30 Haziran 2011 Perşembe

Welcome To The Rileys (2010)

"Welcome to the Rileys" Ben Hixon'ın yazdığı, Jake Scott'un yönettiği bir drama. en kısa ve açık şekilde böyle tanımlanabilir. Üç oyuncu arasında geçen, sessiz sahnelere katılan insani tepkilerle ve net açılarla çekilen görüntülerle hikayesini en sade şekilde anlatan bir film.
James Gondolfini, Melissa Leo ve Kristen Stewart'ın döktürme eğilimde olduğu bir iki saat boyunca ABD'nin Indiana'sından New Orleans'a uzanan bir yolculuğa çıkıyoruz Riley ailesi ile birlikte. En azından ondan geriye kalanlarla.
Baba Riley (ehehe evet şarkı gibi oldu) ile anne Riley, kızlarını 15 yaşında bir araba kazasında kaybetmişler. Üzerinden 7 yıl geçmiş bu olayın ardından, ikisi de bu filmlerde bolca gördüğümüz aile travması halinden çıkamamış durumdalar. Baba Doug, her perşembe gecesi yaptığı gibi arkadaşlarıyla poker oynuyor ve çıkışta da bir kafeye gidip waffle'ını yiyor. Kafenin sevimli garsonu Vivian ile de bir ilişkisi var. Anne Lois ise o olaydan beri evden dışarı adımını atmamış, bir ton ilaç alıyor her gün ve evin içinde büyük bir düzen ve titizlik içerisinde dolaşıyor.





Ve alışık olduğumuz üzere, birlikte yaşayan iki yabancı durumundalar. Sadece evliliğin gerektirdiği kadar konuşup, yan yana geliyor hale gelmişler. İkisi de kızlarının ölümünden veya içlerinde tuttukları dertlerinden konuşmuyor, kendi köşelerinde gizli gizli ağlıyorlar.
Bir iş toplantısı için New Orleans'a gidecek olan Doug'ın sevgilisi Vivian kalp krizi geçirip ölüyor. Tek başına olduğu bir toplantı gününün ilerleyen saatlerinde daralan Doug, sokaklara vuruyor kendini ve bir striptiz kulübüne geliveriyor.
Burada kendisine yapışan striptizcinin ısrarlarına yanıt vermiyor. Sadece konuşmak istiyor, çünkü karşısındaki kız hakikaten kızı yaşında görünüyor. Ama striptizci onu polis sanıp kovuyor mekandan. Gene de birkaç saat sonra dışarıdaki kafede rastlaşıyorlar ve konuşmaya başlıyorlar. Doug daha sonra evine bıraktığı kıza - ki kullandığı isim Mallory- bir şekilde kol kanat germeye başlıyor.
Bu sırada tüm olanlarla birlikte artık kabuğunu kırması gerektiğine karar veren Lois de atlıyor arabaya, New Orleans'a geliyor. Kocasının peşinden. "Sen terk etsen de ben seni bırakmam." diyerek. Bir şekilde Doug da durumu karısına açıklıyor ve ikisi bu kendileri gibi öksüz kalmış genç kıza aile olmaya çalışıyorlar. Onlar Mallory'ye yardım etmeye çalışırken aslında kendilerine yardım ettiklerinin farkına varmıyorlar. Kendi yaralarını, bu genç kız üzerinden onarmaya çalıştıklarını anlayamıyorlar.
Tabi ilerisinde ve sonucunda ne olduğunu söylemeyeceğim, filmin hikayesi de bu zaten. Bu haliyle de film, güzel bir hikayeyle lokum gibi boğazınızdan kayıp giden şahane bir tad bırakan oyunculuklar ortaya çıkarıyor. Alınması gereken bir mesaj yok, öğrenilmesi gereken bir ders yok. Sadece insanlar var, duyguları ve ufak yaşamlarıyla.
Film boyunca duyulan o güzel melodiyle noktalayalım:

28 Haziran 2011 Salı

Connor söylerken...

Bright Eyes'ı One Tree Hill sayesinde dinledim ben ilk. "I Must Belong Somewhere" ve "It's Cool, We Can Still Be Friends" di büyük ihtimalle ilk duyduğum Connor Oberst sözleri. Punk dinleyen "cheerleader" Peyton sessizliğin ortasında yalnız kalmamak için müzik dinlerken, benim tam tersine diğer tüm sesleri bastırmak için müziğe ihtiyacım olduğunu da hemen hemen aynı zamanlarda fark etmiştim. Connor'ın yazdığı her bir kelime, her bir cümleyse diğer sesleri sadece bastırmakla kalmamıştı, kendim yazmak istediğim pek çok şeyi de anlatmıştı bana.
Bu yüzden henüz (Çekme Kaset'te)yeni rastladığım bir şeyi göstermek istedim.

