22 Ağustos 2011 Pazartesi

Düşünceler,Düşünceler,Düşünceler

1-) Anlaşamayan insanlar bir arada durmamalı. Dahası evlenmemeli. Evlenseler bile bu saçmalığı bir şekilde devam ettirme çabasında olmamalılar.
2-)Yaşlanmayın. Ya da illa yaşlanacaksınız adam gibi yaşlanın. Bencilleşmeyin, manyaklaşmayın. Kimse sizin kahrınızı çekmek zorunda değil. Hele ki gençliğinizde, geçmişinizde, zerre kadar iyilik göstermediğiniz insanlardan hiç beklemeyin bunu. 80-90 yıl yaşadıktan sonra hala ölümden korkuyor olmayın. Bir şekilde halledin o duyguyu.
3-) Yalan konusunu anlayamadığıma karar verdim. Hiçbir zaman öyle "en çok yalandan nefret ederim"ci insanlardan olmadım. Ciddi ciddi de gerekli olduğunu düşündüğümü fark ettim. En azından kendi adıma, yalan söylemenin yararlı olduğunu düşündüğüm durumlar olduğunu biliyorum. Özellikle kendim için yalan söylemem gerekiyorsa hiç sektirmeden söylerim. Başkası için söylemem gerekiyorsa tam moda giremiyorum, onun farkındayım. Zaten öyle durumlarda da çok belli oluyor yalan söylediğim. Ama o kendimle ilgili şeyi karşımdakine söylememem gerekiyorsa, acayip başarılı oluyorum. Daha doğrusu bana yalan gibi görünmeyen şekillerde işi halledebiliyorum ki böylece kendi vicdanıma yalan söylememişken, karşımdakini kandırmış oluyorum. Sorulan sorunun gerçek cevabını söylemem beni karşımdakine görmesini istemediğim bir durumda gösterecekse, sadece kısmen gerçeği söylüyorum. Gerisini karşımdakinin hayalgücüne bırakıyorum. Böylece ben yalan söylememiş oluyorum. Sonradan olur da yalan ortaya çıkarsa, "ben öyle birşey demedim ki sen öyle düşünmüşsün" diyebiliyorsunuz böylece.
Bu yüzden kendi tarafımda yalan işini gerekli görürken, karşıma bir yalanın çıkması beni şaşırtıyor. Ne düşünmem gerektiğine karar veremiyorum. Anlayamıyorum karşımdakinin neden yalan söylediğini. Belki onun için de gereklidir değil mi? Onu öyle görmemi istiyordur. Onun söylediği biçimde, gerçekte olduğu biçimde değil. Ya da gerçekten o kadar önemli birşey değildir ki saymamıştır o durumu. Gerçekten birşey ifade etmeye çalışıyordur aslında söylediğiyle.
O zaman bir diğer problem geliyor beraberinde. Bu karşımdaki için o kadar önemli miyim? Belli bir önemim varmış ki bana bu konuda yalan söyledi. Tamam tamam, yalan söyledi demeyelim de, gizledi, es geçti, atladı diyelim o küçük ayrıntıyı. Demek ki hakikaten o "ayrıntı" o kadar küçük ve önemsizmiş. Ama buna karşılık, ben önemliymişim. Gerçeğin kendisi yerine söylediği şey de bu "önemimi" bana belli etme amacındaymış diyebilir miyim o zaman?
Diyemem. Çünkü ben karşıma geçip, "siyah bu işte" deseniz bile gözümün içine soka soka, inanmam. Şüphe ederim "niye şimdi bu buna siyah dedi ki, gerçekten bunu mu kastetti, gerçekten onu mu söylemeye çalıştı" diye. Gözümün önündeki renge bile inanmam. Çünkü gördüm daha önce, bembeyazı getirip siyah dediler. İnanmak istiyordum, kendimi inanmaya şartlamıştım, belki bu sefer olabilir diye. Ama çok sürmedi, yüzüme çarptı o beyazlar.
O yüzden şimdi gözüme bile inanmam. Kanıtlamanın bir yolunu bulmanız gerek. Aklınız karışıksa, siz de şüphedeyseniz hele, söyleyim, ben daha da şüphedeyim.

Anlatma



Artık böyle şarkılar yapmıyorlar, evet.
Bir de ben çok mutsuzum, evet.

