Bu Oscar.com hakikaten duygu sömürüsü yapıyor. Bu kadar güzel mi hazırlanır bir reklam ya? İlkinden başlayıp, sonuncuya kadar ilerleyin siz de ama sakın benim yaptığım gibi Mel Gibson'ın mavi boyalı suratını görür görmez ağlamaya başlayıp, Forrest Gump'ın masum bakışlarının yanında "We showed you how to be true to yourself"i okuyunca hıçkırıklara kapılmayın. Sadece bakın, güzel bir şey.
4 Şubat 2012 Cumartesi
Umberto Eco'dan "Prag Mezarlığı"
Tarihsel bir anlatının aslını olaylar oluşturur; bunlar okurun zihnini ana konudan farklı güzergahlara sürükleme ayrıcalığına da sahiptirler; işte bunun için, halk meydanında asılan yüz kişiyi, diri diri yanan iki papazı, akıp giden kuyrukluyıldızı ve yüz şövalye turnuvasına bedel tasvirleri bu sayfalarda dillendirdik. (Carlo Tenca, La ca'dei cani)Eco'ya sevgim sonsuz. Böyle dünya gözüyle bir karşılaşsak boynuna atlayıp "Ya sen ne müthiş bir insansın amca" diyeceğim, o derece. Bir insan nasıl hem bu kadar çok şeyi bilip, hem bu kadar çok meseleyi düşünüp, kafa yorup, gerçeklerle hayalleri ilmek ilmek kurgulayıp böylesine biçimli, delicesine bir akış içerisinde anlatabilir? Tarihe bu kadar hakim, insan düşüncelerine, toplum yapılarına bu kadar aşina olmak mümkün müdür?
Öte yandan da şöyle bir gerçek var : Eco okumak zordur. Daha doğrusu onun bilerek yaptığı üzere, ya onunla bu oyunu oynarsınız, ya da oyunun farkına bile varmadığınızdan çekip gidersiniz. Kolaydır ayrıca vazgeçmesi, çok zordu diyebilirsiniz, çok karmaşıktı diyebilirsiniz, ilginç değildi, bana hitap etmiyordu, çok tarihseldi, bilmediğim çok isim vardı diyebilirsiniz. Güzel kafanızı da hiç yormazsınız böylece.Ama eğer onunla bu oyuna dahil olursanız...İşte o zaman kendinizi kitap raflarının, google sonuçlarının, sözlüklerin arasında bulursunuz. O bir cümle eder, önce gülersiniz, sonra önceki gün gazetede okuduğunuz haberler gelir aklınıza. Düşünce sağanağında elinizde Eco haritasıyla koşturmaya başlarsınız. Hazinenin gömülü olduğu yere kadar gelebilirseniz oyunu layıkıyla oynayıp, Eco'nun çok daha güzel bir sürpriziyle karşılaşırsınız hazine yerine. Onca sayfanın, cümlenin sonunda kapağı kapatmak demek bir dolu düşünceyle, yeni bakış açılarıyla başbaşa kalmanız anlamına gelir. Bu defa elinizdeki haritayı da sizin çizmeniz gereken bir toprağa ayak basmış olursunuz.
Orijinal adı "Il Cimitero di Praga" olan Prag Mezarlığı'nın Türkçe ilk baskısı ekim 2011'de Doğan Kitap tarafından yapılmış. Kütüphaneden güç bela elime geçirebildiğim bu baskı, Eren Yücesan Cendey'in çevirisiyle 494 sayfa. Elimizde bir adet "Anlatıcı" var öncelikle, zaman zaman müdahale edip, arada kalan olayları anlatıp, açıklıyor bize. Çünkü 1800'lerin sonunda İtalya'da doğmuş, büyümüş ve Fransa'da yaşayan Simone Simonini adındaki bir "hayali" kişiliğin yaklaşık 2 sene boyunca tuttuğu günlüğü okuyor bu Anlatıcı ve aktarıyor. Çoğu zaman birebir günlüğün satırlarını okuyoruz Simonini'nin kaleminden, bir o kadar da Dalla Piccola adındaki bir rahibin günlüğe yazdıklarını. Simonini'nin günlüğü tutma kararı da burdan çıkıyor zaten; bilincini kaybettiği vakitler yaşıyor ve bu vakitlerde günlüğünde hep Dalla Piccola'nın yazdıklarını buluyor. Kitap boyunca Simonini'nin esasında bir tür kendini iyileştirme ve ne olduğunu çözme uğraşı olan günlüğü ve hayat hikayesi aracılığıyla Siyon Bilgelerinin Protokolleri adı verilen ünlü bir tarihi belgenin ortaya çıkışını dinliyoruz. Tabi bununla birlikte günümüz Avrupa devletlerinin şekillenişini, dinlerin, mezheplerin algılanışını, belirli düşüncelerin ve kalıpların oluşturuluşunu görüyoruz.
"Bizim gibi okumuş yazmış insanların kendilerini evrenin düzeninde gerekli bir unsur olarak görmesi, cahillerin batıl inançlarına eşit. Dünya düşüncelerle değiştirilemiyormuş. Az düşünce üreten kişiler daha az hataya maruz kalıyorlar, onlar herkesin yaptığını izliyorlar, kimseyi rahatsız etmiyorlar, başarıyorlar, zenginleşiyorlar, iyi pozisyonlara ulaşıyorlar, milletvekilleri, şöhretli edipler, akademisyenler, gazeteciler oluyorlar, ödüllere, nişanlara boğuluyorlar. İşlerini böyle iyi yürütene aptal denir mi? Aptal benim, yel değirmenleriyle savaşmaya kalkan ben." (diyor Joly mesela Simonini'ye.)Eco'nun anlatısında kendisinin de kitabın sonunda belirttiği üzere Simonini dışındaki tüm isimler, gerçek kişilikleri yansıtıyor.
