23 Mayıs 2011 Pazartesi

{2010 Oscarları} AN EDUCATION (2009) - Eğitimin iyisi kötüsü olmaz.

Öncelikle bilinmesi gereken: İngiliz aksanı! Evet bir İngiliz aksanı çeşitliliği ve cümbüşü içerisinde olabileceğimiz bir film bizi bekliyor. Bunu öğrendik, heyecanlandık mı? Elbette. O zaman konu ne?
Orası çok basit. 16 yaşındaki lise öğrencisi ineğimiz Jenny, onu hayatlarından adeta vazgeçmişçesine Oxford'a hazırlayan annesi ve babası, Jenny'nin kuralcı edebiyat öğretmeni ile okul müdüresi, bordo arabalı zengin centilmen David, David'in ne idüğü belirsiz iş ortağı ve onun saf-salak durumundan hallice sevgilisi. Ve tabi 1960ların başında İngiltere, Paris. Müthiş dönem müzikleri ve kıyafetleri eşliğinde.
Esasında çoğu kez işlenmiş ve bilindik bir konuyu işlemesine rağmen, oldukça güzel anlatılmış olması; tüm filmin tıkır tıkır işlemesine, istenen mesajın içten ve karakterlere de yapıldığı gibi izleyenin beynine de tecrübe ettirilerek kazınmasına, oyuncuların su gibi akmasına sebep olmuş. Önce ilk yarıda tereddütle de olsa göklere çıkarıp sizi, ikinci yarıda aynı hızla olmasa da adım adım yere geri atıyor film. O ilk zamanlardaki mutlu eden, herşey ne kadar da peri masalı dedirten durumda bile insanın içinde hep bir 'aha şimdi adam psikopat çıkacak, ah ah vah vah şimdi kötü birşey olacak' vesvesesi sürmüyor değil tabi. Sonuçta biz de biliyoruz ki hiçbir şey bu kadar güzel olamaz ve insanın hayal ettikleri için - jenny'nin de dediği gibi- kestirme bir yol yok. Filmde bu durum her iki tarafa da saygılı olunacak bir şekilde gösteriliyor. Yani hem hayatı yaşamak istediğini düşünen gencimiz açısından hem de ona eğitimin ve emek göstermenin bir şekilde gerekli olduğunu kabul ettirmeye çalışan okul tarafındakiler açısından. Haklı olan kim peki diye bir tereddüt bırakmıyorlar filmin sonunda gerçi, kendi açılarından.
Başroldeki Carey Mulligan'ı görünce en başta bir tanıdıklık hissi oluşması ise normal. Bir süre sonra ister istemez insanın aklında bir kikirdeyip kıkırdayan Lydia ve Kitty Bennet görüntüsü beliriyor. Zaten yanıbaşından ayrılmayan bir Rosamund Pike - Jane Bennet da - varken, romantik gözler, elleri belinde söylene söylene gelecek bir anne Bennet olsun veyahut da leylek boynu önde bir kemik torbası Elizabeth olsun görmeyi umuyor her an. Heyhat, onların yerine bilmiş kızıyla düzeyli bir şekilde atışan baba figüründe döktüren bir adet Alfred Molina ile komikliği insanı acımaya vardıran saf salaklığı yer aldığı her sahneyi çalan bir Rosamund Pike elimize sunulmuş. Pek de güzel olmuş. Hülyalı bakışlarıyla Romeo misali ortada gezinen Peter Sarsgaard'a hiç birşey demiyorum. İçim bir tuhaf oluyor. Ağlasam mı elime odun alıp dövsem mi bilemiyorum. Onu aklımdan silmek istiyorum. Öyle diyeyim.

Carey Mulligan ayrıca en iyi kadın oyuncu Oscar ödülüne adaydı, tabiki Sandra Bullock'a kaybetti. An Education en iyi film olmalı mıydı peki? Daha iyileri vardı herhalde. Kötü olduğu anlamına gelmiyor, kesinlikle, çok iyiydi. Ama almadı ödülü doğal olarak.
Of Jenny off !