18 Ağustos 2011 Perşembe

Sitting, Waiting, Wishing

Bir canım sıkkın. Bir hayati fonksiyonlarımı minimuma indirmiş haldeyim. Nefes alıyorum, bakıyorum, okuyorum. İzlemiyorum bile, sadece bakıyorum. Ha yok, hayır, öyle bunalım, depresyon ya da ne bileyim o türden hallerde değilim. Sadece sıkıldım.
Beklemekten olabilir. Öyle bekliyorum çünkü bu ara. Dağın tepesinden ne olmuşsa olmuş, düşmeye yeltenmiş bir miktar kar gibi, yığıla yığıla, yuvarlana yuvarlana, vadinin tabanına doğru gelmekte olan haberleri, neticeleri bekliyorum. Hayatımın her döneminde bekliyordum, o ayrı. Çünkü 8 yaşındayken 12 yaşımı bekliyordum. 12 yaşımdayken 18'in hayalini kuruyordum. 18 olunca birden tepetaklak oldu herşey tabi, 30'u beklemediğime karar vermekle meşguldüm.
Arada blogları okuyorum ordan burdan. Tesadüfen rastladıklarımı, tavsiye edilenleri, merak ettiklerimi. Bir süredir de gülümseyerek okuduğumu fark ettim birçoğunu. Bazı şeyler okuyorum mesela, tıpkı kendi 18 yaşımı hatırlatıyor. Bazı düşünceler görüyorum, aynısını düşündüğüm 14 yaşım gözümün önüne geliyor. Çoğu üniversitedeki halimi hatırlatıyor mesela. O an oturup, düzinelerce satır dökmek istiyorum o duyguların sahiplerine. Aynısını yaşadım ben diyesim geliyor, bağırasım geliyor sesimi duyurmak için. Böyle yapmayın, bu kadar yapmayın demek istiyorum. Bunun hiçbir önemi yok, olmadığını göreceksin diyebilmek istiyorum. Anlatmak istiyorum, aynı şekilde başlayan-devam eden ama bu şekilde biten bir hikayenin onların da içinde olduğundan farklı olmadığını görebilmelerini istiyorum.
Geçenlerde arkadaşım - Kay diyelim hadi ona da - Kay, kahvaltıda konuşurken, insanlara bunalım zamanlarında, çıkış yolu görmediklerinde veya herşeyin kötü gittiğini düşündüklerinde çok iyi yardım ettiğimi söyledi. Karşımdakine o durumun nasıl düzeleceğini anlatabiliyormuşum, onu gerçekten herşeyin düzeleceğine inandırabiliyormuşum. Diğer arkadaşım Sun da onayladı, durumun aslında güzel olabileceğini gösterebiliyormuşum. Şaşırdım haliyle. Onca depresyon zamanında, karşılaştığımız insanı yaşlandıran-yıprandıran salak saçma zamanlarda, söylediğim o kadar şeyin aslında dinlendiğini, dahası işe yaradığını  bilmek değişik bir duyguydu. Gerçekten beni dinlemişler dedim kendi kendime, gerçekten iyi şeyler düşünmelerini sağlayabilmişim, yardım edebilmişim. Ama rollerin değişmesi durumunda benim tamamen umutsuz bir vaka olduğumu da eklediler bunun ardından. Kötü bir hale düştüğünü düşünen, bunalıma giren bensem ve karşımda bir başkası bana benim onlara yaptığım yardımı yapmaya çalışıyorsa, durum umutsuz oluyormuş. Kimseyi dinlemiyormuşum, dediklerine zerre kadar inanmıyormuşum, durumumun çözümsüz olduğuna olan sarsılmaz inancım onları da, mantıklı çözümlerini de bertaraf ediyormuş. Sadece kendi umutsuz düşüncelerim mantıklı geliyormuş o anda bana. Aynı durumda karşımdakine söylediğim yardım cümlelerini kendime söyleyemiyormuşum bir anlamda. Farkında değildim bu gerçeğin de, söylediklerinde anladım.
Öyle zamanlarımı hatırladım şimdi de. Gerçekten öyle miydim diye. Çok haklılar. Yerden göğe kadar haklılar. Kendi halim gözümün önüne geliyor, çok net. Hiçbir şeyin beni o durumdan çıkaramayacağını düşünüşüm dün gibi aklımda. Herşeyin nasıl da bitmiş gibi geldiği. O an oracıkta nefes almayı bırakıp, hiçbir şey hissetmemeyi dilediğimi, hatta bunun için yalvardığımı bile hatırlayabiliyorum. Kalbimin hala atıyor olmasına bir anlam veremediğim zamanları da biliyorum. Evin içinde hayalet gibi dolaştığımı, yüz kaslarımın bir tekini bile günlerce oynatmadığımı gözlerimin önüne getirebiliyorum.
İşte böyle zamanlarımı bildiğimden, şimdi çok sıkılıyorum. Hani filmlerin klasik senaryosudur, çok dipteki kahramanımız aradan uzun uzun yıllar geçtikten sonra kameranın karşına artık göğe yükselmiş bir insan olarak geçer ya, aynen öyle bir haldeyim. Tüm o düşündüklerimi nasıl düşündüğümü hatırlayabiliyorum ama şu an öyle düşünmüyorum örneğin. Ha tabi şey durumu da değil öyle demeye çalışmadım, tüm dertlerimden arındım efendime söyleyim her bir şeyi hallettim, hiçbir şeyi kafama takmıyorum falan değil. Daha farklı bir durum. Yani eskisi gibi değilim ama bu daha tuhaf bir durum şu anki.
