2 Mart 2012 Cuma

For Carter has come, to free my beloved

"May your spirit live,
May you spend millions of years,
You who love Thebes,
Sitting with your face to the north wind,
Your eyes beholding happiness"

29 Şubat 2012 Çarşamba

Beni Bu Güzel (!?) Havalar Mahvetti

Ankara'da herhalde 4 aydır yerde kar var. Hayatımın son 16 yılını bu şehirde geçirdim ama 90 yaşındakilerin dediği şeyleri ben de tekrarlıyorum, bu 16 sene boyunca böyle kış görmemiştim. Tamam soğuk olurdu, baya bir soğuk olurdu. Biraz kar yağardı, hafif erir gibi yapar üstümüzü başımızı su ve çamur yapar, ardından hemen dona çekerdi ki en artistik falsolarımızı gerçekleştirip, düşelim. Sonra da yavaş ama emin adımlarla erir, sabah akşam buz gibi esip, gündüzleri yakma aşamasına geçerdi hava buralarda.
Olmadı. Bu sene - yanlış hatırlamıyorsam ki kesin yanlış hatırlıyorumdur çünkü bir yerden sonra artık hesabını tutamaz oldum, olduk - kasımla birlikte gelen kar, hiç gitmedi. Son iki gündür de hiç durmadan yağıyor. Kah ince ince yağmur gibi, kah lapa lapa. En kötüsü ve en önemli farkıysa, öğrenci değilim ! Tatil olacak diye haberleri, altyazılar beklemiyorum. Sadece pencereden bakıp, lanet olsun diyorum. Sabah olacak ve ben yine o karın, tipinin, soğuğun içine bodoslama dalmak zorunda kalacağım. Diyorum.
Çalışmaya alışamadım. Hiç alışamadım. Hiç alışamayacağım. Mümkünü yok. İnsan doğasına aykırı olan bu durum, benim bünyemde çok daha büyük dirençler yaratıyor. Hem fiziken, hem ruhen. O yüzden arada saçma şeyler oluyor (devamlı oluyor gerçi).
Bu sabah da çıktım evden. Tipi vardı. Evet bildiğiniz tipi. Ama insanlar hiçbir şey yokmuş gibi otobüslere, servislere, dolmuşlara koşturuyor. İşe başladığımdan beri - ve manyak kar bitmediğinden beri - her sabah aynı şaşkınlıkla bakıyorum etraftaki insanlara. Deli misiniz diye bağırasım geliyor. Nasıl uğraşıyorsunuz bu kadar? Hava o kadar kötü, yollar o kadar berbat ve herşey o kadar zor ki, anlayamıyorum. Algılayamıyorum. Neden uğraşıyorsunuz? Neden işe gitmeye çalışıyorsunuz? Neden bekliyoruz o durakta hep birlikte? Daha gözlerimizde çapaklar dururken neden zorla günaydın demek zorunda kalıyoruz birbirimize?
Bu sabah da dedim günaydın. Bindim de servise. Donuyordum doğal olarak. Yol boyu devam ettim donmaya. İki aydır bitiremediğim dergiyi okumaya devam ettim.
Normalde eğitimde olmam gerekiyor bu hafta. O yüzden işyerinde durmuyorum. Ama bu sabah acil bir işi yapmak için durdum. Bitmedi, kalıp bitireyim dedim. Bitirdim, ben çıkıyorum dedim ve çıktım. Önceki günden beri hiç durmayan kar, delicesine yağmaya devam ediyordu. Yürümeye başladım. Bir miktar yürüyüp, ana yoldan geçen bir otobüse veya dolmuşa binmem gerekiyordu eğitimin olduğu yere gidebilmek için. Yürüdüm. Kardan kapanmış yollarda, kaldırımlarda yürüdüm. Otobüse bineceğim yeri de geçtim. O havada, o tipide kimseler yoktu şehrin merkezine giden yolda. Kar taneleri gözüme gözüme giriyordu. Burnumdan sızan sümük donmuştu, ellerimi burnumun ucundan düşen gözlüğümü ittirmek için bile ceplerimden çıkaramıyordum. Kendimi büyük, önemli maçına hazırlanmak için karlı dağlara vuran, antrenman yapan Rocky Balboa gibi hissettim. Karlara bata çıka, vıcık vıcık olmuş öbeklerde kaya kaya ilerlemeye çalışırken o soğukta Vertical Limit'teymişim gibi yaptım. Milli Kütüphane'nin dibindeki hiç bitmeyen metro inşaatının kıyısında kalmış, altı boşluk hissi veren yaya yolunda Cliffhanger'daki gibi ilerlediğimi hayal ettim. Milletvekillerinin arabaları konvoy halinde geçerlerken o havada yolun iki ayrı ucunda arabaları durdurup, birbirlerine el kol sallayarak işaret veren polis amcaların ortasında dikilip "Are you talkin to me? Are you talkin to me? Ha?" oynadım (Tabi gözlerimle, sessiz.) Evet bugün 10-10.30 civarı milli kütüphane-karayolları-genelkurmay-güvenpark güzergahında salak salak yürüyüp, şaşkın şaşkın yolun ortasında kayan bereli, kocaman gözlüklü hüdaverdi bendim.
Peki ne mi yaptım? Tere suya karışmış, kara bulanmış halde gittim, Mado'ya oturdum. Bir güzel kahvaltı yaptım. Hayatımda bu kadar yedim mi bilmem. O bal, o portakal reçeli, o gül reçeli, o börek, o ekmek, o çay bu kadar güzel oldu mu ömrümde bilmem. Kulağıma çalınan melodilerle, bu sefer de kendimi Paris'te, kaldırımdaki ufak bir masada oturmuş, latte içerken hayal ettim. Marion Cotillard'ı görmüş de el sallıyormuşum gibi yaptım. Belki birazdan Louis Garrel gelip otururdu karşımdaki sandalyeye. Laflardık. Ya da sadece bakışırdık, o bakardı, ben Edith Piaf dinlemeye devam ederdim.
Merak etmeyin, eğitime de gittim. Öğleden sonra. Hiçbir şey olmamış gibi. Ne o gül reçelini tatmamışım, ne besamo mucho dinlememişim, ne de rocky olmamışım gibi. Bir de yalan söyledim, tam da yalan olmasa bile, nerede olduğumu ne yaptığımı söylememek de yalanın ucu kıyısı sayılabilir. E ne yapsaydım, delirmek üzereydim artık. Ama kanımca ettiklerim kanunlara aykırı oluyor bir miktar. (Tabi buraya yazarak kimseye söylememiş oluyorum ;) )
Olsun, gene de akşam eve geldim ve resimdekilerle karşılaştım. Şimdi de ver elini Aşiyan, yeditepe, rakı şişesi, balık, pelopennesos, thermophilai, sparta..."Beni bu güzel havalar mahvetti, Böyle havada istifa ettim Evkaftaki memuriyetimden."

