15 Nisan 2012 Pazar

Another World

“If we find ourselves with a desire that nothing in this world can satisfy, the most probable explanation is that we were made for another world.” [C.S.Lewis]

Öyleyse bıraksınlar gideyim.

One Day (2011)

Geçtiğimiz haftalarda, iş yerinde okuyan birinin elinde ve dolayısıyla etrafta bol bol gördükten sonra nihayet bakayım bir nasılmış dedim. Yapım sürecinde, ilk resimler nete düştüğünde tamamen Anne Hathaway ve Romola Garai ile ilgileniyordum, öyle haberim olmuştu kitaptan da. Böyle her filmini istisnasız izlediğim oyuncular listemdedir Anne Hathaway ile Romola Garai, o yüzden bir şekilde zaten izleyecektim filmi. Kitap da tabi bunu fırsat bilip, film vizyona girdiği dönemde raflarda çok satanların arasındaki yerini almıştı. Yaklaşık 6 ay olmasına rağmen hala raflarda denebilir hatta. Yalnız fiyatı baya düşmüş durumda, özellikle nette falan D&R'dan, kitapyurdu'ndan 13 küsür liralara alınabiliyor.
Ama tabi benim elimde şu an bitmeyi bekleyen bir sürü kitap olduğundan o konuya hiç bulaşmadım ben, direkt filme atladım geçen hafta. Uzun zamandır da evde oturup film izlememiştim, iyi oldu.
Hikayemiz, temelde bir geç kalınmış aşk hikayesi. Dexter ve Emma aynı üniversiteye gitmiş iki genç. Emma aynı çatı altında geçirdikleri 3 yıl boyunca Dexter'a uzaktan uzaktan - kimi zaman da yakından - bakmış olsa da, Dexter ona pek dikkat etmemiş. Çünkü Emma bildiğimiz anlamda gözlüklü, zeki, çalışkan, şair olmak isteyen, eh baya da mantıklı, akıl sahibi ama kendine güveni eksilerde bir hanımkızımızken Dexter zengin ailesinin de etkisiyle alabildiğine uçarı, şımarık, kendini beğenmiş bir çapkın insan. Mezuniyetlerini kutladıkları gecenin sonunda bir şekilde başbaşa kalıyorlar. Eh haliyle tanışmış da oluyorlar adamakıllı. Takvimler 15 temmuz 1988'i gösteriyor.
Arkadaş olmaya karar veren bu iki zıt insan, hayatlarına devam ederken hep bağlantıda kalıyorlar. Her yıl aynı gün, 15 temmuzda, buluşmak görüşmek üzere sözleşiyorlar bir anlamda. Yıllar birbirini kovalar, Dex ve Em hayatlarını çizmeye çalışırlarken içlerinde hep birbirlerini taşıyorlar.
Senaryoyu, kitabın da yazarı olan David Nicholls yazmış. Yönetmen Oscar'a aday olmuş ve bence fena da olmayan "An Education"ı yönetmiş olan Lone Scherfig. Anne Hathaway ve Jim Sturgess tüm film onların omzunda olmasına rağmen gayet başarılılar. Yeteri kadar üzüp, ağlatabiliyor, herşeyi hissettirebiliyorlar. Yapım ekibi, hikayenin yayıldığı yılları, uzun bir dönemi oldukça temiz bir şekilde yansıtmış, ne göze batıyor ne de "vayyy" dedirtiyor. Kararında.