Kimdi bu Proust, France, Sorel, Monet, Renard, Durkheim? Proust'un yirmibeş yaşında, neyse ki basılmamış kitapların yazarı bir kulampara olduğunu söylüyorlar; Monet ise bir ya da iki tablosunu gördüğüm ve dünyaya çapaklı gözlerle bakan bir ressam bozuntusu. Askeri mahkemenin kararlarını tartışmak bir yazarla ressama mı kaldı? (diye yakınıyor Simonini bir yerde de, bunlar ve Freud gibi kişiliklerle aynı tarihin sayfalarında geziniyor yani.)Simonini ise okuduğum en eğlenceli karakterlerden biri. Bana bol bol Woody Allen'ın Whatever Works'ündeki Boris'i hatırlattı.
Gaviali bana son uyarılarda bulunuyor:"Şuna dikkat edin, buna dikkat edin." Yok artık; daha o kadar bunamadım. (diye bitiriyor günlüğünü örneğin.)
![]() |
| Efenim bu da mevzu bahis Eski Yahudi Mezarlığı |
Halka umut vermek için bir düşman gereklidir. Birileri yurtseverliğin, ayaktakımının son sığınağı olduğunu söyledi : Ahlaksal ilkeleri olmayanlar genellikle bir bayrağa sarınırlar, soysuzlar da daima ırklarının saflığıyla övünürler. Ulusal kimlik, mirastan yoksun kalanların son pınarıdır. (...)Nefreti uygar bir tutku olarak beslemek gerekir.(...)İnsanın kendi sefilliğine mazeret bulabilmesi için nefret edecek birine gereksinmesi vardır. Nefret insanın en kadim tutkusudur. Anormal olan durum sevgidir.(...)İnsan birini bütün bir ömrü boyunca sevemez; bu olanaksız umuttan, zina-ana katli-dosta ihanet doğar...Oysa insan ömür boyu birinden nefret edebilir. Yeter ki nefretimizi körüklesin. Nefret yüreği ısıtır. [diyor Raçkovski de bir konuşmasında Simonini dinlerken]Sayfalar arasında 3 anlatıcının kalemiyle birlikte Eco'nun kendi arşivinden gerçek tarihi resimler de görüyoruz bir yandan. Resmen olay ve düşünce cümbüşü şeklinde geçen koca bir kitabın ardından Eco "Ama bir kez daha düşününce, Simone Simonini, başka pek çok kişinin eylemini üzerine yansıttığım bir kolaj ürünü bile olsa, bir şekilde bu dünyada var olmuştur. Hatta gerçeği söylemek gerekirse, hala aramızda yaşamaktadır." diyor.
Biz de bundan korkuyorduk.
31 Ocak 2012 Salı
Stephenie Meyer'dan "Göçebe"
Dünyamız ruh olarak adlandırılabilecek bir uzaylı türü tarafından istila edilmiştir. Küçük, gümüşi iplikler gibi görünen bu canlılar yaşamlarını sürdürebilmek için başka bir canlının bedenine ihtiyaç duymaktadırlar. Origin adlı gezegenlerinden, uzaydaki birçok farklı gezegene yayılmış, gittikleri her gezegende buldukları canlı türünün bedenlerini ele geçirmişlerdir. Ama bu ruhlar, bizim pek alışık olduğumuz istilacılardan değildir. Onlar gittikleri yere barış, düzen, sağlık, refah götürdüklerine inanmaktadırlar. Amaçları bir canlı türünü yok etmek değil, aksine o türün mahvettiği veya değerlendiremediği bir gezegende hakkıyla yaşanacak şekilde yaşamaktır. Barışçıldırlar, saftırlar, iyi niyetlidirler. Bir bedenin yaşamını tamamlaması onları başka bir bedene, belki başka bir gezegene geçmek için fırsat verir. Arılar gibi, aralarında nadir bulunan bir doğurgan dişinin sonunda hayatını tamamlayıp bölünmeye karar vermesiyle çoğalmaktadırlar. İnsan bedenine enseden açılan bir kesikten girerek, yerleşirler ve beyni, düşünceleri, bedeni ele geçirmiş olurlar. Bedenin sahibi olan ruh ise kendi bedeni içinde önce bitkisel hayata girmiş gibi kapana kısılır, ardından zamanla tamamen kaybolur,silinir gider.
Ama kardeşi Jamie ve aşık olduğu adam Jared'a deli gibi bağlı olan Melanie Stryder için bu kurallar geçerli olmaz. Onlar bu istiladan kaçabilen son insanlardır belki ve Mel'in Avcılar bedenini ele geçirdiğinde mücadeleyi bırakmaya hiç niyeti yoktur. Göçebe adını taşıyan ruh ise bu mücadelenin tam ortasında bulur kendini.
Harika değil mi? Fikir harika. Böyle bir dünya fikrinin ortaya çıkışı harika. Böyle bir ortamı düşleyebilmiş olmak harika. Ama işte ufak bir şanssızlığı var, Stephenie Meyer'in kaleminden çıkmış olması. Çünkü gayet de bildiğimiz üzere kendisi Alacakaranlık'taki cümlelerini kurmaya, o derinlikteki karakterlerini yaratmaya devam eden bir insan. Dünyamızı nasıl kullandığımıza dair mesajlar vermeye çalışıyor Meyer, aşkın doğası hakkında fikirler ortaya koyuyor, insan olmanın anlamını sorguluyor belki, bilincin, ruhun nedenini anlamaya çabalıyor bile sayılabilir hatta. Peynir ekmek gibi okunuyor, aksiyon oluyor, romantizm aşırı derecede Meyer tarzında arzı endam ediyor ama elimizde olacakmış olamamış, bir türlü ortaya çıkamamış bir psikolojik bilim kurgu kalıyor.
