8 Nisan 2012 Pazar

Oğuz Tekin'den Eski Yunan ve Roma Tarihine Giriş

Küçüklükten beri bende böyle bir hafif Hermione'lik mevcuttur, ara ara fark ederim. Şimdi okuduğum kitap olması sebebiyle buraya yazayım diye elime alınca yine hissettim aynı şeyi. Sen al bildiğimiz ders kitabını, roman niyetine oku. Tam olarak yaptığım bu. Üniversiteye gelene kadar da her okul yılının başlangıcında yeni kitapları oturur okurdum öyle akşamüstleri balkonda mahalleye karşı çekirdek çitler gibi. Üniversitede bozuldum o ayrı.
Bu "Antik Yunan ve Roma Tarihine Giriş" anlayacağınız üzere tarih ve arkeoloji öğrencileri için ders kitabı niteliğinde yazılmış birşey. Zaten yazan Prof.Dr.Oğuz Tekin de öyle diyor önsözünde, böyle bir eksiklik görmüş, el atayım demiş kısaca. Kendisi İstanbul Üniversitesi'nde Eskiçağ Tarihi profesörü.
Kitap adından da görüldüğü üzere öncelikle Eski Yunan Tarihi ve Eski Roma Tarihi diye iki kısma ayrılmış. Bu kısımlar da kendi aralarında 9 ve 6 bölüme ayrılmış sırasıyla. Oğuz hoca Yunanistan'ın dağlık tepeliklerinde ilk insanın ayak izlerinin ortaya çıkışından alıyor bizi, M.S.476'da Batı Roma dediğimiz yönetimin yıkılışına kadar götürüyor. Her kısmın sonunda kronoloji cetveli, Roma kısmının sonunda da bir imparatorlar listesi var. Kitabın en sonunda ise ayrıntılı bir sözlük ile kişi ve yer adları dizinleri, kapsamlı bir kaynakça yer alıyor.
Ders kitabı olarak yazılmış dedim, ama dili o kadar da kuru değil. Hakkını yemeyelim. Dikkatli olursanız aralardaki ince mizahı, objektiflikten kaçıvermiş falsoları fark edip, kendi kendinize gülümseyebiliyorsunuz. Aralarda yer alan Çerçeve Yazılar'da bol bol ince ayrıntı görüyor, merağınızı giderebiliyorsunuz.
Bende İletişim Yayınları'nın 2011'de yaptığı 5.baskısı vardı. 349 sayfa biraz zor geçebiliyor esasında, özellikle Roma kısmında neredeyse hiçbiri doğal yollarla rahmetli olamamış imparatorların kim kiminle nerede ne yapıyor maceralarını okurken hafızanızı falan yitirebiliyorsunuz. Misal ben, bir süre boyunca M.S.'yi Musa'dan Sonra diye okudum. Her defasında da iç sesimi düzeltmek zorunda kaldım ne yapıyorum arkadaşım ben diye.
Beynimize çok yüklenmemek lazım. Arada dinlendirin. Benden söylemesi.