Korku durumu. Hani Sheldon'ın The Big Bang Theory'nin bir bölümünde üst kata yeni komşular taşınacağını öğrendiğinde dediği gibi "Horrorrr!" durumu (Bknz:www.youtube.com/watch?v=mVujcS4zy0s). Gelecek şeylerden korkuyorum. Zamanın önüme çıkaracağını bildiklerimden korkuyorum. İlk başta kendim koşuyorken aşağıya, şimdi yuvarlanarak indiğim için ve aşağıyı göremediğim için tutunmaya çalışıyorum yarı yolda. Durdurmaya çalışıyorum çığı. İlk başta aşağıda ne olduğunu öğrenmek için-ve büyük oranda beklediğim şey olduğunu görebilmek için-koşuyordum ama artık biliyorum ordakini ve kesinlikle beklediğim veya umduğum şey değil.
Çok pis korkuyorum o yüzden. Şimdiye kadar hep soyut durumlardan korktum zaten. Karanlıktan korkmadım, yüksekten korkmamaya çalıştım, hızlı giden arabanın içinde olmak belli bir ürperti verdi o yalan değil. Ama ciddi ciddi korktuğum tek şey başarısızlık oldu hep. Kontrol edememe. Durumun iplerini elimde tutamama. Gücün bende olduğunu bilememe. Ne kadar korktuysam hep onaylanmamaktan korktum böylece. Başarılı olup, karşımdakine kendimi onaylatamamaktan. Ne yapıyor olursam olayım, onu hep en iyi yapan olamamaktan. Bilememekten daha da çok korktum. Çünkü bilmiyorsam, başarısız oldum demekti. Saygıyı kaybettim demekti. İnsanları etkileyemediysem, saygılarını kazanamadıysam, benden hoşlanmalarının sağlayamadıysam, kaybettim demekti, başarısız oldum demekti ve başarısızlıktan diğer herşeyden daha fazla korkarım.
Şimdi de aynısı oluyor. Saatler, günler ilerledikçe daha çok korkuyorum. Okula ikinci dönemim için geri dönüp de tüm yaz elde var sıfırları oynadığımı söylemekten korkuyorum. Hayatım boyunca hayalini kurduğum şeyin hakkında hiçbir şey bilmediğimi görmelerinden korkuyorum. Dahası bilmediğim için bunu onların da fark ettiğini biliyorum ve onları kazanamadığım için sinirleniyorum. Kendime sinirleniyorum. Sinirlendikçe daha çok korkuyorum. Çabalarım işe yaramayacak diye korkuyorum. İşe başladığımda artık çok daha geniş bir insan topluluğunun ne kadar salak olduğumu anlamasından korkuyorum. Bilmem gereken şeylerden bihaber olmamı anlayamayacaklarından, mantıklarının bunu kabul etmeyeceğinden korkuyorum. Onları da kazanamayacağımdan korkuyorum. Kendimi önemsetemeyeceğimden korkuyorum.
İliklerime kadar korkuyorum yani şu aralar. Hiçbir yeni ortama girmek istemiyorum. İnsanların arasına girmek zorunda kalmak istemiyorum. Kendi kendime bekledikçe, ne kadar bu halde vakit geçirebildiğimi fark ettim bir de. Kendimle saatler geçirebiliyorum ve bunu fark etmiyorum bile. İşin kötüsü, hayatım boyunca gerçekten başka birisinin varlığına ihtiyaç duyduğumu da hatırlamıyorum. Bir gün bile durup da "ya şimdi biri daha olsaydı şöyle iyi olurdu böyle iyi olurdu" demedim ben. En dibe vurduğumu düşündüğüm anlarda bile biriyle konuşma ihtiyacı hissetmedim. Hani dizinin en nevrotik kahramanı sevgilisinden acı dolu bir halde ayrıldıktan sonra arkadaşına sarılır ve der ya "şu an yalnız kalmak istemiyorum, lütfen yanımda kal" bilmem ne. Ben ömrümce hiç öyle hissetmedim, aksine her öylesi bir durumda yalnız kalmak istedim, daha da yalnız olmak istedim, kimse görmesin istedim, kimseyi de görmeyeyim istedim. İnsanlar hep fazlalık geldi bana, onlar bana ihtiyaç duysa da.
Ve bu yüzden daha da korkuyorum. Çünkü böyle hissetmeye devam etmemeliyim. Etmemem gerektiğini biliyorum. Yanlış bu. Normal değil. İnsanca değil. Ciddi ciddi korkuyorum, ya ömrümde bir daha kimseye ihtiyaç duymazsam? Ya gerçekten birine ihtiyaç duymazsam? Yalnız olmayı sevemem, sevmemeliyim. Birine ihtiyaç duymam gerek. Birinin yardımı kabul edebiliyor olmam gerek. Herşeyi kendim hallettiğimi bilmeye devam edemem. Birinin hep yanımda olmasını istiyor olabilmem gerek. Herkese vazgeçilebilir gözüyle bakmak normal değil. Birinden tam hoşlanabilecekken vazgeçilmez olmayacağını düşünmeye zorlayarak geri çekmemem gerek kendimi. Peyton "People always leave." diye ağlaya zırlaya insanları yanında tutmak için yalvarırdı ya, ben "People always leave." diye hiçbirine yeteri kadar bağlamıyorum kendimi. Bağlanmıyorum, nasıl olsa öyle gün gelip de beni önemsemeyi bıraktıkları bir an gelecek çünkü diye. Onlar benden vazgeçmeden, ben onlara ihtiyaç duymuyor oluyorum böylece en başından beri.
Hayatım boyunca kimseye ihtiyaç duymayacağımdan korkuyorum. Canım sıkılıyor.

