4 Ocak 2012 Çarşamba

hope

“Only once in your life, I truly believe, you find someone who can completely turn your world around. You tell them things that you’ve never shared with another soul and they absorb everything you say and actually want to hear more. You share hopes for the future, dreams that will never come true, goals that were never achieved and the many disappointments life has thrown at you. When something wonderful happens, you can’t wait to tell them about it, knowing they will share in your excitement. They are not embarrassed to cry with you when you are hurting or laugh with you when you make a fool of yourself. Never do they hurt your feelings or make you feel like you are not good enough, but rather they build you up and show you the things about yourself that make you special and even beautiful. There is never any pressure, jealousy or competition but only a quiet calmness when they are around. You can be yourself and not worry about what they will think of you because they love you for who you are. The things that seem insignificant to most people such as a note, song or walk become invaluable treasures kept safe in your heart to cherish forever. Memories of your childhood come back and are so clear and vivid it’s like being young again. Colours seem brighter and more brilliant. Laughter seems part of daily life where before it was infrequent or didn’t exist at all. A phone call or two during the day helps to get you through a long day’s work and always brings a smile to your face. In their presence, there’s no need for continuous conversation, but you find you’re quite content in just having them nearby. Things that never interested you before become fascinating because you know they are important to this person who is so special to you. You think of this person on every occasion and in everything you do. Simple things bring them to mind like a pale blue sky, gentle wind or even a storm cloud on the horizon. You open your heart knowing that there’s a chance it may be broken one day and in opening your heart, you experience a love and joy that you never dreamed possible. You find that being vulnerable is the only way to allow your heart to feel true pleasure that’s so real it scares you. You find strength in knowing you have a true friend and possibly a soul mate who will remain loyal to the end. Life seems completely different, exciting and worthwhile. Your only hope and security is in knowing that they are a part of your life.”



demiş Bob Marley. Kim bilir ne zaman.

