21 Mayıs 2011 Cumartesi

The Imaginarium of Doctor Parnassus (2009)

Sabit Uyarı: Bu ibarenin olduğu her bir film anlatısı-incelemesi,önceki senelere aitti.O yüzden "yok spoiler dı,yok efendime söyleyim film kritiğiydi başıydı sonuydu", yer alabilir, içinde geçebilir, birşeyler olabilir. Ben anlamam, demedi demeyin.


İhtiyar Parnassus, şeytanla bir iddiaya tutuşur. İnsanoğlunun doğası üzerine bahse girince insan, yenilgi de bir yerde kaçınılmaz olur. Ama şeytan bu ya, Parnassus'u hep yeni iddialara girmeye ikna eder. Nitekim Parnassus da bir insandır.
The Imaginarium of Doctor Parnassus, sinemalarımıza Doktor Parnassus diye çevrilerek geldi. Imaginarium kısmının bizimkileri pek ilgilendirmeyeceği öngörülmüş besbelli ki. Haksız da sayılmamışlar aslında. Film sırasında sinema salonundaki tepkiler, izleyicilerin düşüncelerini gayet net-açık ifade etmişti çünkü.
"Bu ne yaaa?"
"Nasıl film bu yaaa?"
Hemen hemen aynı tepkileri iki hafta sonra Bal'da da gördüğümden gülüyorum şimdi ama o da bir ayrı konu.
Esasında film, hikayesinden çok Heath Legder'ın beklenmeyen kaybından doğan kimi durumlar yüzünden konuşuldu. Ancak böyle bir hikayenin, böylesi bir görselliğin arka planda kalması iyi olmadı. Senaryoyu ortaya çıkaran Terry Gilliam ve Charles McKeown en azından böylesine değişik, göndermeli, felsefeli,cümbüşlü ve düşündürücü bir metin yazdıkları için tebrik edilmeli.
Mr.Nick nam-ı diğer şeytan rolündeki Tom Waits, ağzında her koşulda taşıdığı ağızlıklı sigarası, ütülü takımı ceketi ve fötr şapkasıyla benim favorimdi. Ancak Heath Ledger da dahil olmak üzere Tony'ler de inanılmaz bir iş çıkarıyorlar ortaya. Kimin kim olduğunu anlayamıyorsunuz. Dördü de birbirinden bu kadar farklı şahane adamın nasıl olup da aynı insan gibi göründüklerine, davrandıklarına inanamıyorsunuz.
Başta da dediğim gibi, Parnassus şeytanla bir bahse tutuşuyor. İnsanların onun anlattığı hikayeleri mi şeytanın anlattıklarını mı dinleyecekleri üzerine. Ancak her bahis yenisini getiriyor. Şeytan, Parnassus'a ölümsüzlük veriyor eğlencesini bölmemek için. Tabi bir de aşık bir kadınla mutlu bir evlilik. Ancak tek çocukları doğacakken anlaşma istiyor şeytan. Kız 16 yaşına girdiğinde onun olacak. Parnassus'un elinden birşey gelmiyor. Kabul ediyor. Yıllar geçiyor, kızının doğumgününe 2 gün kala, şeytan yeni bir iddia teklif ediyor. Kızını kurtarmak için son şans olarak. Parnassus'un eli mahkum, en ufak bir şansa bile tutunmak zorunda. Tam da bu sırada Tony ile yolu kesişiyor gezici Doktor Parnassus gösteri arabası ve yolcularının. Tony'yi Parnassus'a şeytan mı gönderiyor yoksa tanrı mı, onu da olağanüstü bir görsel cümbüş içinde çözmeye çalışıyoruz.
Zaten tuhaf bir dünyada yaşıyoruz,"Hiçbir şey kalıcı değil, ölümün kendisi bile." diyor Tony de filmde.