Göçebe (The Host) ilk olarak 2008'de, Türkçe olarak ise 2009'da, basılan 680 sayfalık bir tuğla. Alacakaranlık serisi gibi Epsilon işi. Meyer yarattığı diğer dünya gibi bu da vakit kaybetmeden sinemaya uyarlanıyor. Şimdilik mart 2013'e yetiştirilmek üzere Andrew Niccol'ün senaryosunu yazıp, yönetiyor göründüğü bir film çekiliyor (The Host - 2013). Meyer'in kendi sitesindeki The Host bölümünü de incelemek isterseniz şöyle : http://www.stepheniemeyer.com/thehost.html
Valla ben okudum, gayet de hızlı, kolay okudum. Umberto Eco kafamı bulandırırken ara vermiştim, aldım elime Göçebe'yi okudum da okudum. Başka biri yazsaydı belki Eco'dan bile daha çok yerdi beynimi ama bu haliyle sadece okudum.
Tabi bir de serde dişilik var, sonuçta Alacakaranlık'ta ağladığım zamanlar da olmuştu.
Gene de bence tek bedendeki o iki ruh birbirine aşık olsaydı...daha ilginç olmaz mıydı?
Ama kardeşi Jamie ve aşık olduğu adam Jared'a deli gibi bağlı olan Melanie Stryder için bu kurallar geçerli olmaz. Onlar bu istiladan kaçabilen son insanlardır belki ve Mel'in Avcılar bedenini ele geçirdiğinde mücadeleyi bırakmaya hiç niyeti yoktur. Göçebe adını taşıyan ruh ise bu mücadelenin tam ortasında bulur kendini.
Harika değil mi? Fikir harika. Böyle bir dünya fikrinin ortaya çıkışı harika. Böyle bir ortamı düşleyebilmiş olmak harika. Ama işte ufak bir şanssızlığı var, Stephenie Meyer'in kaleminden çıkmış olması. Çünkü gayet de bildiğimiz üzere kendisi Alacakaranlık'taki cümlelerini kurmaya, o derinlikteki karakterlerini yaratmaya devam eden bir insan. Dünyamızı nasıl kullandığımıza dair mesajlar vermeye çalışıyor Meyer, aşkın doğası hakkında fikirler ortaya koyuyor, insan olmanın anlamını sorguluyor belki, bilincin, ruhun nedenini anlamaya çabalıyor bile sayılabilir hatta. Peynir ekmek gibi okunuyor, aksiyon oluyor, romantizm aşırı derecede Meyer tarzında arzı endam ediyor ama elimizde olacakmış olamamış, bir türlü ortaya çıkamamış bir psikolojik bilim kurgu kalıyor.
Göçebe (The Host) ilk olarak 2008'de, Türkçe olarak ise 2009'da, basılan 680 sayfalık bir tuğla. Alacakaranlık serisi gibi Epsilon işi. Meyer yarattığı diğer dünya gibi bu da vakit kaybetmeden sinemaya uyarlanıyor. Şimdilik mart 2013'e yetiştirilmek üzere Andrew Niccol'ün senaryosunu yazıp, yönetiyor göründüğü bir film çekiliyor (The Host - 2013). Meyer'in kendi sitesindeki The Host bölümünü de incelemek isterseniz şöyle : http://www.stepheniemeyer.com/thehost.html
Valla ben okudum, gayet de hızlı, kolay okudum. Umberto Eco kafamı bulandırırken ara vermiştim, aldım elime Göçebe'yi okudum da okudum. Başka biri yazsaydı belki Eco'dan bile daha çok yerdi beynimi ama bu haliyle sadece okudum.
Tabi bir de serde dişilik var, sonuçta Alacakaranlık'ta ağladığım zamanlar da olmuştu.
Gene de bence tek bedendeki o iki ruh birbirine aşık olsaydı...daha ilginç olmaz mıydı?
29 Ocak 2012 Pazar
{2012 Oscarları} Akademi'ye selama başlıyoruz
Bu hafta böyle tuhaf bir şekilde geçince tabi bunu da kaçırdım. 26 şubatta yapılacak olan Oscar töreninde yarışacak filmler ve oyuncular açıklandı hafta başında. Yani sanırım hafta başındaydı, öyle hatırlıyorum. Son iki senedir olduğu gibi bu sene de en iyi film dalındaki adayları törenden önce izleyeceğim. E geçen sene blogdan gördüyseniz, birlikte izleyeceğiz demek oluyor bu. Bu sene belirlenen 9 adaydan 5 tanesi sinemalarımıza geldi, geriye kalan 3 tanesi 3, 10 ve 24 şubatta vizyona girecek burada. Bir tanesi ise benim bildiğim kadarıyla 16 mart gibi bir vizyon tarihine sahip bizim için. Adaylar şöyle :
- The Artist
- The Descendants
- Extremely Loud & Incredibly Close
- The Help
- Hugo
- Midnight in Paris
- Moneyball
- The Tree of Life
- War Horse
Belki yine şaşırtmayacak Akademi ama olsun, bu bahaneyle güzel filmler izlemiş olacağız.
Ayrıntılı Oscar için : http://oscar.go.com/
Tüm adaylıklar için : http://www.imdb.com/oscars/nominations/
24 Ocak.
- Efendim.
- Yavrum. Napıyorsun?
- Hiiç. Çalışıyorum işte anne. Noldu?
- Bir izin alabilecek misin sorsana, erken çıkabilir misin?
- Niyeki?
- Baban aradı az önce. Büyükbaban vefat etmiş de.
- Hı..
- Hadi yavrum bir sor da sen. Abin de yengenle gelecek bize, onların arabayı buraya bırakıp, bizimkiyle gideceğiz.
- Tamam anne, dur sorayım.
(...)
- Anne tamam. Çıkıyorum ben şimdi. Otobüse binince ararım.
- Tamam yavrum.
Telefon konuşması ile işyerinden çıkmam arasında geçen o 15-20 dakika boyunca oradan oraya koşturdum. Herkese, soranlara, izin istediklerime, rastladıklarıma, selamlaştıklarıma "büyükbabam vefat etmiş de" dedim. Ne olduğunu düşünmedim. Sadece söyledim. Bazılarının yüzüne bakarken boğazım düğümlendi, engel oldum. Dilim döndü, gözlerim yaşardı ama derdimi anlatıp kendimi sonunda dışarı attım.
