4 Nisan 2012 Çarşamba

One Tree Hill'e veda ederken

Edebilir miyim onu da bilmiyorum ya. Hayatımın hemen hemen 7-8 senesinde vardı çünkü. 2003'te ABD'de ilk yayınlandığından en fazla bir yıl sonra bizde de Cnbc-e göstermeye başlandı. Lisede olduğumu hatırlıyorum çünkü, akşamları okuldan geldikten sonra tvnin karşısına geçip başlamasını beklediğimde. Hatta birkaç hafta boyunca Cnbc-e'de reklamlarını izledikten sonra ilk bölümü heyecanla bekleyip, daha da artan bir heyecanla da izlediğimi gayet net hatırlıyorum.
O kadar çok şey var ki söyleyebileceğim OTH ile ilgili, bana neler hissettirdiğiyle, bendeki yeriyle ilgili. Başka bir kıtada, başka bir dil konuşan, tamamen bambaşka bir kültürde ve yaşamdaki insanların tekrarlarla, klişelerle dolu abartılmış hikayeleri nasıl olur da bana böyle hissettirir diye düşünüyor olabilirsiniz. Anlam veremiyor, küçük görüyor, yargılıyor, bunalıyor bile olabilirsiniz. Ben de abartıyor olabilirim. Hiçbir derinliği olmayan uydurma ve yabancı bir dünyaya kendimi kaptırmış, dalmış gitmiş, onunla yaşamış da olabilirim. Ama yine de, söylenebilecek tüm olumsuz şeylere, getirilebilecek tüm mantıklı açıklamalara karşın, OTH'nin bir şekilde bana kattıklarını yadsıyamam.
Bir kere "zor zaman dizi"mdir OTH benim. Hani biz diziciler arasında vardır bu, bir sürü dizi görmüş geçirmişizdir ama bir tanesi, o tek bir tanesi, bizim için farkında olmasak da özeldir. En zor anlarımızda, en kötü olduğumuzda açıp birkaç sahnesini izliyorsak işte o zaman fark ederiz. Benim için OTH'nin böyle olduğunu ben de kötü zamanlarımda anlamıştım. İstemsiz bir şekilde, onca dizi arasından açıp ondan görüntüler izleyip, yatağa yalancı bir saadetle giriyordum.
Dizi izleme alışkanlığımı pembe dizilerle edinmiş olmamın etkisi de diyebilirsiniz buna. Dawson's Creek, Ally McBeal, Full House, Buffy The Vampire Slayer ve Angel'ın açtığı yol beni bir şekilde OTH'ye götürdü işte. Kanalda aynı zamanda The O.C. de başlamıştı mesela. Tamam onu da izledim aynı sadakatle. Onu da sevdim, o da çok güzel vakitler geçirtti bana. Ama olmadı, Seth'e, Sandy'ye, Ryan'a, Marissa'ya (ve hayır Summer'a değil, yoo ona kesinlikle değil) ayrı ayrı bayılsam da, aynı şekilde hissettirmedi Orange County'nin Noel'de bile 26 derece olan sıcaklığı.
Hikayelerle, kahramanlarla özdeşleştirdiğimizde severiz onları denir ya hani. Ondan desem ben de, OTH'nin bize, bizim yaşantımıza, en azından benim durumuma ne kadar uzak olduğunu söyledim. Gene de bir bağ kurmuş olmalıyım, birşeyleri kendimle ilgili görmüş olmalıyım. Bu özdeşleştirme durumu, sanırım, o yüzden direkt hikayeyle veya karakterle olmuyormuş. O hikayenin o karaktere ne yaşattığı, ne hissettirdiğiyle ilgiliymiş herşey. Ben de onlarla bağ kurmuş olabilirim, açıklaması bu.
Ki bu da beni Peyton Sawyer'a götürüyor. Götürdü yani 8 sene boyunca. OTH benim için biraz da Peyton'dı. Gençlik dizileri tarihinin görebileceği en ilginç, en istisnai kadın karakterine hayat verdi Mark Schwann. Depresif ponpon kızdı Peyton. Hayatında değişiklik istediğinde odasının duvarlarını boyardı farklı renklere. Odası eviydi, yuvasıydı. Duvarı boydan boya plaklarla dolu raflarla kaplıydı. Eski deri ceketini giyer, punk dinlerdi. Müzik, onun için herşeydi, yaşamdı, nefesti, yalnızlığının ortağı, sessizliğinin sesiydi. 6 sezon boyunca onun her defasında soğuk kalmasını, ısınmasını, güvenmesini, bağlanmasını, korkmasını, terk edilmesini, yalnızlığa düşmesini, tökezlemesini, yeniden ayağa kalkmasını ve sonunda her yine kendi yolunu bulmasını izledik, tekrar tekrar.