The Last Station (2009)


"Bildiğim herşeyi sevdiğim için biliyorum."
Yüz yıl önce Lev Tolstoy'ın yazdığı bu cümleyle aydınlanıyor The Last Station'ın yansıdığı beyaz perdenin üzeri. Daha ilk saniyelerde söyleyeceğini söylüyor yani Michael Hoffman'ın yönettiği film: Sevmek. Birine, birşeye ya da sadece bir fikre aşkla bağlı olmak.
Tolstoy rolünde Christopher Plummer
The Last Station adından da - Son İstasyon- anlaşıldığı üzere, Tolstoy'un son yıllarını nasıl geçirdiğini ve bu sebeple ölümünün bir tren istasyonunda gerçekleşmesinin hikayesini anlatıyor. Gerçi yine pek bilirkişilerimiz devreye girmeden ve de filmi sinemalarımıza "Aşkın Son Mevsimi" diye çevirerekten getirmekten geri duramamışlar.
Tolstoy'un eşi ve kızı
1900lü yılların başında Rusya'nın Yasnaya Polyana denilen bir yerinde oldukça yeşillikler içinde, ferah mı ferah bir malikane-evde başlıyor film. Önce uyuklayan bir hizmetçi görür gibi oluyoruz, ardından Tolstoy'un meşhur eşi Sofya Tolstoya ile tanışıyoruz. O da bizi artık son ihtiyarlığına gelmiş Tolstoy'a yöneltiyor. İyice yaşlı ve birbirlerine delicesine aşık bu adam ve kadın, film boyunca bize gerçekleri, gereklilikleri, hayatı ve aşkı sorgulatıyor.
Ve elbette ki diğer yandan ekranımızda ışığın etrafında uçuşan kelebekler ve böcekler yer alıyor sırasıyla. James Mcavoy'un o başka hiçbir canlıda bulunamayacak saflıktaki bakışları ve oyunculuğuyla can verdiği genç Valentin Bulgakov ile tanışıyoruz. 23 yaşında büyük bir inançla bağlı olduğu Tolstoyculuk akımında görev almak üzere Yasnaya Polyana'ya geliyor. Tolstoy'un son yıllarındaki sekreteri oluyor. Onun o süt saflığındaki haliyle adım adım hayatı, ilişkileri, aşkı öğrenmesini izliyoruz. Onunla birlikte inançlarımızın, hayranlıklarımızın somut abidesine kavuşma şansımız olsa neler hissederdik, tecrübe ediyoruz (Ben de James Mcavoy'la öyle karşılıklı otursam Tolstoy karşısında gözyaşına boğulan Valentin'den daha beter olurdum ona karar verdim bu vesileyle, misal.).
Rus musun İskoç musun melek misin gerçek misin be mübarek?!
Sofya Tolstoya'nın mücadele ederek kaybettiklerini sonunda Rus Devleti'nin ona geri verdiğini bilsek de izlerken, gene de insanın içi sızlıyor onca gösterdiği çabaya. Tolstoy ve o sinir bozucu Chertkov eserlerin telif hakkını Rus halkına bağışlamak isterken, Sofya teliften gelecek paranın kendi çocuklarının mirası olduğunu düşündüğünden bunun gerçekleşmesine engel olmaya çalışıyor. Her genç insan gibi biz de Tolstoy haklı diye düşünüyoruz