Andrea Arnold'un versiyonu "Wuthering Heights" için, mükemmel grup Mumford&Sons yeni bir kayıt yapmış, henüz yayınlanmadı. Sadece böyle bir ön-gösterimi çıkarıldı ortaya.
12 Kasım 2011 Cumartesi
Immortals (2011)
![]() |
| 3 km öteden görünce kaçmaya başlamanız gereken Kral Hyperion (Mickey Rourke yani) |
![]() |
| Köylü Theseus, Bakire Kahin Phaedra ve hırsız Stavros |
![]() |
| "Fight for your future, fight for immortality!" gazı |
Immortals, meşhur 300 (Spartalı) ün yapımcıları tarafından sunulmuş olabilir ama asıl özelliği bir Tarsem Singh filmi olması. Singh'in "uçsuz bucaksız ıssız yer" imzasına da sahip zaten (Sofia Coppola'nın ağaç dalları arasından görünen güneş imzası gibi).
![]() |
| ah Athena vah Athena |
![]() |
| Olimpos'tan manzara |
![]() |
| Zeus ile Poseidon |
![]() |
| evde denemeyin |
Filmin teklediği, yavaşladığı yerler yok değil mi, tabiki var. Ama genelinde yeteri kadar heyecan dolu bir hikayesi ve güzel oyuncularla çekilmiş, görkemli sahneleriyle bu tür filmin olması gerektiği kadar iyi. Çok incelemediğiniz ya da birşeyler beklemediğiniz sürece tablo gibi sahnelerine eşlik eden epik müzikleriyle oldukça güzel de bir seyirlik. Ve anladığım kadarıyla da devamı olacak gibi.
![]() |
| mükemmeliğin tanımı - cennette savaş |
6 Kasım 2011 Pazar
Bayramlık : Saygıdeğer Homo Sapiens Sapiens
İnsanlar paleolitik dönemden beri, yani nerdeyse M.Ö.400.000'den beri, inandıkları belli güçler uğruna kurban ritüeli gerçekleştiriyor. Bir canlının kanının akıtılmasıyla, inandıkları varlıkla bir çeşit anlaşma yapmış olduklarına inanıyorlardı en başlarda tabi.
Musevilerin kutsal kitabı Tanah'a (Hristiyanların Eski Ahit dedikleri İncil kısmı) göre, İbrahim'in (Avraam) eşi Sara'dan bir çocuğu olmuyordu ve İbrahim Sara'dan bir çocuğu olması durumunda bunu Tanrı'ya Kurban olarak adadı. Tanrı, "İshak'ı, sevdiğin biricik oğlunu al, Moriya bölgesine git" dedi, "Orada sana göstereceğim bir dağda oğlunu yakmalık sunu olarak sun.", 8-9-10-11-12-13: İbrahim, "Oğlum, yakmalık sunu için kuzuyu Tanrı kendisi sağlayacak" dedi. İkisi birlikte yürümeye devam ettiler. Tanrı'nın kendisine belirttiği yere varınca İbrahim bir sunak yaptı, üzerine odun dizdi. Oğlu İshak'ı bağlayıp sunaktaki odunların üzerine yatırdı. Onu boğazlamak için uzanıp bıçağı aldı.Ama RAB'bin meleği göklerden, "İbrahim, İbrahim!" diye seslendi. İbrahim, "İşte buradayım!" diye karşılık verdi. Melek, "Çocuğa dokunma" dedi, "Ona hiçbir şey yapma. Şimdi Tanrı'dan korktuğunu anladım, biricik oğlunu benden esirgemedin." İbrahim çevresine bakınca, boynuzları sık çalılara takılmış bir koç gördü. Gidip koçu getirdi. Oğlunun yerine onu yakmalık sunu olarak sundu." deniyor. İslamiyet'e göreyse, İbrahim Peygamber çocuğu olmaması nedeni ile Allah'a yalvarır, dua eder. Kendisinin ve eşinin yaşlı olduğu bir zamanda mucizevi bir şekilde oğlu olur. Çocuk biraz büyüdüğünde, İbrahim Peygamber rüyasında onu kurban etmesi gerektiğini görür. Oğluna "Yavrum, ben rüyamda seni boğazladığımı gördüm. Düşün bakalım, ne dersin?” dedi. O da, “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın” der. Peygamberlerin rüyaları normal insanların rüyalarından farklı olduğundan bu bir emir olarak kabul edilmiş ve İbrahim peygamber oğlunu kurban etmeye götürmüştür. Ancak Allah'ın emriyle bıçak çocuğu kesmez. Bu esnada Cebrail kucağında bir koç ile gelir. (Kaynağımız Vikipedi)
Kurban sözcüğü, "Korban" olarak İbranice'de yakınlaşmak demekmiş. Arapça'da ise "Kurb" kökü yakınlık anlamındaymış. (Bunları da National Geographic'in bu ayki sayısının "Kurban : Trajediden Kutsala" makalesinden öğreniyoruz.) Yani İslamiyet'e göre asıl amaç, yılda bir kere de olsa sosyal bir davranış gerçekleştirip, hem tanıdıklarımızla akrabalarımızla bir araya gelip güzel bir yiyecek ihtiyacımızı karşılamak hem de fakirlere, yiyecek bulamayanlara gereken ilgiyi göstermiş olmak.
