30 Eylül 2012 Pazar

we love turkish fans

Hürriyet'in haberinde gördüm bunu. Sonra da Facebook sayfasına gidip kontrol ettim hemen, orada da deliler gibi beğenilmiş ve yorum yapılmış bu resme.

Merlin'in BBC sayfası : http://www.bbc.co.uk/programmes/b00mjlxv

29 Eylül 2012 Cumartesi

Korkunç Ekim Korku Filmleri Serisi başlıyor ey ahali!

Hatırlayanlarınız olacaktır, geçen yıl yine ekim ayında bir "Korkunç Ekim Korku Filmleri Serisi" yapmıştım. Senelerdir onca yabancı yapımı film-dizi izleyip de çakma kültürümüzü edinmiş izleyiciler olarak, çocukluğumuza dair bir perili evin kapısını çalmaca, trick or treat yapmaca hatıralarımız olmasa da korku filmleri ve serüvenleri adına pek çok hatıramız var. Öyleyse demiştim geçen sene, bu ayı korku filmleri ayı ilan ediyorum. Bu sene hadi bunu biraz daha kendim çaldım kendim oynadımdan çıkaralım. Hep birlikte yapalım bu işi. Korku filmleri festivali olsun ekim ayı bizim için. Ben seçtiğim filmleri söyleyeyim önceden. İzlemediyseniz siz de benim gibi hepsini, beraber her hafta o filmi izleyelim, ben düşüncelerimi yazınca siz de söyleyin altına "aa çok yanlış izlemişsin olur mu hiçbir şey anlamıyorsun sen bu işten" gibi (Tabi öbür türlüsünü de diyebilirsiniz:D ). İzledikleriniz varsa içlerinde ya da hepsini birden falan izlediyseniz siz de altına kendinizinkileri önerin bu ay için, izleyecek 4 film seçip.
Öyleyse festivalimiz için seçtiğim filmler şöyle :
1-Plan 9 From Outer Space -1959
2-Dracula-1992
3-Gen-2006
4-La Casa Muda (The Silent House)-2010
Açıklamamı da önceden yapayım ki ne akla hizmet bunları izleyeceksin demeyin. Seçme kriterim en başta ImdB tarafından tür hanesinde "horror" olması filmin. "Thriller"ları seçmiyorum, özellikle horror seçiyorum ki saf, has korku filmine denk geleyim. Peki neden öyle korku filmleri arıyorum? Çünkü korkunun eski moda olanını, yani bir 1935 yapımı Frankestein gibi filmleri tercih ediyorum. Salak gençlerin saçma sapan bir şekilde ormana şuraya buraya düştüğü, kana susamış bir delinin onları biçtiği, her bir yerin kan revan olduğu o türleriyse önüme vampir koyun izlemem. Hayır gene kanlı olup usulünce adabınca bu işi yapanlar var, onlara birşey demiyorum ama diğerlerini tavsiye de etmiyorum, vaktiniz mi bol ne.
Neyse geçen seneye bir göz atmadan başlamayalım :
Hafta I: House of Frankestein
Hafta II: Psycho
Hafta III: Nightwatch
(Geçen yıl seçtiğim 4.film tam da öyle bahsettiğim o izlemem dediklerimdendi, miş yani sonradan fark edince izlememiştim, o yüzden geçen yıl sadece 3 film vardı.)
Hepimize bol keyifli ve korkunç bir ekim ayı olsun. Korkunç Ekim Korku Filmleri Festivalimiz başlasın!

