30 Mayıs 2011 Pazartesi

...

Nasıl unutmuşum dün, bu sabah kalkıp bir an farkına vardım. Hep bu müze planı çizimlerinin suçu.
Kulağımdan hiç silinmeyen ve en kötü gecelerimde eşlik eden sesin sahibi için...
Sesini ilk duyduğum zamanki...

26 Mayıs 2011 Perşembe

The Romantics (2010)


Kötü çıkacağını, feci bayık ve ruhsuz olacağını düşünerek oturup izlediğim bir filmdi The Romantics. Ama şaşırarak ve de şaşırdığıma mutlu olarak söylüyorum ki kesinlikle öyle çıkmadı. Tamam, olağanüstü değildi belki ama hoştu, keyifliydi, zaman zaman güldürmeyi bile başaran bir mizah ruhuna sahipti ve sahnelere parıltılar katan müziklere sahipti. Hı ama şaşırtıcı değildi, çoğu yerde ortalamanın üzerine çıkamıyordu ve Dawson's Creek, One Tree Hill türü gençlik-çocukluk arkadaşlıkları ilişkilerinden daha fazlasına dair söylediği bir şey de yoktu, o ayrı.

The Romantics, Galt Niederhoffer'in kendi yazdığı romanından yine kendisinin uyarlayıp, bir de üstüne yönettiği bir film. Yönetmenin üçüncü filmi. Bu film gibi diğer ikisiyle de pek bir ses getirememiş olsa da kendisi Prozac Nation'ın senaryosunu yazan ve Sundance'de bir ödül kazanmış bir isim olduğundan bir miktar dikkate değer elbette.
Hikayemiz bir düğünün hemen öncesinde bir araya gelen 7 sıkı arkadaşın düğün evi yolunda toparlanmasıyla başlıyor. Gelinimiz Lila (Anna Paquin) evde panik halinde gelinliğinin kargoyla gelmesini bekliyor annesi ve kızkardeşiyle. Nedimelerimizden olan Laura (Katie Holmes) kendi arabasıyla gelirken, diğer iki nedimemiz Tripler (Malin Akerman) ve Weesie (Rebecca Lawrence) sağdıçlar Pete (Jeremy Strong) ve Jake (Adam Brody) ile başka bir arabada geliyor. Yolda karşılaşıp birlikte Amerika'nın batı sahilindeki nezih mi nezih bir şehir dışı-orman-okyanus kıyısı evi olan düğün evine ulaşıyorlar.
Seth Cohen gülüşü;)

Merhaba Elijah, sen de mi burdaydın:p
Düğün öncesi yemeği diye yapılan yemekte düğünden hemen önceki akşam herkes masasında birer kaşığı kadehe tıklatmak suretiyle kalkıp, gelin ve damat hakkında bir iki çift laf ediyorlar. Oralarda adet böyle, öyle kına gecesi, davul zurna yok. Tabi böyle rahat bir ortamda da kafayı bulmuş davetliler hem kendilerini hem diğerlerini gayet utandırabiliyorlar.
gecenin sonu