2 Ocak 2012 Pazartesi

yeni bir yıl gelir mi

Şimdi isterdim ki şöyle oturup size mutlu mu mutlu, umutlu mu umutlu bir yeni yıl yazısı yazayım, neler bekliyorum ooo, süper de olacak hobaa diye gülücükler saçayım. Ama olmaz, olamaz, öyle olsa "bu" benim hayatım olamaz.
2011 çok pis geçti geçti benim için. Eğer söylenmesi gereken ilk şey buysa, onu diyeyim de hemen. 2011'e girerken durumum şuydu : 5 yılda ıkına ıkına bitirdiğim üniversitenin üstüne okuyayım diye girdiğim ikinci üniversitenin final zamanıydı ve ne sınavı yaa bu yaşta, bıraksam mı ne yapsam diye düşünüyordum. Bir yandan da diğer bir bölümde yüksek lisansa başvursam mı diye tarih gözlüyordum. Babamın habire "bir işe girsen de artık terennümlerinden nasıl kaçarım"ın peşindeydim. Cebimde peş kuruşum yoktu, kafam hayallerle doluydu ve mutsuz, kararsızdım.
2012'ye girerkense yüksek lisans kafama etmiş haldeyim, nefret etmenin solda sıfır kalacağı şeyler hissettiğim bir işte çalışıyorum ve yine mutsuzum, umutsuzum, çaresizim, kararsızım. Tek fark şu an banka hesabımda bir miktar lira duruyor - ve her gün gıdım gıdım azalıyor - olması ile çekmecemin üzerinde duran gıcır gıcır Johnny gözlüğüm.
O yüzden bu sefer hazırlıklıydım, hiç öyle süper dileklerle, acayip beklentilerle, nefesimi tutarak falan girmedim yeni yıla. Saat 12 oldu, insanlardan bir telaş bir heyecan fışkırdı, ben "iyi" dedim. Çünkü başıma gelecekleri biliyorum.Daha yeni yıla gireli bir gün olmamışken her bir şey tepetaklak oldu. Bari şu okul işi olsa da şu lanet işyerinden kaçsam hesaplarına bel bağlamışken, egoist-aklı gelişmemiş-insanlıktan nasibini almamış hoca olacak bazılarının salak saçma şeyler söylediğini öğrendim. Bu kafa bulandırıcı haberin üstüne önümde yetiştiremediğim tonlarca ödevle gözüm hepten döndü. Bir anda hayatımın o kısmından nefret etmeye başladım. İşyerinde deseniz, tüm gün ne yapayım ne yapayım diye döndüm durdum. Ama kimse bir iş vermedi. Haa şimdi diyeceksiniz ki daha ne istiyorsun. Hem bir iş yapmıyor hem de para alıyorsun durumu gibi görünüyor değil mi? Hayır, değil işte öyle. İş yapmıyorum ama yapıyor gibi görünmem gerekiyor. Ki bu en zoru ve yorucu olanı. Tüm gün tek kelimesini anlamadığım ve dahası zerre kadar ilgilenmediğim bir konuda okuyup duruyorum. Bilgisayarda ne istediğim şeyleri açabiliyorum ne de okuyabiliyorum. Evde bir ton ödevim dururken ben orda 8 saat boyunca gözlerimi yoruyorum. Dahası günün sonunda dönüp soruyorlar ne yaptın diye. Nasıl ne yaptım? Ne yapabilirim ki? Ne yapmış olabilirim?
Üstüne ne hissetmem gerektiğini bilmediğim bir hastalık - yaşlılık durumu var. Üzülmeli miyim? Düşünmeli miyim? Bana bir yararı olmamış, beni gerektiği kadar önemsememiş bir insan sırf hasta, yaşlı ve ölüyor diye düşünülmeyi hak ediyor mudur? Hayır kendimi bıraksam, üzülürüm, ağlarım belki. Ama bu daha kötü değil mi?
Zaten 2012'nin ilk gününde de ağlamaktan şişmiş gözler ve dudaklara sahiptim. Hiçbir şey değişmedi benim için yani. Zaman, mekan fark etmiyor. Mahvolmuş geleceğime, bir yere varmayacak hayatıma, hiçbiri gerçekleşmemiş hayallerime ağlıyorum da ağlıyorum. Ben oturup, foşur foşur ağlıyorum. Annem de karşımda oturmuş "bak bunlar hep burçlardan. dinledim ben. bu ara böyle çelişkiler içinde olacakmışsın hep. ondan. ama geçecekmiş. aydınlığa çıkacakmışsın. herşey düzelecekmiş. vallahi ben inanmazdım bu burçlara yıldızlara ama artık inanıyorum senin yüzünden, aynen dedikleri gibi oluyorsun." diye konuşuyor.
Hı ne diyecektim? Yeni yıl yazısı. Evet benim şimdi oturup size böyle güzel güzel şeyler anlatmam, iyi dileklere boğmam gerek sizi değil mi? Ne bileyim, belki bir gün onu da yaparım. "Aman yarabbi bugün inanılmaz güzel şeyler oldu" diye bir heyecanla yazarım mesela. "Mutluluktan ölecek gibiyim, inanamıyorum." gibi şeyler söylerim. Ne bileyim, belki bir gün hakikaten yeni bir yıl gelir. Hep birlikte gireriz.

27 Aralık 2011 Salı

Dan Brown'dan "Kayıp Sembol"