Bu yüzden OTH benim için Peyton'ın müziği, çizimleri de demekti. Belki de müziği en iyi kullanan diziydi. Her bölüm ayrı bir güzellikteki bir şarkını ismini taşıdı, her sahne inanılmaz müthiş parçaların özenle çekilmiş videoları gibiydi. Müzik hakkında bildiklerimin yüzde ellisini OTH'den öğrendim ben (dudak bükmeyin, hakikaten iyidir bu konuda).
Aynı zamanda edebiyat hakkında bildiklerimin de. Senaryoların görüp görebileceği en sinir, en kaypak, en ne hissettiğini bilmeyen, en ayran gönüllü erkeği Lucas Scott'ın tek bir takdir edilesi yönü vardı; çok kitap bilir, çok kitap okurdu. Onun ve zaman zaman diğerlerinin seslerinden bölüm açılışlarında ve kapanışlarında ne sözler işittik, ne alıntılara dumur olup kalmadık ki. Her bölüm yeni bir yazar, yeni bir kitap keşfederdim. Her bölüm, düşünmeye sorgulamaya sebep olan sözler çınlatırdı aklımı.
Gerçekten, abartmıyorum. Kötü şeyler söylemiyordu OTH. Saçma şeyler de söylemiyordu. Tamam en salak saçma "script"lerden birine sahipmiş gibi görünebilir, ona birşey demiyorum zaten. Ama bunu anlatış ve sunuş şekli, her hafta o 40 dakikayı mıhlanmış gibi izlemeye sebep oluyordu. İnsanın gelişimine şahit olduk OTH'de. Kendini beğenmiş, şımarık, züppe basketbol takımı kaptanının her kararını ailesinin iyiliği için alan, hayatta ne istediğini bilen, sevdikleriyle yetinebilen, önemli olanın bu olduğunu anlayan, mantık ve ahlaksal olarak hep en doğru kararları veren aşık bir aile babasına dönüşünü izledik. Kavga edip duran ve ona hiçbir şekilde ilgi göstermeyen bir ailede büyümenin verdiği duyguyla dışarıda kendini ilgi çekmeye zorlayan, sadece gününü gün edip, partilerde dağıtan okulun seksi kızı, ponpon kızların kaptanının kendine ve sevdiklerine değer vermeyi öğrenmesini, kendi ayakları üstünde durmayı öğrenmesini, yalnızlığını sevgisiyle boğabilmesini izledik. Ve dizi tarihinin en gerçek duygulara sahip karakterlerinden biriyle, Dan Scott'la tanıştık. OTH'nin hikayesini başlatan bir anlamda oydu. İki ayrı kadından iki ayrı çocuk sahibi olup olayları karıştıran oydu. İkisine de bir şekilde zarar veren, hayatları mahveden hep oydu. Dan Scott bu hikayenin kötü adamıydı belki ama o her şeyi sırf gerçek duygulara sahip olduğu için yaptı. Abisini kıskandığı için hırslandı, hırslandığı için basketbolda zirveye yürüdü, hatasını sevdiği kadınlardan ve çocuklarından çıkardı.
Harika anlar yaşatmakta da üstüne yoktu OTH'nin. Harika anlar ve onların oluşturduğu doğa-dışı (!?) olaylar. En az Tsubasa'nın golleri kadar heyecanlı geçen, dram, trajedi, entrika dolu basketbol maçları vardı, yangınlar, kumsal partileri, psikopat katiller, 16 yaşında evlenen gençler, 16 yaşındayken üniversiteli kız arkadaşının doğurup ona bırakıp kaçtığı bebeğine babalık etmeye çalışan gençler, kendi kardeşini vurup öldürenler, kendi oğlunu boğmaya çalışanlar, birbirine yumruk yumruğa giren kızlar, mafyayla anlaşıp bahis tutturmak için maçı satanlar, kalp ilacını almadan maça çıkanlar, limuzinle köprüden uçanlar...hepsi vardı, hepsi yaşandı.
Bugün, bu akşam bitiyor bu hikaye. Biz yataklarımızda son saatlerimizi geçirirken 5 nisan sabahında, orada çok uzakta, başladığı yerde 4 nisan akşamıyken daha, bitecek. Büyük bir heyecanla vurulup, yıllar geçtikçe gelişen, büyüyen, daha büyük heyecanlar yaşatan bir dost gibi, iyi zamanları, kötü zamanları yaşadık OTH ile. İkimizde büyüdük sonunda, değiştik, anladık herşeyi. Ne kadar güzel olsak da birlikteyken, artık birbirimizden öğrendiklerimizle ayrı yollara gitme vakti geldi.
Hoşçakal One Tree Hill.