"I don't know if you all read the newspaper, or whatever, or watch the television, but today, on this very day, we started our third war as a country, right now. Started our third war. It's kind of incredible. Doesn't even matter anymore, right? No-one even, it doesn't bother anyone. But today is very day they dropped bombs from planes, they landed on houses where children were asleep. And people died. That's exactly what happened today in the country of Libya. Actually four wars: Iraq, Pakistan, Libya, Afghanistan. Anything with a "-stan" at the end, we just blow it up. So I think it's worth noting... It's worth noting that today we murdered children. As a country.Sorry to bring it down like that, but that's what's actually happening."

("Bilmiyorum gazeteleri okudunuz mu, veya televizyonda seyrettiniz mi, ama bugün, tam da bugün, biz ülke olarak üçüncü savaşımıza girdik. Üçüncü savaşımız başladı. İnanılmaz. Artık kimse umursamıyor değil mi? Hiç kimse, hiç kimseyi ilgilendirmiyor. Ama bugün uçaklardan bombalar atıldı, içinde çocukların uyuduğu evlerin üzerine düştüler. Ve insanlar öldü. Bugün Libya'da olan, tam da bu. Aslında dört savaş: Irak, Pakistan, Libya, Afganistan. Sonunda "-istan" olan her ülkeyi patlatıyoruz. Yani aklınızda bulunsun. Aklınızda bulunsun, bugün çocukları öldürdük. Bir ülke olarak. Bunu böyle söylediğim için üzgünüm, ama olan tam da bu.")

Johnny ile 90'lar : Cry-Baby (1990)

Johnny'nin işe yeni başladığı seneleri daha öncesinde 80'lerde Johnny başlığı altında anlatmıştım. Artık sıra Johnny'nin tam anlamıyla kendini bulduğu 90'lara geldi.
Johnny 90'lara son 3 senedir rol aldığı 21 Jump Street'in kendisi için son sezonu ile başlarken bir yandan, bir yandan da Tim Burton'la seneleri devirecek iş birliğine ilk adımını atıyordu. Edward Scissorhands'le sinemaya ilk ikonik JD karakterini hediye etmeye hazırlanırken başka bir karaktere daha hayat veriyordu Johnny, bir John Waters filmi olan Cry-Baby ile.

Cry-Baby John Waters'ın hem senaryosunu yazdığı hem de yönettiği, bir anlamda ilk büyük stüdyo filmi. Daha önce Johnny'yle birlikte 21 Jump Street'te de rol almış olan Waters aynı zamanda Hairspray'in de yönetmeni.
İlk söylenmesi gereken şu: Cry-Baby diğer müzikallerle- özellikle Grease zamanı müzikalleriyle- dalga geçen bir müzikal-komedi. Kötü anlamda dalga geçmek değil tabi, doğru kelimeyi bulamadığımdan böyle kötü bir çeviri yaptım sanırım. Birçok müzikalden esinlenilmiş sahnelerle ve anlattığı dönemin büyük yıldızlarından esinlenilmiş karakterleriyle, mükemmel müzikler barındıran bir şölen aslında.

Hikayemiz 1954 yılında bir Baltimore kasabasında lisedeki aşı günüyle başlıyor. Okulun iki tür öğrencisi var: Burjuvalar ve Serseriler. Burjuvalar, şu korkutucu Stepford Wives temizliği ve düzenliliğinde, kendi çay partileri ve şarkı yarışmaları olan bir kesim. Serserilerse tam James Dean havasındaki Asi Gençlik.


Filme ismini veren Cry-Baby, Wade Walker adındaki Serseri delikanlımız. Lakabının özelliği şu: Babası Alfabe Bombacısı adı verilen bir deliymiş ve orayı burayı bombalıyormuş. Onu ve ona engel olmaya çalışan karısını tutuklayıp, elektrikli sandalye ile idam etmişler. Buna kızgın olan Wade de her gün Burjuvalara karşı kötü birşey yapıp, ardından tek bir damla gözyaşı dökmeye yemin etmiş.

Öksüz olan Cry-Baby'yi büyükannesi Ramona ve onun on yıllık sevgilisi Belvedere Amca büyütmüş. Kız kardeşi Pepper, annesi ve babası kilise gönüllüleri gibi birşey olan Milton, annesi ve babası baca gibi sigaracı olan Balta-Surat lakablı Milton'ın sevgilisi Mona ve annesi trafik polisi-babası okul otobüsü sürücüsü olan Wanda Cry-Baby'nin dostları ve çetesi.