17 Ağustos 2011 Çarşamba

"The Butterfly Circus" - Olağanüstü Bir Kısa Film

2009'da Joshua Weigel'in Rebekah Weigel ile birlikte yazdığı senaryodan ortaya çıkan bu harika kısa film, şimdilerde uzun metrajlı olarak yapım aşamasında.


Söyleyecek bir şey bulamıyorum, sadece o 20 dakikayı siz de yaşayın istedim.
http://thebutterflycircus.com/

Jane Austen Uyarlamaları Dosyası 5 : Persuasion

"Daha fazla sesimi çıkarmadan dinleyemem. Sizinle elimdeki imkandan yararlanarak konuşmalıyım. Beni perişan ediyorsunuz. Yarı can çekişiyor, yarı umutla havalara uçuyorum. Çok geç kalmadığımı, böylesi değerli duyguların sonsuza dek kayıplara karışmadığını söyleyin bana. Sekiz buçuk yıl önce neredeyse paramparça ettiğiniz zamankinden de daha çok size ait bir kalple kendimi size sunuyorum. Erkeğin kadından daha çabuk unuttuğunu, erkeğin aşkının daha çabuk söndüğünü sakın söylemeyin bana. Sizden başka hiç kimseyi sevmedim. Sırf sizin için Bath'a geldim. Yalnız sizi düşünüyor, planlar yapıyorum. Bunu göremediniz mi? Arzularımı anlayamıyor musunuz? Sizin benim duygularımı sezdiğiniz gibi, ben de sizinkileri sezebilmiş olsam, şu on günü bile beklemezdim. Bu satırları zorlukla yazıyorum. Her an beni mahveden bir şey duyuyorum. Sesinizi alçaltıyorsunuz, ama ben o sesin başkalarının dikkatinden kaçacak çeşitli tonlarını ayırt edebiliyorum. Fazla iyi, fazla mükemmel yaratık! Bize adil davranıyorsunuz. Erkeklerde de güçlü bağlılıklar ve sadakat olduğuna inanıyorsunuz. F.W.'de de bu duyguların en ateşlilerinin, en şaşmaz olanların var olduğuna inanın.
Artık kaderimde beni neyin beklediğine emin olmadan gitmek zorundayım; ama en kısa zamanda buraya dönecek veya grubunuza katılacağım. Bir tek söz, bir bakış bu akşam babanızın evine gelmeye ya da sonsuza dek oradan uzaklaşmaya karar vermeme yetecek."
Yaklaşık 200 yıl önce bu satırları yazdığından beri Jane, dünya üstündeki milyonlarca kadının zavallı akıllarının sağlığını bozmaya devam etti. Anne Elliot'a böyle bir mektup bırakıp, onu düşünceleriyle başbaşa bırakan Yüzbaşı Wentworth'ün hayali pek çok kadının mükemmel adam profilini oluşturdu. Ama Jane'in diğer tüm yazdıkları gibi, bu da romandı, hikayeydi ve böyle satırları yazan da bir kadındı nihayetinde.
Jane Austen'ın 1817'deki ölümünden hemen önce tamamladığı kitabı Persuasion, pek çok okuyucusunda ayrı bir yere sahiptir. S&S'nin sevilen yanları vardır, sonuçta iki zıt kızkardeşin inişli-çıkışlı, hüzünlü ama mutlu sonlu hikayelerini anlatır. P&P açık ara en popüleridir, sevmeyeni yoktur. Sonuçta dünyanın en bilindik ama ilgi çeken hikayesini anlatır, o güzel Austen üslubuyla. Mansfield Park tam bir kurgu ve yazın harikasıdır, bir anlamda edebi olarak kendini ispattır. Emma artık işi kaptığını, eğlendiğini gösterir ustalık işidir. Yazarının bile onu yaratırken ne kadar eğlendiği, sevdiği ve mutlu olduğu satırlardan taşan bir hikayedir. Ama Persuasion...o tamamen başka bir yerdedir. Bu kez Jane'in zekice cümlelerin, keskin gözlemlerin veya eğlenceli kişilik gösterilerinin arkasına saklanmadığını, bizzat, direkt bize, okuyucusuna içinin kapılarını açtığını görürsünüz. İlk kez gerçekten hissedilenleri, hissettiklerini belki de, yazar Jane. İlk kez diğerleri anlatmaz, kahramanımız Anne Elliot'un bünyesinde kendi düşüncelerini, duygularını anlatır. Diğer kitaplarından belirgin derecede farklı bir hava taşır, renklerin olmadığını hissedersiniz. İçiniz üşür ara ara. Ama en çok da çarpıntılar geçirirsiniz. Anne Elliot'ın her kalp çarpıntısında, her yüz kızarışında, her nefessiz kalışında siz de yutkunursunuz. O her sustuğunda siz çığlığı basmak istersiniz. O her sakinleşmek için ortamdan uzaklaştığında, siz de kitabın kapağını usulca örtüp, derin nefesler alırsınız. Jane'i sayfalarda hissedersiniz, işin kötüsü anlarsınız da. Çünkü böyle hissetmemiş bir akıl, bu cümleleri kuramaz bilirsiniz ve bu cümleleri kurduğu için üzülürsünüz onun için. Anne Elliot'la Yüzbaşı Wentworth'ün aksine, bunları hissetmesine rağmen mutlu son şansı olmamıştı Jane'in çünkü. Belki de ölmeden hemen önce yazmayı uygun gördüğü hikayesinin bu olması da tesadüf değildi bu yüzden.
