21 Eylül 2017 Perşembe

Colonia (2015) : Siz insanlar, koyun olmayı ne kadar da seviyorsunuz.

1973'ün eylülünün başlarında uçak hostesi Lena ve fotoğrafçı Daniel, Şili'de hiç beklemedikleri bir sabaha uyanırlar. Askeri darbe olmuş, sokaklar askerler ve tanklarla dolmuştur. Tüm kargaşanın ortasında iki sevgili kaçmaya çalışır ama yakalanır ve o meşhur stadyuma götürülürler. Kaygı ve korku dolu bir o gecede Lena serbest bırakılırken Daniel bir minibüse apar topar fırlatılır ve sorgulanmak-işkence edilmek üzere götürülür. Ertesi gün, sevdiği adama ne olduğuna dair hiçbir fikri olmayan Lena ipuçlarının peşinden Daniel'in izini ormanın ortasında bir tarikatın yuvasına dek sürer. Dışarıya tamamen kapalı bir manastır gibi görünen bu yerde Paul Schafer adında kendini peygamber gibi gören bir adamın çevresinde koyun gibi insanlar yaşamaktadır ve askeri diktatörlük de bunu gizliden gizliye desteklemektedir. Aslında tam anlamıyla bir beyin yıkama hapishanesi olan bu lanet yerde Daniel'ı ne pahasına olursa olsun bulacak ve birlikte bu saçma sapan ülkeden kurtulacaklardır. Bunun için de tek yol, tarikata katılarak, içeri girmektir.
İlk dakikalarında Şili'de 1973 yılında yaşanan o kara günlere dair bir başka hikaye izleyecekmişiz gibi açılan film, Lena'nın Daniel'ın peşinden tarikat yuvasına doğru yola çıkmasıyla bambaşka bir hikayeye dönüşüyor. Colonia Dignidad adı verilen bu tarikat yeri ve orada yaşananların tamamen gerçek olduğu bilgisi de gözlerimizin önünde ilerleyen hikayeyi daha ürkütücü kılıyor. Ne idüğü belirsiz bir adamın peşinden o şekilde bir yaşama adım atmış insanların nasıl var olabileceğine inanamıyor insan bir türlü. Yani neden "tek bir insanın" peşinden gitme ihtiyacı duyarsınız ki? Onu sizden üstün kılan ne? Onun dediklerini dinlemek veya yapmak zorunda değilsiniz ki diye çığlıklar atmak istiyor insan. Kendi kendinize düşünemiyor musunuz, kendi aklınız mantığınız yok mu? Neyin doğru neyin yanlış olduğunu o adam mı daha iyi bilecek? Diye diye bir yandan kendini parçalıyor insan izlerken.
Öte yandan darbelerin, diktatörlüklerin arka planına dair çok ama çok acımasızca detayları izliyoruz. İnsanın hayatta kalma içgüdülerine bir kere daha tanık oluyoruz. Ve güçlü bir kadının neler başarabileceğine dair sağlam bir hikaye izliyoruz. Emma Watson'ın normalde oyunculuğunu biraz abartılı bulurum ama burada o koloniye girmeye cesaret eden ve sevgilisinin ölü mü diri mi olduğunu dahi bilmeden bir umudun peşinden giden Lena olarak su gibi akıyor. Tüm o inadını, tereddütlerini ama çivi gibi sağlamlığını, yıkılmak üzere bile olsa yine de ayakta durmasını inanılmaz sade bir şekilde gösteriyor. Önce işkenceyle ruhu çözülen sonra bitmiş haline rağmen yaşama tutunacak umudu bulan ve yine de kafasını çalıştıran Daniel rolünde Daniel Brühl ise her zamanki gibi, hakkıyla sıyrılıyor. Tarikatın başı, o pislik herifi canlandıran Michael Nyqvist de alabildiğine rahatsız edici, tüyler ürpertici ve lanet edilesi bir portre sunuyor (bu sene içinde vefat etmiş akciğer kanserinden şimdi gördüm).
Filmin genel atmosferi de tüm bu gerilimi kat be kat artıracak şekilde. Neredeyse sıfır müzik, sadece etkili bazı yerlerde rahatsız edici melodiler. Renk skalası aydınlık renklere buzlu cam ardından bakıyor gibi, habire üstünüzde kocaman bir toz bulutu, bir çaresizlik, bir sonbahar sonunun kurak rüzgarı varmış hissettiriyor. İçinizde hiç umut kalmamış, nefesiniz ciğerlerinizi dolduramıyormuş, tüm ruhunuz çekilip, yerine kocaman bir boşluk bırakılmış gibi izliyorsunuz. Bir yandan Lena ve Daniel kaçsın, kaçabilsin diye bir umut ışığı arıyor, bir yandan da şu saçma tarikat insanları daha da ne kadar saçmalaşabilirler acaba diye gerim gerim geriliyorsunuz.
Bu haliyle Colonia, anlatmak için yola çıktığı konuya dair gayet sağlam, eksiksiz bir anlatı sunuyor. Bu anlatının gerilim olmasıysa tamamen biz koyunlar yüzünden.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder