2 Kasım 2011 Çarşamba

"GILGAMIŞ DESTANI - Ölmek İstemeyen Büyük İnsan"

Kazıcıların, ağır toprak kefenlerinden kurtardıkları ve hem yorgun güzelliklerinin cazibesine, hem de ilkel ihtişamlarının esinlendiği tatlı hayallere kapılarak sevdalandıkları şu sakatlanmış anıtlardan biridir Gılgamış Destanı.
(...)
Uzun bir şiir bu, Babil Ülkesi'nde, üç bin beş yüz yıl önce, Akkadca yazılmış : Sami dilinin bir kolu olan Akkadca, iki bin yılı aşkın bir zamandan beri konuşulmayan ölü bir dil, ama aynı dil ailesinden, daha yakın zamanda ortaya çıkmış diğer dillerle : İbranice, Aramca, Arapça'yla vb. akraba.
1914 doğumlu(2007'de de rahmetli olmuş, özellikle mezopotamya üzerine süper kitapları mevcut) bir Fransız Assurbilim profesörü olan Jean Bottéro kitabın Giriş kısmında böyle söylüyor ilk olarak. Elimde Yapı Kredi Yayınları'nın 2005'te yaptığı ilk baskısı var. Destanı Akkadca'dan çeviren ve açıklayan Jean Bottéro, onun Fransızca yazdıklarını ise Türkçe'ye çeviren Orhan Suda. Binyılları taş tabletler üzerinde aşıp, gelmiş destanın şimdiye kadar ele geçirilen kopyalarının tam metinleriyle birlikte Bottéro'nun açıklama ve yorumları 289 sayfa tutmuş. 300 sayfalık bir kitap evet ama bu kısa kitaplar daha zor okunur ve daha güç anlaşılır teorimi de kanıtlamaya katkıda bulundu bir yandan. Bilmiyorum belki kafam çok meşgulken ve yorgunken okumuş da olabilirim ama bana çok karmaşık geldi tüm anlatımlar, açıklamalar, versiyonlar, yorumlar.
Jean Bottero amca
Kitap destanın tam metnini (tabi söz konusu Gılgamış Destanı olunca bu tam metin olayı biraz sözde kalıyor) vermeden önce okuyucuyu en baştan Mezopotamya 101 dersine alıyor. Mezopotamya tarihine ve mitolojisine kısa bir bakış attırıp, destanın geçtiği döneme geliyor. Ardından destanın bilinen ve bulunan tüm versiyonlarından bahsediyor etraflıca, her bir versiyona dair teorileri ve gerçekleri ortaya koyuyor. En ince ayrıntısına kadar, çeviriyi nasıl okumamız gerektiğini ve kullandığı yöntemleri de anlattıktan sonra Ninova (Niniveh) Versiyonu olarak bilinen versiyon üzerinden destan metnini önümüze koyuyor. Destanı belli bir olay çizgisinden takip ederek okuduktan sonra işimiz bitmiyor tabi. Genel metne dahil edilemeyen, farklılıklar barındıran veya tekrarlara yer veren diğer tabletleri sırasıyla  Eski Versiyon'un Parçaları kısmında inceleme şansı buluyoruz. Bottéro en sonunda da sonsöz niyetine Bu Eserde...Söz Konusudur kısmında destanın düşündürdüklerini ve ona göre en büyük paradoksunu anlatıp, bitiriyor.
Ninova Versiyonu'nun anlattığı temel hikayeye göre, Gılgamış Uruk kentinin kralıymış. Destanı yazanların da ona ekledikleri üzere, daha yaşarken tanrısal özelliklerle bezeli olarak anlatılan oldukça görkemli bir kral bu Gılgamış. Ama bu özelliklerinin yanında, çok da maceraperest, devamlı savaş ve şöhret arayışında. Biraz fazla kafasına göre yaşamaya, her istediğini yapmaya ve halkını aşırılıklarıyla canından bezdirmeye başlamış. Bunun üzerine tanrılar ona denk olacak bir başka kahraman yaratıp, Gılgamış'ı dizginlemeye karar vermişler. Enkidu'yu yaratmışlar. Gılgamış'a denk güzellikte ve güçte olan Enkidu, ormanda hayvanlarla büyümüş ve yaşamış böylece (Bir tür Mowgli durumu kanımca). Ormandan ekmeğini çıkaran avcının biri, günün birinde Enkidu'dan dolayı korkup avlanamadığından, bir plan kurmuş (bir versiyona göre de tanrının birine yakarmış, planın detaylarını o söylemiş). Bir yosma götürüp Enkidu'ya, onunla birlikte olmasını sağlayacak ve böylece birlikte yaşadığı hayvanlar Enkidu'yu bir daha aralarına almayacakmış. Plan kusursuz işlemiş. Bir içim su olan yosmayı gören Enkidu kendinden bekleneni yapmış (bu aşamada destan metni hiç şaşmadan yedi gün yedi gece durumunu belirtmekte ısrar ediyor :p). Hayvan arkadaşları da. Yosma da onu kendisiyle birlikte Uruk'a gitmeye ikna etmiş. Yolda ufak bir çobanlarla konaklama, insan gibi yemek yemeyi falan öğrenme maceraları var ama kısaca geçiliyor. Uruk'ta Gılgamış'la karşılaşan Enkidu daha ahlaklı çıktığından olsa gerek, bu fevri kralın karşısına dikilmiş, ona engel olmuş. Önce dövüşen iki kahramanımız ardından ölümüne kanka olmaya karar vermişler.
böyle böyle şeylerin üstünden okuyup da
yazıyorlar bunları hep, düşünün artık ne eziyetler
İki kankanın bundan sonraki hedefleri ise tabiki maceraya girişmek olmuş. Sedir Ormanı'nın koruyucusu korkutucu yedi şimşekli Humbaba'yı öldürüp, en güzel sedirleri kesmeye gitmişler önce. Döndükten sonra Gılgamış'ın güzelliğine hayran kalan İştar ona evlenme teklif etmiş. Tanrıçayı (hem de aşk tanrıçasını) reddedince Gılgamış, İştar gökyüzü boğasını salmış kentine üstüne. İki kanka boğayı da haklayıp, boynuzlarından krem yapmışlar. Ancak bu arada Humbaba'yı öldürmelerine sinirlenen tanrılar Enkidu'yu hasta edip, ölüm döşeğine yatırmışlar. Günler geçtikçe eriyen Enkidu, sonunda öldüğünde Gılgamış sersefil olmuş. Kendini bozkırlara vurmuş. Bir gün gelip, kendisinin de böyle öleceği fikri çöreklenmiş üstüne. Ölümsüzlüğü aramaya çıkmış bunun üzerine. Tufandan sağ çıkan ve ölümsüz olan Utanapiştim'i aramaya gitmiş doğuya, dünyanın sonuna. Bedbaht olmuş yolculuğu sırasında. Önce tavernacı kadınla konuşmuş, vazgeçirmeye çalışmış kadın onu. Sonra Utanapiştim'in kayıkçısı Ursanabi'yle konuşmuş, o da vazgeç demiş. Ama Gılgamış, kararlıymış. Kankası gibi olmayacakmış. Sonunda ölümcül denizi de aşıp, Utanapiştim'le karısının yaşadığı yere gelmiş. İstemiş ondan ölümsüzlüğün sırrını. Utanapiştim anlatmış elinden geldiğince, olmayacağını böyle birşeyin. Zaten sahip olduklarıyla çok güzel bir hayatı olduğunu ve bunun zevkini çıkarmasını. Çaresiz geriye dönmekte olan Gılgamış'a ufak bir iyilik olarak ölümsüzlük olmasa da uzun bir yaşam ve gençlik veren bir bitkiyi tarif etmiş Utanapiştim. Denizin dibinden binbir güçlükle çıkardığı dikenli bitkiyi, bir kenara koyup, yıkanmaya gidince Gılgamış, yılanın biri çıkıp bitkiyi çalmış. Hemen oracıkta deri değiştirmiş yılan. Gılgamış oturup ağlamış. Haline yanmış. Sonunda Uruk'a geri döndüğündeyse, tüm bunları aşmış. Utanapiştim'in tüm söylediklerini anlamış düşününce. Halkına çok iyi davranıp, krallığının zevkini çıkarmış. Günü gelip de ölmesi gerektiğinde, tanrılar onu yanlarına almışlar. Ölümsüz bir tanrı olarak dağın tepesinde hüküm sürmeye başlamış.
Gerçekte ona katmış, onda arayıp bulmuş oldukları şey yaşama ve düşünme tarzlarının, kültürlerinin, arzularının, sorunlarının, yiğitliklerinin ve yeteneklerinin;  kısacası varlıklarını sarmalayan ve ona bir anlam veren her şeyin yansımasıydı. Oradan kaynaklanıyor gene de, kaderimizin büyük sorunları karşısında onlara özgü daha evrensel insancıl tepkiler : dostluk ve ölüm - "öteki"nin hayatımızı böylesine tamamen paylaşarak her birimize katabileceği şey ve ömrümüzün büyük dönemeçlerinde, onunla birlikte her şeyi terk etmenin hatta hala var olduğumuzu  hayal etsek bile, artık yaşamıyor olmanın kaçınılmaz ve zalim zorunluluğunu düşündüğümüzde bağrımıza çöreklenen bu umutsuzluk...
Gılgamış Destanı'nın bugün tüm değerini koruyor olması bundandır.
Demiş en sonunda Bottéro. 5000 yıl öncesinde de insan ölümsüzlüğü arıyordu ve aynı şeyleri hissediyordu bu  konuda. Rowling de aynı şeyi anlatmamış mıydı bizim yüzyılımızın destanlarından birinde diye düşünüyorum ben. Ölmemek için, insanın bu en büyük acizliği olduğunu düşündüğü şeyden kaçınabilmek için insan olmaktan çıkan bir kahramanın aslında içler acısı hikayesinin içinde, bize ölümü adım adım öğrenen, ve vakti geldiğinde onu sevdikleri için gururla, sabırla karşılayan kendi kahramanımızı armağan etmişti bize. 5000 yıl geçti, doğru. Ama insan hala ölümü anlamaya, kabul etmeye çalışıyor kendi destanlarıyla.
(Şu adresten de http://www.erkanince.com/gilgamis_destani.htm sanırım okuyabilirsiniz destanı.)

