12 Eylül 2012 Çarşamba

I'd swear that I do not know exactly what I want**

ben istedim olayım şöyle
Kadınlar saçlarının şekline veya rengine veya ikisine birden birşeyler yapmaya başlamışlarsa bu durum, kesinlikle bir çeşit bunalıma ucundan kıyısından dokunmakta olduklarının göstergesidir - diye geçer tüm dünyanın genelgeçer yazısız kurallar kitabında.
Benim için saçımla oynamanın çok daha gelişmiş, seviye atlamış bir bunalım göstergesi olması artık yıllardan beri süregelen bir gerçek. Gidip saçma sapan birşeyler yapmaya başlamışsam saçıma bu gayet açıktır nettir : dibi kazıyorumdur. En basit haliyle, saçımı değiştirirsem kafamı, kafam sayesinde kişiliği, kişiliğim sayesinde de kör talihimi, makus kaderimi, lanet olasıca hayatımı değiştirebilirim zannediyorumdur. Çabalıyorumdur en umutsuz halimle.
Gene o haldeyim. Hatta o halin daha bile dibindeyim. Yaş ilerledikçe herşey daha da ulaşılmaz, daha da hayal, daha da acı oluyor. Ciddi ciddi çıldırmanın eşiğindeyim, size fazlasıyla belli edemiyorum. Neyse öyle sanıyorum ki bu durum, bundan sonraki pek çok dizi halinde postun konusu olacak, bir açacağım ağzımı burada böyle hep birlikte içimiz dışımız böğrümüz dibimiz kararacak. Ama dedim ya, sonraki postlara artık.
o oldu böyle
Şimdiki halim bu çemkirmeye başlamadan önceki anlamsız çırpınışlar durumu. Bir süre önce markette kutusunun üzerindeki rengi pek beğenip aldığım, banyoda bir köşeye koyup bakışıp durduğum saç boyasını en sonunda bu geçtiğimiz haftasonu denedim. Pek beğendim dediğim renk garnier'nin üzerinde saray kızılı yazan paketindeki renk. Niyeyse paketin üstündeki rengin benim kafamda da oluşacağını falan düşündüm yine o zaman öyle bir halde. Oysa biliyorum adım gibi, daha önce birkaç defa saç boyaları ile tecrübem var, neyin ne derece olacağını tahmin edebiliyorum. Gene aldım boyadım. Yaklaşık 2 saatin sonunda kafamın üstü açık kırmızı, gerisi aralarında alevler dansa başlamış kahverengi oldu. Öyle bir saçma durumdu ki burada ne ben anlatabilirim hakkınca, ne de siz gözünüzde canlandırabilirsiniz.
Bir de o halde dışarı çıkıp başka bir saç boyası almak zorunda kaldım. Bunu ne örter hem de kendi saçımın rengine ne benzer diye bakınıp, yine garnier'nin çikolata kahvesinde karar kıldım. Aldım doğru eve boyamaya. Ama iki gün üst üste boyayı basınca kafaya acıdı tabi. Normalde yakmaz etmez beni. Bu sefer ikincide kafamın üstü bildiğiniz alev aldı gibime geldi. Dayandım, o saçma rengi yok edeceğim diye.
Bu ikinci 2 saatin sonunda ise o "çikolata"nın bitter olduğunu anladım, ben yanlış anlamışım en başta. Sütlü falan değilmiş, saçımın kendi rengiyle alakası yokmuş. Şimdiki halim kafamın üstü gölgede koyu kızıl-kahve, güneşte parıl parıl kırmızı, saçımın geri kalan kısmı uçlara doğru gittikçe koyulan bitter çikolata ile aralarında kırmızı ışıltılar şeklinde.
Natalia Oreiro'yu ilk tanıdığım bildiğim zamanlardan bu güne dek ara ara her görüşümde saçını değiştirmiş olurdu. Bir bakardım kazıtmış neredeyse, bir bakardım lüle lüle. Bir bakardım sarının en sarısı, bir bakardım zifiri karanlık. Derdim eskiden kendi kendine bu kadın ne renkli neşeli hareketli bir insan böyle diye. Kim bilir belki de sadece öyle görünüyordur.
ah naty vah naty
**Cambio Dolor'da der ya hani Naty "I'd swear that I do not know exactly what I want, but I know I'd die if I stay in the middle of it/That's why when I fly to other roads to know the real world/It's not late yet though I'm feeling like this now/And many fears appear, that won't let me think/And It's hard for me to think what's coming on/I trade pain, for freedom/I trade wounds for a dream that will help me to go on/I trade pain, happiness"