Salı akşamıydı. Hava kararmıştı. İşyerinin dışındaki o uzun kaldırımda kimse yoktu. Yolda doğru düzgün araba bile yoktu. Aklıma gelen tek şey, ilk defa bu kaldırımdan servise yetişmeye çalışmadan, deli gibi koşturmadan yürüyebileceğimdi. Buz tutmuş, karlı taşların üzerinde yavaş adımlarla ilerledim. Yerler buzdu, etrafım kardı ama hiç üşümedim. Birden durdum yarı yolda sonra. Biletim yoktu ki hemen karşıdan otobüse binebileyim. Durağa gidip, paralı otobüse bindim. 2 lira uzatıp "öğrenci" dedim. Parayı alan amca 2.10 liralık tam bileti kesip uzattı. Elim bozukluklarıma gitti, bir yandan da "üstünü tamamlayayım o zaman" dedim amcaya. O bakmıyordu bile, eksik falan vermiş olmamı umursamıyordu, öğrenci dediğimi de duymamıştı. "Hı noldu?" falan deyince gülümsedim, dediklerimi tekrar ettim. "Ha tamam" dedi, öğrenci bileti kesip, paramın üstünü verdi. Orda dikilip, tutunmuşken ve otobüsün akşam trafiğinde şehrin merkezine girmesini beklerken yaşlı bir amca bindi otobüse. Yutkundum, gözlerime hücum eden yaşlara ne yapacağımı bilemedim. O yaşların neden geldiğini de bilemedim. "Başka bir şey düşün." dedim kendime. Aklımda beliren ilk düşünce, ilk görüntü, Harry Potter ve Azkaban Tutsağı'nda Harry'nin Marge Hala'yı şişirip, uçmasını sağladığı sahneydi. "Marge Hala" döküldü dudaklarımdan ve sakinleştim.
Sonra Kızılay'dan eve giden otobüse bindim ve açıp, birkaç zamandır bitiremediğim kitabı okumaya başladım. Eve varana kadar başımı kitaptan kaldırmadım. Durakta indiğimde bembeyaz bir yola adım attım. Yeniden kar yağmaya başlamıştı ben yoldayken, göz gözü görmüyordu ve ben gene üşümedim. Eve yürüdüm. Boğazıma yine birşeyler oluyordu, "Marge Hala" dedim. Düzeldi.
Eve girdim, annemle havadan bahsettim ve duş aldım. Bavulumu topladım, yemek yedim, abimler geldi ve muhabbet ettik. Kimse ağlamıyordu, kimse kendinden geçmiş değildi. Normaldik, aklımız başımızdaydı ve yola çıktık. Akşamın 9 buçuğuydu.
Araba buz gibiydi. Donmaya başladığımı hissettim. Yol boyunca kar hiç durmadı. Daha büyük ve daha sık yağdı her kilometreyle birlikte. Zincir ikide bir sorun çıkarıyordu, silecekler donup camı kardan arındırmıyordu. Ertesi gün saat 11'e kadar abim her yarım saatte bir arabayı kenara çekip, o karın altında silecekleri buzdan temizledi, zincirleri sıkıştırdı ve her defasında üşüdü, ıslandı. Bu işlem kimi zaman bomboş bir vadi içinde yolun kenarında oldu, kimi zaman da gecenin o vaktinde terk edilmiş gibi olan yıkık bir benzincide. Abim yorgundu, hastaydı. Abim üzgündü. Bense çok üşüdüm, başımı annemin omzuna koydum ama gene de üşüdüm.
Köyün o bildik çamurlu, kıvrımlı yolunu çıktık öğlene doğru. Normalde her yaz 6-7 saatte aldığımız yol, harmanın çamurlu çimenlerine ayak bastığımda 12 saatin üstünde sürmüştü. Harman insanlarla doluydu. Üzgün, şaşkın insanlarla. Deli gibi ağlayan yoktu, kendini yerlere atan yoktu. Üzgün insanlar vardı, ince gözyaşları döken kuzenlerim vardı, dimdik ama yorgun duran halam vardı. İyice yaşlanmış gibi duran babam vardı. Ruhlarını kaybetmiş gibi duran amcalarım vardı. Bir de yamuk duran incir ağacının önüne çekilmiş küçük römorkun üstüne konulmuş tahta bir tabut vardı. Üstü açıktı, örtülerle örtülüydü. Ama küçüktü, inceydi. "Marge Hala" dedim kendi kendime. İmam elinde megafonla konuştu. Teyzeler gelip sarıldı. Babaannem römorkun yanında, plastik bir sandalyede oturuyordu. Hiç sesi çıkmıyordu, ağlamıyordu, sadece gözleri yerde oturuyordu. İnce ince yağmur atmaya başladı. Herşey yemyeşildi yine. Tabutun üstündeki örtü bile.
Marge Hala. Marge Hala. Marge Hala.
- Yavrum. Napıyorsun?
- Hiiç. Çalışıyorum işte anne. Noldu?
- Bir izin alabilecek misin sorsana, erken çıkabilir misin?
- Niyeki?
- Baban aradı az önce. Büyükbaban vefat etmiş de.
- Hı..
- Hadi yavrum bir sor da sen. Abin de yengenle gelecek bize, onların arabayı buraya bırakıp, bizimkiyle gideceğiz.
- Tamam anne, dur sorayım.
(...)
- Anne tamam. Çıkıyorum ben şimdi. Otobüse binince ararım.
- Tamam yavrum.
Telefon konuşması ile işyerinden çıkmam arasında geçen o 15-20 dakika boyunca oradan oraya koşturdum. Herkese, soranlara, izin istediklerime, rastladıklarıma, selamlaştıklarıma "büyükbabam vefat etmiş de" dedim. Ne olduğunu düşünmedim. Sadece söyledim. Bazılarının yüzüne bakarken boğazım düğümlendi, engel oldum. Dilim döndü, gözlerim yaşardı ama derdimi anlatıp kendimi sonunda dışarı attım.