önce. Yalan bu mal mülk, mülkiyet hakkı, zenginlik; asiller ve zenginler pisliğin teki ne de olsa. Her zengin parasını dağıtsa, dünyada ne aç kalırdı ne fakir diyoruz elbette. Hatta bir zengin olarak bunlara inanmasından dolayı Tolstoy'a daha da sevgi besliyoruz gitgide. Ama film ilerliyor, Sofya'yı yerden yere mahvolurken, kocasına o derin, sarsılmaz aşkıyla bakarken gösterdikçe bizlere Dame Helen Mirren, anlamaya başlıyoruz. Ona da hak vermeye başlıyoruz. Bıçak kadar keskin gerçek bizim de derimize vuruyor, dünyanın gerçeğinin bu olduğunu biliyoruz. Yemezsen yenilirsin, öldürmezsen öldürülürsün. Yaşamımızı boğazımızdan geçen lokmalara, sırtımıza değen kumaşlara ve başımızı soktuğumuz damlara borçluyken ve bunları da elde edenin sadece para olduğunu bilirken, başka türlü bir düzen kuramayız. Bu yüzdendir ki Tolstoy o yaşlı elleriyle o imzayı atarken biz de aynı çaresiz gözlerle bakıyoruz ona, Valentin Bulgakov'la birlikte.
Chertkov demişken, kendisinin tarihteki rolünden de pek hazzetmezdim zaten ama film boyunca Paul Giamatti'nin çizdiği portreden hepten sinirim bozuldu. Adam bunları niye yapıyor bir türlü anlaşılmıyor. Yani cidden inanıyor mu aşırı derecede Tolstoyculuğa, yoksa birşey peşinde mi, Giamatti'nin o balmumlu bıyıklı suratından, fıldır fıldır dönen gözlerinden, iki parmak arasında sıkılma kıvamına gelmiş yanaklarından insanın kafası karman çorman oluyor. Ki kendisini Hollywood'un en iyi aktörlerinden olarak görürüm yıllar yılı. Bu vesileyle Anne Marie Duff yengeye de hakkını teslim etmek gerek. Buz gibi Sasha Tolstoy'u ekrandan soğuk rüzgarlar estirmekte oldukça başarılı. Christopher Plummer'ıysa artık dedem gibi görmeye başladım. Kah Parnassus kah Tolstoy. 
The Last Station Tolstoy'la ve onun nezdinde Savaş ve Barış'la Anna Karenina'yla Çocukluğum'la İtiraflarım'la ilgili bir hikaye anlatmış oluyor böylelikle. Büyük bir yazarın, büyük bir fikir adamının yaşamının kıyısına konuk oluveriyoruz 2 saatliğine. Film biterken yazılarla birlikte eski görüntüler beliriyor ekranda, Tolstoy'u Valentin'i Sofya'yı görüyoruz siyah beyaz görüntülerde. Bu insanlar yaşadı gerçekten diye beliriyor insanın kafasında. "2 kere okudum Savaş ve Barış'ı" dediğini hatırlıyor belleğimiz 23 yaşında bir Bulgakov'un. Şimdi gidip eve bir kere daha okumalı diye gaza geliyoruz. Ama asil mi asil bir bilgiçlikle bakan bir Sofya Tolstoya görüntüsü "Biliyor musun, ben 12 kere temize çektim Savaş ve Barış'ı" diyor.
The Last Station çok güzel bir film.