One Tree Hill'den Geriye Kalanlar

Öyle 50 dakikalık final bölümünü izlemekle, bir iki yazı yazmakla falan veda edip gidemeyeceğim belli OTH'ye, onu baştan söyleyeyim. Önümüzdeki günlerde, haftalarda böyle bir miktar duygusal olabilirim. Ara ara arşivlerimden en "geeky" ayrıntıları toparlayıp toparlayıp önünüze çıkarabilirim. Baştan anlaşalım, siz beni mazur görün, ben de bu duygu yoğunluğumu en dayanılabilecek, en eğlenceli, bilgilendirici hale getirmeye uğraşayım.
O yüzden şimdi bahsedeceğim şey OTH'nin karakterlerine hayat veren oyuncuların neler yapıyor oldukları, nerelere yöneldikleri ve OTH ayrıntıları ile ilgili yararlanılabilecek en iyi kaynaklar.
Bu, oyuncuların neler yaptıkları özellikle bana ilginç gelen bir konu, o sebeple açtım. Normalde o derece hayranları olduğum oyuncular değiller, zaten çoğunun ilk veya en önemli, tanındığı işi. Mesela ilk olarak Lucas Scott - Chad Michael Murray'den haber edeyim :
ah ulan Lucas Scott
CMM (çok uzun isim, ctrl-c/ctrl-p yapmayayım hadi) dizide bildiğimiz üzere basketbolcu olma-NBA'e gitme hayalleri içindeki bir ergenken babasından miras aldığı kalp rahatsızlığı sebebiyle sporu bırakması gerektiğini öğrenen ve bu yüzden bir şekilde kendini kitap yazarken bulan Lucas Scott'ı canlandırdı 6 sezon boyunca.
Lucas, basketbolun ardından oluşan büyük boşluğu yıllardır okuduğu kitaplardan da ilham alarak kendisinin ve arkadaşlarının yaşadıklarını anlattığı kitabı yazarak doldurdu. Böylece hayattaki amacını da bulmuş oldu, yazar oldu. Benim de Mark Schwann yazsa da esasında bu "An Unkindness of Ravens" kitabını, okunabilir diye düşündüğüm bir eser haline geldi sezonlar süresince bu kitap. Lucas'ı başarılı bir yazar haline getirip, ikinci kitabı "The Comet"ı yazmak için cesaretlendirdi. Barındırdığı sözler, cümleler de dizide pek çok yerde kullanıldı.
Peki CMM diziden ayrılıp ne yaptı? O da kitap yazmaya başladı. Daha doğrusu graphic novel denen türde hikayeler üretmeye, sitesinde yayınlamaya başladı. Prodüksiyonu, reklamı iyice belleklere soktuğuna karar verince de üretime, basıma geçti ve hatta geçtiğimiz ayları imza günlerinde geçirdi. Alın size karakterine fazlasıyla bürünmüş bir aktör.

JustJared'dan.
Burada kitabın fan-fiction hali : http://www.fanfiction.net/s/4083188/1/An_Unkindness_of_Ravens
Bu CMM'nin resmi sitesi ve Everlast adının verdiği hikayeleri aynı adlı sekmede : http://www.thechadmichaelmurray.com/
Bu tüm gelişmeleri yazdığı twitter'ı : https://twitter.com/#!/chadmmurray
İkincimiz epik Peyton Sawyer'ı o hale getiren Hilarie Burton. Dikkatli gözler onu kabarık, kıvırcık saçlarıyla Dawson's Creek'in 5.sezonunda bir 2-3 dakikalığına hatırlıyor olabilir. Hilarie dizi devam ederken de başlattığı projesini devam ettirdi, iki arkadaşıyla birlikte Southern Gothic Productions adını verdikleri bir yapım şirketi işine el attı. Çok sevdikleri southern gothic tarzı kitapların hatrına bu ismi verdikleri şirket, OTH'nin fan-base'ini nasıl kullanırız'a en iyi örneklerden biri oldu. Hemencecik kurdukları blog'da yıllar içinde  podcastlerle, videobloglarla haberleri güncel tuttular.
El attıkları her filmle ilgili haberi başlangıcından itibaren yazdılar, aralara bol bol kendi günlük olaylarını, duygularını vs.de katıştırdılar. Yalnız bu sırada Hilarie boş durmadı, bir yandan White Collar adlı dizide konukluk etmeye başladı. Şu sıralar dizinin kadrolu elemanı olmuş durumda. OTH'de Red Bedroom Records'u kurarak kendi müzik prodüksiyon şirketini kuran Peyton'a karşılık Hilarie şirket işine filmlerden daldı yani.
Hilarie Burton'ın resmi sitesi olmasa da güncel bir fan sitesi mevcut : http://www.hilarie-burton.com/
Southern Gothic Productions : http://sogopro.com/
OTH'nin başından sonuna demirbaşı Haley James'i Bethany Joy Lenz (evet gene Lenz, geçenlerde Galeotti'likten de ayrıldı) zaten diziden önce başladığı şarkıcılık işini OTH'ye pek güzel katıştırmıştı sezonlar boyunca. OTH devam ederken hem oradan duyurup, hatırı sayılır bir kitle edindi, hem de albüm yapmaya devam etti. Ama tıpkı Haley gibi, Joy'a bu da yetmedi. Kendi blogunda düzenli yazılar yazıyor bir süredir. Blogdaki içerik genelde şunu yedim bayıldım, bu hafta bunu kombinledim giydim ay çok hoşum, şu arkadaşım şunu yaptı dinleyin, ay buna öldüm lüften görün, şuraya gittim geldim tarzında.
Ama bu da yetmedi ona. İki arkadaşıyla birleşip o da Hilarie gibi, Diamond Gothic adını verdikleri bir kitap projesine el attı. Önce blog-sitesi yapıldı kitabın. Baya hummalı bir tanıtım evresinden sonra her bölümü 3 yazardan birinin yazdığı kitap, HelloGiggles adlı sitede belirli aralıklarla yayınlanıyor. Genellikle bir-iki haftayı aşan aralıklarla yeni bölümün geleceği haberini veriyorlar, bölümün yayınlanmasının ardından da kritiğini yapıyorlar. Bu arada bu "gothic" olayına neden bu kadar takmışlar bilemedim, sanırım hepsinde bu güneyli hali var, gitmiyor.
Bethany Joy'un blogu : http://www.bjgofficial.com/
Bu da twitter'ı : https://twitter.com/#!/BethanyJoyLenz
Buradan Diamond Gothic'i okuyabilirsiniz (fena değil) : http://hellogiggles.com/diamond-gothic

