4 Haziran 2012 Pazartesi

my huckleberry friend, moon river, and me

Dün gece yine o büyülü dolunaylardan biri vardı gökte. Bu gece kapkaranlık, göstermiyor perşembeye kadar orada duracak olan dolunayı. Dolunayın, yeni ayın, ayın her halinin benim için ne kadar değerli  olduğunu, ne kadar tuhaf, tarif edilemez şeyler ifade ettiğini söyledim mi bilmiyorum. Chris'in sözleri de her yeni ay zamanı üşüşür beynime, gözlerim karanlıkta kulaklarımda sesi olur. 20'sinde gelecek belki yeni ay ama madem karanlık bu gece de, koyalım listeye Chris'in çaldıklarını ayın karanlığı üstümüzü örterken uyuyakalalım.


Whenever there’s a new moon looming on the horizon, I’ll inevitably get a call from someone saying, ‘Hey Chris, how bout that sucker.’ And, I’ll usually say something cordial like, ‘Oh yeah, it’s a marvelous night 
for a moon dance,’ or ‘I wonder what old Sun Young Moon is up to tonight.’ But, knowing how we’ve been tossing and turning these past view nights for fear of where our dreams may be taking us, I’m not about to pretend that that man, in that moon, has our best interests at heart. No way, he’s too much of a kidder.
 So until the big fellow packs his bag and hits the road put away those sharp utensils and  stay close to your love ones, if you’re lucky enough to have any. I’ll see you in the morning, folks, or the moonlight, whichever one comes first.

2 Haziran 2012 Cumartesi

Snow White and the Huntsman (2012)

Bir gün yaşımıza uygun bir film bulacağız gitmek için. Tutturabileceğiz, umutluyum.
Tüm o fragmanlar, görüntüler, resimler, müzikler...Hepsi acayip iyi bir reklam çalışmasıymış. Filmin sinema adına hiçbir artısı, katkısı, birşeyi yok.
Bildiğimiz pazar sabahı filmi. Hani kalktınız, kahvaltı daha masaya bal reçel çıkarılması aşamasında ve yatağa dönmemek adına yapabileceğiniz tek şey kanepeye yayılıp televizyonu açmak olduğunda magazin programlarından sıyrılıp anlamsızca izlediğiniz çocuk filmleri olur ya. Ondan.
kristen böyle bakarken
Masaldan yola çıktıkları için demiyorum bunu. Sonuçta Yüzüklerin Efendisi de bir anlamda masal olarak görülebilir ki Hobbit misal, direkt o amaçla yazılmıştı. Ama Rupert Sanders ne bir Peter Jackson'mış ne de senaryo ekibi ( Evan Daugherty, John Lee Hancock ve Hossein Amini ) JRRT veya GRRM'miş.
Masaldan birşey çıkaramamışlar. Evet çok iyi niyetliler, belli oluyor. İstemişler de, o da belli oluyor. Ama olmamış.
charlize ise böyle bakıyor
Senaryo bir şekilde boş. Varmış gibi görünüyor ama yok. Herşey boşlukta sallanıyor.
Görsel yönden üstünde baya bir çalışıldığı belli oluyor ama o kadar. Her kavga, dövüş, savaş sahnesi inanılmaz özenle hazırlanmış ama o kadar. Her bir "act" her bir söz klişe.
Bunun üzerine diyorsunuz "acaba oyuncular kurtarabilir mi bu işi", o da yok. Charlize Theron'u her anlamda sevdiğimizden hoşumuza gidiyor. Kötü kraliçe olmanın verdiği zevki çıkarıyor oynarken, bizi de eğlendiriyor. Aslında bence fena da değil, filmin belki de tek iyi yanı o.
kendini "green arrow" zanneden beyaz olmayan atlı prens-pardon dükün oğlu
Kristen Stewart'ın neden orada olduğuna dair kimsenin - kendisi de dahil - bir fikrinin olduğunu zannetmiyorum. Pamuk Prenses değil, güzel değil - tamam senaryo bunu söylüyor zaten, önemli olan dış güzelliği değil kalbininki demeye çalışıyor ama -, masum veya sevecen de bakmıyor. Kalbinin nasıl olduğuna dair bir şey söylemiyor Kristen'ın hareketleri, bakışları. Boş bakıyor, tuhaf bakıyor, dışarıda nasıl uyumsuz bir ergense Pamuk Prenses olarak da o kadar uyumsuz, ürkek, sosyofobik duruyor.
beyaz atlı prens numarası yapan avcı ve iskoç yaylalarından hallice cüceler
Güzel değil derken Pamuk Prenses anlamında bir güzelliği kastediyorum. Hani bu Audrey Tautou Amelie'yken de güzeldi, Hors De Prix'te de güzeldi demek gibi birşey. Kristen'ın sorunu Amelie türünden güzellik gösterememesi.
çok pis gaza geldim bakışı
Chris Hemsworth'ü izlemesi her zaman keyifli. O kadar. Fazlası yok.
Ha ortada beyaz atlı prens falan yok. Kendisi gamzeleriyle öyle bir dolaşıyor, anlamsız anlamsız.
Cüceler, ah cüceeleeeeeeeeeeeeeeeeeerrrrr.
Altını doldurma çabaları, kötülüğe sebep verme çalışmaları, kadın gücüne, kadının bakış açısından olaylara açıklık getirme denemeleri, feminist söylemler...bir yerlere götürmek istemiş Sanders bu masalı, belli. Kısmet gerisi.
"Williaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaammmmmm!!!!!" diye böğüren sevgili Hunstman, iyi ki bizimleydin.
Nachos hiç hoş birşey değil, yemeyin. Hele ki peynir sosuyla. Sakın.
gollum botoks yaptırmış