Nick & Norah's Infinite Playlist (2008)

Sabit Uyarı: Bu ibarenin olduğu her bir film anlatısı-incelemesi,önceki senelere aitti.O yüzden "yok spoiler dı,yok efendime söyleyim film kritiğiydi başıydı sonuydu", yer alabilir, içinde geçebilir, birşeyler olabilir. Ben anlamam, demedi demeyin.


Güzel müzikler, hareketli bir gece, karikatürize olmaya yakın arkadaş tiplemeleri ve en içli gençlik tripleri eşliğinde sizi mutlu eden, izlemesi keyif veren, ne ara başladığını bittiğini anlayamadan kendinizi gülümserken bulduğunuz ama ardından hayatınıza devam ettiğiniz eğlenceli filmler vardır ya, tam onların göbeğinde işte Nick ve Norah. Fragmanını ya da posterini, tanıtım yazısını gördüğünüzde ani bir şekilde izlemek istediğinizi düşündüğünüz filmlerden.
Başrolümüzün bir tarafında ezik, kaybetmiş genç adam rolünün tanımı Michael Cera varken; diğer yanında bağımsız yapım "Daydream Nation"da kendini kanıtlayan ve en son Thor'un gülümseme nedenlerinden olan çekici mi çekici kızımız Kat Dennings arz-ı endam etmekte. Senaryomuzsa David Levithan ve Rachel Cohn'un 2006 tarihli romanından uyarlanmış.
Nick, taparcasına bağlı olduğu kız arkadaşından yeni ayrılmış, terk edilmiş. Terk eden kızımız ise Amerikan gençliğinin "bitch" dediği tiplerden. Oğlumuzu birlikte oldukları süre boyunca aldatmış, önemsememiş. İşi bittiğinde de hemen yeni birini bulmakta gecikmemiş. Ancak kaybeden mizaçlı esas oğlan, tabiki bu "bitch"i unutamıyor, hep bir umut peşinde. Depresyonda, kendini kıza hazırladığı karışık cdlere vermiş durumda.
Ancak şükürler olsun ki eziğimizin - herkesin başına- arkadaşları var. Birlikte müzik yaptığı gay grup. Depresyonda kalmasına izin vermemekte kararlı davranıyorlar. Bu sırada diğer yanda, oğlumuzu terk eden kızın okul arkadaşı esas kızımız ve onun çılgın ama bir o kadar da sevimli-baş belası arkadaşı var.En önemli ayrıntımız, esas kızımız Norah, Nick'in yaptığı cdlere bayılıyor ve daha onu tanımadan bile kanı kaynıyor.
Film, bu genç topluluğumuzun bir müzik grubu dinleyebilme sevdası etrafında tüm bir geceye yayılan maceralarını anlatmaya koyuluyor. Fonda tüm bu koşuşturmacaya eşlik eden Modest Mouse, Shout Out Louds, Band of Horses, Vampire Weekend gibi grupların sesleri atmosferimizi hareketlendiriyor.
Birşeyler anlatma derdinden çok bildiklerimizi bir de ekrandan izleyip, neşelenelim, gülelim, eğlenelim havasında olan filmlerden hoşlananlar için - ki hepimiz öyle değil miyiz:D - izlemesi keyifli. Bebeksiz Juno ya da popüler şarkılı Across The Universe beklememek gerek. Kendi başına da gayet hoş bir film var Nick&Norah'da.

How to Make an American Quilt (1995)


Evlilik nedir? Bir insanla neden onca yıl aynı hayat paylaşılır? Hayatta yapmak istediklerimiz, olduğumuz insan veya olmak istediğimiz insanın ilişkilerimize etkisi nedir?
Bu tür "hayati" sorulara dolanmış gibi görünen How to Make an American Quilt, daha ilk dakikalarında kahramanımızın hayata ciddi yanlışlarla başlamış olmasıyla açılıyor. 24 yaşının tüm zerafetini üzerinde taşıyan bir Winona Ryder'ın boncuk boncuk gözleriyle hayat verdiği Finn Dodd, hippi annesinin babasıyla olan boşanması ve neticesinde devamlı sevgili değiştirmesi şeklinde gelişen hayat felsefinden ilhamla, evliliğe ve bağlanmaya inanmayarak büyümüş. Bu durumun psikolojik etkileri de 26 yaşında devamlı yüksek lisans tezini değiştirme ya da bitirememe şeklinde kendini gösteriyor. Üstüne o yaz birlikte yaşadığı erkek arkadaşının evlenme teklifi gelince, kendini bir anda çocukluğunu geçirdiği eve - büyükannesi ve büyükteyzesinin yaşadığı eve- giderken buluyor.
Finn'in çocukluğunda büyükteyzesinin evinde toplaşıp yorgan yapan teyzeler, artık yaşını başını almış, bembeyaz ihtiyarlara dönmüşler. Ama hala kendi ilginç harmonilerinde yorgan yapmaya devam ediyorlar. Hem de bu kez Finn için evlilik yorganı hazırlıyorlar. Konusu evlilik olunca da yorgan desenlerinin her biri, ona eli değen her bir kadının evliliğine, aşklarına, yaşadığı hayata dair birşeyler içeriyor. Ne olursa olsun kardeşliklerinin değerini anlayan Glady ve Hy, aşkı ve özgürlüğü kızında bulan Anna ve onun Paris yaralısı kızı Marianna, bir sanatçıyla evli olmanın zorluğuna katlanmış Em, sert mizaçlı Sophia ve hayatının adamını yeni kaybetmiş Constance. Finn'in tereddütleri, kafa karışıklıkları, tez bitirme uğraşları sırasında her bir kadının ona yardım edebilmek adına yaptığı konuşmalar sırasında da hepsinin kişisel tarihine yolculuk ediyoruz. Zaman zaman güzel hazırlanmış dönem görüntüleri eşliğinde aşka, evliliğe, hayata dair çeşitli hikayeler dinliyoruz.