Evet anladınız, oturup günlerce Persuasion konuşabilirim. Diğer 5 romanı ne kadar sevsem de, Persuasion'ın satırlarıyla ilk karşılaştığım zaman hissettiğim şoku atlatabilmiş değilim çünkü. Sevdiğimi düşünmüştüm önce, ama sonra emin olamadım. Sevmekten çok etkilendiğime karar verdim sonunda.
Barındırdığı gayet romantik hikayeden dolayı yine baya uyarlaması bulunan bir kitap bu da. Bildiğim kadarıyla ilki 1960'da tvye gelmiş uyarlamaların son ikisini karşılaştıracağız burada; 1995 tarihli sinema filmiyle 2007 tarihli BBC yapımı tv filmini :
Anne Elliot'larımız
Anne Elliot karakteri baş kahramanımız olduğundan tüm yük onun omuzlarında. Ama şansa bakın ki Jane'in çizdiği portre nedense yapımlarda onu hep evde kalmış-kız kurusu-yaşlı-çirkin babaanne kıvamında bir tipleme olmaya götürmüş durumda. Onca yıldır hiç şaşmamış bu. Oysa Jane'in demeye çalıştığı sadece diğer kadın kahramanlarına nazaran yaşının biraz büyük olduğu - ki 26 yaş yani - ve yaşadıklarından dolayı bir miktar solgun, ruhsuz göründüğü. Ama 1995 Anne'imiz Amanda Root da, 2007 Anne'imiz Sally Hawkins de sanki özellikle çirkinleştirilmişler gibi duruyor. Fiziki görünüşü boşverebilirsek, rolün gerektirdiği kişiliğe ikisi de önemli ölçüde bürünmüş. Tüm o dalgalanmaları, umut ışıklarını, dikkatli bakışları, tıkanan nefesleri ikisinin de yüzlerinde bulabiliyoruz. O kadar yaşlı görünmese aslında, en düzgün oynayan Amada Root. Ama ben kişisel olarak aralarında keskin bir ayrım yapabilmek mümkün olmasa da daha canlı görünen Sally Hawkins'i tercih ediyorum sanırım. (Bu arada ciddi ciddi tanıyamadım ben onu Anne Elliot olarak, o derece değişmişti.)
Captain Wentworth'lerimiz
Yüzbaşı Wentworth, Austen romanlarının en sevilen-tapılan erkeklerinden biridir. Bir numarasıdır diyemiyorum çünkü her defasında Darcy'le başbaşa çıkıyorlar sonuçlarda. Sonunda göstereceği gerçek duygularını en baştan bilmediğimiz için ona göre oynanması gereken çok incelikli bir karakter olduğundan ve bir yandan da kadınlara hakikaten çekici gelmesi gerektiğinden ona göre birini seçmek gerekir. İlki Ciaran Hinds, 1995'te karizmasını konuşturuyor. Austen'ın genelde sevdiği adam tipi olan uzun-esmer-yakışıklı tanımına uyuyor. Ama sanki biraz yaşlı, biraz da sert kaçıyor. 2007'de ortaya çıkan Rupert Penry-Jones ise resmen akılları baştan almak için yaratılmış gibi. Büründüğü Wentworth hali, okuyucuların isteyebileceğinden de mükemmel. Her bir ayrıntıyı, her bir pırıltıyı yakalayabilmiş, tüm o karmaşık duyguları yüzünden okuyabiliyoruz ve fiziki avantajlarını da kullanıyor. Kesinlikle hayallerin Wentworth'ü, diyecek birşey yok.
Sir Walter ve Elizabeth Elliot'larımız
Sir Walter Elliot ve Elizabeth Elliot olarak 1995'te Corin Redgrave ve Phoebe Nicholls fena değiller. 2007'de ise bu roller için büyük oynanmış, Anthony Head'den döktüren bir Sir Walter izliyoruz. Julia Davis de onun yanında iyi görünüyor, belki biraz fazla karikatürize.
Croft çiftlerimiz
1995'teki Croft çifti 2007'dekinden daha özenli oynanmış. Daha doğrusu Fiona Shaw ve John Woodvine'a daha derinlikli bir senaryo verilmiş.
Lady Russell'larımız
Lady Russell olarak ise Alice Krige 2007'de, 1995'teki Susan Fleetwood'dan bir adım daha önde. Daha kararlı, daha kendinden emin ve etkileyici görünüyor.
İki film de güzel ve kitaba uygun senaryolara sahip. 1995 versiyonu daha kitaptan ilerliyor belki, 2007'de araya daha hareket katan özellikler eklenmiş. İki film de izlenebilir bu durumda kitabın tamamlayıcısı olarak. Yalnızca, sanırım 2007 versiyonundan daha fazla hoşlanırmışız gibi. Gerçi her halikarda hoşlanacağız, sonunda mutluluk var nasıl olsa.