Ama her ne hikmetse her sene bu amacın gerçekleştirilmesi konusunda insanlar gittikçe daha saçma davranışlarda bulunmaya devam ediyorlar. Her yol belediyeler özellikle düzgünce temizce hallolsun bu iş diye özel kesim yerleri vs.ayarlıyor, insanlar da özellikle tutup ortalıkta kesmeye, biçmeye, ateş yakmaya devam ediyorlar. Evet ateş. Bildiğiniz, sitelerin koca koca apartmanların ortasında boş buldukları herhangi bir toprak parçasına (ve kesinlikle kendilerine ait olmayan) kurulup, işkence ederek hayvanları kesiyor, açıkta kanları saça saça parçalayıp, naylon torbaların üzerine yayıyorlar etlerini. Ardından da teyzeler, çocuklar toplaşıyor ve ateş yakıveriyorlar hemen oracıkta. Tüketmeye uğraşıyorlar etleri. Her yer kokuyor, her yer kan içinde. Öğlene kadar manzara buyken, öğleden sonra aynı toprak parçasına köpekler ve kuşlar üşüşüyor. Ve bu, her sene böyle devam ediyor.
Yeni bir yüzyıla girseniz de, ceplerinize dünyanın en uzak köşesiyle haberleşebildiğiniz bilgisayarları da soksanız, kafanız, mantığınız aynı. İnsanoğlu Homo habilis'ten uğraşıp, gelişip Homo sapiens sapiens'e doğru yol katetti ama 120 bin yıldır o sapiens'ten bir "insan" olmayı beceremedi. Karşı çıkıyorlar ya resmen gelişmeye, kafalarını geliştirmeye. İnanılır gibi değil. Neolitik devrimde hangi aşamaya geçmişlerse aynen o aşamada kalmakta ve dahası o yaşam biçimini, apartmanlarına, bilgisayarlı döşeli ortamlarına taşımakta da ısrar ediyorlar.
Ne diyeyim, sonuçta bayram bu. Hepimizin bayramı mübarek olsun.