Ancak bir de Burjuvalarımız var ve güzeller güzeli Alison Vernon-Williams kızımız da onlardan biri. O da anne ve babasını aynı anda ayrı uçaklarda kaybetmiş bir öksüz. Büyükannesi tarafından büyütülmüş ve burjuvalardan bolca sinir olduğu bir sevgilisi var, Baldwin.
Alison Cry-Baby'nin o serseri ama gözü yaşlı haline vuruluyor ve çıkmaya başlıyorlar. Cry-Baby'nin çetesine görünüş ve şarkı söyleme edası değişiklikleriyle birlikte katılan Alison'ın bu halinden gıcık kapan burjuva Baldwin, Serserilerin mekanına çetesiyle dalıp, Cry-Baby'nin motorunu yakmaya kalkışınca olanlar oluyor.
Yargıç, Cry-Baby çetesini dağıtıp, Wade'i ıslahevine gönderiyor. Sonrası çetenin Wade'i kurtarma çabaları ile Alison'ı geri kazanma kavgalarıyla devam ediyor. Dönemin ruhunun bir parçası olan arabalı "tavuk" yarışının gerçekleştirilmesiyle mutlu sonuna ulaşan hikayemiz de böylece tek bir saniye bile sıkmayan şarkılarıyla keyifli bir müzikal haline geliyor.
Cry-Baby rolünde döktüren Johnny'nin dışında filmde Northern Exposure'un Woody Allen filozofu kızılderilisi Ed olarak mucizeler yaratmış Darren E.Burrows'u Milton rolünde görüyoruz. 80'lerdeki ilk büyük filmi Platoon'da Johnny'nin eşlik ettiği Willem Defoe kısa bir süreliğine gardiyan olarak görünüyor. Ayrıca hoş bir ayrıntı olarak da Iggy Pop yer alıyor Belvedere Amca olarak.
Tüm parçalar da şöyle:
1-"King Cry-Baby"
2-"Doin' Time For Bein' Young"
3-"High School Hellcats"
4-"Cry Baby"
5-"Fingertips"
6-"Sh Boom"
7-"A Teenage Prayer"
8-"Teardrops Are Falling"
9-"Bunny Hop"
10-"Mister Sandman"
11-"Please,Mister Jailer"
Ayrıca fonda çalanlar da böyle:
"The Flirt" - Shirley and Lee
"Women in Cadillacs" - Doc Starkers and the Nightriders
"Gee!" - The Crows
"Jungle Drums" - Earl Bostic
"(My Heart Goes)Piddly Patter,Patter" - Nappy Brown
"I'm So Young" - The Students
"Cherry" - The Jive Bombers
"In The Jailhouse Now" - Webb Pierce
"Jailbird" - Sonny Knight
"I'm a Bad, Bad Girl" - Little Esthe"
"Nosey Joe" - Bull Moose Jackson
"Rubber Biscuit" - The Chips
"Bad Boy" - The Jive Bombers

Erkekler İçin Aşk Ciddi Konudur

Erkekler İçin Aşk Ciddi Konudur (JavaTurk.Org'dan)

Dolaşırken az önce tamamen tesadüf eseri, rastladım. Birçok yerine katılmıyorum ben kendimce ama ilginç gene de.