1 Haziran 2012 Cuma

buz ve ateşin şarkısı üzerine

Kılıçların Çarpışması'nın ikinci cildinin son sayfasını da okuyup kapağını kapattım bu akşamüstü. Çok mutsuzum, üzgünüm, küskünüm, bıkkınım, fenayım. Tükendim. Toplamda 3067 sayfa, 5 cilt kitap, 10+2 dizi bölümü sonunda tamamen tükendim.
Oysa herşey çok güzel başlamıştı. Geçen sene ocak-şubat civarında nette görmüştüm haberleri. Şu hezimete dönüşen Camelot ile birlikte, hemen hemen aynı vakitlerde çıkmıştı tanıtımlar, görüntüler. Daha önce duymamıştım, görmemiştim George R.R.Martin'in bu ortaçağ fantastiğini. O yüzden Camelot konusu beni daha çok ilgilendiren taraftan olaya daldığı için, daha bir ilgimi çekmişti. Tamam Game of Thrones'un görüntüleri de heyecanlandırmıştı (hatta şöyle demişim : Game of Thrones fragmanı) beni ama Camelot'taydı aklım, iyi iyi dedim geçtim.
kaynağını bilemiyorum, bir yerlerden görmüştüm, gene de yapanın eline sağlık diyelim.
Sonra nisanda bölümler gelmeye başladı. İzledim, izledik, sarsıldım, hep birlikte sarsıldık. Çok geçmedi, sezon bittikten kısa bir süre sonra - sanırsam ki temmuzda - ilk kitap çevrildi, kaptığım gibi okudum bir solukta. Dizide izlerken rahatsızlık vericiydi evet, bir miktar. Sonra kitapta detayları öğrendikçe daha bir zevk aldım. Daha farklı bakış açıları edindim, tabi bir de görüntüleri önce izlemiş olmanın belki avantaj diyebileceğimiz bir yönüyle, kitabı okurken herşeyi gözümde daha canlı görebildim.
oysa ne kadar da mutlular
Ama ne olduysa bundan sonra oldu. G.R.R.M.'nin daha önce görmediğim, tatmadığım bir dünyayı örmekte olduğunun farkına varmamıştım ki ikinci kitap (iki cilt halinde) çevrildi. Daha ikinci sezonun gelmesine aylar vardı ve o açlıkla o iki cildi de yuttum. Ama dedim ya, bu seferki yutuş önceki gibi değildi. Boğazıma çöreklendi, topak topak oldu, yutsam yutamadım, kussam kusamadım. Sorgulamaya başladım noktada "ben napıyorum" diye. "Bu sevdiğim birşey mi? Bu hoşlandığım bir şey mi? Bilmek istiyor muyum, devam etmek istiyor muyum?" Her soruya hayır cevabının içinizden yükseldiğini bile bile devam edersiniz ya hani, durduramazsınız kendinizi, o kenarda duruyorsunuzdur ve istemediğinizi bildiğiniz halde istiyorsunuzdur daha da ileri dalmaya. Tutamıyordum kendimi. İstemiyordum, ama tutamadım. İkinci sezon başladı, bir bölüm, iki bölüm,...derken izlemeyeceğim dedim. Nasıl olsa ne olacağını biliyorum dedim kendime. Kabuslarımı arttırmaya ne lüzum var.
Ama kaşınmaya devam ettim. Üçüncü kitap (yine iki cilt) geldi, durmadı. Yine okudum, yine yaptım. Hani insanı tüketen, iliğini kemiğini emen, içinizi bomboş bırakan kitaplar vardır ya, aynen öyleydi üç. Tüketti beni. İçimi salak bir boşluğa terk etti.
Gerçek bir fantastik dünya yarattığını söylemişti GRRM röportajında. Ortaçağ gibi bir yerde insanlar öyle temiz temiz şövalyeler şeklinde dolaşmıyordu sırf, herkes gururlu herkes kahraman değildi demeye getirmişti söylediklerini. Gerçek şekilde anlatmaya çabalıyordu o, öyle demişti. Ben gerçeği sevmezmişim, onu gördüm sayesinde. Fantastik edebiyat uzmanı değilim hiç, biliyorum. Sadece, o kadar da cahil sayılmam, onu da biliyorum. O yüzden diyorum, Dune'un kimsenin yaşamak istemeyeceği o bilim-kurgu-fantastik dünyası bile bu etkiyi yapmamıştı bana - 11 kitaptan sonra. Bu "buz ve ateşin şarkısı" orası gibi bile değildi.
sana gelsin GRRM.
Kimseye, hiçbir şeye bağlanmana izin vermiyor bir kere GRRM. Herkesi, herşeyi bir şekilde öldürdü, işkence etti, kaybetti, yok etti. Bir kerede 20 karakterle tanışıyorsam, iki dakika sonra onları yok edip yerlerine yenilerini koydu. Birinin iyi olduğunu düşündüğüm anda onu en pislik adam yaptı. Birinin saf kötü olduğuna karar vermişsem o karakterin yapabileceği en değişik hareketleri yaptırdı, adam gurur kaynağı haline geldi mesela. Kafam allak bullak oldu, içim bomboş kaldı. Paranoyak oldum, güvensizlikten  kafayı sıyırdım. Bir yerden sonra artık hiçbir şeyi merak etmemeye başladım. Öyle ya niye meraklanayım ki, zaten bir iki dakika sonra ya ölürler ya da dünyanın en saçma şeyini yaparlardı. Hayır bu hikayenin sürprizli devam etmesi demek değil, bu, hikayenin hiçbir yere gitmemesi demek. Bir çemberin içinde baş aşağı dönüyormuşum gibi. Dönüp durup hiçbir yere gidememek, hiçbir şeye ulaşamamak gibi.
Bilmiyorum, fazlasıyla mutsuzum şu an. Belki de ondan hepsi. Yoksa ne GRRM'nin ne de o malum düğünü yazmış olmasının suçu var. Muhtemelen beni kan tutuyor. Tek suçlu o.