Bahsedilebilecek derecede işler yapanlar şimdilik bu kadar. Son olarak bir de net üzerindeki en iyi OTH sitesini göstereyim, şimdilik dağılalım : http://onetreehillweb.net/

4 Nisan 2012 Çarşamba

One Tree Hill'e veda ederken

Edebilir miyim onu da bilmiyorum ya. Hayatımın hemen hemen 7-8 senesinde vardı çünkü. 2003'te ABD'de ilk yayınlandığından en fazla bir yıl sonra bizde de Cnbc-e göstermeye başlandı. Lisede olduğumu hatırlıyorum çünkü, akşamları okuldan geldikten sonra tvnin karşısına geçip başlamasını beklediğimde. Hatta birkaç hafta boyunca Cnbc-e'de reklamlarını izledikten sonra ilk bölümü heyecanla bekleyip, daha da artan bir heyecanla da izlediğimi gayet net hatırlıyorum.
O kadar çok şey var ki söyleyebileceğim OTH ile ilgili, bana neler hissettirdiğiyle, bendeki yeriyle ilgili. Başka bir kıtada, başka bir dil konuşan, tamamen bambaşka bir kültürde ve yaşamdaki insanların tekrarlarla, klişelerle dolu abartılmış hikayeleri nasıl olur da bana böyle hissettirir diye düşünüyor olabilirsiniz. Anlam veremiyor, küçük görüyor, yargılıyor, bunalıyor bile olabilirsiniz. Ben de abartıyor olabilirim. Hiçbir derinliği olmayan uydurma ve yabancı bir dünyaya kendimi kaptırmış, dalmış gitmiş, onunla yaşamış da olabilirim. Ama yine de, söylenebilecek tüm olumsuz şeylere, getirilebilecek tüm mantıklı açıklamalara karşın, OTH'nin bir şekilde bana kattıklarını yadsıyamam.
Bir kere "zor zaman dizi"mdir OTH benim. Hani biz diziciler arasında vardır bu, bir sürü dizi görmüş geçirmişizdir ama bir tanesi, o tek bir tanesi, bizim için farkında olmasak da özeldir. En zor anlarımızda, en kötü olduğumuzda açıp birkaç sahnesini izliyorsak işte o zaman fark ederiz. Benim için OTH'nin böyle olduğunu ben de kötü zamanlarımda anlamıştım. İstemsiz bir şekilde, onca dizi arasından açıp ondan görüntüler izleyip, yatağa yalancı bir saadetle giriyordum.
Dizi izleme alışkanlığımı pembe dizilerle edinmiş olmamın etkisi de diyebilirsiniz buna. Dawson's Creek, Ally McBeal, Full House, Buffy The Vampire Slayer ve Angel'ın açtığı yol beni bir şekilde OTH'ye götürdü işte. Kanalda aynı zamanda The O.C. de başlamıştı mesela. Tamam onu da izledim aynı sadakatle. Onu da sevdim, o da çok güzel vakitler geçirtti bana. Ama olmadı, Seth'e, Sandy'ye, Ryan'a, Marissa'ya (ve hayır Summer'a değil, yoo ona kesinlikle değil) ayrı ayrı bayılsam da, aynı şekilde hissettirmedi Orange County'nin Noel'de bile 26 derece olan sıcaklığı.
Hikayelerle, kahramanlarla özdeşleştirdiğimizde severiz onları denir ya hani. Ondan desem ben de, OTH'nin bize, bizim yaşantımıza, en azından benim durumuma ne kadar uzak olduğunu söyledim. Gene de bir bağ kurmuş olmalıyım, birşeyleri kendimle ilgili görmüş olmalıyım. Bu özdeşleştirme durumu, sanırım, o yüzden direkt hikayeyle veya karakterle olmuyormuş. O hikayenin o karaktere ne yaşattığı, ne hissettirdiğiyle ilgiliymiş herşey. Ben de onlarla bağ kurmuş olabilirim, açıklaması bu.
Ki bu da beni Peyton Sawyer'a götürüyor. Götürdü yani 8 sene boyunca. OTH benim için biraz da Peyton'dı. Gençlik dizileri tarihinin görebileceği en ilginç, en istisnai kadın karakterine hayat verdi Mark Schwann. Depresif ponpon kızdı Peyton. Hayatında değişiklik istediğinde odasının duvarlarını boyardı farklı renklere. Odası eviydi, yuvasıydı. Duvarı boydan boya plaklarla dolu raflarla kaplıydı. Eski deri ceketini giyer, punk dinlerdi. Müzik, onun için herşeydi, yaşamdı, nefesti, yalnızlığının ortağı, sessizliğinin sesiydi. 6 sezon boyunca onun her defasında soğuk kalmasını, ısınmasını, güvenmesini, bağlanmasını, korkmasını, terk edilmesini, yalnızlığa düşmesini, tökezlemesini, yeniden ayağa kalkmasını ve sonunda her yine kendi yolunu bulmasını izledik, tekrar tekrar.