9 Eylül 2012 Pazar

Çizgi roman Baskerville Laneti ve tvdeki Sherlocklar Watsonlar


Anladığınız üzere Sherlock deliliğim son sürat devam ediyor. Martı Yayınları'nın başladığı serinin ilk iki kitabını okumanın yanısıra bbc'nin meşhur Sherlock'unun da iki sezonunu - ki iki sezon dediğim toplamda 6 bölüm=90dakikaX6bölüm - acayip bir heyecanla izleyip bitirdikten sonra daha başka neler bulurum diye bakınmaya başladım. Sonunda kütüphanede Ntv Yayınları'nın çizgi roman dizisinden Baskerville Laneti'ni buldum. Holmes ve Watson'la tanıştığım ilk hikaye bunun İngilizce "stage" serilerinden biriydi, ki ondan o zamanlar zerre kadar birşey anlamamıştım. O yüzden bu çizgi romanı görünce bir yandan çok sevindim, okuyup da bilemediğim ve bbc yapımındaki versiyonundan orijinalinden feci derecede farklı bir halini görmüş olduğum bu Sherlock macerasını öğrenebilecektim. Bir yandansa tırstım, başıma gelecekleri biliyordum.
Çekinmemim sebebi çizgi roman olmasındaydı, hala öyle. Çünkü bir yerde resim ve yazı varsa ben kesinlikle yazıya takılırım. Resim olmasından da değil, yazının yanında her ne olursa olsun ben mutlaka yazıyı görürüm, ona bakarım, aklım ona kayar. Bu yüzden altyazıları kabuslarımdan biridir mesela. Mümkün olduğunca onlarsız izlemeye çalışırım filmleri, hatta en küçük fonta getiririm, iyice anlamadığım bir şeyler söylüyorlarsa dikkat eder bakarım. Tüm resmi, olayı görebilmek için yazıları aklımdan çekmem gerekir.
Bu yüzden çizgi romanlar beni deli eder. Gözlerim ve aklım tüm roman boyunca savaşır durur. Beynim dolanır, midem bulanır. Her sayfa çevirişimde gözlerimi yumar, "önce resme bak önce resme bak" diye kendimi ikna etmeye çalışırım. Küçükken gazetenin verdiği Tommiks'lere bakarken fark etmiştim ilk. Tüm çizgi romanı okuyup bitirdikten sonra duruyordum, düşünüyordum, aklıma tek bir kare gelmiyordu. Açıp geri resimlere bakıyordum uzun uzun.
Bunda da aynı şeyi yaşamamaya çabaladım. Uzun uzun Sherlock'un sabahlığını, Watson'ın yüz çizgilerini, kırsalın manzarasını inceledim durdum. Çizer I.N.J.Culbard'ın çizimleri benim için tamamen yeni bir dünya oldu (Çizgi roman kültürüm neredeyse sıfır çünkü, anlattığım sebeplerden). Ama Kutlukhan Kutlu'nun yaptığı çevirinin asıl cümleleri Ian Edginton'a ait ve bana fazlasıyla tv Sherlock'unu hatırlattı. A.C.Doyle'un yazdığı Sherlock ve Watson bence bbc versiyonundan oldukça farklı, bunu sadece zaman dilimi açısından söylemiyorum. Hatta onu işin içine hiç karıştırmayalım. Kişilik olarak bence büyük farklılıkları var tv ve kitap Sherlock'larının. Ama bu çizgi romandaki Sherlock neredeyse Benedict Cumberbatch'in çizdiği portreyle aynı. Gerçi Edginton Lucasfilm, Paramount Pictures'ta falan birçok projede - bildiğimiz hemen hemen tüm popüler ve büyük yapımlarda - çalışmış bir insanmış, popülerliğe aşina olması doğal karşılanmalı.
Çizgi roman ilk olarak 2009'da basılmış. Girişinde önce en güzelinden bir A.C.Doyle biyografisi, ardından pek detaylı bir 221B Baker Street planı çizimi ve Daniel Stashtower'ın öykünün tarihçesi ve ortaya çıkışı ile ilgili acayip keyifli bir yazısı var. Öykümüz bitip, Son yazısını gördükten sonra da Culbard'ın eskiz defterinden çizimlerin oluşumuna dair birkaç örnek ve anlatım yer alıyor. Toplamda 136 sayfada ve normal kitap boyutundan bir boy büyük bir şekilde tüm bunları görüyor, okuyor ve zevkten dört köşe oluyoruz, esası bu.
Baskerville Laneti, orijinal adıyla Hound of Baskerville bbc versiyonunda da 2.sezonun 2.bölümünde anlatılmıştı. Tabi 21.yy.'a bulanmış pek çok değişiklikle birlikte. Ama onun da ayrı bir tadı var, görmenizi tavsiye ederim. Yeni sezonu 2013'ün başlarında yayınlanmaya başlayacakmış, bbc öyle açıkladı.
Bu sırada, Amerikalılar elma armut toplamadı. Kanımca ünlü - Sherlock'un aslında hiç sarfetmediği - "Elementary Watson, elemantary." sözünden ilham alarak isim verdikleri Elemantary dizisi 27 eylülde yayınlanmaya başlayacak. Cin fikirli olmak iyidir, ama o kadar da cin fikirle dolmak hayra alamet midir bilemem, çünkü Elementary'de Sherlock'umuzu Jonny Lee Milller canlandırırken, Watson'a Lucy Liu'yu uygun görmüşler. Kendisi Joan Watson gerçi. Bir yandan hem geleneksellikten uzaklaşamamış, Sherlock'a yine bir İngiliz'i koymuşlar, öte yandansa biz çok yenilikçiyiz manevralarına girmişler. Ne kadar başarılı olur bilemem, ama ben her halikarda adadan ne çıkarsa ona bayılırım, bizim Sherlock'un eline su dökemezler.