İki Yıl Okul Tatili (Deux Ans De Vacances) ile Jules Verne


Okulun yeni bittiğini, yaz tatilinin yeni başladığını ve bu başlayan cillop gibi yazın birkaç haftasını 10-15 okul arkadaşınız ve ailesiyle okyanusta bir gemide geçirmek üzere yola çıkmakta olduğunuzu hayal edin. Yaşınız 10, hadi bilemediniz en fazla 14. Ergenliğe henüz tam ulaşamadığınızdan öyle aile istememe tiripleri de ortada pek dolanmıyor. Sadece önünüzde sıcak, güzel, eğlenceli birkaç hafta var.
Sonra tam ertesi sabah yola çıkmadan önce gemide tüm arkadaşlarınızla birlikte yataklarınızdayken gemi limandan uzaklaşmaya başlıyor! 'Bu gemiye neler oluyor böyle? Kendi kendine nereye gidiyor?' diyorsunuz. Çünkü tüm yetişkinler ve de gemi personeli sahilde, artık kafesinde restaurantında eğlencesiyle meşgul. Ama siz ve arkadaşlarınız daha gemiyi limana bağlayan ipin nasıl çözüldüğünü bile anlayamadan çoktan okyanusun o bilinmeyen sularında kayboluyorsunuz. Üstüne günlerce süren fırtınalar atlatıyor, en sonunda da ıssız bir adanın kenarına neredeyse parçalanmış geminizle vuruyorsunuz.

Hayal edin. 10 yaşında bir çocukken tüm bunları okumak ne hissettirir insana? 'Ben de istiyorum, ben de gideceğim, şuradan bir gemi verin, okyanusa açılacağım!' nidalarıyla kendinizi kanepenin üstünden arkasına fırlatırken bulmaz mısınız?
Pek çok çocuk buldu, tam 123 senedir, pek çok çocuk yaşları kaça gelirse gelsin hep 2 yıl boyunca sürecek bir okul tatilinin hayalini kurdu. Yemek yapan anneleri, eşyaları taşıyabilen babaları, tehlikelerden koruyacak büyükleri olmadan iki yıl boyunca maceralarla dolu bir okyanusta ya da adada yaşadıklarını düşündüler. Ekmek ağacını ya da süt veren inek ağacını keşfettiklerini, tuzaklar kurup hayvanlar avladıklarını, bir devekuşunu evcilleştirip üstüne binebilmeyi, fok avlayıp yağ elde ettiklerini, acımasız asi denizcilerle kapıştıklarını hayal ettiler. Kimi zaman Briant'ın cesaretini, Gordon'ın mantığını, Doniphan'ın kendine güvenini; kimi zaman Baxter'ın teknik marifetliliğini, Service'in esprililiğini, kimi zaman da Costar'ın çocuksu saflığını üstlendiler.
Jules Verne, Ocak ile Aralık 1888 arasında Fransız Magasin d’Éducation et de Récréation dergisinin 'Extraordinary Journeys' bölümünde yayınlanan bu hikayesini daha sonradan kendisinin de belirttiği gibi "çocuklar için bir Robinsonvari ortam yaratmak ve böyle bir ortamda onların neler yapabileceklerini, nelere yetkin olduklarını göstermek" amacıyla yazmıştı. Ayrıca aynı yıl içinde iki farklı baskısı da kitap olarak yayınlanmıştı. Bilim-kurgu'nun (science-fiction) babası sayılan Jules Verne'in belki de çocukları en çok etkileyen hikayesidir İki Yıl Okul Tatili.