Bu yüzden OTH benim için Peyton'ın müziği, çizimleri de demekti. Belki de müziği en iyi kullanan diziydi. Her bölüm ayrı bir güzellikteki bir şarkını ismini taşıdı, her sahne inanılmaz müthiş parçaların özenle çekilmiş videoları gibiydi. Müzik hakkında bildiklerimin yüzde ellisini OTH'den öğrendim ben (dudak bükmeyin, hakikaten iyidir bu konuda).
Aynı zamanda edebiyat hakkında bildiklerimin de. Senaryoların görüp görebileceği en sinir, en kaypak, en ne hissettiğini bilmeyen, en ayran gönüllü erkeği Lucas Scott'ın tek bir takdir edilesi yönü vardı; çok kitap bilir, çok kitap okurdu. Onun ve zaman zaman diğerlerinin seslerinden bölüm açılışlarında ve kapanışlarında ne sözler işittik, ne alıntılara dumur olup kalmadık ki. Her bölüm yeni bir yazar, yeni bir kitap keşfederdim. Her bölüm, düşünmeye sorgulamaya sebep olan sözler çınlatırdı aklımı.
Gerçekten, abartmıyorum. Kötü şeyler söylemiyordu OTH. Saçma şeyler de söylemiyordu. Tamam en salak saçma "script"lerden birine sahipmiş gibi görünebilir, ona birşey demiyorum zaten. Ama bunu anlatış ve sunuş şekli, her hafta o 40 dakikayı mıhlanmış gibi izlemeye sebep oluyordu. İnsanın gelişimine şahit olduk OTH'de. Kendini beğenmiş, şımarık, züppe basketbol takımı kaptanının her kararını ailesinin iyiliği için alan, hayatta ne istediğini bilen, sevdikleriyle yetinebilen, önemli olanın bu olduğunu anlayan, mantık ve ahlaksal olarak hep en doğru kararları veren aşık bir aile babasına dönüşünü izledik. Kavga edip duran ve ona hiçbir şekilde ilgi göstermeyen bir ailede büyümenin verdiği duyguyla dışarıda kendini ilgi çekmeye zorlayan, sadece gününü gün edip, partilerde dağıtan okulun seksi kızı, ponpon kızların kaptanının kendine ve sevdiklerine değer vermeyi öğrenmesini, kendi ayakları üstünde durmayı öğrenmesini, yalnızlığını sevgisiyle boğabilmesini izledik. Ve dizi tarihinin en gerçek duygulara sahip karakterlerinden biriyle, Dan Scott'la tanıştık. OTH'nin hikayesini başlatan bir anlamda oydu. İki ayrı kadından iki ayrı çocuk sahibi olup olayları karıştıran oydu. İkisine de bir şekilde zarar veren, hayatları mahveden hep oydu. Dan Scott bu hikayenin kötü adamıydı belki ama o her şeyi sırf gerçek duygulara sahip olduğu için yaptı. Abisini kıskandığı için hırslandı, hırslandığı için basketbolda zirveye yürüdü, hatasını sevdiği kadınlardan ve çocuklarından çıkardı.
Harika anlar yaşatmakta da üstüne yoktu OTH'nin. Harika anlar ve onların oluşturduğu doğa-dışı (!?) olaylar. En az Tsubasa'nın golleri kadar heyecanlı geçen, dram, trajedi, entrika dolu basketbol maçları vardı, yangınlar, kumsal partileri, psikopat katiller, 16 yaşında evlenen gençler, 16 yaşındayken üniversiteli kız arkadaşının doğurup ona bırakıp kaçtığı bebeğine babalık etmeye çalışan gençler, kendi kardeşini vurup öldürenler, kendi oğlunu boğmaya çalışanlar, birbirine yumruk yumruğa giren kızlar, mafyayla anlaşıp bahis tutturmak için maçı satanlar, kalp ilacını almadan maça çıkanlar, limuzinle köprüden uçanlar...hepsi vardı, hepsi yaşandı.
Bugün, bu akşam bitiyor bu hikaye. Biz yataklarımızda son saatlerimizi geçirirken 5 nisan sabahında, orada çok uzakta, başladığı yerde 4 nisan akşamıyken daha, bitecek. Büyük bir heyecanla vurulup, yıllar geçtikçe gelişen, büyüyen, daha büyük heyecanlar yaşatan bir dost gibi, iyi zamanları, kötü zamanları yaşadık OTH ile. İkimizde büyüdük sonunda, değiştik, anladık herşeyi. Ne kadar güzel olsak da birlikteyken, artık birbirimizden öğrendiklerimizle ayrı yollara gitme vakti geldi.
Hoşçakal One Tree Hill.