(Önceki dosyalar Sense&SensibilityPride&PrejudiceMansfield Park ve Emma)

16 Ağustos 2011 Salı

Mutlu Bir Hayat İçin Gerekenler Listesi

Twitter'da rastladım geçen. Siz de okuyun, sonuna kadar ;)
bu ve bunun gibi güzel şeyler için : http://dallasclayton.com/post/8657486122

Jane Austen Uyarlamaları Dosyası 4 : Emma

Emma, kuşkusuz Jane'in en parlak, en neşeli, en günlük güneşlik ve mutluluk pıtırcıkları dolu romanıdır. Başından itibaren çok büyük elemler, çözülemeyekmiş gibi duran dertler yoktur. Sadece ufak dünyalarını ve günlük "ne yesem ne içsem" sorunlarını takan, genelde halinden memnun insanlarla dolu bir dünyası vardır kitabın. Ha böyle deyince çok basit, eften püften birşey diyorum sanmayım, kesinlikle, yazım kalitesi açısından Jane'in tüm kalitesini de yansıtır. Sadece demeye çalıştığım, diğer 5 romanın barındırdığı mutlu son geleneğinin yanında, Emma'da ayrıca mutlu başlangıçlar, mutlu gelişmeler de yer alır. Zaten Jane'in de en sevdiği kitabı olduğu söylenir. Diğer kitaplarında yarattığı genelde sessiz, onurlu, ne yapmasını söylemesi gerektiğini bilen ama bu sessizliğinin içinde de bir şekilde doğruları için ayakta durabilen kadın kahramanlarının yanında Emma oldukça farklı görünür. Onun sessizlikle hiçbir alakası yoktur. Doğuştan varlıklı ve şımartılmış olmasının da verdiği güvenle, kendini her şeyin ve herkesin merkezinde görür. İlk okumaya başladığımda kitabın ilk yarısı boyunca Emma'ya sinir olmaktan kendimi alamamıştım ben mesela. Hatta bu sinir olma durumu o kadar etkilemişti ki yargılarımı, kitabın sonunda kapağını kapattığımda hala cinlerim tepemdeydi, sevmediğime karar vermiştim bu hikayeyi. Hayır, Mansfield Park türü bir etki değildi, sıkıcı değildi, boğucu değildi. Hayır, aksine olay yoğunluğu açısından en ileride olanıydı ama baş kahraman Emma, sevebileceğim türde bir kahraman değildi. Bir daha da elime almam işte diye kendimce trip atıyordum ki kitaba, uyarlamaları izledim. Ve iyi ki de izlemişim. Mükemmel bir tanesinin sayesinde, Emma'yı da kitabı da o kadar çok sevebileceğimi anladım.
Dediğim gibi en fazla olayı, neşeyi, parıltıyı barındıran hikayesi olduğu için Jane'in, en fazla uyarlananı da olmuş vaziyette. 1932'den beri sayısız kez sinemaya, televizyona konmuş filmleri mevcut. Sayıları bu kadar fazla olunca karşılaştırma kontenjanımızı da genişletmek durumundayız. 1996 tarihli Douglas McGrath'ın hem senaryosunu yazıp hem de yönettiği sinema filmi, yine 1996 tarihli Diarmuid Lawrence'ın yönettiği tv filmini ve 2009 tarihli BBC yapımı mini-diziyi karşılaştıracağız :
Emma'lar
İlk Emma'mız Gwyneth Paltrow, ikincisi Kate Beckinsale ve üçüncüsü de Romola Garai. Tamam işin içine Romola girdiği için objektif olamayabilirim ama yiğidi öldür hakkını ver. Romola bu üçlü grup arasında açık ara farkla en mükemmel Emma olmuş durumda. Paltrow rol için fiziken sahip olduğu avantajlara ve büyük bir hollywood prodüksiyonunda yer almasının verdiği kolaylığa rağmen, Emma'nın hakkını veremiyor. Evet izleyenini gıcık edebiliyor, doğuştan taşıması gereken asaleti gözümüze gözümüze sokabiliyor ve tamam, Romola'nın olmadığı bir evrende belki Emma olarak da kabul edilebilir. Ama gene de gereğinden fazla duygusuz duruyor. Beckinsale ise tek kelimeyle çirkin kalıyor. Büyük olasılıkla filmin genelinde yaratılan karanlık atmosferden ve özen gösterilmemiş gibi duran kostüm-makyaj bölümünden dolayı. Ama kendisi de Emma olabilecek gibi durmuyor zaten rolün içinde. Çok düz, pırıltısız ve neşesiz, hatta biraz fazla soğuk.