1 Nisan 2012 Pazar

such a wonderful thing to do



Saat kaça gelmiş, sabahın 6 buçuğunda kalkacakmışım, odanın içi harabeye dönmüş, bir yanda yarım kurulmuş kokusu keskin bir dolap, duvara dayalı raf parçaları varmış, halının üstü toz ve sunta topaklarıyla dolmuşmuş, tez için tek satır yazamamışım, konusunu bile oluşturamamışım...nolmuş.
Sadece herşey sussa da kendimi bu duyguya bırakabilsem bir kereliğine. Bir kereliğine, sadece bu kez bir dibine kadar yaşasam ya bu duyguyu...nolur.
Bir seferliğine sussa beynim, sadece hissetsem.
Sonra desem, "i have a secret i need to tell you".

31 Mart 2012 Cumartesi

Katherine Hepburn

Nerede, nasıl görmüşüm bilmiyorum bu fotoğrafı. Kim olduğundan bile emin olamayabilirim. Sadece Katherine Hepburn olduğunu düşünüyorum, biraz da gençken çekildiğini varsayıyorum. Onun dışında, bu fotoğrafa, bu görüntüye takığım (var mı ki böyle bir kelime), anlamsız bir şekilde bir şey var burada. Bilmiyorum. Sanki hep, olmak istermişim gibi.
"Katherine embodied feminine beauty but also masculine strength and reserve."