Filmin, dolayısıyla kitabın anlatmaya çabaladığı bu iki insanın 20 yıla yayılan hikayesi içerisinde kendimize sorular sormamızı sağlamak bir anlamda. Şu bildiğimiz, klişe deyişi bir kez daha empoze etmeye çalışıyor : "Anı kaçırma. Bugünü yaşa. Geç kalma. Ne hissediyorsan, ne istiyorsan onu yap, korkma, vazgeçme, erteleme." İnanın artık ben bıktım, onlar bıkmadı bu mesajı vermeye çalışmaktan. Yok işte, mümkünü yok. Hayatlarımızı bu gazla yaşayamayız, yaşayamıyoruz. Hiçbirimiz, elimizde yeteri kadar imkanımız yoksa, anı yaşayamıyoruz. Öyle bir lüksümüz yok çünkü. Ben şimdi bu işi yapmak istiyorum diyerek herşeyi bırakıp gidemeyiz, aç kalırız. Ben şimdi bu adamdan-kadından hoşlandım, hatta durun aşık oldum, o zaman bunu ona söylemeli, bunun için çabalamalıyım diyemeyiz. Çünkü rezil olmayacağımızın, reddedilmeyeceğimizin, o insanın saçma biri çıkmayacağının, herşeyin berbat olmayacağının bir garantisi yok. Ha buna da çözümleri "Ama denemezsen bilemezsin.". Ama deneyip, yıllarımı çöpe atmamım, özgüvenimi yitirmemim, içinde bulunduğum ortamı bozmanın ne anlamı var? Anı yaşamanın bizim için pratik hiç bir getirisi yok. Hiçbirimiz 20'li yaşlarımızda kalmayacağız sonsuza kadar. Öyleyse şu anda aklıma eseni yapmamım bana faydadan çok zararı var. Şu an sırf canım istiyor ve anı önemsiyorum diye tutup da deliler gibi iskender yiyemem mesela. Çünkü bunun üzerine bir 50 yıl daha yaşamak zorunda kalıp kalmayacağımı kim biliyor? Sırf eğer yarın öleceksem diye bugün işi bırakıp, Katmandu'ya gidemem. Yarın ölmezsem ne olacak sonra? Hadi ölmedim, en azından bir hafta daha yaşadım diyelim, karnımı kim doyuracak?
O yüzden sinirlendim ben filmi izlerken. Hayır Dexter'ın bir türlü gözünün önündekini görememesinden veya onların deyimiyle "jerk" olmasından, bir türlü büyüyemesinden dolayı değil. Devamlı surette bu "elimizdekini kaçırmamalıyız" türündeki  mesajların gözümü sokulmasından. Ne olacaktı Emma tüm özsaygısını ayaklar altına alıp Dexter'a açılsaydı? Söyleyeyim mi ne olacaktı, hem elindekini kaybedecek yani Dexter'la arkadaş sıfatı altında da olsa her yıl görüşebilmeyi, onun en yakın en içten sığınağı olabilmeyi kaybedecekti, hem de  kocaman bir duvara, Dexter'ın şımarıklıkla, alayla, çocuklukla dolu duvarına toslayacaktı.
Bu senaryoda da suçu Dexter'a atıyorsunuz peki? Hani bir türlü o olgunluğa erişemediği, Emma'yı gerçekten anlayamadığı, göremediği için. Bu da yanlış. Dexter zaten en başından beri Emma'nın istediği gibi bir adam değildi ki. O hale gelebilmesi için 20 yıl geçmesi ve Emma'nın yontması gerekti. O halde aslında gecikmiş bir şeyden söz edebilir miyiz? Bence bu gecikmiş bir aşktan çok en baştan bitirilmesi gereken bir durumdu. Emma uğraşarak, didinerek ve hayatın sillesinin de yardımıyla Dexter'ı istediği gibi, olması gereken gibi bir adama dönüştürdü. Tabi kendisi de bunu hak eden bir kadın haline geldi. Demeye çalıştığım, bu ikisinin zaten 88'de bir arada olması gerekmiyordu. 20 yıl sonra dönüştükleri o iki insan aşıktı birbirine aslında.
Bilemedim. Böyle bir hüzünleneyim, arkadaşlarımla iki laf edip birbirimize gaz verelim, niye yalnızım ben be abi diye iç geçireyim, gençliğimi özleyeyim, birazcık Anne Hathaway'in o kocaman güzel gözlerini göreyim isterseniz izlenir. Bir de benim kadar ciddiye alıp, filmlerle yumruk yumruğa girmiyorsanız tabi.
(Soundtrack'i de pek hoş, diyeyim de : buradan)