Film, yavaş ama emin adımlarla ilerlerken tempo çoğu zaman düşmesine rağmen yine de güzel bir seyirlik haline gelmiş. Ancak toparlayamadığı yer, ne söylemek istediği konusu. Yani her evlilik aldatıcı mıdır? Her erkek terk mi eder? Bağlanmak yanlış mıdır? Her bir ayrı hikayede bunları anlatıp, sonunda cevap konusunda izleyiciyi merakta bırakıyor. Tek cevabını verdiği soru, Finn'in de filmin sonunda yaptığı tercihle gösterdiği, aşığınla mı yoksa en iyi arkadaşınla mı evlenirsin sorusu.
Cevapsız, kafa karıştırıcı ama güzel bir kadın filmi. Üstüne bir de iyi oyunculuklar, arada görünen Dermot Mulroney ile ufak ama gönül alıcı şirinliğiyle Jared Leto ve Winona...

BOBBY (2006)

Sabit Uyarı: Bu ibarenin olduğu her bir film anlatısı-incelemesi,önceki senelere aitti.O yüzden "yok spoiler dı,yok efendime söyleyim film kritiğiydi başıydı sonuydu", yer alabilir, içinde geçebilir, birşeyler olabilir. Ben anlamam, demedi demeyin.


"Ben başkanlığa sadece birilerine rakip olmak için değil, yeni politikalar önermek için aday oluyorum. Aday oluyorum çünkü inanıyorum ki bu ülke çok tehlikeli bir yoldadır. Ve benim yapılması gerekenler konusunda çok güçlü duygularım var. Bu yüzden kendimi elimden gelen her şeyi yapmak zorunda hissediyorum."
Bobby'nin açılışında 1968 yılına ait bir televizyon ekranı görüntüsünden böyle sesleniyor Amerika Birleşik Devletleri başkan adayı Robert Francis "Bobby" Kennedy. Evet yıl 1968, Amerika Vietnam'da, Martin Luther King Jr. suikasta kurban gitmiş, Güney ve Orta Amerika'nın fakir halkları taşı toprağı altın Amerika'ya kaçak olarak akın etmiş, gençler sokaklarda ve tüm dünyada yeni bir çağın nefesi hissediliyor. Ve RFK, yeni Amerika'nın aydınlık umudu olarak başkanlık koltuğuna emin adımlarla yürüyorken Los Angeles'taki Ambassador Hotel'de kutlama konuşması yapmak üzere duruyor.
Bobby tam da 5 Haziran 1968 günü erken saatlerde Ambassador Hotel içinde ve çevresindeki gerek gerçek gerekse hayali karakterleri aracılığıyla başladığı hikayesine, saatler geceyarısını biraz geçerken meydana gelen RFK suikastıyla son veriyor. Emilio Estevez senelerce uğraşıp, didinip hazırladığı senaryosunu başarılı bir şekilde nihayetine erdirmiş, hem de birbirinden ünlü ve yetenekli oyuncuların oluşturduğu rengarenk puzzle'la. Her bir yanda yaşamış - veya yaşaması muhtemel- insanların, o bilindik güne paralel hayatlarını, tepkilerini, kendilerine has hikayelerini herkesin bildiği ama gene de bir kere daha bangır bangır ekrandan dinlenmesinin zarar etmeyeceği mesajlarla örülü halde izliyoruz. Kennedy rolünde kendisi var, o yıllardaki görüntüleri ve ses kayıtları kullanılmış. Bir de tabi arada arkadan, yandan, gölgesini falan gördüğümüz bir oyuncu da var ama geneli itibariyle Kennedy ordaymış hissi verme amacında.
Filmin en kayda değer hikaye parçası, bana göre, otelin mutfağında Laurence Fishburne, Jacob Vargas ve Freddy Rodriguez arasında geçen Amerika'nın nasıl Amerika'yı oluşturduğuna dair olan, ciddi ve göndermesi bol mesajlar içeren kısım. "Seni bastırmaya çalışanlar o beyazlar değil Miguel. Beyazlar sadece köşeye sıkıştırılmayı sevmezler. Yola gelecekler. Sadece bunun kendi fikirleri olduğunu sanmalarını sağlamamız gerek. Büyük özgürleştiriciler olduklarını düşünmelerini sağlamalıyız. En başında özgürlüğü çalanlar kendileri değilmiş gibi." diyor siyahi mutfak şefi rolündeki Laurence Fishburne.
Ünlüler geçidimizse Lindsay Lohan, Elijah Wood,Sharan Stone, William H. Macy, Demi Moore,Anthony Hopkins,Ashton Kutcher,Christian Slater ve Shia LaBeouf gibi isimlerle devam ediyor.
Bobby, bilindik bir sonun, bilindik başlangıcını, hiç bilmediğimiz hayatlarla anlatıyor. Venedik Film Festivali'nde ödül almasının yanında kesinlikle anlatılması gereken bir hikayenin renkli bir versiyonu olarak izlenesi bir film olarak yerini almış ayrıca.