Fetih 1453 Güzellemeleri


Resmin kaynağı : http://wolkan.ca/fetih-1453/
Gitmedim, görmedim, yenmedim. Ama dinledim. Ve hala benim gibi olanlar varsa diye dinlediklerimi iletiyorum :

"bu arada en son dün Fetih'i izledim, başrol Ulubatlı Hasan'dı yani öyle ki o bayrağı asınca orada bitecek sandım. Yani Fatih Sultan Mehmet de direkt histerik takıntılı padişahtı. Gemilerin kızaklarda sürüklenerek denize götürülmesi tarihin en büyük olaylarından ama 3 dakikada geçiştirmişler, o fikri Fatih'in nasıl bulduğunu falan süsleyebilirlerdi ki hiç göstermediler hiç üstünde durmadılar. Ay ne bileyim yani adam tempoyu tutturmuş sıkıcı falan değil de Fatih figüran gibi kalmış ve bazı yerler komik olmuş :D Bazı sahneler de ne alaka ya ne bu şimdi dedirtiyor bir yere bağlamıyor :D ha son olarak o başvezir de hain mi anlamadım yani, bir yerleri kaçırmış olabilirim ama gerçekten net değil o kısım bende"

"Fetih konusunda katılıyorum, Fatih Sultan Mehmet'i anlatma kısmı çok fazla başarısız ve Ulubatlı Hasan başkahraman ve ayrıca oraya o hatunu sokmanın ne anlamı var, romantizmi illa her yere bulaştırıyorlar yani, başvezir kim ya ben onu hiç görmemişim :p"

"ya ben çok güldümdü filme, takıldığım bir sürü nokta var, annemle babamla izlemesem ve salonun yaş ortalaması o kadar yüksek olmasa Twilight'a dönebilirmiş hatta sırf o filmi yorumlamak için ben de blog açacağım."