ürkütücü gelin
Ama biz bu arada bir dolu şey öğreniyoruz kahramanlarımız hakkında. Ki filmin yapıtaşı da bu. Bu 7 arkadaş hemen hemen 30 larına yaklaşmış, birbirlerini hepsi aynı süredir tanımıyor olsa da, uzun zamandır tanıyan bir arkadaş grubunun elemanları. Laura ve damadımız Tom (Josh Duhamel) liseden beri arkadaşlar ve üniversite sırasında da 4-5 yıl kadar çıkmışlar.
nedimeler
Laura ve gelinimiz Lila üniversitenin ilk yılında tanışmışlar, oda arkadaşlarıymışlar ve Lila, Laura Tom'u bıraktıktan hemen sonra (hatta arada belirttiklerine göre bırakmadan) onunla ilişkiye başlamış.
Jake, Weesie ile bir kafede masasındaki ketçabı istemek suretiyle tanışıp, çıkmaya başlamış, şu an nişanlılar ama hala bir düğün tarihi belirleyememiş vaziyetteler. Pete ve Tripler bir süredir evliler ve anlattıklarına göre Pete, Laura ve Tom'u liseden beri tanıyor, Tom'la aynı yüzme takımında gibi birşeymiş.
sağdıçlar
Tüm bu ilişkiler yumağı, birbirinden olabildiğince farklı 7 arkadaşın düğün öncesi yemeğinden sonra gece boyunca sahilde-evde-bahçede geçirdikleri çeşitli maceralarla su yüzüne çıkartılıyor. Ve Laura'nın yemekte anlattığı üzere bu gruba Romantikler (filme de ismini veren The Romantics) denmesinin bir sebebi var: Birbirleriyle ilişki yaşama adetlerinden dolayı böyle bir isim takılmış bu gruba.
Evet, doğru tahmin, aynen Dawson's Creek. (Dawson Jen'le çıkar, sonra Joey'le. Joey sonra Jack'le ve Pacey'le. Pacey Joey'nin öncesinde Andy'le. Önce Jen ve Jack'i birbirlerine yapmaya çalışırlar ancak Joey'le çıktıktan sonra gay olduğunu anlayan Jack, Jen'le kardeş gibi olur. Sonra Dawson gene Joey'nin peşinde koşar ama Jen'le birlikte olur. Joey de en son Pacey'e döner. Ha bu arada hepsi de 6 sezon boyunca arkadaştır :p)
üçbuçuk damat
Biz de böylece tüm gece boyunca ertesi sabahki düğüne kim sağ kalacak, ne olacak acaba diyerekten bir buçuk saati bitiririz. Ama el kamerasının devamlı titremesi, yalpalaması ve sallanıp durması sebebiyle gözlerimiz bozularak ve sahneyi algılayamayarak.
açık bardan içki aşıran damat ve sağdıçları
Birçok güzel ve derin olabilecek yan hikayeler barındıran karakterleri de bir şekilde harcamış bulunuyor film. Hangisinin takıntı manyağı, hangisinin iyi çocuk, kötü çocuk, hangisinin çuvallamış, hangisinin grubun "bitch"i olduğunu şöyle bir dokundurup söylüyor, sonra gidiyor sanki hikaye. Kimse büyük büyük oynamıyor, belki filmin özelliği budur ama bilemem. Romanda nasıldır onu da bilemem.
Bunun dışında mekanları sessiz, sonsuz genişlikte ve durağan göstermeyi başaran yönetmenin sayesinde işin bir miktar romantizmini de hissedebiliyoruz. Hatta isterseniz filmin bize ilettiği, Keats'in "Ode To A Nightingale"i okurken kulaklarımızı o sahnenin güzel müziğine vererek yağmur yağmasını umalım.



MY heart aches, and a drowsy numbness pains
My sense, as though of hemlock I had drunk,
Or emptied some dull opiate to the drains
One minute past, and Lethe-wards had sunk:
'Tis not through envy of thy happy lot,
But being too happy in thine happiness,
That thou, light-wingèd Dryad of the trees,
In some melodious plot
Of beechen green, and shadows numberless,
Singest of summer in full-throated ease.

(Devamı için Ode To A Nightingale)

Bu da filmdeki bazı müzikleri dinleyebileceğiniz playlist:

X-Men: First Class New York Galası

Dün akşam(burda sabaha karşı tabiki) New York'ta yapılan galanın kırmızı halı görüntüleri ve söyleşileri,Marvel'in sitesinde canlı yayınlanmış, hatta şimdi de kaçıranlar için videosu koyulmuş. Yaklaşık bir saatlik programı izlemek isterseniz:

25 Mayıs 2011 Çarşamba

"Always & Forever"

Bazı insanlar vardır herkes için, onlarlayken cidden mutlu olduğunuzu hissedersiniz. Anlatırlarken onlar sizinkinden çok ayrı hale gelmiş dünyalarının ufak köşebaşlarını, hiç susmasınlar istersiniz. Vakit hiç geçmese...Şu an hiç bitmese...
Ama bırakın o an'ı, yıllar geçmeye devam eder. Onlar konuşurken, mutluluktan kıvranan içinize taşlar oturmaya başlar yavaş yavaş. "Bu an da geçecek, şimdi olduğumuz yer de kaybolacak." Oysa sadece yine o geniş, kirli pencerelerin önündeki soğuk tahtalarda oturup, az önce çıktığınız dersten yakınmayı bile sandıklar dolusu altından daha fazla istiyorsunuzdur.
Herşey kendi dışında değişirken zaman geçmesin, hiç ilerlemesin istiyor insan işte böyle.