30 Mart 2012 Cuma

Kavşaktan geçerken

Bir şeylere ciddi anlamda dayanamamak ve bununla ilgili hiçbir şey yapamamak ne kadar kötü, biliyorsunuzdur. Eminim bildiğinize. Ama işte, gene de, bunu bilmek bir şeyleri değiştirmiyor. Çaresiz hissettiğimizle kalıyoruz.
Dün akşamüstü Eryaman tarafında bir kavşaktaki ışıkta durduk arabayla. Bir sürü araba da kavşakta, bekliyoruz. Işıkların dibinde bir evsiz vardı. Akli dengesinin normal seviyelerde seyretmediğini düşündürecek şekilde hareketler yapıyordu. Bir yandan karşısında olmayan insanlarla konuşuyor, bir yandan da ışıkta duran arabalardakilerden eline ağzını götürüp, içermiş gibi bir hareket yaparak sigara istiyordu. Bu sahnelerde arabadakiler ne yapar? Üzüntülü bir iç çekiş, birkaç mırıldanma, içi gitme, hayıflanma, tüh tüh yazık deme...ardından ışık yanar, araba ilerler ve o insanı, etten kemikten o gerçek insanı orada unutmak ve üzüntümüzü geçirmek üzere terk edip gideriz.
Ben dün terk edemedim. En azından aklımda. Kendime hala sinir oluyorum, hala içimde kocaman bir taş oturmuş duruyor ama gene de...Bir şekilde o adam orada kaldı. Bir gaza bastık ve gittik. Hiçbir şey yapamadık. İnip arabadan elinden tutamadık. Neden oradaydı, nasıl oraya gelmişti, kimdi, neciydi, kimsesi yok muydu, aç mıydı, açıkta mıydı (tabiki öyleydi ben de ne diyorsam), nedendi, neden, neden.
Yol boyunca, gittiğimiz yerde, geri dönerken de hep düşündüm. Yapacak daha iyi birşeyim yoktu çünkü onun için, diğerleri için. Aklımda hep dönüp durdu. Aslında böyle zor durumda kalmış insanlar için bir merkez yapılsa. Ne bileyim, şehrin şöyle güzel, boş bir arazisinde, biraz ormanlık yeşillik içinde uzun, geniş iki katlı bir kompleks olsa. Otel, bakımevi gibi. Devlet bunu inşa etse, temel idarecileri ile bakımcılarını isteyenler, gönüllü olanlar arasından atasa ve tamam, belli bir miktar maaş verse. Geri kalan tüm işleri gönüllülük usulü halledilse. Yani sokakta bir evsiz, zor durumda bir insan görenler bunu bir web sitesi ve telefon hattı aracılığıyla bu merkeze bildirse ve onlar da gelip, o insanı alıp, merkeze dahil etse. Ya da haber vermek yerine isteyen kendisi de götürebilir böyle insanları merkeze. Onlara orada belli bir sağlık ekibi tarafından gerekli teşhis konulsa, akli dengeleri belirlense ve buna göre gerekli bakımı alsalar. Daha iyi durumda olanların geçmişleri araştırılsa, kimsesizlerse onlara da gereken bakım sağlansa. Merkezin ihtiyaç duyduğu her bir malzeme web sitesi üzerinde kayıtlı olsa. Bu kayıtları kontrol ederek, gönüllüler ihtiyaca uygun malzemeyi alıp, oraya götürse, bıraksa. Mesela bu ayki maaşım bugün yattı diyelim. İçimden bir iyilik, bir insanlık yapmak geldi. Açtım siteye baktım. Yatak çarşafı stoğu gereken limitinin altında. Hemen çıkıp, artık gönlümden ne kadarlık kopuyorsa ondan bir tane çarşaf alıp, oraya bıraksam. Olmaz mı? Yani hiçbir şekilde para mevzu bahis olmasa. Direkt malzemeler, geçer madde olsa. Ne bileyim, orada görevli insanlar kötü olmasa. Hiçbir şeyi ceplerine atmaya çalışmasalar, o zor durumda kalmış insanlara çok iyi davransalar, üniversite-lise öğrencileri boş vakitlerinde orada yardımcı olarak gönüllü çalışsalar, insanlar boş vakitlerinde gönüllü olarak oraya o insanlarla konuşmaya, sohbet etmeye gitse,...
Diyeceksiniz ki insanoğlu bu kadar iyi olsa, zaten bu insanlar en baştan sokaklara düşmez, o halde kalmazlardı. Biliyorum, hayal görüyorum, gözüm açık.

