gibi içtim hemen. BBC çevrimlerini, 70lerden bu yana çekilen sinema versiyonlarını falan hatmettim. Bu sırada, boğazıma kadar Austen'a batmışken, 2007'de Julian Jarrold'un Becoming Jane'i geldi eylül başında. Bizim yaşımızdaki Jane'in en büyük ilham perisini, mutlu sonlarına inat mutsuz sonunu anlatıyordu. Pride&Prejudice'dan daha çok vurdu beni. Jane'in hikayesi hala içimde duran bir yara halini aldı. Ama tam da işte orda, James Mcavoy'la tanıştım. Daha önce bahsetmiştim sebepsiz ve tamamen içgüdüsel İskoçya sevgimden ve dahi James'den. Her sinefil gibi, o dönem taktığım oyuncunun filmografisini incelemeye başladım. Birkaç bölümlük oynadığı tv dizilerini es geçip, Bright Young Things'i, Wimbledon'ı, Inside I'm Dancing'i, The Last King of Scotland'ı, Penelope'yi ve Starter For 10'i izledim hemen. Narnia'yı zaten görmüştük, Becoming Jane'den bir ay sonra vizyona giren Atonement'ı da izleyince elimde iki şey kalmıştı: Shakespeare Re-told'da bir bölüm canlandırdığı Macbeth (ki olağanüstü bir Macbeth yorumuydu) ve Children of Dune diye birşey.
Children of Dune'un ne olduğunu bilmiyordum. Birkaç resmini gördüm, tarihi falan mıydı diye düşündüm. Sonra araştırırken Dune'a, Frank Herbert'a ve diğer kitaplara rastladım. Daha önce birkaç kez gördüğümü hatırladım Dune ile ilgili birşeyler, galiba Duncan Idaho'ya tapanlarla ilgili şeylerdi, ama öncesinde ilgimi çeken bir şey gibi gelmemişti, ucunu bırakmıştım.
James'in oynamış olması ilgimi yoğunlaştırmamı sağladı tabiki. Araştırdım, aradım, okudum ve bir miktar çalışmanın ardından elimde alınacak kitap listemle birlikte kitapçının yolunu tuttum. Dune'un yaratıcısı Frank Herbert'ın ölümünden sonra oğlu Brian Herbert ve yazar Kevin J.Anderson'ın hazırladığı prequel serisinden başladım önce Butleryan Cihadı, Makinelerin Seferi, Corrin Savaşı, Atreides Hanedanı, Harkonnen Hanedanı ve Corrino Hanedanı diye devam ettim. Toplamda 6 kitap ve yaklaşık 5000 sayfa okumuştum ama daha asıl hikayeye gelememiştim bile.
Nihayet Frank Herbert'ın kendi kaleminden çıkan Dune'un satırlarına ulaştığımda, inanılmazdı. Felsefeyle, psikolojiyle, ekolojiyle, bilim-kurguyla, biyolojiyle, tıpla harmanlanmış öylesine bir dünya yaratmıştı ki Herbert kafayı yiyordunuz. Diğer tüm sevilen fantastik kitaplardaki gibi değildi bu dünya, ne ortaçağdan fırlamış elinde kılıç üstünde zırh şövalyeler vardı ne de at üstünde yolculuklar, kaleler, şatolar. İçinde olmak isteyebileceğiniz bir dünya değildi Dune'un dünyası. Hile içinde hile içinde hilenin olduğu, gezegenler arası yolculuklarla, gezegenleri yöneten hanedanlarla, tek bir imparatorun hükmettiği bir evren vardı burda. Ticaretin ve melanjın (ahh o melanj) güç demek olduğu, kabuslarınızdan bile daha acımasız kadın suikastçiler gibi olan Bene Gesseritlerin her köşeden fırladığı, kehanetlerin hüküm sürdüğü bir diyardı. Burada her an biri anlaşılmaz bir yöntemle zehirlenebilirdi, her an bir hanedan başka bir hanedanın ayağını kaydırıp gezegenine konabilirdi, her an bir kumsolucanı gelip üstünde durduğunuz kumla-yerle birlikte ne var ne yoksa yutabilirdi. Burda filmkitaplar vardı, holografik görüntüler vardı, saç teli inceliğindeki birşeye yazılmış şifreli mesajlar vardı. Kendinden önceki tüm atalarının zihinlerine ve anılara sahip olabilen kadınlar vardı burda, dövüşlerde görünmez güç kalkanları kullanılıyordu.
Neler anlattığını söylemeyeceğim tabi şimdi, sorun o değil. Zaten kesinlikle ama kesinlikle okumanız gerektiğini söylüyorum satır aralarında, dikkat ettiyseniz. Sorun böyle kitapların günü gelip, hep müthiş filmlerle sinemalara gelmiş olmasına rağmen Dune'un hiçbir şekilde hakettiği üzere çekilmemiş olması. 1984'teki David Lynch faciasından sonra (evet bildiğiniz faciaydı, topyekün facianın daniskasıydı. Lynch'i istediğiniz kadar takdir ediyor olun, istediğiniz kadar hayranı olun, gene de bu, onun Dune konusunda saçmaladığını inkar ettiremez.) 2000'de tv için yapılan mini-seri ve onun devamı olan 2003'teki Children of Dune mini-serisi, bir miktar ilerleme kaydedildiğini gösteriyor. Ama yeterli değil, hiç yeterli değil.
Bu yüzden nette senelerdir kitapların fanları kendi "rüya castlarını" tartışıyorlar, isimler öneriyorlar. Devam eden bir umut işte, bir gün birileri çıkıp Nolan'ın Batman'e, Raimi'nin Spiderman'e, Peter Jackson'ın Lord of The Rings'e yaptığını yapıp, o sihirli dokunuşu gerçekleştirecek diye bekleşiyorlar. IMDb'de her sene tarihi biraz daha ertelenen yapım aşamasında bir Dune projesi görünmeye devam ediyor bu sırada.
Bu yüzden kitapları okurken aklımdan çıkmayan düşünce, geçen gene aklıma geldi. Gerard Butler'dan ne şahane bir Stilgar, Mila Kunis'den de ne manyak bir Chani olurdu ama...

