26 Nisan 2012 Perşembe

Filmlerin renkleri

Hakikaten ilginç değil mi ya? Benden hayatta böyle fikirler çıkmadığı için bana acayip yaratıcı göründü, ne bileyim. Oturup, filmlerin karelerini yan yana sıkıştırmışlar. Ortaya çıkan görüntüde bulduğumuz, gördüğümüz ise filmin rengi bir anlamda.
Inglorious Bastards desem, en sondaki kıpkırmızıdan anlar mısınız mesela:p
Back To The Future gayet sıcak görünüyor, bence.
Parıldaması birşeyler çağrıştırmamış olabilir, Twilight efendim bu.
İlginç değil mi ama ya ?

comet

The boy saw the comet and he felt as though his life had meaning. And when it went away, he waited his entire life for it to come back to him.
It was more than just a comet because of what it brought to his life: direction, beauty, meaning. There are many who couldn't understand, and sometimes he walked among them. But even in his darkest hours, he knew in his heart that someday it would return to him, and his world would be whole again... And his belief in God and love and art would be re-awakened in his heart.
“There is nothing to writing. All you do is sit down at a typewriter and bleed.”
Hemingway

24 Nisan 2012 Salı

It's just a dream, right?


“Sen bu hikâyeyi akan bir günün içinde okuyacaksın. Bana verilmeyenle… Bense sana yıllar ve yüzyıllarca anlatacağım. Senin asla sahip olmadığınla…”