28 Mart 2012 Çarşamba

Kai Meyer'dan Yedi Mühür Serisi

Tabi var böyle birşey, ben yeni gördüm. Çünkü İthaki taa 2007'de basmış ilk ve ikinci kitabı. Üçüncüsü ise 2011'de çıkmış İthaki'den.
Yedi Mühür serisi, günümüzde Almanya'nın hayali bir kasabasında, Giebelstein'da yaşayan Kyra, Nils, Lisa ve Chris adındaki 12 yaşındaki 4 arkadaşın başından geçenleri anlatıyor. Giebelstein geniş ve engebeli bir arazinin ortasına kurulmuş, küçük bir köy. Ortaçağdan kalma kent duvarları hala duruyor, içindeki binalar ve hemen hemen insanları da pek değişmiş değil o dönemden beri. İlk iki kitabın başında ve sonunda oldukça güzel ve ayrıntılı birer çizimi var köyün ve çevresinin.
Kyra, bu köye göre biraz fazla egzantrik kaçan Kassandra Hala'sıyla yaşıyor. Babası böyle uzaylılar, hayaletler ve daha ne kadar ilginç, sıradışı olay varsa onlarla ilgili çoksatan kitaplar yazan bir profesör. Kitaplardan kazandığı parayla da daha yeni kitaplar yazabilmek adına dünyanın dört bir yanında kuytu köşelerde, çadırlarda, ormanlarda, yıkıntılarda gezinip duruyor. Kyra'nın annesi o çok küçükken ölmüş. En iyi arkadaşları olan Nils ve Lisa kardeşler köyün dışındaki Erkerhof Oteli'ni işleten ailenin çocukları. Bu üçlü tüm vakitlerinde dere tepe dolanıp, kendilerini beladan belaya atıyorlar normalde. Bir gün Kyra'nın bir uçan balıkla onun sahibi olan cadıyı görmesi ile başlayan serüvenlerle köye yeni taşınan Chris de ekibe dahil oluyor ve bu dörtlü Yedi Mühür'ün taşıyıcısı haline geliyor. Yedi Mühür, kötü yaratıklar ve kötü güçler ortaya çıkacağı zaman belirginleşen birer iz halinde kollarında. Yalnız sadece bir tür uyarı işareti olmakla kalmayıp, çocukları artık kötülerle mücadelede sorumlu hale getiren bir güç de oluyor.
İlk kitap Büyücü'nün Dönüşü, Özden Bilgin Arslan tarafından çevrilmiş ve 143 sayfa. Çocuklarla tanışıp, geçmişe dair bilgileri ediniyoruz ve bu sırada korkutucu büyücü Abakus'un dirilişine şahit oluyoruz, uçan balıklı seksi cadılar eşliğinde.
İkinci kitap Kara Leylek, Nafer Ermiş çevirisi ve 144 sayfa. Lisa ve Nils'in anne babasının şehir dışında olmasıyla büyük Erkerhof Oteli'nde hep birlikte yatıya kalan 4 arkadaşın peşlerindeki kocaman kötü kara leylek ile mücadele ederken bir yandan da otelin ve köyün geçmişine dair şeyler öğrenmelerine ve kendi aralarındaki ilişkilerin gelişmesine tanıklık ediyoruz.
Üçüncü kitap Damiano'nun Yeraltı Mezarları, Mustafa Karakuş çevirisiyle 157 sayfa. Bu kitapta çocuklar Kyra'nın babasına eşlik ediyorlar İtalya'nın bir kasabasında. Oradaki eskiden kalma manastır kalıntıları arasında heykeltraş Damiano'nun ve iblislerinin peşine düşüyorlar.