1 Kasım 2011 Salı

Kelepir Diş Perisi aranıyor.Bir de Kasım.

Kasım ayının benim için bir özelliği yok, hatta tamamen özelliksiz aylardan bir tanesi sanki. Hani içinde yeteri kadar özel gün, tatil falan filan olmayanlardan. Gerçi birkaç birşeyin bu aya denk geldiğine dair teorilerim mevcut geçmişte ama, kimbilir belki de ekimde ya da aralıkta olmuşlardı, geçmiş gün, bilemem ki.
Saçımı kestirdim. Arada böyle dönem dönem üzerime bir Peyton Sawyer çeşitlemesi çöker, onun yansıması. Yani bu dediğim, yeri gelir bir deri ceket, bir mini etekle kendini gösterir, yeri gelir cesurca gidilip perma yaptırılmak suretiyle kıvır kıvır ettirilen saçlar olarak ortaya çıkar. Ama muhakkak kıyısından köşesinden Peytonlaşma haline bürünülür. Bu sefer de şu sol yanda görmüş olduğunuz şekle sokma hevesiyle kendimi kuaförün buzlu camlı kapısından içeri attım. Tabi renk, bacak uzunluğu, gövde inceliği ve göz rengi gibi teferruatlar dışında, başardım bile sayılabilir. Öncesinde sağ yandaki gibiydi halim diyebilirim, tekrarlıyorum o da teferruatsızdı. En azından kuaförden, bolca spreylenmiş ve kırpılmış saçlarla çıktıktan sonraki birkaç saatliğine süren o anlamsız sevindiriklik halini yaşayabiliyorsunuz. Bu da birşeydir böyle sonbahar aylarında.
Bu ara deliler gibi şeylere takmış durumdayım. Bu "cottage"lar ve onların dekorasyonları, ne bileyim işte "cottage"ruhu gibi şeyler. Tamam ömrüm boyunca en beğendiğim ve belki de ciddi ciddi yaşayabilirim dediğim tek ev "The Holiday"deki o cottage ama bu kadarını da beklemiyordum kendimde. Özellikle bu Cynthia's Cottage Design ve Hooked On Houses yoluyla resmen saatlerimi ekrana bakarak geçiriyorum. Tuhaf.
Temmuzda Epsilon Taht Oyunları'nı çıkarmıştı ya, şimdi de Kralların Çarpışması iki kısım halinde raflara doluşmak üzere. Siparişimi verdim pazar günü, yarın öbür gün elimde olur herhalde. Bir de onun sevindirikliği var üstümde.
52.7 kilogramı gördüm dün dijital ekranında tartının. 24 senedir bu rakamları bu şekilde sıralanmış görmemiştim. Tuvalete mi gitsem bir dedim önce. Ya da dur dur birkaç saat sonra bir daha deneyeyim dedim sonra. Nasıl çalışıyorsa aklım, otururken kendi kendine koltuğa geçiverecek sanki kilolarım. Haliyle "inconvenient truth"u anladım sonunda. Bunu da başarmış oldum. Kendimle gurur duyuyorum.
Gördüğünüz gibi, hava gittikçe soğuyor etrafta ve bir ton şey oluyor belki dışarıda. Ama benim bu böyle gayet "kızsal" halim üstüme çöreklenmiş vaziyette. Saçımla başımla, üstümle dışımla uğraşıyorum, öyle şeyler düşünüyorum yani. Ekim ayını korku filmlerine ayırmıştım, kasımı bilim-kurgu ayı yapayım diyorum. 1959'dan Plan 9 From Outer Space ile başlayıp, 1960'tan The Time Machine ve 2005'ten The Hitchhiker's Guide To The Galaxy ile devam edip, 2007'den Next ile bitirmeyi planlıyorum. Korkunç Ekim'in son aşamasını tamamlayamadım farkındayım, The Devil's Rejects'i izlemedim. Kendimi ikna etmeye çabaladım, etmedim değil. Ama kendimi biliyorum, tanıyorum. Anlamsız ve çiğ bir kan dökme şovu olan bir Rob Zombie filmi izleyemezdim, izlemedim nihayetinde de. Elim gitmedi bir türlü. Ve memnunum House of Frankestein, Psycho ve Nightwatch'tan.
Bir de dişim sızlıyor. En kötüsü bu. Dişçiye gitmem gerek.

31 Ekim 2011 Pazartesi

31 ekim - "Son yok edilecek düşman, ölümdür."

Hazinen neredeyse kalbin de orada olacak.

Sonra karanlığın içinden, birkaç metre öteden gayet keskin ve net bir şekilde üçüncü kez Hermione'nin sesi duyuldu.
"Harry, buradalar...hemen burada."
Ve onun sesinin tonundan, bu seferkilerin annesiyle babası olduğunu anladı : ona doğru, sanki göğsüne ağır bir şey bastırılıyormuş duygusuyla yürüdü; Dumbledore'un ölümünden hemen sonra duyduğu histi bu, kalbine ve ciğerlerine resmen ağırlık yapan bir keder.
Mezartaşı Kendra'nınki ile Ariana'nınkinden sadece iki sıra arkadaydı. Tıpkı Dumbledore'un mezarı gibi beyaz mermerden yapılmıştı ve karanlıkta parıldıyor gibi göründüğü için okuması kolaydı. Harry'nin üzerine yazılmış sözleri okumak için diz çökmesine, hatta çok yakına gelmesine gerek kalmadı.