7 Ağustos 2011 Pazar

Babies (2010)

Thomas Balmés üşenmemiş gitmiş bir yıl boyunca, dünyanın dört bir köşesindeki dört ayrı bebeğin anne karınlarındaykenden yaşamlarının ilk yılını bitirene kadarki dönemlerini kameraya almış. Görüntüleri güzel müziklerle ve sıfır diyalogla, sıfır müdahaleyle birleştirdiğinde de ortaya bu belgesel çıkmış.
Önceki sene fragmanına tesadüfen rastlayıp, resmi sayfasındaki birkaç videoyu da izledikten sonra fikrin acayip orijinal ve işe yarar olduğunu düşünmüştüm. Bebeklerden veya hamile kadınlardan pek hazzetmem ama fikrin en azından belgesel sanatı için oldukça iyi olduğunu düşündüm.
Peki ne anlatıyor bu belgesel? Tamam dört bebek ve dört farklı ortam, aile var kameranın önünde ama ne izliyoruz? Ne izlemiyoruz ki. Öncelikle hamileliğin son günlerinin bu dört farklı ülkede nasıl geçirildiğini görüyoruz. Sonra doğumların nasıl yapıldığını ve doğum sonrası ilk günlerinde annelerle bebeklerin ne halde olduklarını görüyoruz. Bebeklerin uyudukları, kaldıkları yerleri, nasıl beslendiklerini - ki görmesem de olurmuş -, nasıl temizlendiklerini, ilk seslerini çıkarışlarını, dünyayı ilk keşfedişlerini, hayvanlarla ilişkilerini, ailelerin onlara kendi kültürlerine göre öğrettiklerini ve herşeyi, her nefeslerini izlemiş oluyoruz. En sonunda da ilk adımlarını atışlarına şahit olup, onlara veda ediyoruz.
Bebeklerimiz Bayar, Hattie, Mari ve Ponijao.




Ponijao, Namibia'da çamur damlı, saz ve kütükten yapılmış kulübelerde, yarı ağaçlıklı yarı bozkır bir bölgede yaşayan bir kabilede doğuyor. Doğduğu andan itibaren bizim anladığımız anlamda giysi giydirilmeden sadece boynuna ve beline annesinin örerek yaptığı iplerden bağlanarak ortalıkta dolaşıyor. Annesi onu yalayarak ve yaladıklarını da tükürerek yıkıyor. Tüm gün annesi ve diğer kabile kadınları ile onların çocuklarının arasında emekleyerek geziniyor. Eline geçirdiği herşeyi ağzına atıyor, tozu toprağı çevredeki kemikleri. Oyuncakları, annesini taklit ederek toz ezdiği iki taş oluyor kimi zaman. Kimi zaman da diğer bir bebekle paylaşamadığı bir pet şişe. Bulduğu çamurlu su birikintisinin içinde yüzükoyun durup, ağzına suya daldırmak da dahil oldukça doğal bir ortamda doğal hareketler yaparak büyüyor.