14 Nisan 2012 Cumartesi

Çikolatalı Sufle

Sanırım üniversitedeydim. Belki küçük bir ihtimal lisede de olabilirim. İki kız arkadaşımla birlikte dışarı çıkmıştık, niyeydi, hangi gündü pek hatırlamıyorum. Özsüt'e oturmuştuk. Menüdeki baştan çıkarıcı resmine bakıp, ikimiz, çikolatalı sufle istedik. Diğer arkadaşım önceden tecrübe etmişti, yok yook, dedi, ben paşa paşa tavuk göğsümü yerim. Bir miktar beklerken biz - hani şu 10-15 dakikada hazır olması meselesinden - tavuk göğsü geldi, arkadaşım bu ne dedi, bunun içinde lif lif birşeyler var. O yaşa kadar muhallebi yemiştik besbelli, tavuk göğsünün adını ciddiyetle nereden aldığını da hiç düşünmemiştik. Bizim sufleler geldi o ara, off dedi, mest olduk görüntüye. Kremasını falan döktük üstüne, daldırdık kaşıkları. İşte o an ve takip eden yarım saatte neler hissettiğimi hatırlayamıyorum ben bunca yıl sonra. Bu yüzden de o ara konuştuklarımız ve yaptıklarımız o masada, hiç mantıklı gelmiyor. Nefret etmiştik sufleden. Birkaç kaşıktan sonra tıkanmıştık, kötü gelmişti, yiyememiş, aç kalmış, aynı açlıkla arkadaşın tabağındaki yarım kalmış tavuk göğsüne sarkmaya başlamıştık. O da yememiş, bırakmıştı, o ayrı.
Ama sorun şu ki niye nefret etmiş olabileceğimizi aklım almıyor bir türlü. Bu kadar yıl geçti, bir daha ağzıma da sürmedim çikolatalı sufleyi. Sırf o nefreti hatırladığım için. Ama anlamıyorum, böylesine çikolatalı, sımsıcak, tatlı mı tatlı, yumuşacık bir şeyi nasıl olur da sevmem.
Sonunda, iki hafta falan önce, karar verdim. Bu önyargıyı, bu geçmişin tozlu anılarından kalmış gölgeyi silip atacaktım. Marketten yine bizim doktor, Oetker'in Çikolatalı Sufle paketini kaptım eve geldim işten sonra. Mutfakta, elimde paketle birkaç dakika dikildikten sonra beynim nihayet çalıştı. Paketin üzerindeki resimdeki gibi kaplar lazımdı, sufle kabı denen, tarifte de belirtildiği üzere 8-9 cm çapında fırına dayanıklı derin seramik kaseler. Sonraki bir hafta, abartmıyorum, bu kaplardan aramakla geçti.
Sonunda bir Paşabahçe mağazasında Ramekin adı verilen ve iki tanesi yaklaşık 20 liraya satılan kapları gördüm. Elime aldım, evirdim çevirdim. Bunlara bu kadar vereceğime tencerede yapar, gene de yerim o sufleyi dedim. Aramaya devam ettim. Birkaç saat sonra, tam da pes etmek üzereyken, hiç ummadığım bir yerde, Carrefour'da buldum. Portekiz yapımı Cook&Serve kapları. Ağzım kulaklarımda eve döndüm.
Paketin üzerindeki tarife aynen uyduk. "Uyduk" diyorum, çünkü ben elimde paketle masanın yanında dikilip "eveet tamam hadi bakalım şimdi yumurtalar çırpılacakmış" diye kendi kendimi motive etmeye çalışırken annem saniyesinde direktifi yerine getiriyordu ve dolayısıyla sufleyi oluşturan malzemelerin - kaplar hariç - hiçbirine elimi bile sürmedim.