WILLOW (1988)

Sabit Film Uyarısı: Bu ibarenin olduğu her bir film anlatısı-incelemesi için diyorum ki "yok spoiler dı,yok efendime söyleyim film kritiğiydi başıydı sonuydu", yer alabilir, içinde geçebilir, birşeyler olabilir. Ben anlamam, demedi demeyin.Belki üzerinde çok düşünmezseniz, spoiler içermez. Haa ama yok çiseden nem kaparım, olayı hemen abartırım diyorsanız spoiler da içerir, gereksiz muamele de yapar.
Willow, George Lucas'ın (bizim George'un yani;>) yarattığı hikayeden Bob Dolman tarafından ortaya çıkarılan senaryonun oluşturduğu ve Ron Howard'ın (Evet A Beautiful Mind'ın, Cinderella Man'in, The Da Vinci Code'un ve Angels&Demons'ın da yönetmeni olan Ron Howard'ın) yönettiği, kötülük karşısında kendini bulan bir cesaretin öyküsü.
Film pis, soğuk zindanlarda tutulan hamile kadınlarla açılıyor. Orta Dünya, Narnia ya da Oz gibi bizimkinden farklı bir dünyada, anlıyoruz ki şeytani kraliçe Bavmorda kötü büyülerinin de yardımıyla hükmetmekte. Ancak bir kehanet ortaya çıkıyor ve kolunda bir işaret taşıyan bir kız çocuğunun doğup, Bavmorda'yı yeneceğini söylüyor. Bunun üzerine tarihteki tüm diğer kehanet duymuş kötülerimiz gibi, kraliçe de hamile kadınları toplatıp, yeni doğan tüm kız çocuklarını gözden geçiriyor. Sonunda işareti taşıyan bebek doğunca, tam onu öldüreceklerken haline acıyan ebe, bebeği kapıp kaçıyor.
Dere tepe, ufaklığın saçı lüle lüle olana dek dolaşıp, kraliçenin azman köpeklerinden kaçan ebe, sonunda bir nehir kenarında daha fazla kaçamayacağını anlayınca, bebeği sepetiyle suya bırakıp, kendini köpeklere yem ediyor.
Tam da bu noktada Nelwyn'lerle tanışıyoruz. Hobbitlerden hallice bir ahali olan Nelwynlerin tamamı cüceler tarafından oynanmış. Kendi boyutlarındaki evlerinden oluşan köyleri, sık ağaçlarla kaplı bir ormanın tam bitimindeki güzel mi güzel bir nehrin kenarındaki düzlükte kurulu Nelwynlerin yıllık büyücü çırağı seçimi festivaline konuk oluyoruz. Willow Ufgood da büyücü olma hevesinde genç bir Nelwyn.
Genelde başarısız olan sihirbazlık numaraları sergileyen Willow, bu senekinde büyücü Aldwin tarafından çırak olarak seçilmek için uğraşıyor. En az kendisi kadar yüzünden iyilik fışkıran karısı Kiaya ve bir kız bir oğlan iki çocuğu ile birlikte Nelwyn köyünde çiftçilik yaparak yaşayan Willow'un kaderi, tam da o gün çocuklarının nehir kenarında bizim sepetteki bebeği bulmalarıyla değişiyor.
Sırf kendine güveni ve cesareti olmadığından içinden geleni cevabı veremediğinden, Aldwin tarafından seçilemeyen Willow'un üzgün olduğu festivalin ortasında kraliçenin köpekleri bebeğin peşinde köye saldırıyor. Bizim ufak ama savaşçı Nelwynlerimiz onları öldürüyor ama bir şeyin peşinde olduklarını anlıyorlar. Bunun üzerine toplanıp, aralarından seçtikleri bir grubu, bebeği götürüp ilk gördükleri Daikini'ye vermek üzere yollamaya karar veriyorlar. Daikini, bu dünyada normal boyutlarda insanlara verilen isim.