Ve değişiklik olsun madem, Çaykovski'nin en güzellerinden Fındıkkıran'ın bir bölümüyle bayramın keyfini çıkarmaya çalışalım :
Musevilerin kutsal kitabı Tanah'a (Hristiyanların Eski Ahit dedikleri İncil kısmı) göre, İbrahim'in (Avraam) eşi Sara'dan bir çocuğu olmuyordu ve İbrahim Sara'dan bir çocuğu olması durumunda bunu Tanrı'ya Kurban olarak adadı. Tanrı, "İshak'ı, sevdiğin biricik oğlunu al, Moriya bölgesine git" dedi, "Orada sana göstereceğim bir dağda oğlunu yakmalık sunu olarak sun.", 8-9-10-11-12-13: İbrahim, "Oğlum, yakmalık sunu için kuzuyu Tanrı kendisi sağlayacak" dedi. İkisi birlikte yürümeye devam ettiler. Tanrı'nın kendisine belirttiği yere varınca İbrahim bir sunak yaptı, üzerine odun dizdi. Oğlu İshak'ı bağlayıp sunaktaki odunların üzerine yatırdı. Onu boğazlamak için uzanıp bıçağı aldı.Ama RAB'bin meleği göklerden, "İbrahim, İbrahim!" diye seslendi. İbrahim, "İşte buradayım!" diye karşılık verdi. Melek, "Çocuğa dokunma" dedi, "Ona hiçbir şey yapma. Şimdi Tanrı'dan korktuğunu anladım, biricik oğlunu benden esirgemedin." İbrahim çevresine bakınca, boynuzları sık çalılara takılmış bir koç gördü. Gidip koçu getirdi. Oğlunun yerine onu yakmalık sunu olarak sundu." deniyor. İslamiyet'e göreyse, İbrahim Peygamber çocuğu olmaması nedeni ile Allah'a yalvarır, dua eder. Kendisinin ve eşinin yaşlı olduğu bir zamanda mucizevi bir şekilde oğlu olur. Çocuk biraz büyüdüğünde, İbrahim Peygamber rüyasında onu kurban etmesi gerektiğini görür. Oğluna "Yavrum, ben rüyamda seni boğazladığımı gördüm. Düşün bakalım, ne dersin?” dedi. O da, “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın” der. Peygamberlerin rüyaları normal insanların rüyalarından farklı olduğundan bu bir emir olarak kabul edilmiş ve İbrahim peygamber oğlunu kurban etmeye götürmüştür. Ancak Allah'ın emriyle bıçak çocuğu kesmez. Bu esnada Cebrail kucağında bir koç ile gelir. (Kaynağımız Vikipedi)
Kurban sözcüğü, "Korban" olarak İbranice'de yakınlaşmak demekmiş. Arapça'da ise "Kurb" kökü yakınlık anlamındaymış. (Bunları da National Geographic'in bu ayki sayısının "Kurban : Trajediden Kutsala" makalesinden öğreniyoruz.) Yani İslamiyet'e göre asıl amaç, yılda bir kere de olsa sosyal bir davranış gerçekleştirip, hem tanıdıklarımızla akrabalarımızla bir araya gelip güzel bir yiyecek ihtiyacımızı karşılamak hem de fakirlere, yiyecek bulamayanlara gereken ilgiyi göstermiş olmak.
| Bu 2010'daki manzara |
| Bu da 2011'deki manzara (hiçbir şey değişmemiş, hatta artmış halde) |
Ne diyeyim, sonuçta bayram bu. Hepimizin bayramı mübarek olsun.
Ve değişiklik olsun madem, Çaykovski'nin en güzellerinden Fındıkkıran'ın bir bölümüyle bayramın keyfini çıkarmaya çalışalım :
5 Kasım 2011 Cumartesi
Remember remember the 5th of November
Bugün oturup, bir kere daha "V For Vendetta" izleme günü. (http://www.bbc.co.uk/history/people/guy_fawkes)
3 Kasım 2011 Perşembe
Çelişkilerden ibaret bir gerçek
"Becoming Jane"in son kısımlarında bir sahne vardır. Tom ile Jane mutluluktan gözleri dönmüş genç aşıklar olarak sonunda kaçmaya karar vermişlerdir. Sabahın erken bir vakti posta arabasına atlamış, hızla hayalini kurdukları geleceğe doğru yol almaktadırlar. Bir yerde posta arabasının tekeri yola saplanır ve yolcular arabayı çıkartıp, yola devam etmek üzere iner, yardım ederler. Tom paltosunu yolun kenarında bekleyen Jane'e emanet edip, yardıma koşar. Paltodan yere bir mektup düşer, Tom uzaklaşırken. Jane merağına engel olamayarak açıp,okur. Tom'un Limerick'teki yoksul ailesinden gelmektedir mektup. En son yolladığı para için teşekkür etmektedirler. Bunları okuyan Jane'in aşkla bulanmış aklı birden tüm gerçeği kavrayıverir. Zengin yargıç dayısının okuttuğu Tom, ailesine dayısından gizli gizli para göndermek için esasında kendine serseri bir hayat yaşıyormuş da parasını çarçur ediyormuş imajı yaratmıştır. Dayısı öğrenirse ailesine gönderdiğini, parayı vermez diye, kendini zevk ve sefa içinde dağıtıyor gibi göstermektedir. Kalabalık ve de çok yoksul olan ailesinin tek umudu odur, okurken de onlara o bakmaktadır bir şekilde, okuyup para kazanmaya başlayınca da o bakacaktır. Jane ise çeyiz olarak yanında sadece kendi yoksulluğunu götürdüğünü görür okuyunca mektubu. Mola verdikleri noktada, şöyle bir konuşma gerçekleşir :
"Affection is desirable. Money is absolutely indispensable!"