Kendisi de 12 yaşına geldiğinde Hindistan'a giden bir gemiye kaçak olarak binmiş, ancak babası tarafından anında yakalanması üzerine 'Bundan böyle sadece hayalimde seyahat etmeliydim.' diyen Verne'in ölümüne kadar yazdığı 54 romanın hemen hepsi de olağandışı yolculukları ve keşifleri anlatır. Aslında gayet anlaşılır bir durumdur bu, çünkü zaten yazmanın amacı da bir yerde insanın kendisi ve diğerleri için aslında yaşayamadıkları bir başka dünya yaratmak ve onun içinde de olsa en azından yapamadıklarını yapabilmek değil midir?Babasının, hukuk okumak yerine yazı yazmakla meşgul olduğunu öğrenip, maddi desteğini kestiği Verne sonradan iyiki de devam etmiş yazmaya. Hayalinde tasarladığı pek çok bilimsel buluşa bu sayede onun verdiği isimler verilmiş. Kullandığı coğrafi bilgiler, denizcilik bilgileri ve biyoloji bilgileri hemen hemen her romanında insanı bombardımana tutarcasına yer almış. Ki biz de böylece sayfalar ve onların üzerinde süzülen maceraperestleriyle birlikte en olmadık yerlere gider, en şaşırtıcı ağaçları, hayvanları, böcekleri, yöntemleri keşfederiz.
Her çocuğun yolunun Chairman Adası'na düşmesi ümidiyle, Madeleine Mezarlığındaki heykele saygılar...

{2010 Oscarları} DISTRICT 9 (2009) : İnsan olmak!

En iyi film dalında Oscar adayı olmuş olan District 9, Neill Blomkamp (yönetmenimiz)'ın daha öncesinden yaptığı bir kısa film üzerine geliştirilen bir senaryo ve film. Öncelikle bunda da bilmemiz gereken, değişik olduğu. Ciddiyim, gerçekten filmin ilk açılış sahnelerinde bir gariplik sezdirmekle başlıyor.
Sanki gece geç bir saatte Discovery Channel'ın bir anına denk gelmişsiniz gibi. Görevleri veya ünvanları yazan insanlar sırasıyla ekrana gelip, bir olayla ilgili birtakım üstü kapalı şeyler söylemeye başlıyor. Belgeselvari çekim olarak nitelendirilebilecek bir yöntemmiş bu. Ne yalan söyleyeyim ilk başlarda kafamı toparlamakta zorlanmama neden olsa da sonradan hoşuma gitmeye başladı. En azından onca film izleme durumlarım arasında değişiklik oldu diye düşündüm.
Ta ki, ortalama normal bir genç izleyici olarak içgüdülerim algılarıma müdahale etmeye başlayana dek. Her ne kadar üstüne uzun yıllar boyu film izlemişliğin de kattığı bir avantajla dayanabilme potansiyeli eklesem de, o "karides" uzaylılar ve etrafı götüren et-kan durumu iğrenmekle geçireceğim 2 saati tetiklemiş oldu. Hayır film açısından kötü demiyorum, sadece öyle uzaylılar gördükçe içim bir hoş oluyor, izlemem zorlaşıyor ondan yani.