Sırtında bebekle Willow, küçük Emrah bakışlı ama yüreği kocaman arkadaşı Meegosh, kendini düşünen lider Burglekutt, savaşçı Vohnkar ve onun birkaç savaşçısı daha yola çıkıp, kavşağa varıyorlar. Orda kafese konulmuş suçlu Madmartigan'la karşılaşınca ikiye bölünüyorlar. Willow ve Meegosh dışındakiler kafesi açıp, bebeği Madmartigan'a verip gitme taraftarı oluyor. Bu sırada vikingvari komutan Airk komutasındaki kocaman bir ordu da kötü kraliçe Bovmarda'yla savaşmaya gidiyor.
Olayların bu noktadaki gelişimiyle Willow, bebeği güçlü büyücü Tin Raziel'e ve onu koruyacak iyi krallığa götürmek üzere usta ama serseri savaşçı Madmartigan'la ve iki Brownie (ormanda yaşayan bit kadar insanımsı canlılar) ile bir cesaret ve umut yolculuğuna çıkıyor. Biz de bu yolculuk boyunca kötü kraliçenin savaşçı kızı Sosha, şeytan general Kael, bizim Turist Ömer Uzay Yolculuğunda'nın tuz canavarından hallice maymunumsu Troll'ler, domuzza çeviren büyüler ve daha niceleriyle tanışıyoruz.
Willow, vaktinde gişede tam bir hezimete uğramış. Bu sebeple Lucas da hikayesine kitaplarda devam etmiş. Şimdiki anlamında kült bir klasik oluşu, ancak son 10 yıl içinde olmuş birşey. İlk bakışta insanların genel kanısı, Yüzüklerin Efendisi çakması olduğu yönünde. Belki, bazı ayrıntılarıyla. Ama kesinlikle bir çakmadan çok daha fazlası Willow. Çeşitli efekt dallarında iki Oscar ödülüne aday olmuş bir film. Ama ciddi anlamda zayıf kalan yanları da yok değil, ki gişe sonucunun asıl kaynakları da bunlar olabilir. Bir kere Star Wars serisiyle çok daha önceden anladığımız George Lucas'ın diyalog yazamama hastalığı var. Willow'da da aynen devam ediyor bu. Ancak Star Wars'ın klasik olabilmiş çeşitli repliklerine rağmen Willow'da öyle birşeyler de yaratamıyor Lucas.
Anlattığı hikayenin sağladığı onca müthiş şey varken, herşeyi üstünkörü geçiyor. Ana olayın neden böyle geliştiğini anlamamızı sağlayacak geriplan hikayeleri savuşturulmuş halde beliriyor. Karakterlere yakınlık veya uzaklık duyamıyoruz. Sadece 18 yaşındaki bir Warwick Davis'in ve onun ailesini oynayan Julie Peters, Mark Vande Brake ve Dawn Downing'in insanüstü sıcakkanlılıkların ve sempatiklikleri sayesinde içimizde bir şeyler ısınıyor. Onun dışında Lucas'ın Han Solo-Leia takıntısını aynen ama daha sığ bir şekilde yaşatmasına tanık oluyoruz Madmartigan-Sosha nezdinde.
Gene de keşke devam etseymiş Howard ve Lucas, Willow'un hikayesine beyazperdede.