Öncelikle margarinle sütü ufak bir tencerede karıştırdık kaynayana kadar, paketin söylediği üzere. Çabucak kaynıyor zaten o, altını kapatıp paketin içinden çıkan büyük poşetteki kakaolu karışımı döktük içine. Pürüzsüzce bir karışım olana kadar karıştırdık kaşıkla ki bu da bir dakikayı bile bulmuyor. Bu sırada yumurtaların beyazını sarısını ayırdık (ayırdı annem yani, ben gözümü açmadım hiç).
Mikserle beyazları çırptık, bir iki dakika içinde böyle beze kıvamında bir beyaz öbek oluşuyor zaten. Sarılarını da tenceredeki karışıma ilave edip karıştırdık, biraz homojen olmalarına çalışıyorsunuz bu aşamalarda. En son da kar haline gelen beyazları karıştırdık. Bu halinde bir süre iyice karıştırmak gerekiyor, tam böyle tüm malzemeler birbirine girmiş hale gelmeli çünkü. Sonunda anlıyorsunuz zaten, tam böyle sufle tipine giriyor karışım.
Kaplara üstlerinden bir iki parmak kadar boşluk kalacak şekilde döktük, yazdığı gibi. Paketin üzerinde 4 kişilik olduğu yazsa da karışım - hem de tam onların verdiği ölçülerde - 5 kaba sığıyor - onların verdiği 8-9 cm çapındaki kaplarla. Önceden ısıttığımız fırına da koyup, saati tam 12 dakikaya kurduk.
Suflenin bu hali 18.yy.da Fransa'dan çıkmış bir şey. En erken 1782 gibi bir tarihte Fransa'da yapılmakta olduğu biliniyor. Hem böyle tatlı, hem de peynir, jambon gibi şeylerle tuzlu olarak da yapılabiliyor. "Soufflé" kelimesi "şişirilmiş" anlamına geliyor ki bu da piştiğinde dağ gibi yükselmesine ithafen söylenmiş büyük ihtimalle. Popüler kültüre bu denli girmiş olması da sanırım lezzetinden çok kuru efsanelere önayak olmasından. Hani her dizide mutlaka bir kere birinin çok uğraştığı suflenin gürültüden veya en az o kadar saçma bir nedenden çöktüğünü ve berbat olduğunu izleriz ya, öyle bir durum. Yoksa dikkat ettiyseniz bu tarife, olabilecek en basit hazırlama sürecini içeriyor sufle yapımı. Her malzemeyi bir şekilde birbirine karıştırıyorsunuz, sadece belli bir sıraları ve kıvamları var. Sonra da direkt fırına koyup, 10 dakikada çıkarıyorsunuz. Daha ne olsun.
Tamam daha başka birşey olmasın da, kabarıklığı da dursun yani. Durmadı maalesef. Fırının kapağından deli bakışlarla izlediğim sufleler kabardı, çatladı, lezzet manyağı görüntüsüne büründü evet. Dakikalar tamamlanınca çıkardım büyük bir dikkatle, hemen pudra şekerlerin döktüm, kaşıkları yanlarına iliştirdim ve servis ettim. Ama dakikayı bulmadı, çökmeye başladılar. Adamakıllı yemeye başladığımızda artık tamamen çökmüşlerdi. Hayır tadı şahane olsa, tam hayal ettiğim gibi olsa ona da üzülmezdim ama değildi. Bildiğiniz sünger gibiydi içi. Çikolatalı sünger yedik. Her bir adımı, malzemeyi yazdığı gibi yapmamıza rağmen, sufle bekleneni vermedi.
Demek ki evde yapıp yenmeyecek tatlılardanmış. Artık çıkar mutluluğu dışarılarda ararım.