Sanki kocaman, yumruk büyüklüğünde bir taşı özenle, dikkatlice boğazıma, tam boğazımın göğüs kafesime doğru yol aldığı yere koydular. Nefes alamıyorum. Yutkunuyorum, yutkunmaya çalışıyorum. O taş oradan gitmiyor. Hani bulursunuz bazen, rastgelirsiniz öylece, yerdedir, duruyordur. Eğilip avcunuza aldığınızda tam oturur, sanki hep o avuç için yapılmıştır da orada bekliyordur öyle. Gridir, üzerinde uçlu kalemin ucuyla hafifçe batırılmış da açılmış gibi duran siyah benekler vardır. Serttir, öylesine serttir ki bir yere sürtüverecek olsanız elinizi kanatmakta saniye bile tereddüt etmez.
İşte o taş. Tam burada. Tam buramda. Duruyor, gitmiyor. Vuruyorlar sanki üzerine. Daha da batsın diye. Ağlayamıyorum. Acıyor çünkü. Öbür türlü acı gibi değil. O diğer türlüsü gibi değil. Onunkisi ne kadar karanlıksa, ne kadar dipsizse, bu da o kadar renksiz. Nefes almaya çalışıyorum, ama renk yok. Renkler kayboldu. Karanlık bile yok renkleri yutacak. Karanlık bile olsa, ona sığınırdım belki. Vurmaya devam ediyorlar. Yutkunuyorum.
Gözlerimi kapatsam gider belki. Gözlerimi bir kapatıp açsam, artık orada olmaz. Belki. Sussun, birşey söylemesin. Lütfen, söylemesin. Devam etmesin. Sussunlar. Gözlerime güneş vuruyor, camdan sanki beni delmek için, içimi delmek için pervasızca yola koyuluyor güneş. Sussun, söylemesin. Demesin öyle. Lütfen.
Bağırmak istiyorum, çığlık atmak istiyorum. Koşarak uzaklaşmak istiyorum. Koşarsam, evet belki çok koşarsam, bu içimdeki geçene kadar koşarsam, olur. Geçer. Koşarım, soluklarım kalmayana, derim rüzgarla savrulana kadar koşarım. O zaman geçer belki. Eğer çok koşarsam, uzaklaşabilirsem gider, geçer, düzelirim.
Ama duruyorum. Olduğum yerde duruyorum. Neden yapıyor bunu? Sormak istiyorum. Bağırmak istiyorum. Ama duruyorum, hiçbir şey yapmıyorum. Yüzüme, hareketlerime, sesime sözüm geçmiyor. İçimde ne oluyorsa, ne yapmak istiyorsam hiçbirini yapmıyor bedenim. Ne oluyorsa ona göre hareket ediyorum, gülüyorum, konuşuyorum, gerekli tepkileri veriyorum, gerekli şeyleri söylüyorum. Ama hiçbiri istediklerim değil. Hiçbiri içimde olanlarla uzaktan yakından alakalı bile değil. Ben, kendim değilim. Orada değilmişim gibi. Sadece gözlerimden ibaretmişim gibi geliyor. Gözlerim gibi iki nokta. Oradayım sadece. O iki noktaya hapsolmuşum, oradan bakıyormuşum gibi dışarıda olup bitene. Bu eller benim değil, bu kolları ben hareket ettirmiyorum, bu başı ben sallamıyorum, bu gülüş benden değil. Gözlerimdeyim. O iki ufak yuvarlaktan dışarıya bakmaya çalışıyorum, yeteri kadar geniş değil. Göremiyormuşum gibi, yetmiyormuş gibi. Bir tek gözlerim bana ait. Bir tek onlar, ne oluyorsa bende, gösteriyor. O kadarım, o iki yuvarlak kadarım. Ben gözlerimim, gözlerimse ben.