Üç kitapta da Kai Meyer'ın cümlelerine Wahed Khakdan'ın çizimleri eşlik ediyor. Fantastik illüstrasyonlar konusunda oldukça başarılı bir sanatçı Khakdan, kitaptaki çizimler de hikayeye güzel bir hava katıyor. İthaki ayrıca çok güzel basmış, sert kapağa oldum olası bayılırım zaten. Kapak tasarımları hakkında baskıda bir yazı bulamadım ama büyük ihtimalle onlar da Khakdan'a ait olmalı. İç sayfalar, font herşey mükemmel. Kai Meyer 8-12 yaş arası için çok güzel bir fantastik seri yazmış.
Pek sempatik yazar Kai Meyer
Meyer'ın Goethe Enstitüsü'ndeki biyografisi şöyle : "Kai Meyer 1969’da Lübeck‘de doğdu, Rheinland’da büyüdü. Liseden sonra tiyatro, sinema ve televizyon bilimi öğrenimi gördü, bir günlük gazetede gönüllü olarak çalıştı ve birkaç yıl boyunca editör olarak görev yaptı. Bunun yanı sıra kendini kitap yazmaya adadı. Meyer 1995’den bu yana serbest yazar olarak çalışıyor. Bu arada kırk civarında roman yayımlamış olan, senaryo, radyo piyesi de yazan ve çizgi roman çizen yazarın kitapları 17 dile çevrildi. Genç okuyuculara yönelik yazdığı kitaplar arasında şimdiye dek en büyük başarıyı Merle und die Fließende Königin üçlemesi ve Wellenläufer üçlemesiyle kazandı. Kai Meyer bugün ailesiyle birlikte Eifel bölgesindeki bir kasabada yaşıyor." Resmi bir web sitesi KaiMeyer var, ayrıca bir GoodReads yazarı. Ama sitesinde ben bu Yedi Mühür (Sieben Siegel) serisine ait pek bilgi bulamadım. Zaten daha çok genç ve üstüne hitap eden fantastik kitaplar yazıyormuş. Wikipedia'nın yazdığına göre Yedi Mühür serisine dair 11 kitabı var, sonuncusu 2002'de çıkmış görünüyor. Ama sanırım GoodReads'te gördüğüme göre bir 13.falan da mevcut. İthaki 3.kitabı 2011'de bastığına göre gerisini de getirme ihtimalleri vardır diye düşünüyorum.
Bu seri böyle bu ara çok iyi geldi bana. Antik Yunan ve Roma'nın taş yollarında, türlü entrikalarla değişen imparatorlarının savaşlarında kendimi kaybetmek üzereydim, ilaç gibi geldi. Hem Faust'tan başka elime Alman bir yazar almamıştım. Değişiklik oldu, bir yandan da Faun dinledim (Onlar da Almanca söylüyor, yanlış duymuyorsam). Çok çok aşırı mükemmel diyemeyeceğim ama oldukça da güzel olduğunu söylemem gerek yaptıkları müziğin. Çoğu parçalarında tam da hep beklediğim melodileri buldum mesela ben, çok mutlu oldum.
Demem o ki Yedi Mühür serisi güzel kitaplar barındırıyor, ister o deli hayatınızdan şöyle bir sıyrılmak için - bünyeniz de alıyorsa böyle çocukça şeyleri - alın elinize, ister oturun çocuğunuzun yanıbaşına hem siz okuyun hem o dinlemiş olsun.
Bir cuma akşamı Kyra, elindeki çantada uçan bir balık bulunan korkunç bir kadın gördü.