Bu arada filmin bize anlattığına göre, 20 yıl önce Güney Afrika'nın Johannesburg kenti semalarına bir uzay gemisi inmiş. Ancak uzunca bir süre hiç bir ses çıkarmadan öylece durunca, insanlık müdahale etme gereği duyarak, araca çıkmış ve açmışlar. Karşılarında nerdeyse hepsi ölmek üzere olan binlerce (attım, galiba filmin başında öyle diyordu) uzaylıyı perişanlıkları içerisinde bulmuşlar. Bunun üzerine hepsini alıp, Johannesburg'da 9.Bölge adını verdikleri bir yere yerleştirmişler. 20 yıl boyunca da uzaylılar için kanunlar yapmışlar, kurumlar kurmuşlar, mafyalar oluşmuş, sorunlar hiç bitmemiş. Bunun üzerine alınan son bir kararla uzaylıların oradan başka bir bölgeye tahliyesine karar verilmiş. Ancak bunun için de hepsine belge imzalatmaları zorunluluğu doğmuş ve bu iş için de ana kahramanımız Wikus van der Merwe görevlendirilmiş.
Wikus, bana ekranda göründüğü ilk andan itibaren karikatür gibi bir adam olarak göründüğü için, filmin onca dramında, ciddiyetinde bile bir türlü olayların içinde hissedemedim. Hep bir komiklik olarak algıladım hareketlerini. Film de sanki parodiymiş de olay bu kadar vahim değilmiş gibi geldi uzunca bir süre. Gerçi neyseki sonunda içim dışıma çıkmıştı, gülecek birşey göremiyordum. Bu arada imdb'nin belirttiğine göre Wikus'u oynayan Sharlto Copley daha önce hiç aktörlük yapmamış, daha da yapmayı düşünmüyormuş.
Filmin ya da belgeselin anlattığı da van der Merwe'nin bu aşamadan itibaren başına gelenler. Uzaylı-insan ilişkilerini de sorguluyor metin, insan olmanın nelere yol açtığını. En azından herşeyin güzel, inanılmaz büyülü göründüğü bir ortamda değilken uzaylılar, olayı daha bir sefalet içerisinde anlatıyor (Filmi izlediğim dönemde Avatar'a nedense gittikçe yerleşen bir sinir edinmeye başlamıştım, kıskançlıktan olsa gerek, her neyse.). Bu "uzaylı gelmiş" klasiğine farklı bir açıdan bakıyor. Gerçi filmin seveni kadar nefret edeni de çok, internet genelinde öyle bir hava hakim. Çok amaçsız ve komik bulanlar var. Çok etkili ve anlamlı bulanlar da. 
En iyi filmin yanında, en iyi yazım, düzenleme ve efekt dallarında da adaylığı mevcuttu District 9'ın. Aldı mı? En azından bir tane? Maalesef. Peki film iyi miydi? Eh o kadar aday etmişler, kötü olur mu? Hatta pek çok açıdan insanın içine dokunuyor denebilir.
En azından bu sefer uzaylılar Amerika kıtasına dokunmadılar, buna da şükür.
Chris döner mi, onu da bilmiyoruz ya.