James Potter, doğumu 27 Mart 1960, ölümü 31 Ekim 1981
Lily Potter, doğumu 30 Ocak 1960, ölümü 31 Ekim 1981
Son yok edilecek düşman, ölümdür.

Harry sanki onların anlamını kavramak için tek bir şansı olacakmış gibi, kelimeleri yavaş yavaş okudu. Sonuncusunu da yüksek sesle okudu.
"'Son yok edilecek düşman, ölümdür.'..." Aklına korkunç bir düşünce geldi ve içinde bir tür panik dalgası yükseldi. "Bu bir Ölüm Yiyen fikri değil mi? Burada ne işi var?"
"Ölümü, Ölüm Yiyenler'in kastettiği anlamda yenilgiye uğratmayı kastetmiyor ki, Harry," dedi Hermione, tatlı bir sesle. "Şeyi kastediyor...yani...ölümün ötesinde yaşamayı. Ölümden sonra yaşamayı."
Ama yaşamıyorlar ki, diye düşündü Harry : gitmişlerdi. Boş sözler, annesiyle babasının çürüyen kalıntılarının kayıtsız, habersiz halde karın ve taşın altında yattığı gerçeğini değiştiremezdi. Ve Harry engel olamadan gözünden yaşlar boşalmaya başladı, kaynar sıcakken aniden yüzünde dondular, zaten onları silmenin, yokmuşlar gibi yapmanın ne anlamı vardı? Bıraktı gözyaşları aksın; dudakları sımsıkı bastırılmış, Lily ile James'ten geriye kalanların yattığı yeri gözlerinden saklayan kalın kar tabakasına, yere baktı. Artık kemiktiler şüphesiz, ya da toz. Yaşayan oğullarının bu kadar yakında durduğunu, kalbinin hala çarptığını, onların fedakarlığı sayesinde hayatta kalmış olduğunu ve şu anda, onlarla birlikte karın altında uyuyor olmayı dilemenin eşiğinde olduğunu bilmiyor ya da aldırmıyorlardı.
Hermione yeniden elini yakalamıştı, sıkı sıkı tutuyordu. Harry ona bakamadı ama o da Hermione'nin elini sıktı, şimdi gece havasını kısa ve derin soluklarla içine çekiyor, kendini toparlamaya, yeniden kontrolünü eline almaya çalışıyordu. Onlara vermek için bir şey getirmeliydi, fakat düşünememişti bunu, mezarlıktaki her bitki yapraksızdı, donmuştu. Ama Hermione asasını kaldırdı, havada onunla bir çember çizdi ve önlerinde bir çelenk dolusu Noel gülü çiçek açtı. Harry çelengi tuttu ve annesiyle babasının mezarına koydu.
Ayağa kalkar kalkmaz gitmek istedi : orada bir an daha kalabileceğini sanmıyordu. Kolunu Hermione'nin omzuna doladı, Hermione de kendi kolunu onun beline, ve sessizlik içinde dönüp karda yürüdüler, Dumbledore'un annesiyle kız kardeşinin yanından geçip karanlık kiliseye ve artık görülmeyen parmaklıklı kapıya yürüdüler.

"Upon that night, when fairies light" ama nerden çıktı ki bu Halloween?