26 Mart 2012 Pazartesi

Kötülük

"Hayır, hayır, bu oluyor olamaz. Bu, bana oluyor olamaz. Hayır, bu, gerçek olamaz."
O soğuk yabancı ellerin ağzımın üstüne ve yüzüme kapandığı 5-6 saniye içinde aklımdan öylesine bir hızla geçti ki bu düşünceler, hala şu an gözümü kapadığımda aynı panikle hatırlayabiliyorum. Ve hala inanamıyorum. Bence gerçek olamaz. Bana olmuş olamaz.
Evet çok kötü bir şey oldu. Aslında böylesi bir sakinlikle (!) buraya yazıyor olmam gerekir mi bilmiyorum ama bilmenizi istiyorum. Böyle bir şeyin olabildiğini, olabileceğini görmenizi istiyorum. Benim kadar salak olmayın, benim kadar pespembe bakmayın dünyaya istiyorum. Benim gibi, 25 yıl bir masalın içinde yaşayıp da küt diye "insan"ın duvarına çarpmayın diye, anlatmak istiyorum.
Pazar gecesi saat 10 civarında otobüsten inip, eve yürümeye başlamıştım. Her zamanki gibi kulağımda kulaklıklar, müzik son ses, bomboş karanlık yolda ellerim ceplerimde yürüyordum. Kafamda binbir düşünce, ki içinde en ufak bir endişe, şüphe yok. Bu oturduğumuz evde, semtte 7.yılımız. O  koskoca 7 yıl boyunca gecenin 1'inde de aynı şekilde geçtim o yoldan, aynı şekilde tek başıma yürüdüm. Uzun yaz günlerinde, evde tek başıma kalırken akşamüstü yürüyüşlerine de çıktım. Ama en ufak, en belli belirsiz korkuyu bile duymadım.
Çünkü güvenliydi, bir şey olmamıştı, olmazdı da. İnsanlar kötüydü belki, evet, caniydiler, evet. Ama hepsi filmlerdeydi, dizilerdeydi, haberlerdeydi, başka ülkelerde, başka şehirlerdeydi. Gerçek değillerdi, benim gerçeğim değillerdi.
İşte bu pazar gecesi gayet acılı bir şekilde oldu, hepsi gerçeğim oldu. Apartmanın dış kapısından girdim, ardımdan biri daha girdi. Apartmandandır herhalde dedim, dikkat etmedim. İkinci kapı kapalıydı, o "biri" zillere basacakmış gibi yaptı. Ben de "bende anahtar var, bir dakika" dedim. Çantamdan anahtarı çıkardım, kapıyı açtım, itmeye çalıştım, gücüm yetmedi. O açtı, hatta bana yol verdi. Ben, masal kahramanı salaklığında, "Sağol" dedim kapıyı tuttuğu için. İlerleyip merdivende birkaç basamak çıkmıştım ki o eller arkamdan dolanıp suratıma kapandı, ağzımı tuttu. Olanca gücüyle geriye doğru sürüklemeye çalıştı. "Gerçek değil." dedim bir an. "Gerçek değil." Ve ellerin altından deli gibi bağırmaya çalıştım, çırpındım, kurtulmaya çabaladım. Sanırım dengesi bozulunca bir an bıraktı beni, merdivenlerden aşağı düştüm birkaç basamak. O da olanca hızıyla gerisin geri koştu, kaçtı. Arkasından şöyle bir saniye falan baktım ve manyak gibi koşmaya başladım merdivenlerden yukarı, eve doğru. "Anne!Anne!" diye bağırıyordum bir yandan, zaten sonradan fark ettim ki hiç imdat, yardım edin türünde şeyler çıkmamış o anlarda ağzımdan. Sadece anne demişim, eller ilk kapandığında da merdivenlerden koştururken de. Sadece anne.
Evin kapısını yumruklamaya başladım varınca. Annemle babam da en az benim kadar korkmuştu. Ama yapabilecek birşeyimiz yoktu, kötülük çoktan kaçmıştı ve onca bağırmamın çığlığımın içinde, o boğuşmanın gürültünün patırtının içinde apartmandan bir tek kişi çıkmadı dışarı. Kimse bakmadı, kimse sormadı.
Annemlerin yanında ağlamadım, polislere her bir detayı anlatırken de ağlamadım. Güldüm bile hatta. Ama beynimin içinde sürekli bir nefret duygusu dönüp duruyor, intikam istiyorum, zarar vermek istiyorum. O, her kimse, kendi ellerimle lime lime olsun istiyorum. Beni bu çok uğraşıp, kurduğum, oluşturduğum dünyadan sarsarak uyandırdığı için parçalamak istiyorum onu. Beynim bir yandan gayet sağlıklı çalışıyor, bir yandansa hareketlerime hiçbir hakimiyetim kalmadığını görüyorum. Otobüste, yolda, dışarda çok tuhaf davrandığım farkına vardım bugün. Beynim tekrar ediyor, "normalsin normalsin korkmuyorsun" ama ellerimi tutamıyorum. İçimdeki siniri tutamıyorum. Polisler birşey bulduklarında teşhis etmem için çağıracaklarını söylediler ama bakmadığım birini nasıl teşhis edebilirim? Çok tuhaf oldum ben. Daha önceki herşeyden tuhaf bu. Okuldan, derslerden, işten, insanlardan, hayatımdan, yaşadığım yerden falan nefret ettiğim, bunaldığım her seferinde kaçıp, kimsenin beni tanımadığı, benim de kimseyi tanımadığım bir yerde, herşeye baştan ve  farklı bir şekilde başlasam diye hayal kurardım. Ama bunda öyle düşünemiyorum. Çünkü nereye gidersem gideyim benimle gelecek bir şey bu. Ortam, insanlar, bitkiler, gökyüzü değişse bile. Bu, içimde olacak.