-Limerick'te kaç kardeşin var, Tom?
-Yeterince, neden sordun?
-Kardeşlerinin adları ne? Onlar...Kime bel bağlamış
durumdalar? Şanına leke düştü! Müsriflik ve hovardalığın aslında çok yararlı
bir numaraymış.
-Para kazanabilirim.
- Yeterli olmaz.
-Yükselebilirim.
-Yüksek mahkeme hakimi düşmanın, karın da beş parasızken mi?
Tanrı bilir, kaç ağız senden nafaka bekliyor! Bir tanem, canım arkadaşım,
batacaksın ve hepimiz seninle beraber batacağız.
- Başara...Hayır, yapma Jane! Senden asla vazgeçmem!
- Tom...
- Ne konuş, ne de düşün! Sadece beni sev. Beni seviyor
musun?
-Evet! Ama aşkımız ailene zarar verecek olursa, kendine de
zarar verecektir.
- Hayır!
-Evet! Suç, pişmanlık ve sorumlu tutma, zaman içinde,
aşkımızı bayağı bir hale getirecektir.
-Saçmalık bu!
-Gerçek bu! Çelişkilerden ibaret bir gerçek! Ama bu gerçeği
gülümseyerek karşılamalıyız. Yoksa, sahte bir şeyleri paylaşıp, birbirimizi hiç
sevmemiş olduğumuzu kabul edeceğim.
-Lütfen!
-Hoşçakal!
Kalkıp, yürüyüp giderken Jane, geride bıraktığı Tom'un kalbinden daha da fazla çiğnemiştir aslında kendi kalbini. O "Hoşçakal"ın ona nelere mal olduğunu, "Lütfen" diye karşısında parçalanan Tom'un o son bakışına dayanabilerek, hoşçakal diyebilmenin nasıl birşey olduğunu anlamaya başlıyorum şu an. Kötü. Çok kötü bir duygu. İnsanın içini acıtıyor. Ciğerlerinizden tüm nefesinizi yavaş yavaş çekiyorlarmış gibi. Kemiklerinizden taşlarla etlerinizi sıyırıyorlarmış gibi. Bu kadar acı çekerken kalkıp, gidebilmenin güçlülük olduğunu düşünür değil mi insan? Emin değilim artık. Acı çekmeye karar vermek zayıflıktır belki. O kararı almak zayıflıktır belki. Bir çelişkiye, karşılaştığımız bir zorluğa "gerçek" demek, işin kolayına kaçmaktır belki.
"Affection is desirable. Money is absolutely indispensable!"
you wait in vain
"Everything is more complicated than you think. You only see a tenth of what is true. There are a million little strings attached to every choice you make; you can destroy your life every time you choose. But maybe you won't know for twenty years. And you may never ever trace it to its source. And you only get one chance to play it out. Just try and figure out your own divorce. And they say there is no fate, but there is: it's what you create. And even though the world goes on for eons and eons, you are only here for a fraction of a fraction of a second. Most of your time is spent being dead or not yet born. But while alive, you wait in vain, wasting years, for a phone call or a letter or a look from someone or something to make it all right. And it never comes or it seems to but it doesn't really. And so you spend your time in vague regret or vaguer hope that something good will come along. Something to make you feel connected, something to make you feel whole, something to make you feel loved. And the truth is I feel so angry, and the truth is I feel so fucking sad, and the truth is I've felt so fucking hurt for so fucking long and for just as long I've been pretending I'm OK, just to get along, just for, I don't know why, maybe because no one wants to hear about my misery, because they have their own. Well, fuck everybody. Amen."