Stefan Zweig'dan "Alacakaranlık Öyküsü"

Alacakaranlık Öyküsü, Stefan Zweig'ın Milliyet Yayınları'nın 1995'te Ali Avni Öneş'in çevirisiyle yayınladığı, Zweig'ın Alacakaranlık Öyküsü ve Yakan Sır isimli iki öyküsünü barındıran kitabı. Bu iki öykünün orijinal isimlerini ve yazılış-yayın tarihleriniyse bulamadım.
Aslında üniversiteye başladığım senelerde görüp,merak etmeye başladığım Macellan'ıydı Zweig'ın ama aradan bunca sene geçip de ben bir sürü seminer ödeviyle uğraşırken, kütüphanede bulup bulabileceğim en ince Zweig kitabını elime almaktan başka çarem olmadı. En azından Macellan'a giden yolda belli bir fikrim olur dedim. Hakikaten de oldu, kendinden bahseden her yerde ısrarla 1942'de karısıyla birlikte intihar edişinden ve Yahudi asıllı oluşundan yola çıkan düşüncelerden fazlasına ulaşabildim nihayet. Bir yazarla en iyi tanışma yöntemini denedim, yazdıklarını okudum.
Kitabın ilk öyküsü, Alacakaranlık Öyküsü, anlatıcımızın bir alacakaranlık vakti yalnızlığının tetiklediği gölgelerin arasında eski bir tanıdığının anlattıklarını hatırlamasından yola çıkıyor. Bu eski arkadaşın, uzak bir geçmişte, ilk aşkı tadışını, karşılıksız sevme ve sevilme durumlarını yaşayışını dinliyoruz bir çeşit Atonement atmosferinde. Tüm öykü anlatıcımızın da içinde bulunduğu odanın havasında, kararmakta olan havanın üstüne çöktüğü bulanık bir gölgeler diyarı gibi. "Birdenbire loşluk çöktü odamıza! Rüzgar şehrin üzerine yağmur mu getirdi?" diye başlayan öykü, "Fakat oda ne kadar loş ve sen alacakaranlığın derinliğinde bana ne kadar uzak görünüyorsun!" diyerek sonuna geliyor.
İkinci öykü, Yakan Sır'da bu defa bizim bildiğimiz anlamda playboy denilebilecek genç-zengin-hovarda bir baronun tatil için gittiği bir otelde sırf eğlenmek için genç bir kadını elde etme ve bu uğurda aklını karıştırdığı genç kadının 12 yaşlarındaki oğluna yanaşma çabaları sonucu olanları dinliyoruz. Bu defa da henüz yetişkinlerin dünyasının kıyısında duran ve Yakan Sır adını verdiği o yetişkinlerin sırrına erişmeye çalışan bir çocuğun kafasının içine misafir olmuşuz etkisi yaratıyor Zweig.
Zweig'ın her iki öyküsünde de, bolca kendiyle konuşan, durmadan kendi iç dünyalarıyla ilgilenen, tartışan, düşünen taşınan karakterlerinin duygusal okyanuslarına dalıp çıkıyoruz. Etrafı anlamaktan çok insan düşüncelerini, duyguların en uç, en derin diplerini görüyoruz. Tabi bolca karanlık, umutsuz, bocalayan iç dünyalarla.
Bu sebeple, yeni Zweiglarda görüşmek üzere diyorum, yalnız dilimde bıraktığı Dostoyevski etkisinden olsa gerek, acele de etmiyorum.
Bu arada gittigidiyor gibi yerlerde 4 tl'ye bulunabilirken, online kitapçılarda tükendi,satış yok gibi ibareler taşıyor kitap, okumak isteyene bildirmiş olayım.