31 Mayıs 2012 Perşembe

uzak

gidelim hadi dedi adam
çok uzağa değil dedi kadın
çok uzak da ne ki dedi adam
olduğun yer dedi kadın

27 Mayıs 2012 Pazar

yuvarlanan top

Geçen hafta bir gün, yine yürüyordum ben, otobüsten inmiş, karşıya geçmiş, parkın yanındaki eski kaldırımdan eve doğru. Hava ılık, rüzgar güzel, güneş zaten akşam güneşi. Hava, güneş, park, kaldırım her şey "ben" gibi de bir ben kendimi "ben" gibi hissetmiyorum. Malum, işten dönüyorum, üzerimde onların, toplumun, herkesin yaşıma, yerime, "olmam gereken" şeye biçtiği kıyafetler var. Kumaştan hallice pantolon, kırışırsa normandiya çıkartması başlatabilecek gömlek, omzuma da mis gibi sırt çantaları varken neden böyle bir şeye kalkışılmış bir türlü anlayamadığım o çantalardan birini takmışım, yürüyorum. Dışımdaki bu "kabuk" içime sızmaya çalışıyor, artık o kadar saat üzerimde dura dura. Bıkkınım, bunalmışım, ayaklarım acıyor. Yürüyorum.
Sağ yanımdaki yolun kenarında her akşam orada olup, oyun oynayan çocuklar vardı. "Abla" türünden birşeyler duydum ama anlam veremedim, ilerledim. Neredeyse görüş alanımdan çıkıyordu ki çocuklar ve onların oyun alanları, bir top, oynanmaktan aşınmış, sokak görmüş, sokakta büyümüş bir ufak top yavaş yavaş yanıma yuvarlandı. Hiç düşünmedim, bir saniye bile beklemedim, ayaklarım kendi kendine hareket etti. Döndüm, yolun ortasına indim ve topa dokundum. Peşi sıra gelmekte olan çocuğa geri döndü top. Şaşkındı o, belki birkaç dakika önce bir ihtimal toplarını geri yollayabileceğini düşündükleri "abla" topu tam da onlar gibi, tam da onun ayaklarına indirince şaşırdı. Ben vurdum, top yuvarlandı, çocuğun ayaklarını buldu. Ben döndüm arkamı, yolumu yürümeye devam ettim. Ama öyle bir hissettim ki, o kısacık saniyeler içinde içimi dolduran öyle bir şeydi ki. Uzun, çok uzun zamandır hissetmediğim bir şeydi. Oradaydı, orada olduğunu biliyordum. Sadece artık unutmamak için o kadar fazla çabalamam gerekiyordu ki neredeyse korkudan korkuyor hale gelmiştim. Gün boyu anlamsız bir şekilde oradan oraya dolaşan ayağımın o topa dokunduğunda, vuruşumla hız kazanıp, tam da olması gereken yere ulaştığında tüm damarlarıma, tüm kaslarıma, tüm hücrelerime geri döndü bir şey. Üstüme yükledikleri her şey, üstüme oturtmaya çalıştıkları her şey uçtu gitti. "Ben" oldum yine o vuruşla, kendimi hissettim, olmam gerektiği için veya düzgün görünmek için değil tamamen kendim için dikleşti bedenim. Hiç yürümediğim kadar dik yürüdüm. Tüm hava ciğerlerime doldu, "ben"dim yine, kiraz ağaçlarının tepesine çıkan, çamurdan eşyalar yapan, bisikletten yuvarlanan, havada tekme atmaya çalışırken arkası üstü löp diye toprağa oturan, market poşetiyle ilk tutan karın üstünde gece vakti kayan, kasetlerden kule yapıp ranzaya tırmanmanın yüz farklı yolunu bulmaya çalışan...
Ben'dim, oradaydım. Ne yaparlarsa yapsınlar, neleri yakıştırmaya çalışırlarsa çalışsınlar, orada bir yerde, içimde, o topa vuruşumu benden alamayacaklar.