2 Kasım 2011 Çarşamba
Berusaiyu No Bara (The Rose of Versailles)
Ben küçükken (siz de küçükken) TRT1'de ve Show Tv'de ömrümüz boyunca unutamayacağımız çizgi filmler yayınlanırdı. Trt bunları genelde sersefil ederdi ama olsun. Şeker Kız Candy'nin ve (travmatik) Georgie'nin ve hatta Sailor Moon'un olduğu dönemde rastladığım bir çizgi filmdi Lady Oscar. Yani hatırladığım kadarıyla bizde bu isimle gösterilmişti. Yayın saatini pek tutturamazdım gerçi, arada böyle birbiriyle bağlantısı olmayan bölümlerin ortasına falan denk gelirdim. Zaten hepi topu yarım saat bile sürmeyen kuş kadar bir çizgi filmin o yakaladığım geriye kalan kısmında bile hipnotize olmuşçasına ekrana kilitlenirdim. Evet farklıydı farklı olmasına ama, o dönemde zaten hepsi başlı başına birer farklılık abidesiydi. Lady Oscar'da beni kitleyen şey, tarihti belki daha çok. Kılıçlardı, Fransız İhtilali ve devrimiydi hatta.
Esas adı Japonca "Berusaiyu No Bara", İngilizce'ye de aynen çevrildiği haliyle "The Rose of Versailles" yani bize göre Versay'ın Gülü, Riyoko Ikeda'nın yarattığı bir shojo manga (o da mı ne? okuyun o halde : Shojo). Önce 1973'te bir dergide yayınlanmış, sonra 1983'te bir yayın serisi daha yapılmış. Ikeda'nın amacı esasında Marie Antoinette hakkında ve haliyle onun yaşam hikayesini anlatan bir manga yapmakmış ama yan karakter olarak yazdığı Oscar François de Jarjayes o kadar sevilmiş, okuyucular tarafından öyle tutulmuş ki, bir süre sonra ana karakterin o olduğu bir hale dönüşmüş manga.
Ekim 1979'dan eylül 1980'e kadar 41 bölüm halinde yayınlanan çizgi film hali ise işte benim büyük olasılıkla 1997-2000 arasında rastlamış olabileceğim Lady Oscar. Hikayesi öylesine büyüleyici ve olay örgüsü o kadar iyi dokunmuş bir çizgi film ki, karakterlerin tarihin bir döneminde hakikaten de orada olduklarından emin oluyorsunuz izlerken (ki bazıları, çoğu, hayali.söylememe gerek var mı ki). Çizimleri her bir karakteri ergenliğinden alıp, 30'lu yaşlarına götürüyor adım adım. Ciddi anlamda gerçekçi bu çizimler. Abartmıyorum ya da sevgimden hayal görmüyorum. Hakikaten, ekranda nerdeyse kanlı canlı insanlar haline geliyor o çizgiler. Öylesine belli ediyor çünkü düşüncelerini, hissettiklerini. Öyle Candy her utandığında kafasının üstünde bir su damlası belirmesi gibi değil yani.
Hikayenin geçtiği zaman 1700'lerin sonu. Son sürat ihtilale sürüklenmekte olan Fransa'nın kalbinde Paris'te bir asilin, kraliyet muhafızlarının komutanının evinde başlıyor her şey. Karısı doğum yapan komutan Jarjayes kaya sertliğinde bir adam. Bu doğumdan da beklediği, kendisinden sonra yerine geçmek üzere çakı gibi bir kraliyet muhafızı daha yetiştirmek üzere bir erkek çocuk. Ama bahtsız Oscar doğuyor erkek bir çocuğun yerine, güzeller güzeli bir kız olarak.
Baba Jarjayes kararından dönmüyor, bir muhafız yetiştirecek. Bu yüzden Oscar'ı çocukluğundan itibaren bir erkek gibi yetiştiriyor özellikle. Hep erkek kıyafetleri giyiyor Oscar, dövüş-kılıç-at binme dersleri alıyor. Tam bir askeri disiplin içerisinde yetiştiriliyor. Kadınlığını düşünmüyor hiç, farkına varmıyor belki de. Tabi birlikte büyüdüğü, dadısının torunu, evlerinde hizmetçi olan yaşıtı Andre'nin ona her geçen gün delice aşık olduğunu da fark etmiyor bu sebeple.
Yaşı geldiğinde (yani hemen hemen 14-15 civarında), kraliyet muhafızlarına girmesini emrediyor babası. Bu sırada yaşlı kralın genç oğlu XVI.Louis'ye Avusturya'dan gelin alınıyor, Marie Antoinette. Oscar da onun özel muhafızı ve ayrıca kraliyet muhafızlarının başı rütbesine yükseltiliyor. Ama o vazgeçmek, bir kadın olmayı denemek istese de babası ona hiçbir şans bırakmıyor. Çaresiz Oscar, görevine veriyor kendisini.