"e güzel bir film yani. Görsel olarak iyi. Öyle çok detaya inmemişler tamam, birçok şeyi üstünkörü geçmişler ama iyi. Türk filmi olarak güzel olmuş. Gidip, sinemada izlenir. Hani sinema ortamında güzel oluyor yani."

28 Şubat 2012 Salı

Aynen Öyle

"Görmek, gerçekten görmek, bu işin özüdür."
"Sen ortada olanı gördün."
"Aynen öyle. Sana lazım olan tek şey, gözlerini açmak. Kalbimiz bizi aldatır, kafamız oyunlar oynar ama gözlerimiz gerçeği görür. Gözlerinle bak. Kulaklarınla duy. Ağzınla tat al. Burnunla kokla. Teninle hisset. Bunların ardından düşünmek gelir ve onun ardından da gerçeği öğrenmek."
"Aynen öyle," dedi Arya sırıtarak.

Oturan Mühendisin En İyi "İlk Dans" Müzikleri ve Dansları

Yine bir Oturan Mühendis serisiyle beraberiz (En Katlanılabilir Düğün Sahneleri ve En İyi 10 Dans Sahnesi'nden sonra).
İlk Dans'tan kastım düğünde damatla gelin alkışlar eşliğinde içeri girdikten hemen sonra ortada bırakıp, hadi bakalım birbirinize tutunup sallanın durumu. Malum benim yaş grubum için düğün mevsimi yaklaşıyor ve bu sene önümde şimdiden iki ayrı düğün var. Bu yüzden iki saniye hayal ettiğimizde aklımıza (naçizane aklıma) ilk gelenlerden (ve  tabi uzun uzun süren maillerde tartıştıklarımızla) oluşan liste şöyle olabilir mi mesela (sırasız):
1-The Way You Look Tonight
My Best Friend's Wedding çok özel bir filmdir, başucu filmidir. Julianne en iyi arkadaşına son görevini yerine getirir, kendilerine bir şarkı bulana kadar, şarkısını onlara hediye eder.


2-That's All
"I can only give you country walks in springtime, And a hand to hold when leaves begin to fall, And a love whose burning light, Will warm the winter's night" hepsi bu, hepsi bu. Ama Adam Sandler söylerken Drew Barrymore gülümsesin.


3-Dance Me To The End Of Love
İster Leonard Cohen'den olsun, ister The Civil Wars'tan. Direkt bu iş için yazılmış bir şarkı.


4-You Are My Destiny
Eh biraz da damardan girmek gerekirse diye.


5-At Last
Bu, ilk dans dendiğinde aklıma ilk gelen şarkıydı nedense. Sözlerinin meseleyi benim için direkt özetlemesinden belki de. "I found a dream that I could speak to, A dream that I can call my own, when you smile, and then the spell was cast, And here we are in heaven, For you are mine, At last".


6-Time of My Life
Tabiki bu olacak. Bu şarkıda onlar gibi dans etmek, hayallerin en güzeli değil mi?
(Videomuzu "embed" edemediğimden dolayı buyrun link : http://youtu.be/WpmILPAcRQo)

7-So In Love With You
Onlar da aynı gayeyle dinlediklerine göre bu şarkıyı..."A little soul is necessary in life." Ha bir de Julia Stiles gibi dans etmeden olmaz.


8-Have You Ever Really Love A Woman
Kabul ediyorum bu biraz eşitsizlik oluyor ama böylesine güzel bir şarkıda dans edilmez mi ki...Hem ne olmuş belki damat geline böyle bir güzellik yapmak istiyordur. Böyle manyakça şeyler söylemek istiyordur : "You've gotta breathe her - really taste her, Till you can feel her in your blood, when you can see your unborn children in her eyes".
(Yine link durumu : http://youtu.be/zeEFHJFUbEg)

9-Mondo Bongo
"Mr&Mrs.Smith"teki dans sahnesinin o iç gıdıklayan müziği (hatta bakın şurada-->https://youtu.be/NAdjbLkjCPg) Görüntülerin de etkisi olabilir ama bırakın siz, asıl müziğin şahaneliğine dalın. Tabi sadece müziğin, sözsüz. Bence.