Dan Brown nerden çıktı, nasıl çıktı bilmiyorum ama ne yaptıysa ya da bu yaptığı neyse, Bruckheimer'ın gişe canavarları yaratmasıyla aynı başarıda bir şey olduğu ortada. Ve sanırım tam da bu yüzden yerden yere vuruldu, eleştirildi, sevilmedi, basit bulundu, ucuz numaralar yaptığı söylendi.
Adamın derdi hiçbir zaman edebiyat yapmak gibi görünmemişti zaten. Da Vinci Şifresi'ne kadar yazdıklarının tutmamasından da anlaşılabileceği gibi hep aynı şekilde yazdı, basit, olay odaklı, derinliksiz karakterlerin oradan oraya koşturduğu, tam da ortasından popüler komplo teorileri.
İşin kötü yanı ben bir de inanıyorum okurken buna. Kaptırıyorum böyle, ne yazıyorsa. Tıpkı Dune okurken insanların yüz hatlarını incelemeye çabalamak ve eğer yeterince süre nefes almadan durabilirsem tüm kaslarıma hakim olabileceğimi düşünmek gibi, Dan Brown'ın yazdıklarını okurken de kafamda dedikleri canlanıyor. Robert Langdon'la birlikte o özel jetten bu müzeye, o ajandan bu müride koşturup duruyorum. Açıp netten şehir planlarına bakıyorum gözlerimi kırpmadan, sanki benden sakladıkları bir şeyleri görebilecekmişim gibi.
Ama işte tam da bu değil mi amaç? Günün tüm yorgunluğunu, hayatın tüm anlamsızlığını alıp götürüvermesi değil mi? Okurken kitabın içinde yaşamaya başlıyor olmamız. Düşünmeye gerek kalmadan, yorulmadan önümüzde açılan o heyecanlı, özel dünyayı yaşayabiliyor olmamız. Bir de özellikle seçtiği konular en sevdiğim dünyaların kapısını aralıyor bana mesela. Tarih, dinler tarihi, mitoloji ve antik gizemleri günümüz bilimleriyle harmanlayıp, en göz önündeki konulara bulaştırıp, tam ortasına da bir simgebilim profesörünü koyuyor. Daha ne yapsın? Tamam, biliyoruz kurgu murgu uğraşmıyor, bodoslama "ahanda gizem dedikleri bu, ben de çözdüm, hem de pek süper teknolojiler kullandım, hem zeki hem yakışıklıyım" olayına giriyor ama olsun.
Bu "Kayıp Sembol"de de bizim Harvardlı, fit profesörümüz Robert Langdon abisi bildiği Peter Solomon adlı pek zengin-mason-gizemli insan modundaki şahsiyetin ricası üzerine apar topar Washington'a bir konuşma yapmak üzere gidiyor. Olay hakkında - spoiler hatrına- ancak bunu söyleyebilirim. Langdon bu sefer Avrupa'nınkilere değil de ABD'nin köklerine, gizemlerine, komplo teorilerine bulaşıyor.
Brown aynı şeyi önceki kitaplarında da yapmıştı ama burada işi iyice abartıyor, tüm dinler ve hatta masonluk gibi oluşumlar hakkında acayip kalınlıkta bir pembe gözlük geçiriyor gözüne. Herşeye öyle bir açıda yaklaşıp, "en büyük mutluluk nefes alabilmek azizim" halinde bitiriyor. Haa bununla ilgili benim bir problemim yok, dedim zaten okurken inanıyorum bir hafif çakırkeyif oluyorum, bu da bana yetiyor.