1 Nisan 2012 Pazar

such a wonderful thing to do



Saat kaça gelmiş, sabahın 6 buçuğunda kalkacakmışım, odanın içi harabeye dönmüş, bir yanda yarım kurulmuş kokusu keskin bir dolap, duvara dayalı raf parçaları varmış, halının üstü toz ve sunta topaklarıyla dolmuşmuş, tez için tek satır yazamamışım, konusunu bile oluşturamamışım...nolmuş.
Sadece herşey sussa da kendimi bu duyguya bırakabilsem bir kereliğine. Bir kereliğine, sadece bu kez bir dibine kadar yaşasam ya bu duyguyu...nolur.
Bir seferliğine sussa beynim, sadece hissetsem.
Sonra desem, "i have a secret i need to tell you".

31 Mart 2012 Cumartesi

Katherine Hepburn

Nerede, nasıl görmüşüm bilmiyorum bu fotoğrafı. Kim olduğundan bile emin olamayabilirim. Sadece Katherine Hepburn olduğunu düşünüyorum, biraz da gençken çekildiğini varsayıyorum. Onun dışında, bu fotoğrafa, bu görüntüye takığım (var mı ki böyle bir kelime), anlamsız bir şekilde bir şey var burada. Bilmiyorum. Sanki hep, olmak istermişim gibi.
"Katherine embodied feminine beauty but also masculine strength and reserve."