Erkekler İçin Aşk Ciddi Konudur

(Bu yazı Esin Acıman’ın “Erkek Doğmak Adam Olmak” isimli kitabından alıntıdır.)
“Aşık olan her erkek akıllıdır ve gittikçe daha çok akıllanır; çünkü sevdiğine her baktığında gözleri ve aklıyla, onda yeni değerler ve erdemler görür.”
Ralph Waldo Emerson (1803 – 1882)
Çocuklar önce severler; onları ısıtan, karınlarını doyuran, sıcacık bedenine yaslayıp güven içinde uyutan ve gözlerinde koşulsuz bir sevgiyle onlara bakan büyükleri, hiç bir ön bilgi ve düşünce içermeyen bir basitlikte sadece severler. Çocuklar önce sever, sonra saygı duymaya başlarlar. Hani hep deriz, “Saygı ve sevgi el eledir ilişkilerde,” bu, çocuklar için geçerli değildir. Çünkü, sevgi arkaiktir, saygı ise uygarlıkla gelişen, öğrenilen ve öğretilen, içinde sebep sonuç ilişkileri barındıran, epeyce karmaşık bir olgudur. Ve çocuk basittir, doğaldır ve içgüdüseldir. İnsan doğasında ise içgüdüler egemendir.
Çocuk bu nedenle önce sever, sonra ise sevdiğine saygı duymayı öğrenir. Sevgi nedenlenmeye başlar, sevginin içi dolar. Sevgi nesnesini gözlemlemeye, onun güzel niteliklerini fark etmeye ve bu niteliklere saygı duymaya başlar.
Oysa büyükler, erişkinler dünyasının karmaşık varlıkları, mutlaka önce saygı duymalıdırlar sevgi nesnelerine. Bir erkek, bir kadınla tanışır. Bu kadın, bir şekilde onun ilgisini çeker; bu bir çift sütun gibi bacak olabilir, uzun esmer saçlar, tatlı bir kahkaha, gizemli, yarı edepsiz bir bakış ya da çok şirin bir espri, zeki bir yorum, erkeğin anlamlandıramadığı ama gene de içine bir sıcaklık veren kadınsı bir hal, gizli bir hüzün ifadesi – onlarca neden olabilir. Ve erkek, bu kadınla ilgilenir. Daha sonra onu tanımaya çalışır; bu bir sohbet olur, hatta sadece uzaktan uzağa bir inceleme süreci veya ortak tanıdıklara o kadın hakkında sorulan sorular. Bir şekilde erkek, kadını yavaş yavaş eksenine sokmaya koyulur ve bu iki erişkin arasında bir iletişim başlar. Bu iletişim, genelde ilk yakıtını cinsellikten alır ve onlar, yakınlaşan bedenler ve ruhlar düzeninde, öpüşür, sevişir, sohbet eder, geçmiş paylaşımına girişir, fikir alışverişi yapar ve ortak anılar yaratmaya koyulurlar.
Erkeklerin dünyasında ilk görüşte aşk diye bir olgu asla yoktur. İlk görüşte cinsel veya ruhsal çekim vardır, hatta tutku vardır, yoğun ilgi vardır, şehvet vardır, merak ve tanıma isteği vardır… ancak aşk yoktur. Erkek, öyle kolay kolay aşık olmaz. Aşk, erkek için neden isteyen, altı doldurulması gereken, temeli oturtulan, erkek sözü ile ifade edilen bir dürüstlük düzeninde, bir kere ifade edildi mi, arkasında durulması gereken bir olgudur. Bu nedenle erkek, asla hemen aşık olmaz ve asla hemen aşktan söz etmez. Erkek için aşk ciddi bir konudur, sorumluluk içerir ve geleceğe yönelik bir ifadedir; önemsenmesi ve ağır tartması gerekir.
Erkek, önce kadında hayran olacağı, saygı duyacağı, yanına aldığı zaman gurur duyacağı, ‘Benim kadınım’ derken yüzüne ve yüreğine doğru seçim yaptığına dair bir güven ışığı yayacak özellikler arar. Bunları bulamadığı an, bu ilişki bir tutku, bir alev, hafif ve geçici bir serüven düzeninde seyreder ve bir zaman sonra tükenir, sevgiye dönüşmeden anılar torbasına girer, kaybolur gider. Oysa bu aynı erkek, bu kadında hayran olduğu, saygı duyduğu ve tanıdıkça etkilendiği özellikleri biriktirmeye başladığı an, kadını sevmeye başlar. Bu sevme sürecinin en önemli besini ise beğenmedir.
Beğenme duygusu erkekler için son derece önemlidir. Sevgi ve aşk bağlamında gelişen içsel duyguların temelinde beğenme vardır. İçinde beğenme duygusu taşımayan bir ilişki, erkek için asla doyurucu ve uzun soluklu değildir. Çünkü beğenme, erkeğin akdına yönelik ilk ve en önemli ciddi değerlendirmesidir. Beğenme, bedensel çekimden bağımsız, salt kadının kişiliğine yöneliktir. Beğenme, ortak yaşam süreci ilerledikçe, erkeklerin içinde bir takım beklentilerle beslenen, kadınların asla farketmedikleri bir derinlikte, erkeklerin çok öenmsediği bir olgudur. Bir erkek, kadınını beğenmek ister. Hatta daha da ötesi, önemsediği kişilerin de kadınını beğenmesini ister. Doğal olarak aynı istek kadınlar için de geçerlidir, bu yadsınamaz. Ancak kadınlar, erkeklerden farklı olarak, sevdikleri erkeği zaten beğenirler. Onlar için o erkeğe sahip olma dürtüsü o denli güçlüdür ki, bir kere elde ettikelri erkeği daha sonraki ortak yaşam süreçelrinde sürekli izleme ve değerlendirme gereği duymazlar.Çoğu kez erkeği olduğu gibi kabul etme ve onu olduğu haliyle sevebilme olgusu,kadınlar çok daha fazla gelişmiştir. Bunun nedeni, kadınlarda her zaman daha yoğun olan, erkeğini kaybetme korkusu olabilir. Fazla sınav, fazla gözlem beraberinde kadına duymak ve bilmek istemediği, bilinçli ve bilinçsiz, kendinden bile sakladığı sevimsiz gerçekleri ortaya dökecek ve kadını çelişkilere sürükleyecektir. Bu, birçok kadının hiç işine gelmez.