Üzerine tee 1900'lerin başından beri kitaplar, incelemeler yazılmış ama gene de tam olarak bir başlama noktası yok. Yani tam da hah şöyle olmuş, böyle birşeymiş de ordan beridir kutluyorlar diyemiyoruz. Çünkü bu dilimize "Cadılar Bayramı" diye çevirdiğimiz Halloween'e dair tüm elementler, simgeler tarih boyunca bir şekilde ordan burdan bir araya gelmiş şeyler.
En bilindik açıklaması şöyle : Günümüzde sadece İrlanda'yı oluşturan adada ve Britanya dolaylarında yaşamışlar gibi düşünülen ama aslında orta avrupa da dahil pek çok yerde yaşamış, iz bırakmış, hristiyanlık ve roma imparatorluğu gibi nedenlerle en son İrlanda kıyılarına çekilmek zorunda kalmış bir halk olan Keltler'in kendilerine özgü bir takvimi vardı. Hemen hemen her halk gibi. The Celtic Year'da da görülebileceği gibi, bir ekme-biçme yılı eylül ve ekimi içine alan son ay Cantlos (şarkı zamanı yani) ile son buluyordu. Bu ayın son gününden hemen önceki gün de Samhain adını verdikleri bir tür festival günüydü. Samhain esasında bir çeşit kötü-şeytani varlığın ismiydi. O günün gecesinde yaşayanlar ile ölüler dünyası arasındaki perdenin inceldiğini-açıldığını ve bu sayede Samhain ile diğer ruhların bizim dünyamıza geçebildiğini düşünürlerdi. Bu kötülüklerden korunabilmek için de korkutucu şeylerle döşerlerdi etraflarını. Ayrıca Jack ile şeytanın hikayesinin de bu halka ait olduğu düşünülüyor. Jack adındaki oldukça kandırıkçı bir kişilik, ölmemek için şeytanı kandırmaya girişmiş. Sonunda da bir anlaşma yapmış onunla, öldüğünde kendisine dokunmayacağına dair. Gel gelelim bu akıllı Jack ölünce, kimse ona dokunamadığından ruhu ne cennete ne de cehenneme girebiliyormuş. Öylece ikisi arasında dolanmaya başlamış. Arafta böylece dolanan Jack yolunu görebilsin ve ruhlara da yol gösterebilsin diye şalgamdan oyulup, içine ateş konulan fener vermiş şeytan. Bu gelenekler ve Samhain için tahmini tarihlerimiz en fazla M.Ö.1.binyıl ile en az M.S.1.binyıl. Ancak bunu öğrendiğimiz en erken belgeler milattan sonra 10.-11.yy.lardan kalma hristiyan papazların kaleme aldığı belgeler.
Yine aynı binyıl - milattan sonraki - içinde, hristiyanlık kilisesi daha öncesinde mayıs da dahil çeşitli tarihlere alınmış, azizler şehitler gününü 1 kasım tarihine aldı. M.S.800'lü yıllara rastlayan bu kararla geniş bir Avrupa coğrafyasında 1 kasım tüm azizler yani all hallows günüydü. Bu günün öncesindeki gece de doğal olarak all hallows evening oluyordu ki bu da ismin kökenine dair en mantıklı açıklamayı oluşturuyor (hallow-even-->hallow-een). Ancak bu isme de 16.yy.dan önce rastlamıyoruz.
Bu şekilde ortaya çıktığı düşünülen Halloween'de insanların neden korkutucu şeyler giyindiklerini veya evlerini bunlarla doldurduklarını söyledim. Ayrıca çocukların kapı kapı dolaşıp "trick or treat" yapması da yine aynı mantığın devamı gibi görülmüş. Yani Samhain ve kötü ruhlar kapılarına geldiğince onları memnun etmek ve göndermek için ya şeker verilir ya da korkutup kaçırmak için bir numara yapılırmış. Bu inanışın çocukların kapı kapı dolaşmasına dönüşmesi ise büyük olasılıkla, Noel döneminde yoksulların yiyecek için evleri dolaşması geleneği yol açmış olabilir deniyor.
İrlanda'da içi oyulan şalgamlara karşılık, 17.yy.da (emin değilim şu an 18 de olabilir araştırmam lazım) Amerika'ya göçenler orada daha iyi bulunan kabakları oyma ve lamba yapma yolunu tercih etmişler. Bildiğimiz Jack-o-lantern yani.
resim The Steampunk Home'dan.
Sonuçta hakikaten bir kelt festivalinin yansıması mı yoksa tanımadıkları ve inançlarına saygı duymadıkları halklar hakkında türlü ilginçlikler uydurmaya meyilli hikayeci papazların yaratması mı bilinmez, Halloween her yıl içi pagan kalmış dünyanın bir tuhaf festivali olmaya devam ediyor.
Ve bence bu geceye en yakışanı Practical Magic'in cadıları ile birlikte pencereden üfleyeceğimiz çiçek yapraklarının, yazın bittiğini haber veren gece ayazına doğru uçuşmalarını izlemek. İnanın veya inanmayın.