30 Mart 2012 Cuma

Kavşaktan geçerken

Bir şeylere ciddi anlamda dayanamamak ve bununla ilgili hiçbir şey yapamamak ne kadar kötü, biliyorsunuzdur. Eminim bildiğinize. Ama işte, gene de, bunu bilmek bir şeyleri değiştirmiyor. Çaresiz hissettiğimizle kalıyoruz.
Dün akşamüstü Eryaman tarafında bir kavşaktaki ışıkta durduk arabayla. Bir sürü araba da kavşakta, bekliyoruz. Işıkların dibinde bir evsiz vardı. Akli dengesinin normal seviyelerde seyretmediğini düşündürecek şekilde hareketler yapıyordu. Bir yandan karşısında olmayan insanlarla konuşuyor, bir yandan da ışıkta duran arabalardakilerden eline ağzını götürüp, içermiş gibi bir hareket yaparak sigara istiyordu. Bu sahnelerde arabadakiler ne yapar? Üzüntülü bir iç çekiş, birkaç mırıldanma, içi gitme, hayıflanma, tüh tüh yazık deme...ardından ışık yanar, araba ilerler ve o insanı, etten kemikten o gerçek insanı orada unutmak ve üzüntümüzü geçirmek üzere terk edip gideriz.
Ben dün terk edemedim. En azından aklımda. Kendime hala sinir oluyorum, hala içimde kocaman bir taş oturmuş duruyor ama gene de...Bir şekilde o adam orada kaldı. Bir gaza bastık ve gittik. Hiçbir şey yapamadık. İnip arabadan elinden tutamadık. Neden oradaydı, nasıl oraya gelmişti, kimdi, neciydi, kimsesi yok muydu, aç mıydı, açıkta mıydı (tabiki öyleydi ben de ne diyorsam), nedendi, neden, neden.
Yol boyunca, gittiğimiz yerde, geri dönerken de hep düşündüm. Yapacak daha iyi birşeyim yoktu çünkü onun için, diğerleri için. Aklımda hep dönüp durdu. Aslında böyle zor durumda kalmış insanlar için bir merkez yapılsa. Ne bileyim, şehrin şöyle güzel, boş bir arazisinde, biraz ormanlık yeşillik içinde uzun, geniş iki katlı bir kompleks olsa. Otel, bakımevi gibi. Devlet bunu inşa etse, temel idarecileri ile bakımcılarını isteyenler, gönüllü olanlar arasından atasa ve tamam, belli bir miktar maaş verse. Geri kalan tüm işleri gönüllülük usulü halledilse. Yani sokakta bir evsiz, zor durumda bir insan görenler bunu bir web sitesi ve telefon hattı aracılığıyla bu merkeze bildirse ve onlar da gelip, o insanı alıp, merkeze dahil etse. Ya da haber vermek yerine isteyen kendisi de götürebilir böyle insanları merkeze. Onlara orada belli bir sağlık ekibi tarafından gerekli teşhis konulsa, akli dengeleri belirlense ve buna göre gerekli bakımı alsalar. Daha iyi durumda olanların geçmişleri araştırılsa, kimsesizlerse onlara da gereken bakım sağlansa. Merkezin ihtiyaç duyduğu her bir malzeme web sitesi üzerinde kayıtlı olsa. Bu kayıtları kontrol ederek, gönüllüler ihtiyaca uygun malzemeyi alıp, oraya götürse, bıraksa. Mesela bu ayki maaşım bugün yattı diyelim. İçimden bir iyilik, bir insanlık yapmak geldi. Açtım siteye baktım. Yatak çarşafı stoğu gereken limitinin altında. Hemen çıkıp, artık gönlümden ne kadarlık kopuyorsa ondan bir tane çarşaf alıp, oraya bıraksam. Olmaz mı? Yani hiçbir şekilde para mevzu bahis olmasa. Direkt malzemeler, geçer madde olsa. Ne bileyim, orada görevli insanlar kötü olmasa. Hiçbir şeyi ceplerine atmaya çalışmasalar, o zor durumda kalmış insanlara çok iyi davransalar, üniversite-lise öğrencileri boş vakitlerinde orada yardımcı olarak gönüllü çalışsalar, insanlar boş vakitlerinde gönüllü olarak oraya o insanlarla konuşmaya, sohbet etmeye gitse,...
Diyeceksiniz ki insanoğlu bu kadar iyi olsa, zaten bu insanlar en baştan sokaklara düşmez, o halde kalmazlardı. Biliyorum, hayal görüyorum, gözüm açık.