Yıllarla birlikte bir yandan Marie ve Louis'nin büyümelerine, koca bir krallığın yükünü taşımak zorunda bırakılışlarına ve içten içe dibe sürüklenen Fransa'nın gidişatına tanık olurken; bir yandan da Oscar'ın felsefe tezleri ortaya çıkarabilecek yaşamını izliyoruz. Giymek zorunda bırakıldığı, ona biçilen üniformanın içinde debelenişi görüyoruz, Marie Antoinette'nin en yakın arkadaşı olarak geçirdiği zaman boyunca düşündüklerini görüyoruz. Bu alabildiğine dişi ve gençlik coşkusuyla dolu yaşıtının yanında üstündeki rol Oscar'ı daha da boğuyor.
Marie'nin ünlü aşklarından Hans Axel von Fersen, Oscar'ın da ilk aşkı oluyor. Bir yanda birbirini seven ama kavuşamayacak olan genç aşıklara yardım etmek durumda olan Oscar, bir yandan da kendi duygularıyla boğuşuyor (Bu arada ömrümde gördüğüm en manyak çizimlerden biridir o Fersen. Oscar'ınkinden sonra tabi.). Öte yandan kraliyet çevresinde yetişmiş ve yaşayan bir asil olarak, halkın nasıl bir halde olduğunu görebilmeye başlıyor. Katı monarşik düşünceyle yetişmiş aklı, yaşadıkları ve tecrübe ettikleri sayesinde yepyeni fikirler ediniyor, çok geniş ufuklar görüyor.
Söylenebilecek o kadar şey var ki bu olağanüstü çizgi film hakkında...Hakikaten izlemeniz ve görmeniz gerekli. İnternette rahatlıkla bölümlere ve indirme linklerine ulaşabiliyorsunuz. İyi niyetli paylaşımcı insanlar gayet güzel bir şekilde hazırlamışlar. Orijinal dilinin üzerine özenli çevirileriyle İngilizce veya Türkçe altyazılarla izleyebiliyorsunuz. Saçma sapan filmlerini de yapmış deli japonlar ama aldırmayın, onlar öyle takılır bir kenarda.
İnsanın resmen Versay'ın koridorlarında o iç acıtan jenerik müziğini (ki hakkında şöyle bilgi edinebilirsiniz http://samuselchen.livejournal.com/6181.html) çığırarak dolaşası geliyor. Ah Lady Oscar...
Jeneriğin uzun versiyonu-tam şarkısı bu. Ama bunun dışında, özellikle fanların hazırladıkları çok muazzam videolar var. Tavsiye ettiklerim : Tangled Up In You, The Rose Who Scattered In Beauty ve Vivo per Lei.
Esas adı Japonca "Berusaiyu No Bara", İngilizce'ye de aynen çevrildiği haliyle "The Rose of Versailles" yani bize göre Versay'ın Gülü, Riyoko Ikeda'nın yarattığı bir shojo manga (o da mı ne? okuyun o halde : Shojo). Önce 1973'te bir dergide yayınlanmış, sonra 1983'te bir yayın serisi daha yapılmış. Ikeda'nın amacı esasında Marie Antoinette hakkında ve haliyle onun yaşam hikayesini anlatan bir manga yapmakmış ama yan karakter olarak yazdığı Oscar François de Jarjayes o kadar sevilmiş, okuyucular tarafından öyle tutulmuş ki, bir süre sonra ana karakterin o olduğu bir hale dönüşmüş manga.
![]() |
| andre ve fersen'in ortasında Oscar |
Hikayenin geçtiği zaman 1700'lerin sonu. Son sürat ihtilale sürüklenmekte olan Fransa'nın kalbinde Paris'te bir asilin, kraliyet muhafızlarının komutanının evinde başlıyor her şey. Karısı doğum yapan komutan Jarjayes kaya sertliğinde bir adam. Bu doğumdan da beklediği, kendisinden sonra yerine geçmek üzere çakı gibi bir kraliyet muhafızı daha yetiştirmek üzere bir erkek çocuk. Ama bahtsız Oscar doğuyor erkek bir çocuğun yerine, güzeller güzeli bir kız olarak.