Salı akşamıydı. Hava kararmıştı. İşyerinin dışındaki o uzun kaldırımda kimse yoktu. Yolda doğru düzgün araba bile yoktu. Aklıma gelen tek şey, ilk defa bu kaldırımdan servise yetişmeye çalışmadan, deli gibi koşturmadan yürüyebileceğimdi. Buz tutmuş, karlı taşların üzerinde yavaş adımlarla ilerledim. Yerler buzdu, etrafım kardı ama hiç üşümedim. Birden durdum yarı yolda sonra. Biletim yoktu ki hemen karşıdan otobüse binebileyim. Durağa gidip, paralı otobüse bindim. 2 lira uzatıp "öğrenci" dedim. Parayı alan amca 2.10 liralık tam bileti kesip uzattı. Elim bozukluklarıma gitti, bir yandan da "üstünü tamamlayayım o zaman" dedim amcaya. O bakmıyordu bile, eksik falan vermiş olmamı umursamıyordu, öğrenci dediğimi de duymamıştı. "Hı noldu?" falan deyince gülümsedim, dediklerimi tekrar ettim. "Ha tamam" dedi, öğrenci bileti kesip, paramın üstünü verdi. Orda dikilip, tutunmuşken ve otobüsün akşam trafiğinde şehrin merkezine girmesini beklerken yaşlı bir amca bindi otobüse. Yutkundum, gözlerime hücum eden yaşlara ne yapacağımı bilemedim. O yaşların neden geldiğini de bilemedim. "Başka bir şey düşün." dedim kendime. Aklımda beliren ilk düşünce, ilk görüntü, Harry Potter ve Azkaban Tutsağı'nda Harry'nin Marge Hala'yı şişirip, uçmasını sağladığı sahneydi. "Marge Hala" döküldü dudaklarımdan ve sakinleştim.
Sonra Kızılay'dan eve giden otobüse bindim ve açıp, birkaç zamandır bitiremediğim kitabı okumaya başladım. Eve varana kadar başımı kitaptan kaldırmadım. Durakta indiğimde bembeyaz bir yola adım attım. Yeniden kar yağmaya başlamıştı ben yoldayken, göz gözü görmüyordu ve ben gene üşümedim. Eve yürüdüm. Boğazıma yine birşeyler oluyordu, "Marge Hala" dedim. Düzeldi.
Eve girdim, annemle havadan bahsettim ve duş aldım. Bavulumu topladım, yemek yedim, abimler geldi ve muhabbet ettik. Kimse ağlamıyordu, kimse kendinden geçmiş değildi. Normaldik, aklımız başımızdaydı ve yola çıktık. Akşamın 9 buçuğuydu.
Araba buz gibiydi. Donmaya başladığımı hissettim. Yol boyunca kar hiç durmadı. Daha büyük ve daha sık yağdı her kilometreyle birlikte. Zincir ikide bir sorun çıkarıyordu, silecekler donup camı kardan arındırmıyordu. Ertesi gün saat 11'e kadar abim her yarım saatte bir arabayı kenara çekip, o karın altında silecekleri buzdan temizledi, zincirleri sıkıştırdı ve her defasında üşüdü, ıslandı. Bu işlem kimi zaman bomboş bir vadi içinde yolun kenarında oldu, kimi zaman da gecenin o vaktinde terk edilmiş gibi olan yıkık bir benzincide. Abim yorgundu, hastaydı. Abim üzgündü. Bense çok üşüdüm, başımı annemin omzuna koydum ama gene de üşüdüm.
Köyün o bildik çamurlu, kıvrımlı yolunu çıktık öğlene doğru. Normalde her yaz 6-7 saatte aldığımız yol, harmanın çamurlu çimenlerine ayak bastığımda 12 saatin üstünde sürmüştü. Harman insanlarla doluydu. Üzgün, şaşkın insanlarla. Deli gibi ağlayan yoktu, kendini yerlere atan yoktu. Üzgün insanlar vardı, ince gözyaşları döken kuzenlerim vardı, dimdik ama yorgun duran halam vardı. İyice yaşlanmış gibi duran babam vardı. Ruhlarını kaybetmiş gibi duran amcalarım vardı. Bir de yamuk duran incir ağacının önüne çekilmiş küçük römorkun üstüne konulmuş tahta bir tabut vardı. Üstü açıktı, örtülerle örtülüydü. Ama küçüktü, inceydi. "Marge Hala" dedim kendi kendime. İmam elinde megafonla konuştu. Teyzeler gelip sarıldı. Babaannem römorkun yanında, plastik bir sandalyede oturuyordu. Hiç sesi çıkmıyordu, ağlamıyordu, sadece gözleri yerde oturuyordu. İnce ince yağmur atmaya başladı. Herşey yemyeşildi yine. Tabutun üstündeki örtü bile.
Marge Hala. Marge Hala. Marge Hala.
(Resimler, salıdan cumartesiye bir büyükbaba cenazesi yaşarken gördüklerimden.)
21 Ocak 2012 Cumartesi
Sihir
Harry Potter serisinin altıncı kitabında, Harry Potter ve Melez Prens'te, Harry Profesör Dumbledore'un özel derslerinden birinde yine birlikte Dumbledore'un Düşünseli'nde yolculuğa çıktıklarında, bir yetimhane anısına konuk olur. Seneler önce Profesör Dumbledore'un, okula kabul edilme yaşı gelen küçük Tom Riddle'a bir Muggle yetimhanesinde kaldığı ve her şeyden bihaber olduğu (böyle yazılıyordu değil mi ya, karar veremedim, neyse) için bizzat ziyaret ettiği anıda Dumbledore Tom'a Hogwarts'tan ve sihirden bahseder :
Ben bunu bir türlü kabul edemedim. Potter yolculuğumuz devam ederken, 6.kitapta o satırları okuduğumda benim hissettiğim pek çoklarının düşündüğü - hatta belki onu yazarken Rowling'in de anlatmaya çalıştığı - gibi Tom'un ne kadar kötü biri olduğunun daha o anda belli olduğu değildi. Ben bunun çok mantıklı, çok anlaşılaşılabilir bir tepki olduğunu düşünmüştüm. Hatta aynısı bir durumda benim de verebileceğim bir tepki gibiydi. Evet evet tamamen öyleydi. O anda tam da küçük Tom gibi hissetmiştim. Tamam belki fazlasıyla dürüst bir tepki bu, şaşırmış gibi yapmaktansa, evet biliyordum özel olduğumu demek. Ama zaten hep umduğunuz, içten içe istediğiniz ve gerçek olması için her şeyinizi verebileceğiniz bir mucize gerçekleştiğinde niye şaşırasınız ki? "Biliyordum." dersiniz değil mi? "Özel olduğumu biliyordum çünkü buna inanıyordum. Herkesten önce 'ben' inanıyordum."