28 Mart 2012 Çarşamba

Kai Meyer'dan Yedi Mühür Serisi

Tabi var böyle birşey, ben yeni gördüm. Çünkü İthaki taa 2007'de basmış ilk ve ikinci kitabı. Üçüncüsü ise 2011'de çıkmış İthaki'den.
Yedi Mühür serisi, günümüzde Almanya'nın hayali bir kasabasında, Giebelstein'da yaşayan Kyra, Nils, Lisa ve Chris adındaki 12 yaşındaki 4 arkadaşın başından geçenleri anlatıyor. Giebelstein geniş ve engebeli bir arazinin ortasına kurulmuş, küçük bir köy. Ortaçağdan kalma kent duvarları hala duruyor, içindeki binalar ve hemen hemen insanları da pek değişmiş değil o dönemden beri. İlk iki kitabın başında ve sonunda oldukça güzel ve ayrıntılı birer çizimi var köyün ve çevresinin.
Kyra, bu köye göre biraz fazla egzantrik kaçan Kassandra Hala'sıyla yaşıyor. Babası böyle uzaylılar, hayaletler ve daha ne kadar ilginç, sıradışı olay varsa onlarla ilgili çoksatan kitaplar yazan bir profesör. Kitaplardan kazandığı parayla da daha yeni kitaplar yazabilmek adına dünyanın dört bir yanında kuytu köşelerde, çadırlarda, ormanlarda, yıkıntılarda gezinip duruyor. Kyra'nın annesi o çok küçükken ölmüş. En iyi arkadaşları olan Nils ve Lisa kardeşler köyün dışındaki Erkerhof Oteli'ni işleten ailenin çocukları. Bu üçlü tüm vakitlerinde dere tepe dolanıp, kendilerini beladan belaya atıyorlar normalde. Bir gün Kyra'nın bir uçan balıkla onun sahibi olan cadıyı görmesi ile başlayan serüvenlerle köye yeni taşınan Chris de ekibe dahil oluyor ve bu dörtlü Yedi Mühür'ün taşıyıcısı haline geliyor. Yedi Mühür, kötü yaratıklar ve kötü güçler ortaya çıkacağı zaman belirginleşen birer iz halinde kollarında. Yalnız sadece bir tür uyarı işareti olmakla kalmayıp, çocukları artık kötülerle mücadelede sorumlu hale getiren bir güç de oluyor.
İlk kitap Büyücü'nün Dönüşü, Özden Bilgin Arslan tarafından çevrilmiş ve 143 sayfa. Çocuklarla tanışıp, geçmişe dair bilgileri ediniyoruz ve bu sırada korkutucu büyücü Abakus'un dirilişine şahit oluyoruz, uçan balıklı seksi cadılar eşliğinde.
İkinci kitap Kara Leylek, Nafer Ermiş çevirisi ve 144 sayfa. Lisa ve Nils'in anne babasının şehir dışında olmasıyla büyük Erkerhof Oteli'nde hep birlikte yatıya kalan 4 arkadaşın peşlerindeki kocaman kötü kara leylek ile mücadele ederken bir yandan da otelin ve köyün geçmişine dair şeyler öğrenmelerine ve kendi aralarındaki ilişkilerin gelişmesine tanıklık ediyoruz.
Üçüncü kitap Damiano'nun Yeraltı Mezarları, Mustafa Karakuş çevirisiyle 157 sayfa. Bu kitapta çocuklar Kyra'nın babasına eşlik ediyorlar İtalya'nın bir kasabasında. Oradaki eskiden kalma manastır kalıntıları arasında heykeltraş Damiano'nun ve iblislerinin peşine düşüyorlar.