Knightley'ler
Austen erkekleri arasında en sevilenlerden biri olan Knightley'e geldi sıra. Doğumunu ve büyümesini izlediği, bir büyük kardeş, yönlendirici, akıl verici ve çok sıkı bir dost olduğu bir kadına yavaş yavaş ama emin adımlarla geliştirdiği bir aşk besleyen, bu aşkın gözünü kör etmediği aksine sevdiğinin daha iyi bir insan olabilmesi için uğraşan, onun yanlışlarında kendisi için değil onun için acı çeken, olgun ama yalnız bu adamı oynayabilmek hakikaten denge işidir. Büyük çaba gerektirir. Bu yüzden ilk Knightley'miz Jeremy Northam, neredeyse mükemmel bir iş çıkarıyor. Sadece birazcık fazla insancıl ve yumuşak başlı görünüyor o kadar. İkincisi ise tam bir felaket : Mark Strong, aynı yıl içinde ancak bu kadar farklı iki Knightley yorumu yapılabilir diye düşündürüyor insanı. Mark Strong'un Knightley'si siniri tepesinde, insanı korkutan, karanlık ve gergin bir karakter çiziyor. Resmen ekranda göründüğü her saniyede insanın tüylerini ürpertiyor ve niye böyle yaptığını anlamak mümkün de değil. Sonuncu Knightley'miz daha önce Edmund Bertram'lık da yapmış olan Jonny Lee Miller. Onun performansı içlerinden en iyisi. Belki elindeki senaryonun verdiği avantajdan dolayı, belki Austen erkeklerine aşina olduğundan, her şeyi olabilecek en mükemmel şekilde ve en dengeli biçimde ortaya koyuyor. Sadece görünüş açısından biraz daha toy veya genç görünüyor, o kadar.
Harriet Smith'ler
Harriet Smith, Emma'nın oyuncağı olmuş, saf, masum ama bir o kadar da salak bir genç kız olarak oynanması gayet eğlenceli görünen bir karakterdir. Hikaye boyunca üç farklı adama aşık olabilip, ikisi için de aşk acısı çekmesi gerekir. İlk Harriet'ımız Toni Collette resmen azman yavrusu şeklinde kalmış. Ne saf, ne de masum görünüyor. İkincisi Samantha Morton, tamamen insanın sokakta bulduğu kedi yavruları kıvamında. Karaktere oldukça iyi uyum sağlamış. Üçüncüsü Louis Dylan'sa masum ve çocukça görünmesinin yanında bir parça güzellik de katmış Harriet'a. Oyunculuk açısından Louis Dylan da Samantha Morton da hakkını vermiş durumda.
Elton'lar
Elton karakteri tipik kendini beğenmiş, zengin avcısı ama kötü kalpli-salak erkek tiplerinden biridir Jane'in. Daha önce P&P'de Collins karakteriyle tanıdığımız bu tipleri yönetmenler ya cidden yakışıklı ve kötücül seçmeyi başarırlar ya da sadece kötücül suratlı bir karakter oyuncusu bulup, gerisini seyircinin hayalgücüne bırakırlar. Bu açıdan bakıldığında ilk Elton'ımız ikinci gruba giriyor. Alan Cumming, bildiğimiz çizgifilm suratlı oyunculardan olduğundan istediği kadar iyi oynasın, gene de Elton'ı gerektiği gibi gösteremiyor. İkinci Elton, Dominic Rowan'sa ne akla hizmet seçilmiş kestirmek mümkün değil. Ukala tombul çocuklara benziyor. İşte bu aşamada sonuncu Elton olarak karşımıza Blake Ritson çıkıyor ve kesinlikle Edmund Bertram olmaktan çok daha fazla yakıştırıyor Elton gömleğini üzerine. Neredeyse Justin Bieber tarzı saçlarıyla ve kendinden emin ama bir o kadar da fırsatçı duruşuyla, resmen herkesten sahne çalıyor. Açık ara en iyi Elton.
Jane Fairfax'ler