Sen yaptın diyor bir ses. Ne yaptım ben, ne yaptım diyorum. Hepsini sen yaptın. Ben hiçbir şey yapmadım ki. Sorun da bu ya. Ben hiçbir şey yapmadım diyorum. Yaptın diye üsteliyor. Hata yaptın, hatalar yaptın. Hayır diyorum ben herşeyi yanlış yapmış olamam. Yaptın diyor yine, peşpeşe yaptın hataları, üst üste. Bir hata üstüne, bir tane daha, sonra bir tane daha. Ama, diyorum, asıl bu, hata gibi gelmişti. Salak diyor ses, bağırıyor acı içinde. Salak. Asıl o hatayı yapmamak hataydı. Nereden bilebilirdim diyorum, nereden bilebilirdim? Mantıklıydı, kolaydı, kurcalamadım. Aferin diyor o ses, mantık seni o gözlere hapsetti işte. Dur orada, hiçbir şey yapamadan dur. Elinden birşey gelir mi artık sanıyorsun? O eller artık sana mı ait sanıyorsun?
Sussun. Lütfen sussun. Ben yanlış yaptım. Hepsini yanlış yaptım. Doğrusunu bu zannettim. Kimse söylemedi, kimse durdurmadı. Kimseye söylemedim, kimseyi dinlemedim. Yanlışı seçtim. Ben seçtim, ben yaptım. Bir hata, üstüne bir hata daha. Sonra sırf o hataları yaptım diye, devam ettirdim, hepsi hataydı. Durmalıydım, durdurmalıydım. Susturmalıydım, dinletmeliydim kendimi. Hiçbir şey söylemene bile gerek yoktu diyor gene o ses. Ağzını kapasan çok daha iyi olurdu hatta. Sadece bıraksan bile yeterdi. Bıraksaydın, engel olmasaydın bile, yeterdi. Yetmişti, bırakmadın, izin vermedin, sen yaptın. Sen yaptın!
Taş gitmiyor. Taş oynamıyor yerinden. Nefes alamıyorum. Bana bunu niye yapıyor? Sanki biri tutup o taşı oradan alsa, herşey düzelecekmiş gibi. Hepsini unutabilecekmişim gibi. Taş sürtünüyor, taş kanatıyor. Yutkunmaya çalışıyorum. Kimse gelmeyecek diyor o ses. Kimse gelmeyecek. Kimse o taşı almaya gelmeyecek. Bende bir sorun mu var diyorum. Susuyor. Bende hakikaten bir sorun var. Kimse gelmeyecek. Yeni anlıyorum. Hepsini ben mi hayal ettim? Ben, hayal mi gördüm? Ben mi uydurdum? Kimse gelmeyecek.
Herşey, kabullenmek mi? Nefes alamıyorum. Acıtıyor. Göğsümün üzerinde artık taşlar. O kadar çok atıyor ki üstüme, dursun artık lütfen. Sussun, yapmasın. Nefes alamıyorum. Hayal mi gördüm ben? Kimse gelmeyecek mi?
"It's just a dream, right?" diyor Lucas.
Yakarak, kavurarak, eriterek dökülüyor dudaklarından Peyton'ın, "It's my dream."
Ben, hayal mi gördüm?