Üç kitapta da Kai Meyer'ın cümlelerine Wahed Khakdan'ın çizimleri eşlik ediyor. Fantastik illüstrasyonlar konusunda oldukça başarılı bir sanatçı Khakdan, kitaptaki çizimler de hikayeye güzel bir hava katıyor. İthaki ayrıca çok güzel basmış, sert kapağa oldum olası bayılırım zaten. Kapak tasarımları hakkında baskıda bir yazı bulamadım ama büyük ihtimalle onlar da Khakdan'a ait olmalı. İç sayfalar, font herşey mükemmel. Kai Meyer 8-12 yaş arası için çok güzel bir fantastik seri yazmış.
Pek sempatik yazar Kai Meyer
Meyer'ın Goethe Enstitüsü'ndeki biyografisi şöyle : "Kai Meyer 1969’da Lübeck‘de doğdu, Rheinland’da büyüdü. Liseden sonra tiyatro, sinema ve televizyon bilimi öğrenimi gördü, bir günlük gazetede gönüllü olarak çalıştı ve birkaç yıl boyunca editör olarak görev yaptı. Bunun yanı sıra kendini kitap yazmaya adadı. Meyer 1995’den bu yana serbest yazar olarak çalışıyor. Bu arada kırk civarında roman yayımlamış olan, senaryo, radyo piyesi de yazan ve çizgi roman çizen yazarın kitapları 17 dile çevrildi. Genç okuyuculara yönelik yazdığı kitaplar arasında şimdiye dek en büyük başarıyı Merle und die Fließende Königin üçlemesi ve Wellenläufer üçlemesiyle kazandı. Kai Meyer bugün ailesiyle birlikte Eifel bölgesindeki bir kasabada yaşıyor." Resmi bir web sitesi KaiMeyer var, ayrıca bir GoodReads yazarı. Ama sitesinde ben bu Yedi Mühür (Sieben Siegel) serisine ait pek bilgi bulamadım. Zaten daha çok genç ve üstüne hitap eden fantastik kitaplar yazıyormuş. Wikipedia'nın yazdığına göre Yedi Mühür serisine dair 11 kitabı var, sonuncusu 2002'de çıkmış görünüyor. Ama sanırım GoodReads'te gördüğüme göre bir 13.falan da mevcut. İthaki 3.kitabı 2011'de bastığına göre gerisini de getirme ihtimalleri vardır diye düşünüyorum.
Bu seri böyle bu ara çok iyi geldi bana. Antik Yunan ve Roma'nın taş yollarında, türlü entrikalarla değişen imparatorlarının savaşlarında kendimi kaybetmek üzereydim, ilaç gibi geldi. Hem Faust'tan başka elime Alman bir yazar almamıştım. Değişiklik oldu, bir yandan da Faun dinledim (Onlar da Almanca söylüyor, yanlış duymuyorsam). Çok çok aşırı mükemmel diyemeyeceğim ama oldukça da güzel olduğunu söylemem gerek yaptıkları müziğin. Çoğu parçalarında tam da hep beklediğim melodileri buldum mesela ben, çok mutlu oldum.
Demem o ki Yedi Mühür serisi güzel kitaplar barındırıyor, ister o deli hayatınızdan şöyle bir sıyrılmak için - bünyeniz de alıyorsa böyle çocukça şeyleri - alın elinize, ister oturun çocuğunuzun yanıbaşına hem siz okuyun hem o dinlemiş olsun.
Bir cuma akşamı Kyra, elindeki çantada uçan bir balık bulunan korkunç bir kadın gördü.

Irvin D.Yalom'dan Spinoza Problemi (The Spinoza Problem)

(Bu kitabı da aslında çok sevip, anlatacağım burada diye düşünüp, sonra bir türlü yazamamıştım. Bu bahaneyle bahsetmiş olayım.) Buna da ağus...