Aslına bakarsınız Harry de inanıyordu bence bir parçasıyla buna. Onunla tanışmamızdan önce ve sonrasında da pek çok sefer, 30 temmuzun artık yerini 31'ine bıraktığını belirten saatte, dakikada her yıl yeni bir yaşa girmesini kutluyordu kendi küçük, çoğu zaman acıklı yöntemleriyle. Kendi kendine saatini kontrol edip, "İyki doğdun Harry" diyordu. Yine hiç kimsenin hatırlamamış olmasını, kutlamamış olmasını, hiç bir hediye almamış ve pasta yememiş olmasını düşünüyordu gecenin karanlığında. Üzülüyordu. Sadece yalnız olmasına, hatırlanmamış olmasına üzülmüyordu bence ama. Özel olduğuna dair inancının zedelenmesine, yara almasına üzülüyordu bir parçasıyla. Sağ Kalan Çocuk'tu, Seçilmiş Kişi'ydi ama özel değildi kimse için. Öyle düşünüyordu o anlarda.
Sanırım benim için de bu yüzden bu kadar önemli oldu hep doğumgünlerim. Özel olduğumu düşünmemim, hissetmemin, inanmamın en kolay yoluydu çünkü. Dünyaya gözlerinizi açtığınız o günde, o tek bir günde herşeyin sizin için olduğuna inanabilirsiniz. Güneşin sizin için doğduğuna, günün sizin için uyandığına, insanların her bir köşeden sizin o inanılmaz varlığınız için kutlamalar yaparak çıkacağına inanabilirsiniz. Hayatınız boyunca başka hiç bir gün hissedemeseniz bile o gün, özel olduğunuzu bilirsiniz.
Ya da - bizim gerçekliğimizde - istersiniz. Bunu sadece isteyebilirsiniz. Umabilirsiniz. Ben kendimi bildim bileli öyle umdum mesela. Bir gün ak sakallı, boncuk gözlü bir profesörün gelip "Sen bir büyücüsün. Özelsin. O yüzden artık kendi dünyamıza girme vaktin geldi." demesini bekledim. Arkadaşları çağırıp, kalabalık kutlamalar yapmanın amacı buydu. Pastalara mum koymanın, fotoğraflar çektirmenin, hediyeler beklemenin amacı buydu. Özel olduğumu biliyordum, inanıyordum ama bir şekilde diğerlerinin bunu bana bildirmesine, hissettirmesine ihtiyacım vardı.
Çünkü kendimi bildim bileli hep çok büyük hayallerim vardı. Olur olmaz şeyler istiyordum, gerçek olamayacak şeyler, gerçek yapamayacağımız şeyler. Daha da büyük şeyler istiyordum, daha da fazlasını bekliyordum. Yıllar geçiyordu ve her doğumgünüm, artık birşeylerin yanlış gitmekte olduğunu, birşeylerin kaybolduğunu ve çoğu şeyin gerçekliğini yitirmekte olduğunu hatırlatan birer mezar taşı gibi karşımda dikilmeye başlıyordu. Her doğumgünümle birlikte, inancım da sönmeye başlıyordu. O özel olduğuma dair sarsılmaz inancımı yıkmaya çalışıyordu artık doğumgünlerim. O aşamada o günden nefret etmeye başladım işte. Yaşlandığıma falan aldırdığım yoktu, beni deli eden yılların geçiyor olduğunun, bir yılın daha bomboş geçtiğinin yüzüme vurulmasıydı. Bir yıl daha geçmişti benim için, o büyük şeylerin gerçekleşmesine bir milim bile yaklaşamamıştım. Daha da nefret ettim. Öfkelenmeye başladım. Lanetler etmeye başladım.
Bir zaman sonra öfkenin yerini durgun bir acı aldı. Artık sadece acı duyuyordum. Üzülüyordum kendi kendime. İnanmıyordum artık. İstiyordum ama inanamıyordum. Sadece vakit bir şekilde geçsin diye bekliyordum.
Bu da geçti. Bir zaman daha sonra artık doğumgünleri ve doğumgünlerinin kutlandığı günler ortaya çıkmaya başladı. Tüm dünyanın değil belki ama insanın kendi dünyasının insanları ortaya çıkıp, özel olduğunu hatırlatmaya başlıyordu. Öyle bir aşamaya geçtim artık. Yine nefret ediyorum doğumgünlerimden, yine öfkeleniyorum ama bunun üzerine, bir yandan da ne kadar şanslı olduğumu ya da sevmek konusunda ne kadar doğru olduğumu hatırlatan insanlar gelip sarılıyor, sarmalıyorlar o günde. İşyerinde daha düzgün görünmem için pantolonlar alıyorlar, en sevdiğim renkte kazaklar - yelekler alıyorlar, kendimi temiz tutayım diye en sevdiğim kokuyu taşıyan kremler - duş jelleri alıyorlar, yüzümü güldürüyorlar, sabahın 6'sında deli gibi ağlatan mailler yazıyorlar, tam da aklımdan geçirdiğim kitapları alıyorlar, mutlu olmam için kitaplar alıyorlar ve içlerine kendi elleriyle yaptıkları zarflara koydukları mektuplar yazıyorlar. Öyle satırlar yazıyorlar ki, soğuk bir gece vakti, bir belediye otobüsünde boğazınızı düğüm düğüm ediyorlar, size kendinizden de çok inanıyor olmaları göğsünüze kocaman bir taş oturtuyor. Sizi sadece siz olduğunuz için sevmelerinin ne kadar bulunmaz, ne kadar büyük, ne kadar akıl almaz bir şey olduğunu anlıyorsunuz. İşte o anda farkına varıyorsunuz "özel" olduğunuzun. Kendi bilincizin Dumbledore'u, Hagrid'i çıkıyor karşınıza ve "sen sihirlisin, özelsin." diyor. Ve bu yüzden onca yılı boşuna geçirmediğinizi görüyorsunuz. Sihre sahip olduğunuzu biliyorsunuz. Onu elle tutabiliyor, gözle görebiliyorsunuz.