Orhan Veli'nin "Kendi Sesinden Şiirler"

Yapı Kredi Yayınları şubat ayında çok güzel bir şey yaptı. Orhan Veli'nin kızkardeşi Füruzan Yolyapan'ın önce küçük ağabeyi Adnan Veli'ye ondan da Orhan Boran'a geçen ses kayıtlarını mükemmel bir baskıyla hem kitap hem de bir cd şeklinde bastı. Orhan Veli'nin kendi sesinden 22 şiirinin yer aldığı bu ses kayıtları öylesine güzel bir şey ki...Kaleminden çıkan kelimeleri, cümleleri sesiyle hayat buluyor; her bir noktasının virgülünün değerini verişine şahit oluyorsunuz, her bir dize gerçek anlamıyla kucaklaşıyor adeta. Ve Orhan Veli'yle bir kez daha tanışıyoruz böylece, dizelerinin hayalimizde oluşturduğu o adam resmine sesi katılıyor, ete kemiğe bürünüyor yetmiş küsür yıl öncesinden gelip tam önümüzde.
Bir de sonunda bir Karagöz Hacivat oynatışı var ki.
"Pek fena olmadı değil mi?"

13 Nisan 2012 Cuma

13 nisan - Anlatamıyorum

Daha dün gibi hatırlıyorum o birkaç dizeyi görüşümü.
"Ağlasam sesimi duyar mısınız,
Mısralarımda;
Dokunabilir misiniz,
Gözyaşlarıma, ellerinizle?"
10 yaşındaydım. Evde sıkılmışken yine, her zamanki gibi açmış ders çalışıyordum (evet, öyle bir çocuktum. Sıkılınca ders çalışır, ansiklopediler okur, altlarını çizer, resimleri işaretlerdim.). Dilbilgisi kitabının içinde kaybolmuştum. Ona rastladım. O anlamsız yok şu uyumu, bu düşmesi, o göçmesi, şu kaynaşması durumlarına verilen örneklerin arasında, bembeyaz kağıdın orta yerinde öylece duruyordu kelimeler. 10 yaşındaydım ve ele geçirilmiştim. O hiçbir şey görmemiş, hiçbir kötülük, üzüntü yaşamamış beynimi delicesine etkilemişti her bir kelimesi. Sebepsizdi, bir anlıktı, rastlantıydı. Kaderdi belki. Kader miydi?
O ilk andan itibaren peşine düştüm kelimelerin, cümlelerin. Onları böylesine bir araya getiren, böylesine duygular hisseden adamın peşine. İnternet yoktu o zaman, google yoktu, facebook yoktu, cep telefonu yoktu. Her geçen sene birazcık daha elde ettim, yavaş yavaş, adım adım öğrendim ilerisini. "Ağlasam sesimi duyar mısınız"dan "Anlatamıyorum"a giden yol, yıllarımı aldı. Şiirin tamamını ilk kez okuduğumda hissettiklerimin tarifi yoktu. Belki de vardı, ama onu da Orhan Veli söylemişti belki.
Böyle tanıştım ben Orhan Veli'yle. Hiç tanışmadığım ama hep tanıdığım o "garip"le. Şiir bilmezken, şiir anlamazken öğrendim ondan "şiir"i. Hep hikaye insanıydım bir yerde, hala hoşlanmam o kadar şiirden. O yüzden ikiye ayırırım ben hep yazılanları, Hikayeler ve Orhan Veli diye.
98  yıl oldu o bu dünyaya düşeli. Bir de o çukura düşmeyeydi.

Ağlasam sesimi duyar mısınız,
Mısralarımda;
Dokunabilir misiniz,
Gözyaşlarıma, ellerinizle?

Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.

Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epiyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum.

8 Nisan 2012 Pazar

Oğuz Tekin'den Eski Yunan ve Roma Tarihine Giriş

Küçüklükten beri bende böyle bir hafif Hermione'lik mevcuttur, ara ara fark ederim. Şimdi okuduğum kitap olması sebebiyle buraya yazayım diye elime alınca yine hissettim aynı şeyi. Sen al bildiğimiz ders kitabını, roman niyetine oku. Tam olarak yaptığım bu. Üniversiteye gelene kadar da her okul yılının başlangıcında yeni kitapları oturur okurdum öyle akşamüstleri balkonda mahalleye karşı çekirdek çitler gibi. Üniversitede bozuldum o ayrı.
Bu "Antik Yunan ve Roma Tarihine Giriş" anlayacağınız üzere tarih ve arkeoloji öğrencileri için ders kitabı niteliğinde yazılmış birşey. Zaten yazan Prof.Dr.Oğuz Tekin de öyle diyor önsözünde, böyle bir eksiklik görmüş, el atayım demiş kısaca. Kendisi İstanbul Üniversitesi'nde Eskiçağ Tarihi profesörü.
Kitap adından da görüldüğü üzere öncelikle Eski Yunan Tarihi ve Eski Roma Tarihi diye iki kısma ayrılmış. Bu kısımlar da kendi aralarında 9 ve 6 bölüme ayrılmış sırasıyla. Oğuz hoca Yunanistan'ın dağlık tepeliklerinde ilk insanın ayak izlerinin ortaya çıkışından alıyor bizi, M.S.476'da Batı Roma dediğimiz yönetimin yıkılışına kadar götürüyor. Her kısmın sonunda kronoloji cetveli, Roma kısmının sonunda da bir imparatorlar listesi var. Kitabın en sonunda ise ayrıntılı bir sözlük ile kişi ve yer adları dizinleri, kapsamlı bir kaynakça yer alıyor.
Ders kitabı olarak yazılmış dedim, ama dili o kadar da kuru değil. Hakkını yemeyelim. Dikkatli olursanız aralardaki ince mizahı, objektiflikten kaçıvermiş falsoları fark edip, kendi kendinize gülümseyebiliyorsunuz. Aralarda yer alan Çerçeve Yazılar'da bol bol ince ayrıntı görüyor, merağınızı giderebiliyorsunuz.
Bende İletişim Yayınları'nın 2011'de yaptığı 5.baskısı vardı. 349 sayfa biraz zor geçebiliyor esasında, özellikle Roma kısmında neredeyse hiçbiri doğal yollarla rahmetli olamamış imparatorların kim kiminle nerede ne yapıyor maceralarını okurken hafızanızı falan yitirebiliyorsunuz. Misal ben, bir süre boyunca M.S.'yi Musa'dan Sonra diye okudum. Her defasında da iç sesimi düzeltmek zorunda kaldım ne yapıyorum arkadaşım ben diye.
Beynimize çok yüklenmemek lazım. Arada dinlendirin. Benden söylemesi.