30 Ekim 2011 Pazar

"Freaks&Geeks" 80'leri anlatan bir 90'lar dizisi

90'lar gençlik ile ilgili neredeyse herşeyin yaratıldığı bir on yıldı. Pop müziğin tavan yaptığı, punkın yeniden keşfedildiği, ergenlik ve ilk gençliğe dair birbiri ardına en iyi filmlerin yapıldığı yıllardı. En önemlisi, gençlik dizisi konseptinin ortaya çıkmasıydı. Yüzyılın son on yılına girildiğinde, artık tvyi sırasıyla her türden gencin işgal ettiği yapımlar sarmaya başladı.
"Freaks&Geeks" ise 99'un son aylarında ekrana gelmeye başlayan Paul Feig'in yarattığı bir Judd Apatow prodüksiyonuydu. Yayınlandığı dönemde hem kanalının (NBC) gereken özeni göstermemesi (izlenebilecek daha iyi zaman dilimlerine koymamış olması) ve dizinin içeriğinden rahatsız olması, hem de 90'ların ortaya çıkardığı diğer gençlik dizilerinden farklı olmasının yarattığı problemlerle birlikte 18 bölümünün sonunda yayından kaldırıldı. Ama artık yeni bir yüzyıldaydık ve 2000'ler elimize korkunç bir silah vermişti : İnternet.
Dizinin iptal edilmesinin üzerinden 2-3 sene geçmeden, internetten indirip bir şekilde dünyanın dört bir yanında izleyenlerin bahsetmesiyle dizi, tam bir fenomene dönüştü. Oyuncuları büyümüş, yollarına devam etmiş, acayip yerlere doğru ilerlemişti ama dizinin öyle bir etkisi, öyle bir sarıcılığı vardı ki yıllar sonra tüm ekibin toplandığı, dizinin tekrar tekrar konuşulduğu fan-toplantıları bile yapılmaya başlandı.
Peki neydi Freaks&Geeks gibi tuhaf bir isim taşıyan, sadece 18 bölümlük bir dizinin bu kadar kült olmasını sağlayan? 80'lerin başında bir liseye giden gençleri anlatıyordu bir kere. "Freak"ler ve "Geek"lerin üzerinden. Her bir karakteri kendi başına ilginçliğin, story-line'ın kralını yazıyordu. Her bir diyalogu, her bir cümlesi harikalar barındırıyordu. Kariyerlerinin başındaki oyuncuları, ortaya tv tarihinin en sağlam, en iyi yazılmış karakterlerini hayata getirmişti.
Judd Apatow absürdlüğünün, sonradan yaptığı her filmde göstereceği binbir hali, diziden fışkırıyordu. Üzerine bir de 80'lerin efsane müzikleri eklenmişti. Bu müziklerin arasındaki kahramanlarımız ise tekrarlayan ilişki problemleri ya da büyüme sancıları anlatmıyorlardı, onların yaşadıkları çok daha farklıydı. Kendilerini bulmaya uğraşıyorlardı bazen, bazen de kesinlikle sallamıyorlardı. Ne olduklarını biliyorlardı, bununla bir sorunları yoktu. Birşeyler mücadele etmiyorlardı, zekice cümleler sarfetmeye çalışmıyorlardı.
Dizi hikayesine Weir ailesinin iki çocuğuyla başlıyor. Lindsay Weir, gayet normal, başarılı, matematik dahisi bir lise öğrencisiyken büyükannesinin ölümüyle birlikte bir sorgulama sürecine giriyor. Tam olarak o bildiğimiz ergen triplerine girmese de suratını asıp, üzerine askeri yeşil, 2-3 beden büyük montu geçirip, okulun "Freak"lerinin olduğu köşeye gidiyor. Biraz da böyle takılayım, belki hayatın anlamını onlar çözmüştür diyor yani. Küçük kardeş Sam Weir ise liseye yeni başlıyor, cılız haliyle ve çocukluktan henüz çıkmamış görüntüsüyle, tüm güvensizliği üstünde ve temelde tek yapmak istediği lise ortamında kendine kabul edilen ve başarılı olan bir imaj çizmek. Ama çocukluk arkadaşlarıyla birlikte o da ne yaparsa yapsın "Geek"lerimizi oluşturuyor.
"Freak"ler James Dean havasındaki Daniel Desario, onun sevgilisi sert kız Kim Kelly, onu askeri okula yollamak isteyen sert babasına rağmen evin bodrumunda müzik grubu kurmaya çalışan Nick Andopolis ve bir tuhaf Ken Miller'dan oluşuyor. "Geek"lerimiz ise Sam'in çocukluk arkadaşları her dizinin yahudi karakter ihtiyacının burdaki karşılığı kendine ne olursa olsun güvenen Neil Schweiber ve şahsi favorim ki çoğu fan'ın da favorisi olan Bill Haverchuck'tan oluşuyor. Tabi arada halihazırda lisede var olan diğer geekler, ponpon kızlar, başka freakler de ekleniyor hikayeye. Freakler karizmatik olmaya çalışan ama sadece uyum sağlayamamış gençler, dersleri asan, sigara içen, uyuşturuculara bulaşan, boş boş gezip eğlenmeye uğraşan tipler. Geekler ise başarılı olup da nerd olmak istemeyen, lisede kendilerine bir yer edinip, iyi görünmeye çalışan ama bir yandan da maket roket fırlatan, bisiklete binen yeniyetmeler.
Diziyi hakettiğinin yarısı kadar bile iyi anlatabildim mi bilmiyorum ama kesinlikle izlemeniz gereken bir şaheser. Aradan geçen 11 yılın ardından elimizde harika bir dvd seti ve sınırsız internet olanakları var ve gençliğinizi yolcu etmeden önce, bu kült diziyi yaşamanız gerek.

Müthiş açılış jeneriği


En iyilerinden bir adet Freak ve de bir adet Geek sahnesi.

28 Ekim 2011 Cuma

Kışlık Kitaplar

Kış geldi mi kocaman bir battaniyeye sarınıp, pencerenin önünde kurulup mis gibi kokan sayfaları çevirmek kadar güzeli var mıdır? Bence var. Bir elinde de yeni açılmış bir sütlü-klasik Nestle çikolatası olması.(:p)
O yüzden mevsimi geldi. Kütüphane+D&R'ı hızlıca bir gözden geçirip, eve 4 kitapla döndüm, şimdilik. E çünkü bir yandan da deliler gibi makale okumam, çevirmem, kazı raporları, kazı sonuçları toplantıları ciltlerini okumam ve seminerler hazırlamam gerek. Yeni yıla kadar şunları bitirebilmeyi umuyorum :