Çarşamba günü doğumgünümdü benim. Yine. Ama bu sefer belki de, gerçekten, boşa geçmediğini düşündüm 25 yılın. O sihre sahip olduğumu anladım. 25 yılda bu kadarına sahip olabilmişsem, bundan sonra hepsine de sahip olmamam için hiç bir sebep göremedim. Şimdi değil ama bir gün, o bir zamanlar içimde olan büyük hayalci gibi, tüm dünyanın da varlığımı kutluyor olması düşüncesine - yeniden - inanmakta bir sakınca yoktu belki.
İyki doğdum.
Bacakları titriyordu. Sendeleyerek öne doğru yürüdü ve yine yatağın üzerine oturdu. Gözlerini ellerine dikmişti, başı dua okuyormuş gibi öndeydi.
"Farklı olduğumu biliyordum," diye fısıldadı kendi titreyen parmaklarına. "Özel olduğumu biliyordum. Her zaman biliyordum bir şey olduğunu."der sonradan o dünyanın gördüğü en büyük kara büyücü haline gelecek olan Tom Riddle. Sırf bu tepkisi, duruma karşı ortaya koyduğu bu hisleri yüzünden yargılanır Tom bir anlamda. İlk kitapta, Harry Potter ve Felsefe Taşı'nda fırtınalı bir gecede, denizin ortasındaki kayalık kulübede Hagrid, 11 yaşına henüz girmiş Harry'ye aynı şeyleri açıkladığında o bunun tam tersi bir tepki verdi, "Hagrid, galiba bir yanlışlık yaptın. Ben büyücü olamam." diyerek şaşkınlık içinde kaldı diye, Harry beyaz taraf olan olurken Tom siyah taraf olur.
Ben bunu bir türlü kabul edemedim. Potter yolculuğumuz devam ederken, 6.kitapta o satırları okuduğumda benim hissettiğim pek çoklarının düşündüğü - hatta belki onu yazarken Rowling'in de anlatmaya çalıştığı - gibi Tom'un ne kadar kötü biri olduğunun daha o anda belli olduğu değildi. Ben bunun çok mantıklı, çok anlaşılaşılabilir bir tepki olduğunu düşünmüştüm. Hatta aynısı bir durumda benim de verebileceğim bir tepki gibiydi. Evet evet tamamen öyleydi. O anda tam da küçük Tom gibi hissetmiştim. Tamam belki fazlasıyla dürüst bir tepki bu, şaşırmış gibi yapmaktansa, evet biliyordum özel olduğumu demek. Ama zaten hep umduğunuz, içten içe istediğiniz ve gerçek olması için her şeyinizi verebileceğiniz bir mucize gerçekleştiğinde niye şaşırasınız ki? "Biliyordum." dersiniz değil mi? "Özel olduğumu biliyordum çünkü buna inanıyordum. Herkesten önce 'ben' inanıyordum."
Aslına bakarsınız Harry de inanıyordu bence bir parçasıyla buna. Onunla tanışmamızdan önce ve sonrasında da pek çok sefer, 30 temmuzun artık yerini 31'ine bıraktığını belirten saatte, dakikada her yıl yeni bir yaşa girmesini kutluyordu kendi küçük, çoğu zaman acıklı yöntemleriyle. Kendi kendine saatini kontrol edip, "İyki doğdun Harry" diyordu. Yine hiç kimsenin hatırlamamış olmasını, kutlamamış olmasını, hiç bir hediye almamış ve pasta yememiş olmasını düşünüyordu gecenin karanlığında. Üzülüyordu. Sadece yalnız olmasına, hatırlanmamış olmasına üzülmüyordu bence ama. Özel olduğuna dair inancının zedelenmesine, yara almasına üzülüyordu bir parçasıyla. Sağ Kalan Çocuk'tu, Seçilmiş Kişi'ydi ama özel değildi kimse için. Öyle düşünüyordu o anlarda.
Sanırım benim için de bu yüzden bu kadar önemli oldu hep doğumgünlerim. Özel olduğumu düşünmemim, hissetmemin, inanmamın en kolay yoluydu çünkü. Dünyaya gözlerinizi açtığınız o günde, o tek bir günde herşeyin sizin için olduğuna inanabilirsiniz. Güneşin sizin için doğduğuna, günün sizin için uyandığına, insanların her bir köşeden sizin o inanılmaz varlığınız için kutlamalar yaparak çıkacağına inanabilirsiniz. Hayatınız boyunca başka hiç bir gün hissedemeseniz bile o gün, özel olduğunuzu bilirsiniz.
Ya da - bizim gerçekliğimizde - istersiniz. Bunu sadece isteyebilirsiniz. Umabilirsiniz. Ben kendimi bildim bileli öyle umdum mesela. Bir gün ak sakallı, boncuk gözlü bir profesörün gelip "Sen bir büyücüsün. Özelsin. O yüzden artık kendi dünyamıza girme vaktin geldi." demesini bekledim. Arkadaşları çağırıp, kalabalık kutlamalar yapmanın amacı buydu. Pastalara mum koymanın, fotoğraflar çektirmenin, hediyeler beklemenin amacı buydu. Özel olduğumu biliyordum, inanıyordum ama bir şekilde diğerlerinin bunu bana bildirmesine, hissettirmesine ihtiyacım vardı.