25 Mart 2012 Pazar

Kurguladığımız öykülerden ibaret

(EgoistOkur'daki "Göster Yüzünü Ey Aşk" kitabının incelemesi olan Aşk Sandığımız Şey Kurguladığımız Öykülerden İbaret Olabilir Mi? isimli yazıdan, okuyup da seçtiğim yerler şimdi okuyacaklarınız. Gülenay Börekçi'nin yazısının tamamı için : Egoistokur)
Ama belki de hakikaten vardır aşk diye bir şey. Sadece biz onu yanlış herlerde aradığımız için bir türlü bulamıyoruzdur. Benim gibi kafası bu konuda hep karışık olanlardansanız, bilirsiniz… Bazen, âşıkken kendinizi bir labirentte kaybolmuş hissedersiniz. Ve yanınızda her şeyi çözmüş bilge biri olsun istersiniz. Kafanızı karıştıran şeyleri sorabilmek için…
(...)
Çözemediğim şeyler var… Mesela şu: Onca insan dururken niçin belirli birine çekim duyuyor hatta âşık oluyorum? Üstelik ortada mantıklı görünen hiçbir sebep yokken… Peki ya aşka dair temel yanılgılarım? Niçin ha bire duvara çarpıyorum? “Sevgi emektir” sözüne metelik vermeyişim tembelliğimden mi kaynaklanıyor, yoksa korkularımdan mı? Korkularımın dibinde ne gizli? Kimi zaman içimden bana hiç benzemeyen kötücül biri, ahenk bozmaya bayılan fırtınalı bir başka karakter çıkmasını neyle açıklayabilirim? En önemlisi ben aşkta mutluluğu nasıl bulacağım?
Bu türden soruların zihnime üşüştüğü zamanlarda istiyorum ki yanımda aşka dair her şeyi çözmüş bilge biri olsun ve ben ona uzun uzun sorayım. Kafamı karıştıranları, zihnimi bulandıranları, içinden bir türlü çıkamadığım labirentin bir çıkış kapısı olup olmadığını… Sağduyum, “olmaz öyle şey” diyor. “Bütün bu sorulara cevap verebilecek biri yok, kimse o kadar akıllı ve bilge değil.”
(...)
Gerçi finalde hepsinin vardığı nokta aynı: Aşk, kendi kişisel gelişimimizi tamamlamak için bize sunulan bir yol aslında. Ama değişmeyi, yaralarımızı iyileştirmeyi, korkularımızla mücadele etmeyi ve tek başımıza ayakta durabilmeyi başaramadığımız sürece bize mutluluk getirmesi mümkün değil. Çünkü o zaman Helen Fischer’ın söylediği gibi, kokainden bir farkı kalmıyor. “Romantik aşk, bir bağımlılık türü” diyor Fischer. “Kokain sarhoşluğuna benziyor ama daha şiddetli. Yani karasevda yaşayanlar bir insana değil, uyuşturucuların getirdiğine benzer bir yükselişe tutuluyor. Bağımlılık dirence sebep oluyor. Aynı etkinin yaratılması için de sürekli doz artışı gerekiyor.”
Öyleyse ne olacak; aşksız mı yaşayacağız? Gerekirse evet. En azından bir süre için. Irvin Yalom haklı çünkü: “Ayakta kalabilmek için birine yaslanmak, daha doğrusu bir başkasını doktor niyetine kullanmak sağlıklı değildir. Yani eğer yaralıysanız, tek kanadınız varsa, ilişkinizi bir an önce bitirip yaralarınızı iyileştirmelisiniz. Çünkü iki yaralı kanat bir sağlam kanat etmez.”
Başa, “Aşkta mutluluğu nasıl bulacağım?” sorusuna dönersek… Erten’in konuştuğu ilişki terapisti Premartha şöyle diyor: “Yanan bir evdeyseniz, yoldan geçen birine ‘Çıkışı nasıl bulururum?’ diye sormaz, koşmaya başlarsınız. ‘Nasıl?’ diye başlayan sorular, meseleyi çözmeye niyetimiz olmadığını, çünkü hayatın sonsuza dek süreceğine inandığımızı gösterir. İşte o zaman hayat, ‘Nasıl ıskaladım?’ sorusuyla biter.”
(...)
En ünlü aile dizimi terapistlerinden Svagito R. Liebermeister, “Kadının doğru erkeği araması, aslında kendine daha iyi baba olacak kişiyi aramasıdır” diyor. Ona göre, hayatımızdaki en önemli ilişki annemizle olan ilişkimiz. Çünkü hayatta ilişkiye girdiğimiz ilk insan o. Dolayısıyla onunla huzurlu olmamız, başkalarıyla kuracağımız ilişkiler için temel teşkil ediyor. Aksi takdirde, çocukluğumuzda annemizden alamadığımız şeyleri başkalarından almak için “aşk” adını verdiğimiz ve hep sıkıntılı bir şekilde sonlanan ilişkiler kurmaya başlıyoruz. Ayrıca bir kadının “bir erkeğin kadını” olarak varolabilmesi için, kadın tarafıyla, yani annesiyle huzur içinde olması gerekiyor. Ancak o zaman kadınlığıyla barışabiliyor.

Previously on Neverland : March Drizzles

 Yağmurlarla sonlanan bir Mart oldu. Bir de oturup, kendimi, kafamı dinlediğim. Belirli tarihleri beklediğim. Acele etmediğim. Hiçbir yere k...