![]() |
| ilk ve tek "kadın" hali |
Yaşı geldiğinde (yani hemen hemen 14-15 civarında), kraliyet muhafızlarına girmesini emrediyor babası. Bu sırada yaşlı kralın genç oğlu XVI.Louis'ye Avusturya'dan gelin alınıyor, Marie Antoinette. Oscar da onun özel muhafızı ve ayrıca kraliyet muhafızlarının başı rütbesine yükseltiliyor. Ama o vazgeçmek, bir kadın olmayı denemek istese de babası ona hiçbir şans bırakmıyor. Çaresiz Oscar, görevine veriyor kendisini.
Yıllarla birlikte bir yandan Marie ve Louis'nin büyümelerine, koca bir krallığın yükünü taşımak zorunda bırakılışlarına ve içten içe dibe sürüklenen Fransa'nın gidişatına tanık olurken; bir yandan da Oscar'ın felsefe tezleri ortaya çıkarabilecek yaşamını izliyoruz. Giymek zorunda bırakıldığı, ona biçilen üniformanın içinde debelenişi görüyoruz, Marie Antoinette'nin en yakın arkadaşı olarak geçirdiği zaman boyunca düşündüklerini görüyoruz. Bu alabildiğine dişi ve gençlik coşkusuyla dolu yaşıtının yanında üstündeki rol Oscar'ı daha da boğuyor.
![]() |
| yaktın bizi Fersen |
Marie'nin ünlü aşklarından Hans Axel von Fersen, Oscar'ın da ilk aşkı oluyor. Bir yanda birbirini seven ama kavuşamayacak olan genç aşıklara yardım etmek durumda olan Oscar, bir yandan da kendi duygularıyla boğuşuyor (Bu arada ömrümde gördüğüm en manyak çizimlerden biridir o Fersen. Oscar'ınkinden sonra tabi.). Öte yandan kraliyet çevresinde yetişmiş ve yaşayan bir asil olarak, halkın nasıl bir halde olduğunu görebilmeye başlıyor. Katı monarşik düşünceyle yetişmiş aklı, yaşadıkları ve tecrübe ettikleri sayesinde yepyeni fikirler ediniyor, çok geniş ufuklar görüyor.Söylenebilecek o kadar şey var ki bu olağanüstü çizgi film hakkında...Hakikaten izlemeniz ve görmeniz gerekli. İnternette rahatlıkla bölümlere ve indirme linklerine ulaşabiliyorsunuz. İyi niyetli paylaşımcı insanlar gayet güzel bir şekilde hazırlamışlar. Orijinal dilinin üzerine özenli çevirileriyle İngilizce veya Türkçe altyazılarla izleyebiliyorsunuz. Saçma sapan filmlerini de yapmış deli japonlar ama aldırmayın, onlar öyle takılır bir kenarda.
İnsanın resmen Versay'ın koridorlarında o iç acıtan jenerik müziğini (ki hakkında şöyle bilgi edinebilirsiniz http://samuselchen.livejournal.com/6181.html) çığırarak dolaşası geliyor. Ah Lady Oscar...
Jeneriğin uzun versiyonu-tam şarkısı bu. Ama bunun dışında, özellikle fanların hazırladıkları çok muazzam videolar var. Tavsiye ettiklerim : Tangled Up In You, The Rose Who Scattered In Beauty ve Vivo per Lei.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
Previously on Neverland : March Drizzles
Yağmurlarla sonlanan bir Mart oldu. Bir de oturup, kendimi, kafamı dinlediğim. Belirli tarihleri beklediğim. Acele etmediğim. Hiçbir yere k...
-
20li yaşlarındaki Kim Sol Ah (esas kızımız kendisi) bir tasarım şirketinde çalışıyor, tüm gün oturup müşterilere, firmalara, şirketlere f...
-
Çoook eskiden, şimdinin Polinezya diye adlandırılan adalarından birinde, ada halkının şefinin sevimli mi sevimli kızı Moana, babasının t...
-
Joseon Dönemi'nde bir zamandayız. Krallığın başkentinde Sim Jung Woo isimli kahramanımız, devlet sınavını en genç yaşta en birinci olara...