Jane Fairfax de kişisel hikayesinin arkaplanı ve hikaye-zaman çizgisindeki yaşantısı açısından dengeli gösterilmesi gereken bir karakterdir. Ezik ama akıllı, sessiz ama içinde başkaldıran, güzel ama parıl parıl olmayan bir performans sergilemelidir bu role soyunan oyuncu. İlk Jane Fairfax olan Polly Walker işin güzellik ve fettanlık kısmına ağırlık vermiş gibi görünüyor. Ezik veya sessiz görünmekten çok uzak ki bu da aslında biraz denese iyi olabilecek bir performans sergilemesine engel olmuş vaziyette. İkinci Jane Fairfax olan Olivia Williams tam anlamıyla duru güzelliği, masum sessizliği ve istediğinde birçok şey anlatan bakışlarıyla neredeyse mükemmel bir şekilde karaktere hayat veriyor. Ama o da karakterin zaman zaman öne çıkartılan hastalıklı görünüşünü başarıyla veremiyor. Son Jane Fairfax'ımızsa Laura Pyper. O da rüzgar esse ölecekmiş gibi duran bir kuş yavrusu halinde. Esasında başarılı oynuyor ama biraz fazla narinlik katıyor işin içine. Gerçi gene de gerekli zamanlarda gösterdiği heyecan ve canlılık halleriyle rolün hakkından gelmesini bilmiyor değil.
Frank Churchill'ler
Ve bu hikayenin Knightley'den sonraki en zor ikinci karakterine geldi sıra : Frank Churchill. Tüm içyüzü son on sayfada ortaya çıkan bir karakteri hakkıyla oynayabilmek gerekir. Yani haberi olmayan seyirciye hiçbir şey belli etmeden ama kuşkulandıracak şekilde, haberi olan seyirciye de vay be bak sen şu zibidiye nasıl da örtüyor üstünü dedirtecek cinsten görünmek zorundadır bu roldeki oyuncu. Bir yandan da kişiliğin gerektirdiği cazibeyi, ukalalığı ama acı çeken ifadeyi, iç karmaşıklığını göstermelidir. İlk Frank Churchill olan Ewan McGregor maalesef sınıfta kalıyor. Cazip görünmediği gibi, resmen zıpçıktı bir ergen havasında. İkincisi Raymond Coulthard'sa gayet yakışıklı, cazibeli görünüp, bir yandan da insanın kuşkularına dokunacak denli ince rötuşlar yapıyor. Bu performansa adeta meydan okuyan Rupert Evans'sa 2009'daki mini-dizide mükemmelin tanımı yaparak ortaya koyuyor Frank Churchill'i.
1996'daki hollywood senaryosu, film açısından yapılabilecek en düzgün iş gibi görünüyor. Her açıdan harcanan paranın hakkını verme yolunda ama bir kısım eksiklikleri de yok değil. Arada hikayenin ilerlemediğini veya yavanlaştığını fark edebiliyorsunuz. 1996'daki tv filmiyse içine kitabın almadığı ama biraz hayalgücüyle çıkarım yapılabilecek detayların katılmasıyla geliştirilmeye çalışılmış ama o kadar karanlık o kadar sert bir havası var ki böylesine parlak-neşeli bir hikaye ancak bu kadar kötüleştirilebilirmiş gibi. Woodhouselar resmen burjuva, geri kalan insanlar da zavallı ortaçağ fakirleri gibi gösteriliyor. 2009'daki dizi bu açıdan içlerindeki en güzel, eli yüzü düzgün, neşeli, mutlu senaryo. Zaman avantajıyla da birlikte olabilecek en mükemmel uyarlamayı sunuyor izleyiciye. Birebir olmadığı yerler onun da var tabi. Ama bu geliştirmeler o kadar güzel ayrıntılar haline geliyor ki ben niye düşünemedim bunu tabi ya! diyorsunuz bir yandan izlerken. Bu yüzden 2009 uyarlaması tam da olması gerektiği gibi, insanı mutlu eden, sevimli bir Emma hikayesi.
(Önceki dosyalar Sense&Sensibility, Pride&Prejudice, Mansfield Park)

Kitaplığıma Veda Eden Kitaplar

 Kitaplığımda temizliğe giriştim. Yıllar yıllar önce de bir kere aynısını yapmıştım ama o zaman artık kitaplığımda yer almasını istemediğim,...