{2010 Oscarları} The Blind Side (2009)

Film gerçek bir yaşam öyküsünden yola çıkılarak yapılmış. İlk bilmemiz gereken bu. Çünkü benim gibi, izledikçe 'ama bu da yok artık canım, ayşecik ömercik, gerçek hayat böyle değil baayaan' diyebilme ihtimali mevcut. Bu ihtimale karşı da yine benim gibi, izlemeden önce filmdeki nerdeyse her karakterin gerçek-yaşamış-yaşayan birer insan olduğunu öğrenmekte fayda var.
Annesi uyuşturucu bağımlısı olan ve nerdeyse sokakta yaşayan lise çağındaki Michael Oher'ın, Amerika'nın güneyli zengin tabakasının okuduğu bir okula kaydolmasıyla başlıyor hikayemiz. Herkes onu gerizekalı zannediyor, o hiç sesini çıkarmıyor, kimse ona yaklaşmıyor, o kimseye yaklaşmıyor şeklinde klasik durum devam ederken (ki bu arada Michael'ın cüssesi filmin her dakikasında birine birşey olacak da çocuğu hapse atacaklar diye insanın yüreğini ağzına getirip duruyor) zengin velilerden birinin Leigh Ann'in ve ailesinin Michael'ı evlerine ve dahası ailelerine almasıyla mutlu bir hale giriyor. Bedensel avantajının da sağladığı güçle Amerikan futbolu oynamaya başlıyor Koca Mike. Gerisinde yaşananlarsa pek çok yerde dendiği gibi ilham verici.
İnsanın içine dokunan filmlerden The Blind Side. Hani gözyaşı döktürmeden de olsa içinizi bir kırpık kırpık eder ya bazı hikayeler, onların en güzel bir şekilde işlenmişi. Bir de filmin sonunda jenerik yazıları geçerken gerçek Michael Oher'ın ve Tuohy ailesinin resimleri geçmesi, insanı hepten gülümsetiyor.
Oyunculukların rahat, yerinde ve kararında olmasının yanında Sandra Bullock'u en iyi kadın oyuncu adayı yapacak kadar da iyi olabildiğini düşünüyorum. Benim gözümde alabilir. Ama film açısından baktığımda, sanki daha çok hikayenin ve mesajların ön planda olduğu bir film olarak geldi bana. Yani sinema açısından bir büyüklük, çokluk hissi vermiyor gibi. Güzel değil mi, evet güzel derim. Ama vay be ne filmdi yerine de vay be ne hikayeydi derim. O yüzden de Sandra Bullock'un Oscar'ını kucaklamasına şaşırmıştım. Hem de öncesinde o kadar kesin belirtildiği halde alacağı. Seçilebileceğini düşünmemiştim filmi izledikten sonra. Ama tabi akademi bu, siyahi bir evsiz çocuğu yıldız yapan bir hristiyan beyaz üst sınıf ailenin ilham verici gerçek hikayesine oscar'ı vermek isterlerdi.