Ben öncesinde, Dan Brown'ın yeni bir kitap yazacağı haberi çıktığında gazetenin verdiği bir kitabı okumuştum zamanında. Greg Taylor diye birinin yazdığı "altın yumurtlayan tavuğun yumurtasına vitamin olacak yemi atan elden beslenelim" kitabı "Dan Brown : Süleyman'ın Anahtarı ve Şifreleri". 159 sayfalık bu kitap fikri incelemesinde Brown'ın yazacağı kitapta ne anlatılıyorsa her bir köşe taşı incelenip, tartışılıyor. Yani başından bir fikrim vardı az buçuk. Ama bu gene de kitap içinde ikide bir salak saçma bir şekilde geçen Kartal Soğanlık Cezaevi ifadesini her görüşümde "höh" olmama ya da kitabın web sitesindeki sembol bulmaca oyunuyla saatlerce uğraşmama engel olmadı. Oyun demişken, merak eden olursa kendisi şurda ve pek güzel bir çözümü de burda.
Kitaptan ilginç satırlarla bitirirken, okuyabilirsiniz diyeyim. Bence gayet eğlenceli. Kafa dağıtıcı ve içimizdeki Sherlock'a, Pairot'a, Sydney Fox'a, Indiana Jones'a hediye.
Langdon başrahibin haklı olduğunu biliyordu. Ünlü Hermetik özdeyiş şunu söylüyordu : Sizler Tanrı olduğunuzu bilmez misiniz? Bu ifade Antik Gizemlerin temel direklerinden biriydi. Yukarıdaki aşağıdakine, aşağıdaki yukarıdakine benzer...İnsan Tanrı'nın suretinden yaratılmıştır...Tanrılaşma. İnsanın ilahi olduğu - gizli potansiyeli - mesajı sayısız inancın eski metinlerinde tekrar edilirdi. Kitabı Mukaddes bile Zebur 86:2'de sizler ilahsınız, diyordu.
(...)
Yaşlı adam, "Profesör," dedi.(...)Yanlış hatırlamıyorsam, tarihteki büyük dehalardan biri : 'Bize akıl ermez gelen, gerçekte var. Doğanın sırlarının ardında, anlaşılmaz, soyut ve açıklanamaz bir şey duruyor. Anlayabileceğimiz herşeyin ötesindeki bu güce hürmet etmek benim dinimdir,' demişti."
Langdon, "Bunu kim söylemiş?" diye sordu. "Gandhi mi?"
Katherine, "Hayır" dedi. "Albert Einstein." (s.327)
Peter merdivenlerden inmeye devam etti. "Robert, eskiler öğretilerinin nasıl çarpıtıldığını...dinin cennete bilet kesen bir gişe haline geldiğini...askerlerin, Tanrı'nın kendi davalarını desteklediğine inanarak savaşa koştuklarını görselerdi dehşete düşerlerdi, bunu ikimiz de biliyoruz. Kelimeyi kaybettik ama gerçek anlamı hala erişebileceğimiz bir yerde, gözlerimizin önünde. Günümüze kadar gelen tüm metinlerde, İncil'den Bhagavad Gita'ya ve Kuran'a kadar her yerde yazıyor. Tüm bu metinlere farmosonluğun sunakları üzerinde yer ayrılmıştır, çünkü masonlar kelimenin unutulmaya yüz tuttuğunu bilirler...ama bu metinlerin her biri, kendi diliyle, aynı mesajı sessizce fısıldamaktadır." Peter'ın sesi duygu yüklüydü. "Sizler tanrı olduğunuzu bilmez misiniz?" (s.509) 