:D
Sherlock: I uses my senses, unlike some people. You see, I am fine. In fact, maybe better. So just leave me alone.
John: Yeah. Okay. Okay. So why would you listen to me? I'm just your friend.
Sherlock: I don't have friends.
John: No. Wonder why.

27 Ağustos 2012 Pazartesi

hayat böyledir çocuklar

How I Met Your Mother'ın 7.sezonunun 14.bölümü "46 Minutes"ta Marshall ve Lily, doğacak çocuklarını daha iyi bir çevrede yetiştirmek istediklerinden - ve başka birkaç nedenden dolayı - ünversiteden mezun olduklarından beri yaşadıkları New York'un merkezini terk edip, şehir dışında, bu bizim Amerikan filmlerinden tanıdığımız "suburban" evlerinden birinde yaşamaya karar verirler. Oysa değiştirmeye çalıştıkları sadece evleri olmaz, onların o birbirine adeta zamkla tutturulmuş olağanüstü dostlukları da değişmek zorunda kalır bu kararla. Neredeyse her gün tüm vakitlerini bir arada geçirmeye alışmış bu sımsıkı 5 dostun arasına artık mesafeler girmiştir. Artık her akşam toplaşıp, aynı masaya oturdukları McLarens'a aynı mesafede değildir hepsi. Ted ve Barney ikna etmeye çabalar Marshall ve Lily'yi. Öyle ya nasıl olacaktır  bu böyle ayrı gayrı? Ama olur - tamam sonradan çok daha başka da olur da konumuz o değil -, tüm bir bölüm boyunca hikaye onları savurur durur, sonunda 2030'daki Ted Mosby'mizin sesi ulaşır bize;
Beşimiz de o koltuğa beş dakika uzaklıktaki yerlerde mi oturduk peki hep?Hayır, hayat böyledir çocuklar. Ama başka bir şey keşfettim. Beşimiz nerede birlikteysek oturma yerimiz orasıydı.
Önümüzdeki 2 haftayı, işten kalan her bir saniyesinde şu artık arap saçına dönen tezimi yazmak için harcayacağım. Bu iki hafta içinde bu işi hallettim hallettim, yoksa ne olurum bilmiyorum. O yüzden bu arada size yeni yazmaya başlayan iki arkadaşımın bloglarını gösterip, birazcık da sözü onlara bırakmış olacağım.

Çünkü yan yana durabilmenin böyle bir yolunu denemeye karar verdik mecburen. Ne İstanbul, ne Ankara, ne de Santa Cruz, fark etmesin diye.
Çok doğru söyler nitekim Ted, biz nerede birlikteysek o cam önü de orası olur.