22 Mayıs 2011 Pazar

{2010 Oscarları} The Hurt Locker (2008)

Yaptığın şeyi neden yaptığını anlamak...
Irak'taki Amerikan ordusunda bomba imha uzmanı olarak görev yapan Çavuş James ve onun etrafındaki diğer askerler ve bombalarla birlikte The Hurt Locker'ın anlatmaya çalıştığı hemen hemen bu.
Bravo Ekibinin Irak'taki görev süresinin bitimine 40-50 gün kala bomba imha ekibinin uzmanının bir patlamada hayatını kaybetmesi ve onun yerine Çavuş James'in ekibe dahil olmasıyla başlıyor film. Çekim yeri olarak Irak'ın hemen yakınındaki Ürdün'ün de seçilmiş olmasının etkisiyle ,tüm o tozu, sıcağı, teri, kan kokusunu siz de oturduğunuz yerden teneffüs edebiliyorsunuz. Filmin çoğunda ayrıca 16mmlik hand-held denilen kameraların kullanılmış olması her an yakın açıdan, bol sarsıntılı görüntülerin eşlik etmesine sebep oluyor.
Film boyunca insanın kendi kendine debelenip durmaması mümkün değil bu arada."Neden yapıyoruz bunu?" diye sormak geliyor insanın içinden habire. "Bunu kendimize neden yapıyoruz?" Bir ülke gidiyor, başka bir ülkeyi işgal ediyor, her gün, her Allah'ın günü insanlar ölüyor, aileleri olan insanlar, nefes alan insanlar, düşünceleri olan insanlar, hep birlikte aynı yerküre üzerinde yürüdüğümüz insanlar. Ama hiç kimse birşey yapmıyor. Dahası bombalar insanları öldürürken orda, diğer her yerde de çaresizlikten-elinden birşeyler gelmemesinin çaresizliğinden-insanlar ölüp ölüp diriliyor.
Gene de fark eden birşey yok. Amerika; Vietnam'da, Kore'de ya da Afganistan'da yaptıklarını film halinde habire önümüze koymaya devam ettiği gibi Irak'a da aynı muameleyi yapmaya devam ediyor. Bu sefer bağımlısı olduğu bombalar ve onların yaşattığı ölüm kalım durumunun damarlarına pompaladığı adrenalin ile yaşayan bir askerin üzerinden anlatıyor hikayesini. Belki onu bu hale getirenin, savaş bağımlısı yapanın suçlu olabileceğini söylemeye çalışarak ya da belki de hiçbir suçlu aramayarak.
Sonuçta filmin berbat olduğunu söyleyenler de var, savaş filmi olarak görülemeyeceğini ya da tatmin edici olmadığını, Irak'ta olanlarla ilgili birşeyler söylemekten çok obsesif bir kişilik bozukluğunu nedensiz bir şekilde anlatmaya çalıştığını söyleyenler de. Oscar adayı olarak şansı elbette yüksekti. Sonuçta kendin pişir kendin ye, bir yerde. Ama ben ısrarla Avatar'ın şansının daha yüksek olduğunu düşünmüştüm, ummuştum. Çavuş James rolündeki Jeremy Renner en iyi aktör dalında, yönetmen Kathryn Bigelow en iyi yönetmen dalında adaydı. Bu ödülün de ona gideceğine kesin gözüyle bakılıyordu, hiç şaşırtmadı. Ayrıca en iyi senaryo, en iyi düzenleme, en iyi sinematografi, en iyi orijinal müzik türü dallarda da adaylığı vardı filmin. Sanki nereye aday edeceklerini şaşırmışlar gibi. Zaten oturdular sonra da bir güzel, tek tek 7 tane ödülü verdiler.
Film olarak beğendim mi? Sanırım. Yaşlandıkça savaşla ilgili şeyler kaldıramamanın verdiği sıkıntıyla da olsa, sinema açısından beğenebilirim diye düşünüyorum. Gerçi Amerika işgal ettiği yerlerin filmini yapmaya devam ediyor, biz de sadece izlemeye devam ediyoruz ama...