26 Aralık 2011 Pazartesi

"Shall we call this a lesson learned?"

Şimdi ben arada böyle rüya görüyorum ya, bir de anlatıyorum hani saçmalıklarına müteakip. Daha önce bahsetmiştim o yüzden hatırlarsanız, böyle düzenli aralıklarla Tom'u görürüm diye. Tom dediğim de bir nevi kod ad, demiştim hani. Kendisi kanlı, canlı bir insan.
Haftasonu gene çıktı karşıma. Rüyada. Uzunca bir masada yemek yenecekti böyle bir Son Akşam Yemeği havasında. Böyle bildiğiniz loş bir ortam. Sanki kafe değil de yerin dibi. Girdim içeri, böyle gördüklerimle sırasıyla merhabalaşıp, öpüşüp sarılırken sıra bizim Tom'a geldi. Gelmiş yani, farkında değildim onun orada olduğunun. Uzun zamandır görmüyordum rüyamda. İşin tuhaf yanı rüyada olduğumu da hep biliyor olmam bir yandan. Bu yüzden de düşünüyordum o sırada, alla alla bunun ne işi var burada diye. Sonra bir süre yemek falan yedik işte, muhabbet falan. Birşeyler oldu tabi ama hatırlayamıyorum tam. Tek net hatırladığım şey habire niye bu burada ya, gene gördüm nerden çıktı bu gene diye düşünüyor olmamdı. Sonra tuvalete gitmek için kalktım yerimden, bu sefer yine bir süredir görmediğim (gerçek hayatta da görmediğim) bir arkadaşımla gittik tuvalete (evet efendim kızlar tuvalete hep birlikte giderler, öyle manasız-içgüdüsel bir kuraldır bu). Tuvaletin de tavşan deliği gibi bir küçük bir girişi vardı ana girişinin yanında. Böyle duvarda, su borularının yanından ilerleyince bulunabilen. Evet bir miktar da "Chamber of Secrets" teması taşımıyor değildi. Nerden gireceğimi ne yöne gideceğimi şaşırdım durdum. Bir süre tuvalette oyalandık böyle sanki bir olayı çözmeye çalışıyor gibi. Artık tuvalette ne olayı varsa.
İşin bana tuhaf gelen yanı - ki bu adıma kadar tuhaf değildi yani - bu genellikle Tom'u gördüğüm rüyalardan sonra baya bir sarsılmış uyanırım. Böyle içimde tarif edemediğim şeyler olur. Kendime kızarım, bir yandan çok mutlu olmuşumdur, bir yandan niye gördüm gene, düşünüyor muyum gene diye dövünürüm. "Düm" . Dövünürdüm yani. Bu sefer sadece uyandım ve bıkkındım. Peh dedim. Amaan dedim. Tamam gene bir miktar, belli bir miktar mutluluk verdi içime, vermedi değil. Ama eskisi gibi değildi. O hayatımı, aklımı başımı alt üst ettiği zamanlardaki gibi değildi. İnsan herşeyin üstesinden gelebiliyormuş yani. Bunu gayet somut bir şekilde yaşamış oldum. Bazı insanlar ömür boyunca sizinle olabilecek olabilir. Olacaklardır da, siz isteseniz de istemeseniz de. İçinizde bir yerde, başka hiç bir şeyin etkileyemeyeceği bir yerde durmaya, yumuşak noktanız olmaya devam edecekler. Önemli olan onları ordan çıkarmaya uğraşmamanız gerektiği. Çıkarmaya çabalamayın, çıkmıyorlar çünkü. Çıkmaları da gerekmiyor sizin hayatınıza devam edebilmeniz için. Sadece bunu kabullenmeniz gerekiyor. Hep orda, sizinle olacaklarını kabullenmeniz. Bunu anladığınızda, onlarla - içinizdekilerle -  yaşamayı öğrendiğinizde herşey halloluyor. Tamam yine acıtıyor arada, hafifçe sersemletiyor da. Ama çarpmıyor, vurmuyor, yere çalmıyor. Sadece odasını değiştirmiş oluyorsunuz kabullenince. Aa Tom, sen oraya mı geçtin, iyi iyi, rahatsındır inşallah, ben de rahatım böyle. Diyorsunuz.
Neyse, onu demek istedim işte gece gece. Bir yıl konuşmadan durabilirim, kimseye birşey anlatmaya çalışmam, hiç bir insan yüzü görmesem bile bana mısın demem. Ama yazmazsam, oturup iki cümle kurmazsam boğulacak gibi oluyorum da, ondan.

24 Aralık 2011 Cumartesi

Tarık Minkari'den "İskoçya Gezisi ve Çeşitlemeler"