Çünkü kendimi bildim bileli hep çok büyük hayallerim vardı. Olur olmaz şeyler istiyordum, gerçek olamayacak şeyler, gerçek yapamayacağımız şeyler. Daha da büyük şeyler istiyordum, daha da fazlasını bekliyordum. Yıllar geçiyordu ve her doğumgünüm, artık birşeylerin yanlış gitmekte olduğunu, birşeylerin kaybolduğunu ve çoğu şeyin gerçekliğini yitirmekte olduğunu hatırlatan birer mezar taşı gibi karşımda dikilmeye başlıyordu. Her doğumgünümle birlikte, inancım da sönmeye başlıyordu. O özel olduğuma dair sarsılmaz inancımı yıkmaya çalışıyordu artık doğumgünlerim. O aşamada o günden nefret etmeye başladım işte. Yaşlandığıma falan aldırdığım yoktu, beni deli eden yılların geçiyor olduğunun, bir yılın daha bomboş geçtiğinin yüzüme vurulmasıydı. Bir yıl daha geçmişti benim için, o büyük şeylerin gerçekleşmesine bir milim bile yaklaşamamıştım. Daha da nefret ettim. Öfkelenmeye başladım. Lanetler etmeye başladım.
Bir zaman sonra öfkenin yerini durgun bir acı aldı. Artık sadece acı duyuyordum. Üzülüyordum kendi kendime. İnanmıyordum artık. İstiyordum ama inanamıyordum. Sadece vakit bir şekilde geçsin diye bekliyordum.
Bu da geçti. Bir zaman daha sonra artık doğumgünleri ve doğumgünlerinin kutlandığı günler ortaya çıkmaya başladı. Tüm dünyanın değil belki ama insanın kendi dünyasının insanları ortaya çıkıp, özel olduğunu hatırlatmaya başlıyordu. Öyle bir aşamaya geçtim artık. Yine nefret ediyorum doğumgünlerimden, yine öfkeleniyorum ama bunun üzerine, bir yandan da ne kadar şanslı olduğumu ya da sevmek konusunda ne kadar doğru olduğumu hatırlatan insanlar gelip sarılıyor, sarmalıyorlar o günde. İşyerinde daha düzgün görünmem için pantolonlar alıyorlar, en sevdiğim renkte kazaklar - yelekler alıyorlar, kendimi temiz tutayım diye en sevdiğim kokuyu taşıyan kremler - duş jelleri alıyorlar, yüzümü güldürüyorlar, sabahın 6'sında deli gibi ağlatan mailler yazıyorlar, tam da aklımdan geçirdiğim kitapları alıyorlar, mutlu olmam için kitaplar alıyorlar ve içlerine kendi elleriyle yaptıkları zarflara koydukları mektuplar yazıyorlar. Öyle satırlar yazıyorlar ki, soğuk bir gece vakti, bir belediye otobüsünde boğazınızı düğüm düğüm ediyorlar, size kendinizden de çok inanıyor olmaları göğsünüze kocaman bir taş oturtuyor. Sizi sadece siz olduğunuz için sevmelerinin ne kadar bulunmaz, ne kadar büyük, ne kadar akıl almaz bir şey olduğunu anlıyorsunuz. İşte o anda farkına varıyorsunuz "özel" olduğunuzun. Kendi bilincizin Dumbledore'u, Hagrid'i çıkıyor karşınıza ve "sen sihirlisin, özelsin." diyor. Ve bu yüzden onca yılı boşuna geçirmediğinizi görüyorsunuz. Sihre sahip olduğunuzu biliyorsunuz. Onu elle tutabiliyor, gözle görebiliyorsunuz.
Çarşamba günü doğumgünümdü benim. Yine. Ama bu sefer belki de, gerçekten, boşa geçmediğini düşündüm 25 yılın. O sihre sahip olduğumu anladım. 25 yılda bu kadarına sahip olabilmişsem, bundan sonra hepsine de sahip olmamam için hiç bir sebep göremedim. Şimdi değil ama bir gün, o bir zamanlar içimde olan büyük hayalci gibi, tüm dünyanın da varlığımı kutluyor olması düşüncesine - yeniden - inanmakta bir sakınca yoktu belki.
İyki doğdum.
15 Ocak 2012 Pazar
In The End
Bu Fallen Empires'tan çıkan en son videoymuş yeni gördüm ben. Ama o nasıl bir mekandır öyle, ne güzeldir her bir merdiveni, oyması, işlemesi, avizesi, perdesi. Nasıl güzel bir danstır o, nasıl güzeldir o elbisenin uçuşması. Ve Gary nasıl bakar "please just ask" derken.
Çok mu abarttım şarkıyı. Bilemem, burada kar yağıyor ve göz gözü görmüyor.
Çok mu abarttım şarkıyı. Bilemem, burada kar yağıyor ve göz gözü görmüyor.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
Previously on Neverland : March Drizzles
Yağmurlarla sonlanan bir Mart oldu. Bir de oturup, kendimi, kafamı dinlediğim. Belirli tarihleri beklediğim. Acele etmediğim. Hiçbir yere k...
-
20li yaşlarındaki Kim Sol Ah (esas kızımız kendisi) bir tasarım şirketinde çalışıyor, tüm gün oturup müşterilere, firmalara, şirketlere f...
-
Çoook eskiden, şimdinin Polinezya diye adlandırılan adalarından birinde, ada halkının şefinin sevimli mi sevimli kızı Moana, babasının t...
-
Joseon Dönemi'nde bir zamandayız. Krallığın başkentinde Sim Jung Woo isimli kahramanımız, devlet sınavını en genç yaşta en birinci olara...