{2010 Oscarları} INGLORIOUS BASTERDS (2009)

Bazı insanlar, dünyayı diğerlerinin gördüğünden daha farklı bir şekilde görür. Aynı yerde, aynı kalabalıklarla birlikte dikilirler, aynı şeyleri izlerler ama aynı şeyleri görmezler. Belki bunu isteyerek yapmazlar, belki sadece bir tür içgüdüdür ya da hatta belki bir tür anormallik. Evet, öyle görmeyen diğerlerinin yakıştırdığı tabirle, anormaldirler.
Öyle sanıyorum ki Quentin Tarantino da o "anormaller"den. Hatta geçen onca yıl ve neredeyse 20 filmin ardından bunu kanıtlamış durumda. Anormalleri sevmem, ortaya çıkardıkları işleri de sevmem. Elimde değil, bir tuhaflık, o yatay ince çizgide herhangi bir pürüz hissi; beni oldum olası rahatsız eder. Ve rahatsız eden filmler izlemeyi de sevmem. Herşeyin karman çorman olduğu filmleri de sevmem. Çoğu kez kendi kendime çok klişe bile geldiğim olur, illaki mutlu edici hafif şeyler aradığım için ekranımda.
Bu yüzden oldum olası Tarantino'dan uzak durdum. Lisede aylarca Kill Bill konuşmalarına, canlandırmalarına, kritiklerine maruz kaldım, gene de merağıma yenilmedim, izlemedim. Rezervuar Köpekleri her okuduğum sinema yazısında, dergisinde, gördüğüm her sinema olayında karşıma çıktı; kendime engel oldum, o afişine rağmen gene de izlemedim. Bir dönem televizyonu her açtığımda karşıma çıkan Jackie Brown'ın, elinde çantayla yürüyüşünü izleyip, geri kapattım. Ama sinema topluluğundaki gösterimi izlemek zorundaydım, dersler çok sıkıcıydı ve o zaman yapılabilecek en iyi şeydi Pulp Fiction'ı izlemek. Ayrıca da artık merakıma laf geçirebilecek irade gücüm kalmamıştı.
Ama yanılmadığımı anlamam açısından iyi oldu Pulp Fiction. Hiç hazzetmedim, çoğu kez "Honey/Bunny"yi kullansam da. Beynimi arap saçına döndürdü film. Beğenmedim'i asla kabul etmedim ama beğendim de diyemedim. Uma Thurman'ı, John Travolta'sı, Samuel L.Jackson'ı, Bruce Willis'i, herkesi ama herkesi ordaydı. Ben gene de gözümün önünden kanlı görüntüleri çekip alamadım.
Bu tür bir haleti ruhiye içerisinde Oscar adayı bir adet Inglorious Basterds izlenirse ne olurdu? Çok da şok olunurdu! Neden? Çünkü eğlendim! Tüm film boyunca eğlendim. Oturduğum yerde kahkaha da attım, ellerimi gözümün önüne de tuttum, aniden korkarak yerimden sıçradım, heyecandan tir tir titredim. "Bu benim başyapıtım oldu galiba." dedi Teğmen Aldo Raine, bitiş müziği gümlemeye başladı, ben de "keşke böyle olsaymış" dedim. 1944'te İkinci Dünya Savaşı Tarantino'nun yazdığı metin kadar eğlenceli olsaymış.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi işgalindeki Fransa'da geçen film, konusu itibariyle, başlangıcı sinema tarihine ikonik bir karakter daha katan Christopher Waltz'ın Komutan Hans Landa'sı ile yapıyor. "Yahudi Avcısı" lakabının hakkını veren bir sahneyle filmin de ilk bölümünü başlatıyor. Sonrasında farklı farklı bölümlerle farklı farklı açılar yansıyor perdeye. Ki beklediğimiz gibi hepsi bir yerde birleşmek üzere.
Filmde kafayı döndüren bir dil curcunası mevcut. Almanca, Fransızca, İngilizce, İtalyanca derken kimin nece konuştuğunu takip etmek tam bir sınava dönüşüyor. Ama o inanılmaz keyifli hava içerisinde buna da katlanılıyor. Hatta filmin en önemli detaylarından biri de bu. Karşımızda ayrıca karikatürize Hitler'lerden biri daha var. Pek çok internet şakasına da karışmış olduğunu hatırlayabiliriz. Ve tabiki o muhteşem Fransız kadınları. Shosanna rolündeki Melanie Laurent ve Charlotte LaPadite rolündeki Lea Seydaux en göze çarpanları. Hatta bence ekranda göründüğü o birkaç dakikada bile insanı büyüleyen Lea Seydaux, kesinlikle perdemize daha çok gelmeli. Ve ayrıca Daniel Brühl faktörünü de unutmamalı ki kendisini Elveda Lenin'den gayet iyi biliyoruz. Yüzünde her daim "o ifade" olan oyunculardan olmasının yanısıra oynadığı her karaktere beklenenden fazla ilgi duyulmasını sağlayan bir yapısı olduğu reddedilemez.
Ha tabi Tarantino filmlerinin rahatsız ediciliği bunda da yok mu? Var, yüzülen kafa derilerinden gelen kırt kırt seslerinde, alınlara bıçakla kazınan gamalı haç motiflerinin cızırtılarında, insanlara giren çıkan mermilerin vızırtılarında, insan bedenlerinden fışkıran kan ve kanlı et patırtılarında...
Filmin ayrıca bir en iyi yardımcı erkek oyuncu, en iyi yönetmen, en iyi senaryo, sinematografi, düzenleme, ses gibi dallarda da adaylıkları var. En iyi film ya da yönetmen olmasa da en azından bir ödül verirler gibime geliyordu. Aslında en iyi film seçilse ne eğlence olurdu ama?! Aday olduğu kategorilerden sadece birinden Oscar aldı, bahsettiğim o manyak performansıyla Christoph Waltz'a en iyi yardımcı erkek oyuncu heykelciğini kucaklattı.