21 Mayıs 2012 Pazartesi

Hikaye yazımı için bu sefer de Kurt Vonnegut'tan emirler

Uruguaylı şair ve kısa öykü yazarı Horacio Quiroga'nınkilere (hikaye yazımının on emri)bakmıştık geçende, bu sefer de Kurt Vonnegut'tan geliyor tavsiyeler :
1. Sizi okuyan bir yabancı vaktinin ziyan olduğunu hissetmemeli.
2. Okura destekleyebileceği türden en az bir karakter verin.
3. Karakterlerden her birinin, bir bardak su bile olsa, istek duyduğu bir şey olmalı.
4. Her cümlenizi ya karakteri ya da hikâyeyi ilerleten bir biçimde yazmalısınız.
5. Hikâyenin başı, sonuna mümkün olduğunca yakın olmalı.
6. Sadist olun. Başkarakterleriniz ne denli tatlı ve masum olursa olsun, başlarına korkunç şeyler getirin ki okurunuz onların nasıl bir insan olduğunu görebilsin.
7. Yalnızca tek bir kişiyi mutlu etmek için yazın. Bir pencere açıp, lafın gelişi, tüm dünyayla sevişmeye kalkarsanız zatürre olursunuz.
8. Okura mümkün olduğunca fazla ve mümkün olduğunca çabuk bir biçimde bilgi verin. Sakın ola hiçbir şeyi geciktirmeyin. Okurlar, neyin, nerede, nasıl olduğunu tümüyle kavrayabilmeli; o kadar ki, hamamböcekleri son birkaç sayfayı yiyip bitirse bile okur hikayeyi kafasında tamamlayabilmeli.
Çevrilmiş metni buradan gördüm : http://www.kalemsuare.com/2012/05/iyi-bir-oyku-yazmak-icin-kurt.html#ixzz1vVPdCoYv
(Bu da aslı: “Now lend me your ears. Here is Creative Writing 101:
 1. Use the time of a total stranger in such a way that he or she will not feel the time was wasted.
2. Give the reader at least one character he or she can root for.
3. Every character should want something, even if it is only a glass of water.
4. Every sentence must do one of two things—reveal character or advance the action.
5. Start as close to the end as possible.
6. Be a sadist. No matter sweet and innocent your leading characters, make awful things happen to them—in order that the reader may see what they are made of.
7. Write to please just one person. If you open a window and make love to the world, so to speak, your story will get pneumonia.
8. Give your readers as much information as possible as soon as possible. To heck with suspense. Readers should have such complete understanding of what is going on, where and why, that they could finish the story themselves, should cockroaches eat the last few pages.)

Previously on Neverland : March Drizzles

 Yağmurlarla sonlanan bir Mart oldu. Bir de oturup, kendimi, kafamı dinlediğim. Belirli tarihleri beklediğim. Acele etmediğim. Hiçbir yere k...