Oysa erkeklerin dünyası, kadınlara yönelik küçük sınavlar ve sürekli devam eden gözlemlerle doludur. Erkekler, kendi köşelerindeki içsel yalnızlıklarında, beraberce kurdukları ortak yaşam süreci içerisinde, kadınlarının kendi kişiliklerini ve kadınsı kimliklerini geliştirmeye yönelik ne tip bir çaba gösterdiklerini (veya göstermediklerini) dikkatle gözlerler ve çok duyarlı bir ruhla incelerler. Her erkek, hayat ortağının, sevgilisinin veya kız arkadaşının ruhsal ve beyinsel donanımını, arkadaşları, iş hayatındaki kişiler, ailesi ve komşularıyla ilişkisini günlük hayatını nasıl yaşadığını ve bu sürede kendini geliştirmek adına neler yaptığını, bu ortka ilişkiye ne kadar ve ne amaçla sırtını dayadığını, bu birlikteliğin maddi güvence özelliğinin kadın için ne kadar belirleyici ve önemli olduğunu – bu ve benzer yığınla olguyu kadında izlemeye koyulur. Kadınlar, erkeklerindeki erkeklerindeki bu yoğun ve çok derin gözlem yeteneğinden çoğu kez habersiz; işten eve, evden işe gidip gelen erkeklerinin aslında onları nasıl bir titizlikle sınadıklarını, zaman içinde artan ve önemi çoğalan beklentilerinin hayal kırıklığı ile sonuçlandığı zaman, nasıl bir çıkmaza sürüklendiklerini bilmezler bile.Çünkü bir erkek, yaşam yoluna ortak seçtiği kadını beğenmemeye başladığı gün, o kadına saygısını da yitirmeye başlar. Beğenmeme süreci, erkeğin kadınında değiştiremeyeceğini anladığı özelliklerinin onu rahatsız etmesi, ona bir güçsüzlük ve amaçsızlık hissi vermesi ile sonuçlanır. Ve bu sonuç, sonun başlangıcıdır. Beğenmeme süreci aşkı azaltır, tahammülü azaltır, saygıyı azaltır ve erkek kolay kolay ifade edemeyeceği, hayat ortağına veya sevgilisine anlatamayacağı, kalp kırmaktan ve anlaşılamamaktan korkan bir düzlemde, yavaş yavaş kendi kabuğuna çekilmeye, bedensel varlığında ruhsal yokluk düzenine kaymaya başlar. “Kocam artık bana karşı çok ilgisiz,” diyen nice kadın, aslında bir zamanlar çok ilgili olan kocasının, onu, ortak yaşanan süre içerisinde nasıl dikkatle gözlediğini, kadınının sadece ilişkisi, evi, evliliği ve çocukları ile tanımlanan dünyası dışında, kendi kimliğine yönelik, kendini nasıl büyüttüğünü veya büyütemediğini, beynini ve ruhunu nasıl ısıttığını, geliştirdiğini veya geliştirmediğini izlemiş olduğunu bilmez. Bu erkek, eğer bir ilgisizlik boyutuna geçmişse, büyük bir olasılıkla bu gözlemleri sonucunda hayal kırıklığına uğramıştır.
Erkekler, kadınlarına en az kadınların erkeklerine hissettikleri yoğunlukta, güven duymak isterler. Güven, saygının besinidir. Güven, her ilişkinin ilk ve en yaşamsal olgusudur; can damarıdır. İçinde güven barındırmayan hiçbir ilişki, o ilişkinin ortaklarını mutlu edemez. Ve erkekler, beğenmedikleri hayat ortaklarına güvenmezler. O zaman, bu ortak yaşam düzeni, erkeğin fedakarlık yaptığı bir düzenden, taviz verdiği bir düzene dönüşür. Fedakarlık ve taviz çok farklı iki olgudur, çünkü birinde istekli verme vardır, diğerinde ise isteksiz verme.Birisi içinde sevgi barındırır, diğeri mecburiyet. Birinde beğenme vardır, diğerinde yoktur. Erkekler, fedakarlık yapmayı severler; bu onları daha erkek, daha güçlü ve daha onurlu kılar. Ancak aynı erkekler, taviz vermekten hiç hoşlanmazlar. Bu, onların kendilerini aldatılmış gibi, haksızlığa uğramış gibi hissetmelerine yol açar. Erkekler, bu duygudan çok incinirler. Bu nedenle erkekler, bir kadınla kurdukları her gönül ilişkisinde, kadınlarını beğenmek ve onlara güven duymak, saygı duymak ve onlarla övünebilmek isterler. O zaman yapma durumunda oldukları fedakarlığın altı dolar, anlam kazanır ve durum onlar adına adil olur.
Erkekler asla hemen aşık olmazlar ve bu nedenle asla hemen aşktan söz etmezler. Erkekler çocukların aksine, önce saygı duyar, beğenir ve sonra severler. Ve bunun içindir ki, erkekler sevdiler mi iyi severler, güçlü severler. Erkekler için aşk ciddi konudur.
Erkek Doğmak Adam Olmak
Esin Acıman
Remzi Kitabevi 2008