10-Bachata Dansı
Sadece bir izleyin.
Muhtemelen kimsenin olmadığı bir düğün için münasip bu dans ve şarkı.
(Buyrun, linktir : http://youtu.be/2cehkSxOLNA)

26 Şubat 2012 Pazar

Bir Oscar vaktine daha hoş gidiyoruz (2012 Oscarları)

Yetiştiremedim. Kabul ediyorum. Ama benim suçum değil. Bundan önceki her bir Oscar zamanı gayet boş (tamamen öğrenci) bir insan olduğum için adaylar belli olduktan sonraki 4-5 hafta oturur aheste aheste filmleri izler, düşünür, taşınır, töreni beklerdim. Ama bu sene haftanın 5 günü sabah 7.30'da çıktığım eve akşam 19.30'da geri döndüm. Akşamları yatağa devrilene kadar elimde kalan iki üç saatte ve haftasonları elime geçen güzel günlerde yüksek lisans ödevlerimle, tez önerimle uğraştığımdan 9 adayın ancak 5 tanesini izleyebildim. The Descendants, Moneyball, War Horse ve Extremely Loud&Incredibly Close hakkında hiçbir fikrim yok bu yüzden (var da işte ancak okuduklarımdan, fragmanlardan ve görüntülerden). Üstüne üstlük bu sene önümde bilgisayarım, elimde çikolatalı mısır gevreği kasemle kanepede kıvrılmış, töreni izliyor olamayacağım (her ayın 15'i o maaşı veriyor olmasalardı valla iki dakika durmazdım o işyeri denen yerde.). "Tekrarını veriyorlar ya nasıl olsa." diyor annem, evet tabi. Ertesi akşam veya ondan sonraki akşam ntv veya cnbc-e kırpılmış, kesilmiş, baltalanmış halde bir versiyonunu (bakın versiyonunu diyorum dikkatinizi çekerim, törenin kendisini değil) yayınlıyor, biz de izliyoruz. Tüm önemli anlar, sansasyon olmuş şeyler buhar olmuş oluyor. Neyse ne diyecektim onu söyleyip çekileyim. Hepsini izlememiş olabilirim ama, adaylar bunlarsa ve bunların arasında bir seçim yapmamız gerekiyorsa ben Hugo'yu seçiyorum ama Akademi The Artist diyecek. Bence.

{2012 Oscarları} Neverland'den Akademi'ye Selam 4 - The Tree of Life (2011)

-Söyleyeceklerimi demeden önce hemen belirteyim, izlediğim ilk Terrence Malick filmiydi. Oscar gibi bir sebep olmasa muhtemelen izlemeyecektim de. Sadece, eskiden birkaç kere The Thin Red Line'ı izlemeye niyetlendiğimi hatırlıyorum ama denememiştim.
-Bu adayımız da yine baya eskide, 1950'lerde geçiyor. Bu senenin modası buymuş demek ki.
-O kadar soğuktu ki film, görüntüler, dış sesler, sessizlik...Bu gibiydi.
-Habire bir yerlerin arkasından güneş parlıyor. İnsanın gözünü alıyor. Ve hep bir yerlere gökyüzü ya yansıyor ya da direkt göğe bakıyoruz.
-Bol bol su, okyanus, yüzen insanlar, kumaşlar, dalgalar...Bakın gene üşüdüm.
-Jessica Chastain'a gittikçe ısınıyorum. Hem The Help'de hem de burada mükemmeldi.
-Brad Pitt gibi bir insan, bu filmdeki gibi bir baba olunca hatlar karışıyor yalnız. Düşman başına.
-Herşey ama herşey sembollerden, özlü sözlerden, alıntılardan oluşuyor. Bir adamın, doğması, büyümesi, çocukluğu, iyiyi ve kötüyü keşfedişi, inancı kaybedişi, sorgulayışı..."Anne.Baba.İçimde hep savaş halindesiniz."
-Büyük ihtimalle ben birşey anlamadım.
-En iyi film dışında En iyi sinematografi (sanırsam biz buna görüntü yönetmenliği falan diyoruz) ve En iyi yönetmen dallarında adaylığı var filmin. Sinematografi dışında almaz gibime geliyor. Yok, yok almaz.

Previously on Neverland : March Drizzles

 Yağmurlarla sonlanan bir Mart oldu. Bir de oturup, kendimi, kafamı dinlediğim. Belirli tarihleri beklediğim. Acele etmediğim. Hiçbir yere k...