22 Nisan 2012 Pazar

"Antik Yunan'da Sanat ve Mitoloji"

Yunan mitolojisi, yüzyıllardır sanat, edebiyat ve kültür dünyasını etkilemektedir. Vazo resimlerindeki, gemma'lardaki, bronz ve taştan yapılma heykellerdeki betimler, genelde, yazılı kaynaklarda anlatılan mitoslardan daha erkene tarihlenmekte ve Yunanların tanrılar ve kahramanlar dünyasına nasıl baktıklarına ışık tutmaktadır. Bu eser, Eski Yunan'daki sanatçıların mitosları nasıl ele aldıklarını inceleyen bilimsel nitelikteki ilk geniş kapsamlı araştırmadır ve Antik Yunan dünyasının sanat, tiyatro, şiir, antropoloji ve diniyle ilgilenen okurlar için benzersiz ve vazgeçilmez bir kaynak kitap niteliğindedir.
Arka kapağında yazdığı gibi, hakikaten bir kaynak kitap bu. Yazarı Thomas H.Carpenter Virginia Polytechnic Enstitüsü ve Eyalet Üniversitesi'nde profesör zaten. Oxford'da doktora yapmış olan Carpenter'ın mitoloji ve Yunan dünyası hakkında doluyla da kitabı var bunun gibi. Amaç, gençlere, her yaştan meraklıya hizmet olsun.
Homer Kitabevi'nin gayet kuşe dedikleri bembeyaz kaygan ve de kalın kağıda bastığı kitapta bizim profesör aslında oldukça keyifli bir anlatım yolu seçmiş. Önce bir mitos nedir, bu çanak çömlekler nedir ne değildir onlardan bahsettiği Giriş bölümünün ardından 9 bölüme ayırıyor kitabı;
profesörümüz

  • Yöntem Uygulaması : Hephaistos'un Dönüşü; Troilos ve Akhilleus
  • Tanrı Betimleri
  • Olymposluların Egemenliği
  • Perseus; Bellerophontes
  • Herakles
  • Theseus
  • Arganautlar; Kalydon Domuz Avı
  • Troia Savaşı
  • Savaşın Sonuçları
Bölüm isimlerinden de anlaşılabileceği gibi, her bölümde bir kahramanı ya da olayı inceliyor temelde, bölüm sonlarında da içeride hangi materyalden bahsetmişse parantez içinde numaralarını vererek, onun resmini altında açıklamasıyla koyuyor. Yani önce başlıyor misal Theseus şuydu buydu diye. Sonra devam ediyor onun doğumunun hikayesini ilk şu kraterde görüyoruz, oradaki çizimde şöyle resmedilmiş ama şu şu şu tabakta çanakta da şöyle resmedilmiş. Başından şöyle bir olay geçtiğini şurada bulunan bir alınlıktan öğreniyoruz falan filan. Yani oturup, bu hydria var şu amphora var, onların üzerinde şöyle bir resim var, bunu anlatıyor demektense bize somut, elle tutabileceğimiz, bağlantı kurabileceğimiz kahramanlar veriyor.
Mesela Carpenter diyor ki bu yüzyılda Herakles'i böyle hep sakalsız resmedilmiş görüyoruz ama sonraki yüzyılda hep sakallı. Benim gözümün önüne hemen Kevin Sorbo'nun o sarı gömlekli, bileklikli, saçları omuz hizasında salınıveren sakalsız hali geliyor. Önümdeki sayfada duran renksiz duvar resmine hemen Sorbo'yu yerleştiriveriyorum. Ya da Theseus'e diyor Carpenter, Girit'te Ariadne denen kız, labirentte kaybolmasın diye bir yumak iplik verir. Bense kavgaya girişiyorum hemen kitapla, aklımda Immortals'taki sahne : Theseus rolündeki Henry Cavill Minotaurus'un labirentine girerken bir bacağına ufak bir çizik atıyor ve o ilerledikçe kan damlaları yürüdüğü yolda işaretler haline geliyor. Yılmıyor Carpenter, Troia Savaşı'nda Akhilleus ölünce Polyxena'yı kurban ettiler diyor. Yoook diyorum ben, olur mu öyle şey, Akhilleus Briseis'e aşık olmuştu, Paris'in kuzeniydi hatta o kız, pek de üzülmüştü Akhilleus ölünce diyorum.
Velhasıl kitap pek yararlı. Filmlerle kavgaya tutuşmanıza sebebiyet veriyor. Stres atıyorsunuz.