Bayarjargal, Mongolia'nın dağlık ve bozkırlık kesiminde yuvarlak yapılı çadırlarında, etraflarında keçileri, inekleri koyunları ve diğer hayvanlarıyla birlikte yaşayan bir aileye sahip. Çoğu zaman çadırdaki düz bir yatağın üstünde sıkı sıkı kundaklanmış olarak geçiriyor ilk haftalarını. Ondan 2-3 yaş büyük abisinin bir bezle veya doğrudan vurmasına, onunla oynamasına maruz kalıyor biraz da büyüdükçe. Annesi onu bir leğen içinde yıkıyor, yıkandığı leğenden keçiler su içiyor mesela. Onun da oyuncakları babasının kendi yaptığı şeyler veya etrafındaki hayvanlar. O da çoğu zaman toz toprak içinde üstünde sadece bir tişörtle emeklemeye emekleye dolanıyor.


Mari, Japonya'nın Tokyo'sunda oldukça büyük gökdelenler ve teknolojinin ortasına doğuyor. Genç anne ve babasının ilk çocuğu. Ailesinin yatağında sere serpe yatırılıyor çoğu kez. Türlü türlü oyuncakları var, sinirlenip yerden yere atabiliyor kendini mesela oynarken. Annesi onu pusete koyup, metroya trene bindiriyor, parka götürüyor. Çocuk yuvalarına, bebekli eğitim derslerine gidiyor ailesiyle. Gayet kalabalık bir şekilde doğumgünü bile kutlanıyor.




Hattie ise ABD'nin San Francisco'sundan. Ufak bir havuzu da olan evlerinde yaşayan ailesinin o da ilk çocuğu. Annesi devamlı kitap okuyor ona, babasıyla birlikte ailesinin yatağına uzanmış filleri nasıl taklit edeceğini öğreniyor. Babası kucağına alıp banyo yaptırıyor Hattie'ye. Parka götürüp, kaydırak kaydırıyor. Doktora gidip, kilosunu falan ölçtürüyorlar. Pusetinde süpermarket geziyor meraklı bakışlarla.
Pek çok kişi belgeseli biraz fazla çıplaklık barındırdığı gibi konular yüzünden eleştirmiş. Fazlasıyla da Hattie'nin ailesine takmışlar. Sanki gösterilen örneklerin ait oldukları ülkeleri temsil etmesi gerekiyormuş gibi, Hattie'nin ailesinin tipik bir Amerikan ailesini yansıtmadığı, Hippi olduklarını söyleyip durmuşlar. Saçma bence. Onlar da bir hippi amerikalı ailenin özelliklerini göstermesi açısından konulmuş olamazlar mı sanki belgesele? Çıplaklık da mecburi bir durum bu belgesel için. Hem öyle nedensiz bir çıplaklık değil ki bu. Herkesi, her durumu müdahalesiz en doğal hallerinde çekmeye çalışmışlar. E Afrika kabilesi mensupları da sırf çekiliyorlar diye kendi giysilerinden başka birşey mi giyecekler (kendi giysileri yok, evet). Ya da bebeklerin öylesine dolaşırken görünen yerleri sansüre mi girecek? Bu da saçma.

İnsanlar kötü düşünceli. Öyleler. Çünkü "Babies" oldukça güzel çekilmiş, büyük emek verilmiş, eğlenceli, komik, gerçekçi bir belgesel olmuş. Bence gayet güzel ve izlemenizde büyük fayda var.

(http://focusfeatures.com/article/babies___meet_the_parents adresinde ailelerle belgesel üzerine güzel bir röportaj da var.)

Healer {힐러} (2014)

 Seo Jeong Hu oğlumuz, "healer" kod adıyla tanınan bir çeşit gece kuryesi. Ahjumma kod adlı bir hacker'ın kulaklıklarından ver...