27 Eylül 2012 Perşembe

24 Eylül 2012 Pazartesi

Charles Dickens'ın büyük mü büyük umutları ya da ümitleri

İlk defa 1860-61 arasında haftalık olarak yayınlanmış "Great Expectations". Uzun süredir bir Charles Dickens kitabı okumalıyım artık diye dolanıyordum. Sonunda kütüphanede bu 1967 yılından, Nihal Yeğinobalı'nın çevirisiyle Güven Yayınevi'nin bastığı, dışı ciltli, saman rengine dönmüş parçalanmak üzere olan, okurken cildin içinden kucağıma düşüveren, buram buram eski kitap kokan şaheseri bulunca hiç vakit kaybetmedim. Kütüphanede ara ara eskimiş, onlara göre zamanı dolmuş kitapları raflardan kaldırıyorlar. Sonrasında ne yapıyorlar bilmiyorum. Şu ara okumakta olduğum başka bir kitaptaki kütüphaneci karakter öyle kitapları götürüp geri dönüşüm yapan bir yere bıraktıklarını söylüyor ama o kıyamayıp eve götürüyormuş. Ben de kıyamıyorum, bu elimdeki kitabı geri kütüphaneye götürdüğümde büyük ihtimalle eski diye ayrılacaklar arasına konacak. Heba olup gidecek. Bende dursa, ona hakettiği özeni bir ben gösterebilirmişim gibi geliyor. Çok fazla bağlanmamak gerek biliyorum.
Unutulmaz bir gün oldu bu benim için; hayatımda çok büyük değişmeler yaptı çünkü. Ama, zaten herkesin hayatında öyle değil midir? Ömrünüzdeki sayılı günlerden bir tekini yaşanmamış sayalım...kaderinizin akışı kimbilir ne kadar başka olurdu! Bu satırları okurken bir an durun, hayatınızı saran o uzun zinciri düşünün...ister demirden olsun, ister altından, ister dikenden olsun, ister gülden...o sayılı günlerden biri yaşanmayıp da ilk halkası meydana gelmeseydi bu zincir belki de hiç örülmez, hayatınıza hiç dolanmazdı.
(...)
Ben Joe'nun eline sımsıkı sarılmış, yabancının gözüne, terbiye kurallarına sığmayacak şekilde bakarak teşekkür edip parayı aldım. Yabancı adam Joe ile B.Wopsle'ye iyi geceler diledi, bana o kısık nişancı gözüyle şöyle bir baktı. Ama, hayır, bakış değildi bu; daha doğrusu, gözünü ağır ağır kapamıştı. Bazan bir gözü yummak o gözle bakmaktan daha etkili olur.
(...)
Evden kaçıp bir gemici, bir asker olmadımsa bu benim vefalı oluşumdan değildir...Joe'nun vefasıdır. Sıkıldığım halde örs başında canla başla çalıştımsa, alın terinin değerine inandığım için değildir...Joe'nun alın terine verdiği değer, onun inancıydı beni çalıştıran. İyi kalpli, dürüst ruhlu, çalışkan bir tek insanın etkisi çevresine ne derece dağılır bilmem. Yalnız kendi üstümdeki etkiyi biliyorum. Çıraklık devremde herhangi bir iyi davranışım olduysa bunun kökünü, dünyayla barışık, sade bir kişi olan Joe'da aramak gerek...yoksa gözü hep yükseklerde olan, huzursuzluk içinde kıvranan bende değil!
(...)

Dostlarımız gibi olmayı istemek, insanın büyük bir zayıflığıdır. Eğer onlar zenginse, biz de zengin olmayı arzularız. Eğer onlar fakirse, o halde onlar kadar fakir olmanın bir sakıncası yoktur. Aptal olmaktan utanmayız; yalnızca, dostlarımızdan daha fazla aptal olmak utandırabilir bizi. Bu kıyaslama ile alakalıdır.
Bu ayrıca, birbeklenti meselesidir. Sahip olmayı zaten hiç ummadığımız şeyleri özlemeyiz de. Zengin olmayı hiç hayal etmemişsek, fakir olmak bizi hayal kırıklığına uğratamaz.
(...)
Estella ansızın bana doğru döndü. Kızgın değildi ama, son derece ciddi, samimiydi. Gözlerini gözlerime dikerek: "Sana da öyle bakıp güleyim mi istiyorsun?" dedi. "Demek seni de kandırıp aldatayım istiyorsun?"
-"Onu kandırıp aldatıyor musun Estella?"
-"Hem onu, hem de başka birçoklarını. Önüme çıkan herkesi aldatıyorum...senden başka. Hadi Bayan Brandley geliyor, bu lafı keselim artık!"
Ayrıca Joe Gargery'yi Atticus Finch'in yanına, gönlümdeki o en güzel yere yerleştirdim, "Pipçiğim iki gözüm."