Dorian Gray (2009)


Kitabı okumuşken hemen ardından en son uyarlamasını izlememek olmazdı tabi. Kitap hakkındaki düşüncelerimi yazmıştım:http://neverlandhikayeleri.blogspot.com/2011/06/dorian-grayin-portresi.html
Bu yüzden konuyu bir daha tekrarlamadan direkt kitaba dayandırılarak yapılan bu 2009 tarihli filmi anlatacağım. Toby Finlay'in senaryosunu yazdığı filmin yönetmeni Oliver Parker-ki kendisi aynı zamanda oyuncu da. Dorian Gray olarak Ben Barnes'i, Henry Wotton olarak Colin Firth'ü ve Basil Hallward olarak Ben Chaplin'i izliyoruz.

Bu noktada da söylemek gerek ki filmin çıkış noktası dışında kitapla bir alakası yok. Film kitabın aksine, Dorian Gray'in büyükbabasının ölümü üzerine kendisine miras kalan eve yerleşmek üzere Londra'ya ayak bastığı ilk andan başlıyor.

En saf ve çocuk halindeki Dorian, kurda kuşa yem olmadan evin uşağı Victor tarafından eve getiriliyor. Çocukluğunun geçtiği evde kısa bir anı tazelemeden sonra, sosyetik hanımların yardım etkinliğinde piyano çalarken buluyoruz güzellik timsalimizi.

Burada herkesi kendine hayran bırakmanın yanında, Basil Hallward'la da tanışmış oluyor. Basil onu  ilk gördüğü andan itibaren kalemini kağıt üzerine dolaştırmaya başlıyor.

Daha sonra Basil'le portre çalışmalarına başlıyorlarken görüyoruz ikisini. Filmin kitabın hikayesine eklediği bir diğer ayrıntı da bu kısımda yavaştan gözümüze sokuluyor. Dorian'ın büyükbaba meseleleri mevcut. Çocukluğunda bir anlamda ondan nefret eden büyükbaba figürü göz önüne getiriliyor, hem tavan arası odasındaki flashbacklerle hem de Dorian'ın sırtındaki kırbaç izleriyle.

Yine kitaptakinin aksine Dorian, Basil'le birlikte Henry Wotton'ın partisine gittiğinde tanışıyor lordla. Daha ilk andan Lord Henry Wotton ele geçiriyor Dorian'ı. Sigara içiriyor, insanlar hakkında fikirlerle dolduruyor.
Kitapta üçü dışında kimsenin görmediği portre filmde gayet partili bir şekilde tüm tanıdıklara gösteriliyor ve salon duvarına asılıyor. Tabi portredeki sihri anlayan Dorian daha sonra onu kadim yerine taşıttırıyor.

Burdan itibaren de hikaye alabildiğine kendi orijinalliğine kavuşuyor. Toby Finlay'in senaryosu işin içine Sibly Vane'in erkek kardeşi Jim'i fazlaca sokuyor, filmin en can alıcı noktalarına gelindiğinde lordun 20lerindeki kızı Emily olarak bir karakter yaratıyor ve Dorian Gray'in tüm o ahlaksızlıklarını, zevk uğruna yaşadıklarını açık bir biçimde ele alıyor.

Bu haliyle hikaye kitaptakinden daha aksiyon ve gerilim içerir olmuş doğal olarak. Zaten bir buçuk saat boyunca da izleyiciye Dorian'ın düşüncelerini yüzünden okutamazsınız. Ayrıca bir diğer yanı da filmin yarattığı hikayenin, kitapta Oscar Wilde'ın söylemediği, aklımızı dürten düşünceleri ve asıl durumları karakterlere söyletmesi. Kitapta suçlu olarak resmi yaptığı için Basil'i gören Dorian, nihayet filmde de olsa Henry Wotton'a "Senin eserinim! Bana öğütlediğin ama asla yaşamadığın hayatı yaşadım. Ben, olmaktan korktuğun her şeyim." diyebiliyor.