26 Ağustos 2012 Pazar

Parenthood (1989) - ebeveyn olmak üzerine uzunca (2 saat kadar) bir söylem

Film izlemeye uzun zaman önce başladığımı biliyorsunuz az çok. Baya bir uzun zaman önce hem de. Neyse, o zamanlar tv vardı tabi, sonraları sinemayı keşfettim belki tek tük. Ama sinema uzaktı, pahalıydı ve ben henüz 40 kilo bile yokken elime harçlık da verilmiyordu. Korsan piyasasının farkına vardım eve bilgisayar girmesiyle birlikte. Her hafta gazeteden yeni filmlere bakıyorum, not alıp babamın eline tutuşturuyorum, o da iş dönüşü maltepe pazarına uğrayıp korsan cdleri eve taşıyor şeklinde bir döngüyle baya film izledim (Titanic'i bile). Lise boyunca da devam etti korsan cdlerle mücadelem, salak saçma altyazılar sonucu İngilizce'yi kendim söktüm misal. Elde tutulan kameralardan zar zor seçilen sinema çekimleri gözlerimi bozdu belki de (evet miyopu ve astigmatı ona bağlıyorum ben). Üstüne bir de Johnny çıkınca karşıma, bu sefer film kiralayan dükkanlardan ikna kabiliyetimle nuh tarihinden kalma cdleri satın alıp (abi bu benim olsun mu hı?gibi) eve döndüğümü bilirim (ahh the astronauts wife).
Ama asıl film üniversiteye gidince koptu tabi. Mühendislik fakültesine adım atmışsan, hem de bilgisayar mühendisliğine düşmüşsen ilk birkaç ay içinde download nedir, megabitin hayati önemi nedir, torrent kimin icadıdır, bsplayer en iyi dostun mudur öğrenmemek mümkün değildi. Nitekim öğrendik. Ve bir başladık ki hem "download"a hem de izlemeye, bitiremedik.
Bir yerden sonra şeyin farkına vardık tabi, e ben indiriyorum, sen indiriyorsun, o da indiriyor. Öbür tarafa dönüyorum, bakıyorum, onlar da indiriyor. Dedik bari kaynakları bu kadar hor kullanmayalım, paylaşalım, iletelim, hepimiz faydalanalım. Zaten her gün okulda 24 saat beraberiz, eve gidip de indirmeye uğraşacağıma aynı filmi, senden alırım bir flash bellekle, olur biter.
Şimdi yıllar sonra, dvdlere ve harici belleğe kaydettiğim filmlerin arasında, bu sebeple, ne idüğü belirsiz bir ton film var. Özellikle bu bir oyuncuya delicesine tutulma ve uçurumdan atlasa peşinden sırıtarak yol alma durumunda olabilen tek insanın kendiniz olmadığını anlamanız baya aydınlatıcı olabiliyor. Ben nasıl liseden beri Johnny hangi kameranın önünden geçmişse o kameraya ulaşmaya çabalamışsam, bir arkadaşım Joaquin Phoenix ile Ewan McGregor'a, bir kuzenim de Lindsay Lohan'a aynı sadakati göstermiş. Film havuzlarını olduğu gibi kopya ettiğim için de elimde şu an neyi anlattıklarına dair en ufak bir fikrim bile olmayan bir sürü joaquin, ewan ve lindsay filmi var.
bu, 89'daki filmin ailesi
1989 yapımı Parenthood filmi de onlardan birisiymiş meğerse. Kimin oynadığını, kimin yönettiğini bilmeden açtım. Konusu hakkında isminden dolayı bir fikrim vardı gerçi. Ekranda yönetmenin Ron Howard olduğu, başrolde Steve Martin olduğu falan yazınca da birkaç birşey oluştu kafamda. Yalnız iki saat boyunca bunu aldığım insan, nesi için indirmiş onu çözmeye çalıştım (çok kötü olduğundan bilmem ne değil yahu, sadece dedim ya benim bu -koliklerden hangisi indirmiş bunu acaba diye düşündüm). Yılı 1989 olunca daha da zorlaştı tabi.
bu 90'daki tv dizisinin ailesi
Konuysa bildiğimiz ebeveynlik işte. Hepsi de evli-bekar-boşanmış ve çocuklu 4 kardeşin ve onların oluşturduğu geniş ailenin ebeveynlik üzerine durumlarını anlatıyor Ron Howard, Lowell Ganz ve Babaloo Madel. Gil, Sarah, Helen ve Larry birbirinden gayet farklı aileler kurmuş farklı kardeşler olsalar da temelde çocuklarıyla ve eşleriyle yaşadıkları oldukça benzer. Hangi yaşta olurlarsa olsunlar her şeyi çocukları için yapıyorlar, her çocuğun da farklı bir derdi farklı bir yönü oluyor. Tabi her bir ailenin de kendine göre değişik bir çocuk yetiştirme anlayışı olunca, biz de ondan ona atlayan içiçe geçen bu ailelerin hikayesini izlemiş oluyoruz.
Ama sıkılıyoruz. Sorun o. Komedi ve drama olarak geçen filmin draması bir yerden sonra sıkıcılaşıyor. Tamam hikaye çok samimi, çok açık, çok gerçekçi yönler taşıyor ama tempoyu ayakta tutamıyor. Parlak olduğu noktalar da yok değil elbette, her bir oyuncu şahane oynuyor, komediyi senaryo yazmışsa eğer dibine kadar yapıyorlar, gülmekten çatlıyoruz. Ama çok az oluyor bu ve geri kalan kısımda sadece yavaş geçen dakikaları sayıyoruz.
bu da bizim zamanın tv dizisinin ailesi
Steve Martin'i tabiki seviyoruz, zaten ilk dakikalarda onu gördüğüm için içim rahatlamıştı. Dianne Wiest ve Rick Moranis de işi garantilemişti. Ama daha 20'lerinde bir Keanu Reeves'i görmeyi hiç beklemiyordum. Ki acayip de güzel oldu. Yalnız şaşkınlığım büyüktü. Neye? Şuna : 