24 Mayıs 2011 Salı

The Greatest (2009)


Carey Mulligan'ı An Education'dan sonra takip etmemek elimde değildi. Bu sebeple rotamı hemen aynı sene gösterime girmiş olan The Greatest'a çevirdim.
Shana Feste'nin hem yazıp, hem de yönettiği filmin kadrosu bir kere ikna edici: Carey'nin yanında, Pierce Brosnan, Susan Sarandon ve Aaron Johnson. Ama tam da bu sebeple, önümüzde iflah olmaz bir duygusallığın içinde yüzen aile dramı var.
Bennett Brewer aynı okulda senelerce görüp de bir türlü açılamadığı Rose'la sonunda, okulun son günü konuşabilme şansı yakalamış ve iki güzel-genç insan hemencecik bir ilişkiye başlayıvermişler. Ama kader ağını çok feci örmüş ve tam da en mutlu oldukları bir gece vakti, hızını alamamış bir kamyon arabalarına çarpmış. Bennett hemen orda ölmüş ne yazık ki. Rose ise filmimizin kendisini oluşturmak üzere hastaneye kaldırılıp, iyileşmiş.
Bennett'ın cenazesinde, parça pinçik olmuş, bir kamyon da onların üzerinden geçmiş gibi olan ailesiyle tanışıyoruz. İnsanın içini sızlatan sessizliği ve bitik görünüşüyle babası Allen, tüm gücünü ve dikkatini hastanede komada olan kamyon şoföründen oğlunun son anlarını dinlemek için uğraşmaya adamış dağılmış annesi Grace ve sonradan suçluluk olduğunu anlayacağımız kıvranışlarının içinde kendi yöntemiyle Bennett'ın ölümünden etkilenen kardeşi Ryan. Araya sokuşturulan detaylarda öğreniyoruz ki Allen, zaten Grace'le kopma noktasındaymış, onu aldatmış. Grace bu da dahil herşeye kızgın ve Ryan da uyuşturu-içki konusunda kendini tamamen serbest bırakmış.
Tüm bunların üzerine hanemize güneş gibi doğan Rose, çıkageliyor Brewer'ların evine. Rose'un annesi rehabilitasyon merkezi gibi bir yerde ve kızıyla ilgilenmekten aciz. Bu yüzden Rose, rahmetli Bennett'tan hamile kaldığını öğrenince soluğu Brewerlarda alıyor. Zaten büyük oğullarının ölümüyle kafayı yemiş, kendi iç meseleleri yüzünden kopmuş bu bitik aile fertlerinin bu duruma tepkisi de birbirlerinden alabildiğine farklı oluyor. İlerleyen dakikalarıyla birlikte filmin de anlatmaya çalıştığı, bu dağınıklıktan ve karanlıktan bir ışığın nasıl doğabileceğini göstermek haline geliyor.
Film belki çok da iyi eleştiriler almamış olabilir, hatta Sundance ve Method'da birer adaylıkla yetinmiş olabilir ama genelindeki etkileyici su götürmez. Özellikle Pierce Brosnan'ın boğazınıza düğümlenen o dağılmamaya çalışan aile reisi olabilme çabaları ve Susan Sarandon'ın serseri kamyon şoförüyle diyaloğu, insanı parçalıyor. Açılıştaki kaza sahnesi de benim için tamamen şoktu mesela. Bu kadar gerçekçi gelmemeliydi dedim kendi kendime.
The Greatest ismi bu arada, Rose ve Bennett'ın yaşadıkları en güzel şey olduğundan dolayı. Tıpkı Rose'un anlattığı gibi:
"Bir çocuk vardı. Benim için mükemmel biriydi. Onu ilk kez, birinci sınıfların İngilizce dersinde gördüm. Okulun ilk günü bir beyzbol şapkası takıyordu ve öğretmenimiz ondan şapkasını çıkarmasını istemişti. Çıkardığında, saçları kafasına yapışmış durumdaydı.Düzeltmeye çalışırken,bana gülümsedi.Ondan sonra birbirimizi izledik.
Ve sanki onu tanıyormuşum gibi hissetmeye başladım. Sık sık, yıllıktaki resmine baktım.Yüzünü, tüm benliğimle tanıyordum. Son yılımızda,ben piyano dersi aldım o da futbolu seçti, böylece her gün okuldan sonra yollarımız tam aynı yerde kesişiyordu. Bu olay, artık dört gözle beklediğim bir şey hâline gelmeye başladı, öyle ki, artık onun gelmediği günler benim için tam bir hayal kırıklığı oluyordu. Bazen o da bana bakıyordu. Bazen de dönüp gidiyordu. Ve bazen de, öyle bir an geliyordu ki, birbirimize daha ilk adımlarımızı attığımız anda bakmaya başlıyorduk. Sonra, okulun son günü benimle konuştu. Söylediği her şey, tam olarak hayal ettiğim gibiydi. Düşlerimi birebir yaşatıyordu ve her şey tıpkı hayal ettiğim gibi gerçekleşiyordu. Aynı anda hem çok mutlu hem de ölesiye korkmuş durumdaydım. Ve ona âşıktım. İşte bu yüzden bebeği doğuracağım. Ona tam dört yıldır âşıktım. Onu çok az tanıyordum ama her şey tam da hayal ettiğim gibiydi. Tam da düşündüğüm gibiydi. Bu yüzden bebeği aldırmadım. Sanırım o benim hayatımın aşkıydı."
(Orijinali:  I knew this boy... who was really wonderful to me. The first time I saw him was in freshman English. He wore a baseball hat on the first day of school, and our teacher made him take it off and his hair was all pasted on top of his head, and he smiled at me while he tried to fix it. We watched each other after that. And I started to feel like I knew him. I looked at his yearbook picture so often I knew his face by heart. Our senior year I took piano, and he had soccer, so we would pass each other every day after school in the exact same spot. And it became something I looked forward to. So much so that I could tell you all the days that he was absent because those were the days I was disappointed. And sometimes he would look at me, sometimes he would turn away, and sometimes it would be so intense that we would start looking at each other from the very beginning of the steps. And then on the last day... he talked to me. And everything he said was exactly how I pictured it would be. And he felt the way he felt in my dreams and I thought everything was happening exactly the way it was supposed to. And I was the happiest I've ever been. Happy and scared all at the same time.  I was in love with him. That's why I'm keeping this baby. I was in love with him for four years. I barely knew him, but everything was exactly how I imagined it, everything was just how I pictured it. I had to keep this baby. I think he was the love of my life.)

"There is some good in this world Mr.Frodo"



hayatımın 4 yılının anısına,nostaljiğim bugün.

Previously on Neverland : March Drizzles

 Yağmurlarla sonlanan bir Mart oldu. Bir de oturup, kendimi, kafamı dinlediğim. Belirli tarihleri beklediğim. Acele etmediğim. Hiçbir yere k...