"Kur'an, İncil ve Tevrat'ın Sümer'deki Kökeni"nin peşinde Muazzez İlmiye Çığ

Yıllar yıllar önce, bir yaz tatilinde eniştemin izmir'deki evin salonunda boyutunun 3 katı kadar fazla kitabı içinde barındıran ilginç kitaplığına merakla bakınıyordum. Orada kaldığım süre boyunca önceleri uzaktan, sonraları cama burnumu dayayarak, iyice sonrasındaysa içindekileri tek tek elime alarak bakınmıştım o kitaplığa. Kendiminki dışında etrafımda çok fazla kitaplık görmüşlüğüm yoktur genelde, annemden babamdan kitaplığı bırakın kitap bile kalmadı bana. Akrabalarımda da pek yoktur kitap biriktiren - hatta okuyan diyeceğim de şimdi buraya, demeyeyim - o yüzden çok ilginç gelirdi hep eniştemin kitaplığı ve kitapları. O kadar değişikti o kitaplar, adlarını sanlarını ilk defa duyduklarımdan tutun yıllardır efsane gibi baktıklarıma kadar her birşey vardı. Önüne, halının tam bitip döşemenin başladığı noktaya çöker, yarı okur yarı göz atardım.
Bir kitap vardı onların içinde, Erich von Daniken'in "Tanrıların Arabaları"  kitabı. Ortaokulda duymuştum ilk, tam olarak anlayamamakla beraber ne olduğunu, okumuştum bir yerlerde. Ve merak ediyordum, özellikle çılgınlar gibi mısırbilim'in içine dalmış çocukluğumda o kitapta Daniken'in eski mısırlıların bir ampül (ne kadar ironik olduğunu şu an yazınca fark ettim, hay allahım) çizdiklerini yazmış olduğunu okuduğum için daha bir merak ediyordum. Çöktüğüm yerimde açtım okumaya başladım. Dakikalar birbirini kovaladı, benim aklım yerinden oynadı. Okuduklarım kafamı o kadar karıştırmıştı ki kitabı elimden nasıl attığımı hatırlamıyorum. Henüz yeteri kadar şey okumamış, kendi düşüncelerini, kendi inancını oturtamamış benliğimde hatırı sayılır bir karmaşaya yol açmıştı o akşam okuduğum 20-30 sayfa. O yaşa gelene kadar annemlerden gördüğüm veya görmediğim, etraftan bildiğim kadarıyla edindiğim düşüncelere - temelsiz oldukların büyük bir derecede - ters şeyler söylüyordu Daniken. İnanmadığım ama biraz daha okusam inanmaya başlayacağıma emin olduğum ve bu yüzden de korkudan ödümün patladığı sayfalardı onlar. Sebep buydu işte, kafamın karışabilecek halde olduğunu biliyordum, farkındaydım cahilliğimin ve bu korkutuyordu beni.
Bir daha açmadım o kitabı. Yıllar yılları kovaladı, kutsal kitaplardan da bölümler okudum, dinler tarihine de giriştim. Herkesi ve herşeyi dinledim, çünkü her fikir, her inanç, her bir insan en azından dinlenilmeyi hak ediyordu, onu öğrendim. Ailemden öyle gördüğümden ya da her şeyin doğrusu öğretildiğinden değildi bu halim, insanların arasında yaşadıkça, gördükçe kendi kendime edindiğim birşeydi.
Ve dinin, inancın sadece ama sadece insanın kendisine ait, kendisiyle ilgili bir konu olduğuna karar verdim. Kimseye birşey göstermek, birşey ispatlamak zorunda değildim; kimsenin neye inandığı beni zerre kadar ilgilendirmezdi. "İnanmak" eylemi kendi ruhumuzla yaptığımız birşeydi. E ruhlarımızın da tek, bağımsız, özel olmadığını düşünen bir insan olabilir miydi? Ruhlarımıza kim karışabilirdi?
Ben de öyle yaptım. Aynen böyle, düşündüğüm gibi. Ama olaylar, dünya çok saçma bir yere dönüştü. Elimde değildir, her şeye kısasa kısas giderim. Siz karşıma geçip bağırırsanız siz bana bağırmaya başlamadan önce nasıl davranıyorsam öyle davranmaya devam ederim, ki bu kendi doğrularıma daha da bağlı olmamı sağlar. Bu yüzden bir yere girerken illa başıma bir örtü atmam isteniyorsa hayatta yapmam. Çünkü zaten üstümde bol bir pantolon, ondan daha da bol bir uzun kollu kazak vardır ve gayet üsturuplu bir halde o mekana saygısız olacak herhangi bir durumda değilimdir. İyice ısrar ederseniz en fazla sizi üzmemek için kapüşonumu geçiriveririm kafama. Önemli olan mekana ya da kişilere saygımdır çünkü, bunu saçımın görünmesi veya görünmemesi ile ölçemezsiniz. Gözlerim bile görünmez halde olabilirim orada belki ama içimden küfrediyorsam ya da oranın bana hissettirmesi gereken şeyleri hissetmiyorsam örtünmüşüm örtünmemişim ne anlamı var? Önemli olan kafamın içindeki, ruhumun hissettikleri değil mi? Önemli olan "insan" olabilmek değil mi?
Muazzez İlmiye Çığ
Her neyse, lafı gene yüz metre öteden dolandırdım. Asıl diyeceğim konu Muazzez İlmiye Çığ. Arkeoloji ile en ufak bir münasebetiniz bile olmuşsa kendisine bir şekilde rastlayacağınız bir bilim insanı Çığ. Hatta arkeolojiyle ilgilenmeseniz bile bu ülkenin yetiştirdiği önemli ve az sayıdaki bilim insanlarından biri olduğu için mutlaka en azından bir haberiniz olması güzel birşey olurdu. Çığ, taa 1914 doğumlu bir Sümerolog, Hititolog ve hatta Arkeolog. Müzemizde ne kadar çiviyazılı belge varsa tam 33 yıl boyunca onları okuyup, tercüme edip, üstlerinde çalışmış. Şimdi böyle bir insana saygı duyulmaz da ne yapılır.
Tüm çalışmaları sonucunda da pek çok bilimsel makale ve kitap yazmış durumda. "Bilimsel" kelimesini özellikle vurguluyorum çünkü böylesine çalışmalar, inanın veya inanmayın, saygı duymamız gereken çalışmalardır. Bu çalışmada da Çığ, okuduğu tüm o yığınlarca Sümer metninde bahsedilenlerin karşılığını kutsal kitaplarda buluyor. Oldukça titiz bir şekilde her bir olayı, mekanı, karakteri karşılaştırıyor ve böyleyken böyle diyerek bize düşünmemiz, akıl etmemiz için sonuçlar veriyor.
Tarihten bir miktar haberiniz varsa sizin de mutlaka dikkatinizi çekmiş olacak birçok konuyla beraber daha da az bilinen diğerlerini anlatıyor kitapta. Önce Sümer dininden ve diğer dinlerin karşılaştırılmasından bahsediyor. Ve başlıyor en ilginç olan kısımlara. Baş örtmenin, babil kulesinin, yaratılışın, adem'in cennetten kovulmasının, tufanın, eyüp peygamberin ve harut-marut meleklerinin hem sümer yazılarındaki hem de dinsel metinlerdeki ortaklıklarını-ayrıldıkları noktaları anlatmaya. Bunu oldukça yalın, anlaşılır ve ilgi çekici biçimde yapıyor ki okumak hem bir keyif oluyor hem de okurken düşünmeye, sorgulamaya başlıyorsunuz. Beynini çalıştırmak iyidir yani.
Tüm bunları illaki bakın ben böyle düşünüyorum siz de böyle düşünün diye yazmıyor tabiki Çığ. Ben böyle olduğunu gördüm, okudum, siz de okuyun karar verin siz bilirsiniz ama ben böyle inanıyorum diyor. Hakaret etmiyor, asılsız iddialarda bulunmuyor. Böyle birşey okudum ve bu beni bu sonuca götürdü diyor. Bizim de tam olarak yapmamız gereken bu zaten. Yazdıklarını okumak, kanıtlarına bakmak ve sonra kendi kararımızı vermek. Kendi kanıtlarımıza, kendi aklımıza danışmak ve mantığımıza güvenmek. "İnsan" olmak. Ve okumak. Çok okumak, çok düşünmek. Çünkü ilk emrin "oku" olmasının bir sebebi var. Oku ve aklını çalıştır. Çünkü seni "özel" kılan bu.