"Les Misérables" dan ilk kareler

Çekimlerden birkaç birşey nete düştü.
Geri kalanı için Bakınız'a bakabilirsiniz.
Ayrıca bir de, bu kareleri çektikleri dakikalara dair bir video da var youtube'da :

Tom Egeland'den Yasak Tevrat

Norveçli arkeolog Björn Belto'nun, İzlanda'daki rahip arkadaşı Sira Magnus önemli birşey bulduğunu söyleyip aceleyle onu çağırdığında karşılaştığı manzara arkadaşının kafası havuza batmış şekilde duran cesedi olur. Rahip Sira Magnus, İzlanda'nın 11.-12.yy.'da yaşamış tarihçisi Snorri'den kalma bir yazma keşfetmiştir. Björn de bulur yazmayı ancak rahibin cinayetinden sorumlu ürkütücü Araplar onun da peşine düşer. Snorri'nin yazmasından çözdüğü şifrelerle Björn, Norveç'teki ilk Hristiyanlık zamanından kalma kiliselere, mezarlara, İngiltere'deki araştırma enstitülerine, Mısır'da mezarlara ve tapınaklara, İtalya'ya, Amerika'ya, Dominik'e kadar ulaşır. Her adımında yeni bir şifreyle, peşindeki acımasız katillerle, cebelleşirken çeşit çeşit insanla, bilim adamıyla, kaçakçıyla, zenginle karşılaşır. Yavaş yavaş içine atladığı bu keşif, onu insanlık tarihinin ve bilinen dinlerin dahil olduğu çok büyük bir sırra ulaştırmaktadır.
Kokuyu aldınız değil mi? Yanık yanık Dan Brown kokuyor. Ama şimdilik tarihler açısından Egeland biraz daha önde bu konuda. Egeland de Dan Brown'ın komplo teorileri misali şeyler yazmış bol bol ama bu konudaki kitabı "Sirkelens Ende (Circle's End)" 2001'de yayınlanmışken "Da Vinci Şifresi" 2003'te yayınlandı. Bu karşılaştırmayı önceden söyleyeyim de arkasından söyleyeceklerimi ona göre düşünün.
Egeland'ın yarattığı kahramam Björn Belto Norveçli bir arkeolog. Bu "sır" temalı hikayelerinde onu kullanıyor (Dan Brown'ın Robert Langdon'ı yani). Björn bir albino, bunu kitap boyunca devamlı surette bize hatırlatıyor. Çünkü çocukluğundan beri çektiği ve çekmeye devam ettiği bir yaranın acısı bu. Gözlüklü, pek asosyal. İnsanlardan kendini dışlamış, iletişim kuvvetli olmayan, üniversitede hoca. Ama sorun şu ki, bu tanımların hepsini Björn yapıyor bize. Kendine bakış açısını en yalın, en acımasız şekilde görüyoruz ve daha sonra hikayenin ilerleyişi boyunca hep bunların tersi şeyler okuyoruz. Björn yardıma ihtiyacı olduğu her adımda hiç çekinmeden bir arkadaşından yardım istiyor, o üniversite bu enstitü gözetmeden arıyor onları, evlerinde kalıyor, birlikte araştırmaya girişiyorlar. Yeni insanlarla tanışıyor, kaynaşıyor, oraya buraya gidiyor. Bütün bunları yapıyor, sonra bir de üstüne kendine asosyal diyor, ah bu kadın bana bakmaz ki ama albinoyum ben diyor. Biz de bakıyoruz öylece, ulan ben bu senden bin kat normalim senin bu yaşadıklarının binde birini yaşayamıyorum be Björn diyoruz. Tüm kitap boyunca yaptıklarının herhangi birinde asosyallik, iletişimsizlik, dışlanmışlık falan göremiyoruz.
kitaplarım ve köpeğim diyen Tom Egeland
Sadece bunlar da değil. Björn'e diğer karakterlerin dediklerini de oturtacak bir mantık bulmak güç. Habire biri çıkıp vay Björn sen çok zeki bir adamsın, çok inatçısın, hırs küpüsün, senin yeteneklerin sayesinde çözdük şuydu buydu deyip duruyor. Ama dikkatli bir akılla takip etmişsek eğer olayları Björn her birinde yanında en azından bir insanlar çözmüş oluyor herşeyi. Hatta kendi bile çözmüyor, yardım istediği eleman çözüyor yazıyor çiziyor, Björn de haa bak gördük mü böyleymiş demek ki diyor. Sonra hoop ne oldu, Björn kahraman oldu. Bu ne tas, ne hamam. (Bu duruma uydu mu emin değilim, neyse.)