Film boyunca en çok güldüğüm ve düşündüğüm karakter Garry Buckman'dı. Annesiyle ve çevresiyle iletişimi (iletişimsizliği) ve kendi "storyline"ı beni iyi güldürdü. Bir yandan da kendime engel olamıyordum, ben bunu tanıyorum bir yerden diye. Çocukken çok meşhur olup sonradan dizilerde oynayıp duran aktörlerdendir dedim önce, oradan biliyorumdur. Baktım değil, sonra dedim o zaman kesin şu an çok meşhur ve bildiğim biri ama çıkaramadım. İzliyorum izliyorum bir türlü hah şu diyemiyorum. Sonunda film bitti, IMDb'ye baktım. Ve şoka giriyordum.

Buymuş. Bildiğiniz Joaquin'miş (Yuh Nihan, bu hali kendine bile benzemiyor niye indirdin :p ). Bir de şimdi bu Keanu'yla Joaquin aynı görünüyor, sene 2012. Ama sene 1989'da biri adam biri çocuk. Nesin sen Keanu nesin?
Tahmin edebileceğiniz gibi, film öylesine sıkınca beni böyle heyecanlar, eğlenceler aradım filmin içinde tabi. Çok kötü değildi belki ama benim gibi gelecek 50 yıllık kalkınma planınızda ne evlilik, ne de çocuk yoksa, pek bir ilginç yanı kalmıyor filmin. Hoş, olsa da sıkıyor da neyse. Ama öyle demeyelim, sonraki yıl kısa sürecek bir tv dizisi haline bile getirmişler filmi. Pek sevilmiş anladığım kadarıyla film. Bir de şimdiki, 2010'da başlayan aynı adlı diziyle de alakası var mı bilemiyorum. Olabilir, aynı mantıktır belki. Gerçi Lauren Graham var, ona da bir göz atmak lazım gelir.

there's a hundred ways of dyin, brother, and I'm pickin my own way

Böyle bazı resimler var, nutkum tutuluyor. Sebepsiz, öylesine. Herhangi bir fotoğraf, herhangi bir yerden, herhangi bir şekilde önüme çıkmış olabiliyor.
Bu kareye - ki bir filmden bir kare olduğunu daha sonradan öğrendiğim bu kareye - başka bir şeyi ararken rastlamıştım. Görür görmez bir şeyler oldu, anlam veremediğim. İçime dokundu bu bakış, bu eğik duruş, bu gevşekçe birbirine tutturulmuş tam da bir şey söylemek ister gibi duran dudaklar.
Gary Cooper'mış hepsinin sahibi. 1930 yapımı Morocco filminden.
Bu videodaki 1.44'üncü saniyedeki kare.
[dvdbeaver'dan resim bu arada]

25 Ağustos 2012 Cumartesi

3 Idiots (2009) - Hindistan, Türkiye, ora bura...fark etmezmiş.


Farhan : Bugün şu aptala olan saygım iyice arttı. Çoğumuz üniversiteye sadece bir diploma almak için gitti. Diploma olmadığında ne güzel bir iş, ne güzel bir eş...ne kredi kartı, ne de sosyal statü mümkün. Bunların hiçbiri onun için önemli değil. O üniversiteye sadece öğrenmekten keyif aldığı için gitti. O asla birinci veya sonuncu olmayı umursamadı.