{2010 Oscarları} A SERIOUS MAN (2009)

Komedi mi? Gülmekten mi bahsetmiştik? Yo, hayır, "ciddi" değildim herhalde! Çünkü geçirdiğim bir buçuk saatin içinde gülmek eylemi yoktu.Tebessüm? Kesinlikle.
"Kara mizah, veya kara komedi, komedi ve hiciv'in alt türlerinden biridir. Genellikle ciddiyetle anılan cinayet, ölüm, hastalık, savaş, akıl hastalığı gibi konuları mizahi bir anlayışla ele alır. Kara mizah açık seçik olana karşıtlık göstermesine rağmen bu anlayışla ilişkilidir. Dolaysız gülmecede mizahi durumların çoğu şoka ve ani değişimlere dayanırken kara mizah genellikle ironi ve hatta bazen yazgıcılığı (fatalizm) kullanır. Stanley Kubrick'in yönettiği "Dr. Strangelove" filmi, sinema alanında bu mizah türünün öncüsü olarak gösterilir.Kara mizah içinde aynı zaman parodi, yani biçimle öz arasındaki ayrılıktan gülünç etki yaratma yer alır. Yaygın olarak, ciddi olması gereken ancak açıkça bunu başaramayan bir duruma karşı gösterilen tepki kullanılır." diyor Vikipedi kara komedi için. Coen Kardeşlerin yazıp yönettiği A Serious Man, bu türün bir örneği. Ki bu da neden kaşlarımın Küçük Emrah misali yaylaşmış ve dudaklarımın ne yapacağına karar verememiş halde gülümsüyor olduğu açıklıyor.
Gayet ciddi olduğunu düşünebileceğiniz ama o biçimli yeşil çimenli görüntüler ve yoğun yahudi gelenekleri arasında ciddiyetine karar veremediğiniz durumlara karşı çeşitli saçma tepkisizlikler dahilindeki tepkilere neden oluyor bu durumda film.
Larry Gopnik, üniversitede fizik dersi veriyor. İlk bakıştan hemen anlıyoruz, bildiğimiz ileri zeka ineklerden. Gözlüğü, hafif dökülmüş kıvırcık saçları, taşıdığı çantası, duruşu, bakışıyla her şeyi belli. Üstüne bir de yahudiliğinden gelen kendi ahlaki normları yüzünden olabildiğince iyi aile babası kıvamında bir insan. Haram para yemez, elin karısına kızına bakmaz (o kadar da değil de lafın gelişi icabı), çocuklarına bağırmaz tipte. Otorite ve başına buyruk olduğunu düşünebileceğimiz bir karısı, süsleneyim gezeyim tozayım anlayışında bir kızı ve ergenliğe bulaşmaya başlamış bir de oğlu ile nezih bir banliyöde yaşıyor. Bir de işte hafif çatlaktan hallice erkek kardeşi onlarla birlikte kalıyor o kadar. Sonrasında yalnız, herşey arabın saçına özeniyor.
Filmin açılış sahnesi ayrı bir güzellik bu arada. Gerisi ise aralarda kulaklarımıza yükselerek gelen Jefferson Airplane'in White Rabbit'ten sonra en iyisi diyebileceğim Somebody To Love'ının tınıları ve sıcak havanın sessizliği ile geçiyor. Çoğu zaman sıkılmak üzereydim bile diyebilirim bu sessizlikten. 
Birlikte aday olduğu diğer Oscar adaylarına nispeten yavaş, sessiz bir yapısı vardı filmin. Esasında filmin bir sahnesini kısa film olarak tasarlamış Coenler, sonradan filme çevirirken diğer sahneleri ve hikayeleri eklemişler. Hı bir de yine bir 60lar havası içerisindeyiz, bence filmin bir diğer artısı da bu.
Filmin bir de senaryo adaylığı vardı, ancak festivallerden topladıklarının aksine aday olduğu iki kategoride de ödülü alamadı.

Previously on Neverland : March Drizzles

 Yağmurlarla sonlanan bir Mart oldu. Bir de oturup, kendimi, kafamı dinlediğim. Belirli tarihleri beklediğim. Acele etmediğim. Hiçbir yere k...