Egeland'ın bir diğer bocalayışı ise olayları çözme işinde. Dan Brown ne kadar incelikli çözümler sunuyorsa o da o kadar saçma çözümler öneriyor. Bir metin buluyorlar diyelim. Okudum, hiçbir şey yok diyor Björn bize hemen. Ne olduğunu bile söylemiyor çoğu kez. Sonra birden - niyeyse - o metni yazan kişinin başka bir metnine bakıyorlar, orada harfleri takla attırıyorlar, çarpıyorlar, titretiyorlar hoop ahanda şifreyi buldum diyor Björn. Anlamsız bir şekilde her bulduğu yazıya Sezar şifresini falan uyguluyor, hatta her yeni metinde 3-5-... şeklinde arttıyor şifreyi (Sezar şifresini biliyorsanız anladınız dediğimi). Bir yerde artık iyice coşmuştu mesela, bir metnin önce harflerinin değiştirilip, sonra baştan sondan sıralanıp, üzerine Sezar uygulanıp, en son bir de rastgele bir yöntemle sıralandığı ve bunu çözdüklerini söyledi. Sadece baktım ben cümleye. Durdum baktım. Hakikaten bunu yazdı mı diye. Maalesef yazmıştı. Dedim ya bende bir salaklık var, ya cidden bu adam bu işi bilmiyor, ya da kesinkes dalgasını geçiyor.
Ama bulduğu konuda herhangi bir kusur yok. Ona diyecek lafım olmaz. Vikingler'in Mısır seferine çıkıp, oradan önemle korunan bir mumyayı alıp önce Norveç'e sonra İzlanda'ya, Grönland'a, Dominik'e falan taşımalarını, bu mumyayı Akhenaton'la, 18.sülaleyle, Hz.Musa'yla, dinlerin ne olduğu ne olmadığıyla harmanlaması takdire şayan. Fikir şahane. Öne sürüş ve açıklayış biçiminde de ufak pürüzler dışında olay süper gidiyor. Ama işte, tutarsızlıklarına bir çözüm üretmiş olsa tadından yenmez. Şu halinde de gayet sürükleyici kitap. Ama nedense - belki tamamen önyargıdan, bilemedim - bir Amerikan yazımı gibi değil Egeland'ınki. Daha rafine, daha yavaş bir anlatımı var gibi. Dan Brown'ın o alıştırdığı tek günde Langdon'la birlikte ülkeleri koşarak geçtiğimiz anlatım yok. Björn Belto daha bir yavaş, daha bir içine dönük, daha bir pırıltısız. Bu arada ikisine de bir klostrofobi vermişler yazarlar, demeden geçemeyeceğim.
Gene de Egeland yapıyı çok daha ilginç kuruyor. Bir günümüzde Björn'ün olayları çözüşünü anlatıyor, bir dönüyor tam o arada 1000 sene önce o olayı yaşayan adamın anılarını anlatışını yazıyor, bir bulunan metnin geçtiği yılları anlatıyor. Hikayeyi 3-4 şekilde birleştiriyoruz, olay sırası yüzyıllar arasında dolanıyor, karakterlerle çözülüyor aslında. Gerektiği yerlerde işaretler, yazılar, resimler, haritalar da koyuyor elbet. Ama onlar pek başarılı değil bence.
Tom Egeland 1959 doğumlu Norveçli bir yazar. Ailesi oldukça Hristiyanken o bir süre sonra bırakmış inanmayı, lisedeyken bir dönem ABD'de okumuş, orada yanlarında kaldığı aile de Mormon'muş (Adamın bahtına). Önce gazetecelik, habercilik falan yaptıktan sonra 1988'de ilk kitabı Ragnarok'u yayınlamış (ki günümüzden bir çiftin Viking zamanına gittiği bu kitabı ben çok merak ediyorum). Asıl çıkışı ise demin dediğim Circle's End ile olmuş bir anlamda. Yine dediğim o Dan Brown olayı için de Egeland yok öyle birşey, aynı fikir aklımıza gelmiş, doğal olarak da aynı kitapları araştırıp okumuşuz demiş. Merak ederseniz resmi bir sitesi de var : TomEgeland
Kitabı bitireli neredeyse bir hafta oldu ama ben ancak vakit bulabildim bahsetmeye. Hürriyet'in Keyif ekinde görmüştüm reklamını önceki hafta. Arka kapak yazısında 1013 senesi, Viking, Mısır, Tevrat falan okuyunca gazete yazılarında mesajlar gören John Nash gibi oldum, kelimeler ışıklanıp büyüdü gözümde bir anda. Eh bir de zaten kapakta bir ankh görünce, kitapçıya nasıl gittim hatırlamıyorum (kütüphaneye gelmesini bile bekleyemedim yani o derece). E beklentimi karşıladı mı peki Egeland? Hayda hayda. En sevdiğim konuları bir araya getirilmiş buldum, araştıracak yeni konular gördüm, rünik yazı gördüm, Mısır hasretime su serptim, 528 sayfayı 3-5 günde okumanın o enfes tadına bir kez daha eriştim (hakikaten kalın kitap okumanın keyfi bir başka, 200 sayfanın altına düşünce bende gün sayısı 30'u buluyor). Pegasus olur da çevirirse diğer Egeland kitaplarını onları da keyifle okurum. Ama ne yapmam? Oturup da elimde kağıt kalem, Langdon'la birlikte yaptığım gibi, şifre çözmeye uğraşmam. Çünkü pek bir saçmalıyorsun be Björn.
Bende değil, değil mi sorun? Size de öyle gelmedi mi?

Irvin D.Yalom'dan Spinoza Problemi (The Spinoza Problem)

(Bu kitabı da aslında çok sevip, anlatacağım burada diye düşünüp, sonra bir türlü yazamamıştım. Bu bahaneyle bahsetmiş olayım.) Buna da ağus...