23 Eylül 2012 Pazar

labirentten terry'nin gidişine

Uzun bir aradan sonra ilk defa rüya gördüm bu sabah. Genelde olduğu gibi bunda da önce dışarıdan izleyendim sonradan kendimi rüyanın esas kahramanı olarak buldum.
İlk başta Harry Potter ve Ateş Kadehi'ndeki Üç Büyücü Turnuvası'nda olduğu gibi bir labirentte yolunu bulmaya çalışan-yarışan birileri vardı. Sonra yarış ilerledikçe bir kızın yolu labirentin içinde bir çıkmaz yola geldi. Daha doğrusu orası yolun sonu olmalıydı, labirentin çıkışını bulmuş olmalıydı ama o noktada bir çıkış yoktu. Onun yerinde ahşap bir duvarda, dar bir merdivenin basamakları ve basamakların sonlandığı en üst noktada birkaç raf. Bunları gördüğü anda kız, ben rüyanın içine daldım. Birden kendimi onun yerinde buldum. Artık yarışan da çıkışı arayan da bendim. Durup şaşırdım, napacaktım? Basamakları çıkıp, rafların en üstünü elimle yokladım. Belki bir çıkış yolu, bir kol, gizli bir geçide açılan birşey vardır umuduyla. Bu yarı karanlık dehlizde, rafların en üstünde elime kitaplar geldi. Biraz daha kaldırdım kendimi, oraya bakmaya çalıştım. 9-10 tane kitap. Hepsi de Can Yayınları'nın bu beyaz zemin üzerine bir çerçeve içinde resimler olan sade tasarımları var ya, onlardan gibiydi. İsimlerini okudum bir bakışta, bunun anlamı ne dedim kendi kendime. O anda şeyi de öğrendim, bu labirentte Açlık Oyunları'ndaki gibi bizi izliyorlardı. Düşüncelerimi bile duyabiliyorlardı. Hatta onlar da düşüncelerini duyurabiliyorlardı bana.