Farhan : O gün biz "insan davranışı" konusunda bir ders aldık ; arkadaşın başarısızsa, sen  kötü hissediyorsun. Arkadaşın zirvedeyse, sen daha kötü hissediyorsun.


Farhan'ın babası: O alçak Rancho aklını karıştırıyor senin!
Farhan: Ben mühendislikten hoşlanmıyorum. Korkunç kötü bir mühendis olurum. Rancho'nun basit bir inancı var - Tutkunu mesleğin yapmalısın. Sonra işin oyun olur.
Farhan'ın babası: Ormanda ne kazanacaksın?
Farhan: Az bir para, ama çok şey öğreneceğim.
Farhan'ın babası: Beş yıl sonra ...Arkadaşlarını arabalar ve evler, alırken gördüğünde kendine lanet edeceksin.
Farhan: Mühendis olduğumda hayat bana hayal kırıklıkları getirir. O zaman sana lanet ederim. Ben kendime lanet etmeyi tercih ederim baba.
Farhan'ın babası: Herkes gülecek! Son sınıfta ayrıldığın için sana başarısız damgası vuracaklar.


Rancho: Köyümüzde yaşlı bir bekçi vardı, gece devriyesinde, Herşey yolunda diye bağırırdı. Ve huzur içinde uyurduk. Sonra bir hırsızlık oldu ve biz öğrendik ki o, geceleri göremiyormuş! Sadece "her şey yolunda" diye bağırıyormuş ve biz kendimizi güvende hissediyorduk. O gün anladım ki bu kalp kolayca korkabiliyor, onu kandırman gerekiyor. Ancak büyük bir sorun varsa kalbine, 'Her şey yolunda, dostum' dersen
Raju: Bu sorunu çözer mi?
Rancho: Hayır ama sen sorunla yüzleşmek için cesaretlenebilirsin.


Machine Class Professor: What is a machine? Why are you smiling?
Rancho: Sir, to study engineering was a childhood dream. I’m so happy to be here finally.
Machine Class Professor: No need to be so happy.Define a machine.
Rancho: A machine is anything that reduces human effort.
Machine Class Professor: Will you please elaborate?
Rancho: Sir, anything that simplifies work or saves time, is a machine. It’s a warm day, press a button, get a blast of air. The fan. A machine! Speak to a friend miles away. The telephone. A machine! Compute millions in seconds. The calculator. A machine! Sir, we’re surrounded by machines. From a pen’s nib to a pants’ zip- all machines. Up and down in a second. Up, down, up, down…
Machine Class Professor: What is the definition?
Rancho: I just gave it to you, Sir.
Machine Class Professor: You’ll write this in the exam? This is a machine- up, down, up, down… Idiot! Anybody else?
Chatur Ramalingam aka ‘Silencer’: Sir, machines are any combination of bodies so connected that their relative motions are constrained. And by which means force and motion maybe transmitted and modified as the screw in its nut or a lever range turnabout a fulcrum or a pulley by its pivot etc. esp a construction more or less complex consisting of a combination of moving parts or simple mechanical elements as wheels, levers, cams etc.
Machine Class Professor: Wonderful! Perfect. Please sit down.
Chatur Ramalingam aka ‘Silencer’: Thank you.
Rancho: But Sir, I said the same thing in simple language.
Machine Class Professor: If you prefer simple language, join an Arts and Commerce College.
Rancho: But Sir, one must get the meaning too. What’s the point of blindly cramming a bookish definition
Machine Class Professor: You think you’re smarter than the book? Write the textbook definition, mister, if you want to pass.


Give me some sunshine,
Give me some rain,
Give me another chance,
I wanna grow up once again... 

Aal izz well 

Previously on Neverland : March Drizzles

 Yağmurlarla sonlanan bir Mart oldu. Bir de oturup, kendimi, kafamı dinlediğim. Belirli tarihleri beklediğim. Acele etmediğim. Hiçbir yere k...