One Tree Hill'den Geriye Kalanlar

Öyle 50 dakikalık final bölümünü izlemekle, bir iki yazı yazmakla falan veda edip gidemeyeceğim belli OTH'ye, onu baştan söyleyeyim. Önümüzdeki günlerde, haftalarda böyle bir miktar duygusal olabilirim. Ara ara arşivlerimden en "geeky" ayrıntıları toparlayıp toparlayıp önünüze çıkarabilirim. Baştan anlaşalım, siz beni mazur görün, ben de bu duygu yoğunluğumu en dayanılabilecek, en eğlenceli, bilgilendirici hale getirmeye uğraşayım.
O yüzden şimdi bahsedeceğim şey OTH'nin karakterlerine hayat veren oyuncuların neler yapıyor oldukları, nerelere yöneldikleri ve OTH ayrıntıları ile ilgili yararlanılabilecek en iyi kaynaklar.
Bu, oyuncuların neler yaptıkları özellikle bana ilginç gelen bir konu, o sebeple açtım. Normalde o derece hayranları olduğum oyuncular değiller, zaten çoğunun ilk veya en önemli, tanındığı işi. Mesela ilk olarak Lucas Scott - Chad Michael Murray'den haber edeyim :
ah ulan Lucas Scott
CMM (çok uzun isim, ctrl-c/ctrl-p yapmayayım hadi) dizide bildiğimiz üzere basketbolcu olma-NBA'e gitme hayalleri içindeki bir ergenken babasından miras aldığı kalp rahatsızlığı sebebiyle sporu bırakması gerektiğini öğrenen ve bu yüzden bir şekilde kendini kitap yazarken bulan Lucas Scott'ı canlandırdı 6 sezon boyunca.
Lucas, basketbolun ardından oluşan büyük boşluğu yıllardır okuduğu kitaplardan da ilham alarak kendisinin ve arkadaşlarının yaşadıklarını anlattığı kitabı yazarak doldurdu. Böylece hayattaki amacını da bulmuş oldu, yazar oldu. Benim de Mark Schwann yazsa da esasında bu "An Unkindness of Ravens" kitabını, okunabilir diye düşündüğüm bir eser haline geldi sezonlar süresince bu kitap. Lucas'ı başarılı bir yazar haline getirip, ikinci kitabı "The Comet"ı yazmak için cesaretlendirdi. Barındırdığı sözler, cümleler de dizide pek çok yerde kullanıldı.
Peki CMM diziden ayrılıp ne yaptı? O da kitap yazmaya başladı. Daha doğrusu graphic novel denen türde hikayeler üretmeye, sitesinde yayınlamaya başladı. Prodüksiyonu, reklamı iyice belleklere soktuğuna karar verince de üretime, basıma geçti ve hatta geçtiğimiz ayları imza günlerinde geçirdi. Alın size karakterine fazlasıyla bürünmüş bir aktör.