Kütüphanede dolaşırken rastladığım kitaplardan biri bu "İskoçya Gezisi ve Çeşitlemeler". Normalde önceden yazdığım çizdiğim listeler elimde, belirlediğim kitapları almak üzere girerim rafların arasına ama arada da sırf zevkine gezinirim şöyle bir neler göreceğim diye. Bu sefer gene dolanırken öyle, bir anda gördüm ve görmemle elime almam bir oldu. Üzerinde İskoçya yazan herhangi bir kitabı merak etmemem zordur. Bu yüzden nedir ne değildir hiç bakmadan kaptım, çıktım.
Tarık Minkari'nin hayatı boyunca gezdiği yerleri ve yaşadığı tecrübeleri anlattığı kitapları "Bir Cerrahın Anıları" serisinin 13.bölümüymüş bu kitap. Doğan Kitap'tan çıkan 247 sayfalık mayıs 1999'daki ilk baskısı. Tarık Minkari ismini okuyunca "yahu ben bunu bir yerden duydum ama kim ki acaba" dedim belli belirsiz kendime. Üstünde pek durmadım ama, açtım kitabı ön kapakta da görünen bu sevimli ihtiyarın İskoçya'da neler yaşadığını okumaya başladım.
Tarık Minkari 16 mart 1925 doğumlu bir cerrahmış bir kere  onu öğrendim. Cerrahpaşa'da kendi adına bir dersliği bile bulunan, ülkemizin sahip olduğu en mükemmel cerrahlarından hem de. Hayatı boyunca da gezmiş durmuş. Dünyanın her yerine gitmiş, bir yandan da yazmış ne gördüyse işittiyse. Vakti zamanında Milliyet'te falan da yazarmış (Eserlerine dair bir listeye wikipediada da rast geliyoruz). Ama geçen yıl 6 ekimde ayrılmış aramızdan, onu da öğrenmiş oldum. Önce her bir şeyden habersiz yazdıklarını, yaşadıklarını okuduğum bir insanın daha geçen sene ölmüş olduğunu öğrendiğim için üzüldüm. Ama sonra dolu dolu, gezip gördüğü, dostlarıyla sevdikleriyle her şeyin tadını çıkardığı, yararlı pek çok şey yaptığı ve insanlarda, dünyada bir iz bıraktığı güzel bir hayat yaşayıp, uzun bir ömrün sonunda burdan ayrıldığı için mutlu oldum onun adına, üzüntüm geçti.
Peki Minkari'nin bu İskoçya gezisi nasıl geçmiş? Bir kere kitap en başından, daha uçağa binmek üzere evden ayrılırken arkalarından su dökülmesiyle başlıyor. Minkari kısa kısa, ayrı başlıklar altında anlatıyor anılarını. Alabildiğine mizah dolu, esprili bir dille şuraya gittik, şunu gördüm, şuna rastladık böyle dedi ben de böyle dedim şeklinde. Karşılaştığı ilginç insanları anlatıyor, öğrendiği her bir şeyi yazıyor. Aralara bol bol gezi sırasında çektikleri esprili fotoğrafları, duruma uygun karikatürleri ve İskoçya'nın yerel fıkralarını serpiştirmiş tabi. Kolay okunuyor, insanı eğlendiriyor, düşündürüyor, ders veriyor. İskoçya ve Britanya tarihi hakkında derslerden öğrenilebileceğinden çok daha fazla şeyi, çok daha eğlenceli bir şekilde anlatıyor. Sona doğru İskoçya'dan dönüyor Minkari, Türkiye'de olanları, haberleri, kaybettiği arkadaşlarını ve hissettiklerini, çeşitli konular hakkındaki görüşlerini anlatıyor.
Kitabın arka kapağından Minkari'nin kendi cümleleriyle bitireyim İskoçya gezisini :
Benim tuhaf bir huyum var : bir hikayeyi okurken, bir filmi seyrederken, bir kaleyi gezerken kişiliğim değiştiririm, bir başkasının yerine geçerim, kahraman olurum, mazlum olurum, firari olurum, kah coşarım, kah kaçarım. İşte şimdi Highland'de (İskoçya'da) Culloden Ovası'nı geziyorum, süngülenmiş İskoç etekleri askerleri kucaklıyorum. Toprak kanı çoktan emmiş. Kır çiçekleri, ağaçlar ve çimenler acıyı çoktan yok etmiş. Şu tarafta kırmızı ceketli İngiliz askerlerini görüyorum. Hepsi iyi giyinmiş, iyi beslenmiş. Ellerinde iki yüzü kanlı, uzun süngülü tüfekleri var. Mağrur Cumberland dükü William Augustus, doru atının üstünde, kendinden emin, elini kaldırmış askerlerine İskoçları gösteriyor, acımasızca "Hücum" diyor. Sevimli Prince Charlie "Bonnie Prince Charlie", zayıf, soluk, bitkin. Renk renk etekli yorgun askerlerine "Sizler bugün tarihin akışını değiştireceksiniz" diyor. Ne de iyi biliyor. Savaş tam 40 dakika sürüyor. Yer kan gölüne dönüyor. İçimden Bonnie'yi kurtarmak geliyor.
 Minkari'nin kendi adına hazırlanmış web sitesi de var : http://www.tarikminkari.com/index.php

11 Aralık 2011 Pazar

Ernest Hemingway'den "Yaşlı adam ve deniz"