Dorian Gray hikayesi, tümüyle onu canlandıran aktörün omuzlarına yüklü görünse de görünmeden Henry Wotton karakterine muhtaç. Bu yüzden Ben Barnes her ne kadar Dorian Gray olarak elinden geldiğince çabalamış olsa da, Colin Firth'ün belli bir etkisi olması gerek tüm film boyunca. Ben böylesine vurucu, baştan çıkarıcı bir etki göremedim lord Henry Wotton'da. Aynı sebepten Dorian Gray de pek çok yerde yetersiz kaldı. Ben Barnes karakter için gereken tüm o çekici güzelliğe sahip olsa da düz olmaktan kurtamıyor kendini film boyunca. Çok kötü değil, hayır, sadece biraz düz geliyor insana.
Film yeterli etkiyi gösteremese de izleyici bünyesinde, hikayeye tüm havasını katan müzikleri hakikaten muhteşem. Özellikle Dorian'ın doğumgünü sahnelerindeki ve bitiş jeneriğinin devamında güçlü gitar melodileriyle duyulan müzikler oldukça güzel.

27 Haziran 2011 Pazartesi

Oscar Wilde'dan "Dorian Gray'in Portresi"

Oscar Wilde'dan tanıdığım kadarıyla pek hoşlanmış değildim. Gene de bu hiç yaşlanmayan güzel adam ve onun yaşlanan portresi konusu oldukça ilgi çekiciydi, haliyle merak ediyordum. Ama acele etmemiştim, sırası gelince onu da görürdük nasıl olsa.
Ama Narnia Günlükleri'nin karşıma Ben Barnes'ı çıkarmasıyla taa 2009 tarihli Oliver Parker filmi Dorian Gray'e ulaştım. O vakit, artık kitabı da gözden geçirmenin yeriydi. Elime Remzi Kitabevi'nin Ağustos 1968'deki ikinci basımından Ferhunde ve Orhan Şaik Gökyay çevirisi 251 sayfalık Dorian Gray'in Portresi'ni aldım ve Wilde'ın kendi deyimiyle "dostlarından birinin hiç yazamayacağını iddia etmesinden dolayı birkaç gün içinde yazdığı" hikayeye daldım.
Oscar Wilde
Orijinal adıyla "The Picture of Dorian Gray", Oscar Wilde'ın 1891 yılında yayınlanan, yazmış olduğu tek romanı. Vikipedi'nin belirttiğine göre güçlü Faustvari temalı klasik bir gotik kurgu. 1854-1900 arasında yaşamış olan Oscar Wilde İrlandalı bir şair-oyun yazarı-öykücü olarak, zengin ve rahat başlayan ancak sonra dibe vuran, sefalet içinde biten bir hayat yaşamış, aykırı bir kişilik. Aykırı kelimesini kendi döneminde insanların ona yakıştırdığı düşüncelerden dolayı sarf ettim. Yoksa düşündükleri, yazdıkları ve yaptıkları kime göre neye göre aykırıdır bilemem.
Bahsi geçen olayımızsa şöyle: Viktorya döneminin sonlarında(hay bin kraliçe victoria, ne kadınmış yahu) Britanya'da Basil Hallward adlı oldukça saf, esasında normal düşünceleri olan her alelade insan gibi seven-hareket eden-mutlu olan-mutsuz olan-çabalayan bir ressamın, çok beğendiği bir genç adamın gerçek boyutlu bir portresini yapmasıyla başlıyor herşey. Dorian Gray adındaki genç, zengin ve mevki sahibi bir aileden gelen güzeller güzeli annesinin, kendilerine göre daha düşük bir seviyede olan bir adamla ailesine rağmen evlenmesi sonucu dünyaya gelmiş, sırasıyla önce babasız, sonra annesiz kalarak büyükbabası tarafından büyütülmüş bir delikanlı. Hikayemiz başladığında henüz 20lerinde bile yok. Ancak Basil'in de ona neredeyse taparcasına aşık olmasına sebebiyet vermiş olağanüstü bir güzelliği var. Tabiki henüz hayatının başında ve hiçbir şey görmemiş olmasından dolayı, bu güzellik hem içinden hem dışından fışkırıyor. Ressam da bu güzelliğinden dolayı kendi sanatının zirvesi sayılan bir portresini yapmaya koyuluyor.