JustJared'dan.
Burada kitabın fan-fiction hali : http://www.fanfiction.net/s/4083188/1/An_Unkindness_of_Ravens
Bu CMM'nin resmi sitesi ve Everlast adının verdiği hikayeleri aynı adlı sekmede : http://www.thechadmichaelmurray.com/
Bu tüm gelişmeleri yazdığı twitter'ı : https://twitter.com/#!/chadmmurray
İkincimiz epik Peyton Sawyer'ı o hale getiren Hilarie Burton. Dikkatli gözler onu kabarık, kıvırcık saçlarıyla Dawson's Creek'in 5.sezonunda bir 2-3 dakikalığına hatırlıyor olabilir. Hilarie dizi devam ederken de başlattığı projesini devam ettirdi, iki arkadaşıyla birlikte Southern Gothic Productions adını verdikleri bir yapım şirketi işine el attı. Çok sevdikleri southern gothic tarzı kitapların hatrına bu ismi verdikleri şirket, OTH'nin fan-base'ini nasıl kullanırız'a en iyi örneklerden biri oldu. Hemencecik kurdukları blog'da yıllar içinde  podcastlerle, videobloglarla haberleri güncel tuttular.
El attıkları her filmle ilgili haberi başlangıcından itibaren yazdılar, aralara bol bol kendi günlük olaylarını, duygularını vs.de katıştırdılar. Yalnız bu sırada Hilarie boş durmadı, bir yandan White Collar adlı dizide konukluk etmeye başladı. Şu sıralar dizinin kadrolu elemanı olmuş durumda. OTH'de Red Bedroom Records'u kurarak kendi müzik prodüksiyon şirketini kuran Peyton'a karşılık Hilarie şirket işine filmlerden daldı yani.
Hilarie Burton'ın resmi sitesi olmasa da güncel bir fan sitesi mevcut : http://www.hilarie-burton.com/
Southern Gothic Productions : http://sogopro.com/
OTH'nin başından sonuna demirbaşı Haley James'i Bethany Joy Lenz (evet gene Lenz, geçenlerde Galeotti'likten de ayrıldı) zaten diziden önce başladığı şarkıcılık işini OTH'ye pek güzel katıştırmıştı sezonlar boyunca. OTH devam ederken hem oradan duyurup, hatırı sayılır bir kitle edindi, hem de albüm yapmaya devam etti. Ama tıpkı Haley gibi, Joy'a bu da yetmedi. Kendi blogunda düzenli yazılar yazıyor bir süredir. Blogdaki içerik genelde şunu yedim bayıldım, bu hafta bunu kombinledim giydim ay çok hoşum, şu arkadaşım şunu yaptı dinleyin, ay buna öldüm lüften görün, şuraya gittim geldim tarzında.
Ama bu da yetmedi ona. İki arkadaşıyla birleşip o da Hilarie gibi, Diamond Gothic adını verdikleri bir kitap projesine el attı. Önce blog-sitesi yapıldı kitabın. Baya hummalı bir tanıtım evresinden sonra her bölümü 3 yazardan birinin yazdığı kitap, HelloGiggles adlı sitede belirli aralıklarla yayınlanıyor. Genellikle bir-iki haftayı aşan aralıklarla yeni bölümün geleceği haberini veriyorlar, bölümün yayınlanmasının ardından da kritiğini yapıyorlar. Bu arada bu "gothic" olayına neden bu kadar takmışlar bilemedim, sanırım hepsinde bu güneyli hali var, gitmiyor.
Bethany Joy'un blogu : http://www.bjgofficial.com/
Bu da twitter'ı : https://twitter.com/#!/BethanyJoyLenz
Buradan Diamond Gothic'i okuyabilirsiniz (fena değil) : http://hellogiggles.com/diamond-gothic

Bahsedilebilecek derecede işler yapanlar şimdilik bu kadar. Son olarak bir de net üzerindeki en iyi OTH sitesini göstereyim, şimdilik dağılalım : http://onetreehillweb.net/

Previously on Neverland : March Drizzles

 Yağmurlarla sonlanan bir Mart oldu. Bir de oturup, kendimi, kafamı dinlediğim. Belirli tarihleri beklediğim. Acele etmediğim. Hiçbir yere k...