15 Mayıs 2011 Pazar

The Chronicles of Narnia: The Voyage of the Dawn Treader (2010)

Sabit Film Uyarısı:Üzerinde çok düşünmezseniz,spoiler içermez.Haa ama yok çiseden nem kaparım,olayı hemen abartırım diyorsanız spoiler da içerir,gereksiz muamele de yapar.

Benim Narnia yolculuğum 2005'teki The Chronicles of Narnia: The Lion, the Witch and the Wardrobe    ile başladı. Oz'dan, HP'nin Muggle gözlerinin önündeki büyülü dünyasından, Neverland'den ve tavşan deliğinin içinden haberim vardı ama Clive Staples Lewis'in 1950'de yayımlanan kitabıyla birlikte tanıştırdığı Narnia dünyasına hiçbir şekilde rastlamamıştım.

İlk filmin fragmanları dönmeye başladığında ve gösterim tarihi boy boy her yerde yer almaya başladığında gördüğüm tek bir şey karar vermeme yetti: Çocuk kitabından uyarlanan film.20 yılı geçen bu dünya üstündeki süremde öğrendiğim en yararlı bilgilerden biri buydu: Bir çocuk kitabı,asla bir çocuk kitabı değildir.
Diğerleri, bu yaftayı yapıştırıp arkalarını dönerken,biz biliriz ki en büyük hazinelerden birine daha kavuşmuşuzdur.Bırakırız onlar çocuk kitabı sanmaya devam etsinler,burun kıvırsınlar,öyle desinler.