  1. Gılgamış Destanı - Jean Bottéro
  2. Sefiller - Victor Hugo
  3. Anna Karenina - Tolstoy
  4. Kelt Mitolojisi - Bill Price
Gılgamış Destanı'nı daha önce Hürriyet Yayınları'nın N.K.Sandars çevirisinden kısaca okumuşluğum vardı ama kütüphaneden çıkarken tesadüfen görünce Jean Bottéro'nun bu tam teşekküllü versiyonunundan bir daha elden geçirmemim hiç fena olmayacağını düşündüm. Sefiller'in 2012'de Helena Bonham Carter, Hugh Jackman, Russell Crowe ve Anne Hathaway'li bir versiyonla geleceğini öğrendiğimden onu da kattım listeme. Yine 2012'de, Atonement ve Pride&Prejudice'ı yapmış olan Joe Wright'ın - sıkı durun - Matthew Macfadyen, Keira Knightley, Jude Law, Aaron Johnson ve Olivia Williams da dahil birçok süper oyuncunun yer aldığı bir Anna Karenina uyarlaması ortaya koyacağının da haberi düştüğünden artık onu da okumam gerektiğini düşündüm. Tabi bu elimdeki henüz ilk cildi. En son olarak da D&R'da dolaşırken yine tesadüfen rastlayıp, kaptığım gibi eve getirdiğim Kelt Mitolojisi'ni okuyacağım. Özellikle onun için çok heyecanlıyım. İnternette bölük pörçük bir araya getirmeye çalıştığım tüm bilgilere düzgün bir başlangıç olacak. Daha önce rastlamamıştım, Kalkedon mayısta ilk basımını yapmış. Arka kapağında da şöyle yazıyor :
"Bu kitap, hikayeler ve hikaye anlatımı, bu dünya ve öbür dünya hakkındadır. Hikayeler acıklı, romantik, etkileyici ya da gülünç, bazen de bunlardan bazılarının bileşimi olabilir. Bunlar büyüleyici ya da acımasız biçimde gerçekçi, ölçü olarak destansı ya da çok kişisel, sembolizm ve ima dolu ya da tamamen doğrudan, zekice gerçekleştirilmiş edebiyat çalışmaları ya da zaman zaman icat edilmiş saçmalıklar olabilir. Bu hikayeler ozanlar ve hikayeciler tarafından anlatıldığında dünya çok farklı bir yerdi ve bizler bunların içerdiği gizli anlamların ve göndermelerin hepsini muhtemelen asla tam olarak anlayamayacağız, ama öyle bile olsa, bunlar halen içinde yaşadığımız dünyayla alakalı olabilir. Tüm büyük sanatlar gibi Kelt mitleri de temel olarak insan olmanın nasıl birşey olduğuyla ilgilidir ve diğer şeyler değişse bile bu çoğunlukla aynı kalan bir şeydir."
Değil mi?

27 Ekim 2011 Perşembe

Conan The Barbarian (2011)