(Cey'den misafir bir yazımız var bu akşam.)
Elimden Ernest Hemingway’in Yaşlı Adam ve Deniz kitabını yeni bırakmıştım. Kitabı bitirmenin heyecanıyla başkalarının kitap hakkındaki düşüncelerini duymak istiyordum. Onlar ne duymuş, onlar ne düşünmüş, aynı noktalardan mı bakmışız, farklı noktalardan baktıysak ne gibi farklılıklar var? Ben de doğal olarak goodreads.com u açtım ve bu kitap hakkında yapılan yorumları okumaya başladım. Gördüm ki eleştiriler sadece bu kitap hakkında değil, kitabı beğenmeyenler – hatta nefret edenler – çoğunlukla Hemingway’in yazış tarzından genel olarak hoşlanmayan kişiler. Öğrendiğim başka bir nokta ise benim 24 yaşında tanıştığım bu kitabın Amerika'da orta okul – belki lisenin ilk yılı – seviyesinde bir okuma olduğu.

Kendi orta okul çağımı düşündüm, lisenin ilk yılını. Ben orta okulun son iki sınıfında dershane sistemiyle boğuşuyordum. Haftasonu dershane, haftaiçi bir gün okuldan sonra dershane. Okuldan arta kalan vaktimin büyük kısmını dershaneye yatırıyordum. O okuduğum kitapları düşünüyorum, İpek Ongun kitaplarından Harry Potter serisine geçiş yapmıştım. Harry Potter okumak yanlış bir şey olduğundan değil, sadece şimdi dönüp baktığımda o yaşta sadece Harry Potter okumayı yeterli göremiyorum bir türlü.

Üniversite çağına gelip de internette gezinmeye başlayana kadar Ernest Hemingway ve Jane Austen'ı sadece kulaktan duymuş olmayı ama hiç okumamış olmayı aklım almıyor. Notre Dame’ın Kamburu'nu çizgi film olarak bilmeyi de. Ben kitaplığımdaki 80 sayfalık kitaba bakarak Oliver Twist’i okuduğumu sanırken aslında okuduğumun kitabın özetinin özeti gibi bir şey olduğunu bilmiyordum.

Bütün bunları düşünürken nasıl olur da 12 yıllık – üniversite ile beraber 16 – eğitim hayatım boyunca dünya edebiyatı veya dünya tarihi ile ilgili tek bir ders alamamış olurum, buna tekrar tekrar şaştım. Tarih dersleri boyunca tekrar tekrar Osmanlı tarihi okuyup, tam yakın tarihimize geleceğiz derken Atatürk’ün ölümünden sonra kendi tarihimizde olanları bile hiçbir derste görmedim ben. Amerikan iç savaşını, ikinci dünya savaşını birkaç filmden duyup öğrendim. Ne garip. İspanya tarihinde bir iç savaş olduğunu Hemingway’in Çanlar Kimin İçin Çalıyor romanından. Önce liseyi kazanamaya sonra üniversiteyi kazanmaya en sonunda da üniversiteyi bitirip mühendis olmaya çalışırken bunların hiç birini öğrenmeye vaktim olmamış. Hiç biri de okullarda bana öğretilmeye değer bulunmamış.

12 yıl boyunca cümlenin öğelerini tekrar tekrar kafama çaktıkları yetmezmiş gibi üniversitede zorunlu olarak verdikleri Türk Dili dersinde de ‘zincirleme isim tamlamaları’ nı öğrenmem uygun bulunmuş. Zaten ‘zincirleme isim tamlamaları’ nın yanında Ayn Rand’in, Jane Austen’ın, Tolstoy’un, Hemingway’in, Dostoyevski’nin, Steinbeck’in lafı mı olur.
(Siz ne kadar şanslıydınız bilmiyorum ama bizim için durum böyleydi. O yüzden hala tanımaya çalışıyoruz dünyayı, kapamaya çalışıyoruz arayı.)

Previously on Neverland : March Drizzles

 Yağmurlarla sonlanan bir Mart oldu. Bir de oturup, kendimi, kafamı dinlediğim. Belirli tarihleri beklediğim. Acele etmediğim. Hiçbir yere k...