Bu anlamda Narnia diğerlerinden şöyle farklı böyle soylu demeyeceğim,keza her bir dünya farklıdır "bu" evrende.Lewis'in yaptığı da esasında tıpatıp kuralları takip eder;"gerçek"dedikleri,yaşamak zorunda bırakıldığımız bu boyutun yansımalarını kendi içimizdeki dünyanın taşı,toprağı,suyu,bulutu olarak kullanıp,orayı aslında her birimizin içimizde yaşadığı yeri anlatır.Bu esnada diğerleri gene topa girerler,"Hristiyanlık bıdı bıdısı vıdı vıdısı" diye bilir bilmez laf ederler.
Belki öyledir,belki de değildir.Lewis'in kendi içine bakıp gördüğü dünyanın bir yansımasıdır sonuçta Narnia.Siz isterseniz her bir ağacını,otunu,çöpünü İncil'den cümleler olarak görürsünüz,isterseniz sadece Narnia'yı görürsünüz.Ki zaten Narnia'yı göremeyecek kadar şanssızlaşmışsanız,büyümüşsünüz demektir.
Oxford'da Tolkien'le de birlikte çalışmış olan Lewis,Narnia serisini 1949 ile 1954 yılları arasında yazmış.Filmlerin çekiliş sırası kitapların ilk yayımlanış sırasına göre.Ancak bu üçüncü filmden sonra eğer dördüncüyü de yaparlarsa ardından göreceğiz ki kitaplardaki olayların sırası böyle değil.
Hikaye örgüsüne göre Büyücünün Yeğeni,Aslan-Cadı ve Dolap,At ve Çocuk,Prens Caspian,Şafak Yıldızının Yolculuğu,Gümüş Sandalye,Son Savaş şeklinde sıralanıyorlar. İlk film dediğim gibi 2005'te Aslan,Cadı ve Dolap'tı. Ardından 2008'te Prens Caspian geldi.
Bu geçen seneki üçüncü film de Prens Caspian'ı bıraktığımız yerden yeni bir macerada bulmamızı sağlıyor. Narnia Günlükleri'nin bir klasiği olan büyüyen çocukların artık hikayeden ayrılması durumunu ikinci filmin sonunda öğrenmiştik,bu filmde görmüş oluyoruz.İki büyük kardeş Peter ve Susan ergenliğe adım atmış gençler olarak artık Narnia'ya çağırılmıyorlar. Ancak Narnia'nın hala Edmund ve Lucy'ye ihtiyacı var,ayrıca onların tam bir başbelası olan gıcık kuzenleri Eustace'a ihtiyacı olduğunu anlıyoruz ilerleyen dakikalarda.
Prensimiz Caspian'sa artık sanırım biraz da film dokunuşundan olsa gerek, beyaz atlı prens görüntüsünde olmaya devam ediyor.
Dorian Gray'de dişe dokunur bir performans göstermiş Ben Barnes, Caspian rolünde yine aynı saflıkta, sevecenlikte.Kendisini şansımız olursa Killing Bono'da izleme zevkine erişeceğiz.
Pevensie kardeşlerin her zaman en sevdiğim üyesi olan Edmund'a can veren Skandar Keynes diğer iki filme göre zayıf kalıyor. O ilk filmdeki çocuk halinde bile Edmund'un iç mücadelesini, saf doğasını daha iyi gösteriyordu. Artık büyüyen, genç bir adam çehresi kazanmış yüzünde aynı ifadeler çok donuk kalıyor. Neredeyse bir Peter Pevensie bayıklığına gelmek üzere. Kendisinden bundan sonra çok güzel şeyler bekliyoruz, o ayrı.
İlk filmden beri beni en fazla etkileyen Aslan olmuştur bu arada. Liam ustamın sesi mi yoksa aşmış efektlerin oluşturduğu o inanılmaz, kitapları okuduğunuzda gözünüzde canlanan kırka katlayan aslan görüntüsü mü Aslan'ı bu kadar etkileyici yapan, karar veremiyorum hala. Ekranda o alev alev görüntüsüyle ortaya çıktığında her defasında hakikaten bir kükreyişiyle Narnia'yı yaratan Aslan'ın o olduğuna tüm benliğinizle inanıyorsunuz.
Ama ne yazık ki görüntülerin ulaştığı bu seviyeye hikaye hem de Lewis'in o müthiş satırlarına inat, bir türlü gerekeni yerine getiremiyor. Sadece bol bol görsellikle, üstünde baya uğraşılmış aksiyonun arasında sıkışıp kalmış birkaç karakter gelişimi, kitaplardan araklanmış ama kesinlikle yansıtılmaya çalışılmamış birkaç mesaj, öylece dolanıp duruyor film boyunca.
Bir yerden sonra birşey beklemekten vazgeçiyorsunuz, oturup güzel şeyler göreyim diyorsunuz. Ki ilk film kesinlikle böyle değildi, ikinci de bir dereceye kadar idare ederdi.
Neyse Narnia dünyasının en azından bu müthiş görüntülerle ve adabında seçilmiş oyuncularla perdede yaratılmış olmasından gene de mutluyuz, geri kalan 4 kitabı da bekliyoruz.

Healer {힐러} (2014)

 Seo Jeong Hu oğlumuz, "healer" kod adıyla tanınan bir çeşit gece kuryesi. Ahjumma kod adlı bir hacker'ın kulaklıklarından ver...