Ancak ortada bir de Henry Wotton adlı lordumuz var. Basil'in yakın arkadaşı -ki hafiften şaşırtıcıydı benim açımdan- olan lord da resim münasebetiyle ortamda bulunan Dorian ile tanışmış oluyor. Zaten bence kilit nokta da bu. Basil'in tüm övgülerine ve güzelliğine tapmasına rağmen lord ağzını açana kadar Dorian kendi güzelliği hakkında aslında pek de birşey düşünmüyor. Ama lord güzelliğinin geçiciliği ve hayatın zevkleri hakkında o zehirli düşüncelerini sarfetmeye başladığında, Dorian o geri dönülemez yola girmiş oluyor. Zaten bence kitabın ismi Henry Wotton'ın hayat karartan düşünceleri falan olmalıymış. Çünkü ne Dorian'ın güzelliği ne de sonrasında yaşadığı hayat değil aslında hikayenin temeli. Tamamen her bir cümlede, her bir düşüncede, alttan alta Henry Wotton'ın dünya görüşü var. Herşeyi büyük oranda bilerek ve çok az miktarda da bilmeyerek, onun düşünceleri ve söyledikleri değiştiriyor, şekillendiriyor.
Ben Barnes'tan bir adet Dorian Gray
Herneyse hikayenin düğüm kısmı zaten çoğumuzun duymuş olduğu gibi. Resmine etrafındaki iki adamın da etkisiyle nerdeyse aşık olan Dorian Gray, hiç yaşlanmamak ve hep bu resimdeki kadar gençliğinin-güzelliğinin zirvesinde kalmak istiyor. Bunun için hemen hemen yakarıyor tanrıya ve dileği bir şekilde gerçek oluyor. Kitap boyunca geçen 20 yıl süresince hiçbir şekilde yaşlanmıyor ve güzelliğinden birşey kaybolmuyor. Kendine verilen bu hediyeyi değerlendirmek adına, hayatını tamamen zevki ve sefahati  yaşamaya veriyor. Ama acı bir şekilde keşfettiği üzere yaşadığı hayatın ruhunda fark ettirmeden gerçekleştirdiği değişiklikler, portrede olduğu gibi ortaya çıkıyor. 20 yıl boyunca, Dorian Gray 18 yaşında bir gencin tüm tazeliğinde kalırken, portre zevk ve - zamanın anlayışında- ahlaksızlıkla dolu hayatın tüm izlerini yansıtır şekilde değişiyor.
Hikayenin sonu da en az ortası gibi güzel düşünülmüş, yerinde ve düşündürücü. Zaten tüm kitap boyunca Wilde her bir cümlesinde insana hayatını, etrafını, düşüncelerini sorgulatıcı şeyler söylüyor. Her bir cümleyle, sanat-güzellik-hayat-zevk-mutluluk-insanlık-toplum hakkında yeni fikirler üretiyorsunuz. Kimi zaman Wilde sizi korkutuyor, kimi zaman da siz kendinizden korkuyorsunuz. Düşündüklerinizden, düşünebildiklerinizden veya içinizden gelenlerden.
2009 yılındaki uyarlamayı ise henüz açıp izleyemedim ama kısaca bahsedersek; güzeller güzeli Dorian Gray'i Ben Barnes, Henry Wotton'ı Colin Firth ve Basil Hallward'ı da Ben Chaplin canlandırıyor. Benim kitabı okurken kafamda canlananlar sarışın-mavi gözlü bir Adonis gibi bir Dorian Gray (ki Wilde'ın tasviri de böyle), en başında daha genç ve karizmatik bir Henry Wotton'dı. Bu seçimlerin ne kadar işe yaramış olduklarını henüz bilemiyorum ama filmin bir diğer güzel yanı olduğundan şimdiden eminim: Dorian'ın ilk aşkı, zavallı bir talihe sahip Sibly Vane rolündeki Rachel Hurd Wood.
Oscar Wilde, kitabın Başlangıç bölümüne "Sanatçı güzel şeyler yaratıcısıdır." diyerek başlayıp, "Sanatta hiçbir fayda aranmaz." diye bitiriyor. Aynen dediği gibi o da bize Dorian Gray adındaki güzel şeyi yaratıp, sunuyor. Ama fayda aramamamızı söylese de aslında bize çok büyük bir fayda sağlıyor.
"Ve sanat?" diye sordu.
"Bir hastalıktır."
"Aşk?"
"Kuruntu."
"Din?"
"İmanın yerini alan moda bir madde."
"Siz bir şüphecisiniz."
"Asla! Şüphecilik imanın başlangıcıdır."
"O halde nesiniz?"
"Belirtmek sınırlamaktır."
"Bana bir ipucu veriniz?"
"İpler kopar. Labirentte yolunuzu  kaybedersiniz."
"Beni şaşkına çevirdiniz. Başka birisinden bahsedelim."

25 Haziran 2011 Cumartesi

Kuruntu

Aynen böyle, Kahlan gibi, elimi uzatıp boynunu kavrayıp, itiraf etmesini sağlamayı istedim. O derece canıma tak etti.
Sıkıldım bu halden çünkü, sembollerden, dolaylı yollardan, ipuçlarından, takip edilen izlerin bir yere varmamasından, hiçbir şeyin açık açık konuşulmamasından, korkularımızdan, korkularımdan...
Ve devam edememekten.

Healer {힐러} (2014)

 Seo Jeong Hu oğlumuz, "healer" kod adıyla tanınan bir çeşit gece kuryesi. Ahjumma kod adlı bir hacker'ın kulaklıklarından ver...