Daha da ilginci o sırada olay labirentten ve yarıştan daha tuhaf bir şeye evrildi. Orada, o dehlizde, o kitaplarla çözmeye çalıştığım şey Terry'nin nereye gittiği, neden gittiği, bunun başımıza neden geldiğiydi. Bunun derken kastettiğim şey Terry ile Candy'nin ahırda yakalandıkları ve Candy'nin yıkık kuleye kilitlendiği gecenin kimi eseri olduğu. Alın buradan yakın. Olay birden buna dönmüş oldu, ben de Candy oldum. En tuhafı dışarıdan, tepeden artık nereden izleniyorsa oradan beni izleyen de başrahibe olmuş oldu. Ama Candy'deki gibi kötü değildi rahibe, sert görünüp, benden yanaydı, yardım etmeye çalışıyordu düşünceleriyle. Anlamamı sağlamaya, cevapları bulmamı sağlamaya çalışıyordu. Kitaplara baktım ben de bir kez daha, sonra kafamın içinde rahibenin sesini duydum, bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Anladığımı sandım, elimi kitapların olduğu üst tarafa kaldırıp masanın üstünü süpürür gibi kitapları süpürdüm ordan. Hepsi yere düştü, düşerken de öyle dağınık düşmedi. Yerde belli bir düzende, hepsinin kapağı yukarı gelecek şekilde, iskambil kağıtlarıymışçasına durdu kitaplar. Basamakta olduğum yerde durup, yerdeki kitaplara bakakaldım öylece. İsimleri mi birşeyler anlatmaya çalışıyordu yoksa diye tek tek aklıma kazımaya çalıştım ama boşunaydı. Normalde bile bunu aklımda tutamayacağımı biliyordum. Sinirlendim, neden bu kitaplar diye bağırdım içimden. Ne olmuştu o gece, nereye gitmişti şimdi Terry, neden bırakıp gitmişti beni? Kitapları tekmelemeye başladım. Sonra yine rahibenin sesini duydum kafamda, "Inside in, Outside out" diyordu. Ne saçma dedim, bunlar anlamsız hiçbir şey anlamadım ben. Beynim tekrar etmeye devam etti sözcükleri. Sözcükler habire beynimdeyken gözümün önüne görüntüler gelmeye başladı. O geceye dair şeyler görüyordum, ama o gece görmediğim şeyler görüyordum. Uzaktan yıldırımların gökyüzünü aydınlattığı bahçeyi, açılan bir kapıdan Terry'nin gidişini ve kuleyi görüyordum. Anlamaya çalıştım, cevap oradaydı, gözümün önündeydi ama göremiyordum, inside in outside out deyip duruyordum kendi kendime.
Uyandım sonra. Kitapların isimlerini hatırlamaya çalıştım ama nafile. Bu aralar çok stres altındayım galiba.

22 Eylül 2012 Cumartesi

Confidence, Cohen.

The O.C. izlediğim dönemde - ki başından sonuna normal yayın akışı süresince tüm sezonlarını takip ettiğim, edebildiğim ilk dizidir o.c. - idolümdü Samaire Armstrong'un hayat verdiği Anna. Neverland'e de aldığım bu yandaki "Confidence, Cohen" resminin sebebi bu sahnede, ayrıca Nadasurf'ün şahane müziği ve sözleri de.




Previously on Neverland : March Drizzles

 Yağmurlarla sonlanan bir Mart oldu. Bir de oturup, kendimi, kafamı dinlediğim. Belirli tarihleri beklediğim. Acele etmediğim. Hiçbir yere k...