Kimmerler ya da Kimmeryalılar, esasında M.Ö.8.yy.da ve belki de onun da öncesinde Karadeniz'in kuzeyinde özellikle de Ukrayna'nın güney bölgesinde yaşadıkları düşünülen bir halk. İlk kez M.Ö.721-715 dolaylarından kaldığı belirlenen yazılı Asur belgelerinde isimlerine rastlıyoruz. O yüzyılda ne olduysa olmuş, Kimmerler Karadeniz'in kuzeyinde ikiye ayrılıp, doğudan ve batıdan Anadolu'ya göçmüşler. Doğudan gelenler o sırada Doğu Anadolu'da halihazırda pek de başarılı olmuş bir devlet olan Urartulara sıkıntı çıkarmış. Hatta daha da ileri giderek, aşağıdaki koskoca Assur Devleti'ne kafa tutmuşlar. Bir yandan da Anadolu'nun içlerine, Frig topraklarına dalarken batıdan gelen akrabalarıyla karşılaşıp, bütünleşmiş ve Lidyalılara bile bulaşmışlar. Zavallı Lidya kralı Gyges gördüğü rüyayı yanlış yorumlayarak savaşa gitme gafletinde bulununca onu da halletmişler.
Ve bütün bunları yapan ortalığı karıştıran bu millet göçebe savaşçı kabilelerinden oluşuyormuş. Öldüklerinde kılıçları, mızrakları ve yayları ile gömülen, belki de tek mülkiyetleri inekleri olan bu savaşçıların ne yazık ki belli bir birlikleri, devletleri olmamış. Zaten bu sebeple de haklarındaki son kayda M.Ö.515'te rastlıyoruz ve böylece tarih sahnesinden yok oluyorlar. İlk başta yerlerinden yurtlarından İskitler tarafından kovalandıkları söyleniyor bazen, hatta İskitlerle karışık bile düşünülüyorlar bu yüzden. Amazonların da bu savaşçı İskit veya Kimmer kadınlarından oldukları da teoriler arasında. Ama tabi ufacık bir fark var ki Kimmerlerin yaya olarak, İskitlerinse atlı savaştıkları biliniyor.
Conan'ın yaratıcısı R.E.Howard
Robert Erwin Howard tam da Amerika'nın büyük bunalım döneminde yani 1900'lerin ilk 30 senesinde yaşamış bir Amerikalı yazar. "Kılıç ve büyücülük" denen fantastik alt-türünün tek başına yaratıcısı ve dünya çapında acayip okunan, tanınan bir yazar. Neredeyse sadece 10-15 yıllık bir süreç içinde yarattığı hikayeler ve bunların kahramanları hep oldukça ilginç ve aykırı tipler. Tarihten aldıklarını tamamen kendi hayalgücünde yeniden yorumlamış gibi yazmış ne yarattıysa. Kendisi tarihi çok severmiş ancak tarihsel şeyler yazabilmek için gerekli araştırma zamanına sahip değilmiş. Bu yüzden olsa gerek kendine hayali zaman çizgileri ve dönemleri yaratmış. Kimmeryalı barbar Conan da Atlantis ve Kimmerler öykülerinden beslenen böyle bir kahraman.
Bunun dışında yarattığı kahramanları da söyleyince ne dediğimi anlayacaksınız : Atlantisli kahramanı Kull var mesela, ya da kendi ahlaki değerlerine sahip ama bir yandan o ölçüde de muhafazakar olmasına rağmen insanlara göre tamamen yobaz olan karanlık dindar Solomon Kane 17.yy.da Avrupa'dan Afrika'ya doğaüstü olaylarla dolu serüvenler yaşar. Bran Mak Morn vardır sonra, Roma döneminde bir İskoç kahramandır. Solomon Kane'in kitap olarak toplanmış hikayelerini okumaya çalışmışlığım var, ama bu kadar ilginç ve akıcı, macera dolu şeyler yazmış olmasına rağmen Howard'ın yazdıklarını bitirememiştim o zaman. Neden bilmiyorum, içime sıkıntı vermişti tuhaf bir şekilde. O yüzden yazdıklarının sinema uyarlamaları izliyorum sadece, tamamen eğlenceli ve zararsız oluyorlar.
Neyse ilki 1982'de sinemaları işgal eden Conan The Barbarian filminde sizin de bildiğiniz gibi Vali Arny oynuyordu. Neredeyse 30 yıl sonraki Conan ise tadından yenmeyen Jason Momoa. 80'lerdeki iki filmin (Conan the Barbarian ve Conan the Destroyer) yavaşlığının yanında 2011 senesi Conan'a yaramış görünüyor. Çok çok iyi halledilmiş dövüş, saldırı, yıkım sahneleri var. Çok iyi çekilmiş tıkır tıkır işleyen koreografiler ve onların ortasında parlayan fiziki açıdan gayet mükemmel oyuncular sayesinde, neredeyse hiç olmayan diyalogları veya hikaye örgüsünü sallamıyoruz bile. Herşey böyle bir filmden beklenmesi gerektiği gibi : Bol bol kan, kılıç, patlayan kafalar, çıplak vücutlar, ürkütücü büyücüler, korsanlar, zindanlar, barbar kabileler, güzel kadınlar ve kaslı adamlar. Aksiyon, macera bir an bile durmuyor. Herşeyi, herkesi unutturuyor perdede olanlar bize. Bir 2,5 saatliğine kendi dünyamızın tüm kötülüklerinden, sıkıntılarından arınıyoruz. Conan'la birlikte kılıç sallıyoruz. Ve bunların hepsi hakikaten kaliteli bir şekilde önümüze sunuluyor, her bir sahnesi hakkını vererek çekildiğinden iyki de bu kadar para harcamışlar prodüksiyona diyoruz.
Peki olay mı ne bu Conan filminde? Önemi yok açıkçası ama hadi bir miktar fikrimiz olsun. Harboria Çağı denen bir çağdayız. Atlantis sulara gömüleli çok olmamış ama asıl uygarlıklar da henüz doğmamış. Büyücü Acheron döneminde ölmüş kralların kemiklerinden bir maske yapılıyor ve bu maske kötü güçlerle birlikte hükmetme yetkisi veriyor. Ancak buna karşı çıkan Kimmer kavimleri toplaşıp, kötü kralı hallediyorlar ve her biri maskenin bir parçasını alıp, saklıyor. Bir kehanette de bir kralın doğacağı ve dünyayı değiştireceği söyleniyor. Sonra bir kavim başı, Zym çıkıp, maskeyi toparlayıp gücü elde etmeye çalışıyor. Maskenin son parçası Corin'de. Köyüne gelip, ortalığı dağıtıyorlar Zym'in öncülüğünde ve Corin'i öldürüyorlar. Corin'in oğlu, savaşta doğmuş Conan kalıyor geriye ve hırsızlık, serserilik yaparak dolaştığı 20 yıl sonunda babası ve köyünün intikamını almak üzere yola çıkıyor.
En esaslı yardımcı oyunculardan olan Ron Perlman'ı Corin olarak izliyoruz, Khalar Zym Stephen Lang, büyücü Marique olarak Rose McGowan ve film dışında güzel bulmadığım ama filmde bir içim su olan Tamara rolünde de Rachel Nichols var. Öncesinde baya bir video yönetmişliği olan Alman yönetmen Marcus Nispel yönetmen koltuğunda.
Dediğim gibi, filmi ben sevdim, beğendim. Gayet de güzel işte. Daha ne bekleyebilirsiniz ki Conan'dan?
Zaten sanırım aşık da olmuş olabilirim. Daha fazla Jason Momoa'ya ihtiyacı var bu dünyanın,biz hobbitlerin.

Previously on Neverland : March Drizzles

 Yağmurlarla sonlanan bir Mart oldu. Bir de oturup, kendimi, kafamı dinlediğim. Belirli tarihleri beklediğim. Acele etmediğim. Hiçbir yere k...